<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/"
	>

<channel>
	<title>Turkishmarxist</title>
	<atom:link href="http://turkishmarxist.wordpress.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://turkishmarxist.wordpress.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 16 Apr 2007 01:15:29 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.com/</generator>
<cloud domain='turkishmarxist.wordpress.com' port='80' path='/?rsscloud=notify' registerProcedure='' protocol='http-post' />
<image>
		<url>http://s2.wp.com/i/buttonw-com.png</url>
		<title>Turkishmarxist</title>
		<link>http://turkishmarxist.wordpress.com</link>
	</image>
	<atom:link rel="search" type="application/opensearchdescription+xml" href="http://turkishmarxist.wordpress.com/osd.xml" title="Turkishmarxist" />
	<atom:link rel='hub' href='http://turkishmarxist.wordpress.com/?pushpress=hub'/>
		<item>
		<title>Misak Manukyan’ın Anısına</title>
		<link>http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/04/16/misak-manukyan%e2%80%99in-anisina/</link>
		<comments>http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/04/16/misak-manukyan%e2%80%99in-anisina/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Apr 2007 01:13:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>aserencebeyli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/04/16/misak-manukyan%e2%80%99in-anisina/</guid>
		<description><![CDATA[                                    Misak Manukyan&#8217;ın Anısına                                        Garbis Altınoğlu, 20-21 Mart 2007   Manukyan Grubu 21 Şubat 1944&#8242;de, Alman işgali altındaki Paris&#8217;in Mont-Valerien kalesinde 22 partizan Alman askerleri tarafından kurşuna dizilerek öldürülecekti. &#8220;Stalingrad müfrezesi&#8221; olarak da bilinen bu partizan grubu adını, liderliğini yapan Misak Manukyan&#8217;dan almıştı. 1906&#8242;da Adıyaman&#8217;ın bir köyünde doğan Misak Manukyan&#8217;ın babası Ermeni jenosidi sırasında [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=turkishmarxist.wordpress.com&amp;blog=324447&amp;post=131&amp;subd=turkishmarxist&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>                                    <strong>Misak Manukyan&#8217;ın Anısına       </strong></p>
<p>                                 Garbis Altınoğlu, 20-21 Mart 2007</p>
<p><em>  Manukyan Grubu</em></p>
<p>21 Şubat 1944&#8242;de, Alman işgali altındaki Paris&#8217;in Mont-Valerien kalesinde 22 partizan Alman askerleri tarafından kurşuna dizilerek öldürülecekti. &#8220;Stalingrad müfrezesi&#8221; olarak da bilinen bu partizan grubu adını, liderliğini yapan Misak Manukyan&#8217;dan almıştı.</p>
<p>1906&#8242;da Adıyaman&#8217;ın bir köyünde doğan Misak Manukyan&#8217;ın babası Ermeni jenosidi sırasında İttihat ve Terakki çetesine bağlı katiller tarafından öldürülecek ve annesi de gene o yıllarda hastalık ya da açlıktan yaşamını yitirecekti. Jenosid sırasında 9 yaşında olan Misak&#8217;ın bir Kürt ailesi tarafından koruma altına alındığı ve daha sonra Suriye&#8217;nin -şimdi Lübnan sınırları içinde bulunan- Cuniye kentinde, yakınlarını yitiren Ermeni çocuklarının barındırıldığı bir yetimhanede kaldığı anlaşılıyor. Kaynaklara göre, 1924&#8242;te küçük erkek kardeşiyle birlikte Marsilya&#8217;ya gelen Misak Manukyan burada marangozluk öğrenmiş, ardından da Paris&#8217;e geçerek diğer Ermeni kökenli işçilerle birlikte bir süre Citroen otomobil fabrikasında çalışmıştı. Fransız Komünist Partisi&#8217;ne (=FKP) yakın sendika örgütü CGT (Confédération Générale du Travail=Genel İşçi Konfederasyonu) içinde yer alan Manukyan 1934&#8242;te de FKP&#8217;ne üye olmuş ve onun yabancı ve göçmen işçileri örgütleyen bölümünde yer almıştı. Özellikle uzun işsizlik dönemlerinde Ermeni kültür ve edebiyat çevreleriyle ilişki kurmanın yanısıra edebiyat, tarih ve felsefe kursları alan Misak Manukyan şiirler yazmış ve bu arada Çank (=Çaba) ve Mışaguyt (=Kültür) adlı iki dergi çıkarmış, hatta bir ara FKP&#8217;nin yönettiği &#8220;İşçi Üniversitesi&#8221;ne devam etmişti. Misak Manukyan&#8217;ın 1936-39 yılları arasında devam eden İspanya İç Savaşında İspanya halkına yardım etmek için kurulan bir komitede yer aldığı, 1937&#8242;de de Sovyet Ermenistanı&#8217;na yardım etmek amacıyla, Antant emperyalistlerinin ambargosunu kırmak için 1921&#8242;de kurulmuş olan bir komitenin başına geçtiği biliniyor.</p>
<p>Manukyan Grubu&#8217;nun mensuplarından -1921 İstanbul doğumlu- Henri Karayan&#8217;ın anlattıkları da Misak Manukyan&#8217;ın kişiliğinin belli yanlarına ışık tutuyor. Karayan&#8217;a göre Manukyan, Eylül-Aralık 1933 tarihlerinde görülen ve sözümona Reichstag&#8217;ı yakan komünistlerin yargılandığı Leipzig Duruşmasında verilen kavgadan çok etkilenmiş ve bu nedenle yeraltı çalışmasına geçtiğinde kullandığı ilk kod ismi Georgi Dimitrov&#8217;a izafeten &#8220;Georges&#8221; olmuştu. Karayan Manukyan&#8217;ın, 6 Şubat 1934&#8242;deki faşist darbe girişiminden sonra Fransa&#8217;da, yükselen faşizm tehlikesine karşı yapılan ve çeşitli sol eğilimlerden işçilerin gerçekleştirdiği anti-faşist gösterilere çok sayıda Ermeni emekçiyle birlikte katıldığını, Henri Barbusse ve Romain Rolland gibi komünist yazın adamlarının da içinde bulunduğu faşizme ve savaşa karşı bir aydın örgütlenmesi olan Amsterdam-Pleyel hareketinde yer aldığını, Avedik İsahakyan ve Arşag Çobanyan gibi tanınmış Ermeni şairleriyle yazıştığını ekliyor. (1) Ona göre Manukyan 1936&#8242;da İspanya İç Savaşının patlak vermesinden bir süre sonra kurulan Uluslararası Tugaylar&#8217;a katılmak istemiş, ancak FKP yetkilileri kendisinin çalışmalarını Fransa&#8217;da sürdürmesini istemişlerdi.</p>
<p>Nazi ordularının Haziran 1940&#8242;de Fransa&#8217;yı işgal etmelerinin ardından siyasal faaliyetini sürdüren Manukyan Haziran 1941&#8242;de bir baskında tutuklanmış, ancak hakkında herhangi bir kanıt bulunamadığı için bir kaç hafta sonra serbest bırakılmıştı. 1942&#8242;de başını Boris Holban&#8217;ın çektiği FKP&#8217;ne bağlı ve Paris bölgesindeki yabancı ve göçmen direnişçileri bağrında toplayan FTP-MOI&#8217;ye (=Fransız Savaşçıları ve Partizanları-Göçmen İşçiler Kolu) katılan Manukyan bir süre sonra grubun liderliğine yükselecekti. Genellikle Paris&#8217;in Levallois, Belleville, Clichy, Saint-Ouen, Montrouge, Issy-les-Moulineaux semtlerinde faaliyet gösterecek olan grup bu dönemde, lideri Misak Manukyan&#8217;dan ötürü Manukyan Grubu olarak anılacaktı. Kasım 1942&#8242;de aktif eylemlere başlayacak olan ve 60 dolayında militan ve sempatizandan oluşan bu partizan birimi, çeşitli dillerde bildirilerin basıldığı gizli basımevleri örgütleyecek, Alman işgalcilerinin kontrolündeki demiryollarına ve trenlere ve Alman ordusu için üretim yapan fabrikalara karşı sabotajlar gerçekleştirecek, sahte pasaport ve kimlikler hazırlayacak, Alman askerlerine ve işbirlikçilere karşı cezalandırma eylemleri yapacaktı. Örneğin 8 Eylül 1943&#8242;te Manukyan Grubu üyeleri Paris-Reims hattında yol alan bir treni devirecek, Argenteuil&#8217;da iki jandarmayı, Porte d&#8217;Ivry&#8217;de iki Alman askerini, Rue de la Harpe&#8217;te bir Alman çavuşunu ve tam olarak saptanamayan bir yerde iki diğer Alman&#8217;ı  öldüreceklerdi. Bir adı da &#8220;Stalingrad müfrezesi&#8221; olan Manukyan Grubunun eylemleri arasında Paris&#8217;teki Alman birliklerinin komutanı General Ernst von Schaumburg&#8217;e karşı başarısız bir suikast girişimi ve 28 Eylül 1943&#8242;de Julius Ritter adlı SS generalinin öldürülmesi de vardı. Çalışmaları Nazi işgalcileri ve işbirlikçi Fransız polisi tarafından giderek daha yoğun bir biçimde izlenen ve o sıra Paris&#8217;teki silahlı direnişin ana odağı konumunda bulunan Manukyan Grubunun üyelerinin çoğu Kasım 1943&#8242;te ele geçirileceklerdi.</p>
<p>Naziler ve kukla Vichy hükümeti, mensuplarının biri İspanyol, ikisi Romen, ikisi Macar, ikisi Ermeni, üçü Fransız, beşi İtalyan ve sekizi Polonyalı olan Manukyan Grubu&#8217;nun davasına olağanüstü bir önem verdiler. İşgalciler ve onların güdümündeki basın grupta yer alan Polonyalıların çoğunun Yahudi kökenli olmasını da -kendilerince- kullanarak Manukyan Grubu&#8217;nun Almanya&#8217;ya ve Fransa&#8217;ya karşı düzenlenen &#8220;Yahudi-Bolşevik komplo&#8221;nun bir parçası olduğu yolunda bir yaygara başlattılar. Fransız kamuoyunu etkilemeyi hedefleyen Nazi işgalcileri, otuz dolayında Fransız ve yabancı gazetenin temsil edildiği duruşmayı, Direnişin aslında kriminal bir nitelik taşıdığı ve Fransa&#8217;ya karşı olan &#8220;yabancı haydutlar ve teröristler&#8221; tarafından yürütüldüğü mesajını vermek için kullanmaya çalıştılar. Onlar bu amaçla, Paris&#8217;in ve Fransa&#8217;nın hemen hemen her yerine astıkları ve Misak Manukyan&#8217;ın ve O&#8217;nun &#8220;yabancı&#8221; kökenli yoldaşlarının bir bölümünün resimlerini, onlarla birlikte yakalanan silahları, rayından çıkarılmış bir treni, partizanlar tarafından delik deşik edilmiş olan birinin cesedini vb. gösteren kızıl renkte bir afiş hazırladılar. Misak Manukyan&#8217;ı çetenin lideri olarak tanımlayan ve O&#8217;nun 56 saldırı, 150 ölüm ve 800 yaralanmadan sorumlu olduğunu ileri süren afişin üst tarafında &#8220;Bunlar mı Kurtarıcı?&#8221; ve altında &#8220;Suçlular Ordusu&#8221; ibareleri yer alıyordu. Ancak, arka planı kan renginde düzenlenen bu afiş aslında Direnişin bir sembolü haline gelecek ve kendisi de FKP üyesi olan ünlü şair Louis Aragon&#8217;un 1956&#8242;de yazdığı -ve daha sonra Leo Ferre tarafından bestelenecek olan- &#8220;Kızıl Afiş&#8221; adlı şiirine konu olacaktı.</p>
<p>Manukyan ve yoldaşları üç gün süren göstermelik bir yargılamadan sonra ölüm cezasına mahkum edildiler. İşbirlikçi Fransız basını Alman askeri mahkemesinin kararını &#8220;23 terörist ölüm cezasına çarptırıldı&#8221; başlığıyla verdi. 22 partizan için verilen hükümler 21 Şubat 1944&#8242;de Paris&#8217;in batısında bulunan -ve daha sonra bir direniş anıtı haline getirilecek olan- Mont-Valerien kalesinde kurşuna dizileceklerdi. Grubun tek kadın üyesi olan 32 yaşındaki Olga Bancic ise Almanya&#8217;ya götürülerek 30 Mayıs 1944&#8242;te Stuttgart&#8217;taki Urbanstrasse cezaevinde infaz edilecekti.</p>
<p><em>İdam edilen Manukyan Grubu üyelerinin listesi</em></p>
<p>. Celestino Alfonso (İspanyol)<br />
. Olga Bancic (Romen)<br />
. Joseph Boczov (Romen)<br />
. Georges Cloarec (Fransız)<br />
. Roger Rouxel (Fransız)<br />
. Robert Witchitz (Fransız)<br />
. Rino Della Negra (İtalyan)<br />
. Spartaco Fontano (İtalyan)<br />
. Césare Luccarini (İtalyan)<br />
. Antoine Salvadori (İtalyan)<br />
. Amédéo Usséglio (İtalyan)<br />
. Thomas Elek (Macar)<br />
. Emeric Glasz (Macar)<br />
. Maurice Fingercwajg (Polonyalı)<br />
. Jonas Geduldig (Polonyalı)<br />
. Léon Goldberg (Polonyalı)<br />
. Szlama Grzywacz (Polonyalı)<br />
. Stanislas Kubacki (Polonyalı)<br />
. Marcel Rayman (Polonyalı)<br />
. Willy Szapiro (Polonyalı)<br />
. Wolf Wajsbrot (Polonyalı)<br />
. Arpen Lavityan (Ermeni)<br />
. Misak Manukyan (Ermeni)</p>
<p>           </p>
<p><em>    Misak Manukyan&#8217;ın eşi Melinee Manukyan&#8217;a mektubu</em></p>
<p>Misak Manukyan, kurşuna dizilerek idam edilmesinden kısa bir süre önce, tutulmakta olduğu Fresnes cezaevinden eşi Melinee Manukyan&#8217;a yazdığı son mektubunda şöyle diyecekti:</p>
<p>                                                                                                Fresnes, 21 Şubat 1944</p>
<p>Sevgili Melinee, benim sevgili küçük yetimim,</p>
<p>Birkaç saat sonra bu dünyada olmayacağım. Öğleden sonra saat üçte kurşuna dizileceğiz. Bu bana, yaşamımdaki herhangi bir kaza gibi geliyor; inanmıyorum, ama gene de seni bir daha hiç göremeyeceğim.</p>
<p>Sana ne yazabilirim? Kafamın içinde her şey karmakarışık, ama aynı zamanda apaydınlık.</p>
<p>Kurtuluş Ordusu&#8217;na gönüllü bir asker olarak katılmıştım ve Zaferin ve sonal hedefin eşiğindeyken can veriyorum. Sağ kalacak ve yarının özgürlük ve barışını tadacak olan herkese mutluluklar diliyorum. Fransız halkının ve özgürlük için dövüşen herkesin, bizim anımızı saygıyla anacaklarını biliyorum. Ölüm anında, Alman halkına ya da başka herhangi bir kimseye nefret beslemediğimi duyuruyorum; herkes, ceza ya da ödül biçiminde hakettiğini alacaktır. Alman halkı ve diğer halklar, artık fazla sürmeyecek olan savaştan sonra barış ve özgürlük içinde yaşacaklardır. Herkese mutluluklar&#8230; Sadece seni yeterince mutlu edememiş olmaktan ötürü derin bir üzüntü duyuyorum; senin de her zaman arzu ettiğin gibi sana bir çocuk verebilmeyi o denli isterdim ki. Bu yüzden, savaştan sonra mutlaka evlenmeni ve benim mutluluğum için bir çocuk sahibi olmanı ve benim son isteğimi yerine getirmek üzere, seni mutlu edecek biriyle evlenmeni istiyorum. Bütün eşyamı ve diğer maddi varlığımı sana ve yeğenlerime bırakıyorum. Fransız kurtuluş ordusunun bir neferi olarak öldüğüme göre, savaştan sonra benim eşim sıfatıyla savaş emekliliği ödeneği hakkını talep edebilirsin.</p>
<p>Beni onurlandırmak isteyen dostların yardımıyla, okunmaya değer şiirlerimi ve yazılarımı yayımlamalısınız. Olanaklı olursa anımı Ermenistan&#8217;daki akrabalarıma iletmelisiniz. Az sonra 23 yoldaşımla birlikte, ama hiçbir kötülük yapmadığım ya da yaptıysam da kin duyarak yapmadığım için gözümü kırpmadan ve vicdanı rahat bir insanın huzuru içinde öleceğim. Bugün hava güneşli. Sevgili karım ve sevgili dostlarım; yaşama, güneşe ve doğanın o çok sevdiğim güzelliklerine bakarken veda edeceğim. Bana kötülük yapan ya da yapmayı istemiş olan herkesi bağışlıyorum; ancak canını kurtarmak için bize ihanet edenleri ve bizi satanları asla bağışlamayacağım. Seni ve senin yanısıra kızkardeşini ve uzak yakın tüm dostları sımsıkı kucaklıyorum; hepinizi kalbimin bir köşesine yerleştiriyorum. Elveda. Dostun, yoldaşın ve kocan&#8230;.</p>
<p>                                                                                                           Misak Manukyan</p>
<p>Not: Rue de Plaisance&#8217;deki valizimde 15,000 frangım var. Onu alabilirsen borçlarımın hepsini öde ve geri kalanını Armen&#8217;e ver. MM</p>
<p><em>  Louis Aragon&#8217;un 23&#8242;ler için kaleme aldığı &#8220;Kızıl Afiş&#8221; şiiri</em></p>
<p><a name="270733" title="270733"></a></p>
<p>Kızıl Afiş</p>
<p>İstediğiniz ne zaferdi ne gözyaşı,<br />
Ne hüzünlü org ne papazın son duası.<br />
On bir yıl nedir ki on bir yıl&#8230;<br />
Yaptığınız kullanmaktı silahlarınızı:<br />
Ölüm gözünü kamaştırmaz Partizanın.<br />
Asıldı yüzleriniz kentlerimizin duvarlarına,<br />
Gece ve sabah karasıydınız, korkutucu, süzgün.<br />
Bir afiştiniz, kızıl bir kan lekesi gibi,<br />
Adlarınızı bile söylemek öylesine güçtü ki,<br />
Gelip geçende dehşet etkisi yaratın istediler.<br />
Sizi kimse Fransız olarak görmez gibiydi,<br />
Gün boyu bakmadan geçti gitti insanlar.<br />
Kimi parmaklar durmadı ama karartmada<br />
&#8216;FRANSA İÇİN ÖLDÜLER&#8217; yazdı resimlerinizin altına.</p>
<p>Bambaşka bir sabaha o gün başlayan</p>
<p>Tekdüze rengi vardı bir şeyde kırağının,</p>
<p>Şubat sonuydu, son anlarınızdı,</p>
<p>Sizlerden biri konuştu sessiz sakin:</p>
<p>Herkese mutluluklar,</p>
<p>Geride kalan herkese mutluluklar!</p>
<p>Ölürken kin yok içimde ey Alman halkı</p>
<p>Elveda zevk ve acı.</p>
<p>Elveda güller, elveda hayat, elveda rüzgar ve aydınlık!</p>
<p>Ve sen evlen mutlu ol sık sık düşün beni,</p>
<p>Bir gün bütün güzelliklerin arasında olacaksın,</p>
<p>Herşey sona erdiğinde Erivan&#8217;da.</p>
<p>Görkemli kış güneşi tepeyi aydınlatıyor :</p>
<p>Doğa o denli güzel ve yüreğim öyle yanıyor ki!</p>
<p>Zafer dolu adımlarımızı izleyecek adalet&#8230;</p>
<p>Melinee&#8217;m, ey aşkım, ey yetimim benim!</p>
<p>Sana yaşamanı, çocuk doğurmanı söylemek isterdim&#8230;</p>
<p>Tüfekler çiçek açtığında yirmi üç kişiydiler</p>
<p>Vaktinden önce canını veren yirmi üç kişi</p>
<p>Yirmi üç yabancı, ama yirmi üç kardeş</p>
<p>Yaşamı uğruna ölecek kadar seven yirmi üç kişi</p>
<p>Düşerken toprağa &#8220;FRANSA&#8221; diye haykıran yirmi üç kişi&#8230;</p>
<p><em> </em><em>Bitirirken&#8230;</em></p>
<p>Adları ve eylemleri burjuvazi tarafından bir susku komplosuyla unutturulmak istenen Misak Manukyan ve yoldaşlarının ve aynı yolu izleyen çeşitli ülkelerin onurlu devrimcilerinin mirası, proleter enternasyonalizminin ete-kemiğe bürünmüş halidir. Bu bağlamda Manukyan&#8217;ın son mektubunda eşine, Nazi haydutlarının iğrenç eylemlerinden ve onların işledikleri suçlardan bir ölçüde kendileri de sorumlu olmakla birlikte &#8220;Alman halkına&#8230;. nefret beslemediğini&#8221; söylediğinin altını çizmek gerekir. O&#8217;nun aynı biçimde, Ermeni halkına karşı bir jenosid gerçekleştirmiş olan Osmanlı-Türk gericiliğine ve perde arkasından onu yöneten Alman emperyalizmine karşı sınırsız bir nefret beslemekle birlikte, Anadolu&#8217;nun Türk ve Müslüman halkına karşı da nefret beslememiş olduğunu tahmin edebiliriz.</p>
<p>Burjuvazinin bütün fraksiyon ve katmanları, emekçi insanlığın acıma, fedakarlık, dayanışma, kararlılık, cesaret, sevgi ve boyuneğmezlik gibi en yüce değerlerini kişilik ve eylemlerinde cisimleştirmiş olan Manukyan&#8217;ların ve benzerlerinin adları ve anılarını unutturmak için bugün her zamankinden daha yoğun bir çaba harcamaktadırlar. Fransız tekelci burjuvazisinin büyük çoğunluğu, -işçi sınıfı hareketinden ve komünizmden duyduğu korku nedeniyle- Alman işgali öncesinde faşist saldırganlara karşı teslimiyetçi bir tutum takınmış, işgalin ardından ise Hitler&#8217;in generalleriyle işbirliği yapmıştı. Özel mülkiyet tutkusu anayurt sevgisinden çok daha güçlü olan bu tekelci burjuvalar, İkinci Dünya Savaşı&#8217;nın daha sonraki evrelerinde dengenin, başını Sovyetler Birliği halklarının çektiği anti-faşist cephenin lehine değişmesi üzerine tutumlarını yeniden ayarlamaya yöneldiler ve savaşın bu cephenin zaferiyle sonuçlanmasının ardından ABD ve Britanya emperyalistlerinin desteğiyle yeniden iktidarı ele geçirdiler. Elikanlı Fransız sömürgeciliğinin mirasçısı olan Fransız tekelci burjuvazisinin, FKP&#8217;nin önderliği altında yürütülen Direniş hareketininin anısını ve onun bir parçası olan Manukyan Grubu&#8217;na ilişkin verileri Fransız toplumunun kollektif belleğinden silmek için çaba harcaması, nesnelerin doğası gereğidir. Daha İkinci Dünya Savaşı sürmekteyken FKP önderliğindeki Direnişi baltalama çabası biçimini alan bu sınıf tavrını, doğal olarak Fransız tekelci burjuvazisinin işgal-karşıtı, De Gaulle yanlısı fraksiyonu ve onlara bağlı olarak çalışan -ve Nazi işgali sırasında hemen hemen hiçbir silahlı eylem yapmamış olan- burjuva direniş hareketleri de paylaşmıştır. Aynı husus üç aşağı beş yukarı, Misak Manukyan&#8217;a sözde sahip çıkar gözükürken, O&#8217;nun komünizme ve proleter enternasyonalizmine olan sarsılmaz inancının üstünü örterek, O&#8217;nu sıradan bir Ermeni ulusal kahramanı derekesine indirmek isteyen, hatta bunu bile yapmayan Ermeni burjuva ve küçük-burjuva milliyetçileri için de geçerlidir. Oysa o günlerde Fransız toplumunun çoğunluğunun, ikinci ya da üçüncü sınıf insanlar olarak gördüğü bu kahramanlar ulus ve din ayrımı yapmaksızın emekçi insanlığın ortak kurtuluşu için omuz omuza savaşmışlardı; onların örneği, gerçek özgürlüğün ve eşitliğin hüküm sürdüğü bir toplum, insanın insanı sömürmediği ve ezmediği bir toplum, sınıfsız bir toplum kurmayı özleyen ve bu amaçla uğraş veren herkes için asla sönmeyecek olan bir deniz feneri işlevi görmelidir ve görecektir de. Manukyan Grubu&#8217;ndan Arsen Çakaryan,</p>
<p>&#8220;Değişik ülkelerden gelmiş olan bütün bu insanlar; Yahudiler, İspanyollar, İtalyanlar, Almanlar, Ermeniler ve Fransızlar arasında büyük bir dostluk, hiç kimsenin hayalgücünün kavrayamayacağı boyutta kardeşçe bir dostluk vardı&#8221; derken, işte bu ideali dile getiriyordu. İnsanlığın gerçek ve sonal kurtuluşu burjuvazinin; dostluk, kardeşlik, sevgi, dayanışma gibi en yüce insanlık değerleri de içinde olmak üzere her şeyi, ama her şeyi metalaştıran çürümüş ve kokuşmuş sisteminin reddi ve yadsınması ve gerçek insani ilişkilerin hüküm süreceği bir toplumun kurulmasıyla sağlanacaktır. 21 Şubat 1944&#8242;de &#8220;tüfekler çiçek açtığında&#8230; vaktinden önce canını veren yirmi üç kişi&#8221;nin anısı işte böyle bir toplumun müjdecisidir.</p>
<p>Onların anıları; başta Afganistan, Irak, Filistin, Kolombiya, Lübnan, Somali olmak üzere dünyanın her yerinde emperyalizme ve gericiliğe karşı savaşan işçilerin ve halkların kavgalarında yaşıyor ve kapitalist-emperyalist sistem yıkılana dek yaşayacak.</p>
<p>DİPNOTLAR</p>
<p>(1) Almanya&#8217;da Nazilerin iktidara gelmesinden bir yıl kadar sonra Fransa&#8217;da da faşizm tehlikesi baş göstermiş ve 6 Şubat 1934&#8242;de, burjuva devlet aygıtının bir bölümü tarafından da desteklenen ve faşist bir darbe gerçekleştirmek için uğraş veren Croix de Feu (=Ateşten Haç) ve Action Français (=Fransız Hareketi) gibi faşist örgütlerin Millet Meclisi önünde yaptıkları gösteriler sonucunda hükümet görevden çekilmişti. Faşist tehlikeye karşı FKP ve Fransız Sosyalist Partisi&#8217;nin 9 Şubat&#8217;ta yaptığı gösterinin ardından, 12 Şubat&#8217;ta değişik sol eğilimlere sahip işçiler büyük bir anti-faşist gösteri düzenlediler. Yükselen anti-faşist dalga, FKP ile Fransız Sosyalist Partisi arasında tabandan başlayarak ortak eylem tutumunun ve çizgisinin güçlenmesine ve 27 Temmuz 1934&#8242;de bu iki parti arasında faşist tehlikeye karşı ortak savaşım amacıyla bir pakt imzalanmasına yol açacaktı.</p>
<br /><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/turkishmarxist.wordpress.com/131/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/turkishmarxist.wordpress.com/131/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/turkishmarxist.wordpress.com/131/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/turkishmarxist.wordpress.com/131/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/turkishmarxist.wordpress.com/131/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/turkishmarxist.wordpress.com/131/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/turkishmarxist.wordpress.com/131/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/turkishmarxist.wordpress.com/131/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/turkishmarxist.wordpress.com/131/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/turkishmarxist.wordpress.com/131/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/turkishmarxist.wordpress.com/131/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/turkishmarxist.wordpress.com/131/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/turkishmarxist.wordpress.com/131/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/turkishmarxist.wordpress.com/131/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/turkishmarxist.wordpress.com/131/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/turkishmarxist.wordpress.com/131/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=turkishmarxist.wordpress.com&amp;blog=324447&amp;post=131&amp;subd=turkishmarxist&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/04/16/misak-manukyan%e2%80%99in-anisina/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/22aae213268084d33785c4981fd80a2b?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">aserencebeyli</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Demografi ve Siyaset: Bir Başka Açıdan Kürt-Türk Çatışması Sorunsalı</title>
		<link>http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/03/30/demografi-ve-siyaset-bir-baska-acidan-kurt-turk-catismasi-sorunsali/</link>
		<comments>http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/03/30/demografi-ve-siyaset-bir-baska-acidan-kurt-turk-catismasi-sorunsali/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Mar 2007 19:42:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>aserencebeyli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/03/30/demografi-ve-siyaset-bir-baska-acidan-kurt-turk-catismasi-sorunsali/</guid>
		<description><![CDATA[   Demografi ve Siyaset: Bir Başka Açıdan Kürt-Türk Çatışması Sorunsalı                                                        13-15 Şubat 2007  Giriş Türk egemen sınıflarının öncü gücü askeri kliğin, bir yandan abartılı bir irtica (=dinsel gericilik) yaygarası yapmaya devam ederken, bir yandan da en azından 2005 yılından bu yana ülkede bir Kürt-Türk çatışması yaratma yönünde yoğun bir mesai yaptığı biliniyor. Bu bakımdan 2005 [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=turkishmarxist.wordpress.com&amp;blog=324447&amp;post=124&amp;subd=turkishmarxist&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span>   </span>Demografi ve Siyaset: Bir Başka Açıdan Kürt-Türk Çatışması Sorunsalı</span></strong><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span>                     </span><span>                                  </span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span></span>13-15 Şubat 2007</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="color:black;font-family:Georgia;">Giriş</span></em></span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></em></span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></em><span style="color:black;font-family:Georgia;">Türk egemen sınıflarının öncü gücü askeri kliğin, bir yandan abartılı bir irtica (=dinsel gericilik) yaygarası yapmaya devam ederken, bir yandan da en azından 2005 yılından bu yana ülkede bir Kürt-Türk çatışması yaratma yönünde yoğun bir mesai yaptığı biliniyor. Bu bakımdan 2005 yılı bir dönüm noktası olmuştur. Gerçi gerilla savaşının sürdüğü 1984-99 döneminde ve daha sınırlı ölçüde olmak üzere daha sonraki yıllarda Türk devletinin saldırısı sadece PKK savaşçılarını değil, elbette Kürt emekçilerini, aydınlarını, işadamlarını vb. de hedef almaktaydı. Burjuva devleti, 1993’ten itibaren hızlandırdığı “kirli savaş” ve ona eşlik eden –ve şehit edebiyatı ve cenazelerini de büyük ölçüde kullandığı- şovenist propaganda aracılığıyla Kürt ve Türk halkları arasındaki mesafeyi büyütmeyi ve faşizmin kitle tabanını genişletmeyi belli ölçülerde başarmıştı. Ve bu dönemde makro düzeyde görece etkisiz olan işçi sınıfının ve devrimci hareketin giderek zayıflaması da gericiliğin işini kolaylaştırmıştı. Ancak 2005 öncesinde Türk gericiliği “PKK terörü”ne karşı savaştığını vurguluyor, Kürt halkını –en azından söylem düzeyinde- PKK’dan ayrı ele alıyor, yani bir bütün olarak Kürt halkını/ toplumunu hedef göstermiyordu. 2004’te PKK’ya karşı operasyonlarını yeniden yoğunlaştırmaya başlayan Türk gericiliği, 2005’ten itibaren ise tüm Kürt halkını/ toplumunu hedef aldığını gösteren açıklamalar yapmaya, sivil faşist kitle hareketini kışkırtmaya ve örgütlemeye ve bir Kürt-Türk çatışmasını teşvik etmeye yönelecekti. Bu “yeni” politikanın işaretini zamanın Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt verecek ve 15 Mart 2005’de yaptığı açıklamada, </span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Terör örgütünün silahlı unsurlarının sayısının örgütün başı Öcalan’ın yakalandığı 1999 yılındaki sayıya ulaştı”ğını belirttikten sonra OHAL’in kaldırılmasının ve AB ile uyum amacıyla çıkarılan bazı yasaların PKK’nın güçlenmesine yardımcı olduğundan yakınacaktı. Bunu 21 Mart’ta Mersin’deki Newroz kutlamalarında Türk bayrağının yere atıldığı ve çiğnendiği yolundaki yalanların ardından patlak veren şovenist histeri ve 22 Mart’ta zamanın Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ün, Kürtler için kullandığı ünlü “sözde vatandaşlar” anlatımının yer aldığı tehdit dolu açıklaması </span><span style="color:black;font-family:Georgia;">izleyecekti.</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> (1) </span><span style="color:black;font-family:Georgia;">30 Ağustos 2005 resepsiyonunda bir kez daha sahneye çıkacak olan</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> Org. </span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Büyükanıt ise Kürdistan’daki cenaze törenlerine göndermede bulunarak Türkiye’nin “Filistin haline getirilmek isten”diğini belirtecekti. </span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;">2005 yılına damgasını vuran önemli gelişmelerden birisi de, MHP ve BBP gibi klasik faşist partilerin dışında, yönetimlerinde emekli ve hatta yer yer muvazzaf subayların yer aldığı- Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Hareketi, </span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Türkiye Kuvva-i Milliye Derneği</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> türünden sivil faşist örgütlenmelerin sahneye çıkması/ yaygınlaşması oldu. Buna, <span> </span>1990’ların ortalarında yürütülen “kirli savaş” döneminde olduğu gibi devlet aygıtıyla ve Kontrgerillayla bağlantılı kriminal-faşist çetelerin (Şemdinli çetesi, Bursa çetesi, Atabeyler grubu, Sauna çetesi vb.) çoğalması, hatta patlama yapması eşlik etti. 2005; Kıbrıs, Ermeni sorunu, Kürt sorunu vb. etrafında şovenist ajitasyon ve kışkırtmalarda bulunan ve kendilerine “güvenlik” güçlerine yardımcılık misyonu biçen bu “yeni” türden faşist örgütlerin yer yer MHP ve BBP’nin de katkılarıyla Kürt emekçilerine ve diğer demokrat ve ilerici güçlere ve aydınlara karşı linç ve terör eylemlerini tırmandırmaya girişmesine de tanık olacaktı. 24 Ekim 2005 tarihli toplantısında MGK’nun, can çekişmekte olan ve eskisinin gölgesi durumundaki “aşırı sol”u tehdit listesinde tutmaya devam eder ve “dini motifleri kullanan terör örgütleri”ni tehdit listesine eklerken –ilk kez 1997’de tehdit listesine yerleştirdiği- aşırı sağı iç tehdit listesinden çıkarması, Türk gericiliğinin plan ve yönelimleri konusunda bir fikir vermekteydi. Üstelik tam da saldırgan “sivil” faşist örgütlenmelerin güçlenmeye ve Kürt halkını, gayrimüslim azınlıkları ve tüm ilerici ve demokrat güçleri açıkça tehdit etmeye başladığı bir sırada. (2) Gündüz Aktan, “Çözüm Felaket mi?” başlıklı yazısında,</span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“</span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Güneydoğu olaylarına karamsar bir bakış, Türkiye&#8217;nin 1913 Balkan faciasına benzer bir durumla karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor.” (<em>Radikal</em>, </span><span style="color:black;font-family:Georgia;">24 Kasım 2005) der ve Ermeni jenosidi öncesine göndermede bulunurken askeri kliğin ve Türk gericiliğinin moda deyişle “milliyetçi dalga”nın yükseldiği bu dönemi nasıl algıladıklarını dile getiriyordu. Bu tarihten yaklaşık 15 ay sonra ABD’ni ziyaret eden Genelkurmay Başkanı<span>  </span>Org. Yaşar Büyükanıt bu ülkede yaşayan Türklerin katıldığı bir toplantıda yaptığı konuşmada benzer bir saptamada bulunuyor ve şöyle diyordu: </span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Bugün Türkiye, çeşitli sorunlarla karşı karşıya. Daha önce de açıkça söyledim: Türkiye Cumhuriyeti, 1923&#8242;ten bu yana bu kadar büyük risk, tehdit ve sıkıntılarla karşı karşıya kalmadı.” (“Türkiye’yi Bölmek İsteyen Dersini Alır”, <em>Yeni Şafak</em>, 14 Şubat 2007) Aşağıda da değineceğim gibi, Aktan ve Büyükanıt’ın sözlerinde anlatımını bulan bu yaklaşım, Türk egemen sınıflarının ana gövdesinin, Ermeni tehciri ve jenosidi öncesindeki ruh haline benzer bir ruh haline girmekte olduklarını gösteriyor. Ama her zaman olduğu gibi Türk gericiliğinin yaşadığı şovenizm ve Pantürkizm krizleri, öndegelen emperyalist devletlerin saldırı planlarıyla uyumlu ve senkronizedir. Dolayısıyla, spontane bir nitelik taşıdığı ileri sürülemeyecek ve esas itibariyle ABD emperyalizminin güdümündeki askeri klik tarafından yönlendirilen bugünkü faşistleşme ve faşist kitle seferberliği süreci, Türk gericiliğinin bir yandan Kürt halkına, işçi sınıfına ve tüm devrimci ve ilerici güçlere karşı girişebileceği kanlı bir saldırının hazırlıklarını yaptığını gösterirken, bir yandan da onun Türkiye’yi, ABD-İsrail-Britanya neo-faşist ekseninin savaş arabasına daha sıkı bağlarla bağlamayı kurduğunu gösteriyor.<span>  </span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></em></span></span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="color:black;font-family:Georgia;">Kürt-Türk Çatışması Yöneliminin Uluslararası Bağlamı</span></em></span></span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></em></span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></em><span style="color:black;font-family:Georgia;">Yıllardır Kürt halkının reformist ve teslimiyetçi temsilcilerinin, askeri klik önünde diz çökme noktasına varan son derece alçakgönüllü <span> </span>taleplerini inatla reddetmekte olan Türk egemen sınıflarının yavaş yavaş bir Kürt-Türk çatışmasını körükleme noktasına gelmelerine daha önce kaleme almış olduğum bir dizi yazıda (“Bir Kürt-Türk Çatışmasına Doğru mu?”, “Türkiye Nereye?”, “Bir Kürt-Türk Çatışmasına Doğru ya da Öcalan’ın Dönüşü”, “Bir Kez Daha Türkiye ve Kürdistan Nereye?”, “Siyasal Bunalım Derinleşirken”, “Bunalım”, “Böyle Buyurdu MİT” vb.) değindim. Bu yazılarımda da belirtmiş olduğum gibi, kudurgan bir milliyetçilik, Pantürkizm ve paranoyak bir ülke bütünlüğü propagandası eşliğinde sürdürülen bu “irrasyonel” politika ters tepmeye mahkumdur ve sadece Türk, Kürt vb. işçi sınıfı ve halklarının değil, bir bütün olarak Türkiye burjuvazisinin uzun erimli çıkarlarıyla da bağdaşmamaktadır. 1984-99 yılları arasında Türk askeri kliği ve gericiliği, kendileri açısından daha/ çok daha elverişli koşullar altında PKK’nın önderlik ettiği gerilla savaşını –yüzbinlerce asker seferber etmelerine, Kürt halkına karşı gerçekleştirdikleri kıyımlara ve Türkiye Kürdistanı’nı yakıp yıkmalarına rağmen- bastıramamışlardı. Onların; Türkiye, Kürdistan ve bölge ölçeğinde koşulların önemli ölçüde Kürt halkının ve özellikle burjuvazisinin yararına değişmiş, yani Güney Kürdistan’da –arkasına Siyonist İsrail’in desteğini almış- fiili bir Kürt devletinin kurulmuş, ABD emperyalizminin Türk gericiliğiyle arasına belirli bir mesafe koymuş olduğu bugünkü konjonktürde Kürt halkını ve toplumunu hedef tahtasına oturtmalarının, bir Kürt-Türk savaşını vargüçleriyle kışkırtmalarının, görünürde rasyonel ve anlaşılabilir bir yanı yok gibidir. Ancak soruna daha yakın ve dikkatli bir bakış, bu politikanın ısrarla sürdürülmesinin esas nedeninin, Türk devlet aygıtının kumanda tepelerine egemen olan işbirlikçi burjuvazi ve askeri kliğin ABD ve İsrail yanlısı çizgisi olduğunu gösterecektir. Washington ve Telaviv’in özellikle 11 Eylül 2001’den bu yana izledikleri politika, Ortadoğu haritasını etnik ve mezhepsel farklılıkları kışkırtmak suretiyle yeniden çizmeyi öngörüyor; dünyanın efendileri bölgenin, hepsi de ABD emperyalizmine bağımlı ve birbiriyle kavgalı devletçiklere bölünmesinin Siyonist varlığın “güvenliği”ni pekiştireceğini ve Amerikan neo-faşistlerinin Ortadoğu’ya egemen olmasını ve karşılık görmeksizin bölge halklarına karşı emperyalist terör uygulamasını olanaklı kılacağı ummaktaydılar ve hala da umulmaktadırlar. (3) Sözkonusu emperyalist-Siyonist hayallerin Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de ve Lübnan’da halkların direnişinin sert kayasına toslaması, onların bu doğrultudaki canice uğraşlarını sürdürmelerini engellemiyor. Bunun böyle olması, Türk gericilerinin ve şoven milliyetçilerinin abartılı bölünme paranoyalarına, AB ve ABD başta gelmek üzere tüm dünyanın “son bağımsız Türk devleti”ni yoketmek için elele vermiş olduğu yolundaki savlarına ve onların Sevr sendromlarına haklılık kazandırmak anlamına gelmiyor. Elikanlı Türk egemen sınıflarının sayıklamalarından bağımsız olarak ABD-İsrail-Britanya şer ekseninin Ortadoğu halklarına karşı yürüttüğü saldırıda “böl ve egemen ol!” taktiği, beyaz terör ve provokatif eylemler birinci derecede yer tutmaktadır.</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></span></span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;">Ancak, kendi kuyusunu kazma, kendi bindiği dalı kesme anlamına gelen böylesi bir Kürt-Türk çatışması politikasının Türk gericiliği ve burjuvazisinin saflarında nasıl olup da ciddi ya da çok ciddi bir itiraza uğramaksızın sürdürülebildiği sorusunun yanıtını aramak zorundayız. Bu sorunun yanıtı, Türk egemen sınıflarının ve milliyetçiliğinin özgün tarihsel evrimi ve biçimlenme sürecinde yatmaktadır. Herhalde “olağan” bir kapitalist devlet, kendi korkularına bu denli teslim olamaz, kendi bünyesindeki etnik çatlakları derinleştirmek için bu denli çaba harcayamazdı. Bu, hiç de makul ve anlaşılabilir gözükmeyen çizginin sistemli bir tarzda sürdürülmesini, Türk milliyetçiliğinin son derece özgün ve travmatik bir süreç içinde oluşmuş olmasıyla açıklayabiliriz. Bu milliyetçilik tarih sahnesine görece, hatta çok geç çıkmıştı; İttihat ve Terakki kliğinin öncülük ettiği Osmanlı-Türk egemen sınıfı çökmekte olan İmparatorluğun son kalıntılarını “önce Osmanlıcılık” ve daha sonra “İslamcılık” üst kimliğini kullanarak ayakta tutmayı denemiş, bunun olanaksız olduğunun ortaya çıkmasının ardından “Türkçülük” bayrağını yükseltmiş ve bu süreci tarihte eşi ve benzeri görülmemiş bir “etnik arındırma”nın eşliğinde tamamlamıştı. Türk milliyetçiliğinin doğuşuna öngelen onyıllar Osmanlı İmparatorluğu için sürekli bir gerileme ve çürüme dönemi olmuştu. Bu onyıllar İmparatorluk ve onu yöneten klik bakımından, bir dış müdahaleler, askeri yenilgiler, Avrupa’nın “büyük” devletleri tarafından aşağılanmalar, ayaklanmalar, katliamlar, toprak kayıpları, büyük göçler yoluyla yokoluşa doğru gitme süreciydi. Birinci Dünya Savaşının öngününde Avrupa’daki topraklarının hemen hemen tümünü yitirmiş olan köhne İmparatorluğun başındaki İttihat ve Terakki çetesi, bu yıkıntıdan ancak “radikal bir operasyon”la, Ermeni ve Rum halklarından arındıracakları Anadolu’ya sığınmak ve olanaklıysa eğer İmparatorluğu doğuya, Türk topluluklarının yaşadığı Azerbaycan ve ötesine taşımak suretiyle kurtarabilecekleri kanısına varmışlardı. Bu politika, en üst düzeyde “etnik arındırma”yla, yani başta Ermeni ve Rum halkları gelmek üzere başka halkların kırılması, sürülmesi ve mülksüzleştirilmesiyle olanaklı olabilecekti. Bu <em>Drang Nach Osten</em> (=Doğu’ya Doğru) politikasının, başında Kayzer Wilhelm’in bulunduğu ve sömürgelerin paylaşımı kavgasına geç icabet etmiş olan Alman emperyalizminin yayılma stratejisiyle uyum içinde olduğu gerçeğinin de altı çizilmelidir. Enver ve suçortaklarının Pantürkizm hayalleri, saflarında yer aldıkları Almanya ve bağlaşıklarının yenilmesi ve Kafkasya ve Orta Asya’da Sovyetik rejimlerin kurulması yüzünden yaşama geçirilemedi. Ancak, Birinci Dünya Savaşı yılları ve hemen sonrasının koşulları İttihatçılara ve daha sonra Kemalistlere Anadolu’yu Türkleştirme planlarını “başarı”yla gerçekleştirme ve önderlik ettikleri Türk burjuvazisinin ilkel sermaye birikimini “kestirme yoldan” yapma olanağını verdi. Türk şovenistlerinin 1914’te, Birinci Dünya Savaşının patlak vermesinden kısa süre önce <span> </span>200,000 dolayında Batı Anadolu ve Trakya Rumu’nu Yunanistan’a sürmesi ve onbinlercesini öldürmesi, 1915-16’da 1.5 milyon dolayında Anadolu Ermenisi’ni jenoside tabi tutması ve topraklarından sürmesi, 1915 ve onu izleyen yıllarda yüzbinlerce Süryani, Keldani ve Nasturi’yi katletmesi ve topraklarından sürmesi, 1919 ve sonrasında Kuzey ve Orta Anadolu’da onbinlerce Pontus Rumu’nu öldürmesi ve yüzbinlercesini topraklarından sürmesi, 1923 Lozan Anlaşması hükümlerine göre Türkiye’ye gelen 500,000 dolayında Türk’e karşılık 1,250,000 dolayında Rumun Yunanistan’a göçü vb., Türk ulusunun ve Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi koşullar altında oluştuğunu gösterir. “Demografik bilinci” çok yüksek olan Türk gericiliği 1923’ü izleyen onyıllarda da gerek eskisine göre çok daha küçülmüş olan Rum ve Ermeni toplumlarına ve gerekse Kürt halkına karşı benzer bir politika izledi. 1960’ların başlarına kadar Türk nüfusunun arttırılmasını ve Kürt nüfusunun Türkleştirilmesini çeşitli önlemlerle (4) teşvik eden Türk şovenleri 1921-1938 döneminde yaşanan Kürt isyanlarını görülmemiş bir vahşetle bastırmakla yetinmediler; onlar iskan yasalarıyla Kürt nüfusunu Anadolu’nun değişik yörelerine dağıtarak, Kürt dili ve kültürünün gelişmesini engelleyerek vb. bu ulusu zorla assimile etmeye çalıştılar. Onlar; 1942’de yaşama geçirdikleri Varlık Vergisi soygunu, 6-7 Eylül 1955 vahşi provokatif saldırı ve yağması, 1964’te İstanbul Rumlarının mallarına el koyma ve onları Yunanistan’a göçertme gibi eylemlerle, sözkonusu “etnik arındırma” çizgisinini sistemli bir biçimde sürdürdüler ve İttihat ve Terakki kliğinin adına layık çömezleri olduklarını kanıtladılar.</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></span></span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></span></span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;">a) 1974 Kıbrıs işgalinin ardından bu adanın kendilerine bağımlı hale getirdikleri kuzeyine onbinlerce göçmen yerleştirmeleri, </span></span></span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">b) hemen hemen tümü İstanbul’da yaşayan çok sınırlı sayıdaki Ermeni ve Rum kökenli insanları sürekli olarak taciz etmeye devam etmeleri, </span></span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">c) 1980’lerin ikinci yarısında Bulgaristan Türklerinin hedef olduğu ulusal baskı ve ayrımcılık konusunda kopardıkları ikiyüzlü yaygara, </span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">d) 1980’lerin ikinci yarısında ve 1990’larda Kürt gençlerinin ve emekçilerinin Türkiye Kürdistanı’ndan Batı Avrupa’ya ve başka yerlere iltica etmelerini ve ABD ve ortaklarının Mart 2003’de Irak’a saldırısının ardından “Kürt devleti” korkularının kabarmasına bağlı olarak Kürt emekçilerinin Güney Kürdistan’dan kaçışını teşvik etmeleri, (5) </span></span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">e) Kerkük’te Kürt egemenliği ve Türkmenlere yönelik “etnik arındırma”, Karabağ Azerilerinin sorunları ve Batı Trakya Türklerine uygulanan baskılar konusunda sistemli bir biçimde şovenist ajitasyon yapıyor olmaları, </span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">f) Ermeni jenosidine ilişkin yasa tasarılarının değişik ülkelerin parlamentolarında kabul edilmesine gösterdikleri histerik tepkiler, </span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></p>
<p></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">g) herhangi bir Rum varlığının bulunmadığı Trabzon ve çevresinde bir Pontus devletinin kurulmak istendiğine ilişkin sayıklamaları vb. Türk gericilerinin bu konuya ilişkin “duyarlılık”larının asla azalmadığını, hatta giderek arttığını ve adeta bir hastalık nöbeti düzeyine yükseldiğini göstermeye yeter de artar bile.</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></em></span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="color:black;font-family:Georgia;">Kürt-Türk Nüfus Dengesi ve Kürt-Türk Çatışması</span></em></span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span> </span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></em><span style="color:black;font-family:Georgia;">Böyle bir köken ve geçmişe sahip bulunan ve “etnik arındırma” geleneği son derece güçlü olan Türk egemen sınıflarının ülkedeki nüfus dengesi konusunda aynı ölçüde duyarlı olması nesnelerin doğası gereğidir; dahası, onların bu dengeyi “korumak” ve gerekirse “son Türk devleti” içinde Türk öğesinin üstünlüğünü yitirmemek için <em>en son çare </em>olarak ülkelerinin bölünmesini bile göze alabilecekleri, hiç de yabana atılabilir bir varsayım değildir. Görünen o ki, buna ilişkin bilgileri kamuoyuyla paylaşmaktan özenle sakınmakla birlikte ülkedeki demografik trendleri çok yakından izlediği konusunda hiçbir kuşku duyulamayacak olan Türk gericiliği ve onun öncü gücü askeri klik daha 1960’lı yıllarda, kapitalizmin ve kentlileşmenin ilerlemesiyle birlikte Türklerin nüfus artış hızının Kürtlerin nüfus artış hızının gerisinde kalmaya başladığını saptamış, hatta ona göre önlemler almaya koyulmuştu bile. </span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Kemal Arı “Cumhuriyet Dönemi Nüfus Politikası” adlı makalesinde şunları söylüyordu:<br />
“Cumhuriyetin ilk yıllarında, çıkarılan yasalarda, hükümet icraatlarında ve genel siyasada, nüfusu artırmaya dönük bir tutum kendini gösterirken; 1960’lı yıllardan sonra, bu yaklaşım yavaş yavaş terkedilmiştir. Uygulanan beş yıllık kalkınma planlarında, zaman içinde, nüfus ve aile planlamaları gibi deyimler görülmüş, bir süre sonra, bu yaklaşım, daha da güçlenerek, genel bir tercih nedeni ve güçlü bir siyaset unsuru olarak algılanmıştır. Bu süreçte sorun Ana-Çocuk Sağlığı programını destekleyen bir sağlık hizmeti olarak düşünülmüş ve algılanmıştır. Öyle ki <em>hızlı nüfus artışı, öncelikli olarak çözülmesi gereken siyasal sorunlar arasında yer almış</em>, nüfusun kontrolü de, demokratikleşme sürecine paralel olarak, çağdaş bir birey ve aile modelinin ciddi bir parçası olarak görülmeye  başlamıştır&#8230;” (abç)</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;">Türk gericiliğinin pratiği adıgeçen burjuva araştırmacının saptamasını doğruluyor. Örneğin, MGK Genel Sekreterliği&#8217;nin 1996&#8242;da hazırladığı 40 sayfalık Güneydoğu eylem planında şöyle deniyordu:</span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Kürtlerin oturduğu bölgelerde nüfus artışı diğer bölgelerden yüksek. <em>Kürt nüfusu 2025&#8242;te toplam nüfusun yüzde 50&#8242;sinin üzerine çıkma eğiliminde</em>. Bu, Kürt milliyetçiliğinin canlı tutulmasıyla birlikte düşünüldüğünde, uzun vadede Türkiye için vahim tehdit oluşturabilir. Bölgede nüfus planlaması seferberliği elzemdir. Az çocuğa prim ve çok çocuğa vergi gibi radikal önlemler gereklidir.” (“Güneydoğu’ya Nüfus Planlaması MGK’daydı”, <em>Milliyet</em>, 26 Ağustos 2005, abç )</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;">MGK’nun 28 Şubat 1997’de yaptığı toplantıyla açılan ve ilk ağızda Refah Partisi-Doğru Yol Partisi hükümetini devirmeyi amaçlayan süreçte ülkenin “gizli anayasası” olarak da anılan Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde bazı değişiklikler yapıldı. 31 Ekim 1997 tarihinde yapılan MGK toplantısında yeniden düzenlenen MGSB&#8217;ne göre “irtica ve bölücülük” tehdit sıralamasında birinci sırada yer alır ve “ülkücü mafya” ilk kez tehdit öğesi olarak değerlendirilirken, “tehdit unsuru” olmaya devam eden “aşırı sol”un “bir yumuşama içinde” olduğu belirtiliyordu. Ancak belki de en önemlisi, MGSB’nin 12. maddesinin<span>  </span>“devletin hassasiyet yaratan çok gizli bir kararı olması dolayısıyla” açıklanmamış olmasıydı. O sıralar konuyla ilgili olarak yapılan bazı yorumlarda 12. maddenin “</span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Türkiye&#8217;nin çok ciddi sosyal bir sorununu içerdiği” ve </span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Kürtlerin tehciri”ni de içeren ve Kuzey Kürdistan’ın demografik yapısını Kürt halkı/ toplumu aleyhine değiştirmeyi öngören bir dizi önlemi kapsadığı belirtiliyordu. MGK Genel Sekreterliğinin 1996’da hazırlamış olduğu Güneydoğu eylem planı ve geçmişi tehcir, katliam ve jenosidle lekeli Türk gericilerinin gerçek niyetlerini apaçık dile getirmelerinin zorluğu ve bunun yaratacağı olası siyasal ve diplomatik tepkiler gözönüne alındığında, bu yorumların doğruluğuna inanmamak için pek bir neden kalmamaktadır.</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Türkiye’de 1965’e kadar yapılan sayımlarda nüfusun anadile göre dağılımı da saptanıyordu. Demografik trendleri titizlikle izleyen ve konuya büyük bir stratejik önem biçen egemen sınıflar, bu tarihten sonra bu uygulamaya, nüfusun etnik dağılımı konusunda kamuoyunu bilgilendirmeye son verdiler. Ne denli objektif bir biçimde yapıldığı tahmin edilebilecek olan 1965 nüfus sayımının resmi sonuçlarına göre bu tarihte 31,391,421 olan Türkiye nüfusunun 2,219,502’si, yani toplam nüfusun yüzde 7.07’si anadilini Kürtçe olarak bildirmişti. Bu oran ikinci dilini Kürtçe olarak bildirenlerle birlikte yüzde 13’ü buluyordu. Prof. Dr. Oktay Uygun gibi bilim adamlarının tahminlerine göre 2006 yılı itibariyle ana dili ve ikinci dili Kürtçe olanların oranı yüzde 19’u bulmaktadır. Öte yandan, </span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin 4 Ekim 2006’da görüşüp onayladığı Türkiye Kürtleriyle ilgili rapor ve rapordaki öneriler doğrultusunda aldığı 1519 sayılı ve “Kürtlerin Kültürel Durumu” adlı kararda diğer şeylerin yanısıra Türkiye Kürdistanı’nda bir nüfus sayımı yapılması da öneriliyordu. Ancak bekleneceği üzreTürk gericiliği, bazı şovenist çevrelerin paranoyak tepkilerine hedef olan ve zaten bağlayıcı niteliği de bulunmayan bu kararı görmezden geldi.</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;">Devam edelim. Uzun bir aradan sonra Kürt ulusal hareketinin yeniden dirilişi ve Türk “güvenlik” güçlerinin vahşi terörüne rağmen bastırılamaması, Ankara’yı Kürt nüfusunun denetim altında tutulması konusuna yeniden ve daha ciddi bir tarzda eğilmeye zorladığı tahmin edilebilir. Nitekim <em>Hürriyet</em> gazetesi başyazarı Ertuğrul Özkök, 15 Haziran 1998 tarih ve “Türkler Kaç Kürtler Kaç” başlıklı köşe yazısında aynı konuyu işliyordu. Özkök, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı Orhan Güvenen’le 1997’de gerçekleştirilen nüfus sayımının sonuçları üzerinde yaptığı bir söyleşiye değiniyor, Türkiye’de nüfus artış hızının yüzde 1.5’e düştüğünü ve Batı illerinde nüfus artış hızının hızla, gelişmiş ülkelerin düzeyine yaklaştığını belirttikten sonra şöyle diyordu:</span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Ancak bu konuda bölgesel dengesizlikler giderek artıyor&#8230; </span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“1980&#8242;li yılların ortalarına kadar Doğu Anadolu ile Güneydoğu Anadolu&#8217;nun nüfus artış trendleri birbirine paralel gidiyor. </span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Doğu Anadolu Türk, Güneydoğu ise Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgeler. </span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Her iki bölgenin de nüfus artış hızları birbirine çok yakındı. </span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Ancak 1980&#8242;lerin ortalarından itibaren bu iki bölgenin nüfus dengelerinde çarpıcı değişmeler var. </span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Doğu Anadolu&#8217;nun nüfus artış hızı bugün yüzde 0.9&#8242;a düşmüş durumda. </span></p>
<p></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Şu söylenebilir. Bu bölgeden Batı&#8217;ya doğru hızlı bir nüfus göçü var. Ancak onu da eklediğinizde bu artış hızı yüzde 1.5&#8242;e yükseliyor. Yani Türkiye genelini yakalıyor. </span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Buna karşılık Batı&#8217;ya göçü de eklediğinizde Güneydoğu Anadolu&#8217;nun nüfus artış hızı yüzde 4.5&#8242;e ulaşmış durumda. </span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“<em>Bu rakamlar Ankara&#8217;daki bütün resmi yetkililerin önünde bulunuyor. Tabii kimse bunu telaffuz etmek istemiyor</em>.” (abç)</span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Nefret ve korkuları nedeniyle bir çeşit akıl tutulması yaşayan Türk gericileri, sözkonusu nüfus artışını PKK’nın siyasal bir taktiği gibi sunacak kadar zavallılaşabiliyorlar. Örneğin ASAM’ın (=Avrasya Stratejik Araştırmaları Merkezi) eski başkanı Gündüz Aktan, 24 Kasım 2005 tarih ve<span>  </span>“Çözüm Felaket mi?” başlıklı yazısında şöyle diyordu:</span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“</span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Asıl önemli sorun bölge nüfusunun Türkiye geneline oranla birkaç kat yüksek olması.<br />
