Bir Trotskist’in yaveleri

Sovyet revizyonistlerinin “radikal” kanadına, yani geleneksel kapitalizme ve burjuva-parlamenter sisteme olabildiğince hızlı geçilmesini savunan “reformist” fraksiyonlarına yakın olan Sovyet dergisi New Times’ın 25 Eylül-1 Ekim 1990 tarihli 39. sayısında, tanınmış Troçkist teorisyen Ernest Mandel’le yapılan bir röportaj yayımlandı

 

Garbis Altınoğlu

Sovyet revizyonistlerinin “radikal” kanadına, yani geleneksel kapitalizme ve burjuva-parlamenter sisteme olabildiğince hızlı geçilmesini savunan “reformist” fraksiyonlarına yakın olan Sovyet dergisi New Times’ın 25 Eylül-1 Ekim 1990 tarihli 39. sayısında, tanınmış Troçkist teorisyen Ernest Mandel’le yapılan bir röportaj yayımlandı. Röportajın girişinde, Troçkizme olumlu yaklaşımını gizleme gereği duymayan revizyonist dergi yazarı, “… bugün kendilerini Troçki’nin izleyicileri sayanların ideolojik ve siyasal inançlarına önyargısız bir bakış atmanın yararlı” olacağını ve “Troçkistlerin inançları içinde yer alan anti-bürokratik motiflerin SBKP içindeki radikal demokratlar ve onların karşıtlarınca -Marksist Platform’un temsilcileri- seslendirilen benzeri görüşlerle bütünüyle uyumlu olduğunu ileri sürüyor. Kapitalizme, emperyalizme ve Amerikan yaşam tarzına hayranlıklarını ve devrime ve komünizme düşmanlıklarını avazları çıktığı kadar bağırarak duyuran ve tekelci-bürokratik devlet kapitalizminden geleneksel kapitalizme bir an önce geçilmesini savunan Yeltsin * ve benzerlerinin “radikal demokrat” kliğinin ve onunla aynı kulvarda yarışan Rijkov, Polozkov ve ortaklarının “Marksist Platform” etiketini kullanan daha “tutucu” kliğinin anti-bürokratizmlerinin ne menem bir şey olduğu biliniyor.
Sovyet bürokratik burjuvazisinin, hepsi de işçi sınıfının ve Marksizm-Leninizmin yeminli ve azgın düşmanları olan bu değişik kliklerin anti-bürokratizmlerinde devrimci ve ilerici hiçbir şey olmadığı, onların anti-bürokratizmlerinin bürokratik merkezsel planlama sisteminin rolünü pazar mekanizmalarının yararına azaltma ve revizyonist SBKP’nin ve geleneksel bürokrasinin iktidar üzerindeki denetimini yeni burjuva öğeler yararına kısıtlama çabalarının ideolojik ve siyasal anlatımından başka bir şey olmadığı açıktır. Bu devrim ve komünizm hainleri ile aslında revizyonizminin bir başka varyantı olan Troçkizmin “ortak anti-bürokratik motiflere” sahip olmaları olsun, bu revizyonist kliklerle Troçkistler arasındaki flört olsun, hiç de şaşırtıcı değildir. Ültra radikal ve uvriyerist demagojiden oluşan maskeleri yırtılıp atıldığında ve siyasal pratikleri incelendiğinde, Troçkistlerin en pespaye revizyonistlerden farksız oldukları görülecektir. Kendi oportünist niteliklerini, aşırı devrimci bir