&#8220;Bunda <em>PKK&#8217;nın siyasi amaçlı çoğalma söyleminin</em> etkisi var. Öte yandan, bölge kadınının belki de dünyada eşi benzeri görülmeyen ölçüde aşağı statüsü ve bu bağlamda çokeşliliğin yaygınlığı nüfus artışını rekor düzeye çıkarıyor. Doğu ve Güneydoğu&#8217;daki Kürt nüfusun bu artış hızıyla 2025&#8242;te ülkenin geri kalan nüfusuna eşit olacağı hesaplanıyor. İyimser tahminler Kürtlerin bu hedefe en geç 2035&#8242;te ulaşacağını gösteriyor.” (abç)</span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Ne denli objektif bir nitelik taşıdığı anlaşılabilecek olan ve pekala kasıtlı bir abartmanın konusu olduğunu söyleyebileceğimiz bu rakam ve oranlar, son yıllarda türeyen “ulusalcı” etiketli faşist ve neo-faşist grup ve grupçukların gündeminde önemli bir yer tutuyor. “Anti-emperyalist”, Ermeni-düşmanı, Kürt-düşmanı, Rum düşmanı, anti-Semitik ve AB karşıtı söylemli bu grup ve grupçuklar bununla da yetinmiyor, Türkiye’nin bir Kürt istilasıyla karşı karşıya olduğunu, Kürt nüfus artışının radikal önlemler alınmak suretiyle durdurulması gerektiğini ileri sürüyorlar. Örneğin, </span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Hareketi’nin Mersin şubesi başkanı emekli emniyet müdürü Kemal Canay, <em>Aksiyon</em> dergisinin 15 Ekim 2005 tarihli sayısında yayımlanan söyleşisinde, Mersin’in Kürt istilası altında olduğunu ileri sürüyor ve daha sonra bir dizi engellemeye rağmen İstanbul’da yapılabilen </span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“İmparatorluğun Son Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları”</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> Konferansı’na göndermede bulunarak şöyle diyordu:</span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Örgütlenmemizi bitirseydik İstanbul’da kimse bir Ermeni konferansı yapamazdı. Onların konuşma özgürlüğü varsa bizim de konuşturmama özgürlüğümüz var.”</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span> </span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span></span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Öte yandan 12 Mayıs 2006 günü haber ajansları, İzmir&#8217;de ‘Türkçü Toplumcu Budun Derneği’ adını taşıyan bir grubun, Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesi&#8217;nde , ‘Kürt Nüfus Artışı Durdurulsun’ standı açtığını, internet sitesinde ilerici aydınları, sanatçıları ve örgütleri hedef alan sözkonusu grubun dağıttığı bildiride,</span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“</span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Ey Türk kadını ve erkeği! Türklük için bir çocuk daha yap. Çünkü sen azalıyorsun, hainler, kapkaççılar, uyuşturucu satıcıları çoğalıyor. Biz Arap ve Batı kültürü arasında sıkışan Türk insanına kendisini sevmeyi öğretecek tek yolun ta kendisiyiz. Biz Kürt ve Çingene çetelerine ve yobazlara hak ettiği cevabı verecek Türkçü Toplumcu buduncularız” dendiğini bildiriyorlardı</span><span style="color:black;font-family:Georgia;">. </span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="color:black;font-family:Georgia;">Türk Solu</span></em><span style="color:black;font-family:Georgia;"> adlı derginin 15 Ağustos 2006 tarihli sayısında yer alan “Kürt Sorunu Yok, Kürt İstilası Var!” başlıklı yazıda ise şöyle deniyordu:</span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“PKK’nın aktifleştiği 1990’dan 2005’e geçen on beş yılda Türkiye nüfusu toplam % 24 artmıştır. Ancak bu nüfus artışının üstünde kalan bir bölge bulunmaktadır: Güneydoğu. Güneydoğu nüfusu son onbeş yılda % 40 artmıştır. </span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Güneydoğu’daki bu artışla birlikte Türk bölgelerdeki nüfus azalması da dikkat çekicidir. Karadeniz, İç Anadolu ve Doğu Anadolu’nun Türk nüfusu artış göstermemiştir.” </span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Benzer düşünce ve duyguların, halihazırda yaşanmakta olan ve askeri klik tarafından yönlendirilen faşist-şovenist kitle seferberliği ortamında giderek yaygınlaşmakta olduğu biliniyor.</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></em></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="color:black;font-family:Georgia;">Gerici “Çare”ler</span></em></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></em><span style="color:black;font-family:Georgia;">Geçtiğimiz onyıllarda Kürt halkını bir “tehdit” olmaktan çıkarmanın esas metodu olarak kıyım, Kürdistan dışındaki bölgelere yerleştirme ve zorla assimilasyona başvurmuş olan Türk gericilerinin bugün, Kürt nüfusunun artışını frenlemenin en önemli aracı olarak ana ve çocuk sağlığını gözetme (!) gerekçesiyle doğum kontrolünü yaygınlaştırmaya -ve Kürt emekçilerinin yurtdışına göçünü teşvik etmeye- çalıştıkları biliniyor. Gerçek yüzü ve kapsamı kamuoyundan saklanan bu çalışmaların, Kürt kadınlarının yer yer kendi iradeleri hilafına kısırlaştırılmasına kadar vardığı anlaşılıyor. Hak ve Özgürlükler Partisi (=Hak-Par) Diyarbakır İl Başkanlığının 28 Kasım 2002’de yayımladığı bir bildiride bu konuda şunlar söyleniyordu:</span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><em><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></em><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Son yıllarda devletin üst kademelerinin, çözüm arayışı içinde oldukları konulardan bir tanesi de Türkiye’de Kürt nüfusunun hızlı artışıdır. Türkiye’nin parçalı etnik yapısı göz önüne alındığında, Kürt nüfusunun, gerek Türk gerekse diğer etnik gruplara oranla daha hızlı artışı, gelecek yillarda doğuracağı olası problemlerin önceki yıllarda MGK’nin gündemini işgal ettiği bilinmektedir.</span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Sorun, kendi içerisinde birçok karmaşık yönü içermekle birlikte, çözüm esasını oluşturan yönün, Kürt nüfusunun artışının önlenmesidir. Türkiye’de uygulanmakta olan aile planlama stratejilerinin, söz konusu kaygılar bağlamında değerlendirilmesi önemlidir. Bilindiği gibi, aile planlaması yöntemleri tüm dünyada uygulanmaktadır. Tüm insanlığın geleceği açısından önemli bir sorundur ve evrensel normları bilimsel değerler ışığında tespit edilmiştir.</span></p>
<p></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Ancak Türkiye’de aile planlaması stratejileri, ince ve sinsi bir politikayla, toplumdaki bir etnik grubun ve bölgenin kontrol altına alınmasına dönüşünce, ister istemez, Türkiye’deki etnik çatışmanin, hala tüm çıplaklığıyla, ancak, başka şekillerde devam etmekte olduğunu ortaya koymak konunun muhataplarına düşmektedir.”</span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Bu saptamayı, özelde Hak-Par Diyarbakır İl Örgütünün ve genelde Kürtlerin bir kuruntusu olarak görmek ve göstermek olanaklı değildir. Çünkü Türk burjuva devlet aygıtının tepesindeki MGK, Kürt halkının nüfus artış hızını yavaşlatma amacını zaten gizlemiyor. </span><em><span style="color:black;font-family:Georgia;">Milliyet</span></em><span style="color:black;font-family:Georgia;"> gazetesinin 26 Ağustos 2005 tarihli sayısında yayımlanan ve yukarda andığım “Güneydoğu’da Nüfus Planlaması MGK’daydı” başlıklı yazıda şunlar da söyleniyordu:</span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“MGK Genel Sekreterliği&#8217;nin hazırladığı 40 sayfalık Güneydoğu eylem planında, 9 yıl önce gündeme getirilen ve büyük tartışma yaratan ‘bölgedeki nüfus artış hızını yavaşlatmak için nüfus planlaması’ uygulaması da yer aldı. ‘Kürt sorunu’ ifadesine yer verilmeyen planın 2006&#8242;da uygulamaya konulması öngörülüyor.<br />
“MGK&#8217;nın, ‘iller ve bölgeler arası gelişmişlik farkının giderilmesi için ekonomik, kültürel, sosyal gelişme çabalarının arttırılması’ kararı, toplantının ardından açıklanan bildiriyle kamuoyuna duyuruldu.”</span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Nihal Atsız.com.net.org adlı sitede yayınlanan </span><span style="color:black;font-family:Georgia;">17 Kasım 2003 tarih ve “Kürt Sorunu ve Çözüm Yolları” başlıklı yazıda </span><span style="color:black;font-family:Georgia;">durumun, “artık güvenlik ya da bölünme değil, tamamen varolma savaşı haline gelmekte” olduğu belirtildikten sonra şöyle devam ediliyordu:</span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Türklerin büyük kısmı belki Kıbrıs&#8217;ın yerini bilmezken, sadece birkaç senede milli dava haline gelmiş, ve en efendi, işinde gücünde denilen İstanbul Türkleri 6-7 Eylül’de Yunanlıları perişan etmişti. 1922&#8242;de 1 milyondan fazla olan Rum nüfusunu, yine 1 milyondan fazla olan Ermeni nüfusunu birkaç bin gibi pandalardan daha az seviyeye indiren millet bu millettir. Atsız&#8217;ın dediği gibi gerçekten de Türk&#8217;ün ayranı kabardığı zaman karşısında durulmaz&#8230;</span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Gerçekler acıdır ama gerçeklerden kaçış yoktur. Bu sorunun tatlılıkla çözümü yoktur çünkü kısaca, ortak çıkar paydası mevcut değildir. Mevcut olan, ırklararası bir varolma ve egemenlik savaşıdır. Nasıl ki doğadaki türler yer ve yiyecek sıkıntısı çektiğinde birbirleriyle mücadele eder, ve zayıf olan türler yok olur, Türkiye&#8217;de de olan budur.”</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;">Kuşkusuz Türk gericiliğinin daha radikal önlemlere başvurabileceğini söyleyenler sadece bu gibi –şimdilik- marjinal sayılabilecek ırkçı-faşist grupçuklar değil. Örneğin, </span><span style="color:black;font-family:Georgia;">ASAM eski başkanlarından Ümit Özdağ, 30 Mart 2005 tarih ve “Bayrak ve Tepki” başlıklı yazısında 21 Mart’ta Mersin’de yaşanan ve Türk Kontrgerillasının düzenlediği bayrak provokasyonuna değiniyor. Bu arada o, Durmuş Hocaoğlu’nun Nisan 2002&#8242;de yayımlanan ve Kürt sorununu ele alan “Anadilde Eğitim Üzerine Odaklandırılmış Bir Büyük Projeye Dair” adlı yazısından şu parçayı –kuşkusuz içeriğini onaylayarak- aktarıyordu:</span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Akıllar başlara devşirilmeli ve kimin adamı olduğu meçhul karanlık eşhasa yüz verilmemelidir. Aksi takdirde ne sosyolojik Türkleşme, ne evlilik, etnikçiliğin açtığı yarayı kapatmaya kifayet edebilir.<br />
Kan gövdeyi götürür; kardeş kardeşin kılıcıyla düşer. <em>Devleti ve vatanı müdafaa etmek için her şey caizdir, mübahdır ve meşrudur. Ve dahi bilinmelidir ki, her şey demek her şey demektir</em>.” (abç) Özdağ daha sonra şöyle diyordu:</span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Hocaoğlu&#8217;nun ifadesi gerçekçidir. Devletler ve milletler varlıklarını korumak için her şeyi göze almak zorundadırlar. Varlıklarını korumak için her şeyi göze almayan milletlerin bağımsız yaşama şansı yoktur.</span><span style="color:black;font-family:Georgia;">”</span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;">11 Eylül sonrasında ABD&#8217;nin izlediği politikalar, Fransa&#8217;nın Pasifik&#8217;te Greenpeace gemisini bombalaması, Almanya&#8217;nın hapishanede Baader-Meinhof çetesini yok etmesi, İngiltere&#8217;nin Arjantin açıklarındaki küçük bir ada olan Falkland için savaşması devletlerin kararlılık ifadeleridir.”</span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;">&#8220;Türk devletini Anadolu&#8217;da bin sene yaşatan bu kararlılık ifadesidir. Gelecek bin senede de Anadolu&#8217;da bağımsız bir millet olarak yaşamak için geçtiğimiz 1000 senede gösterdiğimiz iradeyi göstermemiz gerekmektedir.”</span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;">Gene <span> </span>Gündüz Aktan 10 Ocak 2006’da şunları yazabiliyordu:</span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“PKK terörü artarak sürerse, kentlerde ve turizm bölgelerinde masum siviller ölürse; geçen yıl Diyarbakır&#8217;da Öcalan posterli ve konfederasyon bayraklı nevruz gösterisiyle başlayan, Bozüyük&#8217;te halkın kışkırtılması, Şemdinli&#8217;de cenaze yürüyüşü ve bölge belediye başkanlarının Roj TV&#8217;ye ilişkin talebiyle süren itaatsizlik eylemleri kitlesel nitelik kazanırsa; tekil yapımızın iki unsurlu federal sisteme dönüştürülmesi şart koşulursa; Güneydoğu&#8217;daki nüfus artışı Türkiye genelinin beş katı olmaya devam ederse; Kürtler, Akdeniz kıyılarında yerleştikleri her yerin kendilerine ait olduğunu ileri sürerlerse bizimle birlikte yaşamak istemediklerini anlayacağız.<br />
</span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“<em>Bu durumda, ülkeyi kana bulamadan, böyle düşünen ve hareket eden Kürtlerin kendi rızalarıyla Kuzey Irak&#8217;a gitmeleri en doğru çözüm olacak</em>. Amerika&#8217;nın göz yumması ve Kürtlerin baskılarıyla varlıkları tehlikeye düşen Türkmenler de isterlerse Türkiye&#8217;ye gelebilmeliler.<br />
“<em>Yunan isyanının ve bağımsızlığının Anadolu için yarattığı tehlike zorunlu mübadele ile çözümlenmişti. Günün şartlarında ancak gönüllü bir mübadele söz konusu olabilir</em>.” (abç) Buradaki “gönüllü mübadele” deyişinin bir örtmece, bir aldatmaca olduğu açıktır. Yani, Türk askeri kliğinin görüşlerini yansıtan <em>Radikal </em>gazetesi yazarı emekli büyükelçi, -herhalde Türkiye Kürdistanı’ndaki yerlerini yurtlarını gönüllü olarak terketmeyecekleri açık olan- Kürt halkını zorla ve devlet terörü eşliğinde Güney Kürdistan’a göçertmeyi bir seçenek olarak dile getirebiliyor. Yukarda alıntılanan türden görüşlerin Türk işçi sınıfı ve halkı arasında çok yaygın olmaması bir avuntu konusu olamaz. Olamaz; çünkü esas itibariyle devrimci-demokratik ve sosyalist bilinçten ve gerçek devrimci öncülerinden yoksun oldukları koşullarda işçi sınıfı ve diğer emekçilerin emperyalizm ve devlet destekli faşist grupların başlatabilecekleri provokatif saldırı eylemlerininin önünü kesmeleri olanaklı olmayacağı gibi, kendilerinin de böylesi bir gerici girdaba sürüklenmesinin önünde hiçbir ciddi engel olmayacaktır. Özellikle bugünkü ülke ve bölge koşulları altında –şimdilik çok zayıf bir olasılık da olsa- Gündüz Aktan gibilerinin önerdiği türden bir yola başvurulmasının, Türkiye’nin pek çok yerine dağılmış olan Kürt halkıyla Türk halkını da karşı karşıya getirme riskini taşığıdığı, gerek CIA, MOSSAD gibi istihbarat örgütlerinin ve gerekse onların güdümündeki Türk Kontrgerillasının “psikolojik operasyonları” için bulunmaz bir zemin sağlayacağı açık olmalı. Böylesi bir senaryonun gerçekleşmesinin her iki halk açısından da korkunç bir trajedi oluşturacağı ve Türkiye ve Türkiye Kürdistanı işçi sınıfı ve emekçilerinin demokrasi, ulusal kurtuluş ve sosyalizm davalarına çok ağır ve giderilmesi son derece zor zararlar vereceği tartışma götürmez.</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="color:black;font-family:Georgia;">Sonuç</span></em></span></p>
<p></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></em><span style="color:black;font-family:Georgia;">Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfı ve emekçilerinin demokratik ve sosyalist özlemlerinin gerçekleşmesine ağır bir darbe indirecek ve her iki ülkenin proletaryası ve halkları arasındaki çitleri daha da kalınlaştıracak bir Kürt-Türk çatışması kimin işine yarayacaktır? Sadece ve sadece dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanı ABD emperyalizmiyle onun stratejik ortakları Britanya emperyalizminin ve İsrail Siyonizminin ve –Türkiye başta gelmek üzere- yazgılarını bu şer ekseninin yazgısına bağlamış olan gerici bölge devletlerinin ve değişik ulus ve milliyetlerden gerici kliklerin. Emperyalist-Siyonist bağlaşmanın Kürt ve Türk proletaryası ve halkları da içinde olmak üzere Ortadoğu bölgesi halkları ve ülkelerine dayattığı emperyalist terör<span>  </span>ve gerici iç çatışmalar, geniş emekçi yığınlarının ulus, milliyet, din, mezhep vb. esasına göre bölünmeleri aşılmadan ne –Kürt ulusunun da içinde olduğu- ezilen ulusların demokratik kurtuluş savaşımları, ne de işçi sınıfının ve diğer sömürülen yığınların anti-kapitalist savaşımları ciddi bir mesafe katedebilecektir.</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;">Öte yandan, kapitalist üretim ilişkilerinin önemli ölçüde gelişmiş ve burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişmenin başat bir nitelik kazanmış olduğu Türkiye ve Türkiye Kürdistanı’nda Kürt işçi ve emekçileri, asla birtakım göstermelik reformlarla yetinemezler ve yetinmeyeceklerdir de. Egemen Türk ulusundan işbirlikçi büyük burjuvazisinin ve askeri kliğin sınıfsal diktatörlüğünün ayakta kaldığı koşullarda, Kürt ulusal kimliğinin tanınması, anadilde eğitim gibi ödünler Kürt halkının toplumsal kurtuluşuyla elele gitmesi gereken gerçek ulusal kurtuluşunu sağlayamayacaklardır. Bugün Kürt halkına önderlik etme savında bulunan partinin ya da partilerin karşı karşıya bulundukları çıkmaz da budur. Ulusal kurtuluş savaşımının hedefini, böylesi güdük reformlarla sınırlamak, Türk işbirlikçi burjuvazisinin vurgun ve yağma düzeninden pay almakla yetinen ve yetinecek olan Kürt burjuvazisinin özlemlerine yanıt verebilir; ancak Kürt işçilerinin, yarı-proletaryasının ve emekçi köylülerinin çıkarlarına asla. Topraklarından ve köylerinden kovulmuş olan ve gerek Kürdistan’ın değişik kentlerinde ve gerekse Batı’nın metropollerinin varoşlarında büyük bir yoksulluk içinde yaşamak zorunda bırakılan milyonlarca Kürt emekçisinin çıkarları da düzenin radikal bir tarzda değişimini ve yerine işçilerin ve diğer emekçilerin çıkar ve özlemlerini savunacak devrimci bir rejimin, bir halk demokrasisinin kurulmasını dayatıyor.</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;">Ancak Kürt sorununun, daha doğrusu Kürt-Türk sorununun çözümünün sorumluluğu, proleter enternasyonalizmi ve halkların kardeşliği bayrağını yükseltmenin sorumluluğu öncelikle Türk işçi ve emekçilerine ve Türkiye devrimci hareketine ve ilerici güçlerine düşmektedir. Her yanından gericilik fışkırmakta olan Türkiye, herhalde Marks’ın “Başka ulusları ezen bir ulusun özgür olamayacağı” biçimindeki önermesinin doğruluğunu her gün yeniden ve yeniden kanıtlamaktadır. Eğer bugün Türkiye her türden anti-demokratik eğilimin, emperyalizme ve Siyonizme kölece boyun eğişin, Kontrgerilla cinayetlerinin, faşist çetelerin, dizginsiz sömürünün ve şovenist çılgınlığın karakterize ettiği bir arenaya dönüşmüşse, bunun sorumluluğu her şeyden önce Türkiye proletaryasına ve devrimci ve ileri güçlerine aittir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son onyıllarından bu yana bir dizi halka karşı işlenmiş ve işlenmekte olan ağır suçlar, gerçekleştirilen kıyımlar, söylenen yalanlar, askeri kliğin himayesinde yaşayan Türk burjuvazisini siyasal miyopluk, ödleklik, kollektif unutkanlık ve kaba bir militarizmle sakatlamıştır. Ama, bu suçlar karşısında sessiz kaldıkları ölçüde, bu toplumsal biçimlenmeden Türk işçi ve emekçileri de paylarını almışlardır.</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;">ABD’nin Irak’ı işgaliyle açılan yeni dönemde Türkiye’de, Kürdistan’da, Irak’ta ve bir bütün olarak Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfı ve halklarına ve onların devrimci öncülerine ülkemizde onyıllardır birikmiş olan gericilik yığınını topyekun bir temizliğe tabi tutma fırsatını sunuyor. Eğer onlar dünya halklarının baş düşmanı ABD emperyalizmine, İsrail Siyonizmine ve Türk gericiliğine karşı Ortadoğu’nun savaşan halklarıyla omuz omuza yürütülecek bir savaşımda yerlerini alabilirlerse, sadece tarihi kanla yazılmış olan bu bölgenin değil, belki de dünyanın yazgısının olumlu bir rotaya sokulmasına paha biçilmez bir katkıda bulunabileceklerdir.</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;">DİPNOTLAR</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;">(1) Genelkurmay’ın açıklamasında şöyle deniyordu:</span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Hiçbir değerden nasip almamış bir grup tarafından, insanlığın ortak değeri olan Baharın gelişini kutlama adına düzenlenen masum etkinlikler, yüce Türk Ulusunun sembolü, her zerresi şehit kanıyla bezenmiş şanlı Türk Bayrağına saldırı densizliğinde bulunulacak kadar ileri götürülmüştür.</span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Türk Milleti engin tarihinde iyi ve kötü günler görmüş, sayısız zaferler yanında ihanetler de yaşamıştır. Ancak hiçbir zaman kendi vatanında kendi sözde vatandaşları tarafından yapılan böyle bir alçaklıkla karşılaşmamıştır.</span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Bu haince bir davranıştır&#8230;</span></p>
<p></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Dost ve düşman herkes şunu çok iyi bilmelidir ki; Ne bu Ülkenin Bölünmez Bütünlüğü ne de bu birlik ve bütünlüğün sembolü olan şanlı Türk Bayrağı asla sahipsiz değildir. Başta yüce Türk Milleti olmak üzere onun bağrından çıkmış Türk Silahlı Kuvvetleri, tıpkı atalarının yaptığı gibi, Ülkesini ve Bayrağını koruma ve kollamaya, bunun için gerekirse kanının son damlasını akıtmaya hazırdır. Yeminlidir.”</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;">(2) MGK Ekim </span><span style="color:black;font-family:Georgia;">1997’de yenilediği Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde “irtica” ile “bölücü terör”ü birinci tehdit öğesi olarak nitelerken ülkücü mafya gruplarına göndermede bulunarak şöyle demişti:</span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Türk milliyetçiliği bazı kesimlerce ırkçılığa dönüştürülmek istenmektedir. Ülkücü mafya bundan yararlanmak istemektedir. Bu da bir tehdit unsuru oluşturmaktadır.”</span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">(3) </span><span style="color:black;font-family:Georgia;">İsrail Dışişleri Bakanlığının eski öndegelen analistlerinden biri olan Oded Yinon, Şubat 1982’de <em>Kivunim</em> (=Doğrultular) adlı dergide yayımladığı “1980’lerde İsrail İçin Bir Strateji” başlıklı yazısında Siyonist burjuvazinin yaklaşımını şöyle ifade ediyordu:<br />
“1980’lerde İsrail’in Batı cephesinde güttüğü siyasal hedef, Mısır’ı topraksal bakımdan farklı jeografik bölgelere ayırmaktır.</span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Mısır bir çok otorite odakları arasında bölünmüş ve parçalanmıştır. Eğer Mısır dağılırsa, Libya, Sudan gibi ülkeler ve hatta daha uzaktaki devletler de bugünkü formları içinde varolmaya devam edemeyecek ve Mısır’ın çöküşü ve dağılması örneğini izleyeceklerdir…</span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Lübnan’ın dağılarak beş ayrı eyalete bölünmesi; Mısır, Suriye ve Irak ta içinde olmak üzere tüm Arap dünyası için izlenmesi gereken bir örnek oluşturmaktadır; Arap yarımadası şimdiden bu yolu tutmuştur. Suriye’nin ve daha sonra Irak’ın askeri güçlerinin dağılması İsrail’in birincil kısa erimli hedefiyken, bu devletlerin dağılarak, Lübnan’da olduğu gibi etnik ya da dinsel bakımdan özgün bölgelere bölünmesi, onun Doğu cephesinde birincil uzun erimli hedefidir. Suriye, etnik ve dinsel yapısına uygun olarak, bugünkü Lübnan’da olduğu gibi bir dizi devlete bölünecektir; böylelikle sahil bölgesinde bir Alevi devleti, Halep bölgesinde bir Sünni devleti, Şam’da kuzeydeki (yani Halep’teki- G. A.) komşusuna düşman bir başka Sünni devleti olacak, Dürziler de, belki bizim Colan tepelerimizi da içerecek ve kesinlikle Havran ve Kuzey Ürdün’ü de içine alacak bir devlet kuracaklardır. Daha şimdiden erişim menzilimiz içinde olan bu durum, bölgede uzun erimli barış ve güvenliğin güvencesi olacaktır.</span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Petrol bakımından zengin ve içsel olarak parçalanmış olan Irak, İsrail’in hedef adayları arasında yer almayı garantilemiştir. Bizim açımızdan Irak’ın dağılması, Suriye’nin dağılmasından daha da önemlidir. Irak, Suriye’den daha güçlüdür. Kısa erimde Irak’ın gücü İsrail için en büyük tehdit kaynağıdır. Bir Irak-İran savaşı Irak’ı parçalayacak ve onun, bize karşı geniş bir cephede savaşımı örgütlemeye fırsat bulamadan yıkılmasına yol açacaktır. Kısa erimde, Araplar arasındaki her türden çatışma bizim işimize yarayacak ve Irak’ı, tıpkı Suriye ve Lübnan’da olduğu gibi mezhepler arasında parçalama yolundaki daha önemli hedefimize ulaşmamızı çabuklaştıracaktır. Irak’ın, Osmanlı döneminin Suriyesi’nde olduğu gibi etnik/ dinsel doğrultuda eyaletlere bölünmesi olanaklıdır. Böylelikle, üç ana kent olan Basra, Bağdat ve Musul çevresinde üç (ya da daha fazla) devlet oluşacak ve güneydeki Şii bölgeleri Sünni ve Kürt kuzeyden ayrılacaktır. Halihazırdaki İran-Irak çatışmasının bu kutuplaşmayı daha da derinleştirmesi olanaklıdır.”</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">(4) Kemal Arı “Cumhuriyet Dönemi Nüfus Politikası” adlı makalesinde şunları söylüyordu:<br />
“1931 yılında kabul edilen fırka programında sosyal hayatta ailenin temel olduğu vurgulanıyor, nüfusu arttırmak amacıyla evliliklerin özendirileceği, çocuk ve yetişkinlerin ölümüne neden olan hastalıklarla savaşılacağı, böylece nüfusun niteliğinin artırılacağı, sonuç itibariyle de, sağlam, gürbüz, çalışmaya elverişli, eğitilmiş bir nesil yetiştirileceği belirtiliyordu. </span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Bunun yanı sıra, 1932 yılında bir nüfus konisyonu kuraldu ve nüfus alanındaki sorunların çözümü için alınması gereken önlemler araştırıldı. Sözkonusu komisyon 1934 yılında bir rapor yayınladı. Temel olarak raporda, Türkiye nüfusunun artırılması yolunda alınması gereken önlemler ve yapılması gereken işler sıralanıyordu. Bu rapora göre, Türkiye nüfusunun hızla artması gerekmekteydi. Türkiye’de nüfus azdı ve ülkenin büyüklüğü karşısında, bir nüfus buhranından söz edilebilirdi. Türk ırkının doğurma yeteneği yüksekti. Bunun devamının sağlanabilmesi, yasalarda konulan önlemlerin uygulanmasına bağlıydı. </span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“</span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Elbette ki, bu yaklaşımların, yasal düzenlemelere yansımaması da olanaksızdı. Yasalar, çocuk düşürme ve düşürtmeyi, aynı zamanda çocuk yapmaya engel nitelikteki fiil ve hareketleri ağır cezayı gerektirecek yaptırımlar olarak görmüş ve 11.06.1936 tarih ve 3038 sayılı yasa, bu nitelikteki eylemi, “ırkın tümlüğü ve sağlığı aleyhine cürümler” olarak ele almıştır. Yine, 1924 tarihli Köy Kanunu, bulaşıcı hastalıklara karşı savaş ile halk ve çevre sağlığı konularında etkin önlemler alınması ve köy nüfusuna ilişkin yaşamsal kayıtların düzenli biçimde tutulması koşulunu getirmiştir.. 06.05.1930 tarih ve 1593 Sayılı Umumi Hıfzıssıha Kanunu, kamuya salgın hastalıklarla savaşmanın yanı sıra, doğumu arttıracak ve çocuk ölümlerini azaltacak önlemler almak, annelerin doğum öncesi ve sonrası bakımlarını yapmak görevini yüklemektedir… Yasanın yayım tarihinden sonra altı çocuk sahibi olanlar (para yada madalya ile) ödüllendirilebileceklerdir. 1426 Sayılı Vilayet İdaresi Kanunu ile 1680 Sayılı Belediye Kanunu yerel yönetimlerle valiliklere nüfus artırmaya yönelik kamu sağlığı ile ilgili önlemler almak , ücretsiz doğum evleri kurmak, fakir vatandaşa ücretsiz ilaç dağıtmak zorunluluğu getirmiştir. Göçmenlerle ilgili 2396 sayılı ve 2510 sayılı Kanunla yurt dışından gelen göçmenlere bir dizi yasal ve parasal kolaylıklar getirmektedir. </span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“</span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Komisyon raporu hükümet uygulamalarında etkili olmuş ve bu doğrultuda bir politika izlenmeye çalışılmıştır.</span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"><u><sup></sup></u></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusun hızla arttırılmasını sağlayıcı önlemleri alma görevi Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına verildi. </span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;">“</span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Hükümetlerin nüfusu artırmak için bilinçli olarak izlediği bir başka politika ise göçleri artırmaktı. </span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Türkiye’ye göç eden göçmenlerin sorunlarını çözme görevi de aynı Bakanlığa verildi. Göçmenlerin sağlıklı konutlardan yoksun olduğu ve bulaşıcı hastalıklara daha açık oldukları, bunların sorunları ile daha etkili bir biçimde ilgilenileceği hükümet programlarında yer aldı.</span><span style="color:black;font-family:Georgia;">”</span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">(5) <em>Özgür Politika</em>’nın 18 Ocak 2003 tarihli sayısında Celal Demiralp imzasıyla yayımlanan </span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“</span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Güney Kürdistan Boşaltılıyor</span><span style="color:black;font-family:Georgia;">”</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> başlıklı yazıda şöyle deniyordu :</span></span></p>
<p><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="color:black;font-family:Georgia;">“</span><span style="color:black;font-family:Georgia;">Amerika&#8217;nın Irak&#8217;a olası müdahalesinin gündeme oturmasıyla birlikte, Güneyli Kürtler Avrupa&#8217;ya akın etmeye başladı. Irak&#8217;a müdahaleyi fırsat bilen Türkiye ise, Güney Kürdistan&#8217;ı boşaltma çabalarını yoğunlaştırdı. Güney Kürdistanlı mültecilerin bir kısmı Silopi&#8217;den Türkiye&#8217;ye Reo tipi askeri araçlarla sokulurken, bir kısım mülteci de askeri araçlarla Zaxo&#8217;dan Amed&#8217;e taşınıyor. Öte yandan Türkiye, Güney Kürdistan&#8217;daki Türkmen nüfusunu arttırmak için para karşılığında bölgedeki Kürtlerin kimliklerini değiştiriyor.</span><span style="color:black;font-family:Georgia;">”</span><span style="color:black;font-family:Georgia;"> </span><span style="color:black;font-family:Georgia;"><span style="color:black;font-family:Georgia;"></span></span></span></p>
<br /><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/turkishmarxist.wordpress.com/124/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/turkishmarxist.wordpress.com/124/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/turkishmarxist.wordpress.com/124/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/turkishmarxist.wordpress.com/124/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/turkishmarxist.wordpress.com/124/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/turkishmarxist.wordpress.com/124/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/turkishmarxist.wordpress.com/124/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/turkishmarxist.wordpress.com/124/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/turkishmarxist.wordpress.com/124/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/turkishmarxist.wordpress.com/124/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/turkishmarxist.wordpress.com/124/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/turkishmarxist.wordpress.com/124/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/turkishmarxist.wordpress.com/124/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/turkishmarxist.wordpress.com/124/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/turkishmarxist.wordpress.com/124/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/turkishmarxist.wordpress.com/124/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=turkishmarxist.wordpress.com&amp;blog=324447&amp;post=124&amp;subd=turkishmarxist&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/03/30/demografi-ve-siyaset-bir-baska-acidan-kurt-turk-catismasi-sorunsali/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/22aae213268084d33785c4981fd80a2b?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">aserencebeyli</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>“Eleştiri” ve Eleştiri : HKP, Devlet ve Türkiye Devrimci Hareketi</title>
		<link>http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/03/10/%e2%80%9celestiri%e2%80%9d-ve-elestiri-hkp-devlet-ve-turkiye-devrimci-hareketi/</link>
		<comments>http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/03/10/%e2%80%9celestiri%e2%80%9d-ve-elestiri-hkp-devlet-ve-turkiye-devrimci-hareketi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Mar 2007 20:08:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>aserencebeyli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/03/30/%e2%80%9celestiri%e2%80%9d-ve-elestiri-hkp-devlet-ve-turkiye-devrimci-hareketi/</guid>
		<description><![CDATA[“Eleştiri” ve Eleştiri : HKP, Devlet ve Türkiye Devrimci Hareketi 9-10 Mart 2007 “Emekçi kitleleri, genelde burjuvazinin ve özelde emperyalist burjuvazinin etkisinden kurtarma mücadelesi, ‘devlet’ ile ilgili oportünist önyargılara karşı mücadele olmadan olanaksızdır.” (Lenin, Devlet ve Devrim‘in Birinci Baskısına Önsöz’den) Giriş Geçtiğimiz günlerde İstanbul İndymedia’da Halkın Kurtuluş Partisi’nin (HKP) yayım organı Kurtuluş Yolu’nda yer alan [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=turkishmarxist.wordpress.com&amp;blog=324447&amp;post=125&amp;subd=turkishmarxist&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Eleştiri” ve Eleştiri : HKP, Devlet ve Türkiye Devrimci Hareketi</span></strong><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span>                                     </span><span>  </span><span>                 </span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span></span>                               9-10 Mart 2007</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Emekçi kitleleri, genelde burjuvazinin ve özelde emperyalist burjuvazinin etkisinden kurtarma mücadelesi, ‘devlet’ ile ilgili oportünist önyargılara karşı mücadele olmadan olanaksızdır.” (Lenin, <em>Devlet ve Devrim</em>‘in Birinci Baskısına Önsöz’den)</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span>                             </span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></p>
<p><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></em></p>
<p><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Giriş</span></em></p>
<p><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Geçtiğimiz günlerde İstanbul İndymedia’da Halkın Kurtuluş Partisi’nin (HKP) yayım organı <em>Kurtuluş Yolu</em>’nda yer alan bir yazıyı hedef alan bir eleştiri metni yayımlandı. “İlerici-devrimci gruplardan HKP konusunda ortak açıklama” başlıklı metinde şöyle deniyordu:</span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Halklarımıza!</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Biz devrimci, demokrat ve yurtsever kurumlar birbirimize dönük eleştirilerde yapıcı, değiştirici ve dönüştürücü bir üslup ve tarz kullanmak zorundayız. Eleştiri adı altında politik olmayan hatta küfür ve hakarete varan ifadelerin kullanılması kesinlikle kabul edilebilir bir tarz değildir. Böyle bir yaklaşım doğru olmadığı gibi, ilerici kurumların varlık gerekçesine de aykırı düşmektedir.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Sınıf mücadelesinde, dost güçlerle düşmanı bir tutarak, dost kurumları düşmanmış gibi itham etmek, devrimcilerin beslendiği değerlerle bağdaşmamaktadır. Ayrıca böyle bir yaklaşımın düşmana hizmet ettiği de çok açıktır.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Halkın Kurtuluş Partisi’nin yayın organı olan “Kurtuluş Yolu” gazetesinin 24. sayısında yer alan, “Bu cinayetlerin sebebini yaratan ABD ve AB emperyalistleridir” başlıklı başyazıda kullanılan dil ve üslup yukarıda bahsettiğimiz yaklaşıma denk düşmemektedir. Bu yazıda, Hrant Dink’in cenazesine katılan halkımız ve devrimci, demokrat ve yurtsever örgütlenmelere yönelik küfür ve hakaret dolu 32 sayfalık yazı kaleme alınmıştır. Bu yazının ardından Ankara’da yaşanan gerginlikten sonra HKP üyelerinin organize bir şekilde devrimcilere yönelik bıçaklı saldırısı sonrası iki devrimci bıçaklanmıştır. Bu saldırı HKP tarafından saldırının meşru olduğu şeklinde savunulmuştur.</span></p>
<p>Tüm bu nedenlerden dolayı, biz aşağıda imzası bulunan kurumlar, Halkın Kurtuluş Partisi ile olan ilişkilerimizi askıya alıyoruz.</p>
<p>02.03.2007</p>
<p>Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu, Demokratik Haklar Platformu, Devrimci Hareket, Emekçi Hareket Partisi, Ezilenlerin Sosyalist Platformu, HALKEVLERİ, Haklar ve Özgürlükler Cephesi, KALDIRAÇ, KÖZ, ODAK, Özgürlükler İçin Mücadele Platformu, PARTİZAN, Proleter Devrimci Duruş, Sosyalist Barikat, Sosyalist Dayanışma Platformu, Yeni Dünya İçin Çağrı”<span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span>                              </span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span></span>*<span>          </span>*<span>          </span>*<span>          </span>*<span>          </span>*</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Bu Açıklama ve ‘eleştiri’ az-çok olumlu bir nitelik taşımakla birlikte son derece yüzeysel ve yetersizdir. Açıklama HKP’ni iki gerekçeyle eleştirmektedir. Bunlardan birincisi adıgeçen yazıda “Hrant Dink’in cenazesine katılan halkımız ve devrimci, demokrat ve yurtsever örgütlenmelere yönelik küfür ve hakaret”lerin yer alması, ikincisi ise “Ankara’da yaşanan gerginlikten sonra HKP üyelerinin organize bir şekilde devrimcilere yönelik bıçaklı saldırısı sonrası iki devrimci”nin bıçaklanmasıdır. Sözü edilen hakaret ve saldırıların kabul edilebilir bir yanı olmadığı ve en sert bir biçimde kınanması gerektiği açıktır. Ancak, eleştirinin bu iki konu üzerinde yoğunlaştırılması, sorunun özünün gözden kaçmasına ya da kaçırılmasına yol açmıştır. HKP ile ilişkilerin askıya alınması gibi ilk bakışta sert, hatta sekter bir tutum takınılması bu gerçeği değiştirmiyor. Kuşkusuz, farklı görüş ve yaklaşımlara sahip bir dizi grubun biraraya gelerek Ortak Açıklama metni hazırlaması girişiminin çeşitli güçlükler yaratacağını tahmin etmek zor değil. Özellikle Türkiye gibi, sol ve devrimci güçlerin ortak iş yapma geleneğinin hayli zayıf olduğu ve daha da zayıfladığı bir ülkede. Ne var ki, Açıklamaya imza atan gruplar, özelde <em>Kurtuluş Yolu</em>’nda yayımlanan “Bu cinayetlerin sebebini yaratan ABD ve AB emperyalistleridir” başlıklı makalenin içeriğinin ve genelde HKP’nin temel görüşlerinin, <em>devrimci olmanın asgari gerekleriyle</em> uyuşmadığını dikkate almalı ve en azından onun Kemalist-Perinçekçi siyasal çizgisini kınamalıydılar.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Açıklamaya imza atan gruplar, adıgeçen yazıda “Hrant Dink’in cenazesine katılan halkımız ve devrimci, demokrat ve yurtsever örgütlenmelere yönelik küfür ve hakaret”lerin yer aldığını söylüyorlar. Ama onlar yazının öncelikle ve esas olarak Türk şovenistlerinin ağzıyla Ermeni halkına saldırdığını adeta görmezden geliyorlar. 12 puntoyla yaklaşık 33.5 sayfa tutan yazının sadece 3-3.5 sayfasının devrimci örgütlere yönelik ağır saldırılar içerdiği ve Taner Akçam’ı karalamaya ayrılan sayfa sayısının da aşağı yukarı bu kadar olduğu dikkate alındığında, Açıklamaya imza atan grupların bu görmezden gelme yaklaşımını devrimci ahlak ve cesaret normlarıyla ve/ ya da az-çok tutarlı bir enternasyonalizmle bağdaştırmak zor. Rahatlıkla Genelkurmay Başkanlığının, Dışişleri Bakanlığının, MİT’nın ya da MHP, BBP gibi faşist örgütlerin sitelerine konabilecek içerikte olan ve bağnaz bir Türk şovenizmini ve Ermeni düşmanlığını yansıtan bu uzun metinde çok daha önemli saptamalar var. Bu yazımda bunların bellibaşlılarına değinecek ve HKP’nin gerici ve şovenist yaklaşımını bir dizi örnekle sergileyeceğim.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Hrant Dink ve HKP</span></em></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Bu cinayetlerin sebebini yaratan ABD ve AB emperyalistleridir” başlıklı yazı, daha başında, “Hrant Dink’in savunduğu tezlere karşıydık. Fakat böyle bir cinayete kurban gitmesini de hiç istemezdik” yalanıyla açılıyor. Yazının içinde Dink hakkında söylenenler gözönüne alındığında HKP’nin bu savına inanmak zor. Zaten HKP “Biz her Sevrciye düşmanız” sözleriyle de bunu açıkça dile getiriyor. HKP’nin kendi anlatımına göre, Dink bir “dönek”, “Türkiye’ye ve Türklere dost değil, düşman”, “30 Ağustos’a karşı”, “Sevrci”, “kin ve intikam duygularıyla dolu”, “emperyalistlerin oyununa gelen Ermeni önderlerle aynı yerde dur”an bir kişi, “bir emperyalizm yandaşı”, “gerici”, “ABD ve uzantısı örgütler tarafından yönlendiril”en bir insandır. Doğrusu HKP’nin, bu biçimde değerlendirilen bir insanın –ilke olarak- yaşamasından yana olduğunu ileri sürmesi hiç de inandırıcı değil.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span> </span></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span></span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">HKP bu yazıda Şişli Cumhuriyet Savcısının karalamalarını esas alarak Hrant Dink’in “Türk düşmanı” olduğunu ileri sürüyor. “H. Dink, Türklere de düşmandır. Kin ve intikam duygularıyla doludur. O, meşhur ‘zehirli kan’ ibaresinin de yer aldığı ‘Ermeni Kimliği üzerine’ adlı makalesinde bu unsur da açıkça görülür” dedikten sonra Dink’in, AGOS’un 7 Kasım 2003-13 Şubat 2004 tarihleri arasında çıkan 8 sayısında yayımlanan “Ermeni Kimliği Üzerine” adlı yazı dizisinden şu alıntıyı aktarıyor:</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Asıl önemli sorun ise Ermeni’nin kimliğindeki bu Türk’ten kurtulup kurtulamayacağıdır.</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">(…)</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Ermeni dünyası yaşadığı tarihi dramın gerçekliğinin farkındadır ve bu gerçeklik bugün dünya ülkelerinin ya da Türkiye’nin kabul edip etmemesiyle değişecek değildir. Onlar kabul etmese de Ermeni ulusunun vicdanında olan bitenin adı başından beri  kazınmıştır. Dolayısıyla Dünya’dan ne de Türkiye’den bu gerçekliğin tanınmasını beklemek Ermeni dünyasının yegâne hedefi olamaz.</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Gayrı herkesi kendi vicdansızlığıyla başbaşa bırakma zamanı gelip de geçmiştir. </span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Bu gerçekliği kabul edip etmemek esasen herkesin kendi vicdani sorunudur, bu vicdan da temelini bizatihi insanlık denilen ortaklığımızdan<span>  </span>-“İnsan” kimliğimizden- alır. </span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Dolayısıyla gerçeği kabul edenler, asıl olarak kendi insanlıklarını arındırırlar.</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">(…)</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Ermeni kimliğinin “Türk”ten kurtuluşunun yolu gayet basittir:</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Türk”le uğraşmamak&#8230;</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Ermeni kimliğinin yeni cümlelerini arayacağı yeni alan ise artık hazırdır:</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Gayrı Ermenistan’la uğraşmak.</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Ermenistan’la tanışmak.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span> </span></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span></span>“Türk”ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur.</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Yeter ki bu mevcudiyetin farkında olunsun.” </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Burada Dink’in söylediği, okuduğunu anlama yeteneğine sahip herkesin rahatlıkla anlayabileceği kadar açıktır. O, 1915-16 olaylarının gerek Ermeni toplumunu ve gerekse Türk toplumunu yaraladığını, birincisini travmaya, ikincisini paranoyaya sürüklediğini, özellikle Ermeni ulusal kimliğinin oluşumunda jenosidin çok derin bir iz bıraktığını, her iki toplumun ruhsal sağlığına kavuşmasının bu konuyla yüzleşmekten geçtiğini söylemektedir. Dink dizinin, AGOS’un 23 Ocak 2004 tarihli sayısında yayımlanan bölümünde,</span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“İçinde debelendikleri bu sağlıksız halden kurtulmadıkça -Türkler belki değil ama- Ermeniler’in kendi kimliklerini sağlıklı şekilde yeniden yapılandırmaları mümkün gözükmemektedir” derken bunu daha da açık bir biçimde dile getiriyordu. Yani o, artık Ermeni toplumunun kendi bünyesini derinden yaralamış ve biçimlendirmiş olan bu olayın etkisinden sıyrılması ve dikkatini Ermenistan cumhuriyetine vb. çevirmesi gerektiğini söylemektedir. “Türkten boşalacak zehirli<br />
kan” ibaresi, bu takıntıyı anlatmak için kullanılan bir metafordan başka bir şey değildir. Bu analize katılabilir ya da katılmazsınız; ancak bundan “Türklüğe” ya da Türk ulusuna hakaret türünden bir anlam çıkarmaya çalışmak, ancak geri zekalıların ya da azgın Türk şovenlerinin/ faşistlerinin işi olabilir.</span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Şunu da eklemek zorundayım: Siyasal tavrını tarihsel materyalizme ve sınıf savaşımına dayandıran ve proleter diktatörlüğünü amaç edinen Marksist-Leninistler, her ulusun çıkarları birbirine karşıt sınıflardan –sömüren ve sömürülen sınıflardan- meydana geldiğini bir an bile unutmak hakkına sahip değildirler. Dolayısıyla, “Türklüğe ya da Türk ulusuna hakaret” savının ortaya atıldığı her yerde, “hangi Türke”, yani “hangi sınıftan Türke” hakaret edildiği sorusu gündeme gelmelidir. Biz; işçi, yoksul, devrimci, enternasyonalist Türke hakaretten yana olamayız; ancak burjuva, işbirlikçi, faşist, şovenist Türke hakareti de asla bir suç olarak algılayamayız. Bu iki karşıt kategoride yer alan Türk’ler arasındaki farkı kavramak için herhalde Marksist-Leninist olmanın<span>  </span>gerekmediği de herhalde açık olmalıdır.</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Ermeni Jenosidi ve HKP</span></em></p>
<p><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Yazı daha sonra, sadece Ermeni tehciri ve jenosidini haklı göstermeye kalkmakla kalmayıp savunucusu olduğu Mustafa Kemal’in bile gerisine düşüyor ve bir halklar hapishanesi/ mezbahası olan Osmanlı İmparatorluğu’na ve İttihat ve Terakki çetesine sahip çıkarak şunları söylüyor: </span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“(Ermeniler- G. A.) Çar ordularıyla elele vererek, çeteler oluşturdular ve Müslüman köylerine saldırdılar, katliamlar yaptılar. İşte bunun üzerine, Osmanlı, Tehcir kararı aldı ve uyguladı. Yapılan soykırım değil, göç ettirmedir. Tabiî bu uygulama sırasında hatalar da yapılmıştır, çok büyük acılar da yaşanmıştır, ölümler de olmuştur. Fakat o sırada Osmanlı’nın savaş içinde olduğunu ve beş cephede birden savaş yürüttüğünü de hesaba katmak gerekir…” </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Daha ilerde ise şunlar söyleniyor:</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Bütün bu verileri, tüm ilişki çelişkileriyle birlikte değerlendirdiğimiz zaman, görürüz ki, 1915 olayları bir soykırım değildir. Bir savaştır. Karşılıklı çatışmadır. Bunun daha pek çok kanıtını gösterebiliriz. Tabiî gerçekten görmek isteyenlere.</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Ermeni Halkı, Osmanlı Vilayet ve Sancaklarında nüfusça azınlıktı. Sadece birkaç kaza ve kasabada ve tabiî bir hayli de köyde çoğunluğu meydana getiriyorlardı. Ama Vilayet ve Sancaklarda tümüyle azınlıktaydılar. Bu sebeple de Osmanlı’ya, ayrı bir devlet kurma talebiyle başkaldırmalarının-isyan etmelerinin meşruiyeti yoktu.”</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Kendisini Marksist olarak tanımlayan bu grupçuğun Marksizm-Leninizmin ABC’sini bile kavramamış olduğu açıktır. Ezilen bir sınıfın, halkın ya da ulusun, bırakalım jenosid ya da katliam girişimine hedef olduğu dönemleri, “normal” koşullarda da direnme, silahlı ayaklanma hakkı vardır ve bu tümüyle meşrudur. Bu, Osmanlı İmparatorluğu gibi, başka halkların ikinci sınıf statüye sahip olduğu ve vahşi bir biçimde ezildiği bir siyasal yapı için daha da geçerlidir. HKP’nin, bir zamanlar BM’in bile –göstermelik bir tarzda da olsa- tanımış olduğu bu hakkı Ermeni halkına tanımaması, sadece Marksizm-Leninizmle değil, burjuva demokratizmiyle bile bağdaşmaz. Ezilen bir halkın/ ulusun, kendini ezen devlete/ yöneten sınıfa, kliğe, hanedana karşı direnişi ve ayaklanması sırasında rakip burjuva, emperyalist devletlerden destek alması, mutlaka onu gayrimeşru kılmaz. Nasıl 19. yüzyılda Çarlık Rusyası’na karşı savaşan Kafkasya’nın Müslüman halklarının Osmanlı İmparatorluğu ve İran’dan destek alması, bu halkların direnişini gayrimeşru kılmadıysa, aynı husus gene 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşan Balkan vb. halkları için de geçerliydi. </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Ancak Marksist-Leninistler, ulusal hareket de içinde olmak üzere demokratik hareketlerin dünya devrimi bütünü ile ilişkilerine de bakar ve dönemin baş düşmanının aleti, uzantısı olan hareketleri desteklemezler. Lenin’in dediği gibi,</span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Ulusların kaderlerini tayin hakkı dahil, demokrasinin çeşitli istemleri mutlak şeyler değildir, bunlar dünya demokratik hareketinin (bugün sosyalist hareketinin) tümünün bir parçasıdır. Bazı somut durumlarda, parçanın, bütün ile çelişkiye düşmesi olasılığı vardır; o zaman parça atılır.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">”</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> (</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı Üzerine Bir Tartışmanın Özeti</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">”</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">, <em>Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı</em>, Ankara, Sol Yayınları, 1989, s. 192) Zaten onların, Kürt ulusunun kendi ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkını kayıtsız koşulsuz tanımakla birlikte, günümüz konjonktüründe ABD ve bağlaşıklarının güdümünde kurulacak bir Güney Kürdistan devletini desteklememelerinin nedeni de budur. </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Yani, tutarlı demokratik ve enternasyonalist tutum, -Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş döneminde olduğu gibi- “büyük devletler”in müdahalelerinin red ve mahkum edilmesini, ezilen halkların ve ulusların dış müdahaleyi davet eden politikalarının ya da onlarla işbirliği yapma eğilimlerinin eleştirilmesini ve sergilenmesini içerir; ancak daha da önemlisi bu tutum, bu halkların ulusal kurtuluş savaşımlarının desteklenmesini ve tüm ulus ve milliyetlerden işçilerin ve diğer sömürülen yığınların emperyalizme ve yerli gericiliğe karşı ortak devrimci savaşımının kayıtsız koşulsuz savunulmasını ve desteklenmesini ve katliam ve jenosid eylemlerine kayıtsız koşulsuz karşı durulmasını gerektirir. Yoksa, Türk gericilerinin ve onlarla aşık atan ve Osmanlı’yı ve Türkiye Cumhuriyetini kuran “ataları”na şükranlarını bildiren HKP’nin yaptığı gibi (Bak. </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Generallerin Günahları”, <em>Kurtuluş</em> <em>Yolu</em>, Sayı: 10, 15 Kasım 2005) Osmanlı-Türk gericiliğinin idealize edilmesini ve yüceltilmesini, dış müdahalelerin bu milliyetçi-şovenist perspektiften hareketle mahkum edilmesini ve katliam ve jenosidin onanmasını ve mazur gösterilmesini değil. </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Hızını alamayan HKP aynı yazıda, özünde Ermeni ve Azeri burjuvazileri arasında bir çatışma olan Karabağ sorununda da milliyetçi-şoven bir tutumu savunmaktadır. </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Neredeyse Karabağ’a sefer açacak olan HKP, kraldan çok kralcı bir tutum takınmakta ve Azerbaycan’dan yana aktif tutum almadığını ileri sürdüğü Türk burjuva devletini şu sözlerle, sert bir biçimde eleştirmektedir : </span></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Ermenilerin bu saldırı, katliam ve işgali karşısında Türkiye’nin korkak-sümsük, ABD ve AB uşağı sermaye sınıfı ve onun siyasileri, bir iki sade suya tirit açıklamanın-boş gevezeliğin ve sözde kınamanın dışında hiçbir tepki gösterememiştir. Böylece, Türkiye’nin siyasi ve askeri açıdan boş ve kof olduğu, kendi donunu bağlamaktan aciz bir durumda bulunduğu imajı-anlayışı-kanaati oluşmuştur bu Türk Cumhuriyetlerinde. Türkiye’nin güvenilecek, bel bağlanacak bir devlet olmadığı düşüncesi oluşmuştur. Ne yazık ki, hain, alçak Parababaları ve onların emrindeki siyasiler Türkiye’yi bu duruma düşürmüşlerdir.” </span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Milliyetçi fanatizmin başını döndürdüğü anlaşılan HKP, siyasal niteliği baskın Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı projesinin de gösterdiği gibi ABD emperyalizminin en azından 1990’ların sonlarından bu yana Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan eksenini desteklediğini, Türk ordusunun ABD’nin gözetimi altında yıllardır Gürcistan ve Azerbaycan ordularını eğittiğini, Azerbaycan’ın Kosova, Afganistan ve Irak’a asker göndermiş olduğunu, Azeri petrollerinin ABD ve İngiliz şirketleri tarafından işletildiğini, son yıllarda Azerbaycan–İsrail ilişkilerinin ekonomik ve askeri alanlarda geliştiğini ve Ermenistan’ın ise daha çok Rusya ve İran’a yakın olduğunu unutuyor ya da görmezden geliyor. Bütün bunlara 8 Şubat 2007’de Tiflis’te Başbakan R. T. Erdoğan’ın da katılımıyla imzalanan ve Ermenistan’ı köşeye sıkıştırmayı da amaçlayan ve Rusya’nın da karşı çıktığı Kars-Tiflis-Bakü demiryolu projesini eklemek gerek.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">ABD’nin, Ankara’nın da katkılarıyla İran ve Rusya’ya karşı bir Türkiye-Gürcistan- Azerbaycan ekseni kurma çalışmalarının yıllar öncesine dayandığının altını bir kez daha çizelim. Örneğin, <em>Milliyet</em> gazetesinin 12 Şubat 2000 tarihli sayısında şöyle deniyordu :</span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Azerbaycan Dışişleri Bakanı V. Guliyev, Türkiye ve Gürcistan&#8217;la üçlü bir askeri pakt imzalanmasını desteklediklerini açıkladı&#8230;</span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Guliyev, NATO&#8217;ya üye olarak Azerbaycan topraklarında ittifaka ait üsler kurulmasının da gündeme gelebileceğini, ancak öncelikle Azeri ordusunun Batı düzeyine yükseltilmesi gerektiğini söyledi.</span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Gürcistan Devlet Başkanı E. Şevardnadze ise, ülkesindeki Rus üslerinin 1 Temmuz tarihine kadar kapatılması gerektiğini Moskova&#8217;ya bir kez daha hatırlattı.</span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Rus Kommersant gazetesi bu açıklamayı, ‘Gürcistan&#8217;ın Türkiye ve Azerbaycan&#8217;la kuracağı pakt için hazırlıklara başlaması’ olarak yorumladı ve ‘Rusya bölge liderleriyle görüşmeler yaparken, pakt gerçekleşiyor’ diye yazdı.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">”</span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Milliyet</span></em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">’in 15 Şubat 2000 tarihli sayısında ise şunları okuyoruz :</span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Balkanlar benzeri bir istikrar paktını Kafkaslar için önererek bölgede önemli çıkış yapan Cumhurbaşkanı S. Demirel, ABD Başkanı Bill Clinton&#8217;ın son dönemdeki Kafkas politikasında da itici güç rolünü oynadı&#8230;</span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Kaynaklar, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev&#8217;i ülkesinde ağırlayan Başkan Clinton&#8217;ın Kafkaslar&#8217;a verdiği önemi her fırsatta vurguladığına dikkat çekerek, Demirel&#8217;in bu yöndeki diplomatik girişimlerinin de ABD üzerinde etkili olduğunu belirttiler.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">”</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> Daha da vahimi, Azeri gericilerin de tıpkı Türkiye’deki </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">kardaş</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">”</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">ları gibi, ABD ve İsrail’in İran’a karşı yapmayı planladığı askeri operasyonlara –en azından- lojistik destek vermekten yana olduğu, hatta Azeri şovenistlerinin, ABD ve İsrail’in desteğiyle </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Güney Azerbaycan</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">”, yani İran Azerbaycanı ile birleşme düşleri kurduğu</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> olgusudur. Sözümona ABD emperyalizmine karşı olduğunu ileri süren ve onu ‘başhaydut’ olarak niteleyen Pantürkist eğilimli HKP ise bu konuda sessiz kalmayı yeğliyor.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Kıbrıs Sorunu ve HKP</span></em></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">HKP’nin milliyetçi-şovenist çizgisinin kendisini iyice açığa vurduğu iki temel ve yakıcı konu ise Kıbrıs ve Kürt sorunlarıdır. HKP Programı’nda bu konuda şöyle denmektedir :<br />
“Partimiz, Türkiye’nin ve Kıbrıs halkının çıkarına olan tek çözümün TAKSİM olduğunu görmekte, bunu savunmaktadır. Halk İktidarını kurunca da bunu gerçekleştirecektir.</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“ABD ve AB Emperyalistleri, Arap milletini, Latin Amerika’yı, Yugoslavya’yı, Irak’ı parça parça bölerken ve bölünmüşlüğü ısrarla savunurken, Kıbrıs’ta iki ayrı Ulus’un birer bölüğünün ya da halkının iki ayrı devlet altında yaşadığı Kıbrıs’ı neden birleştirmek için durmaksızın çalışıyorlar?</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Türkiye’nin Kıbrıs’taki bölümünün siyasi varlığını ortadan kaldırmak, onu Rum devletine yamamak ortadan kaldırmak, onun eline teslim etmek için.</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Tabiî bu yaptıklarının bedelini o devletten alacaklar, üsleriyle, tekelci şirketleriyle Ada’yı bir anlamda işgal edeceklerdir.</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Bunun sonucunda da Türkiye’nin, güneyden Akdeniz’e açılan kapısını kapamış-tıkamış olacaklardır. </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Eski Cumhurbaşkanlarından ve komutanlardan İsmet İnönü ve Fahri Korutürk de bu gerçeği, daha doğrusu Türkiye’ye karşı kurulmak istenen bu tuzağı, on yıllar önce görmüşler ve dile getirmişlerdi.</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Demek ki bizim için Kıbrıs sorunu, sadece orada yaşayan 200 bin Türkün sorunu değil, tüm Türkiye’nin sorunudur.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">”</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Bu son tümcede söylenenlerin askeri kliğin görüşleriyle ve Kıbrıs’a ilişkin stratejik yaklaşımıyla farkını gören beri gelsin. Örneğin bir önceki Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök 8 Ocak 2003’de Kıbrıs için şunları söylemişti:<br />
“</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Adada, muhasım bir güç bulunursa bu güç Anadolu&#8217;nun güney ve güneydoğusunu etkileyebilme imkân ve kabiliyetini elde eder. Dost bir güç bulunursa bu yerleri Doğu Akdeniz&#8217;deki muhtemel bir tehlikeye karşı daha uzaktan korur. Türkiye&#8217;nin güvenlik gereksinimlerini dikkate almayan bir çözüm önerisi başarı vaat edemez. Garantisi sağlam yaptırımlara dayanmayan çözümlerden neler çektiğimize tarih şahittir. Türkiye&#8217;nin güvenliğini tehdit eden ve güvenlik ihtiyacını sağlamayan bir çözümle ‘Türk&#8217; ün Anadolu&#8217;ya hapsedilme süreci’ hemen hemen tamamlanmış olacaktır.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">”</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Devam edelim. ABD ve AB emperyalistlerinin, –ikiyüzlü söylemleri bir yana- gerçekten de Kıbrıs’ın birleşmesinden yana olmadıklarının altını çizmek gerekir. Kıbrıs’ın Rum ve Türk halklarının özgür iradeleri çiğnenerek adanın kuzeyinin Türkiye’ye, güneyinin ise Yunanistan’a katılmasını istemeye gelince bu, ulusların kendi yazgılarını belirleme hakkının, yani demokratizmin asgari gereklerine aykırıdır. Kıbrıs’ın sonal statüsünün ne olacağı, sadece ve sadece değişik uluslardan Kıbrıs işçi sınıfı ve halklarının sorunudur; başka hiçbir devletin ya da uluslararası kuruluşun bu konuya burnunu sokmaması gerekir. Öte yandan, adanın Rum halkının Yunanistan’a katılmayı istemesi beklenemeyeceğine göre HKP’nin, ilk bakışta “adil” olduğu izlenimi veren ‘taksim’ formülünün aslında, Kıbrıs’ın kuzeyinin Türkiye tarafından ilhakını meşru ve kabul edilebilir göstermek için ileri sürüldüğü anlaşılır. ‘Taksim’ formülünü öne sürerken HKP’nin Türk şovenistlerinin ve yayılmacılarının düşlerini onyıllardır süsleyen özlemleri dile getirdiği bellidir. Bu konuda azılı Türk gericileriyle aynı safta yer alan HKP’nin yakın gelecekte benzer düşünceleri Batı Trakya ve Güneydoğu Bulgaristan için de ileri sürmesi hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">HKP’nin “</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">sadece orada yaşayan 200 bin Türkün sorunu değil, tüm Türkiye’nin sorunu” ilan ettiği Kıbrıs sorunu aslında Türkiye’nin Batılı emperyalistlere uşaklığının bir başka göstergesinden başka bir şey değildir.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> B. Ecevit’in başbakan ve N. Erbakan’ın başbakan yardımcısı olduğu CHP-MSP hükümeti döneminde Türk ordusunun 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ı işgal etmesi, esas itibariyle ABD-Britanya ve İsrail şer ekseninin planlarına uyuyordu. Bu nedenledir ki, 1964’te Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini engelleyen ABD, 1974’te göstermelik bir kınamayla yetindi. <em>Milliyet</em> gazetesinin 15 Temmuz 1999 tarihli sayısında çıkan bir haberde yazılanlar bunu doğrulayacaktı. Burada şöyle deniyordu:</span></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“İngiliz gazeteciler B. O’Malley ve I. Craig tarafından yazılan ‘Kıbrıs Komplosu’ adlı kitapta yer alan iddialar arasında, 1964’de ünlü ‘Johnson mektubu’ ile durdurulan Türkiye’nin harekat girişiminin, 1974’de başarılı olmasının ardında, ABD yönetiminin ‘bilinçli olarak işi ağırdan aldığı’ ve Türkiye’ye ‘belirli bir noktaya kadar ilerleyebilirsiniz mesajı verdiği’ de yer alıyor. Kitapta, ABD ve İngiltere’nin, 1960’lardan beri Kıbrıs adasının kontrollü olarak bölünmesi konusunda gizli planlar yaptıkları, ABD’nin ‘kendi üsleri ve dinleme faaliyetlerini sağlama almak için İngiltere’nin çekilme ihtimaline karşı her zaman Türkiye’nin bir miktar toprağı kontrol etmesinden yana tavır aldığı’ belirtiliyor.”</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Konuya biraz ilgi duyanlar ve/ ya da o dönemi yaşayanlar, başında Makarios’un bulunduğu Kıbrıs’ın ABD ve Britanya’ya mesafeli ve o sırada uluslararası alanda kısmi bir ağırlığı olan “bağlantısızlar hareketi” içinde yer aldığını ve revizyonist Sovyetler Birliği ile görece iyi ilişkilere sahip olduğunu anımsayacaklardır. Bu durumda ABD ve Britanya, geleneksel “böl ve egemen ol!” formülü uyarınca iç çatışmaları ve bir Türk askeri müdahalesini teşvik edeceklerdi. Şimdiye kadar gizli tutulan ve geçtiğimiz yıllarda açıklanan Britanya diplomatik belgeleri de bu yargıyı ve 1974 “barış harekatı”nın, öncelikle ABD ve İsrail’in çıkarlarını korumak ve Kıbrıs’ı Sovyetler Birliği’nden ve Arap dünyasından uzaklaştırmak için gerçekleştirildiğini doğruluyor. Bu belgelere göre, 1974 yazı boyunca ABD&#8217;nin Türkiye&#8217;yi “saldırgan eylemler”den vazgeçtirmek için ne ölçüde baskı yapmaya istekli olduğu konusunda kuşkularının bulunduğunu kaydeden dönemin Britanya Dışişleri Bakanı James Callaghan şunları yazmıştı:</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Türkler de, erken bir aşamada Amerikan baskılarının sadece kağıttan bir kaplan olduğu kanısına vardılar. Ben ise, onların (ABD) bana verdikleri güvenceleri sorgulamaya daha az istekli idim. Gelişmeler, (ABD Dışişleri Bakanı- G. A.) Dr. Kissinger&#8217;in, Türklerin Sovyetler Birliği ile Arap ülkeleri arasında bir siper olma konusundaki iyi niyetlerini korumakla daha ilgili olduğunu kanıtladı.” Demek oluyor ki, HKP’nin “şanlı” Türk ordusu, bir kez daha Washington, Londra ve Telaviv’in figüranı rolünü oynamış oluyor.</span><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></em></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></em></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></em></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></em></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Kürt Sorunu ve HKP</span></em></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">HKP, Türkiye’nin yakıcı sorunlarının başında gelen Kürt sorunu konusunda hemen hemen tam bir sessizlik sürdürmekte, büyük olasılıkla devlet-yanlısı ve milliyetçi-şovenist çizgisini böylelikle gözlerden saklamayı tasarlamaktadır. HKP’nin çizgisi gözönüne alındığında, düzensiz aralıklarla çıktığı anlaşılan <em>Kurtuluş Yolu</em> dergisinde, çok daha az önemli konulara geniş yer ayrılırken, Kürt halkına yönelik ulusal zulüm, beyaz terör ve diğer haksızlıklardan tek sözcükle olsun söz edilmemesi hiç de şaşırtıcı değildir. Bunda, bu bay ve bayanların umutlarını bağladıkları ve büyük sermayenin ve ABD-İsrail çıkarlarının bekçisi “kahraman” Türk ordusunu ve onun komutanlarını küstürmeme kaygılarının hiç de az rol oynamadığı tahmin edilebilir. Motifleri ne olursa olsun bu bay ve bayanların ezilen Kürt halkının durumunu görmezden gelmesi, Türk egemen sınıflarının Türkiye Kürdistanı’nı ilhakını meşru görmek ve aynı anlama gelmek üzere Kürt halkının kendi yazgısını belirleme hakkını reddetmek anlamına gelmektedir. HKP’nin Programında ise bu konuda suya-sabuna dokunmayan kısa bir-iki paragrafla yetinilmekte ve emperyalistlerin manevraları hakkında yapılan uyarılardan sonra şunlar söylenmektedir:<br />
</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Sorunun çözümü çok açık ve kesin biçimde 1933’te (bundan 72 yıl önce) ortaya konmuştur, Hikmet Kıvılcımlı tarafından. Bu çözüm, Türklerin ve Kürtlerin eşitçe, özgürce ve kardeşçe yer aldığı Demokratik Halk İktidarıdır.</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Türkler ve Kürtler için biricik onurlu ve gerçekçi çözüm budur. Bunun dışındaki bütün yollar parçalanmaya götürür. Batılı emperyalist çakalların değirmenine su taşır. Daha doğrusu meseleyi onların ellerine teslim eder… Bunu görmek gerek.</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Türkiye’nin bu meseleyi çözümsüz bırakmakta hiçbir kazancı yoktur. Bugüne dek olmamıştır. Bundan sonra da olamaz. Oysa kaybedeceği pek çok şey vardır.</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Bu meseleyi Kıvılcımlı’nın öngördüğü şekilde kardeşçe çözmemizde ise kazanacağımız pek çok şey vardır. Türkiye o zaman bugünkünden en az bin kez daha güçlenecek ve hiçbir emperyalist saldırganın ele geçiremeyeceği, sarsamayacağı çelikten sağlam ve yüksek dağlardan sarp bir kale olacaktır.</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Kurtuluş Partisi, bu kalenin kurulması için gereken mücadeleyi yapacaktır.”</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Ulusların ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkı, enternasyonalizm, ulusal zulüm gibi kavramları ağzına almaktan bile korkan HKP’nin yaklaşımının, bırakalım Marksizmi, burjuva demokratizminin bile çok gerisinde kaldığı, bazı nüanslar bir yana bırakılırsa Türk egemen sınıflarının yaklaşımıyla örtüştüğü bellidir. Aşağıda da görüleceği gibi Saddam Hüseyin’i “Arap Ulusunun yiğit bir evladı” olarak değerlendiren HKP’nin ya da benzerlerinin iktidara gelmesi halinde Türkiye’mizin Kürt halkına, Saddam Hüseyin’in Irak’ın Kürt halkına davrandığına benzer bir tarzda davranılacağını tahmin edebiliriz. Marksist-Leninistler <span> </span>Kürt halkı üzerindeki ulusal zulme kesin bir biçimde karşı çıkar, Kürt halkının ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkı da içinde olmak üzere tüm haklarını, yani Türk ulusuyla aynı haklara sahip olmasını kayıtsız koşulsuz savunurlar. Ancak onlar aynı zamanda bu ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkının Kürt işçilerinin ve yoksul emekçilerinin sınıfsal özlemleri doğrultusunda belirlenmesi ve ulusal kurtuluş ve demokrasi için verilen kavganın bir bütün olarak kapitalizmin yıkılması ve sosyalizmin kurulması kavgasına doğru evrilmesi için çalışırlar. Bu da, Türkiye sınırları içindeki çeşitli ulus ve milliyetlerden işçi sınıfının ortak sınıf örgütlerinde birleştirilmesini ve şimdiden anti-kapitalist bir ruhla eğitimini gerektirir. </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></em></span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></em></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Saddam Hüseyin Yanlılığı ve HKP</span></em></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Hrant Dink’e ve Türkiye devrimci hareketine demediğini koymayan ve Ermeni jenosidini utangaç bir dille de olsa savunan HKP, Saddam Hüseyin’e övgüler düzmektedir. <em>Kurtuluş Yolu</em>’nun 8 Şubat 2007 tarihli 24. sayısında yayımlanan “Arap Ulusu yiğit bir evladını kaybetti dünyanın başhaydut devleti ABD ve değnekçisi İngiltere, siyasi cinayetlerine bir yenisini daha ekledi” başlıklı yazıda şöyle deniyordu:</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Saddam, bundan böyle Arap Halkının yüreğinde, ABD ve benzeri emperyalistlerle savaşan dünya halklarının belleğinde yaşayacaktır.</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Cesaret ve yiğitliği en önemli insanî değerlerden sayan halkımız, Saddam’ın katledilmesine üzülmüştür. Ona sahip çıkmıştır.” </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Tutarlı demokratlar ve enternasyonalistler sadece Irak’ın işgaline değil, 1991’den bu yana Irak’a uygulanan –ve UNICEF’in rakamlarına göre çoğu çocuk, kadın ve yaşlı olmak üzere 1 ila 1.5 milyon insanın ölümüne yol açan- ABD-Britanya kaynaklı yaptırımlara da karşı çıkmış, Irak halkının emperyalist-Siyonist işgale karşı direnişini sevinç ve saygıyla karşılamışlardır. Dahası onlar, geçmişte işlediği ağır suçlara rağmen Saddam Hüseyin’in, yakalanmasından sonra Amerikan neo-faşistleriyle uzlaşmaya yanaşmamasını, mahkemede işgalcileri ve onların uşaklarını sergilemesini ve idam sehpasında vakur bir tutum almasını olumlu ve saygıdeğer bir davranış olarak nitelemiş ve –dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanı olan- ABD emperyalistlerinin Saddam Hüseyin’i ya da başka herhangi bir kimseyi yargılama yetkisine sahip olmadığını söylemişlerdir. </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Ancak bütün bunlar, vahşi ve barbar Irak burjuvazisinin temsilcisi ve şefi Saddam Hüseyin’i </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Arap Ulusunun yiğit bir evladı” yapmaz, yapamaz. Saddam Hüseyin’in iktidarın iplerini ele geçirdiği 1979’dan sonra yaptıklarına çok kaba bir biçimde göz atmak bunu göstermeye yeter. Ülkesindeki devrimci olsun, burjuva olsun herhangi bir muhalefete izin vermeyen, işçi sınıfının, diğer emekçilerin her türlü bağımsız siyasal ve ekonomik örgütlenme girişimini yasaklayan ve ezen, geniş yetkilere sahip Muhaberat örgütü aracılığıyla tüm halkı polis gözetimi altında tutan, Kürt halkı ve Şii Arap halkı başta gelmek üzere tüm Irak halkını terörize eden bir lider nasıl olur da “Arap Ulusunun yiğit bir evladı” olarak nitelenebilir? Öte yandan, sözümona anti-emperyalist HKP, Saddam Hüseyin kliğinin 1980 Eylülünde ABD ve ortaklarının teşvik ve kışkırtmasıyla İran’a karşı başlattığı savaşta her iki taraftan toplam yaklaşık 800,000 kişinin yaşamını yitirmesine, yüzbinlerce insanın yaralanması ve sakatlanmasına, her iki ülkenin de –ABD ve İsrail’in yararına- ekonomik ve askeri bakımdan alabildiğine zayıflamasına yol açtığını unutmuş gözüküyor. HKP, Saddam Hüseyin kliğinin 1986-89 yılları arasında Kürt halkına karşı sürdürdüğü Enfal kampanyasında 50 ila 100,000 insanın yaşamını yitirdiğini, binlerce köyün boşaltıldığını ya da yakıldığını, Irak ordusunun 1991’deki İkinci Körfez Savaşında ABD ve bağlaşıkları tarafından yenilgiye uğratılmasından sonra ABD’nin destek ve onayıyla kuzeyde Kürt halkına ve güneyde Şii Arap halkına karşı giriştiği katliamlarda 40 ila 50,000 dolayında insanın daha yaşamını yitirdiğini de unutmuş gözüküyor. Ama HKP’nin Ermeni jenosidini gerçekleştiren İttihat ve Terakki çetesine ve başta Kürt halkı gelmek üzere Anadolu işçi sınıfı ve halklarına beyaz terör uygulamış olan Mustafa Kemal’e beslediği sempati gözönüne alındığında, bunda şaşırtıcı bir yan olmadığını söyleyebiliriz.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Ordu Savunuculuğu ve HKP</span></em></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">HKP devrimciliği, sözümona emperyalizme ve AKP’ne ve siyasal İslama karşı düşmanlık olarak anlamakta ve son derece ilkel ve düzeysiz bir ordu şakşakçılığı yapmakta, hatta diğer devrimci grupları ordu düşmanlığı yapmakla suçlayacak kadar kadar ileri gidebilmektedir. Bu tutumu, 1960’ların ikinci yarısında henüz oluşum halinde bulunan genç Türkiye devrimci hereketinin devrimciliği, başında Süleyman Demirel’in bulunduğu Adalet Partisi’ne ve AP hükümetine karşı olmak gibi algılamasına benzetebiliriz. Ama, o sıralar henüz çocukluğunu yaşamakta olan genç devrimci hareketin bu zaafı bir ölçüde bağışlanabilecek bir kabahatti; aradan 40 yıl geçtiği halde buna benzer görüşleri bugün savunmak, savunabilmekse ağır bir suçtur. Şu sözler, burjuva ordusuna düşmanlığı bir günah sanan bu zavallılara ait:<br />
</span></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Ordu düşmanlığı, bu sözde sol grupları, Türkiye düşmanlığına sürüklemiştir. Bunlar Tarihimize düşmandırlar. Ulusal değerlere düşmandırlar. Vatana düşmandırlar.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Sınıf esasına dayanan siyaset yoktur bunlarda. Emperyalizme (ABD ve AB Emperyalizmine) karşı olmak, düşman olmak, onlarla savaşmak yoktur. Bunların başdüşmanı MGK’dır. Özellikle de Ordudur… Sadece Ordu karşıtlığı üzerine bir politika yürütmektedir bunlar. Bu politikanın da tabiî devrimcilikle bir ilgisi yoktur. Bunlar ara sıra ABD ve AB’ye karşı olduklarını söyler ve yazarlar. Ama bu karşıtlık sadece sözdedir, özde değil…” (“İhanete Karmış İki Sözde Sol Akım”, <em>Kurtuluş Yolu</em>, Sayı: 20, 5 Temmuz 2006)</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Bu baylara göre “sosyalist kamp” çöktüğü ve devrimci hareket bir tehlike olmaktan çıktığı için artık Türkiye’de etkili bir orduya gereksinim kalmamıştır! Sömürücü sınıfların ve burjuva düzeninin kendilerini, işçi sınıfına, Kürt ulusal hareketine ve olduğu kadarıyla devrimci harekete vb. –ve tabii, komşu ülkelerin burjuvazilerine- karşı savunacak bir ordu olmaksızın yapamayacaklarını unutan, Türk ordusunun ve generallerinin siyasal gericiliğin ana dayanağı olan emperyalizmin yanısıra işbirlikçi-tekelci burjuvazinin ekonomik çıkarlarının ve siyasal iktidarlarının da baş muhafızı olduğunu gözlerden saklamaya çalışan sözde Marksist HKP şöyle buyuruyor:</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Artık devrimciler, tehlike olmaktan çıkmıştır. Çünkü Sosyalist Kamp çökmüştür. Ve bu çöküşün yarattığı deprem şoku tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de devrimci güçleri çok olumsuz etkilemiş, adeta felç etmiştir. O yüzden, sosyalistler bir süreliğine de olsa, Parababaları için tehlike olmaktan, ‘yakın tehdit’ olmaktan çıkmıştır. O sebepten, şimdi yerli-yabancı Parababaları için Türkiye’de etkili bir Orduya ihtiyaç yoktur. Tersine, şimdi Ordu, onlar için ayakbağı oluşturmaktadır&#8230;</span></span></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Ulusal değerler taşımazlar. </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Onlar için, vatan da millet de, ulusal ordu da gereksizdir. Ayrıca da Ordu, 28 Şubat ilerici hareketiyle, Ortaçağcı gidişin bir süreliğine de olsa önünü kesmiştir. Çünkü Ordu laikliği savunmaktadır. Bunlarsa laiklik düşmanıdır. Bu bakımdan da Orduya düşmandır Tayyipgiller.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">” (aynı yerde) </span></span></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Devletin ve onun esasını oluşturan ordunun, kurulu düzeni ayakta tutmak, sömürücü sınıfları korumak, onların ezilen ve sömürülen sınıflar üzerindeki diktatörlüğünün vazgeçilmez aracı işlevini ifa etmek olduğunu unutmanın da ötesine geçen ve Türk ordusunu çok, ama çok seven sözde Marksist HKP şunları söyleyebilmektedir:</span></span></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Ordunun yasal görevi Vatanı ve Halkı korumaktır. </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Eğer gerçek anlamda bir sosyal bilince-politik </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">bilince sahip olmaz ise bu görevini yapamaz. Yerli yabancı Parababaları Çetesinin oyuncağı veya bir aracı olmaktan kurtaramaz kendini.<br />
Unutmayalım, Osmanlı’yı da Türkiye Cumhuriyetini de tepeden tırnağa silahlı atalarımız kurmuştur. Yani askerler kurmuştur. (</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Generallerin Günahları”, <em>Kurtuluş</em> <em>Yolu</em>, Sayı: 10, 15 Kasım 2005)</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Dahası HKP, “yerli-yabancı Parababaları”nın Türk ordusuna karşı olduklarını ileri sürerken Türk ordusunun, bu yabancı parababaları ve onların devletleri tarafından silahlandırıldığı, onun ABD başta gelmek üzere Batılı emperyalistlerin Ortadoğu ve İslam dünyası halklarına, onların direniş örgütlerine ve bölge ülkelerine karşı doğrultulmuş tabancası olduğu gerçeğinin üzerini örtmeye çalışmaktadır. Sanki Gürcü ve Azeri ordularını eğiten, “terör”e karşı savaşım vermek amacıyla Afganistan’a giden, Irak’ta ABD işgaline lojistik destek sağlayan ve İncirlik üssünden kalkan ABD uçaklarının Irak halkını bombalamasına izin veren (1), İsrail ile etle tırnak gibi olan ve bu ülkenin çıkarlarını korumak için Güney Lübnan’a yerleşen “Barış Gücü” içinde yer alan, İran’ın nükleer çalışmalarından duyduğu rahatsızlığı dile getiren (2) ve bu ülkeye karşı girişilebilecek bir ABD-İsrail saldırısına hangi ölçüde destek vereceği aylardır konuşulmakta olan ordu Türk ordusu değil de Paraguay ordusudur! </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">HKP, yönünü o denli şaşırmıştır ki, neredeyse baş düşman ilan ettiği siyasal İslam ve AKP’ni eleştireyim derken emperyalist-Siyonist eksenin TÜSİAD ve askeri klikle birlikte gerçekleştirdiği ve Türkiye’yi bu eksene daha fazla yakınlaştıran 28 Şubat örtülü darbesini bile alkışlamaktadır. O, “laik” olduğunu ileri sürdüğü/ sandığı Türk ordusunun 12 Eylül askeri darbesinden sonra cami ve İmam Hatip Okulu inşasına ağırlık verdiğini, Türk-İslam Sentezi’nin mucidi olduğunu, bu ordunun 1980’lerde PKK gerillalarına karşı savaşırken Kürt halkına Kuran’dan ayetler taşıyan bildiriler dağıttığını da unutmuş ya da belki de duymamıştır. Böylesi bir “parti”nin, Genelkurmaya bağlı Kontrgerilla’nın AKP hükümetini güç duruma düşürmek ve ülkede gerilimi arttırmak için Mayıs 2006’da Alpaslan Aslan adlı ülkücü bir piyon aracılığıyla gerçekleştirdiği Danıştay cinayetini “Tayyipgiller”in yaptırdığını ileri sürebilmesini herhalde mazur görmek gerekecektir. (Bak. “Katili Azmettiren Tayyipgiller, Tayyipgilleri Yetiştiren ABD’dir”, <em>Kurtuluş Yolu</em>, Sayı: 19, 25 Nisan 2006)</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Bitirirken</span></em></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></em><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">HKP, “Bu cinayetlerin sebebini yaratan ABD ve AB emperyalistleridir” başlıklı başyazıda</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> fazla ileri gittiğini hissetmiş olacak ki, yazının sonuna doğru frene basma gereği ve “tüm halklara dost” ve “hakiki devrimci” olduğunu şu sözlerle belirtme gereğini duyuyor :</span></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Biz devrimciyiz. Hem de hakiki devrimci. O yüzden bütün dünya halklarının dostuyuz. Kendi hallerine bırakılsa, kandırılmasa, kışkırtılmasa halklar birbirini sever aslında. Çünkü birbirleriyle bir alıp veremedikleri yoktur. Tersine çıkarları aşağı yukarı ortaktır. Halkları kandırıp birbirine düşman eden, birbiriyle savaştırıp kandıran, egemen sınıflardır. Sömürücülerdir. Günümüzdeyse yerli yabancı Parababalarıdır. Yani Uluslararası emperyalistler ve onların yerli ortaklarıdır.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">”</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Ne dersiniz? İnanalım mı?</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">DİPNOTLAR</span></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">(1) Türkiye, ABD ve ortaklarının 20 Mart’ta Irak’a saldırı sırasında ve sonrasında<span>  </span>sürdürdüğü operasyonlar sırasında saldırgan güçlere geniş ölçekli lojistik destek sundu. Org. İlker Başbuğ, ABD’ni ziyareti sırasında Genelkurmay İkinci Başkanı sıfatıyla 7 Haziran’da yaptığı bir konuşmada <span class="postbody1"><span>Türkiye&#8217;nin Irak&#8217;ta sağladığı katkılar konusuna değinirken “Türkiye&#8217;den 5 bin sorti yapıldığını, 39 savaş uçağına acil durum inişi imkanı sağlandığını, Batman ve İncirlik&#8217;in kullanıldığını, havada yakıt ikmali için 2200 sorti daha yapıldığını” söylemiş, Türkiye-İsrail işbirliğinin önemine değinmiş ve bu işbirliğinin “İsrail&#8217;in pozisyonuna katkı sağladığını” belirtmişti.<span>  </span></span></span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">(2) Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, 20 Nisan 2005’de Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı ve İsrail’in ve ABD’nin nükleer silah stoklarına ve saldırgan politikalarına değinmemeye özen gösterdiği uzun konuşmasında şöyle diyecekti:</span></span></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“Ayrıca İran’ın nükleer çalışmalarını diğer ülkeler gibi biz de kaygıyla izlemekteyiz. İran’ın, 2003 yılı ortalarına kadar Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan gizli olarak nükleer tesisler inşa etmiş olduğu ve uranyum zenginleştirme çalışmaları yaptığı saptanmıştır. Fakat İran, daha sonra bu ajansla bir ek protokol imzalayarak, bu ajansın habersiz denetlemeler yapmasını kabul etmiş, ancak bu protokolü anayasal süreçten geçirmemiştir. Kuzey Kore’den başlayıp, Hindistan, Pakistan ve İran üzerinden geçen ve bölgemizdeki diğer muhtemel nükleer güçlere uzanan nükleer eksen, Türkiye açısından büyük bir hassasiyet teşkil etmektedir. Türkiye’nin politikası, Orta Doğu’nun nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge haline gelmesidir.”</span></span></span></span></p>
<br /><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/turkishmarxist.wordpress.com/125/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/turkishmarxist.wordpress.com/125/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/turkishmarxist.wordpress.com/125/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/turkishmarxist.wordpress.com/125/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/turkishmarxist.wordpress.com/125/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/turkishmarxist.wordpress.com/125/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/turkishmarxist.wordpress.com/125/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/turkishmarxist.wordpress.com/125/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/turkishmarxist.wordpress.com/125/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/turkishmarxist.wordpress.com/125/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/turkishmarxist.wordpress.com/125/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/turkishmarxist.wordpress.com/125/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/turkishmarxist.wordpress.com/125/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/turkishmarxist.wordpress.com/125/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/turkishmarxist.wordpress.com/125/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/turkishmarxist.wordpress.com/125/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=turkishmarxist.wordpress.com&amp;blog=324447&amp;post=125&amp;subd=turkishmarxist&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/03/10/%e2%80%9celestiri%e2%80%9d-ve-elestiri-hkp-devlet-ve-turkiye-devrimci-hareketi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/22aae213268084d33785c4981fd80a2b?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">aserencebeyli</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>28 Şubat&#8217;ın Aynasında Yalçın Küçük</title>
		<link>http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/02/27/28-subatin-aynasinda-yalcin-kucuk/</link>
		<comments>http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/02/27/28-subatin-aynasinda-yalcin-kucuk/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Feb 2007 21:49:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>aserencebeyli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/02/27/28-subatin-aynasinda-yalcin-kucuk/</guid>
		<description><![CDATA[                          28 Şubat&#8217;ın Aynasında Yalçın Küçük Garbis Altınoğlu, 27 Şubat 2007 10. yıldönümünde 28 Şubat örtülü darbesi yeniden yoğun tartışma, yorum ve analizlerin konusu oluyor. 28 Şubat, başını Refah Partisi&#8217;nin çektiği siyasal İslamı geriletmek ve/ ya da evcilleştirmek, yükselen İslami burjuvaziyi frenleyerek geleneksel büyük sermayenin çıkarlarını korumak ve ABD ile İsrail&#8217;in yakın bağlaşığı ve stratejik [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=turkishmarxist.wordpress.com&amp;blog=324447&amp;post=129&amp;subd=turkishmarxist&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>                          28 Şubat&#8217;ın Aynasında Yalçın Küçük</strong></p>
<p>Garbis Altınoğlu, 27 Şubat 2007</p>
<p>10. yıldönümünde 28 Şubat örtülü darbesi yeniden yoğun tartışma, yorum ve analizlerin konusu oluyor. 28 Şubat, başını Refah Partisi&#8217;nin çektiği siyasal İslamı geriletmek ve/ ya da evcilleştirmek, yükselen İslami burjuvaziyi frenleyerek geleneksel büyük sermayenin çıkarlarını korumak ve ABD ile İsrail&#8217;in yakın bağlaşığı ve stratejik uşağı Türk burjuva devlet aygıtının rotasında bir sapma olmamasını güvence altına almak ve onu bu eksene daha sıkı bir biçimde bağlamak için yapılmıştı. Ancak 28 Şubat&#8217;ın, artık gücünün doruğunda olmayan ve bir gerileme sürecine girmiş olmakla birlikte hala büyük bir silahlı güce komuta eden PKK&#8217;yı denetim altına alma ve etkisizleştirme gibi bir hedefi de vardı. Her iki amaç arasında mantıksal bir ilişki ve bütünlük olduğu bellidir: ABD-İsrail ekseninin ve onun çizgisinde olan geleneksel büyük sermayenin ve askeri kliğin stratejisi, PKK&#8217;nın -tutarsız ve zayıf bir biçimde de olsa- temsil ettiği ulusal direniş çizgisinin zayıflatılmasını ve Barzani ve Talabani kliklerinin temsil ettiği feodal-işbirlikçi akımın güçlendirilmesini öngörüyordu. Hemen hemen 10 yıl önce kaleme alınmış olan aşağıdaki yazıda da (&#8220;Tuzak&#8221;) görülebileceği gibi o sıralar Kürt halkının yanında gözüken Küçük, Türkiye&#8217;yi ABD-İsrail eksenine daha sıkı bağlarla bağlamayı amaçlayan 28 Şubat sürecini alkışlamış ve başını Abdullah Öcalan&#8217;ın çektiği PKK&#8217;nın pro-Kemalist çizgisinin derinleşmesine ve giderek tam bir tasfiyeciliğe savrulmasına katkıda bulunmuştur. Zaten bu bay Kürt halkına karşı tutumunu pek gizleme gereği de duymuyordu O, <em>Yarın</em> dergisinin 2 Ekim 2002 tarihli sayısında yayımlanan &#8220;Yükselen Partilere Sabatayist Yığılma Oldu&#8221; başlıklı röportajında tipik bir Türk milliyetçisi gibi konuşuyor,</p>
<p>&#8220;Beni HADEP, DEHAP vs. ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren <em>Kürtlerin Türkiye&#8217;ye sadık olması</em>&#8221; (abç) derken yaklaşımını yeterince açık bir biçimde dile getiriyordu.</p>
<p>Kendisini halkçı, sosyalist, Marksist vb. terimlerle nitelemekle birlikte Yalçın Küçük öteden beri aslında burjuvazinin ve mülksahibi sınıfların bir ideologu olmuştur. Son yıllarda ise o, esas itibariyle milliyetçi bürokrasinin ve Türk ulusal burjuvazisinin çıkarları temelinde ABD ve İsrail&#8217;e ve AKP hükümetine karşı açık sayılabilecek bir tavır almaktadır. Ancak, sıra Türk generallerine, işbirlikçi askeri kliğe gelince Küçük gayet alçak tonda konuşmakta ve eleştirilerini üstü örtülü, utangaç ve silik bir tarzda dile getirmekte, hatta bu bayları korumaya özen göstermektedir. Örneğin o, Kasım 2005&#8242;de <em>Yarın</em> dergisinde yayımlanan &#8220;İslam Yahudileşti&#8221; başlıklı röportajında, &#8220;Artık yüksek komutanları kemalist sayamayız. Bir cenaze törenine ihtiyaçları vardı, kıtalara emir çıkardılar ve bu kitabı (Turgut Özakman&#8217;ın &#8220;Şu Çılgın Türkler&#8221; adlı kitabı kastediliyor- G. A.) aldırıyorlar. CHP&#8217;yi de artık kemalist kabul edemiyoruz&#8221; diyordu. Askeri kliğin onyıllardır ABD-İsrail yanlısı bir çizgi izlediğini unutmuş gözüken Küçük, 10 Kasım 2005&#8242;de <em>Yeni Harman</em> dergisinde yayımlanan &#8220;1915 tehciri ve 6-7 Eylül&#8217;ü Yahudiler planladı!&#8221; başlıklı röportajında şunları söylüyordu:</p>
<p>&#8220;Eğer sen Türkiye&#8217;deki telekomünikasyonunu Suudi&#8217;ye veya Alfa&#8217;ya veriyorsan şu andaki konuşmanı MİT&#8217;in yanında Mossad&#8217;ın da dinlediğini kabul ediyorsun. Ne yazık, Yüksek Komutanlarımız bunda hiçbir sakınca görmüyorlar. Görseler, ‘milli güvenliğe aykırıdır&#8217; yollu bir yazı gönderseler, satılması imkansızdır.&#8221; Gene o, &#8220;Türkiye&#8217;de İslam Yahudileşti&#8221; başlıklı ve Kasım 2005 tarihli röportajında,</p>
<p>&#8220;Devam edebilir miyim, şu malum Ermeni Kongresi toplanırken, İstanbul&#8217;da İdare Mahkemesi durdurma kararı aldı. Bir takım beyinleri taş bağlamış olanlar hemen çıktılar, ‘işte derin devlet&#8217; dediler ve ‘genelkurmay engelledi&#8217; deyu bağırdılar. Hangi dünyada yaşıyorlar; bugünkü Genelkurmay&#8217;ın bu tür kongrelere hiçbir itirazı olmadığını dahi görmüyorlar. Genelkurmayımızda, artık böyle bir refleks teşhis edemiyoruz&#8221; diyecekti. Anlaşılan Küçük, şoven milliyetçiliğin esas dayanağı ve &#8220;milliyetçi dalgan&#8221;ın örgütleyicisi Genelkurmayı yeterince milliyetçi bulmuyor!</p>
<p>ABD ve İsrail&#8217;e ve onların yerli işbirlikçilerine sadece burjuva milliyetçiliği temelinde karşı çıkması, kaçınılmaz olarak Küçük&#8217;ü tutarsızlıkla ve ikiyüzlülükle sakatlamaktadır. Dahası, 17 Ocak 2003&#8242;de <em>Gerçek Hayat</em> dergisinde yayımlanan röportajında &#8220;Bilimsel anlamda TSK son derece demokrat davranır, kendi içinde tartışır ve bu adım adım gelir. 28 Şubat&#8217;a da böyle oldu&#8221; demesi, diyebilmesi, onun bu darbeye ve onu gerçekleştiren askeri kliğe karşı 28 Şubat&#8217;tan hemen hemen altı yıl sonra bile hala bir tavır alamadığını ortaya koymaktadır. Küçük&#8217;ün 28 Şubat operasyonunu yöneten Batı Çalışma Grubu&#8217;nu Teşkilat-ı Mahsusa&#8217;ya benzeterek -kendince- onurlandırması da bunu gösterir. (Bak. Dipnot 1) Küçük&#8217;ün anti-emperyalist ve anti-Siyonist bir görünüm taşımakla birlikte emperyal gelenekten gelen ezen Türk ulusunun gerici ve şovenizme ve yayılmacılığa varan milliyetçiliğini savunan bir kişi olduğu dikkate alındığında bunda şaşılacak bir yan da yoktur. Bunun şaşmaz kanıtı, Küçük&#8217;ün bir yandan Ermeni tehcirini (ve 6-7 Eylül talanını) Sabetayistlerin/ Yahudilerin üzerine atarak kendince Türk kökenli gericiliği aklamaya çalışmasıdır. Örneğin o, Kasım 2005&#8242;de <em>Yarın</em> dergisinde yayımlanan &#8220;İslam Yahudileşti&#8221; başlıklı röportajında şunları söylüyordu:</p>
<p>&#8220;Yeni bir tarih anlayışı ve tarih bilincinin eşiğindeyiz.<br />
&#8220;Bir defa tarihi, özellikle son yüz elli yılı, 1840&#8242;lardan başlatabiliriz, Türkiye&#8217;deki birçok gelişmeyi, belki yüz elli yıllık ‘<strong>Yahudi-Hristiyan Savaşları&#8217;</strong> olarak görebiliyoruz. <strong>Açık ya da Kripto Yahudiler&#8217;in Hıristiyanları, bu topraklardan çıkarma ve hatta kovma harpleri var</strong>. Biz <strong>Türkleri</strong> de bu harplerin bir tür<strong> figüranları </strong>sayabiliriz, daha doğrusu bu durumdayız&#8230;</p>
<p>&#8220;Devamla, eğer bir bakış getirebiliyorsam, <strong>‘6/7 Eylül&#8217;</strong> de, ‘Yahudi-Hıristiyan Harpleri&#8217; içindedir. <strong>1915 Ermeni</strong> Tehciri da bu savaşlar silsilesi içindedir.&#8221; Böylelikle Küçük, Osmanlı-Türk gericiliğinin 1840&#8242;lardan bu yana Balkan, Ortadoğu ve Anadolu halklarına karşı uyguladığı zulmü ve işlediği ağır suçları &#8220;Kripto-Yahudiler&#8221;e fatura etmektedir. İslami gericilerin, faşistlerin ve Türk şovenistlerinin bu analizi alkışlamaması için hiçbir neden görmüyorum.</p>
<p>Gene o, 15 Şubat 2006&#8242;da <em>Yeni Çizgi</em>&#8216;den Nesrin Çorakbaş&#8217;la yaptığı &#8220;Millilik Avrupa&#8217;yı Reddetmek, Asyalı Olmaktan Onur Duymaktır&#8221; başlıklı röportajda şöyle diyordu:</p>
<p>&#8220;Biz savaşlarda vururuz, kırarız, ama biz bu topraklarda yaşayanları çıkarmayız, içeri alırız. Ermenilerde savaş için bir tedbir var, ama sonrası Türklük geleneklerinde yoktur, tarihinde yoktur. Kurtuluş Savaşında bize küçük bir taş bile atmamış Elenleri, bir buçuk milyon, ihraç etmek bizim üslubumuzda yoktur. 6/7 Eylül, bize uymamaktadır. Biz Türkler, bütün bu acımasızlıkların sadece figüranı yapıldık.&#8221;</p>
<p>Yüzyıllardır sadece Ermeni halkını değil, tüm Balkan ve Ortadoğu halklarını vahşice ezen Osmanlı-Türk gericiliğinin Ermeni tehciri ve jenosidinden sorumlu olmadığını ileri süren ve ona sadece &#8220;figüran&#8221; rolü biçen Küçük, bir yandan da bu tehciri ve jenosidi gerçekleştiren ve İttihat ve Terakki&#8217;nin vurucu gücü olan Teşkilat-ı Mahsusa&#8217;yı alkışlamakta (1), milliyetçi-faşist dalgaya olumlu bakmakta (2), Türk burjuva devletinin yayılmacı planlarını desteklemektedir. (3) Üstelik o kendisinin, Türk gericiliğinin Ermeni düşmanlığı geleneğini miras aldığını da saklayamamaktadır. Örneğin Küçük, Boğaziçi Üniversitesinde yapılması zorla engellenen ve 2005 Eylülünde İstanbul Bilgi Üniversitesinde burjuva liberal ve burjuva demokrat aydınların katılımıyla gerçekleştirilen &#8220;İmparatorluğun Son Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları&#8221; adlı konferansa Kerinçsiz ve ortaklarının ve benzer grupların yaptığı devlet destekli saldırıları onaylayacak, saldırganların konferans katılımcılarını hakaret, domates ve yumurta yağmuruna tutmalarına sevinecek kadar ileri gitmektedir. O, <em>Yeni Harman</em> dergisinde yayımlanan 10 Kasım 2005 tarih ve &#8220;1915 Tehciri ve 6-7 Eylül&#8217;ü Yahudiler Planladı&#8221; başlıklı röportajında bu konuda şöyle diyebiliyordu:</p>
<p>&#8220;Ne demek, bu kongreden hayli memnun oldum, toplantı bana, bol yumurtalı Selanik gevreği tadı verdi, pek çok güldüm. Hayli hoş idi, yumurtalar, atalarının Selanikli olduğunu söyleyen, gizli &#8220;Les Derniers Doenmes&#8221; filminde pek zayıf bir İngilizce ile konuşan, C. Çandar&#8217;ın, tv&#8217;lerin orta okul mezunu muhabiresi ‘Çavdar&#8217; çağırıyordu, demek ki artık şöhretten düşüyor, böğrüne böğrüne düşüyordu, hayli sevimliydi, ancak katılanları pek berbat buldum. Meclis gülünç, hazirun berbat idi ve muhtemelen de bedhah idiler&#8230;</p>
<p>&#8220;Aslında kendileri çaldılar, kendileri oynadılar. Bu arada da miktar-ı kafi yumurta yediler.&#8221; Tutarlı devrimcilik açısından, adıgeçen konferansı düzenleyen burjuva liberallerine ve burjuva demokratlarına ve onların dünya görüşüne/ siyasal stratejilerine karşı çıkılabilir ve çıkılmalıdır; ancak bunu ülkemizde liberal ve demokrat burjuvazinin güçsüzlüğünü, Türkiye&#8217;nin yakın tarihinin özgün gelişme sürecini ve bu ülkenin yazgısını hala siyasal gericiliğin merkezi olan ABD ve İsrail destekli askeri kliğin elinde bulunduğunu gözardı ederek yapmak, en hafif deyimiyle aymazlıktır.</p>
<p>Bu arada Yalçın Küçük&#8217;ün, genel olarak askeri klikle uyum içinde hareket eden Türk burjuva yargısına güven besleme konusunda da oldukça tutarlı bir çizgi izlediğini not etmek isterim. O, 28 Şubat sürecinde <em>Özgür Politika</em>&#8216;nın 10 Mart 1997 tarihli sayısında yayımlanan &#8220;Ordu&#8221; başlıklı yazısında şöyle diyordu:</p>
<p>&#8220;Geçen yaz ortasında bir basın açıklamasıyla ve daha sonra ilgili savcılığa yazıyla başvurarak RP&#8217;nin kapatılması gerektiğini ileri sürdüm ve istedim. Refah Partisi&#8217;nin kapatılması süreci başlatılmıştır ve ben, karar için en uygun zamanın arandığını görüyorum.&#8221; Küçük, aradan sekiz yılı aşkın bir süre geçtikten sonra bu kez de Refah Partisi&#8217;nin içinden çıkan AKP&#8217;ni ve Başbakan R. T. Erdoğan&#8217;ı hem -12 Haziran 2005 tarihli Açık Mektup&#8217;uyla- Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer&#8217;e, hem de -23 Haziran 2005 tarihli dilekçesiyle- Cumhuriyet Başsavcılığına şikayet edecektir. Küçük, &#8220;demokrat&#8221; olarak nitelenmeyi kendisi açısından bir aşağılama, bir hakaret saymaktadır; ancak Türk gericiliğinin bir kanadına dayanarak, onun bir başka kanadına saldırmak, herhalde insanın o çok matah ber şey olmayan &#8220;demokrat&#8221; sıfatını hak etmesine dahi olanak vermez.</p>
<p>Ancak, Yalçın Küçük&#8217;ün Türkiye ve Kürdistan ilerici hareketine verdiği en büyük zararın PKK&#8217;nın giderek daha da sağa savrulmasına yaptığı katkı olduğu unutulmamalı. Küçük&#8217;ün, Abdullah Öcalan&#8217;ın pro-Kemalist çizgisinin ve onun, Türk gericiliğine ilişkin yanılsamalarının derinleşmesine yaptığı katkıyı gözler önüne sermek için PKK önderinin &#8220;Cumhuriyet Kendisini Sorguluyor&#8221; adlı yazısından uzunca bir pasaj sunacağım. O, bu yazıda şöyle diyordu:</p>
<p>&#8220;İşte bugün MGK tıpkı Sivas, Erzurum kongre süreçlerinde olduğu gibi, yeni kurucu bir meclis gibi işlev görüyor. Türkiye çok ciddi bir durumla karşı karşıya. Şimdi bu krizi aşabilir mi? Mustafa Kemal tarzını uygulayabilir mi? Yine 1921 ile 1997 arasında ne gibi  benzerlik ve farklılıklar var. Farklılıklar var, ama özünde benzerlikler de var&#8230;</p>
<p>&#8220;Aslında bu, cumhuriyetin 1920&#8242;ler gerçeğinin tartışılmasıdır. Bu bizim görüşü doğruluyor. Yine Kürt gerçekliği yoğunca tartışılıyor. 75 yıl aradan geçse de bu, 1920&#8242;lerdeki başlangıç dönemine dönmesi ve <strong>cumhuriyetin kendisini sorgulaması</strong> demektir. Son dört-beş yıldır PKK en büyük &#8216;<em>tehlike</em>&#8216; olarak öndeydi, şimdi de İslam, yani Refah Partisi birinci tehlike olarak öne çıktı. Ve Kürt olayı adeta kılpayı ardından geliyor. Bunun yanında ilk kez aşırı milliyetçilik tehlikesinden de bahsediliyor&#8230;</p>
<p>&#8220;Devlet önemli bir konuma geldi. Bu belge (Milli Güvenlik Siyaset Belgesi kastediliyor &#8211; G. A.) şunu kanıtlıyor. Artık mahalli özelliklere göre bazı kültürel çalışmalar yapılabilir. (4) Şimdi bu küçük bir olay, dolayısıyla anlamadan tümüyle bu belgeye karşı çıkmak pek akıllıca bir iş değil. Hiçbir anayasa maddesinde, hiçbir yasa maddesinde olmayan bir belge ve bu bir devrimci özellik! Uygulayıp uygulayamayacakları, bunu uygulama gücünde olup olmayacakları ayrı mesele. Bu kendi başına bir mücadele ister. Ama Türkiye&#8217;de olsam, Türkiye şartlarında politika yapsam, bu maddeye dayanarak, çok ciddi adımlar atabilirim.</p>
<p>&#8220;Türkiye anayasa sistemini aştı. 12 Eylül anayasası da aşıldı. Dikkat edilirse, şu andaki general kadrosu <em>&#8216;Refah olayı 12 Eylül döneminde</em> <em>gelişti</em>&#8216; diyor. Yani dinin tırmanışı 12 Eylül&#8217;e bağlanıyor ve burada 12 Eylül&#8217;e tavır konuluyor.</p>
<p>&#8220;HADEP&#8217;e yasallık, HADEP&#8217;e meşruiyet konusu, işte bugünkü MGK Belgesi&#8217;nde ancak anlaşılabilir. MGK&#8217;na, hatta sekreterliğine gidip danışmak lazım. Neyi danışacaksınız? Bu belgede benim yasallığım var mı yok mu? Akıllı bir kişi bence gidip bunu yapabilir.</p>
<p>&#8220;HADEP&#8217;lilere söyleyebileceğim şudur: Gidin, MGK Sekretaryasına söyleyin; siz bize yasal çerçevede politika yapma şansı tanıyor musunuz, tanımıyor musunuz?</p>
<p>&#8220;Mustafa Kemal&#8217;e karşı hepsi savunmasızdı. Mustafa Kemal gaddar davrandı. Davranmamalıydı, Şeyh Sait&#8217;i asmamalıydı. Bunlar çok zorunlu idamlar değildi. Hata yapılmıştır, yanlış yapılmıştır ve sonuçları bugüne kadar da olumsuz olmuştur. Ama yine de olabilir; nitekim bu kadar fail-i meçhul cinayet, bu kadar baskı doğru mudur?&#8230; Ben hiç HADEP kurulmasın, HADEP&#8217;le faaliyet yürütülmesin demiyorum. Tam tersine HADEP bir Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti gibi çalışabilir. Batı Çalışma Grubu nedir? Batı Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetidir.</p>
<p>&#8220;Adını koymasa da cumhuriyet kendini yeniden bir kuruluşa tabi tutma gereğini duyuyor. İtalya, Almanya, Sovyetler Birliği örneğini boşuna vermedim. Kendini devletten sorumlu tutanlara söylüyorum. Devleti yıkmanın kimseye yararı olmayacağına eminseniz, o zaman yeniden düzenlenmesine hazır ve açık olmalısınız&#8230;&#8221; (<em>Serxwebun</em>, Sayı: 191, Kasım 1997)</p>
<p>Zaman, Kürt halkının karşısındaki düşmanı tanımadığı anlaşılan A. Öcalan&#8217;ın bu analizlerinin hiçbir değeri ve geçerliliği olmadığını fazlasıyla göstermiş bulunuyor. Ne Kasım 1997&#8242;nin MGK&#8217;nun 1921&#8242;in Sivas ve Erzurum Kongreleri ile bir benzerliği vardı, ne de o sırada cumhuriyet kendini sorguluyordu. Ne MGK&#8217;nun Kürtlere ciddi bir yasal çalışma alanı açması sözkonusuydu, ne de askeri kliğin -Öcalan&#8217;ın anladığı anlamda- Refah Partisi&#8217;ne ve siyasal İslama karşı kesin bir tavır alması. Ne 28 Şubat operasyonunu yöneten Batı Çalışma Grubu Batı Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti türünden bir örgüttü, ne de PKK&#8217;nın &#8220;devleti yıkmama&#8221; güvencesi vermesi askeri kliği daha uzlaşmacı bir yola itecekti. Zaten bu satırların yazılmasından yaklaşık bir yıl sonra, yani 9 Ekim 1998&#8242;de Öcalan Suriye&#8217;den ayrılmak zorunda kalacak ve 15 Şubat 1999&#8242;da ABD-İsrail işbirliği sonucu Türk gericilerine teslim edilecekti. Bu sonucun elde edilmesine yaptığı katkıdan ötürü Türk devletini yönetenlerin -ve onların arkasındaki ABD-İsrail ekseninin- Küçük&#8217;e teşekkür edip etmediklerini bilmiyorum. Ama, onun böyle bir teşekkürü hak ettiğini söylemek hiç de yanlış olmayacaktır.</p>
<p>DİPNOTLAR</p>
<p>(1) Küçük, 17 Haziran 2001&#8242;de <em>Aydınlık</em>&#8216;ta yayımlanan &#8220;Teşkilat-ı Mahsusa bir ihtilal örgütüdür&#8221; başlıklı röportajında &#8220;Teşkilat-ı Mahsusa, ‘Özel Örgüt&#8217; demektir, özü itibariyle, bir istihbarat ajansı değil, bir ihtilal örgütü idi ve bugünkü Türkiye&#8217;nin çok ötesini hedef alıyordu. İki adı vardı. Diğeri ‘Umur-u Şarkiye Dairesi&#8217; idi ki, ‘Doğu İşleri Dairesi&#8217; demektir, Batı Çalışma Grubu&#8217;nu çağrıştırmaktadır&#8230; Teşkilat-ı Mahsusa&#8217;yı kötülemek, Kurtuluş Mücadelesine karşı çıkmaktır ve var-olma sorunlarımızı anlamamaktır&#8221; diyordu.</p>
<p>(2) Küçük, <em>Milliyet</em> gazetesinin 9 Mayıs 2005 tarihli sayısında yayımlanan &#8220;Türkiye&#8217;de İslam Bitiyor&#8221; başlıklı röportajda -6 Nisan 2005&#8242;de TAYAD üyelerine karşı yapılan linç girişimine göndermede bulunarak- şöyle diyordu:</p>
<p>&#8220;Milliyetçi dalga denilen bu hareketlerde reel sol yok. Olaylardan bir hafta sonra Trabzon&#8217;a gittim. Trabzonluların hali beni olumlu etkiledi. Üzülmüşler. Bunlar geçmişte bizim gördüğümüz, MİT&#8217;in, şunun bunun tahrik ettiği hareketler de değil. Bu hareket, Barzani&#8217;ye, İsrail&#8217;e karşı tepki. Özü budur. Devletin güçsüzlüğüne karşı tepki.&#8221; Gene o, 3 Eylül 2005&#8242;de <em>Yeni Harman</em> dergisinde yayımlanan bir röportajında Hikmet Fidan&#8217;ın öldürülmesini ve Vatansever Kuvvetler Birliği Hareketi gibi neo-faşist grupçukların ortaya çıkışını üstü örtülü bir biçimde onaylarken şunları söylüyordu:</p>
<p>&#8220;Bu topraklarda Halaskar (Kurtuluş) Komitaları&#8217;nın da olabileceğini düşünmek mümkündür. Hem PKK ve hem de devlet yapmamış olabilir. Bu topraklarda yönetenler gaflet ve dalalet içinde olsalar bile Diyarbakır ve diğer toprakları Barzani&#8217;ye vermemek için çalışacak insanlar çıkabilir.&#8221;</p>
<p>(3) Küçük, 9 Mayıs 2005&#8242;de <em>Milliyet</em> &#8216;te yayımlanan röportajında, &#8220;Biz bu ülkeyi küçültmek istemiyoruz. Türkiye&#8217;yi büyütemezsek küçülürüz&#8221; derken Kasım 2005&#8242;de <em>Yarın</em> dergisinde yayımlanan röportajında &#8220;Kırk yıldır savunuyorum, ama, şimdi daha acil oldu. Çünkü, ‘büyümezsek küçülürüz&#8217; diyoruz. ‘Musul alınmazsa, Diyarbakır verilir&#8217; önermesini ekliyoruz&#8221; diyordu. ABD ve İsrail&#8217;in güdümünde bir Güney Kürdistan devletine tutarlı enternasyonalist bir bakış açısıyla karşı çıkmakla, Türk milliyetçiliği ve yayılmacılığı bakış açısıyla karşı çıkmak birbirinden bütünüyle farklıdır. İkinci bakış açısı, Küçük&#8217;ün durumunda olduğu gibi Türkiye Kürtlerinin ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkının reddine (&#8220;Kürtlerin Türkiye&#8217;ye sadık olması&#8221;), hatta Irak (Suriye, İran vb.) Kürdistanı&#8217;nın Türkiye&#8217;nin egemenliği altına girmesini savunmaya kadar varabilir. Marksist-Leninistler, <em>bugünkü somut koşullarda</em> ABD-İsrail destekli bir Kürt devletinden yana olamazlar; ancak bu asla onların, Güney Kürdistan&#8217;ın Kürt halkının ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkını reddettikleri anlamına gelmez.</p>
<p>(4) Öcalan burada Milli Güvenlik Kurulu&#8217;nun 1997&#8242;de kabul ettiği Milli Güvenlik Siyaset Belgesi&#8217;ne göndermede bulunuyor. &#8220;İrtica&#8221; ile &#8220;bölücülük&#8221;ü &#8220;Türkiye&#8217;nin birinci öncelikli tehdit unsuru olarak&#8221; kabul eden ve ilk kez &#8220;ülkücü mafya&#8221;yı da tehdit öğesi sayan bu belgede &#8220;Kamusal alana kaymamak üzere mahalli ve kültürel özelliklerin geliştirilmesi&#8221; gereğine işaret ediliyordu.</p>
<p><strong>                                                  Tuzak                                </strong></p>
<p>Öcalan-Küçük Görüşmesi Üzerine Eleştirel Notlar</p>
<p>Mart 1997</p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Özgür Politika</em> gazetesinin 10, 11 ve 17 Mart 1997 tarihli sayılarında Yalçın Küçük&#8217;ün, birincisi &#8220;Ordu&#8221;, ikincisi &#8220;Laiklik&#8221; ve üçüncüsü &#8220;Karanlık&#8221; başlığını taşıyan yazıları yayımlandı. MGK bildirisi, Susurluk olayı ve laiklik tartışmalarını ele alan Küçük, bu yazılarında Kürdistan ve Türkiye devrimi açısından tehlikeli olarak nitelendirilebilecek bir dizi gerici ve tasfiyeci değerlendirme yapmış bulunuyor. PKK önderliğince büyük ölçüde paylaşılmamış  olması halinde bu değerlendirmeleri, belkemiksiz ve narsisist bir aydının fantazileri olarak kabul edebilir ve önemsemeyebilirdik. Ne yazık ki durum öyle değil. Onun kendisiyle yaptığı röportajında Abdullah Öcalan&#8217;ın, &#8220;Y. Küçük hocamız ile yaptığımız değerlendirmeler dönemin en sağlam perspektiflerine önemli bir katkı sunmaktadır.&#8221; (<em>Serxwebun</em>, Sayı: 182, Şubat 1997,  s. 1) demesi bunu kanıtlıyor. Bilindiği gibi Küçük&#8217;ün görüşleri ötedenberi PKK&#8217;nın taktiksel oportünizminin ve reformist eğiliminin daha da derinleşmesine katkıda bulunmaktadır. İşte bu nedenledir ki, menşevik ve pro-Kemalist çizgisinden hiçbir zaman kopmamış olan bu Marksizan küçük-burjuva aydınının Kürdistan ve Türkiye devrimini Türk burjuvazisinin ve emperyalizmin tuzağına çekmekten başka bir sonuç veremeyecek olan siyasal taktik önerisi önemsenmeli ve ciddiye alınmalıdır. Boş gevezeliklerden ve kendine düzdüğü övgülerden arındırılarak okunduğunda Küçük&#8217;ün bu yazılarında verilen temel mesaj, bu yazılardan çıkarsanacak taktiksel yönelim şudur:</p>
<p>1. Kürdistan ve Türkiye (ve dünya) halklarının asıl düşmanı dinsel gericiliktir.</p>
<p>2. Türkiye ikinci bir 27 Mayıs ya da yeni bir Vaka-yı Hayriye&#8217;ye doğru yol almaktadır.</p>
<p>3. Türk ordusu ilerici bir potansiyel taşımaktadır.</p>
<p>4. O halde bu koşullarda PKK ve Türkiye devrim güçleri dinsel gericiliğe (ve MHP&#8217;ne) karşı Türk ordusuyla bir bağlaşma kurmalıdırlar.</p>
<p>Kürdistan ve Türkiye işçi sınıfını ve halklarını aldatma ve onları kendi kasapları ve cellatlarıyla &#8220;birleştirme&#8221;, onların kuyruğuna takma misyonunu üstlenmiş olan yazar, bu taktiğin geçerliliğini sözümona kanıtlamak için gerçekleri tersyüz etmekten ve demagojiye başvurmaktan da kaçınmıyor. &#8220;Laiklik&#8221; adlı yazısında, &#8220;Türkiye ve Kürdistan solu, yanlışlıklarına katolik nikahıyla bağlı olduğu için, karanlığı, hala dostu olarak görmeyi sürdürebiliyor.&#8221; derken, son derece diplomatik bir üslupla eleştirdiği PKK&#8217;yı yönlendirmeye çalışıyor olması, onun yöntemleri konusunda bir fikir veriyor. O, Türkiye ve Kürdistan&#8217;daki bellibaşlı devrimci güçler arasında <strong>yalnızca</strong> PKK&#8217;nın &#8220;karanlığı&#8221;, yani RP de içinde olmak üzere siyasal İslamı &#8220;dost&#8221; olarak görme eğiliminde olduğunu çok iyi biliyor; ama bunu söylemiyor. Küçük,</p>
<p>&#8220;Sovyet komünizminin Humeyni karanlığı karşısında, İran komünistleri ile Kasumlu Kürt hareketine yaptığı kötülüğü hiç kimse yapmamıştır.&#8221; derken de gerçekleri iki kez çarpıtıyor. Bu kötülüğü yapanlar Küçük ve benzerleri tarafından da her zaman en büyük övgülere konu edilmiş olan Brejnev&#8217;ler, Andropov&#8217;lar ve Çernenko&#8217;lardı ve onlar &#8220;Sovyet komünistleri&#8221; değil, Sovyet revizyonistleri ve sosyal-emperyalistleriydi. Öte yandan, Humeyni gericiliğinin İran komünist ve devrimci hareketine ve Doğu Kürdistan halkına karşı vahşi ve kanlı saldırılarını destekleyecek kadar alçalan, ama</p>
<p>sonunda kendisi de tasfiye edilirken lideri Nureddin Kiyanuri, mollaların televizyonunda canlı itiraf yayını yapan revizyonist Tudeh&#8217;i &#8220;komünist&#8221; olarak nitelendirmek, çarpıtmanın ötesinde komünizme sövmek anlamına gelmektedir.</p>
<p>Küçük, &#8220;Laiklik&#8221; başlıklı yazısında, genelkurmay başkanı ile kuvvet komutanlarının Gölcük toplantısı yapıldığında, kendisinin A. Öcalan&#8217;la birarada olduğuna özenle işaret ettikten ve 12 Mart 1971&#8242;den bu yana ordunun tabanında ilk kez bir hareketlenmenin başladığını belirttikten sonra, Sincan&#8217;da tankların yürümesinin vb. bunun belirtisi olduğunu söylüyor. Ardından o, 26 Şubat 1997&#8242;de Mesut Yılmaz&#8217;la yaptığı görüşmede ANAP liderine &#8220;Demokratik bir Türkiye için demokrasi cephesi öner&#8221;en HADEP delegasyonunda yer alan HADEP Genel Başkan Yardımcısı Güven Özata&#8217;nın,</p>
<p>&#8220;İlk defa bir MGK sonuç bildirisinde Kürt sorunu konusunda&#8230; demokratik çözüm önerileri&#8221; getirildiğini anlatan açıklamasını olumlulayarak aktardıktan sonra,</p>
<p>&#8220;&#8230; uzun yıllardır, ilk kez, bir MGK bildirisinde, Türkiye solu ile Kürtlerimize küfür edilmediğini görüyorum, bundan memnunluk duyuyorum&#8230; Ankara&#8217;da iktidar noktalarının, otuz yıldır ilk kez, fenere doğru bir dönüşe geçmeleri sevindiricidir ve bunu görmemek ise körlük anlamına geliyor.&#8221; diyor.</p>
<p>Bu peri masalının devamını ise &#8220;Karanlık&#8221; adlı yazıda okuyoruz. Küçük orada, aslında bir kaza olmadığını ve MGK tarafından planlı bir tarzda gerçekleştirildiğini ileri sürdüğü Susurluk&#8217;taki çarpışma ile daha sonraki gelişmeler arasındaki bağı açıklarken,</p>
<p>&#8220;Susurluk operasyonu, MGK programı ile muhtemel bir onurlu çözüm arasında birbirini izleyen ve kuvvetlendiren bir mantıksal bağ görülüyor. Kürtler aydınlık istiyorlarsa&#8230; bir çözüm için, MHP ve Refah karanlıklarının kamu düzeni ile ilgili bağlarının koparılması yönünde, korkak da olsa adımlara şaşmamak gerektiğini düşünüyorum.&#8221; diyor. Eğer düşman bize küfretmiyorsa, ya da -henüz böyle bir şey de yok ya!- defne dalı uzatıyorsa buna sevinmeden önce, hiç olmazsa şöyle oturup bir düşünmek ve aynaya bakmak  gerekmez mi? Bayımıza göre bunlara hiç de gerek yok: &#8220;Bundan memnunluk duymalıyız!&#8221; Çünkü, &#8220;Ankara&#8217;daki iktidar noktaları&#8221; fenere, yani aydınlığa doğru yönelmişler. &#8220;Ankara&#8217;daki iktidar noktaları&#8221;nın değil, ama Küçük&#8217;ün <strong>kendisinin</strong> &#8220;Aydınlık&#8221;a ve dolayısıyla TSK&#8217;ne ve Türk devletine doğru yöneldiğini söylemek, herhalde gerçeklere çok daha uygun olacaktır. (1)</p>
<p>Küçük&#8217;ün söyledikleriyle, Türk devletinin çekirdeğini oluşturan ordu üst kademesinin sözümona demokrasiye, laisizme vb. bağlılığı konusunda döktüren ve burjuvazinin, ateşini &#8220;MHP ve Refah karanlıkları&#8221; üzerinde yoğunlaştıran beşinci kolu Perinçek&#8217;in söyledikleri arasında hiçbir fark yoktur. Ama, bir an için Küçük&#8217;e inanalım ve diyelim ki, bir mucize oldu ve güneş batıdan doğdu ya da göl maya tuttu. Ve onyıllardır burjuvazinin ve toprak ağalarının işçileri ve diğer emekçileri sömürüsüne bekçilik etmiş ve ortak olmuş, Kürt halkına karşı sayısız cinayet ve katliamlar gerçekleştirmiş ve Batılı emperyalistlerin bölge halklarına doğrultulmuş silahı rolünü oynamış olan Türk militarizmi yaptıklarına pişman oldu, tövbe etti ve artık demokrasiden ve belki de sosyalizmden yana tutum aldı! Ama gene de çözülmesi gereken bir &#8220;sorun&#8221; kalıyor: Bu MHP&#8217;nin ve Refah&#8217;ın suçu ne ki, bunlar &#8220;Ankara&#8217;daki iktidar noktaları&#8221;nın, egemen sınıfların ana gövdesinin fenere, yani aydınlığa yönelme sürecine katılamıyorlar? Yoksa Küçük, Türk burjuvazisinin ve egemen sınıflarının farklı fraksiyon, klik ya da aygıtları arasında <em>özsel bir farklılık </em>olduğunu mu düşünüyor? (Küçük&#8217;e aynı soruyu evrensel ölçekte de sorabilir; ondan, dinsel gericiliğin dinsel bir kılığa bürünmemiş gericilikten neden daha kötü olduğunu, örneğin, &#8220;Tudeh&#8217;i ve İran KDP&#8217;sini Orta Çağı aratmayacak bir kin makinasıyla ez&#8221;diğini haklı olarak söylediği</p>
<p>Humeyni gericiliğinin, Pehlevi faşizminden neden daha kötü olduğunu açıklamasını isteyebiliriz.) Alpaslan Türkeş, Necmettin Erbakan, Tansu Çiller vb. kötü de, İ. Hakkı Karadayı, Çevik Bir, Teoman Koman iyi mi? Öyleyse neden?</p>
<p>Küçük, MHP&#8217;nin 1960&#8242;lı yılların ikinci yarısında Türk Genelkurmayı ve Özel Harp dairesi tarafından yaratıldığını ve egemen sınıfların baskı aygıtının organik bir parçası olduğunu tümüyle unutmuş gözüküyor. Tabii, orta burjuvazinin geniş kesimlerinin ve büyük burjuvazinin Suudi sermayesiyle güçlü bağlara sahip kanadının çıkarlarını savunan RP&#8217;nin ve onun daha &#8220;tutucu&#8221; ve daha &#8220;radikal&#8221; bağlaşıklarının geleneksel &#8220;büyük sermaye&#8221; ve Türk militarizmiyle oldukça sıkı bağlara sahip bulunduğunu ve aralarındaki çelişmelere karşın emperyalizmle stratejik bir bağlaşma durumunda olan bütün bu gerici ve faşist kliklerin Türkiye ve Kürdistan proletaryası ve halklarının amansız ve yeminli düşmanları olduklarını da. Ama yazarımızın Türk ordusuna ve militarizmine ilişkin düşüncelerini daha iyi anlayabilmemiz için onun, &#8220;Ordu&#8221; başlıklı yazısına bakmamız gerekecek. O, burada Türk ordusu ve onu yöneten askeri klik için şu değerlendirmeyi yapıyordu:</p>
<p>&#8220;Ordu mu? Artık <em>Eylülist günlere gelirken Türk Ordusu, bir ‘ordu&#8217; olmaktan çıkmış</em>, Amerikancı büyük sermaye ile göbek bağları kuvvetli ve ülkeyi, soldan ve Kürt yükselişinden kurtarmak için, Erbakan karanlığıyla nikah kıymış, bir generaller kulübüdür. İçindeki bütün halk unsurlarını tasfiye etmiştir; kalanların bir bölümünü de Harp Okulu 1978 yılı çıkışlıları da Eylülist günlerde&#8230; büyük işkencelerden geçirdikten sonra tasfiye ederek, kendisini kire gömmüş bir silahlı kuvvettir. Böyle olduğu için, kan emici Amerikan emperyalizminin, aç gözlü ve gaspettiklerini kaybetme korkusuyla kuduran büyük sermayenin kinini benimseyebiliyor ve sünni karanlığını, bir kültür olarak seçebiliyor. <em>Bu, kendisini ordu olmaktan çıkarabiliyor ve tarihinin renkleriyle bağlarını koparıyor</em>.&#8221; (abç)</p>
<p>O, &#8220;Karanlık&#8221; adlı yazısında da MGK ile bir sorunu olmadığını, bu kurumun varlığına ve yetkilerine karşı çıkmadığını şu sözlerle itiraf ediyor:</p>
<p>&#8220;Milli Güvenlik Kurulu&#8217;na gelince, benim sorunum, kurulun kendisinde veya yetkilerinde değildir; Türk Silahlı Kuvvetlerinin Amerika ile organik bağ içine girmesi, büyük sermaye ile kenetlenmesi ve emekçi bağlarını reddetmesidir. Benim sorunum, bu bağların kırılması, kenetlerin parçalanması ve halkçı bakış açısının yerleştirilmesidir; bu, bizim sorunumuzdur ve başka bir bakışaçısını gerektiriyor. Bu çok güçlü bir anti-Amerikan, çok güçlü bir anti-kapitalist ve çok güçlü bir emekçi aydınlık, akılcı ideolojik hücumu zorunlu yapıyor.&#8221;</p>
<p>Yazarımıza göre, ancak &#8220;Eylülist günlere gelirken&#8221; bu kurum kendisini &#8220;ordu olmaktan çıkar&#8221;mış, &#8220;tarihinin renkleriyle bağlarını kopar&#8221;mış ve &#8220;kuduran büyük sermayenin kinini benimse&#8221;miştir. Demek ki ona göre, Türk ordusu 12 Eylül öncesinde bir ordu, gerçek bir ordu (!) idi. Yani, bu dönemde TSK, &#8220;Amerikancı büyük sermaye ile göbek bağları kuvvetli&#8221; olmayan, &#8220;büyük sermayenin kinini benimse&#8221;meyen, &#8220;sola ve Kürt yükselişine&#8221; karşı olmayan, bağrında &#8220;halk unsurlarını&#8221; barındıran, dinsel gericiliğe karşı duran ilerici, en azından egemen sınıfların ve burjuvazinin denetiminde olmayan bir kurumdu. &#8220;Teorisyen&#8221;imizin ne kapitalist toplumlarda ordunun kural olarak burjuvazinin ve diğer sömürücü sınıfların ekonomik ve siyasal çıkarlarının silahlı muhafızı olduğunu, ne de ülkemizin yakın tarihinde olup bitenleri anlayabilmiş olduğu görülüyor. O, daha öncesini bir yana bıraksak bile 15-16 Haziran 1970&#8242;i, 12 Mart 1971&#8242;i, 1 Mayıs 1977&#8242;yi vb. bile anlayamamış ya da unutmuştur. Bu durumda, Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfı ve halklarının ve onların devrimci öncülerinin, Marksizmin yolunda yürüdüğünü ileri</p>
<p>süren, ama onun kurucu ve sürdürücülerini de beğenmeyen bu çok bilmiş ve egosantrik &#8220;teorisyeni&#8221;imize sorması gereken bazı sorular olacaktır.</p>
<p>Acaba, Marksizmin, devlet aygıtının ve onun en önemli bileşeni olan ordunun, sömürücü sınıfların işçileri ve diğer emekçileri boyunduruk altında tutmasının temel aracı olduğu ve bu zor aygıtları kitlelerin devrimci zoru ile yıkılmaksızın gerçek bir kurtuluş olmayacağı yolundaki öngörüsü yanlış mı ya da bu öngörü Türkiye ve Kürdistan için geçersiz mi? Tekelci kapitalistler ve işbirlikçi-tekelci burjuvalar bizzat ellerine silah alıp savaşmadıklarına ve savaşamayacaklarına göre acaba, genel olarak kapitalist toplumlarda ve özel olarak Türkiye&#8217;de burjuvazi iktidarını nasıl koruyabilmekte ve sürdürebilmektedir?</p>
<p>Acaba Cumhuriyet döneminde Kürt halkına karşı yapılan katliamları ve işlenen cinayetleri Türk ordusu, jandarması ve polisi değil de cinler ve periler mi gerçekleştirmiştir? Acaba aynı tarih kesitinde Türkiye burjuvazisi, işçi sınıfının ve diğer ezilen ve sömürülen katmanların kitlesel eylemlerini ve komünist ve devrimci hareketi Türk ordusu, jandarması, polisi vb. eliyle bastırmamış mıdır? Acaba, bütün bunların ötesinde, kendi silah ve donanım gereksinimi bakımından ABD başta gelmek üzere emperyalist devletlere tümüyle bağımlı olan -ve sigaradan otomotive, çimentodan besine kadar çok geniş bir yelpazede üretim yapan ve Türkiye&#8217;nin en büyük üç yatırımcı grubundan biri olmakla kalmayıp emperyalist burjuvaziyle çok güçlü doğrudan ekonomik ilişkileri de bulunan -OYAK Holding&#8217;in varlığı bile burjuvaziyle ordu arasında kopmaz bir bağ olduğunu ve her ikisinin de ancak ve ancak ezilen ve sömürülen yığınların devrimci ayaklanmasıyla yıkılmasından başka bir çıkış yolu olmadığını göstermiyor mu?</p>
<p>Küçük&#8217;ün, kendi anlatımıyla, &#8220;emekçi bağlarını reddetmesi&#8221;ne (!) hayıflandığı Türk ordusuyla ve dolayısıyla Türk burjuvazisi ve gericiliğiyle -ve kendisi tersini ileri sürse de MHP ve RP ile de- bir sorunu olmayabilir; olmadığı anlaşılıyor da. Ama, Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfı ve halklarının, ona ve onun gibilere karşın Türk gericiliği ve onun öncü müfrezesi Türk Genelkurmayı ve MGK ile görmeleri gereken ve mutlaka da görecekleri bir hesapları var. Esinini aldığı Şefik Hüsnü&#8217;lerin, İsmail Bilen&#8217;lerin ve Sovyet modern revizyonizminin mirasına layık olduğunu kanıtlamaya kararlı olduğu anlaşılan Küçük, TSK ve MGK ile büyük sermaye ve emperyalizm arasındaki bağların kırılması ve buralara &#8220;halkçı bakış açısının yerleştirilmesi&#8221; olanağından sözediyor. Onun, TSK&#8217;nın, &#8220;Amerika ve büyük sermaye ile organik bağ&#8221;larını nasıl kıracağını (?) ve &#8220;halkçı bakışaçısını&#8221; nasıl edineceğini (?) buna aklı ermeyen ve bunun olacağına asla inanmayan bizim gibi &#8220;cahil ve aklı kıt&#8221; kullara anlatması gerekirdi! Ama o bunu yapmıyor; &#8220;Çok güçlü bir anti-Amerikan, çok güçlü bir anti-kapitalist ve çok güçlü bir emekçi aydınlık, akılcı ideolojik hücum&#8221; ile ordunun ABD emperyalizmi ve büyük sermaye ile bağlarının koparılabileceğini ileri sürmekle yetiniyor. Egemen sınıfların bu silahlı muhafızının sınıfsal ve siyasal açıdan nötr bir güç olduğu, hangi sınıf ya da siyasal parti güçlüyse onun etkisi ve hegemonyası altına gireceği anti-Marksist varsayımından hareket eden Küçük&#8217;ün bunun nasıl, hangi yollarla ve hangi mekanizmalarla gerçekleştirilebileceğini, ordu ile sermaye arasındaki son derece güçlü bağların nasıl koparılabileceğini -belki başka ülkelerin deneyimlerinden de yararlanarak- anlatmaya çalışması gerekirdi. Gerçekten buna girişmesi halinde o, gerici ütopyasının ancak kumdan yapılmış bir şato kadar dayanıklı olduğunu görecekti.</p>
<p>Sömürücü egemen sınıfların ve onların yöneticilerinin temel siyasal doğrultusu, onların maddi yaşam ve üretim koşulları tarafından belirlenmiştir. Ve, hiçbir sınıf, Küçük ya da başka bir teorisyen taslağı öyle istediği için, yapması gerektiği/yapmak zorunda olduğu gibi değil de başka türlü davranmayacaktır. Tarihsel materyalizmin yerine subjektif idealizmi geçirenlerin ve dolayısıyla, kapitalizm koşullarında ordu ile burjuvazi arasında organik ve çözülmez bir ilişki olduğunu, devletin ve onun en önemli bileşeni olan ordunun ezilen ve sömürülen yığınların boyunduruk altında tutulmasının temel aracı olduğunu kavramayanların böyle düşünmeleri nesnelerin doğası gereğidir. Ve onların, kapitalist devletin ve burjuvazinin ordusunun, sözümona güç dengelerindeki değişmelere bağlı olarak bazan sermayeden ve emperyalizmden, bazan da ezilen ve sömürülen yığınlardan yana tutum almasının olanaklı olabileceğini (!) ileri sürmeleri de. Kuşkusuz, ne Kürt ulusal hareketi de içinde olmak üzere devrimci hareketin ve ne de Türkiye ve Kürdistan proletaryası ve halklarının, aptallara özgü bu gerici peri masallarına inanması için hiçbir neden yoktur ve olamaz.</p>
<p>Küçük, bu anlayışına bağlı olarak daha önce, <em>Ö. Politika&#8217;</em> nın 10 Şubat 1997 tarihli sayısında yayımlanan &#8220;Kitab&#8221; adlı yazısında, Mustafa Kemal için şöyle yazmıştı:</p>
<p>&#8220;Büyük devletlerden ürküyor, tarafsızlık politikasını buluyor; sermayeden korkuyor, devlet işlerine dayanıyor ve yobazlıktan korkuyor, laisizme sarılıyor&#8230;. Türkiye&#8217;de, kemalizm, büyük sermayedar yaratmayı önleyemiyor ve büyük sermaye sınıfı, emekçi düzenini önlemenin yolunu, emperyalizmin askeri ve polis ittifaklarına girmekte buluyor.&#8221;</p>
<p>Bu sözler, Marksizmi kavramamış olan ya da bilerek çarpıtan &#8220;teorisyen&#8221;imizin, sosyalizan burjuva ve küçük-burjuva aydınlarına özgü idealist akış açısını elevermektedir. Onun bu saptamaları, ülkemizde bir ara hayli yaygın olan ve M. Kemal&#8217;in ve Kemalistlerin ekonomi bilimini bilmedikleri için &#8220;kapitalist kalkınma yolunu seçtikleri&#8221;, bu bilimi bilmeleri halinde onların pekala sosyalizme yönelebilecekleri ya da emekten yana bir düzen inşa edebilecekleri yolundaki -Sovyet revizyonist teorisyen ve yazarlarınca da savunulan- safsataları çağrıştırıyor. Oysa, Marksizmin ABC&#8217;sinden haberdar herhangi bir devrimci sempatizanın da bilebileceği gibi, burjuvazinin ve toprak ağalarının siyasal temsilcileri olan Kemalistler, kapitalizmi geliştirme, burjuvazinin ve toprak ağalarının ekonomik ve siyasal çıkarlarını koruma, emperyalistlerle işbirliği, işçi sınıfının ve diğer emekçilerin sömürülmesi ve ezilmesi ve Kürt halkının ulusal boyunduruk altında tutulması vb. öğeleri içeren bir yoldan ayrılamaz ve başka bir yol izleyemez, hatta başka bir yol izlemeyi düşünemezlerdi bile.</p>
<p>Bu öncüllerden yola çıkan Küçük &#8220;Karanlık&#8221; adlı yazısında,</p>
<p>&#8220;Öğrenci politikasını, esnaf bakışını bırakmak zorundayız.</p>
<p>&#8220;Toplumun her yanındaki genç kıpırdanmalarla aydınlık, akılcı, halkçı kenetlerimizi kurmak durumundayız.</p>
<p>&#8220;Hem açılımla ve hem de güçle hareket etmeye mecburuz. Politikanın, bir güç yaratma, güç toplama ve güç sevketme sanatı olduğunu unutmamız mümkün değildir; her gün hatırlatıyorum.&#8221; diyordu. &#8220;Çok güçlü bir&#8230; ideolojik hücum&#8221;la egemen sınıfların devlet ve ordu aygıtı içinde devrimci mevziler yaratmanın teorisini yapan yazarımız, &#8220;güç yaratma, güç toplama ve güç sevketme sanatı&#8221;ndan ne anladığını açımladığı &#8220;Ordu&#8221; adlı yazısında da şunları söylüyordu: &#8220;&#8230; ciddi bir biçimde ve bürokrasi dahil toplumun her kesiminde örgütlenmemiş her türlü iktidara yönelişi, hüsrana mahkum çabalar olarak görüyorum.&#8221;</p>
<p>Bizim gibi &#8220;öğrenci politikası ve esnaf bakışaçısı&#8221;ndan (!) kopamayanlar bu, Kruşçov&#8217;ları, Deng&#8217;leri, Gorbaçov&#8217;ları, Bilen&#8217;leri, Perinçek&#8217;leri ve Yağcı&#8217;ları hasetten çatlatacak taktikleri ve stratejiyi kavramakta zorlanacaklardır; onlar, bütün bunların objektif olarak, Türk militarizmini Türkiye ve Kürdistan proletaryası ve halklarına pazarlama anlamına gelen gerici bir demagoji olduğunu, MGK programı ile Kürt sorununun onurlu çözümü ve Kürt ve Türk halklarının demokratik istem ve özlemleri arasında <strong>hiçbir</strong> ortak yan olmadığını ve olamayacağını düşüneceklerdir. Haklıdırlar da. Tutarlı devrimciler yığınlara gerçeği söyler, onlara burjuvaziye, militaristlere ve emperyalistlere asla bel bağlamamayı, özgüçlerine dayanmayı ve komünist ve devrimci öncülerine güvenmeyi öğretirler. Yoksa yaptıkları bir karşı-devrimci palyaçoluktan başka bir şey olmazdı. Tutarlı devrimciler Küçük&#8217;ün, Şark dansözlerinin kıvraklığını andıran &#8220;esnek&#8221;liğinin ve alaturka politikacıların belkemiksizliğine denk düşen &#8220;akıllı&#8221;lığının ne Marksizm-Leninizm, ne de tutarlı demokratizmle  ortak bir yanı olmadığını anlamakta zorluk çekmeyeceklerdir. Evet, politika bir güç yaratma, güç toplama ve güç sevketme sanatıdır. Ama, eğer <em>burjuva </em>politikası değil, <em>işçi ve emekçi</em> politikası yapacaksanız, her şeyden önce özgücünüzü, yığınların gücünü ve silahlı örgütlenmesini yaratmanız, bu güce dayanmanız ve onu temel alarak manevra yapmanız ve taktik uygulamanız gerekir. Küçük&#8217;ün yaklaşımıysa, genelde yığınlara güvenmeyen ve devrime inancı olmayan burjuva ve küçük burjuva aydınlarının ve özelde Sovyet modern revizyonizminin okulundan yetişen bürokrat &#8220;devrimci&#8221;lerin &#8220;güce ve güçlü olana tapma&#8221; ve burjuva devlet aygıtını &#8220;tepeden fethetme&#8221; hastalığıyla sakatlanmıştır.</p>
<p>Bir yanlış anlamaya meydan vermemek için şunu da belirtmemiz gerekiyor: Komünist ve devrimci güçlerin burjuva ordusu içinde örgütlenmeleri ve bu aygıtın içinde yer alan erleri, astsubayları ve küçük rütbeli subayları devrimin saflarına kazanmak için çaba harcamaları tümüyle doğru ve gereklidir. Dahası, işçi sınıfının, diğer emekçilerin ve ezilen ulusun kurtuluş savaşımının gelişimine bağlı olarak burjuva ordusunun ideolojik ve örgütsel birliğinin zayıflayacağını ve bu savaşımın daha ileri aşamalarında onun saflarında bir çatlamanın yaşanması olasılığının yüksek olduğunu da söyleyebiliriz. Kürdistan&#8217;da yürüttüğü karşı-devrimci kirli savaşta savunmasız sivil halka her türlü zulmü yapan ve ARGK savaşçılarından ağır darbeler yiyen Türk ordusunun saflarında bu faktörlere bağlı olarak -haklı olarak Vietnam sendromu olarak adlandırılan- önemli bir moral bozukluğu yaşanıyor olması, bunun kanıtıdır. Bu koşullarda, etkisini giderek yitirmekte olan Türk şovenizmi tutkalıyla birarada tutulmaya çalışılan ordunun, Batı&#8217;da gelişecek olan işçi ve emekçi yığın hareketinin baskısı altında bir parçalanma süreci yaşayacağı, ya da en azından onun tabanında önemli bir devrimci mayalanmanın meydana geleceği öngörülebilir ve öngörülmelidir. Türkiye komünist ve devrimci hareketi, genel devrimci kitle çalışmasının bir parçası olarak burjuva ordusu içinde de bir propaganda ve örgütlenme çalışması yürütmeli ve bu alanda ortaya çıkabilecek devrimci olanakları da değerlendirmeye hazır olmalıdır. Ancak, burjuva ordusunun içinde, onun hiyerarşik yapısını dağıtmayı ve onu yıkmayı öngören bu yaklaşım temelinde yürütülecek bir devrimci kitle çalışmasıyla, burjuva ordusunu yıkmayı hayalinden bile geçirmeyen ve &#8220;akılcı ideolojik hücum&#8221; yoluyla burjuva generallerini ve &#8220;Ankara&#8217;daki iktidar noktalarını&#8221; devrime kazanma düşleri kuran Küçük&#8217;ün gerici taktiksel planı arasında bir benzerlik değil, tam tersine bir karşıtlık olduğu, herhalde yeterince açık olmalıdır.</p>
<p>Küçük, &#8220;Karanlık&#8221; başlıklı yazısında, &#8220;hem YPK (&#8220;Yüksek Planlama Kurulu&#8221;-b. n.) hem de MGK mekanizmalarıyla demokrasi arasında bir çelişki göreme&#8221;diğini ve her ikisini de &#8220;çağdaş bir kamu düzeni&#8221;nde geçerli saydığını belirtirken de bu yaklaşımını eleveriyor. O böylelikle, Kürdistan ve Türkiye proletaryası ve halkları için nasıl bir toplum düzeni öngördüğünü ve aslında burjuva demokratlarının bile gerisine düştüğünü kendi ağzından açıklamış oluyor. Böylece, onun &#8220;çağdaş kamu düzeni&#8221;nin MGK&#8217;lı ve eh, herhalde aynı zamanda Özel Harp Daire&#8217;li, MİT&#8217;li vb. bir &#8220;demokrasi&#8221; olacağı anlaşılıyor. &#8220;Eğer modern toplumlarda anayasa mahkemesine razı oluyorsak, bu kurullara nasıl itiraz edebiliriz?&#8221; Ne münasebet? İtiraz edebiliriz. Hem de bal gibi! Herhalde, Kürdistan ve Türkiye işçileri ve emekçileri MGK&#8217;nun, Kontrgerilla&#8217;nın, JİTEM&#8217;in, Anayasa Mahkemesi&#8217;nin ve burjuvazinin diğer zor ve baskı aygıtlarının kılına dokunulmadığı bir toplum düzeni için savaşacak kadar, yani Küçük kadar da &#8220;cahil&#8221; değillerdir. Ama, eğer öyleyseler, öyle yaparlarsa, bu iğrenç ve kokuşmuş &#8220;düzen&#8221;de yaşamaya layık olduklarını ve gerçek kurtuluşu haketmediklerini kanıtlamış olacaklardır. Üstad, aynı yazının bir başka yerinde sorunun bu kurullarda değil, onların içeriğinde olduğunu da buyuruyor. Burada bir başka demagojik manevrayla karşı karşıya bulunduğumuz açık. Bu kurumların içeriğine karşı olmak, onların kendilerine karşı olmaktır; bu kurumların içeriklerini değiştirmek onların kendilerini değiştirmektir. Ve bu kurumları bir devrimle yıkmadan onların içeriklerini ve kendilerini değiştiremezsiniz. Eğer bu kurumları bir devrimle yıkmadan onların içeriklerini değiştirebileceğinizi, onlara &#8220;halkçı bakışaçısı&#8221;nı yerleştirebileceğinizi düşünüyorsanız, ya bir yalancı ve şarlatansınızdır, ya da bir aptal. Her iki durumda da siyasetiniz reformist bir siyaset olacaktır.</p>
<p>Demek ki yazarımıza göre, TSK&#8217;nın &#8220;Amerika ve büyük sermaye ile organik bağ&#8221;larını kırmak ve TSK&#8217;ne &#8220;halkçı bakışaçısı&#8221;nı yerleştirmek olanaklı olduğuna göre, onun denetimindeki ve ona bağlı MİT, Özel Harp Dairesi, Kontrgerilla, MHP gibi diğer baskı aygıtlarının içeriğini değiştirmek de pekala olanaklı olmalı! Burjuva devletini yıkmak ve yerine bir işçi-emekçi devleti kurmak gibi bir sorunu olmadığına göre, onun özelde bu baskı aygıtlarının ve genelde burjuva devletini içerden, yani burjuvazinin ve Genelkurmayın kendisi tarafından yapılacak bir reformla &#8220;demokratlaşması&#8221;ndan yana olduğunu söylememize de alınmaması gerekiyor. Ama bunun için bu denli yazıp çizmesine, kendisini yormasına ve ter dökmesine hiç gerek yoktu; Doğu Perinçek&#8217;lerin, Nabi Yağcı&#8217;ların, Ufuk Uras&#8217;ların taktiğini ve stratejisini benimsediğini söyleyip çıkabilirdi işin içinden. Bu devrim döneklerine zaman zaman -haklı olarak- yıldırımlarını yağdıran Küçük, kendisinin söylediklerinin onların söylediklerinden farklı olup olmadığını şöyle oturup bir düşünmelidir.</p>
<p>Küçük, Türk burjuva devlet aygıtının en önemli öğesi olan MGK&#8217;nu YPK&#8217;nun  simetriği ve &#8220;güvenlik ve laisizm türü, ekonomi dışı konularda, politik kadrolara güvensizlikten kaynaklanan&#8221; alelade bir kurul gibi gösterirken de gerçekleri çarpıtıyor. (Demokrat ve liberallerimiz arasında, hatta devrimci kamuoyunda da yaygın olan kanının tersine, ordunun siyasetteki ağırlığının, MGK adlı organın hukuksal olarak oluşumuyla hiçbir ilişiği yoktur. Askeri klik, MGK&#8217;nun kurulmasına yol açan 27 Mayıs 1960 darbesinden <em>önce</em> <em>de</em> Türk siyaset sahnesinin en öndegelen aktörleri arasında yer alıyordu. Dolayısıyla, MGK&#8217;nun hukuksal olarak kaldırılması, asla askeri kliğin siyasal etkisinin de &#8220;kaldırılması&#8221; anlamına gelmeyecektir.) 30 Eylül 1960&#8242;da çıkarılan bir yasayla, &#8220;Başbakan ya da Başbakan Yardımcısının başkanlığında, Bakanlar Kurulunca seçilecek  üç Bakanla Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı ve daire başkanlarından oluş&#8221;an bir organ olarak kurulan YPK yalnızca ekonominin kamu sektörü için bağlayıcı nitelikte görüşler oluşturma ve bu görüşleri hükümete sunma yetkisine sahip bir kuruldu, o kadar. Herhalde, Türkiye&#8217;nin siyasal yaşamını ve devlet örgütlenmesini az çok bilen herkes, böylesi tekniksel bir kurulla, askeri kliğin ülkenin siyasal yaşamına müdahalesinin hukuksal bir biçime büründürülmesinin ürünü olan MGK&#8217;nun aynı kefeye konulmasının en bayağı türden bir demagoji ya da bir sahtekarlık olduğunu anlayacaktır.</p>
<p>Geçerken, Küçük&#8217;ün 27 Mayıs darbesinin bir &#8220;halk devrimi&#8221; olduğu yolundaki tezine değinelim. Sovyet modern revizyonizminin çizgisindeki diğer yazarların geleneğini izleyen Küçük, &#8220;Ordu&#8221; adlı yazısında bu hareket için şunları söylüyor:</p>
<p>&#8220;27 Mayıs kesin bir halk hareketi ve devrimidir.&#8221; O daha aşağıda sözlerini şöyle sürdürüyor:</p>
<p>&#8220;Ancak 27 Mayıs bir örgütsüz halk devrimidir. Örgütsüz olduğumuz için halk devrimimizi elimizden kaçırdık. 27 Mayıs kısa bir süre içinde, emperyalizmin, sermayenin ve şovenizmin rengine bürünmeye başlamıştır.&#8221;</p>
<p>Yazar burada, hem TKP-TİP-TSİP, hem de Hikmet Kıvılcımlı geleneğinden gelen revizyonistlerin, örgütlü olmaları halinde devrimci güçlerin darbeci subayları etkileyebilecekleri, 27 Mayıs askeri darbesini kendi doğrultularına çekebilecekleri yolundaki yanılgısını yinelemekle kalmıyor. O, değişik fraksiyon ve eğilimleri arasındaki farklılıkları görmezden gelerek Türkiye devrimci hareketini,&#8221;Türk Solu&#8221; adını verdiği homojen bir varlık gibi gösteriyor ve bu hareket içindeki bütün parti, örgüt ve çevrelerin 27 Mayıs&#8217;ı 12 Mart ve 12 Eylül&#8217;le aynı sepete koyduğunu söyleyerek gerçekleri bir kez daha çarpıtıyor.</p>
<p>27 Mayıs hareketinin bir &#8220;örgütsüz halk devrimi&#8221; olduğu tezi bir safsatadan ibarettir. 27 Mayıs hareketinde, üniversite öğrencileri, aydınlar ve ordunun alt kademesinde yer alan subaylar, yani demokrat ve liberal burjuva ve küçük-burjuva aydınlarının varlığı ve eylemi anlamında belli bir halk katılımı olduğu doğrudur. Ancak, asıl yığınlar, yani işçiler ve köylüler hiçbir aşamasında 27 Mayıs darbesine öngelen protesto eylemlerinde yeralmamışlardır.</p>
<p>Öte yandan, bu darbeye, 1940&#8242;ların ikinci yarısından itibaren gelişen ve özellikle 1950&#8242;li yıllarda güçlenmesine koşut olarak iktidar bloku içindeki payını büyük toprak sahiplerinin zararına arttırmak isteyen sanayi burjuvazisinin ve o tarihsel kesitte onun çıkarlarını savunan CHP&#8217;nin yön verdiği unutulmamalıdır.</p>
<p>Ama daha da ilginç olanı, Küçük&#8217;ün, 27 Mayıs hareketinin bir halk devrimi olduğu yolundaki tezini daha önceleri <em>kendisinin</em> çürütmüş olmasıdır. Belki unutmuştur; ama o bir zamanlar, darbeci subayların 27 Mayıs sabahı saat dörtte radyoda okuyacakları ve işbaşına gelecek olan Milli Birlik Kurulu cuntasının NATO&#8217;ya, ABD&#8217;ne vb. karşı olmadığını bildiren açıklamasını 27 Mayıs sabahının çok erken saatlerinde, yani darbenin radyodan kamuoyuna duyurulmasından önce Kavaklıdere&#8217;deki ABD Büyükelçiliği&#8217;nin bahçe kapısından içeri attıklarını belirtmiş ve devamla, &#8220;27 Mayıs&#8217;la Menderes rejimine nihai darbeyi indirenler&#8221;in, &#8220;Birleşik Devletler yöneticilerine güvence vererek işe baş&#8221;ladıklarını ve &#8220;27 Mayıs darbesinden sonra da Türkiye&#8217;nin soğuk savaşı kızıştırmaya devam ettiği&#8221;ni söyledikten sonra şunları yazmıştı:</p>
<p>&#8220;Somut halk desteği hiçbir işe yaramaz, eğer soyut değilse. Eğer belli bir programı yoksa&#8230;. Program olmadan eleştiri ve alternatif olmaz. Bu yüzden eleştiriyi yasaklamak programı inkar etmek ve alternatifi boşa çıkarmak demek. Aynı şekilde halkı ve halk desteğini boşa çıkarmak demek. Bu yüzden Menderes rejimine karşı muhalefet dış politika açısından bir programdan yoksun ve içi boş bir muhalefetti. Bu yüzden yerine geçen rejim, sahip olduğu halk desteği ile, eskisinden daha fazla Amerikan yörüngesinde bir dış politika izleme şansına sahip oldu.&#8221; (<em>Türkiye Üzerine Tezler</em> 2, İstanbul, Tekin Yayınevi, 1987, s. 539)</p>
<p>27 Mayıs&#8217;ın bir halk devrimi olmadığını anlatan bu sözlere katılıyorum. Gerçekten de bir devrimin &#8220;halk devrimi&#8221; adını hak etmesi için Lenin&#8217;in deyişiyle halk yığınlarının, halkın geniş çoğunluğunun &#8220;kendine özgü ekonomik ve siyasal istemlerle, etkin, bağımsız ve hissedilir bir biçimde&#8221; (<em>Devlet ve İhtilal</em>, Ankara, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1989, s. 50) katılımı gereklidir. Bununsa 27 Mayıs darbesi bakımından asla  sözkonusu olmadığı açıktır.</p>
<p>Küçük&#8217;ün öngörülerinin, sömürücü sınıfların kendi ekonomik ve siyasal çıkarlarına karşıt politikalar uygulamayacaklarını ve uygulayamayacaklarını söyleyen Marksizmle hiçbir ortak yanı bulunmadığına yukarda değinildi. Yalnızca bilimsel teorimiz değil, günümüz Türkiyesi&#8217;nin siyasal gerçekliği de bunun doğruluğunu ve Küçük&#8217;ün saptamalarının ne denli subjektif ve gerçeklerden kopuk olduğunu göstermektedir. Susurluk kazası sonrasında egemen sınıfların ve onların devletinin onyıllardır birikmiş pislikleri ortalığa dökülmeye başlamış, kitlelerin en geri kesimlerinin bile işbaşındakilere olan güveni, daha önce görülmedik ölçüde sarsılmaya başlamıştır. Egemen sınıfların farklı fraksiyon, klik ve aygıtları (esas olarak, RP/ siyasal İslamın temsil ettiği sermaye kesimi ile geleneksel büyük sermaye VE olağanüstü denecek kadar büyümüş olan polis örgütü ile onu denetimi altına almaya çalışan askeri klik) arasındaki iç iktidar kavgaları keskinleşmeye yüz tutmuştur. 28 Şubat 1997&#8242;de yapılan MGK toplantısı, bu iktidar kavgasının dönemeç noktalarından biri ve bir bütün olarak burjuva devlet aygıtının ve &#8220;güzide TSK&#8217;nin&#8221; güç ve prestijinin restore edilmeye, RP&#8217;nin ve siyasal İslamın frenlenmeye çalışıldığı bir moment olmuştur. Hepsinin de asıl hedefi, devrim, ulusal kurtuluş ve sosyalizm için savaşan güçleri ezmek olan farklı burjuva fraksiyon, klik ve aygıtları, karşılıklı olarak kendi konumlarını güçlendirmeyi amaçlayan bir dizi manevraya girişmiş bulunuyorlar.</p>
<p>Askeri kliğin temsil ettiği ve bağlaşma içinde olduğu geleneksel büyük sermaye, &#8220;karanlık&#8221;ın biricik temsilcisi olarak gösterdiği RP ve siyasal İslamın konumunu sarsmak için kendini &#8220;laik, demokratik ve çağdaş&#8221; bir Türkiye&#8217;den yana bir güç  gibi sunmaktadır. Ve o, Alevileri, Kürtleri, aydınları ve diğer demokratik yığınları laisizm-şeriat kutuplaşması temelinde seferber etmeye ve kendi yedeği haline getirmeye çalışmaktadır. Bu somut koşullar altında, komünistlerin ve tutarlı devrimcilerin, Kürdistan ve Türkiye işçi sınıfının ve halklarının görevi, bir başka ve asıl büyük karanlığın temsilcisi olan ABD ve Batı Avrupa emperyalistlerinin ve onların sınanmış uşağı ve Siyonizmin bağlaşığı ve 12 Mart ve Eylül faşizminin mimarı olan MGK-TÜSİAD &#8220;partisi&#8221;ni desteklemek, onunla bağlaşma kurmak olabilir mi? Elbette ki hayır. Askeri kliğin özendirmesiyle biraraya gelen ve yaptıkları açıklamada -kuşkusuz sahtekarca- &#8220;ne ortaçağın karanlıkları, ne darbe!&#8221; derken, aslında bize tam da böyle bir bağlaşma, daha doğrusu kuyrukçuluk çizgisi önermekte olan Türk-İş, DİSK ve TESK (=Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu) başkanlarının yolundan yürüyen Küçük, &#8220;Ordu&#8221; başlıklı yazısında şöyle diyordu:</p>
<p>&#8220;İki: Geçen yaz ortasında bir basın açıklamasıyla ve daha sonra ilgili savcılığa yazıyla başvurarak RP&#8217;nin kapatılması gerektiğini ileri sürdüm ve istedim. Refah Partisi&#8217;nin kapatılması süreci başlatılmıştır ve ben, karar için en uygun zamanın arandığını görüyorum. Üç: Daha önce başkasının aklına geldi mi bilmiyorum, çok kısa bir süre önce, imam-hatip liselerinin kapatılmasını, buralardan mezun olup da yöneticilik, yargıçlık ve öğretim üyeliği görevlerinde bulunanların tasfiye edilmesini istedim; son milli güvenlik kurulu, ‘ihtiyaç fazlası&#8217; olanların kapatılmasını tavsiye etti, hepsi ihtiyaç fazlasıdır.&#8221;</p>
<p>Yazarımız, MGK&#8217;yla aynı konumda bulunmaktan ve dinsel gericiliğe Türk devletinin yönetici aygıtı olan MGK&#8217;na ve onun güdümündeki savcılara dayanarak savaş açmaktan hiçbir rahatsızlık duymuyor. Böylelikle o, objektif olarak MGK-TÜSİAD &#8220;partisi&#8221;nin devrimci saflardaki ajanı rolünü oynadığını eleveriyor. Hem de ne zaman? Susurluk Komisyonu&#8217;nun; soruşturmanın ucunun Tuğgeneral Veli Küçük&#8217;e ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Teoman Koman&#8217;ın varlığını üstü örtülü bir biçimde kabul ettiği JİTEM&#8217;e uzandığı, Uğur Mumcu&#8217;nun, Orgeneral Eşref Bitlis&#8217;in, Albay Rıdvan Özden&#8217;in, Binbaşı Cem Ersever&#8217;in vb. askeri kliğin buyruğuyla öldürüldüklerinin ve Kürdistan ve Türkiye işçi sınıfına ve  halklarına ve devrimcilerine karşı son yıllarda işlenen cinayetleri işleyen çetelerin iplerinin Genelkurmayın elinde olduğunu gösteren verilerin ortaya çıkmaya başlaması üzerine çalışamaz hale getirildiği bir dönemde. Ve Siyonizmle bağlarını güçlendiren emperyalist uşağı askeri kliğin, görünüşte RP&#8217;ne ve siyasal İslama, ama aslında Kürdistan ve Türkiye devrimine karşı gerçekleştirmeyi tasarladığı bir askeri müdahalenin koşullarını olgunlaştırmaya giriştiği ve Kürt ve Türk halklarını darbe sopasıyla korkutmaya çalıştığı bir dönemde. En iyimser bir anlatımla bu, aymazlığın doruğudur.</p>
<p>Revizyonist ve gerici taktiklerini başarılı bir biçimde pazarlamanın, Türkiye devrimci hareketinin radikal kanadına saldırmaktan geçtiğini bilen Küçük, &#8220;Kitab&#8221; adlı yazısında şöyle diyordu:</p>
<p>&#8220;Başkan Apo&#8217;nun altını çize çize tekrarladığı bir saptaması oldu; kemalizmin sola açık olduğunu düşünmenin, Türkiye solunun en büyük yanılgısı olduğunu ileri sürüyor. Ben kesinlikle katılıyorum.&#8221;</p>
<p>Herhalde, bir devrimcinin sahip olması gereken erdemlerden birisi de açıklık ve dürüstlüktür, kimsenin hakkını yememektir. O yüzden, burada, Kemalizmin sola açık olduğu düşüncesinin, Küçük&#8217;ün de içinde yer aldığı TKP-TİP-TSİP geleneğinin ve bazı &#8220;eski tüfek&#8221;lerin yanısıra Aydınlıkçılar tarafından savunulagelmiş olduğunun, oysa bir İbrahim Kaypakkaya&#8217;nın 1971&#8242;den bu yana ve &#8220;Türkiye solu&#8221;nun militan kanadının, en azından 1980&#8242;den bu yana &#8220;Kemalizmin sola açık olduğunu düşünme&#8221;diğinin herkesçe net bir biçimde teslim edilmesi gerektiğini belirtmeliyiz. Kaldı ki, Türkiye devrimci hareketinin bu zaaflarını eleştirmek, hiçbir zaman Marksizm makyajlı bir &#8220;sol&#8221; Kemalist olmanın ilerisine geçememiş olan ve şimdi de umudunu Türk Genelkurmayına bağlamış olan Küçük&#8217;e düşmez. Öte yandan, &#8220;Türkiye solu&#8221;na bu eleştiriyi yönelten A. Öcalan&#8217;ın, yalnızca Kemalizmin bekçisi olduğu varsayılan Türk generallerinin değil, RP&#8217;nin, TÜSİAD&#8217;ın, Batı Avrupa emperyalistlerinin vb. demokratizminden ve ilericiliğinden pek çok kez dem vurduğunu da anımsatmak zorundayız. Örnek mi? 8 Şubat 1997&#8242;de MED TV&#8217;de yapılan panele telefonla katılan A. Öcalan şöyle diyordu:</p>
<p>&#8220;Bu TÜSİAD çok iyi biliyoruz, 12 Mart&#8217;ta, 12 Eylül&#8217;de, hatta 91 darbesinde bütün gücüyle destekledi en sağ, en faşist rejimleri, hükümetleri. Ama şimdi soldan bile önce davranıyor. Çok ileri bir demokratik siyasal programla, ona ağırlık veren bir yaklaşımla tartışmaya inisiyatif koymak istiyor. Kaldı ki, bunu Avrupa da istiyor. Bu Avrupa sermayesinin kesin şartıdır.&#8221; (<em>Ö. Politika</em>, 9 Şubat 1997) Örnek mi? Öcalan, Küçük&#8217;ün kendisiyle yaptığı röportajda, &#8220;ordu partisi&#8221;nin &#8220;ideolojik ve politik olarak bir reformu yaşayaca&#8221;ğını belirttikten sonra Türk generalleri için şunları söylüyordu:</p>
<p>&#8220;Hızlı bir solculuk gösterebilirler. Kürt sorununu herkesten daha çarpıcı ortaya koyabilirler, hatta elinizdeki delilleri bile alabilirler. Bu tür gelişmeleri de beklemek mümkün, ama bu bizi şaşırtmamalıdır. Orduyu bir yerde ne çok olumlu, ne de çok olumsuz değerlendirmek gerekiyor.&#8221; (<em>Serxwebun</em>, Sayı: 182, Şubat 1997, s. 7)</p>
<p>Herhalde, kimin nasıl, ne kadar yanıldığı ve yanılacağı açık olmalı.</p>
<p>Bütün bunlara karşın, &#8220;teorisyen&#8221;imizin hakkını teslim etmemiz (!), reel politiker anlamında gerçekçi olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Küçük, çıkmazda olan Türk egemen sınıflarının burjuvazinin siyasal literatüründe &#8220;apertura&#8221; ya da &#8220;açılım&#8221; adı verilen bir restorasyon, bir vitrinlerini yeniden düzenleme hazırlığı içinde olduklarını sezmiştir. O, PKK önderliğinin de zaten çoktandır beklemekte olduğu böyle bir &#8220;açılım&#8221;a uyum sağlama hazırlığı içinde olduğunu sezmekte, bu eğilimi kendi konumundan özendirmektedir. Ne de olsa, &#8220;Hem açılımla, hem de güçle hareket etmeye mecburuz.&#8221;</p>
<p>Küçük, &#8220;Laiklik&#8221; adlı yazısında, &#8220;Ankara&#8217;daki iktidar noktalarının, otuz yıldır, ilk kez, fenere doğru bir dönüşe geçmeleri&#8221;nin &#8220;sevindirici&#8221; olduğunu söyledikten sonra, komünistleri ve tutarlı devrimcileri kastederek, bunu görmemenin körlük olduğunu ileri sürüyordu. Bu polemik yazısında dile getirilenler, kimin kör olduğunu ve kimin işçi ve emekçi yığınlarının devrim, ulusal kurtuluş ve sosyalizm yolunda döşenmiş olan mayınları gördüğünü herhalde yeterince göstermiş bulunuyor. Şunu da ekleyebiliriz: Gerçekten, yani fiziksel olarak kör olmak, Küçük gibi siyasal olarak kör olmaktan, özelde PKK&#8217;yı ve genelde Kürdistan ve Türkiye devrimci hareketini bir tuzağa sürüklemeye kalkışmaktan bin kez, milyon kez daha yeğdir.</p>
<p>DİPNOTLAR</p>
<p>(1) Y. Küçük&#8217;ün &#8220;Aydınlık&#8221;a, yani sözümona emperyalizme karşı savaşımın gerekleri adına askeri kliği destekleyen D. Perinçek&#8217;in çizgisine yaklaştığını söylemek yerine, onun, TKP-TİP-TSİP çizgisinin geleneksel ordu ve Kemalizm kuyrukçusu çizgisine geri dönmekte olduğunu söylemek, belki de daha doğru olacaktır. Küçük&#8217;ün öncellerinden Şefik Hüsnü, 1920&#8242;lerde Kemalistlerin demokratik devrimi sonuna kadar götürebileceğini, hatta sosyalist devrimi yapabileceğini ileri sürerken, TKP geleneğinden hiçbir zaman kopamamış olan Hikmet Kıvılcımlı 27 Mayıs askeri darbesini sevinçle karşılamış ve 12 Mart askeri darbesini &#8220;Ordu kılıcını attı.&#8221; sözleriyle selamlamıştı. 1960&#8242;lı yılların ikinci yarısında devrimci gençliği &#8220;asker-sivil aydın zümre&#8221;nin devrimciliği düşüncesiyle zehirleyen Mihri Belli, 12 Mart askeri darbesinin hemen öncesinde ordunun &#8220;işçi ve emekçi sınıflar arasındaki mücadeleye karışmaması, taraf tutmaması&#8221; gerektiğini ileri süren TİP, 1970&#8242;li yıllarda, Türk ordusunun NATO&#8217;dan ve emperyalizmden koparak bir &#8220;halk ordusu&#8221; haline gelebileceğini savunan İsmail Bilen TKP&#8217;si ve 1970&#8242;lerin ikinci yarısında &#8220;Üç Dünya&#8221; teorisinin &#8220;aydınlattığı&#8221; yoldan giderek &#8220;silahlı kuvvetlerin iki süper devlete karşı halkla birleşmesi&#8221;ni savunan TİİKP, aslında hep aynı yolun yolcusuydular. Küçük&#8217;ün akıl hocası olan Kruşçov&#8217;lar, Brejnev&#8217;ler, Kosigin&#8217;ler, Suslov&#8217;larsa 1960&#8242;lı, 1970&#8242;li, 1980&#8242;li yıllarda Arap dünyası ve Afrika başta gelmek üzere geri ve bağımlı ülkelerde &#8220;kapitalist-olmayan yoldan&#8221; sosyalizme geçilebileceğini ileri sürmüş ve Sovyet sosyal-emperyalizmine yakın duran ve iktidara geldikten sonra &#8220;kendi&#8221; halklarının kanını döken bir dizi burjuva ve gerici askeri kliği  desteklemişlerdi. Yazarımızın, 12 Mart&#8217;ın öngününde sözümona bir sol askeri darbe tezgahlamaya çalışan ve anti-komünist ve Türk ulusalcısı bir çizgiye sahip Avcıoğlu ve ortaklarını olumlulamasının, hatta göklere çıkarmasının kaynağında, bir yandan TKP&#8217;nin geleneksel Kemalizm ve ordu kuyrukçuluğu, bir yandan da Sovyet revizyonistlerinin &#8220;kapitalist-olmayan yol&#8221;dan sosyalizme geçiş gerici hayal ve politikası yatmaktadır.</p>
<br /><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/turkishmarxist.wordpress.com/129/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/turkishmarxist.wordpress.com/129/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/turkishmarxist.wordpress.com/129/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/turkishmarxist.wordpress.com/129/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/turkishmarxist.wordpress.com/129/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/turkishmarxist.wordpress.com/129/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/turkishmarxist.wordpress.com/129/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/turkishmarxist.wordpress.com/129/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/turkishmarxist.wordpress.com/129/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/turkishmarxist.wordpress.com/129/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/turkishmarxist.wordpress.com/129/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/turkishmarxist.wordpress.com/129/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/turkishmarxist.wordpress.com/129/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/turkishmarxist.wordpress.com/129/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/turkishmarxist.wordpress.com/129/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/turkishmarxist.wordpress.com/129/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=turkishmarxist.wordpress.com&amp;blog=324447&amp;post=129&amp;subd=turkishmarxist&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/02/27/28-subatin-aynasinda-yalcin-kucuk/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/22aae213268084d33785c4981fd80a2b?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">aserencebeyli</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Hrant Dink’i Kim, Neden Öldürdü?</title>
		<link>http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/01/23/hrant-dink%e2%80%99i-kim-neden-oldurdu/</link>
		<comments>http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/01/23/hrant-dink%e2%80%99i-kim-neden-oldurdu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 23 Jan 2007 21:55:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>aserencebeyli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/01/23/hrant-dink%e2%80%99i-kim-neden-oldurdu/</guid>
		<description><![CDATA[Hrant Dink’i Kim, Neden Öldürdü? Garbis Altınoğlu, 20-21 Ocak 2007 Giriş Türk Kontrgerillasının demokrat yazar sevgili Hrant Dink’i 19 Ocak’ta katletmesi, Türkiye’deki tüm ilerici çevrelerin haklı tepkisine ve Türk egemen sınıflarını ve devletini hedef alan açıklama ve protesto eylemlerine yol açtı. Alçakça bir cinayete kurban edilen Dink’in ulusal kökeni nedeniyle açıklama ve protestoların, jenoside tabi [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=turkishmarxist.wordpress.com&amp;blog=324447&amp;post=122&amp;subd=turkishmarxist&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hrant Dink’i Kim, Neden Öldürdü?</p>
<p>Garbis Altınoğlu, 20-21 Ocak 2007</p>
<p>Giriş<br />
Türk Kontrgerillasının demokrat yazar sevgili Hrant Dink’i 19 Ocak’ta katletmesi, Türkiye’deki tüm ilerici çevrelerin haklı tepkisine ve Türk egemen sınıflarını ve devletini hedef alan açıklama ve protesto eylemlerine yol açtı. Alçakça bir cinayete kurban edilen Dink’in ulusal kökeni nedeniyle açıklama ve protestoların, jenoside tabi tutulmuş Ermeni halkıyla dayanışma duygusunu yansıtması ve büyütmesi ve kendisini tüketmiş olan Türkiye sol hareketinin “Ermeni sorunu”na olan duyarlılığını ilk kez bu denli açık biçimde sergilemesine vesile olmasını da olumlu bir öğe olarak kaydetmek gerekir. Bu bağlamda Türkiye’deki bir gösteride ilk kez “Hepimiz Ermeniyiz” sloganının atılmış olmasının öneminin altını çizmek isterim. Herhalde Hrant da bu duyarlılık patlamasını görmüş olsaydı, ölümünün gecikmeli de olsa bazı tarihsel gerçeklerin daha iyi kavranmasına, daha doğrusu hissedilmesi ve anımsanmasına yol açtığını düşünerek mutlu olurdu. Gerici-faşist rejimin Ermeni olan her şeye karşı azgın ve bitmez-tükenmez bir kin beslediği, bu kinin maddi temelinin, Türk burjuvazisinin oluşumunun esas itibariyle, Ermeni ve daha küçük ölçekte Rum vb. halklarının/ toplumlarının sürgünü, yokedilişi ve mülksüzleştirilmesi olduğu biliniyor. Ermeni düşmanlığının, örneğin bir Kürt düşmanlığı, Alevi düşmanlığı ya da Arap düşmanlığı ile aynı kategoride yer almaması bundandır. Bir başka anlatımla Ermeni düşmanlığının, Türk gericiliğinin vazgeçilmez ve olmazsa olmaz bir öğesi, Türk milliyetçiliğinin mayası olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Tutarlı devrimci ve enternasyonalistler duygu ve önyargılarının, siyasal analizlerine yön vermesine izin vermez, ne denli acı bir olayla karşı karşıya olsalar da değerlendirmelerini serinkanlılıkla yapma yükümlülüklerini bir yana atamazlar. Dolayısıyla tam da burada, kendine özgü bu gibi yanları olmakla birlikte Dink cinayetinin, askeri kliğin ve ona bağlı Kontrgerillanın yıllardır Kürt halkına ve onun öncülerine, Türk devrimcilerine ve ilerici aydınlarına vb. karşı gerçekleştirdiği -ve önü kesilmezse bundan böyle de işleyeceği- sayısız cinayetin bir benzeri olduğunu, bu cinayetin asıl ve gerçek hedefinin Hrant Dink ve Türkiye’deki Ermeni toplumu olmadığını belirtmek isterim. Bu bay ve bayanların kudurmuş gericiliklerinin değişmez hedefi olması, sayıları 50,000 dolayındaki Ermeni halkını/ toplumunu onlar açısından gerçek ve güncel bir “tehdit öğesi” kılmıyor. Bu saptamanın, Türk gericiliğinin özelde sevgili Hrant’a karşı gerçekleştirdiği iğrenç cinayete ve genelde Ermeni halkına karşı beslediği azgın ve bitmez-tükenmez kine karşı en kararlı bir biçimde tutum almakla çelişmediğini söylemeye bile gerek yok. O halde bir kez daha sormalı: Hrant Dink neden öldürüldü?</p>
<p>Ortadoğu Bağlamı ve Türk Egemen Sınıflarının Rotası<br />
Başka bir yazımda da belirtmiş olduğum gibi, içinde Türkiye’nin de yer aldığı Ortadoğu’daki konjonktür ve gelişmeler, ABD-İsrail-Britanya şer ekseninin Ortadoğu ve ötesine dönük saldırısı ve ana gövdesi bu blokun kuyruğunda sürüklenen Türk gericiliğinin rotası gözardı edilerek, daha doğrusu bu faktörün belirleyici etkisi hesaba katılmaksızın asla anlaşılamaz. Kısaca özetlemek gerekirse; Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya ve bu geniş bölgenin doğal gaz ve petrol kaynakları üzerinde egemenliğini kurmak, emperyalist rakipleri Çin ve Rusya’nın yükselişini frenlemek ve/ ya da durdurmak, Siyonist İsrail’in “güvenliği”ni sağlamak için çaba harcayan ABD, bir yandan emperyalist rakiplerine gözdağı vermekte, bir yandan da bu jeografide yaşayan ve çoğunluğu Müslüman olan halklara, onların anti-emperyalist/ anti-ABD öncülerine karşı bir savaş yürütmekte ve kendi diktasına şu ya da bu ölçüde karşı çıkan, hatta ona “uyum sağlamayan” devletleri hedef tahtasına oturtmaktadır. “Teröre karşı küresel savaş” denen siyasetin özü, içeriği tam da budur. Amerikan savaş ağalarının bu stratejisini, bazı çekinceler ya da itirazlara rağmen destekleyen Türk egemen sınıflarının farklı fraksiyonları, özellikle 11 Eylül 2001 sonrası dönemde Afganistan ve Irak operasyonlarına dolaylı bir biçimde katılmış ve bu çerçevede Türkiye Kürdistanında uyguladıkları devlet terörünü, PKK’nın ve Kürt halkının –teslimiyet noktasına varan- son derece alçakgönüllü taleplerini ve ateşkes önerilerini geri çevirerek sürdürmüş, hatta tırmandırmışlardır. Değişik ulus ve milliyetlerden Türkiye işçi sınıfının ve halklarının, hatta uzun erimde Türkiye burjuvazisinin geniş kesimlerinin çıkarlarına ters olan bu politika, yoğun bir milliyetçi ve Pantürkist demagoji eşliğinde yürütülmekte, hatta Türkiye’nin temel sorunu olan “Kürt sorunu”nun düzeniçi olmakla birlikte daha esnek yollardan çözümünü savunan burjuva yazarlar, siyasetçiler vb. de gözardı edilmekte, susturulmakta, açık ya da üstü örtülü biçimde ihanetle suçlanmaktadır. Bu rotada inatla yürünmesinin sorumluları, devlet aygıtının kilit noktalarını elinde bulunduran ABD-İsrail yanlısı askeri klik ve geleneksel büyük burjuvazidir; ancak onlarla gericilik ve şovenizm yarışına girişmiş bulunan İslamcı orta ve büyük burjuvazi ve onun hükümeti de aynı hastalıkla sakatlanmıştır. 5 Ocak 2006’da kaleme almış olduğum “Bir Kürt-Türk Çatışmasına Doğru ya da Öcalan’ın Dönüşü” başlıklı yazımda şöyle demiştim:<br />
“Tüm bir cumhuriyet tarihi boyunca güttükleri Kürt politikası iflas etmiş olan bu baylar ve bayanların, başarısızlığa mahkum olduğu belli bir politikayı, özellikle bugünkü Ortadoğu güç ilişkileri içinde izlemekte diretmek ve yıllardır Eyüp Peygamber sabrıyla kendilerine barış elini uzatmakta olan Kürt halkını düşman ilan etmek suretiyle Türkiye’nin parçalanması sürecini hızlandırmakta, Türkiye Kürtlerini adeta zorla Güney Kürdistan devletinin ve dolayısıyla ABD ve İsrail’in kollarına itmekte olduklarını. Bu gerici çizgide inat ve ısrar; Türk egemen sınıflarının ilkellik, özgüvensizlik ve siyasal öngörüsüzlükleriyle olduğu gibi, kendisini milliyetçi, şovenist ve Pantürkist retorikle kamufle etmeye çalışan, ama örneğin, Irak ve Kosova Türklerinin en sıradan demokratik haklarını bile savunmaktan aciz olan ABD uşağı (ve İsrail-yanlısı) işbirlikçi burjuvazinin devlet aygıtının kumanda tepelerine egemen olmasıyla da açıklanabilir. Onlar, Sevr paranoyalarının ve bölünme krizlerinin depreştiği anlarda sitem oklarını emperyalistlerarası rekabette çok daha zayıf konumda bulunan ve Türkiye’deki, Irak’taki ve genel olarak Ortadoğu’daki gelişmeleri yönlendirme yetisi çok daha sınırlı olan Almanya’ya, Fransa’ya, Yunanistan’a vb. fırlatıyorlar; ya da Ermeni, Rum ve Kürt halklarına nefret kusuyorlar. Ancak, ortak bir iradeden yoksun AB’ne göre çok daha güçlü bir konumda olan, Türkiye’nin komşusu haline gelmiş bulunan ve dahası -başlarının püsküllü belası ilan ettikleri- PKK’ya müdahale etmediğinden yakınıp durdukları ABD ve onun ortağı İsrail’in eylem ve entrikaları sözkonusu olduğunda suspus oluveriyorlar.</p>
<p>“Şu soru da sorulmalı: Türk ve Kürt halklarını karşı karşıya getirme politikası kimin işine yarıyor? Öncelikle, dünya gericiliğinin merkezini oluşturan şer ekseninin ve onların Türkiye’deki uzantı ve işbirlikçilerinin. Bu provokatif politikanın temel hedefi, Türkiye’yi adıgeçen eksene daha da fazla yaklaştırmak, bu arada onu, odağında Almanya ile Fransa’nın bulunduğu AB emperyalistlerinden ve komşu burjuva devletlerinden uzaklaştırmak ve Ortadoğu’nun yeniden biçimlendirilmesi sürecinde İran ve Suriye’ye karşı uygulanan saldırgan politikanın, belki de savaşın vurucu gücü, ya da güçlerinden biri haline getirmektir. Yer yer yalpalamakla birlikte gerek askeri kliğin ve gerekse AKP hükümetinin, Türkiye’nin bölgedeki stratejik konumunu daha da zayıflatacak bu türden askeri maceralara atılmaya bilinen bir itirazlarının olmaması ve Tahran ile Şam’ı ‘uluslararası toplulukla’, yani dünya emperyalizmiyle uyumlu davranmaya çağırıp durmaları da yukardaki saptamayı doğrulamaktadır.”</p>
<p>Ne var ki, Irak’ın ABD ve yardakçıları tarafından işgaline pasif ve lojistik destek sunan ve işgal sonrasında kurulacağını umdukları yağma sofrasından kendilerine pay düşeceğini uman ve bunu hiç de sıkılmadan, burjuva diplomatik nezaket kurallarını dahi bir yana atarak açıkça dile getiren İttihat ve Terakki mukallitleri sadece hava aldılar; dahası onlar, Güney Kürdistan’da kurulan bir Kürt devleti realitesiyle de yüzleşmek ve “kırmızı çizgi”lerini bir yana koymak ve böylesi bir devleti casus belli (=savaş nedeni) saydıkları yolundaki şovenist çığırtkanlıklarını da yutmak zorunda kaldılar. Bu süreç, Türkiye Kürdistanı halkının –devrimci bir önderlikten yoksun olmasına ve bir önderlik bunalımı yaşamasına rağmen- demokratik ve ulusal haklarını alma kararlılığının sürdüğü bir döneme denk düştü. ABD ve İsrail’in stratejik uşağı Türk gericiliği ve Kontrgerillası ise, Kürt halkına ve gerillalarına yönelik saldırı ve provokasyonlarına inatla devam etti ve sistemli bir biçimde bir Kürt-Türk çatışmasını kışkırttı. TSK’nin PKK gerillalarına karşı saldırılarını yoğunlaştırmasına karşılık PKK’nın altı yıldır sürdürmekte olduğu tekyanlı ateşkese 1 Haziran 2004’te son vermek zorunda kalması, 2005 Newrozunda yaşanan bayrak krizi, polisin ve MHP’nin 5 Eylül 2005’te DEHAP’ın düzenlediği Gemlik yürüyüşüne karşı giriştiği vahşi saldırı, 9 Kasım 2005’de Şemdinli bombalamalarıyla doruğuna çıkan Kontrgerilla eylemleri, Mart 2006’da Diyarbakır’da başlayan ve ardından Siirt, Batman, İstanbul ve Kızıltepe’ye yayılan gösterilere ateş açılması sonucunda 18 kişinin katledilmesi, yüzlerce kişinin yaralanması ve binlerce kişinin gözaltına alınması, askeri kliğin 20 Mart 2006 tarihli açıklamasında Şemdinli davası iddianamesini hazırlayan Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya’yı tehdit etmesi, Kontrgerilla’nın 12 Eylül 2006’da Diyarbakır’ın Bağlar semtinde çöp bidonlarına koyduğu bombaların patlaması sonucu 7’si çocuk 11 kişinin ölmesi ve onlarca kişinin de yaralanması bu sürecin önemli kilometretaşları arasında sayılabilir.</p>
<p>Türk gericiliği Hrant Dink cinayetiyle esas olarak Kürt halkına ve tali olarak da Türkiye ve Kuzey Kürdistan işçi sınıfı, emekçileri ve devrimci ve demokratik güçlerine gözdağı vermekte ve bir Kürt-Türk çatışması gerici rotasını izlemekte kararlı olduğunu anlatmak istemektedir. (Geçerken bunun Hrant Dink’in, Ermeni halkının yanısıra Kürt  ve Türk halklarının da bir şehidi olduğu anlamına geldiğini belirtmem gerekir.) Kürt halkı ve onun öncü güçleri bu olayı ister istemez şöyle okuyacaklardır: “Türk gericiliği, kendisi bakımından hiçbir güncel, hatta uzun erimli siyasal tehdit oluşturmayan 50,000 dolayında Ermeni ‘yurttaşı’na ve onların –tarihte yaşanan onca acıya rağmen- Ermeni-Türk halkları arasında barış ve kardeşliği savunan bir öncüsüne bile tahammül etmemektedir. Peki böyle bir devlet; siyasal partisi (ya da partileri), yerel yönetimlerde güçlü bir temsil kapasitesi, iyi-kötü gelişmiş bir ulusal bilinci, binlerce gerillası olan ve sınırın hemen ötesindeki Güney Kürdistan devletinin manevi desteğini arkasına almış bulunan 15-20 milyon dolayındaki Kürt ‘yurttaşı’na nasıl tahammül edecek, onlarla nasıl barış içinde birarada yaşayacaktır?” Kürt halkının ve onun siyasal öncülerinin böyle bir soruya nasıl bir yanıt vereceğini ve bu olup bitenlerden “Türklerle birlikte yaşamak olanaklı değil” mesajını alacağını tahmin etmek hiç te zor değil.</p>
<p>Türk gericileri özellikle son haftalarda yaptıkları gibi; Kerkük’ün nüfus yapısının Kürtler lehine değiştirilmekte olduğu, kendisi de ABD ve İsrail destekli Kürdistan Bölgesel Hükümetinin Türkmenlere baskı yaptığı ve onları etnik arındırmaya tabi tuttuğu yolundaki -kısmen doğru- gerekçelerle şovenizmi ve Kürt düşmanlığını kışkırtırken “kendi” Kürt yurttaşlarına gene aynı mesajı göndermektedirler.</p>
<p>Onlar 13-14 Ocak’ta Ankara’da çok sayıda Türk ve Kürt aydını, gazetecisi, siyasetçisi, belediye başkanı ve sendikacısının katılımıyla toplanan, son derece ılımlı bir talepler listesi hazırlayan ve esas hedefi bir Kürt-Türk çatışmasını önlemek olan “Türkiye Barışını Arıyor” konferansına bile tahammülleri olmadığını sergilerken ve bu konferansın düzenleyicileri hakkında soruşturma açarken “kendi” Kürt yurttaşlarına gene aynı mesajı göndermektedirler.</p>
<p>Onlar, İncirlik üssüne –büyük bir olasılıkla İran’a karşı girişilecek bir hava saldırısı için- ABD savaş uçaklarının yerleşmesine izin verir, 18 Ocak’ta TBMM’nde “Kerkük sorunu”nu konu alan bir gizli görüşme yapar, sınıra yüzbinlerce asker yığarken “kendi” Kürt yurttaşlarına gene aynı mesajı göndermektedirler.</p>
<p>Ve onlar, Hürriyet gazetesinin 17 Ocak’ta manşetten verdiği ve İstanbul&#8217;daki 52. Tümen bünyesinde kurulan EMASYA birliğinin Çağlayan Meydanı&#8217;nda tatbikat yapmayı planladığı yolundaki haberin de ima ettiği gibi, gerek ulusal ve demokratik hakları için harekete geçecek olan Kürt halkına ve gerekse emperyalist savaşa, faşizme ve ulusal baskıya karşı sokağa dökülecek Türk işçi ve emekçilerine ve devrimci güçlerine karşı daha sert önlemler almaya hazırlanırken “kendi” Kürt yurttaşlarına gene aynı mesajı göndermektedirler.</p>
<p>Hrant Dink cinayeti, işte bu uğursuz, karşı-devrimci, Kürt-düşmanı ve savaş kışkırtıcısı politikanın –şimdilik- en son halkasıdır. Önleri Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri, Kürt halkı ve ne yazık ki kendilerini önemli ölçüde tasfiye etmiş olan devrimci öncüleri tarafından kesilmediği/ kesilemediği takdirde, askeri kliğin yönetimindeki Türk gericiliğinin bunun arkasını getireceğini tahmin etmek için ise falcı olmaya gerek yok. Halihazırda böyle bir umut beslemeyi olanaklı kılacak olgular yok; ancak Hrant’ın alçakça katledilişinin yarattığı devrimci öfke selinin Türkiye devrimci hareketinin kalıntılarını bazı şeyleri yeniden düşünmeye zorlaması, onların, çok sınırlı olan enerjilerini büyük ölçüde yapay ve marjinal konularla harcamaktan vazgeçmelerine ve belki de hepsinden önemlisi ortak devrimci platformlarda buluşarak günün yakıcı sorunlarına ortak devrimci yanıtlar vermeye yönelmelerine vesile olması umulur.</p>
<p>Öte yandan, Hrant Dink cinayetinin, barbar ve faşist yüzü bir kez daha sergilenen Türk gericilerini uluslararası arenada daha da fazla yalıtmak, onları –ABD’nin gündemini daha sinsi ve ikiyüzlü bir biçimde destekleyen- AB emperyalistlerinin nüfuz alanından uzaklaştırmak ve böylelikle onları ABD-İsrail-Britanya neo-faşist ekseninin savaş arabasına daha sıkı bağlarla bağlamak gibi bir sonucu da olduğu açıktır. Bu nedenle, bu cinayetin Türk Kontrgerillası tarafından olduğu gibi, onunla elele ya da ondan bağımsız olarak CIA ya da MOSSAD tarafından gerçekleştirilmiş olması hiç de yabana atılacak bir olasılık değildir. Sözkonusu örgütlerin tarihini iyi-kötü bilen herkes, özellikle 11 Eylül-sonrası dönemde çeşitli ülkelerin politikalarını etkilemek ve yönlendirmek amacıyla çok sayıda örtülü operasyon gerçekleştirdiklerini anımsayacaktır. BBC, CNN gibi dünya ölçeğinde izlenen ve emperyalist ve Siyonist devlet aygıtlarının borazanı konumundaki televizyon kanallarının bu alçakça cinayeti, Türk askeri kliğini ve AKP hükümetini fazla rahatsız etmeyecek bir içerikle vermesi, olayın bir tarafı sayılması gereken Ermeni halkının/ toplumunun görüşlerini dile getirebilecek bir analist, yazar ya da siyasetçiyi konuk etmemesi, bu tezimi güçlendirmektedir. Ancak, -Mahir Kaynak gibi bazı eski istihbarat yetkililerinin ya da Şevket Kazan gibi elikanlı bakan eskilerinin de belirttiği gibi- bu ikinci olasılığın geçerli olması, kendisini bu güçlere teslim etmiş bulunan ve elleri Ermeni, Rum, Süryani Kürt ve Türk halklarının kanlarıyla lekeli vahşi Türk gericiliğinin sorumluluğunu zerrece azaltmaz.</p>
<p>Bilindiği gibi, ABD-İsrail-Britanya neo-faşist blokunun Afganistan, Irak, Filistin ve Lübnan (ve bunlara eklenen Somali) halklarına karşı sürdüğü emperyalist haçlı seferi bazı taktiksel kazanımlara rağmen büyük ve giderek büyüyen bir direnişle karşılaştı. Özellikle Bush kliğinin kamuoyu desteğinin önemli ölçüde azaldığını ortaya koyan 7 Kasım 2006 Senato ve Temsilciler Meclisi seçimlerinin ardından ABD tekelci burjuvazisinin bir fraksiyonunun neo-faşist yönetimi “daha gerçekçi ve daha akılcı” bir emperyalist rotaya çekme girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanması, baş savaşağası G. W. Bush’un Irak savaşını kazanmanın olanaklı olduğunu ileri sürmesi ve 11 Ocak’ta Irak’a 21,500 ek asker göndermeyi de içeren “yeni strateji”sini açıklaması ve hepsinden önemlisi ABD’nin İsrail’le elele İran’a yönelik bir hava-deniz saldırısı gerçekleştirme planlarını yaşama geçirme doğrultusunda ek adımlar atması, gerginliği daha üst bir düzeye çıkarmış ve emperyalist savaşın ve ona karşı direnişin daha geniş bir bölgeye yayılması riskini ve olanağını önemli ölçüde arttırmıştır. Bu ve benzer veriler bize Hrant Dink’in katline dar bir pencereden bakmamamız ve bu cinayeti, salt Türk gericiliğinin iğrenç ve barbar motifleriyle açıklama hatasına düşmememiz gerektiğini anımsatıyor.</p>
<p>Sonsöz<br />
20 Ocak akşamı televizyon kanallarının, Türk yetkililerinin, Hrant Dink’in katilinin kimliğinin saptandığını bildirmelerinden kısa bir süre sonra sanığın üzerinde silahla Samsun otogarında yakalandığı bildirildi. Ancak Türkiye’nin tarihini ve Türk egemen sınıflarının kirli ve kanlı geçmişini ve bugününü ve gerçek katillerin Arslanlı Kapı’da, Çankaya’da vb. oturmakta olduğunu bilenler, Hrant’ın katlinin asıl sorumlusunun bu zavallı piyon olmadığının bilincindedirler. Türkiye Komünist Partisi MK Sekreteri Mustafa Suphi ve yoldaşlarının 28-29 Ocak 1921’de Türk gericilerinin direktifiyle kurşunlanarak ve denizde boğularak öldürülmelerinden hemen hemen 86 yıl sonra Hrant’ın Trabzon kökenli bir zavallı piyonun tabancasından çıkan kurşunlarla katli acaba bir rastlantı mıdır? Belki, ama Türk gericiliğinin Trabzon’u bir Kontrgerilla üssü haline getirdiği tartışma götürmez bir gerçekliktir. Mart 1995 Gazi direnişi nedeniyle açılan davanın Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi tarafından güvenlik gerekçesiyle Eylül 1995’de Trabzon’a gönderilmesi, 16 Ocak 1996’da Türk Kontrgerillasının yönlendirdiği –ve daha sonra cezaevinden kaçmalarına göz yumulan- sözde Çeçen militanların Trabzon limanındaki Avrasya feribotunu içindeki yolcularla birlikte rehin alması, Gazi davasının 15 Aralık 1997’de Trabzon’da görülen duruşması sonrasında polisin yönlendirdiği sivil faşistlerin şehit yakınlarına ve onlarla birlikte bulunan devrimcilere saldırması sonucu 12 kişinin yaralanması, 2003’de o sırada muhalafette bulunan şimdiki KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın Trabzon ve ilçelerine sokulmaması, 6 Nisan ve 2 Kasım 2005’de Trabzon’da TAYAD üyelerine yönelik linç girişimleri, 5 Şubat 2006’da İtalyan Santa Maria kilisesi rahibi Andrea Santoro’nun öldürülmesi, Trabzon’un bu özelliğinin hemen akla gelen kanıtlarından en önemlileri.</p>
<p>Sözlerimi bitirirken bütün bu yaşananların “Türkiye Barışını Arıyor” konferansını düzenleyenlerin ve onlar gibi düşünenlerin ne denli büyük bir yanılgı içinde olduklarını gösterdiğini belirtmek isterim. Kan içinde doğmuş, kan içerek büyümüş ve kan içmeden yaşamını sürdüremeyecek olan bir canavarla onun kurbanları arasında belki taktiksel ateşkesler olabilir; ancak barış asla olamaz. Genel olarak burjuvazi ve diğer sömürücü sınıflar için geçerli olan bu aksiyom, Türk gericiliği için iki kat daha geçerlidir.<br />
 </p>
<br /><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/turkishmarxist.wordpress.com/122/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/turkishmarxist.wordpress.com/122/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/turkishmarxist.wordpress.com/122/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/turkishmarxist.wordpress.com/122/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/turkishmarxist.wordpress.com/122/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/turkishmarxist.wordpress.com/122/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/turkishmarxist.wordpress.com/122/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/turkishmarxist.wordpress.com/122/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/turkishmarxist.wordpress.com/122/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/turkishmarxist.wordpress.com/122/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/turkishmarxist.wordpress.com/122/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/turkishmarxist.wordpress.com/122/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/turkishmarxist.wordpress.com/122/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/turkishmarxist.wordpress.com/122/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/turkishmarxist.wordpress.com/122/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/turkishmarxist.wordpress.com/122/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=turkishmarxist.wordpress.com&amp;blog=324447&amp;post=122&amp;subd=turkishmarxist&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/01/23/hrant-dink%e2%80%99i-kim-neden-oldurdu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/22aae213268084d33785c4981fd80a2b?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">aserencebeyli</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Naçizane Öneriler</title>
		<link>http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/01/22/nacizane-oneriler/</link>
		<comments>http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/01/22/nacizane-oneriler/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Jan 2007 21:53:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>aserencebeyli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/01/22/nacizane-oneriler/</guid>
		<description><![CDATA[Naçizane Öneriler 22 Ocak 2007 Hrant Dink’in katli, Türk gericiliğinin insanlıkdışı ve iğrenç tutumuna karşı uzun yıllardır birikmiş olan öfkenin dev bir dalga biçiminde ortaya çıkmasına vesile oldu. Kendilerinin ve/ ya da ortaklarının gerçekleştirdiği bu cinayete karşı oluşan meşru nefret selinin Türkiye toplumunun geniş kesimlerinde yankı bulması, egemen sınıfları –şimdilik- savunma pozisyonuna itmiş bulunuyor. Başbakan [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=turkishmarxist.wordpress.com&amp;blog=324447&amp;post=128&amp;subd=turkishmarxist&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"><span>                                   </span><strong>Naçizane Öneriler</strong></span><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"><span>                   </span><span>                          </span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"><span>                                        </span>22 Ocak 2007</span><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"> </span><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"> </span></p>
<p><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"></span></span><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;">Hrant Dink’in katli, Türk gericiliğinin insanlıkdışı ve iğrenç tutumuna karşı uzun yıllardır birikmiş olan öfkenin dev bir dalga biçiminde ortaya çıkmasına vesile oldu. Kendilerinin ve/ ya da ortaklarının gerçekleştirdiği bu cinayete karşı oluşan meşru nefret selinin Türkiye toplumunun geniş kesimlerinde yankı bulması, egemen sınıfları –şimdilik- savunma pozisyonuna itmiş bulunuyor. Başbakan R. T. Erdoğan’ın, Hrant Dink cinayetinin ABD Kongresi’nde Ermeni jenosidi karar tasarısının tartışılmasına öngelen bir zaman diliminde gerçekleşmiş olmasını “manidar” bulduğunu belirten sözlerinin hemen hemen hiçbir destek bulamaması bundandır. Bir dizi devlet yetkilisinin, gerici burjuva parti yöneticisi ve sözcüsünün ve köşe yazarının Dink’in ölümünü kınaması ve O’nun için timsah gözyaşları dökmesi de bundandır. </span><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"> </span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;">Türkiye devrimci hareketinin ya da yeni filizlenmeye başlayan devrimci güçlerin, Hrant Dink’in katlinin ardından ortaya çıkan devrimci potansiyelin bir süre sonra dağılıp gitmesine fırsat verip vermeyeceklerini, bu potansiyeli şu ya da bu biçimde bir anti-faşist cephe örgütlenmesinin kanalına akıtabilme becerisini gösterip gösteremeyeceklerini göreceğiz. Bu, üzerinde –olanaklıysa eğer kollektif olarak- kafa yormaya değer bir konu bence. Ülkemiz, Osmanlı İmparatorluğu döneminden bu yana bir halklar mezbahası olagelmiş, Osmanlı ve Türk gericileri farklı etnik, dinsel vb. kökenden halklar arasında çitler ve duvarlar örmeye, onlar arasındaki önyargı ve düşmanlıkları beslemeye ve çatışmaları kışkırtmaya her zaman özen göstermişlerdir. Bu husus dikkate alındığında, Dink cinayetinin yarattığı devrimci enerjinin, içinde Kürt, Türk, Ermeni, Arap, Laz, Rum, Çingene, Yahudi vb. halklarının temsilcilerinin yeralacağı bir “Halkların Kardeşliği Platformu” oluşturmak için değerlendirilip değerlendirilemeyeceğinin ciddi bir biçimde düşünülmesinde yarar olduğu kanısındayım. Tabii, oluşturulması halinde böylesi bir yapının, Türkiye devrimci hareketinin en köklü hastalıklarından birisi olan sekterlik ve örgütsel bencillikten olabildiğince uzak tutulması, büyük çoğunluğu, ayakta kalabilen devrimci örgütlerin çatısı altında bulunmayan geniş devrimci ve anti-faşist potansiyeli kucaklamaya çalışması ve vitrinine kamuoyunda tanınan dürüst ve ilerici aydınları koymaya özen göstermesi gerekecektir. </span><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"> </span></span></span><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"> </span><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;">Ancak bugün, şimdi özellikle önemli olan, sol ve devrimci güçlerin uzun bir aradan sonra yakalamış oldukları ve kolay kolay yakalayamayacakları devrimci meşruiyet zeminini yitirmemeye olabildiğince özen göstermeleri gerektiğidir. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz koşullarda içine düşülebilecek en önemli hata, kendilerinin ne denli devrimci olduğunu göstermek için birilerinin birtakım faşist hedeflere karşı zor ve şiddet içeren misilleme eylemleri gerçekleştirmesi olacaktır. Bu, taktiksel bakımdan son derece hatalı olacak ve askeri kliğin ve AKP hükümetinin inisiyatifi yeniden ele geçirmesine yardım edecektir. Böylesi bir uyarının gerekli olduğunu düşünmemin birden fazla nedeni var: Herşeyden önce, herkesin de bildiği gibi, kitle bağları ve desteği geçmiş yıllara ve onyıllara göre büyük ölçüde daralmış olan devrimci örgütlerimizin bazılarında, kendi adlarını bu yolla duyurma eğilimi oldukça güçlüdür. İkincisi, devrimci hareketin yaşadığı dağılma ve tükenme sürecinin bir çaresizlik-güçsüzlük ruh hali yaratması ve bu arada Leninist strateji ve taktiğe ilişkin önermelerin unutulmasının yer yer küçük-burjuva maceracı eğilimleri körüklemekte olmasıdır. Bu iki hususa ek olarak, egemen sınıfın istihbarat örgütlerinin bazı burjuva partilerinin binalarına ya da benzer hedeflere yönelik saldırılar yapması ve bu eylemleri Hrant Dink’in katlini protesto eden filan ya da falan devrimci örgütün eylemi olarak sunmasının pekala olanaklı olduğunun altı çizilmelidir. İçerden ya da dışardan gerçekleştirilmesi halinde böylesi eylemler, gericiliğin işini kolaylaştıracak ve onun, varolan devrimci kitle potanselini bölmesini ve dağıtmasını kolaylaştıracaktır. Devrimci bir ruh halinden uzak olan Türk halkının geniş kesimleri üzerindeki şovenist etkinin son yıllarda daha da büyümüş olduğu ve kökeni eskilere dayanan Ermeni düşmanlığının da bu ruh halini pekiştirmek için kullanıldığı dikkate alındığında, bu uyarının yerinde olduğu herhalde anlaşılır. Tabii bunları söylerken, polisin ya da sivil faşistlerin kitle gösterilerine yaptıkları ve yapacakları saldırıların, ya da onların semtlerde, işyerlerinde, okullarda gerçekleştirdikleri ve gerçekleştirecekleri şiddet ve taciz eylemlerinin kitlesel devrimci şiddetle püskürtülmesi gibi meşru savunma eylemlerini kastetmediğim bellidir. </span><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"> </span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;">Bu arada, 21 Ocak’ta İstanbul Indymedia’da Spartacus kod adıyla yazan arkadaşın dile getirdiği bazı kaygılara katıldığımı da belirtmek isterim. AGOS gazetesinin girişine, -eğer doğruysa- Hrant Dink’in Bakırköy’deki evinin girişine Türk bayrağı asılması olguları ve Başbakan R. T. Erdoğan’ın danışmanı ve AKP milletvekili Ömer Çelik’in, Dink’in cenazesinin Türk bayrağına sarılması önerisi Türk gericilerinin siyasal inisiyatifi ele geçirme çabalarının anlatımıdır; bu kabul edilemez tutum ve dayatmalara karşı çıkılmalıdır. Devletin baskısı altında böyle davranmak zorunda kaldıklarını tahmin edebileceğimiz AGOS yöneticilerinin ve Dink ailesinin doğru bir tutum almaları için yüreklendirilmeleri ve desteklenmeleri gerekiyor. Ancak, sonal kararın gene de kendilerine bırakılması en doğrusu olacaktır.</span><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"> </span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"></span></span><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;">Öte yandan Spartacus’un, Salı günü yapılacak törenin bir sessiz yürüyüş biçiminde gerçekleştirilmesinin yanlış olacağı yolundaki değerlendirmesine de katılıyorum. Yürüyüşte, önceden belirlenecek ve olayın ruhuna uygun ORTAK devrimci ve anti-faşist sloganların atılmasına, ama kesinlikle bir slogan yarışına girilmemesine, sloganların seçiminde yürüyüşe İslami duyarlılığı olan insanların yanısıra daha farklı görüş ve eğilimlere sahip insanların da gelebileceği olgusunun dikkate alınmasına ve özellikle ortamın, devrimci örgütlerin kendi güçlerini sergileme arenasına dönüştürülmemesine özen gösterilmesinin herkesin yararına olacağı kanısındayım. Sözlerime son verirken bu sürecin, sol ve devrimci güçlerin birbirlerini dinleme ve ortak iş yapma kültürüne ve kitlelerin siyasal bakımdan ileri kesimleriyle yeniden ve daha güçlü bağlar kurma yetisine katkıda bulunmasını ve yeni bir başlangıç olmasını diliyorum.</span><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"> </span><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"></span></span></span><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;">27 Ocak’ta yapılan EK: Bilindiği gibi Hrant Dink’in 23 Ocak günü yapılan cenaze töreninde –bazı istisnalar bir yana bırakılacak olursa- slogan atılmadı ve pankart taşınmadı. Hrant Dink’in eşi Rakel cenaze törenindeki konuşmasında şöyle diyordu:<br />
“</span><span class="hurtextverdana1"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;">Sevgili dostlar, bugün bedenimin yarısını, sevgilimi, çocuklarımın babasını, ailemizin büyüğünü, sizin kardeşinizi uğurluyoruz. Sağdakine, soldakine, öndekine, arkadakine rahatsızlık vermeden, saygısızlık yapmadan, sloganlar atmadan ve pankartlar açmadan sessiz bir saygı yürüyüşü gerçekleştiriyoruz. Bugün sessizlik ile büyük bir ses yükselteceğiz.” Gerçekten de pratik, bu yürüyüşün slogan atılmaksızın ve sessizlik içinde gerçekleştirilmesinin aslında “büyük bir ses yükselt”mek anlamına geldiğini gösterdi. Bu tarzda gerçekleştirilen bir yürüyüş ve eylemin Türk halkının, Ermeni halkının çekmiş olduğu ve hala çekmekte acıları hissedebilmesi açısından çok daha elverişli olduğunu, Türk şovenizminden önemli ölçüde etkilenmiş olan ve siyasal olarak daha geri bir noktaya itilmiş olan Türk işçi sınıfı ve halkına hitabetmenin, onların yüreğine ulaşmanın belki de –şimdilik ve bugünkü koşullarda- en iyi yolu olmuş olduğunu söyleyebiliriz. Kuşkusuz bazıları çıkıp, böylesi bir sessizliğin “ajitasyon ve propaganda özgürlüğü”nün çiğnenmesi ve “devrimci sloganların kitlelere ulaştırılmasının engellenmesi” anlamına geldiğini söyleyebilirler ya da söyleceklerdir. Böyle bir eleştiri, biçimsel olarak doğru gözükebilir; ancak yaşanan pratik bu türden saptamaları çürütmüştür. Herhalde az-çok objektif düşünme ve gözlem yapma yetilerini yitirmemiş olan herkes, “geleneksel devrimci” tarzda yapılacak bir cenaze töreni ve yürüyüşünün, amaca çok daha az hizmet edeceğini göstermiş olduğunu kabul edecektir. Böylelikle –asla teoriyi küçümsemeksizin- bir kez daha yaşamın canlı pratiğinin gri teoriye yol göstermiş olduğunu söyleyebiliriz. Zaten işçi sınıfının devrimci öncülerine düşen görev de sürekli olarak kitlelerin ilerici-devrimci pratiğinden öğrenmek ve bu pratiği sistemleştirmek olmamış mıdır? Lenin’in “Gerilla Savaşı” adlı makalesinde belirttiği gibi,</span></span><span class="hurtextverdana1"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;">“Bu açıdan Marksizm, deyim yerindeyse kitle pratiğinden <em>öğrenir</em> ve kesinlikle, ‘sistem yapıcıların’ çalışma odalarının sessizliğinde icat ettikleri savaşım biçimlerini kitlelere <em>öğretme</em> savında bulunmaz.” (Lenin, <em>Marx, Engels, Marxism</em>, Peking, Foreign Languages Press, 1978, s. 186)</span></span><span class="hurtextverdana1"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"> </span></span><span class="hurtextverdana1"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"><span class="hurtextverdana1"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;">Yukarda “şimdilik ve bugünkü koşullarda” dedim; çünkü hayli istisnai ve özgün sayılması gereken bu tarz bir eylem, ilerde ve daha farklı sınıfsal ve siyasal güçlerin karşı karşıya geldiği koşullarda tümden geçersiz olabilir ve olacaktır da. Geçtiğimiz yıllarda Türk gericiliğinin, “esas tehlike” saydığı Kürt halkının en barışçı eylemlerine karşı takınmış olduğu tutum bunu gösteriyor. Ancak gene de Türkiye devrimci hareketinin 23 Ocak eyleminden; taktiksel esneklik, kitlelerin ruh halini hesaba katma ve yaratıcılık bakımından öğrenmesi gerekenler olduğunu, bu hareketin geniş işçi ve emekçi kitleleriyle ve ülkenin ilerici potansiyeliyle bağ kurmak ya da hemen hemen tümüyle kopmuş olan bağlarını yenilemek için –kitle hareketinin ortaya koyduğu- daha farklı eylem türlerinden öğrenmeyi öğrenmesi gerektiğini bir yere kaydedebiliriz ve kaydetmeliyiz.</span></span></span></span></p>
<p><span class="hurtextverdana1"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"><span class="hurtextverdana1"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"></span></span></span></span></p>
<p><span class="hurtextverdana1"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"><span class="hurtextverdana1"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"></span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></span></span><span class="hurtextverdana1"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">19 Şubat’ta yapılan EK: AGOS’un 9 Şubat 2007 tarihli 567. sayısında “Hrant Dink Vakfına Doğru” başlıklı bir yazı yayımlandı. “Merkezi İstanbul’da olacak uluslararası bir vakfın kurulması için yasal işlemlere başlandı”ğının belirtildiği bu yazıda, kurulması tasarlanan vakfın amaçları konusunda şunlar söyleniyordu:</span><span class="text02"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><a href="mailto:"></a></span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><br />
</span></span></span></span></p>
<p><span class="hurtextverdana1"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">“• Kimsesiz, yardıma muhtaç, engelli, yoksul, öksüz, yetim çocuk ve gençlerin eğitimi.<br />
<span>  </span>• Bölge halkları ve devletleri arasında karşılıklı diyaloğu ve komşuluk ilişkilerini geliştirici etkinlikler düzenlenmesi.<br />
<span>  </span>• Bölge halklarının ortak kültür mirasının korunması ve canlandırılması.<br />
“Vakıf bunların yanısıra yayıncılık ve eğitim alanlarında da faaliyet gösterecek; yetimhane, yurt, yaz kampı, okul öncesi eğitim ve mesleki eğitim kursları düzenleyecek; eğitim bursları ve kültürel faaliyetlere destek verecek. Vakıf ayrıca Hrant Dink Uluslararası Barış Ödülü oluşturmayı da hedefliyor. Hrant Dink Vakfı, etkinliklerini yürütürken benzeri amaçlarla çalışan uluslararası kurum ve vakıflarla işbirliği yapmayı da amaçlıyor.”</span></span></span></span><span class="hurtextverdana1"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"> </span></span><span class="hurtextverdana1"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Dink ailesinin ve AGOS’un, Hrant Dink’in anısını yaşatma doğrultusundaki iyi niyet ve çabalarını takdirle karşılamakla birlikte, kurulması tasarlanan Vakfa yüklenen amaçlar hakkında bazı ciddi kuşku ve eleştirilerimin olduğunu belirtmek isterim. Bunları birkaç başlık altında açıkyüreklilikle dile getirmeyi görev sayıyorum.</span></span></span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Her şeyden önce Vakfa yüklenen görevler fazlasıyla geniş ve ağır. Bunu anlamak için yukardaki listeyi dikkatle okumak yeter de artar bile. Bu çapta bir yükü açıkçası, ancak en azından orta boy devletler ve/ ya da çok büyük mali olanaklara ve –hemen hemen hepsi azçok benzer bir bakış açısını benimsemiş ve belli bir uyum içinde çalışabilecek- bir dizi alanda uzman onlarca kadroya ve teknisyen düzeyinde çok sayıda diğer elemana sahip kuruluşlar kaldırabilir. Hatta, belki onlar bile bunu beceremeyebilir. Bilmiyorum, acaba bugün dünyada bu sayılan işlerin tümünü ya da büyük çoğunluğunu yapan/ yapabilen başka vakıf örnekleri var mı? Hrant’ın katlinden sonra dünyanın bir çok yöresinden çok sayıda kişi ve kuruluşun, O’nun düşün ve ideallerinin yaşama geçirilmesi için katkı sunmayı yükümlendiğini ve bunların önemli bir kısmının gerçekten de belli katkılar sunacağını tahmin ediyorum. Ancak bunun böyle olması, Hrant Dink Vakfının böylesi fazlasıyla geniş ve ağır bir yükü taşıyabileceği anlamına gelmez. Tabii, bu arada bu trajik olayın etkisiyle katkı sunacaklarını bildirmekle birlikte, olayın sıcaklığı geçtikten sonra yükümlülüklerini yerine getirmekten cayabileceklerin olabileceğini ve destek sözü veren bu kişi ve kuruluşların vakfın amaçlarını gerçekten azçok tutarlı bir tarzda benimseyip benimsemediklerini de hesaba katmak gerekir. Sağlam ve istikrarlı bir mali temel olmaksızın, yukarda anılan faaliyetlerin <em>küçük bir bölümünün bile</em> gerçekleştirilemeyeceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu bağlamda “Hrant Dink Vakfı”nın, “etkinliklerini yürütürken benzeri amaçlarla çalışan uluslararası kurum ve vakıflarla işbirliği yapmayı da amaç”ladığının söylendiğini anımsayalım. Peki, kendisini büyük bir mali yük altına sokacak faaliyetlere girişmesi Vakfı, ister istemez bu tür “uluslararası kurum ve vakıflar”ın yardımına başvurmak, hatta giderek bu yardıma mahkum olmak zorunda bırakmayacak mıdır? Ne yazık ki, adıgeçen “uluslararası kurum ve vakıflar”, büyük çoğunluğu itibariyle emperyalist devletler de içinde olmak üzere çeşitli devletlerin uzantısı konumundadır. Ve bu “uluslararası kurum ve vakıflar”a mali vb. açılardan bağımlı hale gelecek olan bir Hrant Dink Vakfı, bağımsızlığını yitirecek, böylelikle Türk gericilerinin ve şovenistlerinin demagojik propagandalarının hedefi haline gelmek suretiyle –bence- en önemli amacına, “Türk ve Ermeni halkları arasında diyalogu gerçekleştirme” amacına katkı yapma olanağını kendi eliyle ortadan kaldıracaktır.</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">İkinci olarak, “Bölge halkları ve devletleri arasında karşılıklı diyaloğu ve komşuluk ilişkilerini geliştirici etkinlikler düzenlenmesi” biçiminde dile getirilen amaca değinmek istiyorum. Önce “bölge halkları arasında diyalog” sorununu ele alalım. Burada kastedilen, objektif olarak ya da ister istemez siyasal içerikli bir misyonun üstlenilmesidir. Yanlış anlamaya meydan vermemek için, Hrant Dink Vakfı’nın siyasal bir misyon üstlenmesine karşı olmadığımı belirteyim. (Zaten kamusal alanda faaliyet gösteren her örgüt, kuruluş, vakıf açık bir siyasal hedefe, programa sahip olmasa da şu ya da bu biçimde, şu ya da bu doğrultuda siyaset yapmaktan kendini alamaz. En apolitik görünenler de içinde olmak üzere hiç kimse, hiçbir kuruluş siyasal bakımdan nötr değildir ve olamaz.) Önemli olan ne tür bir siyaset, ne tür bir siyasal misyon ve dolayısıyla ne tür bir diyalog sorularında düğümlenmektedir. Sanırım, Türkiye ile Ermenistan halkları arasında karşılıklı diyalogu geliştirme anlamında kullanılan “bölge halkları arasında diyalog”un geliştirilmesi, sınırları ve içeriği doğru tanımlanmak kaydıyla elbette olumlu olacaktır. Ancak, eğer Vakıf Hrant Dink’in mirasına layık olmak istiyorsa bunu, bölge nüfusunun ve dolayısıyla Türkiye ile Ermenistan’ın <em>sömürülen ve ezilen sınıf ve katmanları</em> arasında bir diyalog olarak anlamalıdır. Aksi takdirde Vakıf, mali bağımsızlığını muhafaza ediyor dahi olsa, niyetlerden bağımsız olarak şu ya da bu bölge devletinin, hatta bölgeye “ilgi duymakta olan” şu ya da bu emperyalist devletin ve/ ya da onların uzantısı durumundaki örgüt ve kuruluşların etki alanına girebilecek, onların manipülasyon çabalarının hedefi haline gelebilecektir.</span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Tam da burada, üzerinde konuştuğumuz amacın, “bölge devletleri arasında karşılıklı diyaloğu ve komşuluk ilişkilerini geliştirici etkinlikler düzenlenmesi”ni de kapsadığını anımsamak gerekiyor. Acaba Vakıf, “bölge devletleri”, yani Türkiye ve Ermenistan devletleri, bu iki ülkenin burjuvazileri ve diğer sömürücü sınıfları arasında diyalog ve komşuluk ilişkilerini geliştirmek gibi bir görev üstlenebilir mi, dahası üstlenmeli midir? Bence bu sorunun yanıtı kategorik bir “hayır” olmalıdır. Böyle bir misyon üstlenmek Hrant’ın düşün ve ideallerine ters düşeceği gibi pratikte de Vakfı, Türkiye ve Ermenistan hükümetlerinin ve devletlerinin olduğu gibi bölge-dışı gerici ve emperyalist ülkelerin hükümetlerinin ve devletlerinin ve gerici ve demagojik siyasal ve diplomatik manevralarının aleti haline getirir. Saygınlığını korumak ve Türk-Ermeni halkları arasındaki dostluk duygularının gelişmesine katkıda bulunmak istiyorsa Vakıf, bu türden siyasal angajmanların bütünüyle dışında kalmalıdır. Elbette tutarlı demokratlar ve enternasyonalistler Türkiye ile Ermenistan devletleri arasında bir gerginlik ya da çatışmadan yana değildirler ve olamazlar. Dahası onlar, Ermeni diyasporasının önemli bir bölümünün yaptığının tersine jenosid konusuna bir kan davası zihniyetiyle yaklaşmaz, bu konuyu Türk halkını ve Türkiye’yi aşağılama zihniyetiyle ele almaz, Hrant’ın da vurguladığı gibi bu konunun –Türk gericilerinden yeni ödünler koparmak isteyen- emperyalist burjuvazinin politikaların bir nesnesi haline getirilmesine karşı çıkar ve jenosidin asıl sorumlusunun Türk halkı değil, Osmanlı-Türk gericileri olduğunu asla unutmazlar.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Fakat bunun böyle olması, jenosidin ve onu yadsımanın sadece Türk-Ermeni ilişkilerini zehirlemekle kalmadığını, Vakfın da amaçladığı (ya da amaçlaması gereken) Türk ve Ermeni halkları arasındaki diyalogu ve kardeşleşmeyi de engellediği gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Dahası, Ermeni halkının büyük bir bölümünün yokedildiği ya da yurtlarından sürüldüğü 1915-16 olaylarının üzerinden 92 yıl geçtiği halde egemen sınıfların sürdürmekten vazgeçmediği Ermeni düşmanlığı söylemi, Türk işçi ve emekçilerinin geniş kesimlerini hala etkisi altında bulundurmakta ve onların Türk egemen sınıflarının sömürü ve zulmünden kurtuluşu savaşımını <em>da</em> güçleştirmekte ve frenlemektedir. Dolayısıyla, Vakfın bu alanda vereceği ve vermesi gereken Ermeni-karşıtı önyargıları kırma savaşımı, dolaylı yoldan da olsa Türk işçi ve emekçilerinin egemen sınıfların ideolojik-siyasal boyunduruğundan kurtarılması eylemi bakımından büyük bir önem taşıyacaktır. Ve bu boyunduruk kırılmadan Türk ve Ermeni işçileri ve diğer emekçileri arasında gerçek bir diyalogun gerçekleştirilemeyeceği açıktır.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Buraya kadar ben, tasarlanan Vakfın ne olmaması, neyi yapmaması gerektiği konusundaki düşüncelerimi söyledim. Konunun pozitif yanı için şu kadarını söylemekle yetineceğim. Bence Vakıf, adıgeçen yazıda belirtilen diğer bir dizi alanda oldukça yararlı işler yapabilir. O, Türk işçi ve emekçileri saflarındaki Ermeni, Rum, Kürt düşmanlığının yaygın olduğu ve yukardan aşağıya daha da yaygınlaştırılmaya çalışıldığı bugünkü koşullarda, sözü edilen alanlarda farklı etnik kökenlerden emekçiler arasında köprüler kurmaya, önyargıları ve çitleri ortadan kaldırmaya hizmet edecek bir dizi faaliyet sürdürebilir. Bunlar, sözkonusu yazıda belirtilen türden faaliyetleri (“kimsesiz yardıma muhtaç, engelli, yoksul, öksüz, yetim çocuk ve gençlerin eğitimi”ni, “yetimhane, yurt, yaz kampı, okul öncesi eğitim ve mesleki eğitim kursları”nı, “yayıncılık ve eğitim alanlarında”ki çalışmaları ve onların yanısıra, kökü binlerce yıl gerilere giden Ermeni halk kültürü ve sanatının Türk kamuoyuna tanıtımını amaçlayan çalışmaları) kapsayabilir. Güncel siyasal iklim ve yerleşik siyasal ve ideolojik önyargıların gücü ve köklülüğü bu çalışmaların görece kısa bir süre içinde ürün vermesini engelleyecek, hatta bu kapsamdaki çalışmalar bile bir dizi yasaklama ve saldırının hedefi olabilecektir. Ancak, AGOS’un halihazırdaki çizgisinde anlatımını bulan, Türk işçi sınıfı ve halkının en ileri ve duyarlı öğelerinin ve tutarlı demokrat aydınların desteğini de alacak olan ve Hrant’ın direngenliği örnek alınarak sürdürülecek bu türden bir faaliyetin orta ve uzun erimde, iki halkın kardeşleşmesi doğrultusunda önemli ve hatta paha biçilmez katkılar yapacağından da kuşku duyulamaz.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Selam, sevgi ve başarı dileklerimle&#8230;.</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></p>
<p><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;">Garbis Altınoğlu</span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"> </span></span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"></span><span style="font-size:11pt;color:black;font-family:Georgia;"><span style="font-size:11pt;font-family:Georgia;"></span></span></span></span></p>
<br /><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/turkishmarxist.wordpress.com/128/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/turkishmarxist.wordpress.com/128/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/turkishmarxist.wordpress.com/128/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/turkishmarxist.wordpress.com/128/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/turkishmarxist.wordpress.com/128/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/turkishmarxist.wordpress.com/128/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/turkishmarxist.wordpress.com/128/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/turkishmarxist.wordpress.com/128/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/turkishmarxist.wordpress.com/128/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/turkishmarxist.wordpress.com/128/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/turkishmarxist.wordpress.com/128/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/turkishmarxist.wordpress.com/128/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/turkishmarxist.wordpress.com/128/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/turkishmarxist.wordpress.com/128/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/turkishmarxist.wordpress.com/128/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/turkishmarxist.wordpress.com/128/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=turkishmarxist.wordpress.com&amp;blog=324447&amp;post=128&amp;subd=turkishmarxist&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/01/22/nacizane-oneriler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/22aae213268084d33785c4981fd80a2b?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">aserencebeyli</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Böyle Buyurdu MİT: Emre Taner’in Açıklaması Üzerine</title>
		<link>http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/01/14/boyle-buyurdu-mit-emre-taner%e2%80%99in-aciklamasi-uzerine/</link>
		<comments>http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/01/14/boyle-buyurdu-mit-emre-taner%e2%80%99in-aciklamasi-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Jan 2007 10:42:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>aserencebeyli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/01/14/boyle-buyurdu-mit-emre-taner%e2%80%99in-aciklamasi-uzerine/</guid>
		<description><![CDATA[ Garbis Altınoğlu, 12-13 Ocak 2007 Giriş MİT Müsteşarı Emre Taner’in 5 Ocak’ta, bu örgütün 80. kuruluş yıldönümü vesilesiyle yaptığı açıklama, bir tür soğuk duş etkisi yaptı ve önemli bir bölümü yüzeysellik ve siyasal miyoplukta birbiriyle yarışan ve gerici ve korkak bir dizi Türk burjuva siyasetçi ve yazarının çok sayıda değerlendirme, yorum ve analizine konu oldu. [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=turkishmarxist.wordpress.com&amp;blog=324447&amp;post=114&amp;subd=turkishmarxist&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> Garbis Altınoğlu, 12-13 Ocak 2007</p>
<p>Giriş</p>
<p>MİT Müsteşarı Emre Taner’in 5 Ocak’ta, bu örgütün 80. kuruluş yıldönümü vesilesiyle yaptığı açıklama, bir tür soğuk duş etkisi yaptı ve önemli bir bölümü yüzeysellik ve siyasal miyoplukta birbiriyle yarışan ve gerici ve korkak bir dizi Türk burjuva siyasetçi ve yazarının çok sayıda değerlendirme, yorum ve analizine konu oldu. MİT’nın çağdaş bir burjuva istihbarat örgütü haline getirilmesine yönelik görüşler içeren bu açıklamanın esasının, Türkiye’nin iç ve dış politikasına ve Kürt sorununa ilişkin görece farklı bir rota önerisi olduğu bellidir. Ben burada bu açıklamanın ardından gelen değerlendirme, yorum ve analizlerin eleştirisine girmeyecek ve dikkatimi esas itibariyle sözkonusu açıklamanın siyasal mesajı üzerinde yoğunlaştıracağım.</p>
<p>Manzara-i Umumi ve Emre Taner’in Analizi<br />
Gelişmelerin ana doğrultusu dikkate alındığında hiç de sürpriz niteliği taşımadığını söyleyebileceğimiz bu açıklama, Türk gericiliğinin ve onun devletinin 1991’den bu yana yaşamakta olduğu ve özellikle de 11 Eylül 2001’den itibaren derinleşmeye başlayan jeostratejik konum bunalımına gene gerici temelde, ama kısmen farklı bir yanıt arama yolundaki girişimlerin yeni bir görüngüsünden başka bir şey değil. Yaklaşık bir yıl önce, 5 Ocak 2006’da kaleme aldığım “Bir Kürt-Türk Çatışmasına Doğru ya da Abdullah Öcalan’ın Dönüşü” başlıklı makalemde şöyle demiştim:<br />
“2005 yılı içinde Türkiye’de ve bölgede yaşanan bir dizi gelişme Türk egemen sınıflarının, önümüzdeki aylarda ‘Kürt sorunu’nun çözümü konusunda şu ya da bu doğrultuda daha radikal adımlar atmak zorunda kalacaklarını, hatta bunu yapmaya başladıklarını gösteriyor. ABD’nin Irak’a müdahalesinin sonuçları; onların, Güney Kürdistan’da oluşan Kürt devletini tanımama, hatta savaş nedeni sayma politikalarında diretmelerini olanaksız hale getirmiş bulunuyor. Bu gelişme, onların Türkiye Kürdistanı’nda uygulayageldikleri geleneksel inkar, devlet terörü ve zorla assimilasyon politikalarının sürdürülmesini de neredeyse olanaksız hale getirmektedir. Bu yolda yürümekte devam etmeleri halinde korktuklarını ileri sürdükleri başlarına gelecek ve Türkiye Kürdistanı’nın Türkiye’den kopuş süreci başlayacaktır; hatta belki de başlamıştır bile.”<br />
Evet, Türk egemen sınıfları ve askeri kliği açısından bu bunalımın en önemli öğesinin, yıllardır, hatta onyıllardır çözümü konusunda dişe dokunur hiçbir adım atmadıkları/ atamadıkları Kürt sorunu ya da daha doğru bir anlatımla Kürt-Türk sorunu olduğunun altı bir kez daha çizilmeli. ABD’nin Mart 2003’de Irak’a saldırması, bu ülkeyi işgal etmesi ve buna bağlı olarak Irak Kürtlerinin Barzani ve Talabani kliklerinin önderliğinde bir devlet çatısı altında örgütlenmiş olmaları, ABD-İsrail-Britanya blokunun Ortadoğu’yu ve ona komşu bölgeleri yeniden biçimlendirme doğrultusunda yaptıkları ataklar; Türk gericiliğini “Soğuk” Savaşta, ABD ile Avrupalı bağlaşıklarının ileri karakolu olarak görevlendirildiği dönemde sahip olduğu “güvenlik şemsiyesi”nden ve parametreleri oldukça net bir biçimde belirlenmiş bir uluslararası rolden belirli ölçülerde yoksun bıraktı. Dahası bu ataklar, bölgedeki hemen hemen tüm ülkeleri olduğu gibi Türkiye’yi de –“Soğuk Savaş dönemine kıyasla- çok daha büyük belirsizlik ve istikrarsızlığın karakterize ettiği uluslararası ortamda “yeni” bir rota çizmeye ve daha esnek politikalar oluşturmaya zorladı. Korkak, özgüvenden ve siyasal öngörüden yoksun Türk egemen sınıflarıysa 1991’den bu yana geçen 15 yılı aşkın süreyi, kendi sınıf çıkarlarını az-çok rasyonel bir çerçevede korumanın yollarını aramak yerine bir yandan ABD-İsrail-Britanya şer ekseninin eteklerine tutunmaya çalışmakla, bir yandan da Kürt, Ermeni ve Rum düşmanlığını, bölünme korkusunu, dinsel gericiliği, Pantürkizmi ve zenofobiyi körüklemekle, yani yerlerinde saymakla geçirdiler. MİT şefi açıklamasında bunu şu sözlerle doğruluyordu:<br />
“20. yüzyılın ikinci yarısında kurulan iki kutuplu dünya düzeninin uzun süre devam etmeyeceği önceden öngörülebilir bir olgu olmakla birlikte 1990 ve sonrasındaki sürece hazırlıksız yakalanılmıştır. Elbette bunun en önemli nedeni, sistem içindeki yapılanmaların ve analizlerin statükocu yaklaşıma koyu bir muhafazakarlıkla sahip çıkmalarıdır.”</p>
<p>Ama artık yumurta küfesi kapıya dayanmıştır; ciddi ve kritik kararlar vermenin zamanı gelmiştir, hatta geçmektedir. Ankara’daki kalın kafalılar bile şunu anlamaya başlamışlardır: Türkiye’nin ABD’nin stratejik uşağı konumu sarsılmış, görünür gelecekte biricik süper devlet konumunu muhafaza edecek olan ABD’nin bölgedeki –ve dünyadaki- egemenlik ve nüfuzu çöküş evresine girmiş, dünya birden fazla büyük emperyalist devletin rekabet edeceği çok kutuplu bir yapıya doğru evrilmeye başlamıştır. Bu arada, Irak Kürtlerinin bu tarihsel fırsattan yararlanarak kurmuş oldukları devletin uluslararası ölçekte tanınması hemen hemen kesinleşmiştir; bu sonuncu olgu Türk egemen sınıflarının hiçbir açılım getirmediği Türkiye Kürdistanı’nda önemli dalgalanmalara yol açma potansiyeli taşımaktadır. Bütün bunlara Irak’ta ve Afganistan’da süregelen işgal ve direniş, ABD-İsrail-Britanya blokunun Filistin ve Lübnan’da gerici bir iç savaş kışkırtma çabaları ve Suriye ve İran’a vb. yönelik tehditleri, ABD ve Etyopyalı uşaklarının Somali halkını hedef alan son saldırıları eklenmelidir. Son haftalarda ve hatta aylarda Türk gericilerinin, yaklaşmakta olan Kerkük referandumu konusunda giderek daha fazla yaygara koparmaları ve Güney Kürdistan’a askeri operasyon yapma yollu içi boş tehditleri, bu büyük tablonun bir detayından başka bir şey değildir. Sembolik önemi büyük olan Kerkük referandumu, ana gövdesi ABD-İsrail politikasıyla uyumlu olarak bir Kürt-Türk çatışmasını kışkırtmakte olan Türk egemen sınıflarının bölünme paranoyasına sadece ek bir ivme vermiştir, o kadar. Anlaşılabileceği üzre MİT şefi, özellikle bu koşullarda Türk egemen sınıflarının, Türk “ulus-devlet”ini tehlikeyle yüzyüze getirdiğini ileri sürdüğü geleneksel gerici çizgisini “kabul edilemez” bulmakta ve Türkiye’nin daha atak bir dış politika rotası tutturmak için çaba harcaması gerektiğini savunmaktadır. Taner’in anlatımıyla,<br />
“Bulunduğumuz dönem, gelecekte birçok ulus-devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır. Bu devletler sadece gelişememekle ve dünya yönetiminde söz sahibi olanlar arasına dahil olamamakla kalmayacak; aynı zamanda birçoğu günümüz teknolojik devriminin ve küresel ekonominin rekabetine dayanamayıp ulusal egemenliklerini de büyük ölçüde yitireceklerdir…<br />
“Ulusal ve uluslararası düzeyde gerçekten sağlam politikalar üretebilmek ve uygulayabilmek için ulusal güvenlik ve ulus-devlet yapısına yönelen tehdit ve kaynakları iyi algılayabilmek, ulusun karşı karşıya olduğu fırsatları ve tehditleri öngörmek, doğru analiz edebilmek ve uygun vasıtalar ile karşı koymak zorunluluğu/ihtiyacı her zamankinden daha fazla hissedilir hale gelmiştir&#8230;<br />
“Bu süreç içinde Türkiye, gerek stratejik gerekse jeopolitik önemi nedeniyle kendisini hiçbir zaman olayların akışına bırakma ya da &#8220;bekle-gör-tavır al&#8221; taktiği ile sınırlama lüksüne sahip değildir. Uluslararası sistemi ayrıntılı ve isabetli bir tanımlamayla (kendi konumu ile ilgili) taktik, stratejik ve yüksek stratejik tutumlara sahip olmak zorundadır. Yalnız savunma pozisyonunda olmak Türkiye&#8217;ye haiz şartlar nedeniyle kabul edilemez bir davranış olacaktır. Bu nedenle de Türkiye tüm kartlarını/avantajlarını maksimum düzeyde bir verimlilikle değerlendirmek durumundadır.”</p>
<p>Anımsanacağı üzre Türk gericileri, en azından 2005 yılı sonlarından itibaren , Güney Kürdistan’daki Kürt devletini tanıma doğrultusunda adımlar atmaya başlamışlardı. Kuşkusuz bu onların, bir yandan Türkiye Kürdistanı’nda geleneksel baskı ve terör metodlarını ve askeri operasyonlarını sürdürmelerini, PKK’nın ateşkes önerilerini ve son derece alçakgönüllü “reform” taleplerini bile reddetmelerini, Kürt-Türk sorununun çözümü için hemen hemen hiçbir esneklik göstermemelerini, örneğin kapsamlı bir af konusunu bile gündeme getirmekten kaçınmalarını ve “teröristbaşı”, “30,000 kişinin katili” gibi demagojik ve saldırgan bir üslupla konuşmaya devam etmelerini hiç de engellemiyordu. Son tartışmaların odağında bulunan Emre Taner, Irak’ta 15 Ekim 2005’de yapılan anayasa referandumundan sonra Güney Kürdistan’a gitmiş, MİT Müsteşarı sıfatıyla 20 Ekim’de Irak’ta KDP lideri Mesut Barzani ile görüşmüş ve PKK’nın yalıtılması ve silahsızlandırılması için Güney Kürdistan devletinin desteğini istemişti. 24 Ekim’de yapılan MGK toplantısında Kuzey Irak politikası ele alınmış ve büyük olasılıkla bu toplantıda Güney Kürdistan’daki devletle ilişkilerin adım adım normalleştirilmesi karara bağlanmıştı. Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ün 29 Ekim resepsiyonunda gazetecilere, “Barzani bir aşiret lideriydi. Biz öyle diyorduk. Şimdi durum değişti. Talabani&#8217;yi de öyle görüyorduk, şimdi Irak Cumhurbaşkanı. Yarın Türkiye&#8217;yi ziyaret etmek isteyecek. O gün nasıl davranacağız? Irak&#8217;ı tanıyorsak, değişen koşullara göre hareket edeceğiz” demesi, bir anlamda bunu gösteriyordu.</p>
<p>Cevat Öneş’in Unut(tur)ulan Açıklaması<br />
Aslında MİT, daha Aralık 2005’de kıdemli kadrolarının birinin ağzından Taner’inkine benzer –ve bu son tartışmalar sırasında kimsenin aklına gelmediği anlaşılan- ve hem de daha net ve detaylı bir nitelik taşıyan bir açıklama yapmıştı. MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş 7 Aralık 2005’de Radikal’de yayımlanan yazısında aynen şöyle diyordu:<br />
“PKK terörüne endeksli politika üretiminin ve uygulamalarının, 20 seneyi aşan süreçte, ülkemize-insanımıza verdirdiği çok ağır bedelleri görerek, yaşamakta olduğumuz dönemin gelişen ve değişken koşullarıyla uyumlu yeni politikalar üretilebilmesi ve yeni uygulamalara yönelinmesi hayati önemi haizdir&#8230;<br />
“A. Öcalan tarafından formüle edilen ve geliştirilmek istenilen demokratik cumhuriyet tezinin içinde hiçbir zaman kabul edilemeyecek taleplerin bulunduğunun bilinmesi ve bu konunun tartışılmazlığı, bahse konu düşüncenin ve detaylarının değerlendirilmesinin çözüm arayışlarında yararlı olamayacağı sonucunu çıkarmamalıdır. Örneğin, Kürt siyasi hareketlerinin ayrılıkçı söylemlerine, yabancı ülkeler bağlantılarına, ülke bütünlüğü üzerinde alınmasına çalışılan yeni tavır arayışlarının muhtemel sonuçlarının değerlendirilebilmesi yararlı olabilirdi&#8230;<br />
“Türkiye&#8217;nin, içerisinde bulunduğu bölgede sürdürülmekte olan yeniden şekillendirme çalışmalarına, Irak-Suriye-İran üçgeninin yaratabileceği muhtemel risklere karşı, kendi Kürt sorununu ve diğer temel sorunlarını, AB kriterleri çerçevesinde, gelişen demokratik-laik yapısını güçlendirerek, kurumsallaştırarak çözebilme potansiyeline sahip oluşu en önemli avantajlarındandır. Böylesi bir gelişme, Türkiye&#8217;ye bölgesinde ve global güç dengeleri içerisinde yeni ufuklar açabilecek ve yeni fırsatlar yaratabilecektir&#8230;<br />
“Sovyetler Birliği&#8217;nin dağılması ve küreselleşme, tüm ülkelerde kimlik arayışlarına yeni bir muhteva kazandırmıştır. Çok etnikli toplumsal yapımızda, söz konusu etkilerin yanı sıra, silahlı ve siyasi Kürt hareketleriyle farklı dini cemaatlerin, mezheplerin, kültürel grupların siyasi-ideolojik muhteva da kazanabilen örgütlü çalışmalarının ortaya çıkardığı kimlik ve hak talepleri, güvenlik sorunları içinde önemle yer almıştır. Aydınlar arasında ve siyasi platformlarda yapılmakta olan sert tartışmalara rağmen, toplumumuz Türkiye vatandaşlığı üstkimliği altında, farklılıklarını zengin bütünlüğe çevirebilecek tarihi birikime ve olgunluğa sahiptir.” (“Tabular Yıkılıyor”, abç)</p>
<p>Özetleyecek olursak Öneş,<br />
a) Şimdiye kadar Kürt sorununu sadece PKK’ya karşı savaşım çerçevesinde ele almanın Türk gericiliğinin çıkarları açısından ağır zararlara yol açtığını,<br />
b) “dönemin gelişen ve değişken koşullarıyla uyumlu yeni politikalar üretilebilmesi ve yeni uygulamalara yönelinmesin”nin yaşamsal bir önem kazandığını,<br />
c) A. Öcalan’ın formüle ettiği “demokratik cumhuriyet” tezinin çözüm arayışlarında ve ülke bütünlüğünün korunmasında yararlı olabileceğini,<br />
d) “Türkiye&#8217;nin, içerisinde bulunduğu bölgede sürdürülmekte olan yeniden şekillendirme çalışmalarına, Irak-Suriye-İran üçgeninin yaratabileceği muhtemel risklere karşı”, Kürt sorununu bir takım demokratik reformlar yaparak çözmesi gerektiğini,<br />
e) Bunun Türkiye için “yeni ufuklar açabilece”ğini ve “yeni fırsatlar yaratabilece”ğini,<br />
f) “Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ve küreselleşme”nin her yerde kimlik arayışlarını hızlandırdığını, dolayısıyla geleneksel terör ve assimilasyon metodlarıyla ezilemeyen Kürt ulusal direnişinin “Türkiye vatandaşlığı üstkimliği”nin kabulü, yani feodal-bürokratik sopaya burjuva havucunun eşlik etmesi yoluyla etkisizleştirilmesini ve bu yolla gerici rejimin rahatlatılmasını ve ömrünün uzatılmasını önermekteydi. Rahatlıkla görülebileceği gibi, Türk gerici egemen sınıflarının çıkarları açısından daha rasyonel bir seçenek anlamına gelmekle birlikte Aralık 2005’den Ocak 2007’ye kadar geçen sürede yaşananlar, Öneş-Taner çizgisinin Türk egemen sınıflarının ana gövdesi tarafından kabul görmediğini ve -görünür gelecekte kabul edilme şansının da zayıf olduğunu- göstermektedir. Burada, bunun nedenleri üzerinde bir tartışma yürütmeyeceğim. Ancak geçerken,<br />
a) Türk egemen sınıflarının ana gövdesinin, bir Kürt-Türk çatışması senaryosundan yana olan ABD ve İsrail’in güdümünde olmasının ve<br />
b) kökeninde etnik arındırma yatan ve dolayısıyla “demografik bilinci” yüksek olan Türk gericiliğinin, Kürt nüfusunun Türk nüfusundan daha/ çok daha hızla artıyor olmasını giderek artan bir kaygıyla izlemekte olmasının onun, daha rasyonel ve uzakgörüşlü bir politika izlemesini engellediğini söyleyebilirim.</p>
<p>Cevat Öneş ve Emre Taner’in önerilerinin Abdullah Öcalan’ın önerileriyle bütünüyle değilse de büyük ölçüde çakıştığını söylemek, ilk başta pek çok insana şaşırtıcı gelebilir. Ama gelmemeli. Deyim uygunsa Öneş-Taner çizgisiyle A. Öcalan’ın görüşlerinin örtüşmesi hiç de rastlansal olmayıp, Türk egemen sınıflarının ABD-İsrail-Britanya blokuna daha mesafeli durmaktan yana olan ve “Avrasyacı” olarak da nitelenebilecek fraksiyonunun görüşlerini yansıtmaktadır. (1) Zaten, PKK önderinin, özellikle Şubat 1999’da yakalanarak Türkiye’ye getirilmesinden bu yana sistemli ve tutarlı bir tarzda savunduğu çizgiye şöyle bir göz atmak, bu çakışmayı hemen gözler önüne serecektir. O halde şimdi Öcalan’ın Kürt-Türk sorununun çözümüne ilişkin önerilerine göz atabiliriz.</p>
<p>Abdullah Öcalan Ne Diyordu?<br />
Abdullah Öcalan, MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’in bu önemli açıklamasından bir hafta önce, yani 30 Kasım 2005’de avukatlarıyla yaptığı -ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Ağustos 2005’de “Kürt sorunu”ndan sözetmesine ve “demokratik cumhuriyet” terimini kullanmasına da göndermede bulunduğu- görüşmede şunları söylemişti:<br />
“Basından da öğrendiğim kadarıyla PKK eski gücünü korumaya devam ediyor ve gerekirse on kat daha arttırabilecek bir durumda. PKK bağımsız bir güçtür, benim burada onları yönlendirme gibi bir durumum söz konusu olamaz. Eğer çözümsüzlük ve imha dayatılırsa, beraberinde büyük sorunlar doğurur. Örneğin basında bazı yazarlarca ABD’nin PKK ile işbirliği yapabileceğinden söz ediliyor. Eğer Türkiye çözüm için adım atmaz tasfiyeyi dayatmaya devam ederse bu tür şeyler gelişebilir. PKK, kendini koruma refleksiyle ileride başka isimler de alabilir, YNK ve KDP gibi bir güce de dönüşebilir. Oysa benim çözüm önerim demokratik cumhuriyet projesidir. Bizim bu temelde demokratik çözüm ve barışı istediğimiz yeterince açık değil mi? Hükümet neden bu yönlü adım atmamıza olanak tanımıyor? Olanak tanınırsa söz konusu gelişmelerin önü alınabilir…<br />
“Üniter devlet yapısı çerçevesinde demokratik bir çözümden yanayım. Çözüm isteniyorsa önümüz neden açılmıyor? Başbakan’ın açıklamalarını olumlu buluyorum. Başbakan’ın kullandığı kavramları daha önce ben kullanmıştım, bu kavramlar bana aittir. Başbakan bu kavramları aslında biliyor, ancak AKP ne kadro olarak, ne de zihniyet yapısı olarak buna hazır değil&#8230; Benim çözüm tarzım 21. yüzyıl çözümüdür. Bunu tarihe not düşüyorum. Demokratik Cumhuriyet tezini savunuyorum. Biz burada T.C. Anayasası, Meclisi ve ordusunu tartışmıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığını anayasal üst kimlik olarak kabul ediyoruz. Alt kültürel kimliklerinin önündeki engellerin kaldırılmasını istiyoruz….”<br />
A. Öcalan’ın bu açıklamaları, o günlerde Türkiye kamuoyunda önce önemli bir yankı yaratmış ve pek çok burjuva köşe yazarının olumlu-olumsuz yorum ve değerlendirmesine konu olmuş, ancak bu görüşler Türk gericiliğinin ABD-İsrail-Britanya blokunun kuyruğunda sürüklenen ana gövdesinin siyasal çizgisine uygun düşmediği için sümenaltı edilmiş ve unutturulmuştu. Burada şunu da belirtmekte yarar var: PKK önderi, bu görüşlerini, yakalanmasının ardından savcılığa sunduğu belgelerde, hatta daha öncesinden başlayarak yıllar boyu ileri süregelmişti. Örneğin o, Mayıs-Haziran 1999&#8242;da Devlet Güvenlik Mahkemesinnde yapılan yargılaması öncesinde hazırladığı “Savunma” ve “Esasa İlişkin Savunma” başlıklı metinlerde şunları söylüyordu:<br />
“PKK’nin askeri sorun olmaktan çıkması, Kürt sorununun siyasi çözümünün yolunu açacak ve beraberinde siyasi sorun olmaktan çıkması anlamına da gelecektir. Devletin bütünlüğünü birliğini zorlamaktan, ona güç verme sürecine girilecektir. Devletle demokratik bütünleşme yolu açıldıkça devlete karşıt konum aşılacaktır&#8230;<br />
“Türkiye burada büyük tehlikelerden korunma kadar, tersine yani güç kaynağına dönüştürme şansına sahip olacaktır. İçte ve dışta PKK&#8217;nin askeri savaş olanakları çözümle birlikte Türkiye&#8217;nin hizmetine girecektir&#8230; Kürtlerin Demokratik Cumhuriyet’le bütünleşmesi geliştikçe bu askeri anlamda da karşı tehditten stratejik bir güç kaynağına dönüşecektir. Çözüm bu büyük fırsatı sunuyor. Geleceğe en büyük stratejik yatırım oluyor.” (A. Öcalan, Esasa İlişkin Savunma)<br />
“Cumhuriyet tarihinin bu en zor sorunu çözümlendiğinde Türkiye&#8217;nin iç barışından aldığı güçle bölgede lider bir ülke olarak hamle gücüne kavuşacağı kesindir. Ortadoğu&#8217;da liderlik dönemi Orta Asya&#8217;dan Balkanlar ve Kafkaslara kadar etkili olma anlamına gelecektir. Demokratik sistemin çözüm gücü, başta barış olmak üzere, birçok çelişki ve sorun olan bu bölgelere haklı bir müdahale ve desteğin verilmesi ve istenmesine de yol açacaktır.” (A. Öcalan, Savunma)<br />
“Türkiye burada büyük tehlikelerden korunma kadar, tersine yani güç kaynağına dönüştürme şansına sahip olacaktır. İçte ve dışta PKK&#8217;nin askeri savaş olanakları çözümle birlikte Türkiye&#8217;nin hizmetine girecektir&#8230; Kürtlerin Demokratik Cumhuriyet’le bütünleşmesi geliştikçe bu askeri anlamda da karşı tehditten stratejik bir güç kaynağına dönüşecektir. Çözüm bu büyük fırsatı sunuyor. Geleceğe en büyük stratejik yatırım oluyor.” (A. Öcalan, Esasa İlişkin Savunma)</p>
<p>A. Öcalan, ABD’nin Irak’a saldırısından yaklaşık iki ay sonra yayımlanan bir açıklamasında bu görüşlerini daha da açacak, Barzani-Talabani çizgisini mahkum ederken “ABD-Kürt ittifakına” karşı “Türk-Kürt ittifakını” şöyle savunacaktı:<br />
“En önemlisi de Türkiye için iki yol var. Kürtlerin arkasında büyük bir stratejik güç yerleşti. Tanklar toplar verildi. ABD bunu bilerek yapıyor. Daha da verilecek. İstediğin kadar silahlanıp tezlerini silahla savunabilirsin de diyebilir, Kürt ayrılıkçılığını Irak&#8217;ta olduğu gibi geliştirebilirsin diyebilir, bu tehlikeli bir yoldur. Halkları tüketen bir çizgidir. İsrail-Filistin gibi tehlikeli bir yoldur&#8230;.<br />
“Kürtleri 3 Müslüman güce karşı, Arap, İran, Türklere karşı kullanmaktır. Wolfowitz, Türkiye&#8217;ye &#8216;sen İran&#8217;la, Suriye ile ilişkiye geçersen seni vururum&#8217; diyor. Türkiye zor durumdadır. Genelkurmay Başkanı o yüzden kuşatılmışız diyor. Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal misali&#8230;<br />
“Kürtlerle Irak&#8217;ı çözdüler, yarın İran&#8217;ı da Kürtlerle çözecekler, Türkiye&#8217;yi de öyle çözecekler&#8230;<br />
“Demokratik cumhuriyet temelinde birlik bütünlük istiyoruz&#8230; Biz ABD&#8217;den yana tavır almayız. Türkiye halkından yana tavır alırız.” (“Diyalog Olmazsa Kayıplar Olur”, Özgür Politika , 11 Mayıs 2003, abç)</p>
<p>A. Öcalan, 23 ve 24 Ağustos 2003 tarihlerinde Özgür Politika‘da yayımlanan değerlendirme ve mesajlarında ise şunları söyleyecekti:<br />
“Nasıl ki, Irak Cumhuriyeti kaldırıldı şimdi de TC kaldırılacak. Belki şimdi değil bir iki yıl ya da beş yıl sonra olacak bu. Bunları Genelkurmay&#8217;a da, MİT&#8217;e de söylüyorum. Ben bir Kürt olarak Kürtlerin güçlenmesini isterim, devlet kurmalarına da bir şey demem, ama bu şekilde kurulan bir devlet yeni sorunlara yol açar. Acemlerle, Araplarla ve Türklerle çatışır bu devlet. Bu nedenle Türkiye, Kürt sorununu demokratik yoldan çözerek Ortadoğu&#8217;da Kürt sorununun demokratik çözümüne öncülük etmeli, Kürtler de hem Ortadoğu için hem de kendileri için hayırlı sonuçlar getirmeyecek devlet peşinde koşma yerine, halklarla özgür demokratik birlik çizgisi izlemeli, demokratik gücüyle tüm Ortadoğu&#8217;nun demokratikleşmesinin öncüsü olmalıdır&#8230;<br />
“Ben kendi modelime ‘Büyük Demokratik Çözüm’ diyorum. ABD ve AB&#8217;yi aşarak yükselme modeli diyorum. Türkiye aydınlarına şu çağrıyı yapmak istiyorum: 1071&#8242;de Alparslan Silvan&#8217;da Kürtlerle ilişkiyi nasıl düzenlediyse, 1516&#8242;da Yavuz -egemen temelde de olsa- nasıl Kürtlerle ilişki düzenlemişse, 1920&#8242;lerde Mustafa Kemal Kürtlerle nasıl ilişki düzenlemişse; günümüz için de Türk aydınları, Kürtlerle ilişkiyi bunlar gibi düşünmelidir. Başbakana da bir çağrı yapıyorum. Cem Uzan gibi Allah&#8217;sız demiyorum, Allah&#8217;ına ve peygamberine bağlıysan Kürt kardeşlerine doğru yaklaş diyorum. Genelkurmay&#8217;a da çağrı yapıyorum. Soruşturmada bir temsilcileri &#8220;sorunun çözümünü ABD, Avrupa&#8217;ya bırakmayalım, kendi aramızda halledelim&#8221; demişti. Doğrudur. Ben de diyorum ki kendi aramızda halledelim. Genelkurmay&#8217;ı da buna çağırıyorum.” (abç)<br />
Kürt halkının ulusal kimliğinin kabul edilmesi, Türk devlet terörünün sona erdirilmesi gibi bazı güdük “demokratik” reformların yapıldığı koşullarda PKK’nın yardımıyla Kürt halkı ile Türk halkı arasında gerici ve teslimiyetçi bir barışın sağlanması ve Kürt halkının enerji, olanak ve potansiyelinin Türk egemen sınıflarının bölgesel liderlik, daha atak ve saldırgan bir dış politika vb. hedefleri için seferber edilmesi. İşte Öneş, Taner, Öcalan’i birleştiren çizgi.</p>
<p>Türk Gericiliği Nereye?<br />
Türk egemen sınıflarının ana gövdesi bakımından Güney Kürdistan’daki “realite”yi tanıma eğilimine şimdiye değin, Türkiye Kürdistanı’ndaki “realite”ye tanıma eğilimi eşlik etmedi. (2) Egemen sınıfların MİT’nın açıklamasında anlatımını bulan fraksiyonunun yaklaşımına rağmen durum bugün de, esas itibariyle değişmiş değildir. Kaldı ki, tanınan Güney Kürdistan “realitesi” de, koşullar ve güç dengeleri elverdiğinde pekala rahatlıkla Türk gericilerinin yayılmacı emellerinin hedefi haline gelebilecektir. Zaten böylesi bir değişiklik, Türk egemen sınıfları ve devleti içindeki güç ilişkilerinde köklü bir altüst oluşun yaşanmasını öngerektirir ki, bu da ancak onların, değişik ulus ve milliyetlerden işçi sınıfının, diğer emekçilerin devrimci hareketinin baskısı altında kitleleri aldatmak için başvurmak zorunda kalacağı son savunma önlemlerinden biri olarak gündeme gelebilir.</p>
<p>Türkiye’nin, Kürt halkıyla Türk halkını karşı karşıya getirebilecek ve gerçekleşmesi halinde işçi sınıfının ve diğer sömürülen emekçilerin demokrasi ve sosyalizm savaşımı açısından son derece olumsuz sonuçlar doğurabilecek gerici bir iç savaşa sürüklenmesini ancak gene bu ezilen ve sömürülen sınıf ve katmanların siyasal bakımdan ileri kesimleri ve özellikle onların komünist, devrimci ve anti-emperyalist öncü güçleri engelleyebilirler. Emperyalist burjuvazinin ve onun yerel uzantılarının, kökeni antik çağa dek uzanan kötü ünlü “böl ve egemen ol!” formülünü giderek daha fazla gündeme sokmalarının ve farklı ulus, milliyet, din ve mezhepten proleterlerin ve diğer sömürülen emekçilerini kendi iğrenç çıkarları alet etme plan ve girişimlerinin önüne ancak onlar geçebilirler. Günümüzde, gerek dünyada ve gerekse Ortadoğu’da  güçlü devrimci önderliklerin yokluğu koşullarında böylesi bir saptama ilk bakışta basmakalıp bir devrimci iman tazeleme girişimi olarak algılanabilir. Ancak –Irak ve Filistin halklarının kurtuluş savaşımlarının yüzyüze geldiği sıkıntıların da gösterdiği gibi- gerçek yaşamın kendisi ve somut olgular, işçi sınıfı ve halkların karşı karşıya bulunduğu çapraşık sorunların ve devasa görevlerin başka yoldan bir çözümü olanaklı değildir. Ne genelde Ortadoğu işçi sınıfı, sömürülen emekçileri ve ezilen halklarının, ne de Türkiye işçi sınıfı ve halklarının yazgısı, asla şu ya da bu emperyalist ülkenin burjuvazisine ya da bağımlı ülkelerin şu ya da bu gerici egemen sınıf fraksiyonuna bırakılamaz ve bırakılmamalıdır. Gerçek çözüm, Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu işçi sınıfı ve halklarının komünist ve devrimci öncülerinin rehberliğinde emperyalizme, Siyonizme ve her türden gericiliğe ve şovenizme karşı direniş bayrağını yükseltmelerinden, bunun için de günümüzde mızrağın sivri ucunu neo-faşist ABD-İsrail-Britanya şer eksenine ve onların bölge devletleri içindeki uşaklarına yöneltilmesinden ve giderek kapitalist-emperyalist sistemin yıkılmasından geçiyor.</p>
<p>DİPNOTLAR</p>
<p>1. Bir yanlış anlamaya meydan vermemek için, Türk egemen sınıflarının saflarındaki bu ayrışmanın keskin ve kalın çizgilerle karakterize olmadığını ve olamayacağını, ABD emperyalizmine ve yakın/ stratejik bağlaşıklarına daha mesafeli bir tutum takınmaktan yana olan fraksiyonun çizgisinin herhangi bir ilkesel temele sahip olmadığını, dahası ABD’nin stratejik zayıflığının ortaya çıkmasıyla birlikte Türk gericiliğinin ve askeri kliğinin ana gövdesinin de “kişilikli politika” ve “bağımsızlık” şovlarına girişebileceğini ve hatta giriştiğini belirtmek gerekir. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ve Türk generallerinin PKK’ya karşı harekete geçmediği, hatta onu himaye ettiği gerekçesiyle ve Kerkük Türkmenlerine karşı yapılan haksızlıklardan ötürü “PKK Koordinatörü” emekli Org. Joseph Ralston da içinde olmak üzere ABD yetkililerini yer yer yüksek sesle eleştirmelerini bu çerçevede ele alabiliriz.</p>
<p>2. MİT Müsteşarı Emre Taner’in 12 Aralık 2006’da, geçmişte PKK savaşçıları ve Kürt halkına karşı kullanılan Hizbullah adlı devlet güdümlü milis örgütünün yeniden hareketlenmeye başladığına ilişkin yaptığı açıklama, Türk gericiliğinin bu bilinen yöneliminin önemli göstergelerinden biridir. gündemimiz.com’un Star gazetesi yazarlarından Şamil Tayyar’a dayanarak verdiği “MİT İtiraf Etti Gözler Orduda” başlıklı ve 13 Aralık 2006 tarihli haberde bu konuda şöyle deniyordu:<br />
“Star gazetesi köşe yazarı Şamil Tayyar, dün köşesinde MİT Müsteşarı Taner&#8217;in tarihi itirafları ve uyarılarına yer verdi. Avrupa Karma Parlamentosu (AKP) üyelerine brifing veren MİT Müsteşarı Taner&#8217;in, üyelere devletin geçmişte Hizbullah&#8217;ı kullandığı yönünde bilgi verdiğini, AKP üyesi iki milletvekilinin bu bilgiyi kendisine aktardığını yazan Tayyar, şunları yazdı: ‘MİT Müsteşarı, Hizbullah terör örgütünün bir dönem devlet tarafından kullanıldığını doğrulamış. Yıllardır bu iddia konuşulurdu, ama devletin en mahrem kuruluşunun başındaki görevlinin bu iddiayı doğrulaması çok önemlidir.’ ”</p>
<p>Siyasal gelişmelerden haberdar olma olanaklarına sahip olduğu bilinen A. Öcalan’ın 4 Ocak 2007’de avukatlarının kendisiyle yaptığı görüşmede söyledikleri de aynı doğrultuya işaret ediyor. Öcalan burada, Türkiye’deki etnik sorunun “demokratik konfederalizm”in uygulanmasıyla çözüleceğini, ancak bu seçeneğin önünde bir dizi engel bulunduğunu belirttikten sonra şöyle diyordu:<br />
“Dördüncü ve son seçenek bağımsızlıktır. Benim arzu etmediğim bir seçenektir, çünkü çözüm olamayacağını, felaket getireceğini biliyorum. Ama demokratik özerklik seçeneği devre dışı bırakılır ve Kürtlere imha dayatılırsa, Kürtlere başka yol kalmayacaktır&#8230;<br />
“Kürtler bugün tarihi ve kritik bir süreçten geçmektedirler. Büyük tehlikeyle karşı karşıyadırlar. Kürtlere imha amaçlı yönelmeyi planlayan güçler var. Kürtler tüm bunlara karşı tedbirli olmak zorunda. Kürdistan&#8217;daki bütün güçler, özellikle gençlik bu konuda hassas olmalıdır. KDP ve YNK gibi güçler de kendi aşiretsel-parti menfaatlerini bir tarafa bırakıp savunma amaçlı ortak bir duruş sergilemeli, ortak bir siyasal irade oluşturabilmelidirler.” (“Öcalan: İmhaya Karşı Ortak Duruş Sergilenmeli”, DİHA, 7 Ocak 2007, abç)</p>
<br /><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/turkishmarxist.wordpress.com/114/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/turkishmarxist.wordpress.com/114/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/turkishmarxist.wordpress.com/114/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/turkishmarxist.wordpress.com/114/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/turkishmarxist.wordpress.com/114/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/turkishmarxist.wordpress.com/114/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/turkishmarxist.wordpress.com/114/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/turkishmarxist.wordpress.com/114/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/turkishmarxist.wordpress.com/114/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/turkishmarxist.wordpress.com/114/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/turkishmarxist.wordpress.com/114/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/turkishmarxist.wordpress.com/114/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/turkishmarxist.wordpress.com/114/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/turkishmarxist.wordpress.com/114/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/turkishmarxist.wordpress.com/114/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/turkishmarxist.wordpress.com/114/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=turkishmarxist.wordpress.com&amp;blog=324447&amp;post=114&amp;subd=turkishmarxist&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://turkishmarxist.wordpress.com/2007/01/14/boyle-buyurdu-mit-emre-taner%e2%80%99in-aciklamasi-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/22aae213268084d33785c4981fd80a2b?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">aserencebeyli</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>ABD-İsrail-Britanya Şer Ekseninin Son Hamlesi</title>
		<link>http://turkishmarxist.wordpress.com/2006/12/26/abd-israil-britanya-ser-ekseninin-son-hamlesi/</link>
		<comments>http://turkishmarxist.wordpress.com/2006/12/26/abd-israil-britanya-ser-ekseninin-son-hamlesi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Dec 2006 11:32:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>aserencebeyli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://turkishmarxist.wordpress.com/2006/12/26/abd-israil-britanya-ser-ekseninin-son-hamlesi/</guid>
		<description><![CDATA[      Garbis Altınoğlu, 25-26 Aralık 2006   BM “Güvenlik” Konseyi’nin 1737 Sayılı Kararı Britanya, Fransa ve Almanya tarafından hazırlanan ve İran’a yönelik kısıtlı ve askeri-olmayan yaptırımlar alınmasını öngören bir karar tasarısının ABD ve yandaşları ile Rusya ve Çin arasında süregelen uzun görüşmelerin ve diplomatik manevraların ardından 23 Aralık’ta BM “Güvenlik” Konseyinde oybirliğiyle kabul edilmesi, Ortadoğu’da süregelen [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=turkishmarxist.wordpress.com&amp;blog=324447&amp;post=120&amp;subd=turkishmarxist&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>     <br />
Garbis Altınoğlu, 25-26 Aralık 2006  </p>
<p>BM “Güvenlik” Konseyi’nin 1737 Sayılı Kararı<br />
Britanya, Fransa ve Almanya tarafından hazırlanan ve İran’a yönelik kısıtlı ve askeri-olmayan yaptırımlar alınmasını öngören bir karar tasarısının ABD ve yandaşları ile Rusya ve Çin arasında süregelen uzun görüşmelerin ve diplomatik manevraların ardından 23 Aralık’ta BM “Güvenlik” Konseyinde oybirliğiyle kabul edilmesi, Ortadoğu’da süregelen savaşın genişlemesi tehlikesini arttırmış bulunuyor. Basına göre, “Kararda İran&#8217;ın UAEK (=Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu) ile işbirliği yaparak nükleer faaliyetlerini gecikmeksizin askıya alması isteniyor. İran&#8217;ın karara uyup uymadığını belirlemek için de UAEK Başkanı&#8217;ndan 60 gün içinde bir rapor talep ediliyor. Kararda, tüm ülkelerden, İran&#8217;ın uranyum zenginleştirme, yeniden işleme, ağır su reaktörleri, nükleer silah sevkiyat sistemlerinin geliştirilmesi ve bu konularla ilgili araştırma-geliştirme faaliyetlerine katkıda bulunacak malzemelerin, teknolojinin ve finansmanın İran&#8217;a sağlanması ve satışlarının yasaklanması isteniyor.”</p>
<p>Her ne kadar Moskova ile Pekin, “İran krizi”nin güç kullanmadan ve diplomatik yoldan çözümünü savunmaya ve Tahran’la çok yönlü ilişkilerini sürdürmeye devam edeceklerini söyleseler de Britanya, Fransa ve Almanya üçlüsünün hazırladığı orijinal karar taslağının önemli ölçüde sulandırılmış bir versiyonu olan son kararın, ABD, İsrail ve uzantıları için taktiksel bir zafer olduğu ve onların İran’a yönelik savaş hazırlıklarına sınırlı ve göstermelik de olsa bir çeşit meşruiyet görüntüsü sağladığı tartışma götürmez. Nitekim daha şimdiden ABD (ve İsrail) yetkilileri, bu yaptırımların yetersiz olduğunu söylüyor ve diğer ülkelere, İran’a karşı daha kapsamlı yaptırımlar uygulamaları için çağrı yapıyorlar. (1) Bu bakımdan, sözkonusu kararın alınmasına aracılık eden AB ülkelerinin değilse de özellikle ABD-İsrail-Britanya eksenine yeterli düzeyde bir muhalefet göstermeyen korkak ve gerici Rusya ve Çin tekelci burjuvazilerinin tutumlarının bir yanıyla “yatıştırmacılık” olarak nitelendirilmesi yanlış olmayacaktır. Anımsanacağı üzere, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Britanya ve Fransa, dönemin esas saldırgan güçleri olan Hitler Almanyası’na ve ortaklarına karşı güttükleri “yatıştırmacılık” politikasıyla onları Sovyetler Birliği’yle savaşmaya teşvik etmiş ve böylelikle her iki tarafı da yorup tüketmeyi hedeflemişlerdi. Günümüzde de Rusya ile Çin’in, esas saldırgan güçler olan Washington, Londra ve Telaviv’deki emperyalist-Siyonist savaş ağalarına karşı güttükleri politikanın bu “yatıştırmacılık” politikasını anımsattığını, yani onları Irak, Afganistan, Lübnan ve Filistin’in yanısıra İran ve Suriye’ye karşı savaşa girişmeye yüreklendirerek yorup tüketme anlamına geldiği söylenebilir. (2) Ama ABD’nin, İran kalesini düşürmesinin ve  bir biçimde bu önemli mevziyi kendi denetimi altına almayı başarmasının Rusya ile Çin’in stratejik konumunu büyük ölçüde zayıflatacağı gözönüne alındığında bu hesabın pekala ters tepebileceği ve “yeni büyük oyun”un bu perdesinin Washington yararına kapanacağı söylenebilir ve söylenmelidir. Tabii, işin bu yanını hesaba katmadıkları asla söylenemeyecek olan Moskova ve Pekin’deki yönetici ve stratejistlerin “yatıştırma” politikalarının belli bir takım sınırları olduğu ve İran’a halihazırda vermekte oldukları askeri ve siyasal desteklerini zamanla daha da boyutlandırabilecekleri de unutulmamalıdır. İran ordusunun –kendi mini denizaltıları olan- modern Rus denizaltılarına, radara gözükmediği sanılan ve büyük bir hızla seyreden Çin yapımı Silkworm (=İpekböceği) ve Rus yapımı Sunburn (=Güneşyanığı) füzelerine ve gene Rusya, Çin ve Kuzey Kore’nin desteğiyle geliştirilmiş uzun menzilli Şahap füzelerine, elektronik engelleme sistemlerinden kaçınma yetisine sahip karadan denize Kowsar füzelerine ve bombardıman uçaklarına ve füzelere karşı Rus yapımı Tor ve S-300 hava savunma sistemlerine vb. sahip olması, bunu göstermeye yeter.<br />
Devam edelim. Beklendiği üzere İran bu kararı reddetti ve barışçı amaçlarla yürüttüğünü ileri sürdüğü nükleer çalışmalarını durdurmak bir yana daha yüksek bir tempoyla sürdüreceğini açıkladı. Kararı “yırtık bir kağıt parçası” olarak niteleyen İran Devlet Başkanı Mahmut Ahmedinejad, “kukla gösterisi” yaptığını söylediği BM “Güvenlik” Konseyi için şu haklı saptamayı yaptı:<br />
“Artık BM Güvenlik Konseyi&#8217;nin, ABD, İngiltere ve Siyonist rejimin uşağı olarak hiçbir itibarı kalmadı.”</p>
<p>Uluslararası Hukuk mu?<br />
Gerçekten de 1950’lerin ikinci yarısından bu yana, öndegelen emperyalist devletlerin karşı-devrimci manevra ve pazarlıklarının bayağı bir sahnesine dönüşen BM “Güvenlik” Konseyi ve dolayısıyla BM, revizyonist Sovyet imparatorluğunun çökmesinden bu yana da üç aşağı beş yukarı ABD emperyalizminin saldırı ve terör politikalarını onaylayan bir kurum haline gelmiş ve itibarını hemen hemen tümüyle yitirmiştir. BM “Güvenlik” Konseyi’nin İran’a ilişkin aldığı son karar özellikle 11 Eylül 2001’den bu yana, Amerikan neo-faşistlerinin emperyalist müdahale ve saldırganlıklarına bir meşruiyet/ yasallık kılıfı giydirme çabasını bile bir yana bıraktıklarını ve varolan uluslararası burjuva hukukunu ve BM Sözleşmesi’ni tümden hiçe saydıklarını bir kez daha ortaya koydu. Afganistan ve Irak saldırıları, Suriye, İran, Kuzey Kore gibi ülkelerdeki rejimlerin yıkılması için yapılan çağrılar, oluşturulan güdümlü örgütler, yürütülen terör faaliyetleri, hatta çıkarılan rejim değiştirme yasaları, bunun ilk akla gelen örnekleri. Bunun son aylardaki bir örneği de, İsrail’in Lübnan’a karşı giriştiği 33 gün savaşı sırasında yaşanmıştı. Anımsanacağı üzere o sırada Rusya’nın St. Petersburg kentinde toplantı halinde bulunan G8 ülkeleri, 16 Temmuz’da yaptıkları açıklamada, saldırgan İsrail’i değil, kurban Filistin ve Lübnan’ı hedef almış ve HAMAS ile Hizbullah’ı kastederek,<br />
“Bu aşırı güçlerin ve onları destekleyenlerin Ortadoğu’yu kaosa sürüklemelerine izin verilemez” demişlerdi. Kısa bir süre sonra ise, bellibaşlı emperyalist devletlerin önemli bir bölümünün içinde yer aldığı BM “Güvenlik” Konseyi, tarafsız gözükmeye çalışmakla birlikte aslında, saldırgan İsrail’i koruyan, Lübnan direnişini suçlayan, Hizbullah’ı silahsızlanmaya çağıran ve BM Barış Koruma Gücü’nü saldırgan İsrail’in değil, saldırıya uğrayan Lübnan’ın sınırları içine yerleştirmeyi öngören, Hizbullah’ın elini kolunu bağlamaya çalışırken İsrail’e daha yıkıcı ve daha modern silahlarla donanma, Lübnan’ın hava ve deniz sahasını çiğneme ve Lübnan topraklarında terörist saldırılar düzenleme “özgürlüğü” tanıyan 11 Ağustos tarih ve 1701 sayılı yüz kızartıcı kararı almıştı. Bu çerçevede BM “Güvenlik” Konseyi’nin, ABD ve İsrail sivil ve askeri liderlerinin yıllardır İran’a (ve Suriye’ye ve başka ülkelere ve halklara) karşı saldırı, müdahale, işgal ve hatta nükleer bombardıman tehdidinde bulunmaları, fiili saldırılar gerçekleştirmeleri ve böylelikle BM Sözleşmesi’ni açıkça çiğnemeleri karşısında kılını bile kıpırdatmadığını anımsamak gerek.</p>
<p>Aslına bakılırsa, gerek İsrail Siyonistleri ve Amerikan neo-faşistleri, gerekse de BM ve UAEK yetkilileri, Tahran’ın yürüttüğü nükleer çalışmaların, özelde Nükleer Silahların Yaygınlaşmasını Önleme Anlaşmasının (=NPT) maddelerine uygun ve genelde uluslararası burjuva hukukunun çerçevesi içinde olduğunu ve tümüyle yasal nitelik taşıdığını yadsımıyor, daha doğrusu yadsıyamıyorlar. Bu husus, UAEK uzmanlarının yıllar boyu sürdürdükleri denetimlerle de doğrulanmıştı. Örneğin UAEK Kasım 2004’de, İran’ın değişik bölgelerinde bulunan nükleer tesislerde yaptığı son derece kapsamlı araştırma ve denetimlerin ardından, ABD ve İsrail’in savlarının tersine İran’ın bir nükleer silah programı olduğuna ilişkin hiçbir kanıt bulunmadığını belirten bir rapor yayımlamıştı. Dahası, ünlü Amerikalı araştırmacı gazeteci Seymour Hersh’in, The New Yorker’ın Kasım 2006 tarihli sayısında yazdığına gore CIA’in İran’a ilişkin son Ulusal İstihbarat Tahmini’nde de, bu ülkenin gizli bir silah programı olduğuna ilişkin hiçbir kanıt olmadığı söylenmektedir. (4) Faşist “önleyici savaş” doktrinine dayanan ABD ve İsrail’in savı; İran’ın nükleer çalışmalarının nükleer silah edinmeyi amaçladığı, nükleer silahlarla donanmış bir İran’ın İsrail için yaşamsal bir güvenlik tehdidi oluşturacağı ve dolayısıyla Tahran’ın yolunun şimdiden kesilmesi gerektiği biçimindedir. Dünya kamuoyunun, ABD’nin Mart 2003’de Irak’a saldırısından önce, aylar boyunca bu ülkede “kitle imha silahları” bulunduğu, hatta Irak’ın nükleer silah üretme çalışmaları yaptığı yolundaki dezenformasyon çalışmasının bir benzeriyle karşı karşıya bulunduğu bellidir.</p>
<p>Dolayısıyla, ABD ve İsrail’in basıncı altında bu kararı alan Konsey, görülmemiş bir davranış sergilemiş, BM üyesi bir devletin uluslararası burjuva hukukuna, BM Sözleşmesi’ne ya da NPT’na aykırı herhangi bir tutumu ya da uygulamasını saptamaksızın İran’a karşı yaptırım uygulama kararı almış, yani bir suç göstermeksizin ceza veren bir mahkeme durumuna düşmüştür! Bu bakımdan, İran’ın, BM “Güvenlik” Konseyinin son kararını “illegal” olarak nitelemesi ve bazı kısıtlı yaptırımlar içeren bu kararın BM Sözleşmesi’nin çiğnenmesi anlamına geldiğini belirtmesi tamamen doğru ve yerindedir. Bu kararın;<br />
a) 7,000’den fazla nükleer başlığa sahip bulunan ve NPT uyarınca bu silahların sayısını azaltmakla yükümlü bulunan ABD’nin –ve Rusya gibi diğer bazı ülkelerin- bu yönde hiçbir adım atmadığı,<br />
b) ABD’nin NPT’na aykırı olarak taktiksel nükleer silahlar geliştirdiği ve nükleer silahlara sahip olmayan ülkelere karşı bu silahlarla saldırı yapmayı öngören bir nükleer savaş doktrinini benimsediği,<br />
c) UAEK üyesi olmayan ve NPT’nı imzalamamış bulunan ve elinde 200 ila 500 civarında nükleer başlık bulunduğu tahmin edilen İsrail’in gizli nükleer cephaneliğinin varlığının Başbakan Ehud Olmert tarafından bir dil sürçmesi sonucu açıklandığı (3),<br />
d) Washington’un, gerek NPT’na ve gerekse ABD yasalarına aykırı olarak –UAEK üyesi olan, ancak NPT’nı imzalamamış bulunan- Hindistan’la nükleer alanda işbirliği yapma kararı almış olduğu bir siyasal ortamda yapılması, İran’a ilişkin Konsey kararını daha da çarpıcı, kabul edilemez ve ikiyüzlü kılmaktadır.<br />
Emperyalist Savaşı Yayma Planları<br />
Görünen o ki, Irak Etüt Grubu’nun (Baker-Hamilton Komisyonu) 6 Aralık’ta sunduğu raporda anlatımını bulan ve ABD tekelci burjuvazisinin “gerçekçi” kanadının görüşleri, azınlıkta kalmaya devam etmektedir. Bu Komisyonun yaklaşımını reddeden neo-faşist klik, eski “Savunma” Bakanı Donald Rumsfeld’i feda etmek ve yerine Irak Etüt Grubu’nun bir üyesi olan eski CIA şefi Robert Gates’in geçmesine rıza göstermekle birlikte, emperyalist savaşı daha da yaygınlaştırma eğilimindedir. Tam da bu nedenle bu klik, Irak Etüt Grubu’nun ve/ ya da onun çizgisindeki çok sayıda üst düzey sivil ve askeri yöneticinin,<br />
a) Irak’ta bir bozgundan kurtulmak ve bu ülkede “istikrar”ı sağlamak için İran ve Suriye ile görüşmelere girişmek,<br />
b) İnşa ettiği devasa üsleri korumak ve güçlerini Güney Kürdistan’da vb. mevzilendirmek kaydıyla Irak’tan belli bir süre içinde çekilmeye hazırlanmak,<br />
c) Filistin-İsrail “barış” görüşmelerini yeniden canlandırmak ve Filistinlilere sopayı havuçla birlikte sunmak gibi önerilerini reddetmiş ve bilinen, ancak iflas etmiş olan eski rotasını izlemekte kararlı olduğunun işaretlerini vermeye başlamıştır. İsrail ve Siyonist lobiler tarafından desteklenen Amerikan neo-faşistlerinin reçetesinin özü; Irak’a 30,000 dolayında ek asker gönderme ve emperyalist terörü arttırma ve gerek bu ülkede  ve gerekse Filistin’de ve Lübnan’da işbirlikçi güçleri kullanarak gerici iç savaşları körükleme ve kışkırtma politikalarının sürdürülmesidir. Irak’ta, büyük çoğunluğu ABD Özel Kuvvetleri, İsrail istihbaratı ve onların hizmetindeki bazı milis örgütleri ve kriminal çeteler aracılığıyla gerçekleştirilen kan dökümü, Filistin’de çeşitli suikast eylemleri ve bombalamalar gerçekleştiren İsrail ajanlarının Abbas kliğinin de yardımıyla HAMAS ile Fatah arasında çatışmaları kışkırtması (5), Lübnan’ın siyasal suikastlar ve Hizbullah’ı yalıtma manevralarıyla bir kez daha 1991 öncesine döndürülmesi yolundaki çabalar, bu gerici terör ve savaş politikasının göstergeleridir.<br />
Bilindiği gibi İran’ın denetim altına alınması ya da çökertilmesi yıllardır şer ekseninin gündemindeydi. Aslında Bush kliği İran saldırısını 2006 ortalarına doğru gerçekleştirmeyi planlamıştı. Bu saldırı; ABD, Britanya ve İsrail savaş uçaklarının günlerce sürecek olan bir bombardımanıyla başlayacak, Irak ve Afganistan yönlerinden kara saldırıları ve Basra Körfezi yönünden deniz saldırılarıyla desteklenecekti. Ancak, Irak, Filistin, Lübnan ve Afganistan halklarının direnişinin yanısıra, İran’ın kara, hava ve deniz kuvvetlerinin gelişmiş silah ve donanımlarını sergilediği gövde gösterileri ABD ve ortaklarını planlarını ertelemeye zorladı. İran’ın Nisan 2006’de tek başına ve Ağustos 2006’da Rusya ve Çin ile koordinasyon halinde gerçekleştirdiği savaş tatbikatlarından sonra saldırganlar savaş planlarını yeniden gözden geçirmeye, İran’ı olabildiğince yalıtmaya, Rusya ile Çin’i tarafsızlaştırmaya ve kendilerine Batı Avrupa emperyalistleri ve Türk ve Arap gerici rejimlerinin kişiliklerinde yeni suçortakları bulmaya yöneldiler. 30 Ekim’de ABD, İran sahillerinin hemen karşısında, bazı Körfez ülkelerinin de katıldığı “Leading Edge” adlı savaş bir oyunu, ya da daha doğru bir anlatımla bir askeri provokasyon gerçekleştirdi. İran bu provokasyona Basra Körfezini, Umman Denizini ve ülkenin bir dizi eyaletini kapsayan ve İsrail’i ve Körfez devletlerindeki ABD üslerini vurma kapasitesine sahip füzelerini denediği 10 gün süreli “Great Prophet” (=“Yüce Peygamber”) kod adlı askeri manevrayla yanıt verdi.<br />
İsrail Başbakanı E. Olmert’in Kasım ayında yaptığı son ABD ziyareti, asla rafa kaldırılmamış olan İran savaşı planının yeniden ısıtılması için bir vesile oldu. Olmert 13 Kasım’da ABD’nin Ortadoğu politikasında adeta belirleyici konumda bulunan Siyonist lobilerin ortak toplantısında bir konuşma yapmış ve bu konuşmada, ABD Başkanı G. W. Bush ile yaptığı görüşmeye göndermede bulunarak Bush kliğinin İran’a karşı saldırı planını desteklediğini açıkça dile getirmişti. Haaretz’in 14 Kasım tarihli sayısında bu konuda şöyle deniyordu:</p>
<p>“Olmert, İsrail ve bölgedeki diğer ülkelerin ABD ile Bush’a minnettar olmaları gerektiğini söyledi. O, Irak savaşının İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin perspektifinden bakıldığında, Ortadoğu’nun güvenlik ve istikrarına dramatik düzeyde olumlu bir etki yaptığını söyledi. Olmert, Bush’un İran’a ilişkin tutumunun, Mayıs ayında yapılan bir önceki toplantılarında olduğundan daha ileri olduğunu ve bunun da kendisini memnun ettiğini söyledi. O, ‘Konuşmamızda, İran’ın yeri çok net, çok ciddi ve çok önemliydi ve ben toplantıdan harika duygularla ayrıldım’ dedi.” (abç)</p>
<p>Olmert’le görüşmesinin hemen ardından Bush, dünyaya “nükleer ihtiraslarından vazgeçene kadar İran’ı yalıtma” çağrısı yaptıktan sonra sözlerini şöyle sürdürdü:<br />
”Eğer bu programlarını sürdürürlerse, bunun bir bedeli olmalı&#8230; İran’ın nükleer ihtirasları dünyanın çıkarına değil. İran’ın nükleer silahlara sahip olması, korkunç boyutlarda bir istikrarsızlığa yol açacaktır.”</p>
<p>Bu tarihten beş hafta sonra, yani 20 Aralık’ta yaptığı basın toplantısında ise G. W. Bush, Irak ve Afganistan’da yenilgiye doğru gitmekte olan ABD’nin Ortadoğu’da bir kez daha atağa geçeceğinin sinyalini veriyordu. Irak’ta zafer kazanmakla yükümlü olduklarını, kimsenin kendilerini “Ortadoğu’dan kovamayacağını ve Amerika’yı korkutamayacağını” ve 2007’de can acıtacak bazı kararlar alabileceklerini söyleyen Bush, “İslami radikallere ve aşırı öğelere” karşı uzun süreli bir savaş yürütmenin gereğini vurguluyor ve sözlerini şöyle sürdürüyordu:<br />
“Düşmanın acımasız ve azgın olduğu gözönüne alındığında, bunun zor tercihleri ve ek özverileri gerektirdiğini söylemek dışında 2007’de Irak’ın görünümünün nasıl olacağı konusunda bir kehanette bulunmaya kalkmayacağım&#8230;<br />
“Rakip ideolojiler arasındaki çatışmanın daha başındayız; bu çatışma çocuklarımızın barış içinde yaşayabilip yaşayamayacağını belirleyecektir. Ortadoğu’da bir başarısızlık, örneğin Irak’ta bir başarısızlık ya da izolasyonizm genç Amerikalı kuşakları yurtdışından gelmeye devam edecek tehditlere mahkum edecektir.”</p>
<p>Britanya Başbakanı Tony Blair, Olmert ve Bush’un değerlendirmelerine katılmakta hiç gecikmeyecekti. Ortadoğu ve Körfez turunu tamamlamasının ardından 20 Aralık’ta Dubai’de bir basın toplantısı düzenleyen Blair, İran’ın “ılımlı Arap dünyası”yla ve bölgeye barış ve istikrar getirmeye çalışan Batılı güçlerle savaş halinde olduğunu söyledi.</p>
<p>Bütün bu veriler Amerikan neo-faşistlerinin, -Irak ve Afganistan halklarından yedikleri köteğin yanısıra ABD askerleri arasında giderek yaygınlaşan demoralizasyondan, hatta isyan ruhundan ve yedek asker stoklarının ve askeri donanımın tükenmesinin yanısıra İran’a karşı girişilebilecek bir savaşın askeri, siyasal ve ekonomik maliyetinden kaygılanan komuta kademesinin önemli ya da küçümsenmeyecek bir bölümünün muhalefeti nedeniyle- bir süredir askıya almak zorunda kaldıkları ya da almış gözüktükleri bu projeyi yeniden devreye sokmaya başladıklarını gösteriyor. Daha Ekim ayında Basra Körfezindeki ABD donanması komutanlığının, mayın tarama ve avlama gemilerinin limanlarından hareket etmelerini buyurduğu ve İran’a karşı yapılacak bir saldırı için çok önceden hazırlanmış bulunan planların gözden geçirilmesi ve yenilenmesini bildirdiği duyulmuştu. Öte yandan Dave Lindorff, 24 Aralık tarihli ve “Are Bush and Cheney Planning an Early Attack on Iran?” (=Bush ile Cheney İran’a Erken Bir Saldırı mı Planlıyorlar?) başlıklı makalesinde şöyle diyordu:</p>
<p>“1.5 aydır Umman Denizinde bulunan ve 800 Tomahawk seyir füzesi taşıyan Eisenhower saldırı kuvvetinin yanısıra bir saldırı uçağı filosu Basra Körfezine hareket etti. USS Stennis gemisinin önderlik ettiği ikinci bir uçak gemisi grubu da Basra Körfezine gidiyor. Hepsi de deniz piyadelerinin İran sahillerine çıkarma yapmasını sağlayabilecek yetiye sahip üç sefer savaş grubu ve bir amfibik gemi daha şimdiden mevzi almış durumdalar.”</p>
<p>Bu arada, 33 gün savaşının ardından Doğu Akdeniz’e yığınak yapan ve sözümona Lübnan direnişine deniz yolundan silah sevkiyatını önlemek için toplandığı söylenen ve onlarca savaş gemisinden oluşan devasa NATO deniz kuvvetinin ve Güney Lübnan’a yerleşmiş bulunan çokuluslu BM “Barış” Gücünün de, İran’a ve onun Suriye ve Hizbullah gibi bağlaşıklarına karşı gerçekleştirilmesi tasarlanan müdahale ve saldırının bir parçası olarak bölgede bulunduğu unutulmamalı.</p>
<p>Bütün bu hazırlıkların İran’ın nükleer tesislerine yönelik bir hava-deniz saldırısıyla sonuçlanıp sonuçlanmayacağı, bunu dar kapsamlı da olsa bir kara harekatının izleyip izlemeyeceği bilinmiyor. Ancak zamanın, gerilemekte olan ABD emperyalizminin ve bağlaşıklarının aleyhine işlediği de bir gerçek. Bu koşullarda, İran’ın sürekli olarak ilerlemekte olan nükleer çalışmalarını çok geç olmadan durdurmak, Tahran’ın Irak, Lübnan, Filistin ve –belki de- Afganistan’daki ABD-karşıtı güçlere maddi ve siyasal desteğini kesmek, İsrail’in “güvenliğini” sağlamak ve hepsinden önemlisi İran topraklarındaki dev doğal gaz ve petrol kaynaklarını ele geçirmek suretiyle Rusya-Çin eksenini geriletmek, şer ekseninin öncelikli ve ivedi bir hedefi olmaya devam ediyor. Esas olarak, ülkenin her yanına dağıtılmış olan binlerce İran nükleer ve askeri hedefinin yoğun bir hava bombardımanıyla yokedilmesini amaçlayacak olan böylesi bir saldırının sonuçlarını kimsenin ayrıntılarıyla kestiremeyeceği açıktır. Ancak, gerçekleştirilmesi halinde yüzbinlerce sivilin ölümüne ve yaralanmasına yol açacağı kesin olan böylesi bir saldırının ardından gelecek İran askeri misillemesiyle, sürmekte olan savaşın Lübnan’dan Afganistan’a kadar uzanan geniş bir bölgeye, hatta daha da ötesine yayılabileceğini ve süreç içinde Rusya ve Çin’i de içine çekebileceğini söyleyebiliriz. Tabii, böyle bir savaşın her halükarda, İsrail’in güvenliğini pekiştirmek bir yana onu daha ya da çok daha güç bir konuma sokacağını ve böylesi bir savaşın hem Siyonist devlet, hem de Amerikan süper devleti için sonun başlangıcı olacağını da.<br />
                                            *        *        *        *        *</p>
<p>İşçi sınıfı ve ezilen halkların direnişi karşısında yenilmeye ve çökmeye mahkum olmakla birlikte emperyalist-Siyonist saldırganların önünün kesilmesi ve yaptıkları ve yapacakları korkunç yıkımların hiç olmazsa azaltılması için çaba harcamak, ilerici insanlığın en ivedi ve yakıcı görevidir. Bu bakımdan gerek Türkiye ve Kürdistan, gerek Ortadoğu ve gerekse ABD işçi sınıfı ve halklarının, büyük bedeller ödeyerek direnmekte olan Irak, Filistin, Afganistan, Lübnan vb. halklarının aslında sadece kendi ülkelerinin kurtuluşu için savaşmadıklarını, onların emperyalist ve Siyonist saldırganlara karşı kazandıkları her muharebenin kapitalist-emperyalist sisteme ve bütün ülkelerdeki yerli gerici egemen sınıflara indirilmiş bir darbe anlamına da geldiğini açık-seçik bir biçimde kavramaları gerekiyor. Bu bakımdan, tüm tutarlı devrimci ve enternasyonalist güçler, AB emperyalistlerinin de desteklediği ABD-İsrail-Britanya neo-faşist blokunun Ortadoğu’yu ve dünyayı nükleer silahların da kullanılabileceği yeni bir emperyalist savaşa sürüklemesine kayıtsız koşulsuz karşı durmakla yükümlüdürler. Ama onların görevi sadece bununla sınırlanamaz; onların görevleri arasında, “kendi” hükümetleri ve ordularının şer ekseninin emperyalist terörüne destek vermesini önlemek ve geniş işçi ve emekçi yığınlarını Irak, Afganistan, Filistin, Lübnan, İran vb. işçi sınıfı ve halklarıyla dayanışma amacıyla seferber etmeye girişmek ve gerçekleşmesi halinde böylesi bir savaşın ve ona eşlik edecek olan bunalımın sunacağı siyasal olanakları “kendi” gerici hükümetlerini devirmek için değerlendirmek de bulunmaktadır.<br />
DİPNOTLAR<br />
(1) Örneğin, ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Nicholas Burns, ülkesinin, uluslararası toplumun, İran&#8217;a daha fazla yaptırım uygulamasını istediğini belirtti. Burns, “Bu kararın tek başına yeterli olduğunu düşünmüyoruz. Uluslararası toplumun daha da ileri adımlar atmasını istiyoruz. Başta AB üyesi ülkeler ve Japonya olmak üzere bir dizi ülkeyi bizim aldığımız türden bazı ekonomik önlemler almaya ikna etmeye çalışacağız” dedi. Aynı doğrultuda bir açıklama yapan İsrail Dışişleri Bakanlığı ise, “İran&#8217;ın nükleer planının engellenmesi amacına ulaşmak için uluslararası toplumun kararlılığını göstermeyi sürdürmesi gerekeceği”ni belirtti.<br />
(2) ABD ile aralarındaki anlaşmazlıklara rağmen yazgılarını çökmekte olan süper devlete bağlamış olan Almanya ve Fransa’nın değil ama Rusya, Çin gibi emperyalist devletlerin Washington karşısında izlediği yatıştırma politikasının bazı yönleriyle, Britanya ve Fransa’nın 1930’larda izlediği siyasetle benzerlikler taşıdığı söylenebilir. ABD emperyalistlerinin, Afganistan ve Irak’ta sonu gözükmeyen ve kendilerini ekonomik, siyasal ve askeri bakımdan yoran, yıpratan ve giderek tüketen bir savaşla meşgul olmaları, Moskova ile Pekin’in dünyanın başka yerlerinde kendi nüfuzlarını arttırma yolundaki çabalarını kolaylaştırmaktadır. Washington’un Afganistan ve Irak’ta gerçek bir batağa saplanmış olması; Rusya’nın Kafkasya ve Orta Asya’daki eski nüfuz alanlarını yeniden ellerine geçirme ve Ortadoğu’ya açılmasına ve Çin’in Güneydoğu Asya’daki mevzilerini pekiştirme ve Afrika ve Latin Amerika’da yeni nüfuz alanları edinmesine olanak vermektedir. Dolayısıyla, ABD’nin İran’a dönük saldırgan politikaları karşısında beklenenden daha az direnç göstermelerinin altında Moskova ve Pekin’in emperyalist hesaplarının yattığı saptaması savı hiç de yabana atılamaz.<br />
(3) Almanya’yı ziyareti sırasında 11 Aralık’ta SAT1 TV kanalının kendisiyle yaptığı söyleşide Olmert’e İran’ın nükleer programına ilişkin bir soru yöneltilmişti. Bunun  üzerine Siyonist şef, İranlıların “Amerika, Fransa, İsrail ve Rusya gibi nükleer silah sahibi olmaya heveslendiklerini”, ancak demokratik bir ülke olan İsrail’in kimseyi yoketmekle tehdit etmediğini, buna karşılık İran’ın İsrail’i haritadan silmekle tehdit ettiğini söylemişti. Tam da burada Başkan Ahmedinejad’ın söylediği ileri sürülerek aylardır sürdürülegelen karaçalma kampanyasına kısaca değinmek ve bunun bir demagojiden öte bir anlam taşımadığını söylemek gerekir. Michigan Üniversitesinden Ortadoğu uzmanı Juan Cole’un The New York Times’in 11 Haziran 2006 tarihli sayısındaki yazısında, İsrail’i haritadan sileceklerini söylememiş olan ve Kudüs’ün Siyonist işgalden kurtarılması çağrısında bulunmuş olan Ahmedinejad’ın, “İsrail’in rejiminin, yani Yahudi-Siyonist devletin çökmesini umduğunu söyledi”ğini belirtmişti. <br />
(4) Kuşkusuz, bunu söylerken ABD, Rusya, Çin, Fransa, Britanya gibi ülkelerin nükleer tekelini onayan ve başka ülkelerin nükleer silahlara sahip olmasını yasaklayan NPT’nın ayrımcı niteliğini gözardı ediyor değilim. Her şeyden önce tutarlı demokrat ve enternasyonalistler ilke olarak ve uzun erimde nükleer silahlanmaya ve her türlü silahlanmaya karşı ve silahsız, savaşsız, devletsiz ve sınıfsız bir dünyadan yanadırlar; ancak böylesi bir stratejik hedefe sahip olmaları onların kısa-orta erimde İran gibi “küçük” ve zayıf ülkelerin nükleer silah sahibi olma hakkını reddettikleri ve dolayısıyla öndegelen emperyalist devletlerin nükleer silah tekelinden yana oldukları anlamına asla gelmez ve gelemez.<br />
(5) Chronicle Foreign Service’den Matthew Kalman’ın 14 Aralık’ta Batı Yakası’nın Eriha kentinden geçtiği bir haberde şöyle deniyordu:<br />
“Filistinli analistlere ve eğitime katılan subaylara göre, Başkan Mahmut Abbas’a bağlı Filistinli güvenlik kuvvetlerini eğiten ABD görevlileri, Abbas ve onun Fatah içindeki yandaşlarının HAMAS’ın siyasal başarılarına karşı koyabilme kapasitesini arttırma yolundaki sistemli çabasına bağlı olarak, kentsel anti-terörizm teknikleri konusu üzerinde duruyorlar.” Bu bilginin Aralık ayında ABD’nin, Fatah’ın seçkin gücü F 17’ye 6,000 otomatik tüfek armağan ettiği ve Tony Blair’in Aralık 2006’daki Ortadoğu ve Körfez turu sırasında ziyaret ettiği Filistin’de HAMAS önderliğindeki meşru hükümeti devirmek için çalışan Fatah’a AB ve İsrail kanalıyla büyük ölçekli mali yardım aktarmayı planladığı bilgisiyle tamamlanması gerekir.</p>
<br /><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/turkishmarxist.wordpress.com/120/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/turkishmarxist.wordpress.com/120/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/turkishmarxist.wordpress.com/120/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/turkishmarxist.wordpress.com/120/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/turkishmarxist.wordpress.com/120/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/turkishmarxist.wordpress.com/120/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/turkishmarxist.wordpress.com/120/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/turkishmarxist.wordpress.com/120/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/turkishmarxist.wordpress.com/120/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/turkishmarxist.wordpress.com/120/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/turkishmarxist.wordpress.com/120/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/turkishmarxist.wordpress.com/120/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/turkishmarxist.wordpress.com/120/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/turkishmarxist.wordpress.com/120/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/turkishmarxist.wordpress.com/120/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/turkishmarxist.wordpress.com/120/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=turkishmarxist.wordpress.com&amp;blog=324447&amp;post=120&amp;subd=turkishmarxist&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://turkishmarxist.wordpress.com/2006/12/26/abd-israil-britanya-ser-ekseninin-son-hamlesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/22aae213268084d33785c4981fd80a2b?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">aserencebeyli</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Yanlış Ata Oynamak: BOP Çökerken Irak Kürtleri</title>
		<link>http://turkishmarxist.wordpress.com/2006/11/23/yanlis-ata-oynamak-bop-cokerken-irak-kurtleri/</link>
		<comments>http://turkishmarxist.wordpress.com/2006/11/23/yanlis-ata-oynamak-bop-cokerken-irak-kurtleri/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Nov 2006 13:44:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>aserencebeyli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://turkishmarxist.wordpress.com/2006/11/23/yanlis-ata-oynamak-bop-cokerken-irak-kurtleri/</guid>
		<description><![CDATA[Garbis Altınoğlu, 19-23 Kasım 2006 Amerikan Yüzyılının Sonuna Doğru Dünyanın efendisi ABD’nin daha iki yıl öncesine kadar sürdürdüğü kibirli, buyurgan kendinden emin ve tehditkar havayı şimdi anımsayanların sayısı o kadar fazla değil herhalde. Anımsatmak gerekiyor: ABD emperyalizmi 11 Eylül olaylarından sonra “teröre” karşı sonsuz savaş ilan etmiş, “Ya bizimle birliktesiniz ya da bize karşısınız” sloganıyla [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=turkishmarxist.wordpress.com&amp;blog=324447&amp;post=112&amp;subd=turkishmarxist&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Garbis Altınoğlu, 19-23 Kasım 2006</p>
<p><em>Amerikan Yüzyılının Sonuna Doğru</em><br />
Dünyanın efendisi ABD’nin daha iki yıl öncesine kadar sürdürdüğü kibirli, buyurgan kendinden emin ve tehditkar havayı şimdi anımsayanların sayısı o kadar fazla değil herhalde. Anımsatmak gerekiyor: ABD emperyalizmi 11 Eylül olaylarından sonra “teröre” karşı sonsuz savaş ilan etmiş, “Ya bizimle birliktesiniz ya da bize karşısınız” sloganıyla bütün devletleri, siyasal örgütleri ve siyasal akımları hizaya girmeye/ hazırola geçmeye çağırmış, “şer ekseni” olarak nitelediği İran, Irak ve Kuzey Kore’nin yanısıra “haydut devlet” kategorisine koyduğu başka bir dizi devleti hedef tahtasına yerleştirmiş, ilan ettiği Büyük –ya da- Genişletilmiş Ortadoğu Projesi çerçevesinde bu geniş bölgedeki 22 devletin rejimlerini ve/ ya da sınırlarını değiştireceğini açıklamış, faşist nitelikteki “önleyici savaş” doktrini uyarınca, gelecekte ABD açısından tehlike oluşturabileceğini düşündüğü devletlere ve örgütlere hiçbir provokasyon olmaksızın ve tekyanlı bir biçimde saldırma hakkına sahip olduğunu ileri sürmüş, NATO’nun doğuya doğru genişlemesi sürecini sürdürerek bir dizi eski Sovyet cumhuriyetinde renkli “devrimler” tezgahlamış, burjuva ve emperyalist devletler arasındaki güç çekişmesini görünürde de olsa belli kurallara bağlayan BM sistemini demode saymış, aynı anda iki savaşı birden başarılı bir biçimde sürdürecek konumda olduğunu ileri sürdüğü ordusuna dayanarak 21. yüzyılı da bir “Amerikan Yüzyılı” kılacağını savunmuş, kendisiyle tam uyum içinde olmayan Fransa, Almanya gibi orta boy emperyalist devletleri “Yaşlı Avrupa” deyimiyle aşağılamış, Suriye, Lübnan, İran gibi ülkelerin rejimlerini değiştirmek için açıkça çaba harcamakla, muhalif grupları desteklemekle kalmayıp, bu amaçla kendi parlamentosunda yasalar çıkaracak kadar ileri gitmiş, uluslararası burjuva hukukunu hiçe sayarak ve BM kurumunu devredışı bırakarak Irak’a korsanca saldırmış, İkinci Dünya Savaşının sonundan bu yana sürdürdüğü siyasetini değiştirerek İran gibi nükleer silah sahibi olmayan ülkelere karşı nükleer silah kullanabileceğini belirtmiş ve bu yolda tehditler savurmuştu. Bu dönemde sadece KDP ve KYB gibi gerici Kürt burjuva ve toprak ağalarının örgütleri değil, PKK gibi devrimci-milliyetçi bir geçmişe sahip örgütler de umutlarını ABD’ne ve onun Ortadoğu’da kuracağı “yeni düzen”e bağlamışlardı. Örneğin, 11 Eylül olaylarından sonra ABD’ne bir başsağlığı mesajı gönderen ve “İslami terör”ü kınayan PKK’nın Başkanlık Konseyi üyesi Murat Karayılan, bu eylemden kısa bir süre sonra yayımlanan demecinde şöyle diyordu: “Şimdi anlaşılıyor ki ABD, bu olayla birlikte yeni bir konsept geliştiriyor. Dünyanın çeşitli ülkelerinde, bölgelerinde ve en temelinde Ortadoğu&#8217;da, Kafkasya&#8217;da yeni bir düzenleme geliştirmek istiyor. Bu sadece ABD değil, genel anlamda NATO politikasına dönüşebilir. Dolayısıyla yeni düzenlemede Kürtlerin bu yeni süreci hassasiyetle ele almaları ve kendilerine bir yer yapmaları gerekiyor. Bizim yaklaşımımız budur&#8230;<br />
“Irak&#8217;a yönelik bir plan gelişirse, bu yeni süreç Güney&#8217;e çok yönlü olarak yansıyacaktır. Şimdi iki şey var: Irak&#8217;a yönelik mücadelede Güneyli Kürtler mi esas güç olarak görevlendirilecek, yoksa Türk ordusu mu?” (Özgür Politika, 2 Ekim 2001, abç)<br />
PKK’nın yerini alan KADEK’nin Genişletilmiş Yönetim Kurulu’nun 25-31 Temmuz 2003 tarihleri arasında yapılan toplantısında kabul edilen ’Barış İçin Demokratik Çözüm’ adlı kararda ise şöyle deniyordu:<br />
“Demokratik çözüm amacına ulaşmak için gerçekleştirdiğimiz bu devrimsel çıkış halkımızın, kadro, militan ve savaşçı yapımızın, yurtsever ve demokrat çevrelerin çabaları ile başarıya ulaşacaktır. Uluslararası topluluk ve demokratik güçler (yani ABD ve ortakları- G. A.) buna değer biçecek ve katkılarını sunarak, başarıda rollerini oynayacaklardır. Zamanını doldurmuş rejimler ve yapıların tarihe karışmalarının daha hızlı gerçekleşmesi yaşanacak, zafer demokratik güçlerin olacaktır&#8230;<br />
 “Yeni sömürgelerdeki oligarşik, otokratik, teokratik ve monarşik nitelikli diktatörlük rejimleri, toplumsal gelişmenin önünde engel konumunu ifade etmektedirler&#8230; ABD&#8217;nin Ortadoğu&#8217;ya müdahalesi, dış değişim dinamiği olma özelliğine sahiptir. Bağımlılık temelinde de olsa demokratik gelişmeyi vazgeçilmez görecektir. Dolayısıyla egemen statükonun aşılması ve yerine demokratik bir gelişmenin konulması, kapitalizmin yeniden yapılanmasının acil bir ihtiyacıdır.” (“KADEK&#8217;ten Tarihi Hamle”, Özgür Politika, 9 Ağustos 2003) Aradan geçen zaman, Irak’ın her yanı kanayan gövdesi ve Ortadoğu ve İslam dünyası halklarını hedef alan emperyalist terör, bu ültra-revizyonist ve pro-emperyalist görüşlerin sahiplerinin ne büyük bir körlükle sakatlanmış olduğunu herhalde yeterince ortaya koymuş olmalıdır.</p>
<p><em>Yeni Evre</em><br />
Ne var ki, kabaca son iki yıldır Yanki emperyalistlerinin eski havalarının indiğini, külhanbeyi tutumlarını bir yana bıraktıklarını, şimdilerde daha/ çok daha alçakgönüllü bir tutum sergilediklerini ve daha dikkatli ve ölçülü bir dil kullandıklarını görüyoruz. Artık onlar, Batı Avrupa emperyalistleri başta gelmek üzere bağlaşıklarıyla danışmalarda bulunmaya, uluslararası burjuva meşruiyetini bir ölçüde gözetmeye, BM ile “işbirliği yapmaya”, hatta Türkiye, Pakistan gibi uşaklarına karşı daha dikkatli bir politika izlemeye özen gösteriyorlar. Irak halkının Sünni ağırlıklı direnişinin sert kayasına çarpan, (1) Şii ağırlıklı siyasal ve milis örgütlerinin de aracılığıyla İran’ın bu ülkedeki nüfuzunun artmasının önüne geçemeyen ve dolayısıyla savaşı siyasal bakımdan yitiren ABD saldırganları artık başarısızlığın faturasını birbirlerinin üzerine yıkma ve Irak’tan en az zarar ve prestij yitimiyle çekilme sürecine girmişlerdir. Bush kliğinin emperyal emellerini hararetle desteklemekle ve gericilikte ondan geri kalmamakla birlikte, işlerin kötüye gittiğini geç te olsa görebilen, daha doğrusu görmek zorunda kalan ABD Kongresinin Mart 2006’da –dışişleri eski bakanlarından James Baker ile Temsilciler Meclisi eski üyesi Lee Hamilton’ın başkanlığında- Irak Etüt Grubu’nu (=Baker-Hamilton Komisyonu) oluşturması, Nisan 2006’da altı emekli generalin G. W. Bush’a yaptıkları çağrıda “Savunma” Bakanı Donald Rumsfeld’in görevden alınmasını talep etmesi, Ağustos 2006’da öndegelen 21 emekli general ve ulusal “güvenlik” görevlisinin, G. W. Bush’un, ABD’nin güvenliğini zedelediğini ileri sürdükleri genel rotasını değiştirmesini ve İran, Irak ve Kuzey Kore ile müzakere yolunu tutmasını öngören bir açık mektup yayımlaması, Eylül 2006’da ABD “dış politika eliti”nin 400’ü aşkın isminin –daha az kuvvete ve daha fazla diplomasiye ağırlık vermeyi öngören- yeni bir ABD genel stratejisinin oluşturulması için çağrı yapmaları, 7 Kasım’da yapılan ara seçimlerde Kongre’nin iki kanadının denetiminin ABD tekelci burjuvazisinin diğer partisinin (Demokrat Parti) eline geçmesi ve Bush kliğinin emperyalist saldırı politikasının baş mimarlarından “Savunma” Bakanı Rumsfeld’in “Başkan”ın talebi üzerine 9 Kasım’da görevinden ayrılması, Başkan Bush’un Baker-Hamilton Komisyonu’nun, Irak sorununun çözümü için bir biçimde devreye girmesine itiraz edememesi, etkili Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi’nin başına geçmesi beklenen Senatör Carl Levin’in 13 Kasım’da, -ikiyüzlü bir biçimde de olsa- Irak’taki ABD kuvvetlerinin 4 ila 6 aylık bir sure içinde yavaş yavaş çekilmesi yolunda bir çağrı yapması vb., girilen bu yeni evrenin göstergelerinden hemen akla gelen birkaç tanesi.<br />
Bunlara, “yeni-muhafazakar” ya da neo-con olarak adlandırılan neo-faşist çetenin öndegelen isimlerinden olan ve yakın zamana kadar, “Savunma” Bakanı Rumsfeld’e tavsiyelerde bulunan Savunma Politikası Kurulu’nun üyeliğini sürdüren Richard Perle’ün 19 Kasım’da Londra’da yaptığı bir konuşmada Irak savaşının uluslararası hukuk açısından gayrimeşru olduğunu söylemesini,  Associated Press’in bildirdiğine göre, -Vietnam, Kamboçya, Laos, Şili, Endonezya, Lübnan, Filistin vb. işçi sınıfı ve halklarının en öndegelen katillerinden- ABD Dışişleri eski Bakanı Henry Kissinger’ın gene 19 Kasım’da bir TV kanalına verdiği mülakatta Irak’ta askeri bir zaferin artık olanaklı olmadığını ve bölgede bir düzelme sağlayabilmek için ABD’nin, Irak’a komşu olan İran gibi ülkelerle diyalog kurması gerektiğini söylemesini (Tariq Panja, “Kissinger: Iraq Military Win Impossible”), 21 Kasım’da BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın, ABD’nin Irak’ta kapana kısıldığını söylemesini ekleyebiliriz. Gelinen bu noktayı, emperyalist şeflerin kendilerinin de, Marksist-Leninistlerin ve tutarlı devrimcilerin Amerikan neo-faşistlerinin 11 Eylül’ün ardından girdikleri emperyalist haçlı seferinin yenilgiyle bitmeye mahkum olduğu yolundaki bilimsel tezini –tabii kendi tarzlarında- kabul etme noktasına gelmeleri olarak değerlendirmek hiç de yanlış olmayacaktır.<br />
Dünyadaki hiçbir düzenli ordunun başedemeyeceği bir orduya sahip bulunan, askeri harcamaları dünyanın geri kalanının askeri harcamalarına eşit olan, askeri bütçesi 14 ülke dışındaki diğer ülkelerin brüt ulusal gelirlerini aşan, binlerce nükleer ve termonükleer silahın yanısıra en gelişmiş konvansiyonel silahlarla donanmış bulunan ABD hiper devleti, Afganistan ve Irak’ı işgal etmiş, ama bu ülkelerin halklarına boyun eğdirememiş, bu ülkelerin halklarını denetimi altına alamamıştır. Dahası bu dünya zaptiyesi, burjuva aydınlarının ve küçük-burjuva reformistlerinin küçüksediği bu halkların giderek büyüyen direnişi nedeniyle emperyal hırslarına gem vurmak zorunda kalmış, artan asker ve donanım yitiminin yanısıra büyük bir imaj, moral ve saygınlık yitimine uğramıştır. (2) ABD, G. W. Bush’un 2002 yılı başında yaptığı “Birliğin Durumu” konuşmasında “şer ekseni” olarak tanımladığı üç ülke bakımından da hedeflerine varamamıştır: Kuzey Kore ilk nükleer bomba denemesini yapmış ve Washington’un tehditlerine pabuç bırakmamış, Irak, ABD için tam bir bataklık haline gelmiş ve nükleer alandaki çalışmalarını sürdürmekte direten İran’ın bölgedeki siyasal ağırlığı ve nüfuzu –Irak’taki BAAS rejiminin devrilmesinin de yardımıyla- artmıştır. Son derece eşitsiz ve zor koşullar altında savaşan Filistin halkı teslim olmamış, Hizbullah önderliğindeki Güney Lübnan halkı ABD destekli İsrail’i 33 gün süren kahramanca bir direnişten sonra topraklarından kovmuş, beş yıldır savaşmakta olan yorgun Afgan halkı ABD ve NATO işgalcilerine ve uşaklarına kök söktürmeye başlamıştır. Gelinen noktada işler ABD saldırganlarını, Irak’ta “istikrarı sağlamak” için, yıllardır hedef tahtasına oturtmuş oldukları, “istikrarsızlaştırmak” ve çökertmek için çalıştıkları –ve çalışmaya devam ettikleri- gerici İran ve Suriye yönetimlerinden yardım isteme noktasına kadar getirmiştir. Burada, siyasal tablodaki bu köklü değişikliği sağlayanın ve ABD emperyalizminin, Lenin’in deyişiyle “ayakları kilden bir dev”den başka bir şey olmadığını gözler önüne serenin; esas olarak Irak, Afganistan, Lübnan, Filistin vb. halklarının yürüttüğü direniş olduğunun, bu sürecin, tarihi kitlelerin yaptığı yolundaki Marksist önermeyi bir kez daha doğruladığının altının kalın bir çizgiyle çizilmesi gerekir. 11 Eylül 2001 sonrasının deneyimi; özgüçlerine dayandıkları, örgütlendikleri, geçici zorluklardan yılmadıkları, teslimiyet ve boyun eğme çizgisini reddettikleri ve emperyalist, sömürgeci ve gerici güçlere karşı bütün meşru devrimci metot ve araçlarla savaşım verme yolunu tuttukları takdirde işçi sınıfı ve ezilen halkların, en güçlü düşmanları bile altedebilecekleri ve haklı davalarını zafere ulaştıracakları gerçeğinin soyut bir slogan değil, gerçekliğin ta kendisi olduğunu göstermiştir.</p>
<p><em>ABD’nin Irak’taki Son Sığınağı: Güney Kürdistan</em><br />
ABD emperyalizminin Büyük Ortadoğu Projesinin çöküşünün başlamış ve hayli ilerlemiş olması, Ortadoğu işçi sınıfı ve halklarının sömürgeciliğin ve yeni sömürgeciliğin boyunduruğundan kurtuluşunun eşiğinde oldukları ve Yanki haydutlarının bölgeden çekip gitmek üzere oldukları anlamına gelmiyor. Afganistan, Irak, Filistin ve Lübnan halklarının yiğitçe direnişi ABD tekelci burjuvazisine ağır darbeler indirmek suretiyle onun, emperyalistler arası rekabetteki egemen konumunu yitirme süreci hızlandırmıştır. Ancak bu ABD’nin, &#8211; bölgedeki uşak ve işbirlikçilerinin de yardımıyla- Ortadoğu’nun petrol başta gelmek üzere doğal kaynakları ve stratejik önem taşıyan alanları üzerindeki denetimini muhafaza etmek ve İsrail’in “güvenliğini” korumak yolundaki gerici çabalarını sürdürmeyeceği ve yeni askeri maceralara atılmayacağı anlamına gelmiyor. ABD tekelci burjuvazisinin, elleri aynı ölçüde kanlı diğer partisi Demokrat Parti’nin Kongre’nin iki kanadında da çoğunluğu ele geçirmesi, asla savaş-karşıtı cephenin güçlendiği anlamına gelmiyor; bu ancak ABD işçi sınıfı ve halkının Beyaz Saray ve Pentagon sakinlerinin emperyalist savaş politikasının sonuçlarına karşı gelişen tavrının göstergelerinden biri olarak ele alınabilir. Irak sözkonusu olduğunda, ABD emperyalistlerinin ve onların Britanyalı ve İsrailli bağlaşıklarının Irak halkının ulusal direnişine kendi örgütledikleri ve kışkırttıkları ölüm mangalarının da yardımıyla ve emperyalist terörle yoluyla karşılık vermeye devam edeceklerini, “böl ve egemen ol” taktiğini daha da kapsamlı bir tarzda yaşama geçirmeye çalışabileceklerini, Irak’ın bölünmesi seçeneğini daha belirgin bir biçimde dayatabileceklerini ve/ ya da belki de Saddam Hüseyin benzeri yeni bir elikanlı diktatörlük rejimini işbaşına getirmeyi kuracaklarını söyleyebiliriz. Ne var ki, direnişin giderek güçlenmesi ve Irak halkının büyük çoğunluğunun ABD ve yardakçılarının işgal ve terörüne giderek daha açık bir biçimde tutum alması, savaşın ABD ekonomisine çok pahalıya patlaması, ABD ordusunun önemli bir moral çöküntü yaşıyor olması, Amerikan kamuoyunun savaşa karşı muhalefetinin ve Irak’tan çekilme talebinin yükselmesi, net ve tutarlı bir Irak stratejisinden yoksun ABD tekelci burjuvazisinin iç çekişmelerinin büyümesi ve ABD’nin ve yakın bağlaşığı İsrail’in hedefleri arasındaki uyuşmazlık ve çelişmeler, Yanki emperyalistlerinin işini son derece güç hale getiriyor.<br />
İşte bütün bu gelişmelerin ABD’ni, kuvvetlerinin görece küçük bir bölümünü Irak’ın Arap bölgelerinde inşa ettiği ve etmekte olduğu dev askeri üslerde konuşlandırırken, görece daha büyük bir bölümünü de Güney Kürdistan’da konuşlandırma politikasını benimsemeye ittiği görülüyor. Her halükarda, ABD emperyalizminin –ve Siyonist İsrail’in- henüz resmi bir nitelik kazanmamış olmasa da Güney Kürdistan’da kurulmuş olan Kürt devletiyle uzun erimli bir ilişki kurmayı ve üst düzey bir Amerikalının deyişiyle “denize çıkışı olmayan bir uçak gemisi” olarak niteledikleri Güney Kürdistan’ı, Irak ve bölge halklarına karşı saldırılarının dayanak noktası haline getirmeyi tasarladıkları tartışma götürmez. Şimdi bu doğrultuda ileri sürülen düşüncelere bir göz atalım.<br />
ABD silahlı kuvvetlerinin görüşlerini yansıtan Armed Forces Journal’ın (=Silahlı Kuvvetler Dergisi) Haziran 2006 tarihli sayısında yayımlanan Bloodborders: “How A Better Middle East Would Look” (=“Kan Sınırları: Daha İyi Bir Ortadoğu’nun Görünümü”) başlıklı yazısına ek olarak yayımladığı yeni Ortadoğu haritasından ötürü, Türkiye’ninki de içinde olmak üzere Ortadoğu’daki bir dizi gerici rejimi sinirlendiren emekli yarbay Ralph Peters, sözkonusu yazısında Kürtler hakkında şöyle diyordu:<br />
“Sınırları Diyarbakır’dan Tebriz’e kadar erişecek bir Özgür Kürdistan, Bulgaristan’dan Japonya’ya kadar uzanan bölgedeki en Batı-yanlısı devlet olacaktır.” Pek çok veri, gerek Peters’in haritasının ve gerekse onun bu sözlerinin kişisel düşünceler olmanın çok ötesine geçtiği ve ABD tekelci burjuvazisinin geniş kesimlerinin ve Siyonist İsrail’in görüşünü yansıttığını gösteriyor.<br />
ABD’nin Hırvatistan eski elçisi Peter Galbraith, 25 Temmuz’da The New York Times’ta yayımladığı “Our Corner of Iraq” (=”Irak’taki Köşemiz”) adlı yazıda ABD’nin Irak’ta kendi egemenliğini kuracak çapta bir askeri güce sahip olmadığını söylüyordu. Galbraith bu durumda ABD kuvvetlerinin Sünnilerin ve Şiilerin denetimindeki bölgelerden çekilerek Irak Kürdistanı’na yerleşmesi ve burayı üs olarak kullanarak gereksinim duyduğunda Irak’a operasyon düzenlemesi gerektiğini şu sözlerle öğütlüyordu:<br />
“Irak Kürdistanı dünyadaki en Amerikan-yanlısı toplumlardan biri ve buradaki hükümet, diğer hususların yanısıra Kürtlerin 2003 savaşında ABD ile yakın işbirliği yapmış olmalarından ötürü kendilerine kırgın olan Arap Iraklılardan korumaya yardım edeceği için bizim askeri varlığımızdan büyük bir hoşnutluk duyacaktır…<br />
“Amerikan ordusu Kürdistan’dan hareket ederek, hızla El Kaide’nin mesken tutmuş olduğu Sünni Arap bölgesine dönebilir. Irak’taki tek güvenilir yerli askeri kuvvet olan Kürt peşmergeleri, istihbarat ve savaş alanında Amerikalı bağlaşıklarına memnunlukla yardım edeceklerdir.”<br />
Öte yandan ABD eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke Başkan Bush’a hitaben yazdığı ve 24 Ekim’de The Washington Post’ta yayımlanan Açık Mektubunda aynı konuyu ele alıyordu. Bush yönetiminin Irak politikasının başarısızlığa uğradığını kabul eden Holbrooke, Amerikan ordusunun Güney Kürdistan’a yerleştirilmesini ve buradan gerektiğinde Irak’ın başka bölgelerine askeri operasyon yapmasını savunuyordu. O, böylelikle Güney Kürdistan devletinin doğrudan ABD koruması altına girecek olmasının Türk gericiliği katında yaratacağı hoşnutsuzluğu gidermek için Ankara’nın önüne “PKK’nın saldırılarının durdurulması” yemini atmasını öneriyordu.<br />
Yazgılarını çoktandır ABD ve İsrail’in çıkarlarına bağlamış bulunan –ve aralarında henüz tam bir birlik sağlayamamış olmakla kalmayıp yarın öbür gün yeniden birbirlerinin gırtlaklarına sarılmaya hazır olan- KDP ve KYB yöneticilerinin ABD’nin Irak’tan çekilme söylentilerinden bile rahatsız olduklarını ve Irak’ın diğer bölümlerinden çekilecek olan Amerikan kuvvetlerinin Güney Kürdistan’a yerleşmesi yolundaki planlara sıcak baktıklarını söylemek gereksiz. ABD kamuoyunun giderek savaşa karşı dönmesi ve 7 Kasım’da yapılan Kongre ara seçimlerinden Irak’taki Amerikan kuvvetlerinin belli bir plan dahilinde bu ülkeden çekilmesi için çalışacaklarını söylemek zorunda kalan Demokrat Parti’nin başarıyla çıkmasının, işçi sınıfı ve halklar lehine değişmekte olan Irak ve Ortadoğu tablosunu görmezden gelen bu bayları bir yandan efendilerine daha fazla sokulmaya teşvik ederken, bir yandan da daha fazla telaşlandırdığı anlaşılıyor. Örneğin, Irak’ın (ya da Iraklıların deyişiyle Yeşil Bölge’nin) Devlet Başkanı Celal Talabani, Lally Weymouth’un 25 Eylül 2006’da Newsweek ve The Washington Post adına kendisiyle yaptığı röportajda (“Irak Is Not in Chaos”=Irak’ta Kaos Yok) bunu doğrulamış ve Weymouth’un “Kürdistan’a ABD üsleri konulacak mı?” biçimindeki sorusunu şöyle yanıtlamıştı:<br />
“Amerikan kuvvetlerine, hatta dış müdahaleleri önlemek için iki askeri üsse uzun süre gereksinim duyacağımızı düşünüyorum. 100,000 Amerikan askeri istememe gerek yok; 10,000 asker ve iki üs yeterli olacaktır.”<br />
Kürdistan Bölgesel Hükümetinin Sözcüsü Halit Salih, 16 Ekim’de The Daily Star adlı gazetede yayımlanan yazısında Talabani’nin kaygılarını yineledi. O, “For Kurds, A Messy US Withdrawal Would Be Disastrous” (=Düzensiz Bir ABD Çekilmesi Kürtler İçin Bir Felaket Olur”) başlıklı yazısında şöyle diyordu:<br />
“Amerika’nın (Irak’tan- G. A.) çekileceğinden kuşku duyulamaz; sorun bunun ne zaman ve nasıl olacağıdır… Erken bir çekilme Irak’ın temel süreçlerini daha fazla kaos ve daha derin çatışmalarla yüzyüze bırakacaktır.<br />
“Bu koşullarda,… Kürdistan’ın özyönetim, istikrar ve refah alanında elde ettiği başarılar sönüp gidecektir…<br />
“ABD’nin uzun erimli askeri, siyasal ve güvenliksel yüklenimleri olmaksızın federal, demokratik ve çoğulcu bir Irak düşüncesinin yaşaması çok zordur… Bu koşullarda Kürdistan, öngördüğümüzden çok daha ağır bir bedel ödeyecektir: Sadece Kürt liderliğinin Irak’ın siyasal sisteminin yeniden düzenlenmesini aktif olarak desteklediği düşünülmüyor; dahası bütün Kürt nüfusunun yabancı güçleri, düşünceleri ve değerleri desteklediği izlenimi egemen…”<br />
İşin aslına bakılırsa Talabani, geçen yıl ABD’ne yaptığı ziyaret sırasında The Washington Post gazetesine verdiği mülakatta 2005 yılı sonuna kadar, Irak’taki ABD kuvvetlerinin bir bölümünün çekilebileceğini ve kendi “güvenlik” kuvvetlerinin sorumluluğu üstlenmeye başlayabileceğini söylemişti. Talabani bu mülakatın ardından, işgal güçlerinin Irak’tan çekilmesi konusunda bir takvim vermekten yana olmayan ABD Devlet Başkanı George W. Bush ile görüşecek, bu görüşmeden sonra  yaptığı basın toplantısında daha önceki sözlerini düzeltecek ve şöyle diyecekti:<br />
“2006’nın sonuna kadar güvenlik kuvvetlerimizin, Amerikalılarla tam uyum halinde, sorumluluğu Amerikan askerlerinden devralacak düzeye geleceğini umuyorum.” (Iraq: Talabani Sees Possibility of Some U.S. Troop Withdrawal, Andrew Tully, 13 Eylül 2005, RFE/RL, abç)<br />
Elaine A. Grossman, The Insidedefense.com sitede yayınlanan 27 Ekim 2006 tarih ve “Kürt Komutan Kuzey Irak’ta Kalıcı ABD Üssü İstiyor” başlıklı yazısında, peşmerge kuvvetleri komutan yardımcısı ve KYB yöneticilerinden Mustafa Sait Kadir’in, Kuzey Irak’ta kalıcı bir ABD askeri üssü kurulmasına sıcak baktığını aktardı. Grossman’a göre Kadir,<br />
“Biz Kürdistan’da bir ABD askeri üssü kurulmasını hararetle destekliyoruz. Biz Kürtler, bunun çok önemli bir adım olacağı konusunda görüş birliği içindeyiz” dedi.<br />
The Wall Street Journal’ın 28 Ekim 2006 tarihli sayısında ise Judith Miller’ın Mesut Barzani’yle bir söyleşisi -“A conversation with the president of Iraq&#8217;s most successful region” (= “Irak’ın En Başarılı Bölgesinin Başkanıyla Bir Konuşma”)- yayımlandı. Miller, her yanı avizelerle dolu yeni mermer sarayında yapılan söyleşide, Amerikan kuvvetlerine “kapılarının her zaman açık” olduğunu söyleyen Barzani’ye, “Amerikan kuvvetlerini şimdi de ağırlamaya hazır mısınız?” sorusunu sorduğunda “Kuşkusuz” yanıtını aldığını yazıyor. Yazar, Bush’a başarı dileyen ve herşeyin onun, işi yarıda bırakıp gitmeme kararlılığına bağlı olduğunu söyleyen KDP ve Kürdistan Bölgesel Hükümeti Başkanının, “Eğer, Vietnam’da olduğu gibi çözümün, görevi bitirmeden çekip gitmede yattığını düşünen insanlar varsa, bu büyük bir felaket olacaktır” dediğini de ekliyor sözlerine.<br />
Irak Başbakan Yardımcısı ve KYB yöneticilerinden Berham Salih, 13 Kasım’da Bağdat’ta Mark Finkelstein’a verdiği mülakatta aynı doğrultuda görüş belirtti. Salih, “Daha bir sure Amerikan askeri desteğine gerek duyacaklarını” ve ani bir ABD çekilmesinin “tam bir felakete yol açacağını” söyledi. ABD ile birlikte küresel terörizme karşı savaştıklarını ve “Bağdat sokaklarında olup bitenlerin ABD ve Avrupa’nın güvenliğini etkilediğini” söyleyen Salih sözlerini şöyle sürdürdü:<br />
“ABD buraya Saddam Hüseyin’in tiranlığını devirmemize yardım etmek için geldi. Bunun için minnettarız… Siz bize en büyük armağanı, yani özgürlüğü verdiniz.” (CNSNews.com, 13 Kasım 2006)</p>
<p>Fırat Haber Ajansı 14 Kasım’da KYB’nin Washington temsilcisinin, Irak’tan güçlerini çekmeye hazırlanan ABD’nin bu güçleri Güney Kürdistan’a yerleştirmesinden yana olduğunu söylediğini yazdı. Haberde,<br />
“Ortadoğu Enstitüsü adlı düşünce kuruluşunun Washington&#8217;da düzenlediği yıllık konferansta konuşan Kubad Talabani, ‘Irak&#8217;taki ABD ordusunun ülke içinde yeniden konuşlandırılması durumunda, bu güçlerin Kürdistan Bölgesi&#8217;ne gönderilmesinin anlamlı olacağını’ dile getirdi.</p>
<p>“Kubad Talabani, ‘bu bölgedeki Kürtlerin Amerikan yanlısı olduğunu ve ABD birliklerini memnuniyetle karşılayacağını’ ifade etti” deniyordu.</p>
<p><em>Bölünme<br />
</em>ABD emperyalizminin ve onların Kürt işbirlikçilerinin bu görüşleri, Irak’ın bölünmesi tartışmalarıyla yakından ilişkili. Son aylarda ABD-İsrail-Britanya şer ekseninin Irak’ta -ve Ortadoğu’da ve Afganistan’da- direniş güçlerinden daha ağır darbeler yemesi ve işgalcilerin Irak’tan çekip gitmelerinin kaçınılmaz olduğunun giderek daha berrak bir biçimde anlaşılması, bu ülkenin jeografik olarak bölünmesi yolundaki önerilerin ve planların tartışılmasını hızlandırdı. Bunun bir örneği, ABD’nin nüfuzlu düşünce üretim kuruluşlarının başında gelen Council on Foreign Relations’ın (=Dışilişkiler Konseyi) Onursal Başkanı Leslie H. Gelb ile Senato Dışilişkiler Komitesi üyesi ve 2008 yılında yapılacak seçimlerde Demokrat Parti’nin devlet başkanlığı aday adaylarından Senatör Joseph R. Biden’ın 1 Mayıs 2006’da yayımladıkları “Unity Through Autonomy in Iraq” (=“Irak’ta Özerklik Yoluyla Birlik”) başlıklı yazı. Bush kliğinin bir “zafer stratejisi”nden yoksun olduğunu ve ABD’ndeki hayal kırıklığının Kongre’yi, sonuçları ne olursa olsun ABD birliklerinin Irak’tan çekilmesine yol açacak bir karar almaya zorlayabileceğini belirten Gelb ile Biden bu yazıda, sınır güvenliği ile petrol gelirlerinin paylaştırılması dışında herhangi bir sorumluluğu olmayacak zayıf bir merkezi yönetime sahip olması gereken Irak’ın çok geniş özerkliğe sahip üç bölgeye ayrılmasını, yani fiilen bölünmesini önermişlerdi.<br />
Bu arada Fırat Haber Ajansı da geçtiğimiz günlerde, İsrail’de yayımlanan Haaretz gazetesinde yer alan 3 Kasım 2006 tarihli bir habere göndermede bulundu. “ABD Irak’ı Bölüyor” başlıklı haberde aynen şöyle deniyordu :<br />
“Haaretz, Talabani’nin ayrıca Washington’un Suriye ile de konuşmasını önerdiğine dikkat çektikten sonra şu değerlendirmeyi yaptı: ‘Ancak Irak’ta ihlal edilen tek ilke teröristlerle konuşmama ve Şer Ekseni’ni köşeye sıkıştırma ilkesi değil. Diğer önemli bir ilke olan, Irak’ı federal bölgelere bölünmesini engelleme ve ülkenin birliğinin koruma ilkesi de yok edilmek üzere’… ABD’nin, başta bir Kürt devletinden korkan Türkiye olmak üzere, Ortadoğu’daki müttefiklerine Irak’ın bölünmesine katkıda bulunmayacağı söz verdiğini hatırlatan gazete, buna karşın bu hafta ABD’nin Bağdat Büyükelçisi Halilzad’ın özerkliği isteyen Kürt liderlerine Amerika’nın bu fikrine karşı olmadığını ancak bu konudaki kararın Irak halkına ait olduğunu söyleyerek, Washington’un bölünmeme ilkesine ‘bir tokat’ attığı yorumunu yaptı.”<br />
Aslında Irak’ın bölünmesi yolundaki emperyalist-Siyonist planlar hiç de yeni değil. Yukarda adıgeçen ve o zamanlar Dışilişkiler Konseyi Başkanı sıfatını taşıyan Leslie H. Gelb, direnişin sertleşmeye başladığı 25 Kasım 2003 gibi görece erken bir tarihte The New York Times’ta yayımladığı bir makalede Irak’ın “kuzeyde Kürtler, merkezde Sünniler ve güneyde Şiiler” arasında bölünmesini öğütlemişti. O bu makalede, ABD birliklerinin, direnişin en yoğun olduğu Sünni Üçgeninden çekilerek Kürtlerin ve Şiilerin yoğun olarak yaşadığı kuzey ve güney Irak’ta konuşlandırılmasını ve “Amerikan yetkililerinin, petrolden ve petrol gelirlerinden yoksun kalacak olan başbelası ve zorba Sünnilerin ihtiraslarını yumuşatmalarını ya da bunun sonucuna katlanmalarını beklemeleri”, yani onları aç bırakarak teslim almaya çalışmaları gerektiğini söylüyordu. Dahası o, Irak’ta değişik ulus ve mezheplerden halkların bir çok yerde içiçe yaşadıkları gerçeğinden yola çıkarak gerçek bir etnik temizlik önermiş, Irak’ın orta bölgelerindeki Sünni-olmayan nüfusun ülkenin kuzeyi ve güneyine ve bu bölgelerdeki Sünni Arapların da Orta Irak’a zorla göçertilmeleri gerektiğini savunurken şöyle demişti:<br />
“Bu karışık ve tehlikeli bir girişim olacaktır; ancak ABD sözkonusu nüfus hareketlerini sağlamak için gereken harcamaları üstlenmeli ve bu süreci kuvvet kullanarak kendi koruması altında gerçekleştirmelidir.”</p>
<p>Aslında daha da eskiye gidebilir ve Irak’ın yanısıra bölgedeki diğer Arap devletlerinin de ulus, milliyet, din, mezhep vb. temelinde küçük, hatta mini devletlere bölünmesinin ABD emperyalizminin yakın ortağı İsrail’in temel stratejisi olduğuna işaret edebiliriz. Örneğin, İsrail Dışişleri Bakanlığıyla sıkı ilişki içinde bulunan Oded Yinon adlı Siyonist gazetecinin 1982’de kaleme aldığı “1980’lerde İsrail İçin Bir Strateji” adlı yazıda Irak için şu kahince sözler edilmişti:</p>
<p>“Petrol bakımından zengin ve içsel olarak parçalanmış olan Irak, İsrail’in hedef adayları arasında yer almayı garantilemiştir. Bizim açımızdan Irak’ın dağılması, Suriye’nin dağılmasından daha da önemlidir. Irak, Suriye’den daha güçlüdür. Kısa erimde Irak’ın gücü İsrail için en büyük tehdit kaynağıdır. Bir Irak-İran savaşı Irak’ı parçalayacak ve onun, bize karşı geniş bir cephede savaşımı örgütlemeye fırsat bulamadan yıkılmasına yol açacaktır. Kısa erimde, Araplar arasındaki her türden çatışma bizim işimize yarayacak ve Irak’ı, tıpkı Suriye ve Lübnan’da olduğu gibi mezhepler arasında parçalama yolundaki daha önemli hedefimize ulaşmamızı çabuklaştıracaktır. Irak’ın, Osmanlı döneminin Suriyesi’nde olduğu gibi etnik/ dinsel doğrultuda eyaletlere bölünmesi olanaklıdır. Böylelikle, üç ana kent olan Basra, Bağdat ve Musul çevresinde üç (ya da daha fazla) devlet oluşacak ve güneydeki Şii bölgeleri Sünni ve Kürt kuzeyden ayrılacaktır.”</p>
<p>İkinci Körfez Savaşı, Irak’ın bölünmesi planlarını bir kez daha gündeme taşıyacaktı. İsrail’in yakın dostu William Safire, BAAS rejiminin 2 Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgalinin ardından ABD’nin ve Türk egemen sınıflarının –Özal kliği de içinde olmak üzere- ABD’ne en yakın fraksiyonlarının Türkiye’yi Washington’un yanında Irak savaşına sokma girişimlerinin yoğunlaştığı dönemde, yani 1 Kasım 1990’da The New York Times’taki köşesinde aynı konuya değinen bir yazı yayımlamıştı. Anımsanacağı üzere, Kuveyt’in işgalinin ardından BM’den Irak’a karşı bir ekonomik yaptırım kararı çıkartan ABD o sıralarda, bu ülkeye karşı bir askeri saldırı hazırlığı yapıyor ve önlerine Musul-Kerkük petrollerinden pay alma, Ankara’nın koruması altında bir Türkiye-Güney Kürdistan federasyonu gibi yemler attığı ve yeni-Osmanlıcı dürtülerini körüklediği Türk gericilerini Irak batağına çekmeye çalışıyordu. ABD emperyalizminin ve Siyonizmin The New York Times’ta yazan bu borazanı, Irak’ın petrol yataklarının kimler arasında bölüşüleceğine değindiği sözkonusu yazısında, bunların “Bağımsız Kürdistan, bize destek çıkan Türkiye, özgür Irak ve fedakarlıkta bulunan diğer ülkeler” olduğunu söyleyecekti.</p>
<p>1996 yılına gelindiğinde ise, neo-con ya da yeni muhafazakar adı verilen neo-faşist kliğin en öndegelen isimlerinden bazıları –Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin Ortadoğu danışmanı David Wurmser, “Savunma” Bakanlığı Siyaset Müsteşarı Douglas Feith ve Pentagon’a bağlı Savunma Politikası Kurulu eski başkanı Richard Perle- 8 Temmuz 1996’da dönemin İsrail Başbakanı Binyamin Netenyahu’ya sunulmak üzere bir rapor yayımlamışlardı. “A Clean Break: A New Strategy for Securing the Realm” (“Net Bir Kopuş: Ülkeyi Güvence Altına Almak İçin Yeni Bir Strateji”) adlı raporda şöyle deniyordu :<br />
“İsrail; Türkiye ve Ürdün’le işbirliği içinde Suriye’yi zayıflatmak, kuşatmak ve geri püskürtmek suretiyle içinde bulunduğu stratejik ortamı biçimlendirebilir. Bu çaba, Suriye’nin bölgesel ihtiraslarını boşa çıkarmanın bir aracı olarak Irak’ta –başlıbaşına önemli bir İsrail hedefi olan- Saddam Hüseyin’i iktidardan düşürme üzerinde yoğunlaşmalıdır.” Burada, “Saddam Hüseyin’i iktidardan düşürme” sözcüklerinden kastedilenin, Irak’ın zayıflatılarak İsrail için bir “tehdit” olmaktan çıkarılması ve bu bağlamda bölünmesi olduğu bellidir.<br />
11 Ekim 2006’da, ağırlıklı olarak işbirlikçi milletvekillerinden oluşan 275 üyeli Irak parlamentosunun, Ocak 2005’te yapılan sözde referandumda kabul edilen federalizmi sadece 140 milletvekilinin katıldığı bir oturumda daha da derinleştirme doğrultusunda bir karar almış olmasını bütün bu verilerin ışığında değerlendirmek gerekir. Bu parlamentonun, Sünni kökenli üyelerin yanısıra Mehdi Ordusuna yakın parlamenterlerin itirazına rağmen kabul ettiği federalizm yasası, ülkenin değişik yörelerinde özerk bölgelerin kurulmasına hukuki bir kılıf sağlayarak, -ABD ve İsrail’in istekleri doğrultusunda- Irak’ın bölünmesinin yolunu açacaktı. Bu arada, başını ABD’nin çektiği “uluslararası toplum” ise, ordusu, istihbarat örgütü, parlamentosu, bayrağı vb. ile fiilen kurulmuş olan Güney Kürdistan devletinin yavaş yavaş uluslararası ölçekte tanınması için gereken adımları atıyor. Örneğin, Fırat Haber Ajansı, 20 Kasım tarihli bir haberinde uluslararası polis örgütünün (=İnterpol) Yahudi asıllı eğitmen Dayvid Od’un yönetimi altında Güney Kürdistan Bölge Polisi&#8217;ni eğitmeye başladığını, sınır kenti Pencwin&#8217;de örgütlenen eğitim devresinde, üst düzey polis yetkililerinin eğitimine başlandığını bildiriyordu. Aynı doğrultudaki diğer bazı gelişmeleri ise şöyle sayabiliriz.<br />
Reuters’in 20 Kasım’da Brüksel’den geçtiği bir habere göre, Richard Holbrooke ve Alman Marşal Fonu adlı örgütün Brüksel bürosu şefi Ronald Asmus yayımladıkları ortak raporda NATO kuvvetlerinin Kuzey Irak’ta konuşlanmasını önerdiler. Onlara göre bu, Türkiye’nin PKK’ya saldırmak gerekçesiyle bu bölgeye girmesini önlemek için gerekliydi. Bu baylar, Türk gericilerinin 1980’li ve 1990’lı yıllarda –hem de bugünkünden çok daha elverişli siyasal koşullarda- Güney Kürdistan’a karşı, hiçbir sonuç elde edemediği pek çok askeri operasyon düzenlediğini ve Güney Kürdistan’da salt ABD birliklerinin bulunması halinde bile Türkiye’nin bu bölgeye saldırmaya asla cesaret edemeyeceğini bilmiyor olamazlar. Dolayısıyla, bu önerinin asıl amacının, ABD-İsrail koruması altındaki Güney Kürdistan devletini korumak, ona uluslararası meşruiyet kazandırmak ve ABD’nin büyüyen diplomatik izolasyonun önünü almak olduğunu söylemek yanlış olmaz. Raporda, Lübnan’da İsrail-Hizbullah çatışmasının yeniden başlaması halinde BM “Barış” Gücü’ne yardımcı olmak amacıyla bu ülkeye NATO birlikleri gönderilmesinin ve İran’ın nükleer çalışmalarının engellenmesi için NATO ile İsrail arasındaki işbirliğinin arttırılmasının da önerilmesi bu saptamayı doğruluyor.<br />
Gene Fırat Haber Ajansının 21 Kasım tarihli bir haberinde, Irak’a karşı açılan savaşın öndegelen mimarlarından ABD “Savunma” eski Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’in yönetimindeki Dünya Bankası’nın, Kürdistan Federe Bölgesi’nin başkenti Hewler’de (=Erbil) temsilcilik açmaya hazırlandığı bildiriliyordu. Haberde Güney Kürdistan Planlama Bakanı Osman Şıwani’nin, Dünya Bankası ile doğrudan ilişki kurma talebinde bulunduğu ve Dünya Bankası heyetinin, “Kürt yetkilileriyle yaptığı görüşmelerden sonra, Hewler’de bir temsilcilik açabileceklerini duyurdu”ğu belirtiliyordu.<br />
<em>Sonuç</em><br />
Irak Kürdistanı’ndaki iki ana gerici burjuva partisinin ABD ve İsrail’in fedailiğini ve uşaklığını yapma politikasının, Kürdistan işçi sınıfı ve halkını Irak işçi sınıfı ve halkı başta gelmek üzere Ortadoğu işçi sınıfı ve halklarından koparmak ve onların karşısında konumlandırmak ve Kürt peşmergelerini –SCIRI (=Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi) adlı Şii işbirlikçi burjuva partisinin savaşçılarıyla birlikte- ölüm mangalarında ve kukla Irak ordusu ve polisinde görevlendirmek suretiyle Irak Kürdistanı için yeni bir felaketin tohumlarını ektiğini saptamak için çok güçlü bir analiz yeteneği ya da öngörü gerekmiyor. Hem karşı-devrimci ve emperyalist-uşağı, hem de dargörüşlü ve aptalca bir nitelik taşıyan bu politika, Kürdistan işçi sınıfı ve halkını bölge işçi sınıfı ve halkından uzaklaştırmak, yalıtmak ve hatta onların karşısına dikmekle kalmıyor; bu politika aynı zamanda onları Türkiye, İran ve Suriye gibi ülkelerin gerici ve şovenist burjuvazisinin yanısıra diğer gerici Arap rejimlerinin demagojik propagandasının hedefi haline getiriyor ve Kürt düşmanlığını besliyor. Özellikle gelinen noktada, ezilen ve sömürülen Irak Kürdistanı işçi sınıfı ve emekçilerinin, kendi yazgılarını kendi ellerine almaları, ulusal kurtuluş davasını devrimci ve enternasyonalist bir anlayışla sürdürmeleri ve ilk kritik anda ve zerrece kararsızlık geçirmeksizin kendilerine açıkça ihanet ederek emperyalist efendilerinin koruması altına sığınacak olan Kürt işbirlikçi burjuvaları ve toprak ağalarıyla yollarını ayırmaları, gerek Irak Kürdistanı ve gerekse Irak halkları açısından yaşamsal bir önem taşımaktadır. (3) Kürt dostu pozuna bürünen ABD emperyalistleri ve İsrail Siyonistleri geçmişte de kendi gerici ve iğrenç emelleri için burjuva-feodal önderlikler aracılığıyla Kürt halkını seferber etmiş, onların kanını dökmüş, ancak her seferinde onlara ihanet etmiş, dahası onların gardiyanları, işkencecileri ve cellatlarını silahlandırmış ve beslemişlerdir. Bunun bu sefer de böyle olmayacağına ilişkin beklentilerin ve sözlerin hiçbir değeri yoktur ve olamaz. (4) Amerikan neo-faşistlerinin, Irak direnişinin BAAS’çı kanadıyla gizli görüşmeler yaptığı ve BAAS üyelerinin bağışlanmasının tartışıldığı yolundaki haberler Kürt halkı ve onun devrimci ve siyasal uzakgörüşlülüğe sahip öncüleri için bir uyarı sayılmalıdır. (5) ABD’nin ve İsrail’in ipine sarılmak suretiyle onyıllardar ezilmiş ve aşağılanmış olan Kürt halkının ulusal kurtuluşunu sağlayacaklarını ileri sürenler, bilerek ya da bilmeyerek ona en büyük kötülüğü yapmaktadırlar. Kürdistan işçi sınıfı ve halkının gerçek dostları bölge ülkelerinin işçi sınıfları ve ezilen halklarıdır.<br />
Sözlerime, Aralık 2005-Ocak 2006’da kaleme aldığım “Bir Kürt-Türk çatışmasına Doğru ya da Öcalan’ın Dönüşü” başlıklı yazımdan, Irak Kürdistanı’ndaki bugünkü duruma yaklaşımın ana çizgilerini sunan bir parçayı aktarmak suretiyle son vereceğim:<br />
“Tam da burada, işçi sınıfı devrimcilerinin ve tutarlı demokratların/ enternasyonalistlerin, asla Türkiye gibi ezilen ulus ve milliyetler üzerinde zor ve şiddet üzerine kurulmuş bir devletin birliğinden, onun sınırlarının muhafazasından yana olmadıklarını, ilhaklara karşı çıktıklarını ve ezilen ulusların kendi yazgılarını özgürce belirleme, yani ayrı devlet kurma hakkından yana olduklarını anımsatmam gerekiyor. Lenin’in “Sosyalist Devrim ve Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı” adlı makalesinde söylediği gibi,<br />
“Proletarya, ulusal baskı üzerine kurulmuş bir devletin sınırları sorununda, emperyalist burjuvazi için çok ‘tatsız’ olan bu sorunda susamaz. Proletarya, ezilen ulusların belli bir devletin sınırları içinde zorla tutulmasına karşı savaşmalıdır, bu da ulusların kendi kaderlerini tayin edebilmeleri uğruna savaştır.” (Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Ankara, Sol Yayınları, 1989, s. 154)<br />
Ama bundan devrimci proletaryanın tüm ulusal hareketleri kayıtsız-koşulsuz desteklemekle yükümlü olduğu sonucu asla çıkmaz ve çıkarılamaz; devrimci proletarya ezilen ulusların ayrılma ve ayrı devlet kurma talebi de içinde olmak üzere tüm demokratik talepleri; kapitalizmin yıkılması ve sömürünün ve sınıfların bulunmadığı yeni bir dünyanın kurulması uğrunda yürüttüğü sosyalist devrim kavgasına tabi kılar. Bu, siyasal gericiliğin ve kapitalist-emperyalist sistemin ayakta kalmasına ya da güçlenmesine yardımcı olduğu özel durumlarda, şu ya da bu  demokratik (ya da ulusal) hareketin desteklenmemesini, hatta o tarihsel momentte ona karşı çıkılmasını bile gerektirebilir. Lenin’in dediği gibi,<br />
“Ulusların kaderlerini tayin hakkı dahil, demokrasinin çeşitli istemleri mutlak şeyler değildir, bunlar dünya demokratik hareketinin (bugün sosyalist hareketinin) tümünün bir parçasıdır. Bazı somut durumlarda, parçanın, bütün ile çelişkiye düşmesi olasılığı vardır; o zaman parça atılır. Bir ülkedeki cumhuriyetçi hareket bir başka ülkenin entrikalarının aleti olabilir ve bu işe kilise, mali çevreler ya da kralcılar katılabilir; biz o zaman, bu somut hareketi desteklemememekle görevliyiz, ama bu bahane ile uluslararası sosyal-demokrasinin (=komünist hareketin- G. A.) programından cumhuriyet sloganını silmek gülünç olur. (“Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı Üzerine Bir Tartışmanın Özeti”, aynı yerde, s. 192)<br />
“Parçanın bütüne tabi olmasını öngören bu tutarlı demokratizm ilkesi uyarınca, Kürt halkının ilkesel düzeyde tümüyle meşru olan hak ve özlemleri uğruna yürüttüğü savaşımın bugünkü Ortadoğu ve dünya tablosu içindeki yerine de baktığımızda ne görüyoruz? KDP ve KYB’nin önderliği altındaki Kürt halkının ABD ve ortaklarıyla birlikte Irak halkına karşı savaşmakta olduğunu, KDP ve KYB önderliklerinin Siyonist İsrail’le pek de üstü örtülü sayılamayacak bir bağlaşma içine girmiş olduklarını ve İran ve Suriye’deki bazı Kürt gruplarının, şer ekseninin hedefi durumundaki bu iki ülkenin“istikrarsızlaştırılması” sürecinde yer aldıklarını.</p>
<p>“Dahası, Güney Kürdistan devletinin,<br />
a) Son bir kaç aydır Irak’tan çekilme konusunu tartışmaya başlamış olan ABD emperyalistlerinin, direnişin daha da büyümesi halinde çekilerek mevzilenecekleri son kale olacağının,<br />
b) İsrail’i Arap kuşatmasından kurtaracak stratejik bir bağlaşık rolü üstlendiğinin ve<br />
c) Sınırları içine alması beklenen Kerkük’ten Hayfa’ya uzanacak bir petrol boru hattı yoluyla İsrail’in Rusya’ya vb. enerji bağımlılığının sona erdirmesinin planlandığının altının çizilmesi gerekiyor. Yukarda Lenin’e göndermede bulunmak suretiyle söylenenler, salt teorik ya da ilkesel bir saptama olmayıp, siyasal pratiğin veri ve gerekleriyle de tam bir uyum içindedirler. ABD ve İsrail’le birlikte hareket etmek, kendi yazgısını dünya işçi sınıfı ve halklarının, onu ilk fırsatta arkasından hançerlemek ya da satmakta zerrece duraksamayacak olan bu baş düşmanlarının yazgısına bağlamak, Kürt halkının ne uzak, ne de hatta yakın erimli çıkarlarıyla bağdaşır.”</p>
<p>DİPNOTLAR<br />
(1) The Washington Post 11 Eylül 2006’da, ABD Deniz Piyadeleri Kolordusunun istihbarat şefi Albay Pete Devlin’in Ağustos ayında hazırladığı ve daha sonra basına sızdırılan çok gizli bir rapordan sözetti. Devlin raporunda ABD’nin, ülkenin batısında bulunan ve Sünni ağırlıklı direniş gruplarının üslendiği El Anbar eyaletinin denetimini yitirdiğini ve bu bölgenin denetimini yeniden ele geçirme olanağının çok zayıf olduğunu belirtiyordu. Raporda, Ramadi, Felluce gibi kentlerin bulunduğu,  Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan’la sınırdaş olan ve ülke arazisinin üçte birini kapsayan El Anbar bölgesi için “ABD ordusunun buradaki siyasal ve toplumsal durumu düzeltmek için yapabileceği bir şey yok gibidir” deniyordu. 15 Eylül’de ise, Irak’taki iki numaralı Amerikalı komutan Korgeneral Peter Chiarelli, Albay Devlin’in analizini bir biçimde doğruladı ve birinci derecede önem yükledikleri Bağdat’taki ABD askeri varlığını güçlendirmek ve sözümona iç savaşa doğru gidişi durdurmak için El Anbar’daki birliklerini oradan çektiklerini kabul etti.</p>
<p>(2) Kuşkusuz bunu söylerken Irak’taki (ya da Afganistan’daki, Filistin’deki, Lübnan’daki vb.) direniş hareketlerini idealize etmiyor, onlara toplumsal devrimci bir misyon biçmiyorum. Sınıfsal karakteri bakımından daha ya da çok daha ileri bir konumda bulunan Vietnam “İşçi” Partisinin önderlik ettiği Vietnam halkı 1961-75 yılları arasında ABD’ne ve ortakları ve işbirlikçilerine karşı dünyanın gelmiş geçmiş en görkemli ulusal kurtuluş savaşını vermişti. Ancak, Yanki emperyalizmine karşı direnişte milyonlarca insanın şehit düştüğü ve gazi olduğu bu ülke, ABD işgalcilerinin kovulmasından sonra bir süre Rus sosyal-emperyalizmine bağımlı bürokratik kapitalizm yolunu izledikten sonra 1990’ların ilk yarısından itibaren Japon, Batı Avrupa ve ABD tekelci burjuvazisinin nüfuz alanına girmiş ve şimdilerde ise Bush kliğinin ve onun Condoleezza Rice gibi neo-faşist gangsterlerinin gözdesi ve sevgilisi olmuştur. Bütün bu deneyimlerden çıkarılması gereken ders şudur: Ulusal kurtuluş, ancak sosyal kurtuluşla birleştirildiği ölçüde tutarlı bir anti-emperyalist nitelik edinebilir ve onun kazanımları ancak kapitalizmin yıkılmasıyla gerçekleşecek bir proleter sosyalist devrimiyle tamamlanabildiği ölçüde kalıcı hale getirilebilir ve daha da ilerletilebilir. </p>
<p>(3) MEMRI’de Nimrod Raphaeli imzasıyla yayımlanan ve Erbil Uluslararası Havaalanının yakınında fiyatları 150,000 ila 700,000 dolar arasında değişen –ve herhalde gelecekteki sakinleri Kürt işçileri ve yoksul emekçileri olmayacak olan- 1,200 villanın yapılmakta olduğunu anlatan “Kürdistan…. Devlet Olma Arayışı” başlıklı ve 25 Ekim 2006 tarihli yazıda şöyle söyleniyor:</p>
<p>“Ayrıca fakirlik sorunu da var. Yerli ve yabancı  yatırımlardan kaynaklanan hızlı ekonomik büyümeye rağmen, birçok aile hala fakirlik sınırının altında yaşıyor. Londra&#8217;da basılan El Hayat gazetesinin bir muhabiri Kürdistan Bölgesel Hükümetinin başkenti Erbil&#8217;de hayat  standardındaki devasa farka dikkat çeker. Erbil sakinleri, Erbil&#8217;in zengin Azadi semtiyle fakir Bihar semti arasındaki  gelir ve hayat kalitesi arasındaki farkı yeryüzü ile gökyüzü  arasındaki farka benzetiyorlar.”</p>
<p>(4) Yeni Şafak gazetesinin 6 Kasım 2006 tarihli sayısında yer alan “Amerika Bu Defa İhanet Etmeyecek” başlıklı haberde şöyle deniyordu :<br />
  <br />
“ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve 2004’deki lrak Geçici Koalisyon Yönetimi danışmanı Michael Rubin, Kürtler ile ABD yönetiminin yakın müttefik olduğunu belirterek, “Kürt-Amerikan ilişkileri ortak çıkarlara dayanmaktadır. Kuzey Irak, istikrarlı ve güvenli bir bölgedir. Kürtlerle böylesi bir ittifak geliştirmek Amerika’nın çıkarınadır” dedi. Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin lideri olduğu Kürdistan Yurtsever Birliği&#8217;nin resmi yayın organı Kurdistani Nwè Gazetesi’ne açıklama yapan Michel Rubin, Kürtlerin 1975 yılında uğradığı Amerikan ihanetinin tekerrür etmeyeceğini, ittifakların da sonsuza kadar olmadığını savundu.<br />
“Kürtleri ABD’nin yakın müttefiki olarak nitelendiren Rubin, Amerika yönetimi güçlerini lrak’tan şu an çekmesi halinde, teröristlere zafer davetiyesi çıkarılacağını anlatarak, “ABD şu aşamada güçlerini lrak&#8217;tan çekerse, bölge felakete sürüklenir. Meydan teröristlere kalır. Teröristler böylece Ortadoğu”yu tümden tehdit eder” diye konuştu.”<br />
(5) Fırat Haber Ajansının 7 Kasım tarihli haberinde şöyle deniyordu :</p>
<p>“Irak devrik lideri Saddam Hüseyin’e idam cezası verilmesi ardından binlerce BAAS partisi üyesinin yeniden görevlerine dönmesi gündemde.</p>
<p>“Irak&#8217;ı BAAS partililerden arındırmak üzere kurulan Baasçıları Temizleme Komitesi Başkanı Ali Faysal El Lami, Saddam Hüseyin&#8217;in lideri olduğu BAAS Partisi&#8217;nin eski üyelerinin, memuriyete dönmesine izin vermeyi planladıklarını söyledi.</p>
<p>“Irak’ta binlerce BAAS partisi üyesinin, Meclise sunulacak yeni bir yasa tasarısı kabul edilirse, yeniden kamu hizmetine dönmesi planlanıyor.” Ama, daha da önemlisi ABD yetkililerinin, direnişin BAAS’çı kanadıyla yaptıkları gizli görüşmeler. Robert Dreyfuss 24 Ekim 2006 tarih ve “Talking to Resistance” (=“Direnişle Görüşme”) başlıklı yazısında şunları söylüyordu:<br />
“(21 Ekim- G. A.) Cumartesi günü Alberto Fernandez adlı Dışişleri Bakanlığı yetkilisi El Cezire’ye yaptığı açıklamada ABD’nin El Kaide dışındaki bütün Irak güçleriyle ‘diyaloga açık’ olduğunu söyledi. İşin aslına bakılırsa, 7 Kasım ara seçimlerinin ardından Irak’tan çekilmeye başlaması halinde ABD’nin BAAS’çılarla müzakerelere girme dışında bir seçeneği kalmayacak… Bu sıralarda bazı Arap hükümetleri, Irak’ta istikrarın biricik güvencesi olacak olan BAAS Partisi’nin geri dönüşünü kabul etmesi için ABD’ne baskı yapıyorlar. Suudi Arabistan, Yemen ve diğer bazı Körfez ülkeleri, bölgede İran’ın etkisini en aza indirmenin çözüm yolunun BAAS Partisi’ni yeniden iktidara getirmek olduğuna ikna etmek için ABD ile temas kurdular.”<br />
 </p>
<br /><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/turkishmarxist.wordpress.com/112/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/turkishmarxist.wordpress.com/112/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/turkishmarxist.wordpress.com/112/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/turkishmarxist.wordpress.com/112/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/turkishmarxist.wordpress.com/112/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/turkishmarxist.wordpress.com/112/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/turkishmarxist.wordpress.com/112/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/turkishmarxist.wordpress.com/112/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/turkishmarxist.wordpress.com/112/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/turkishmarxist.wordpress.com/112/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/turkishmarxist.wordpress.com/112/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/turkishmarxist.wordpress.com/112/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/turkishmarxist.wordpress.com/112/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/turkishmarxist.wordpress.com/112/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/turkishmarxist.wordpress.com/112/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/turkishmarxist.wordpress.com/112/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=turkishmarxist.wordpress.com&amp;blog=324447&amp;post=112&amp;subd=turkishmarxist&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://turkishmarxist.wordpress.com/2006/11/23/yanlis-ata-oynamak-bop-cokerken-irak-kurtleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/22aae213268084d33785c4981fd80a2b?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">aserencebeyli</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>5. Yılında 5. Afgan Savaşı</title>
		<link>http://turkishmarxist.wordpress.com/2006/10/31/5-yilinda-5-afgan-savasi/</link>
		<comments>http://turkishmarxist.wordpress.com/2006/10/31/5-yilinda-5-afgan-savasi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Oct 2006 13:31:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>aserencebeyli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://turkishmarxist.wordpress.com/2006/10/31/5-yilinda-5-afgan-savasi/</guid>
		<description><![CDATA[Garbis Altınoğlu, 29-31 Ekim 2006 “Afgan savaşlarının diğer savaşlardan farkı bu savaşların, sona ermelerinin ardından başlamalarıdır.” Sir Olaf Caroe, Kuzeybatı Sınır İlinin son Britanyalı Valisi Giriş Irak’ta süregelen emperyalist saldırı, ulusal direniş ve iç çatışmaların, ABD ve İsrail’in İran’a ilişkin yaygara ve savaş hazırlıklarının, Lübnan bunalımının ve Filistin’de süregelen Siyonist kuşatma ve katliamın gölgesinde kalan [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=turkishmarxist.wordpress.com&amp;blog=324447&amp;post=109&amp;subd=turkishmarxist&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Garbis Altınoğlu, 29-31 Ekim 2006</p>
<p>“Afgan savaşlarının diğer savaşlardan farkı bu savaşların, sona ermelerinin ardından başlamalarıdır.”<br />
Sir Olaf Caroe, Kuzeybatı Sınır İlinin son Britanyalı Valisi</p>
<p>Giriş<br />
Irak’ta süregelen emperyalist saldırı, ulusal direniş ve iç çatışmaların, ABD ve İsrail’in İran’a ilişkin yaygara ve savaş hazırlıklarının, Lübnan bunalımının ve Filistin’de süregelen Siyonist kuşatma ve katliamın gölgesinde kalan ve 5 yıldır işgal altında bulunan Afganistan’daki gelişmeler son haftalarda belki de ilk kez gündemin üst sıralarına tırmanmaya başladı. Bu, ilk bakışta birbiriyle pek de bağlantılı gözükmeyen dört gelişme vesilesiyle oldu.<br />
1) 22 Ekim’de yaptığı bir açıklamada BM, Afganistan’da yaklaşık 2 milyon kişinin açlık tehlikesiyle yüzyüze olduğunu bildirdi ve bu ülkeye yardım yapma sözü vermiş bulunan ülkelerin sözlerini yerine getirmelerini istedi.<br />
2) 24 Ekim’de NATO’nun Amerikalı başkomutanı General James Jones, Türk askeri birliğinin Kabil dışında ve özellikle de çatışmaların yoğunlaştığı Güney ve Doğu Afganistan’da konuşlandırılması yolunda yeni bir çağrı yaptı.<br />
3) 24 Ekim günü geç saatlerde Güney Afganistan’ın Pancvay bölgesinde, Taliban savaşçılarına karşı operasyon yapma gerekçesiyle sivil halkı bombalayan NATO uçakları bazı görgü tanıklarına göre 60, bazılarına göre ise 85 sivilin ölümüne, çok sayıda evin de yıkılmasına yol açtı<br />
4) Almanya’da yayımlanan Bild dergisi, 25 Ekim’de Alman askerlerinin ellerinde –Afgan savaşçılarına ait olduğu sanılan- kafataslarıyla birlikte poz verdiklerini gösteren fotoğraflar yayımladı. 2003’de çekildiği söylenen fotoğraflardan birinde, Afganistan’a “demokrasi” götürmeye giden Alman emperyalizminin paralı uşaklarından birinin penisini kafatasının ağzına sokmuş olduğu görülüyordu.<br />
                                        *        *        *        *        *</p>
<p>11 Eylül 2001’de New York’taki Dünya Ticaret Merkezinin İkiz Kulelerinin iki yolcu uçağının çarpması sonucu yıkılmasının ve bu trajik olayda 3,000 dolayında insanın yaşamını yitirmesinin ve neo-faşist Bush kliğinin “önleyici savaş” stratejisini ilan etmesinin ardından Afganistan, ABD emperyalistlerinin saldırdığı ilk ülke olmuştu. ABD ve yardakçıları, ABD devlet aygıtı tarafından gerçekleştirildiğini gösteren çok miktarda veri bulunan bu eylemin Usame bin Ladin ve çevresi tarafından gerçekleştirildiğini ileri sürmüş ve Ladin’in o sıralar Afganistan’da kalmakta olmasını gerekçe göstererek 7 Ekim 2001’de bu ülkeye saldırmıştı. 11 Eylül eylemini kullanarak, ABD halkını kandırmayı ve onu kendi arkasında saf tutmaya bir süre için ikna etmeyi başaran ABD tekelci burjuvazisi ve Bush kliği, hemen hemen herkesin “Amerikalı olduğu” bu dönemde, uluslararası burjuva hukukunu da ayaklar altına alarak işgal ettiği Afganistan’da Taliban rejimini devirmiş ve yerine kukla Karzai yönetimini geçirmişti. Bunu Irak macerası, Suriye ve İran’a dönük tehdit ve provokasyonlar, İsrail’in Filistin halkına saldırısını ölçüsüz bir biçimde tırmandırmasına destek, Kuzey Kore, Venezuella, Küba gibi ülkelere tehditler, Lübnan’a yönelik ABD-İsrail saldırısı vb. izleyecekti.</p>
<p>Peki 11 Eylül eyleminin ve Afganistan’ın işgalinin 5. yıldönümünü yaşadığımız bugünlerde, ABD emperyalizminin “önleyici savaş” stratejisi hangi sonuçları vermiş gözükmektedir? Bu yazının esas konusu bu olmamakla birlikte, şu kadarını söyleyebilirim: ABD, Başkan G. W. Bush’un 2002 yılı başında yaptığı “Birliğin Durumu” konuşmasında “şer üçgeni” olarak tanımladığı üç ülke –Kuzey Kore, Irak ve İran- konusunda da amaçlarına ulaşamamakla kalmamış, tersine daha da geri bir konuma sürüklenmiştir: Kuzey Kore ilk nükleer bomba denemesini yapmış, Irak, ABD kuvvetlerini bağlayan ve yutan bir bataklığa/ karadeliğe dönüşmüş ve uranyum zenginleştirme çalışmalarını sürdüren ve ilerleten İran’ın bölgedeki siyasal ağırlığı ve nüfuzu artmıştır. Dahası, Filistin halkı kendisine karşı ABD-İsrail-AB ekseni tarafından uygulanan çok-yönlü ve dayanılmaz baskıya teslim olmamış, Hizbullah önderliğindeki Lübnan halkı ABD’nin planladığı İsrail saldırısını 33 gün süren görkemli bir direnişten sonra geri püskürtmüş, aşağıda da göreceğimiz gibi yıllardır ABD ve NATO güçlerine karşı savaşmakta olan Afgan halkı işgalcileri pes etme noktasına getirmiştir. 2001 yılında, kimsenin karşı koyamayacağı bir süper devlet, hatta bazılarının anlatımına göre bir hiper-devlet görünümünde olan ABD, bugün Kuzey Kore, İran, Suriye gibi ülkelerin kafa tutması karşısında pek fazla bir şey yapamayan, bir ara hiçe saydığı AB içindeki bağlaşıklarına ve Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan gibi kendisine bağımlı rejimlere muhtaç bir ülke haline gelmiştir. Eğer Beyaz Saray ve Pentagon’daki savaş suçluları emperyalist saldırı savaşını başka ülkeleri kapsayacak biçimde genişletmede kararsızlık geçiriyor, daha alt perdeden konuşmak zorunda kalıyorlarsa, bunu özelde, Irak, Lübnan, Afganistan, Filistin halklarının çok büyük bedeller ödeyerek sürdürdükleri kahramanca direnişe ve genelde dünya işçi sınıfı ve halklarının demokrasi ve sosyalizm savaşımına borçluyuz. ABD’nin askeri gücüne ağır darbeler indiren, onun ekonomisinin iflasa sürüklenmesini hızlandıran bu direniş, Çin ve Rusya gibi yükselmekte olan emperyalist ülkelerin korkak, ikiyüzlü, vahşi ve gerici burjuvazilerini de cesaretlendirmekte, onların dünyanın tek süper devletine karşı tutum almalarına yardımcı olmaktadır. Bu, tarihi kitlelerin yaptığı yolundaki Marksist önermenin bir kez daha doğrulanması anlamına geliyor aynı zamanda.<br />
Şimdi ABD’nin, 11 Eylül eyleminden sonra başlattığı “teröre karşı savaş”ın ilk kurbanı olan Afganistan’daki duruma biraz daha yakından bakalım.<br />
Afganistan, Nisan 1978’de gerçekleştirilen askeri darbeden (“Saur devrimi”) sonra, Taliban rejiminin iktidara gelmesine kadar hemen hemen 18 yıl kesintisiz bir biçimde süren bir silahlı çatışma ortamı yaşayacaktı. 1978 darbesinden bir süre sonra Moskova-yanlısı hükümet kuvvetleriyle İslami örgütler arasında, 1979-89 yılları arasında süregelen Rus işgali sırasında Rus kuvvetleri ve Moskova-yanlısı hükümet kuvvetleriyle –ABD, Çin, Pakistan, Suudi Arabistan gibi devletlerin desteklediği- İslami renkli mücahit örgütleri arasında, Rus kuvvetlerinin 1989’da çekilmesinden sonra Moskova-yanlısı Necibullah hükümetiyle İslami örgütler arasında, Necibullah hükümetinin Nisan 1992’de devrilmesinden sonra, Eylül 1996’da Taliban’ın iktidara gelmesine kadar geçen süre içinde –Cemaat-i İslami, Cemiyet-ül-Ulemai İslam, Hizb-i İslami gibi- farklı mücahit örgütleri arasında. Bütün bu savaşlar milyonlarca insanın yaşamını yitirmesi, yaralanması ve sakatlanmasının ötesinde, ülkenin zaten geri olan ekonomisi ve altyapısının hemen hemen tümüyle yıkılmasına yol açmıştı. 1996’da, Asya’da en yüksek çocuk ve anne ölümlerine sahip olan Afganistan’ın topraklarında 10 milyon kadar mayının bulunduğu tahmin ediliyor ve 4 milyona yakın Afganlı, Pakistan ve İran’daki kamplarda zor koşullar altında yaşamlarını sürdürüyorlardı.</p>
<p>Son derece geri sosyo-ekonomik yapısına, henüz tam olarak uluslaşmamış olmasına, farklı etnik gruplar ve aşiretler arasında bölünmüş bulunmmasına rağmen, tarih boyunca yabancı istilalara karşı koymasıyla ve hiçbir zaman sömürgeleştirilememiş olmasıyla tanınan bu ülke halkının ABD boyunduruğunu da kabul etmeyeceği belliydi. (1) 2001 yılı sonlarında Türkiye devrimci hareketinden bazı arkadaşlara bu ülkenin en geç 10 yıl içinde Amerikan boyunduruğunu da atacağını söylediğimde bana inanmaz gözlerle ve “Afganistan nasıl olur da ABD’nin devasa gücüne karşı koyabilir?” dercesine baktıklarını anımsıyorum. 20-22 Haziran 2003’de kaleme aldığım “Öbür Savaş: Afganistan Direniyor” başlıklı yazımda bu görüşümü şu sözlerle doğrulamıştım:<br />
“Ama, gerek dünya halklarının ve gerekse özellikle Afgan halkının tarihsel deneyimi, ABD emperyalistlerinin bu asi ve boyuneğmez ülkeye asla uzun süre egemen olamayacaklarını gösteriyordu. Gerçekten de Afgan halkı, ABD emperyalistlerinin Orta Asya’ya yerleşmek, bölgenin petrol ve doğalgaz başta gelmek üzere doğal kaynaklarının denetimini ellerine geçirmek, Rusya ile Çin arasında oluşmakta olan emperyalist bağlaşmayı etkisizleştirmek, diğer emperyalist devletlere ve Arap ve İslam halkları başta gelmek üzere dünya işçi sınıfı ve halklarına gözdağı vermek için giriştikleri terörist haçlı seferine karşı direnişin en ön safında yer aldı ve yer almaya da devam ediyor.”<br />
İşte, şimdi yaşanan tam da bu.<br />
Gelinen nokta<br />
İlk başlarda Amerikan neo-faşistleri Afganistan’ı, 11 Eylül sonrası emperyalist müdahale ve saldırganlığın “pozitif” sonuçları bakımından örnek vaka olarak sunuyorlardı. 7 Ekim’den itibaren başlayan yoğun Amerikan hava bombardımanının ardından Taliban yönetimi yıkılmış, Aralık 2001’de Afganistan’da hiç tanınmayan, kolay kolay sarayından dışarı çıkamayan ve burada bile ABD askerleri tarafından korunan UNOCAL şirketinin eski danışmanı Hamit Karzai devlet başkanlığına getirilmişti. Ağustos 2002’de ABD “Savunma” Bakanı Donald Rumsfeld, Afganistan’daki gelişmeleri “soluk kesici bir başarı” olarak nitelemiş ve “bireylerin özgürlüklerine kavuşturulmaları, özgürce oy vermelerine ve çalışmalarına izin verilmesi halinde” Irak’ın da Afganistan gibi olacağına işaret etmişti. (2)<br />
Ancak, ABD ve ortaklarının işgali, onyıllardır savaşlarda ölen, yaralanan, sakatlanan Afgan emekçilerine hiçbir şey getirmediği, ekonomik-toplumsal göstergeler bakımından dünyanın en kötü durumdaki ülkeleri arasında yer alan Afganistan’ın durumunu asla iyileştirmediği gibi, bu talihsiz ülkeyi ve onun halkını daha da kötüye götürdü. Afgan halkının ivedi ve yakıcı gereksinimlerini karşılamak için parmaklarını bile kıpırdatmayan işgalci güçler ve onların kukla hükümeti, bırakalım başka bölgeleri ve kırsal alanları, başkent halkına temiz su, elektrik, temel sağlık hizmetleri sağlamaktan aciz durumdalar. Dahası, sıradan Afgan emekçileri, işsizlikle, açlıkla yoksullukla, işgalcilerin ve onların işbirlikçilerinin terörüyle boğuşurken, afyon ve eroin üretimi, Afganstan’a aktarılan sınırlı uluslararası fonların çalınması ve bu ülkede iş yapan uluslararası tekellerden aldıkları rüşvetler sayesinde daha da palazlanan ve hükümeti, parlamentoyu ve Afgan kukla ordusu ve polisini kontrol eden bir avuç işbirlikçi, savaş ağası vb. büyük servetler edindiler.<br />
Afganistan’ı gezen Christina Lamb, 9 Temmuz 2006’da yayımlanan “Death Trap” (=Ölüm Kapanı) adlı yazısında şöyle diyor:<br />
“Taliban’ın devrilmesinden bu yana tek bir yeni baraj, elektrik istasyonu ya da sulama tesisi inşa edilmemiştir. Sadece bir tek önemli karayolu yapılmıştır. Kabil’de hala bir kanalizasyon sistemi yok. Başkentin sokakları tepeleme olarak, üzerleri yeşil otların boy verdiği çöp yığınlarıyla dolu. Nüfusun sadece yüzde 6’sı elektrikten yararlanabiliyor. Afganistan bütün sosyal göstergelere göre tüm ülkelerin en altında yer alıyor.” Geçerken, burada yazarın sözünü ettiği karayolunun da, askeri amaçlarla yapılmış olan Kabil-Kandahar yolu olduğunu anımsatayım.<br />
The Independent gazetesinin muhabirlerinden David Loyn, 26 Ekim 2006’da kaleme aldığı “Devrilen yöneticiler Afganistan’da geniş bir bölgeye egemen” başlıklı haber-yorumunda, kukla Afgan ordusunun bulaştığı rüşvet ve yolsuzluk olaylarının kurumsal nitelik kazanmış olduğunu, kukla ordu subay ve erlerinin güney yönüne giden bütün araçlardan silah tehdidiyle haraç aldıklarını belirttikten sonra, bu durumun 1994’te Taliban’ın ilk oluştuğu dönemi akla getirdiğini yazıyor. Ona göre, o günden bu yana ilk kez, yolsuzluk ve rüşvetten bıkan nakliye şirketleri bu sorunu çözmesi için Taliban’a başvuruyor ve ona mali destek sunuyorlardı.</p>
<p>Senlis Council adlı Batı Avrupalı siyasal düşünce üretim kuruluşunun Eylül 2006’da yayımladığı “Beş Yıl Sonra Afganistan: Taliban’ın Geri Dönüşü” adlı raporda da altını çizdiği gibi, “Afgan halkı açlıktan ölmekte”, “Afganistan yoksulluk göstergelerinin çoğunda basamağın en altında yer almakta”dır. Afgan halkının kendilerini köleleştiren ve katleden, ülkelerini yerle bir eden ve yağmalayan işgalci güçlere duyduğu derin nefretin bir kesiti de rapora yansımış. Rapora göre, daha önce işgalci güçlerle birlikte hareket etmiş olan Kandahar’lı bir milis şöyle diyordu:<br />
“Amerikalılar, İngilizler ve Kanadalıların hepsi de bizim gözümüzde aynı. Onlar bize yalan söylüyorlar, birbirlerine yalan söylüyorlar ve kendi halklarına yalan söylüyorlar. Burada insanlar açlıktan ölüyor. Siz, yoksul halkın ailelerinin karnını doyurmak için yetiştirdiği ürünü tahrip ediyorsunuz. Siz zalim insanlarsınız ve biz sizin, ülkemizi terketmenizi istiyoruz. Buraya geldiklerinde Taliban’la omuz omuza savaşacağım. Onlar, yoksul insanlara yardım eden Afganlılar.”<br />
Bu durum, artık yitirecek bir şeyi kalmamış olan Afgan halkının işgale karşı Taliban’ın ve diğer bazı İslami örgütlerin önderliğinde yürütülmekte olan direnişe yığınlar halinde katılmalarını sağlamaktadtır. Senlis Council’ın Yürütme Direktörü Emmanuel Reinert’ın da teslim etmek zorunda kaldığı gibi,<br />
“Afganistan’ın yarısının denetimini fiilen ele geçirmiş olan Taliban, aynı zamanda ülke üzerinde güçlü bir psikolojik denetim sağlamıştır&#8230; Taliban sıradan halka yardım ettiği için halkın da onlara verdiği destek artıyor.” Britanya’nın ünlü düşünce üretim kuruluşu Chatham House&#8217;un Afganistan uzmanı Ayeşa Han, Senlis Council’ın görüşünü paylaşıyor. Han, son haftalarda gündeme gelen daha fazla asker talebinin karşılanması halinde bile NATO’nun hedefine ulaşmayacağını savunuyor. Ona göre,<br />
“Aslında bu (NATO politikası- G. A.), bölgeyi istikrarsızlaştırıyor. Devlet kurma, yeniden inşa ve aşiretlerin silahsızlandırılması gündeminden sapıldı. Bu ayrıca afyon ticaretini durdurma çabalarının altını oydu. ABD güneyi terörle savaşın ön cephesi yaptı. Ama NATO buraya barış gücü olarak geldi çatışma için değil. Bu strateji yürümüyor.” (Radikal, 19 Eylül 2006) Emperyalist işgalin çıkmaza girdiğini gören bu ve benzer “muhalif” burjuva kaynakların analiz ve eleştirilerinin yüzeyselliği hemen sırıtıyor; onlar başarısızlığın nedenlerini işgalin kendisinde, onun yol açtığı terör, aşağılama ve yoksullaşmada değil, bütünüyle ikincil ya da taktiksel nedenlerde, uygulamadaki “hatalar”da arıyorlar. Ama bu, onların itiraflarının değerini ortadan kaldırmıyor.<br />
Öte yandan, işgale karşı direnişin sadece Güney ve Doğu Afganistan’la ve sadece Taliban’la sınırlı olduğu sanılmamalı. Özellikle 2006 yılı, direnişin batıda İran sınırındaki Herat iline, merkezdeki Vardak iline ve ülkenin kuzeydoğusuna yayılmasına tanık oldu. Kabil-Herat ana karayolunda güçlü askeri eskortlarla birlikte yolculuk yapabilen konvoylar sürekli olarak gerillaların saldırısına uğruyorlar. Tacikistan sınırında görev yapan Alman birlikleri, denetimleri altındaki bölgelerde gerilla eylemlerinin son bir yıl içinde büyük bir artış gösterdiğini söylüyorlar. Gerçekleşen çeşitli intihar eylemlerinin ve yol kenarına yerleştirilen bomba patlamalarının da gösterdiği gibi, artık Kabil de işgalci güçler için o kadar güvenli değil. Pakistan’ın Afganistan’la olan uzun ve dağlık sınırının öte yakasındaki Kuzey ve Güney Veziristan bölgelerinin Taliban için güçlü bir destek üssü oluşturması ve ABD ve Pakistan kuvvetlerinin bu bölgede yerleşik Paştun aşiretlerine karşı giriştikleri saldırıların geri püskürtülmüş olması, Afgan direnişine önemli bir avantaj sağlıyor. Aslına bakılacak olursa, hava üstünlüğü olmadığı takdirde NATO katillerinin yakın gelecekte Afganistan’dan utanç içinde ve arkalarına bakmadan kaçmak zorunda kalacaklarını söylemek hiç de abartı olmayacaktır. Bu bakımdan, Afgan direnişinin yavaş yavaş helikopter ve uçakları düşürecek karadan havaya füzeler elde etmeye ve bunun sonuçlarının da ortaya çıkmaya başlaması, olağanüstü ve beklenmedik bir gelişme olmazsa işgalin 1-2 yıl içinde sona erebileceğini gösteriyor.<br />
Evet, Senlis Council’ın ve benzerlerinin değerlendirmeleri Afgan direnişini ezdiklerini, Afgan savaşçılarına hemen hemen her gün ağır darbeler indirdiklerini ileri süren ABD, NATO ve ISAF (=Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti) yetkililerinin ve onların hazırladıkları basın açıklamalarını kamuoyuna sunmaktan öte bir iş yapmayan tekelci medyanın yalanlarını açığa çıkarıyor. Karada hemen hemen hiçbir istihbarat kaynağı ya da dayanağı bulunmayan işgal kuvvetleri yaptıkları hava bombardımanlarında genellikle sıradan köylüleri öldürmekte, daha sonra da bu bombardımanlar sırasında öldürdükleri insanların sayısı hakkında yaptıkları kaba ve abartılı tahminleri “Taliban savaşçılarının kayıpları” olarak açıklamaktadırlar. Tıpkı Vietnam’da yapmış oldukları gibi. Bu açıklamalara kulak verecek olan okur, Afganistan’ı işgal edenlerin ve onların borazanlarının dilinin bize hiç de yabancı olmadığını görecektir; Türk gericileri de 1984-99 yılları arasında süregelen Kürt ulusal direnişiyle ilgili olarak aynı –şimdi adı psikolojik harekat olan- yalan metoduna başvurmadılar, neredeyse her hafta PKK’nın belini kırdıklarını açıklamadılar mı? Hatta hala aynı metodu kullanmaya devam etmiyorlar mı? İşin gerçeği şu ki ABD ve ortakları Afganistan’da “El-Kaide ve Taliban kalıntılarına” karşı değil, Paştun halkı başta gelmek üzere 31 milyonluk Afgan halkına karşı asla kazanamayacakları bir savaş sürdürüyorlar.<br />
Ama artık mızrak çuvala sığmıyor. Canlanmakta olan Afgan direnişi, bu ülkeye daha fazla silah, askeri helikopter ve askeri birlik gönderilmesi yolunda canhıraş feryatlara yol açıyor. Afganistan’ın güney bölgelerinin Taliban’ın eline geçmesi ve direnişin ülkenin batısına ve kuzeyine de yayılma belirtileri göstermesi, işgalci güçleri 2006 Haziranında, Taliban rejiminin devrilmesinden bu yana giriştikleri en büyük askeri operasyonu (Operation Mountain Thrust) gerçekleştirmeye zorladı. O tarihte Afganistan’daki işgal kuvvetlerinin başında bulunan Amerikalı Korgeneral Karl W. Eikenberry “durumun kötüleştiğini” Temmuz 2006’da şöyle itiraf edecekti:<br />
“Kentlerde durum fena sayılmaz; ama kentlerin dışına çıktığınızda her yerde onları (direnişçiler- G. A.) görüyorsunuz ve halk onları desteklemek zorunda. Başka seçenekleri yok.”<br />
ISAF’nin görevi NATO’ya bırakmasının ardından bu ülkedeki sayısı 31,000’i bulan ve ABD kuvvetleri de içinde olmak üzere tüm işgal kuvvetlerinin başına getirilen İngiliz korgenerali David Richards 4 Eylül’de, bu savaşın “inatçı, düşük-yoğunluklu ve kirli bir savaş” olduğunu, son yarım yüzyılda yüzyüze geldikleri “en yoğun ve uzun süreli” çatışma olduğunu belirttikten sonra şunları söyledi:<br />
“Burada başarısızlığa uğramamızın pekala olanaklı olduğunu anlamamız gerekiyor.”<br />
Aynı kaygıları dile getiren NATO komutanı Gen. James Jones 7 Eylül’de, NATO’nun savaş alanında “güç bir dönemden” geçmekte olduğunu, işgalci güçlere karşı görece büyük birliklerle savaşmaya başlamış olan (3) Taliban’ı yenebilmek için askeri birlik takviyesi ve daha nitelikli askeri donanıma gerek duyulduğunu belirttikten sonra şunları söyleyecekti:<br />
“Çatışmaların yoğunluk düzeyi ve muhalefetin bazı bölgelerde artık geleneksel vur-kaç taktiklerine başvurmaması olgusu bizi bir parça şaşırtıyor.”<br />
NATO komutanının yumuşatarak anlattıklarını aynı günlerde Helmand ilinde görev yapan bir askerin ağzından dinlemek daha gerçekçi olacak. Bu asker, 2006 Eylülünde Britanya’da yayımlanan The Independent gazetesine yaptığı bir açıklamada şöyle diyordu:<br />
“Her tarafı yerle bir ettik ama saldırılar durmadı. Düzinelerce adam (Taliban savaşçısı- G. A.) öldürdük, ama daha fazlası geldi. B1, Harrier, F-16 ve Mirage 2000&#8242;leri kullanıyor, üzerlerine 250, 500 hatta 1000 kiloluk bombalar atıyoruz. Karada her yer tuzaklarla dolu.”<br />
12 Eylül’de NATO’nun Hollandalı Genel Sekereteri Jaap de Hoop Scheffer, işte bu koşullarda Güney ve Doğu Afganistan’da direniş güçlerine karşı savunmada kalan Britanya, Kanada, Avustralya ve Hollanda birliklerine destek sağlamak için NATO ülkelerine 2,500 asker göndermeleri için çağrı yaptı. Ancak, Taliban direnişinin kendilerini şaşırttığını itiraf eden NATO’nun askeri ve siyasal şeflerinin 9 Eylül’de Varşova’da ve 13 Eylül’de Brüksel’de yaptıkları toplantılarında, hiçbir ülkenin Afganistan’a ek asker göndermeye istekli olmadığı ortaya çıkacaktı.<br />
ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice 13 Eylül’de, NATO üyesi ülkelerin Kabil yönetimini desteklemek için daha fazla çaba harcamaması halinde Afganistan&#8217;ın “çökeceği” uyarısında bulunur ve Taliban savaşçılarının yoğunlaşan saldırılarının Afganistan&#8217;da işleri zorlaştırdığını belirtirken, Britanya “Savunma” Bakanı Des Browne 19 Eylül’de yaptığı bir konuşmada “Bunu hiç beklemiyorduk. Afganistan beklediğimizden daha çetin çıktı” diyecekti.<br />
Afgan direnişinin yükselmesi, BM’in başında bulunan kuklayı da telaşlandırmıştı. Kofi Annan, 21 Eylül’de yaptığı açıklamada geçtiğimiz ayların bir dönüm noktası oluşturduğunu ve ülkenin, Taliban rejiminin 2001 yılında devrilmesinden bu yana en büyük “tehdit”le karşı karşıya geldiğini, ayaklanmayı bastırmak için daha fazla askeri ve diplomatik çaba harcanması gerektiğini belirtiyordu. <br />
Son olarak Tony Blair’in askeri danışmanı Lord Guthrie’nin söylediklerine değineceğim. Bu bay 29 Ekim’de The Observer gazetesine verdiği demeçte şu çarpıcı sözleri söyledi:<br />
“Tarih okumuş olmalarına, Afganları bilmelerine ya da araziyi tanımalarına, Taliban’ın yeniden dirilişi üzerinde kafa yormalarına, sınırın öte yakasındaki Belucistan ve Veziristan’da neler olup bittiğini anlamalarına rağmen bunun bir Afganistan pikniği olacağını sananlar, hala Irak’ta asker bulundurduğumuz koşullarda bu sayıdaki bir İngiliz ordusuyla oraya gitmenin aptallık olacağını bilmeliydiler.”<br />
Bütün bunlar, Afgan halkının direnişinin, komutası altında değişik uluslardan 31,000 asker bulunan ve kukla Afgan ordusunun yanısıra değişik bölgelerdeki savaş ağalarının desteğini de alan NATO kuvvetlerine tarihinde ilk kez bir yenilgi tattıracağını ve onları bu talihsiz ülkeden çekilmek zorunda bırakacağını müjdelemektedir.</p>
<p>Kentlerde durum<br />
Tam da burada, “Kentlerde durum fena sayılmaz” biçiminde bir değerlendirme yapan Amerikalı Korgeneral Karl W. Eikenberry’nin bu saptamasının aksine durumun kentlerde de işgalciler açısından kötüye gitmekte olduğunun belirtilerinin çoktan ortaya çıkmış olduğunu anımsatmam gerekir.<br />
Daha 2005 Mayısında Newsweek dergisinde, Guantanamo konsantrasyon kampında Kuran’ın tuvalete atıldığını anlatan bir haberin yayımlanması üzerine 10-13 Mayıs arasında Celalabad kentinde başlayıp içlerinde Nangarhar, Vardak, Kabil, Badakşan, Paktiya’nın da bulunduğu bir dizi ile yayılan ve onbinlerce kişinin katıldığı gösteriler ABD ve kukla yönetim aleyhine eylemlere dönüşmüştü. ABD ve kukla başkan Karzai aleyhine sloganlar atan, Bush’un kuklasını yakan, Hamit Karzai’nin Afganistan’da ABD askeri üslerinin kurulmasına izin vermesini protesto eden eylemciler tüm ABD üslerinin kapatılmasını, evlerin ABD askerleri tarafından keyfi bir biçimde aranmasına son verilmesini, Guantanamo’daki mahpusların serbest bırakılmasını vb. talep ettiler. Dört gün süren gösterilerde ABD ve kukla Afgan ordusu askerlerinin ateş açması sonucu en az 14 kişi öldü ve 120’den fazla insan yaralandı.<br />
Danimarka’da Jyllands-Posten adlı gerici ve neo-faşist gazetenin yayımladığı Muhammet karikatürlerine karşı Şubat 2006’da Afganistan’ın çeşitli kent ve kasabalarında yapılan gösteriler de, işgali ve yabancı askerlerin bu ülkede varlığını protesto eylemlerine dönüşmüştü.<br />
6 Şubat’ta 2,000 gösterici, ABD’nin Afganistan’daki en büyük üssüne (Bagram üssü) saldırmış, çıkan çatışmada 2 gösterici ölürken, 5 gösterici ve 8 polis yaralanmış, aynı gün Kandahar, Kabil ve Mezar-ı Şerif’in yanısıra kuzeydoğudaki Tahar ilinde işgal karşıtı gösteriler yapılmıştı. 7 Şubat’ta Afganistan’ın kuzeyindeki Meymene kentinde, Norveçli NATO “barış” gözlemcilerinin bulunduğu bir üssün önünde protesto eylemi yapan kitleye kukla Afgan polisinin ateş açması sonucu 4 kişi yaşamını yitirmiş, NATO halka gözdağı vermek amacıyla kent üzerinde F-16 uçakları uçurmuştu. Mihtarlam kentinde göstericilerle polis arasında çıkan çatışmada 2 gösterici yaşamını yitirmiş, Kabil’deki Danimarka elçiliği önünde gösteri yapan kitle ABD’ni ve kukla başkan Hamit Karzai’yi lanetlemişti. 8 Şubat’ta ise Afganistan’ın güneyindeki Kelat kentindeki ABD üssüne doğru yürüyüşe geçen yüzlerce kişiye ateş açan polis 2 kişiyi öldürmüş ve çıkan çatışmada 10 gösterici ile 4 polis de yaralanmıştı.<br />
29 Mayıs 2006’da Kabil’de hızla yol alan bir ABD askeri konvoyunun yol açtığı kazada bazı sivillerin ölmesinin ardından patlak veren gösteriler ise Taliban rejiminin devrilmesinden bu yana gerçekleştirilen en büyük ve en militan gösteriler oldu. Kazanın ardından toplanan ve ABD-karşıtı sloganlar atan kitleye ateş açan Amerikalı katiller, yerel TV kanallarına göre 30’a yakın insanı öldürdü. Ama bu terör eylemi, Afgan halkının birikmiş öfkesinin daha da büyümesine yol açtı. Toplanan ve “Amerika’ya Ölüm!” sloganları atan binlerce kişi, önce asker ve polislerin kontrol noktalarına saldırdı ve onları ateşe verdi. Ardından sıra, hükümete ve “insani yardım” kuruluşlarına ait binalara, TV istasyonlarına ve emperyalist Batı’yı simgeleyen diğer binalara geldi. Gün boyu süren gösteriler sırasında ne işgalci güçler boy göstermeye cesaret edebildi, ne de kukla Afgan ordusu ve polisi. Bu sonuncular, ancak gösteriler bittikten sonra evlere rastgele yaptıkları baskınlarda 140 genci göz altına alabildiler.<br />
29 Mayıs gösterisinin bir başka önemli yanı da, Afganistan nüfusunun yaklaşık yüzde 30’unu oluşturan, Kasım 2001’de Taliban yönetiminin devrilmesine destek vermiş olan ve Kabil nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan Tacik halkının ABD ve onun kuklası Karzai rejimine karşı tavır almaya başladıklarını ortaya koyması. Eylemcilerin bir bölümünün, 9 Eylül 2001’de emperyalist Batı tarafından Taliban’ın üstüne yıkılan kuşkulu bir suikaste kurban giden Tacik komutan Ahmat Şah Mesud’un fotoğraflarını taşıması tam da bunu gösteriyordu.</p>
<p>Uyuşturucuya karşı savaşım<br />
ABD ve yardakçılarının Afganistan’ı işgallerinin gerekçelerinden biri de, sözümona afyon ve ondan çıkarılan eroin üretimini engellemek ve böylelikle ABD ve Batı Avrupa gençliğini vb. uyuşturucu iptilasından korumaktır. Bu savın sahteliğini sergilemeden önce, öndegelen emperyalist devletlerin bu alanda sadece uyuşturucu maddelerin hammaddelerinin üretildiği ülkeleri hedef alan propaganda ve eyleminin ikiyüzlü niteliğine kısaca değinmek gerekir. ABD ve Batı Avrupa’da eroin ve kokain gibi sert uyuşturucular da içinde olmak üzere değişik uyuşturucu maddelerin tüketiminin giderek artması ve hatta büyük bir toplumsal sorun haline gelmesinin –kapitalist sistemin çok yönlü çürümesi, burjuva devlet aygıtının ve istihbarat örgütlerinin çeşitli nedenlerle uyuşturucu madde tüketimini teşvik etmesi gibi- nedenleri geniş ve bu yazının çerçevesini aşan bir tartışmanın konusudur. Ancak adıgeçen ülkelerin hükümetlerinin, “kendi” toplumlarının bir bölümünden kaynaklanan uyuşturucu maddeye olan talebi herhangi bir biçimde tartışma konusu yapmamaları, uyuşturucu sorununun “çözümü” yolundaki çabalarını asla bu maddelere olan talebin azaltılması üzerinde yoğunlaştırmamaları, tersine sorunun tek kaynağının koka ya da haşhaş üreten Afganistan, Kolombiya, Bolivya gibi ülkeler olduğu yolundaki varsayımdan yola çıkmaları ikiyüzlülüğün doruğunu oluşturur. Buram buram sömürgecilik kokan ve sorunun gerçek kaynağına inmeyi yadsıyan bu yaklaşım, ABD başta gelmek üzere emperyalist ülkelere, Kolombiya, Afganistan gibi ülkelere askeri ve siyasal müdahalelerde bulunmak için “meşru” bir gerekçe de sunmaktadır. Ann Jones, 30 Ekim 2006 tarihli ve “What Are They Smoking: The Bush War on Afghan Drugs” (=Ne İçiyorlar: Bush’un Afgan Kaynaklı Uyuşturuculara Karşı Savaşı) başlıklı yazısında haklı olarak şöyle diyordu:<br />
“Güneydoğu Asya’nın Altın Üçgeninden Orta Asya’nın Altın Hilaline ve Meksika’ya kadar uzanan geniş bölgede haşhaş üretimine son vermek için yüzyıldır alınan sert önlemler, tarım ekonomisinin temel bir gerçeğini doğrulamaktan öte bir işe yaramamıştır. Bir bölgede arz kesildiğinde, hemen bir başka haşhaş üretilen bölge talebi karşılamak için öne çıkar&#8230; Amerikalı uyuşturucu tutkunları Pakistan’dan, Tayland’dan ya da hatta aydan eroin sağlamak için ortalığı altüst edeceklerdir.”<br />
Washington ve onun Avrupalı ortaklarının Afganistan’daki gayrımeşru işgallerini, uyuşturucuya karşı savaşımla ilişkilendirerek meşrulaştırma girişimlerinin, gerçeklerle taban tabana karşıt olduğu ve bütünüyle yalan üzerine inşa edildiği tartışma götürmez. Bunun için ABD’nin, 1979-89 yılları arasında Rus işgaline karşı savaşan Afgan mücahitlerine destek vermek amacıyla haşhaş üretimini ve uyuşturucu ticaretini aktif bir biçimde teşvik, hatta organize ettiğini anımsamak yeter. O sıralar Afganistan’da üretilen afyon ve eroin, ISI (=Pakistan askeri istihbarat örgütü) ve CIA aracılığıyla Batı Avrupa ve ABD’nde pazarlanıyor, elde edilen gelirin bir bölümü mücahitlerin silah ve diğer gereksinimleri için kullanılıyor, bir kısmı da CIA ve ISI’nin kasalarına akıyordu. Rus işgalinin başladığı 1979 yılında Afganistan’da eroin üretilmiyordu ve üretilen çok az miktardaki afyon da bölgede tüketiliyordu. Rus işgalinin sona erdiği 1989’da Afganistan hem afyon ve hem de eroin üretiminde dünyada başı çeken ülke haline gelmişti. Afganistan’a demokrasi ve refah getireceklerini ve bu ülkede afyon ve eroin üretimini durduracaklarını ileri süren ABD emperyalistleri ve onların kuklası Karzai kliği bugün de uyuşturucu kaçakçıları da içinde olmak üzere Afgan halkının bütün yerel düşmanlarıyla işbirliği içindedirler. Bir kaynağa göre, 249 üyeli Wolesi Jirga’da (=alt meclis), en azından bilinen 17 uyuşturucu kaçakçısı, 40 milis komutanı, 24 suç çetesi şefi ve hepsi de haşhaş ekimiyle ilişkileri bulunan ve haklarında savaş suçları ve insan hakları ihlalleri suçlamaları olan 19 kişi yer almaktadır.<br />
Dahası, BM kaynaklarının da kabul ettiği gibi, Taliban rejimi 2000-2001 yıllarında haşhaş ekimine karşı son derece başarılı bir savaşım yürütmüş ve bunun sonucunda –BM rakamlarına göre- afyon üretimi yüzde 94 oranında azalarak 2001’de 185 tona kadar düşmüştü. Merkezi Viyana’da bulunan BM Uyuşturucu ve Suç Bürosu’nun rakamlarına göre Taliban rejiminin yıkıldığı 2001’den 2006’ya kadar geçen süre içinde ise bu trend tersine dönmüş, Afganistan’da haşhaş ekimi yapılan arazi miktarı 2001’de 7,606 hektardan 2006’da 165,000 hektara çıkmış ve aynı zaman aralığında afyon üretimi tam 33 katına çıkarak 6,100 ton gibi çok yüksek bir düzeye ulaşmıştır. Gene BM rakamlarına göre, 2006 yılı itibariyle uyuşturucu ticaretinden Afganistan’a giren para 2.7 milyar dolar dolayındadır; ki bu paranın hemen hemen tümü bazıları hükümette bulunan ve bazıları da çeşitli yörelerde etkili olan savaş ağalarının ceplerini doldurmaktadır. Ama dahası var: ABD Dışişleri Bakanlığının 27 Şubat 2004’de Voice of America (=Amerika’nın Sesi) radyosunda yayımlanan kendi açıklamasına göre Afgan eroininin uluslararası narkotik pazarındaki değeri Afganistan’daki afyon üreticisinin tarlasından satış fiyatının 100 katını bulmaktadır. 1 kg afyondan –yüzde 50 saflıkta- 200 gram eroin üretildiği ve 1 gram eroinin Batı Avrupa ve ABD “pazarında” satış fiyatının 102 dolar dolaylarında olduğu gözönüne alındığında, Afganistan’ın 2006 yılı afyon üretiminden 1,220 ton eroin üretimi yapılabileceği ve bunun bedelinin 125 milyar doları bulacağı anlaşılır. Bu paranın sadece 2.7 milyar doları Afganistan’a girdiğine göre, sözümona Afganistan’da afyon üretimine karşı savaşım veren ABD ve ortaklarının, onların istihbarat servislerinin ve onlarla içli-dışlı olan uyuşturucu mafyasının bu “sektör”den son derece büyük karlar sağladığı ortaya çıkar. Bu da uyuşturucu mafyasının ve mafyavari bir karakter kazanmakta olan tekelci burjuvazinin, ağırlığını Afganistan’ın işgalinin sürmesinden yana koyması için ek bir neden oluşturur. Asıl konumuz bu olmamakla birlikte, yeri gelmişken burada, en azından İkinci Dünya Savaşının bitiminden bu yana ABD –ve diğer emperyalist ülke- istihbarat servislerinin uyuşturucu işinin içinde olduğunun bir çok araştırmacının çalışmaları ile belgelenmiş olduğunu belirtmekle ve 2003 yılı rakamlarına göre, para değeri bakımından uyuşturucu ticaretinin, petrol ve silah ticaretinden hemen sonra geldiğini (The Independent, 29 Şubat 2004) anımsatmakla yetineceğim.</p>
<p>Halihazırda haşhaş üretimi, esas itibariyle, kendi özel milis örgütleri bulunan ve  ülkenin çeşitli yörelerine dağılmış bulunan ve çoğu kukla hükümetle doğrudan ya da dolaylı ilişki içinde olan savaş ağalarının denetiminde yapılıyor. Ancak, Taliban’ın denetimi altında bulunan bölgelerde de onyıllardır süregelen savaşlar ve iç savaşların ardından gelen ABD-NATO işgali ve siyasal istikrarsızlık nedeniyle iyice yoksullaşan emekçi köylülerin, başka ürün üretmeye pek de elverişli olmayan topraklarında haşhaş üretimiyle uğraştıkları ve bu uğraşlarında Taliban güçleri tarafından korundukları anlaşılıyor.</p>
<p>Türkiye’nin rolü<br />
28 Eylül 2001’de yapılan MGK toplantısında Amerikan neo-faşistlerinin global terörizmine desteklerini bir kez daha doğrulayan Türk egemen sınıfları, 7 Ekim 2001’de Afganistan’ın bombalanmaya başlanmasının  hemen ardından öndegelen generallerin ve bakanların katıldığı bir toplantı daha yapmış ve yoksul Afgan halkına karşı girişilen saldırı savaşını desteklediklerini açıklamışlardı. Ardından TBMM, 10 Ekim’de yaptığı bir toplantıda Afganistan’a asker gönderme kararı aldı. Amerikan saldırganlığını aklayan ve yücelten 722 sayılı Kararda şöyle deniyordu:<br />
“Dostumuz ve müttefikimiz ABD’ne 11 Eylül günü yöneltilen ve büyük can ve mal kaybına neden olan terörist saldırısı, dünyanın en güçlü devletinin bile terörizm tehdidi altında bulunduğunu göstermiştir.<br />
“Yıllardır terörizmin acısını duyan Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu tehdidi azımsayan, hatta görmezden gelen ülkeleri terörizmin tehlikeleri konusunda öteden beri uyarmakta idi.<br />
“ABD’nin uğradığı ağır saldırı karşısında, şimdi, birçok ülke, terörizm afeti karşısında uluslararası dayanışmanın gerekliliğini kavramaya başlamıştır.<br />
“Bu bağlamda NATO Anlaşması&#8217;nın 5&#8242;inci maddesine işlerlik kazandırılmıştır.<br />
“BM Güvenlik Konseyi’nce alınan 1368 ve 1373 sayılı kararlar da dünyada terörizme karşı yaygın bir bilinçlenme sürecinin başladığını göstermiştir.<br />
“Terörizm karşısında Türkiye’yi her zaman desteklemiş olan ABD’nin çağdışı terörist Taleban yönetimine karşı açtığı savaşta, Türkiye’yi yanında bulması doğaldır.<br />
“ABD’nin terörizme karşı başlattığı &#8220;Sürekli Özgürlük Harekâtı&#8221;nın başarıya ulaşması tüm insanlığın yararınadır.<br />
“Bu harekâtı İslâma karşı bir eylem gibi göstermeye kalkışanlar, barış dini olan İslâmın yüce değerleriyle çelişmektedirler.<br />
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti, başlatılan mücadelenin kısa sürede ve yaygınlaşmadan başarıya ulaşması için, kendi olanaklarının elverdiği ölçü ve biçimde, her katkıyı yapmalıdır.<br />
“Bu nedenle ve bu bağlamda, Hükümet, Anayasanın 92 nci ve 117 nci maddeleri uyarınca, gereği, kapsamı, sınırı, zamanı ve süresi Hükümetçe belirlenmek üzere, terörizme karşı başlatılan sürekli özgürlük harekâtı ve devamının icrası kapsamında TSK’nin yabancı ülkelere gönderilmesi, yabancı silahlı kuvvetler unsurlarının Türkiye’de bulunması ve Hükümetçe verilecek izin ve belirlenecek esaslar çerçevesinde bu kuvvetlerin kullanılması için Hükümete izin verilmesi, Genel Kurulun 10/10/2001 tarihli 5 inci Birleşiminde kararlaştırılmıştır.” <br />
Başbakan ve DSP Genel Başkanı Ecevit 1 Kasım 2001’de basın temsilcilerine yaptığı açıklamada şunları söylüyordu:<br />
“Terörizmin yaygınlaştığı ve ileri boyutlar edindiği açıkça görülüyor. Bu konuda en tehlikeli bir odak da Afganistan&#8217;daki Taliban rejimi. Taliban rejimi çağdışı uygulamalarıyla ve terörizme kucak açmasıyla öncelikle Orta Asya ülkelerine, bütün bölgeye, dolayısıyla Türkiye&#8217;ye ve bütün dünyaya ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Buna karşı alınacak tedbirlere bizim ön safta katılmamız da doğaldır. O nedenle 11 Eylül&#8217;den sonra dostumuz ve müttefikimiz Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nin terörizme karşı açtığı uluslararası mücadeleye bizim ön safta katılmamız kanımızca doğaldı ve gerekliydi.”<br />
Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer ise 31 Aralık 2001’de yayımladığı yeni yıl mesajında Afganistan’a değinmeden ve ABD saldırganlığını alkışlamadan edemeyecekti. Türk egemen sınıflarının ana gövdesinin görüşlerini yansıtan Sezer açıklamasında şöyle diyordu:<br />
“11 Eylül saldırılarının uluslararası düzeyde geniş çaplı yansımaları olmuştur. Bu çerçevede, Afganistan&#8217;daki çağdışı Taliban yönetiminin devrilmesi ve yıllardır büyük sıkıntılar içinde yaşayan dost ve kardeş Afgan halkının özlediği uygarca yaşam koşullarına kavuşturulması amacıyla başlatılan askeri harekat başarıya ulaşmış ve bu ülkede Afgan toplumunun beklentileri doğrultusunda geçici bir yönetim kurulmuştur. <br />
“Afganistan&#8217;da oluşturulan geçici yönetimin göreve başlaması Türkiye&#8217;de sevinçle karşılanmıştır. ”<br />
Bir kaç ay sonra, Hürriyet gazetesinin 1 Mart 2002 tarihli sayısında “Bölgeyi İrticadan Kurtarırız” başlıklı bir yazı yayımlandı. Burada Türk egemen sınıflarının yıllanmış uşağı Başbakan Bülent Ecevit’in, Türkiye’nin Haziran 2002’den itibaren Afganistan’daki ISAF’nin başkanlığını üstlenmesi konusunda yaptığı bir konuşmaya değiniliyordu. Yazının bir yerinde aynen şöyle deniyordu:<br />
“Ecevit, koşulların kabul edilmesi ile Türkiye’nin görevi üstlenmesi durumunda yalnız Afganistan’da değil, Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinde de huzur sağlanacağını, tüm bölgenin terörizm belasından da irtica tehlikesinden de kurtulabileceğini bildirdi.”<br />
Afganistan’daki sayısı bazı dönemlerde 1,400’e kadar çıkmakla birlikte, şimdiye kadar askeri operasyonlara katılmayan ve işgalci güçlere lojistik destek sunma, kukla Afgan  ordusunu eğitme, Kabil’in “güvenliği”ni sağlama gibi görevler üstlenen Türk askeri birliği iki kez de ISAF’nin komutanlığını yaptı. Ancak, Afgan direnişinin büyümesi, NATO ve ABD yetkililerinin Türk kuvvetlerinin çatışmaların yer aldığı bölgelere sevki yönünde çağrılarını gündeme getirdi. Geçtiğimiz Eylül ayında NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer ile ABD&#8217;nin Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı Org. James Jones&#8217;un Afganistan&#8217;ı ziyaret etmelerinin ve alarm zillerini çalmalarının ardından, Daily Telegraph gazetesine demeç veren Kâbil&#8217;deki ABD Elçisi, &#8220;Mesajımız, artık önceliğin güneye asker göndermek olduğu. En azından bunun kâfirlerin İslam&#8217;a karşı savaşı olmadığını göstermek için Türklere ihtiyacımız var” demişti. Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt ise, bu konuya ilişkin haber ve söylentilerin yaygınlaşması üzerine 8 Eylül’de yaptığı bir açıklamada şöyle diyecekti:<br />
“Asla Türk Silahlı Kuvvetleri&#8217;nden terörle mücadele amacıyla bir tek insan bile Afganistan&#8217;a gidemez. Türkiye daha önce iki kez Afganistan&#8217;da görev yapan ISAF&#8217;nin komutasını üstlendi. Halen de Kâbil Bölge Komutanlığı&#8217;nda görev yapıyor. Şimdiye kadar NATO&#8217;nun Afganistan&#8217;da yürüttüğü faaliyetlerde TSK elinden gelen yardımı yaptı, katkıyı sağladı. Ancak, tekrar ediyorum, Terörle mücadele için bir tek asker bile gidemez. Böyle bir şey olmaz. Buna gerek de yok.” 11 Eylül olaylarının arkasından, Afganistan’a asker göndermeye pek hevesli olan, hatta Ecevit’in deyişiyle “Türkiye’nin görevi üstlenmesi durumunda yalnız Afganistan’da değil, Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinde de huzur sağlanacağını, tüm bölgenin terörizm belasından da irtica tehlikesinden de kurtulabileceğini” ileri süren Türk gericilerinin iştahının kapandığı anlaşılıyor. Bunu sağlayanın, Afgan halkının ABD ve yardakçılarına karşı dişediş savaşımı olduğu bellidir.<br />
Gene de, özelde İsrail’in güvenliğine katkıda bulunmak amacıyla Güney Lübnan’a asker gönderen ve genelde ABD ve ortaklarının Arap ve İslam ülkeleri halklarına karşı giriştiği stratejik saldırıda yer alan Türk egemen sınıflarının, emperyalist efendilerinin baskısıyla Afgan direnişine karşı doğrudan silahlı çatışma ortamına çekilmesinin hiç de uzak bir olasılık olmadığı söylenmelidir. Bu bakımdan, Türkiyeli devrimci ve enternasyonalist güçlerin, Afganistan’a asker göndermekle Afgan halkına karşı yürütülen savaşta ABD saldırganlarının yanında zaten yer almış olan Ankara’nın tutumunu en sert bir biçimde mahkum etmeleri ve Afganistan’da bulunan Türk birliklerinin bu ülkeden derhal ve kayıtsız koşulsuz geri çekilmelerini talep etmeleri gerekmektedir.</p>
<p>Sonuç<br />
Afganistan halkına karşı emperyalist bir savaş sürdüren ABD ve ortaklarının Afganistan’ı işgal etmelerinin hiçbir haklı ve meşru yanı yoktur. Böyle bir savaşta tüm tutarlı demokrat ve enternasyonalistlerin, dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanı olan ABD emperyalizmine karşı çıkmaları ve başını Taliban’ın çektiği ulusal direnişten yana olmaları, onun zaferini dilemeleri gerekmektedir. Afgan halkının ABD önderliğindeki neo-faşist saldırganlara karşı yürüttüğü meşru direniş, sadece Afganistan’ın işgal boyunduruğundan kurtuluşuna hizmet etmiyor; bu direniş aynı zamanda dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanlarını zayıflatmak, onlara darbe indirmek suretiyle tüm emekçilerin kurtuluş davasına katkıda bulunuyor. Taliban’ın ve diğer Afganlı direniş örgütlerinin burjuva-feodal karakterleri ve İslami söylem ve programları, bu durumu zerrece değiştirmemektedir. Bazılarının ileri sürdüğü ve 1991’de gene birilerinin ortaya attığı “Ne ABD, ne Saddam” formülasyonuyla benzerlik taşıyan “hem ABD’ne, hem de Taliban’a karşı savaşım” formülasyonu bütünüyle yanlıştır; çünkü hedef şaşırtmakta, bir söylem radikalizminin arkasına sığınarak baş düşmanı gözden kaçırmaya ve ona karşı savaşımı zayıflatmaya, hatta engellemeye hizmet etmektedir. Afganistan’da oluşabilecek komünist ya da tutarlı devrimci bir hareket “hem ABD’ne, hem de Taliban’a karşı savaşım” formülasyonuna uygun bir rota izlemeyecek, dikkatini öncelikle ABD emperyalizmi, ortakları ve işbirlikçilerinin yenilgiye uğratılması üzerinde yoğunlaştıracaktır. Kuşkusuz böylesi bir oluşum, kendi ideolojik, siyasal ve örgütsel bağımsızlığını titizlikle koruyacak, anti-emperyalist demokratik devrimin zaferini güvence altına almak için sadece Taliban ve benzeri burjuva-feodal örgütlere değil, varsa eğer, onların solunda yer alan küçük-burjuva devrimci-demokratik gruplara karşı da belli bir savaşım verecek ve devrimde proletaryanın hegemonyasını sağlamak için uğraşacak, anti-emperyalist demokratik devrimin daha ileri bir evresinde bu gruplarla da hesaplaşmak ve savaşmak zorunda kalacak ya da kalabilecektir. Ancak bütün bunlar, halihazırda Afganistan işçi ve köylülerinin merkezi görevinin ABD emperyalizmi, ortakları ve işbirlikçilerinin yenilgiye uğratılması ve ülkeden kovulması olduğu gerçeğini değiştirmez.<br />
Türkiye’nin bu ülkede 2002’den bu yana asker bulundurmasına ve Hikmet Çetin’in Ocak 2004-Ağustos 2006 döneminde NATO&#8217;nun Afganistan Kıdemli Sivil Temsilciliği sıfatıyla Kabil’de görev yapmasına rağmen, Türkiye devrimci hareketi ya da onun kalıntılarının, Afganistan’da süregelen direnişe fazlasıyla ilgisiz kaldıklarını söylemek bir abartma olmayacaktır. Bunun, Afgan direnişine önderlik eden örgütlerin İslami rengi ve eğiliminin tetiklediği Kemalist-laisist önyargılardan mı, Osmanlı İmparatorluğu’ndan devralınan “geri” ve özellikle Arap ve İslam ülkeleri halklarını küçüksemeye götüren emperyal bir ruh halinden mi yoksa Afgan halkının büyük çoğunluğunun 1978 sonlarından itibaren Moskova-yanlısı kukla rejimlere ve Rus sosyal-emperyalizminin işgaline karşı savaştığı dönemde takınılan hatalı ve oportünist tutumla hesaplaşmaktan kaçınma güdüsünden mi kaynaklandığı tartışılabilir. (4) Ancak, onyıllardır yabancı işgalcilere ve onların işbirlikçilerine karşı yürütülen savaşlarda ve farklı burjuva-feodal önderlikli mücahit grupları arasında meydana gelen çatışmalarda milyonlarca insanını yitiren bu yoksul, ama gururlu ve boyuneğmez halkın 5 yıldır ABD emperyalizmine ve onun ortak ve uşaklarına karşı verdiği kurtuluş savaşına kayıtsız gözlerle bakmanın mazur görülebilecek hiçbir yanı yoktur ve olamaz.<br />
“Öbür Savaş: Afganistan Direniyor” başlıklı yazımda bu konuda şöyle demiştim:<br />
“Afgan halkının direnişi, halihazırda devrimci bir önderliğin olmamasına, hatta önderliğinin gerici karakterine rağmen objektif olarak devrimci bir rol oynamaktadır. Özellikle, ABD emperyalistlerinin tüm dünya işçi sınıfı ve halklarını teslim almak ve tüm gerçek ve potansiyel rakiplerine gözdağı vermek ve dünyanın biricik efendisi olduklarını kabul ettirmek için kendi deyişleriyle bir ‘dördüncü dünya savaşı’ başlattıkları, sadece rakip burjuva ve emperyalist devletlerin değil, emekçi yığınları temsil ettiğini ileri süren pek çok parti ve grubun da ABD’nin gücü karşısında utanç verici bir teslimiyeti yaşadığı bugünkü koşullarda Afgan halkının direnişi çok daha büyük bir önem ve değer taşımaktadır. Afgan savaşçılarının işgalci güçlere karşı sıktığı her kurşun, attığı her bomba, fırlattığı her füze, dünya işçi sınıfı ve halklarının, Hitler faşizminden daha tehlikeli baş düşmanı olan IV. Reich’a, yani ABD imparatorluğuna karşı kavgalarına yapılmış bir önemli katkıdır.</p>
<p>“Dolayısıyla, gelişmiş kapitalist ülkelerin işçi sınıfı başta gelmek üzere dünya işçi sınıfı ve halklarının, Afgan halkının direnişine her bakımdan omuz verme ve bir yere kadar ondan öğrenmekle yükümlü olduklarının altı çizilmelidir. Zaten Lenin ve Stalin’in de pek çok kez belirtmiş oldukları gibi, kapitalist-emperyalist sistem ve halihazırda onun başını çeken ABD emperyalizmi, ancak ileri kapitalist ülkelerin işçi sınıfı ile yarı-sömürge ülkelerin işçi sınıfı ve halklarının ortak cephesinin kurulabilmesiyle kesin ve sonal bir yenilgiye uğratılabileceklerdir.</p>
<p>“Bunları söylerken Afgan direnişinin önemini fazlasıyla abarttığım ya da onu idealize ettiğim sanılmasın. Afganistan gibi, üretici güçlerin gelişim düzeyi bakımından son derece geri, işçi sınıfının hemen hemen olmadığı ve ekonomisi uzun iç savaşlar ve emperyalist saldırılar nedeniyle çökmüş bir ülkedeki direnişin -hele de devrimci ve/ ya da komünist bir önderliğin olmadığı ve farklı etnik gruplar ve aşiretler arasındaki çekişmelerin hala önemli bir rol oynadığı koşullarda- kazanacağı başarıların bu kavgada tek başına asla çok önemli bir rol oynayamayacağı açıktır&#8230; Dahası, bugün Afgan direnişinin başını çeken Molla Muhammet Ömer, Gülbettin Hikmetyar gibi kişilerin ve onların Taliban ve Hizb-i İslami Afganistan gibi örgütlerinin gerici sınıfsal karakterleri nedeniyle bu ülkede demokratik devrimi zafere götüremeyecekleri gibi, emperyalizme karşı tutarlı ve istikrarlı bir savaşım çizgisinde de kalamayacakları açıktır. Bugün, taktiksel nedenlerle de olsa, ABD’nin Orta Asya’daki pozisyonunu zayıflatmak isteyen  Rusya, Çin, İran ve hatta Pakistan gibi ülkelerin üstü örtülü desteğinden yararlanmakta olan Taliban ve Hizb-i İslami Afganistan’ın, gelecekte ABD emperyalizmi ile pekala yeniden pazarlık masasına oturmaları bile tümüyle olanaksız değildir. Ama, bu gerekçelerden hareketle, Afgan halkının direnişini küçümsemek, görmezden gelmek ve desteklememek ve Afgan halkının derin tarihsel kökleri bulunan bağımsızlık tutkusunu hesaba katmamak, en koyu türünden bir teslimiyetçiliğe, İkinci Enternasyonal oportünizminden de beter bir sosyal-şovenizme ve emperyalizm uşaklığına denk düşecektir.”<br />
DİPNOTLAR<br />
(1) Gururlu ve savaşçı Afganistan halkı, çoğu zaman dönemin en büyük devletleriyle savaşmak zorunda kalmış, ancak ağır kayıplar vermesine ve yıllar, bazan onyıllar boyunca saldırganların boyunduruğu altında kalmasına rağmen sonunda yabancı işgaline son vermeyi hep başarmıştır. O, 19. yüzyılın ve 20. yüzyılın ilk onyıllarının süper devleti sömürgeci/ emperyalist Britanya’ya karşı üç kez savaşmak zorunda kalmıştı: 1838-42, 1878-80 ve 1919’da. 20. yüzyılın son çeyreğinde Rus sosyal-emperyalistleri 1979’da Afganistan’ı işgal etmiş, ancak 10 yıl süren ve 25,000 dolayında Rus askerinin ve 1 milyona yakın Afganlının yaşamını yitirdiği Dördüncü Afgan Savaşını yitirmiş ve 1989’da bu ülkeyi terketmişlerdi. Şimdi sıranın, NATO tarafından desteklenen ABD’ne geldiği anlaşılıyor.</p>
<p>(2) Kuşkusuz Pentagon’un şefinin bu açıklaması o zaman bile gerçeği yansıtmıyordu. İşgalci güçlere karşı direniş, Taliban yönetiminin devrilmesi ve Taliban güçlerinin önemli bir bölümünün Pakistan’a çekilmelerinin hemen ardından başlamış, ancak uzun süre düşük yoğunluklu bir savaş olarak kalmıştı.<br />
(3) Afganistan’daki durum üzerine bir rapor hazırlamakla görevlendirilen emekli Amerikan generali Barry R. McCaffrey, Temmuz ayı başlarında sunduğu raporunda, 2005’e kadar küçük gruplar halinde savaşan Taliban’ın o yıl 100 ve daha fazla kişilik birlikler ve bu yaz ise 400 kişilik taburlar halinde savaşmaya başladıklarını belirtiyordu.<br />
(4) 1970’li yılların sonlarında ve 1980’li yıllarda Türkiye devrimci hareketinin büyük çoğunluğu, yani “Moskova-yanlısı” ve orta-yolcu diye nitelenen gruplar, -ABD, Çin, Pakistan, Suudi Arabistan gibi devletlerin kendi gerici emelleri uyarınca ikiyüzlü bir biçimde desteklemelerinden yola çıkarak- Afganistan halkının Rus işgaline karşı direnişini karşı-devrimcilerin, haydutların, çapulcuların, emperyalist-ajanlarının devrimci güçlere karşı başkaldırısı olarak nitelendiriyorlardı.</p>
<br /><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/turkishmarxist.wordpress.com/109/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/turkishmarxist.wordpress.com/109/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/turkishmarxist.wordpress.com/109/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/turkishmarxist.wordpress.com/109/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/turkishmarxist.wordpress.com/109/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/turkishmarxist.wordpress.com/109/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/turkishmarxist.wordpress.com/109/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/turkishmarxist.wordpress.com/109/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/turkishmarxist.wordpress.com/109/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/turkishmarxist.wordpress.com/109/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/turkishmarxist.wordpress.com/109/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/turkishmarxist.wordpress.com/109/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/turkishmarxist.wordpress.com/109/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/turkishmarxist.wordpress.com/109/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/turkishmarxist.wordpress.com/109/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/turkishmarxist.wordpress.com/109/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=turkishmarxist.wordpress.com&amp;blog=324447&amp;post=109&amp;subd=turkishmarxist&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://turkishmarxist.wordpress.com/2006/10/31/5-yilinda-5-afgan-savasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/22aae213268084d33785c4981fd80a2b?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">aserencebeyli</media:title>
		</media:content>
	</item>
	</channel>
</rss>
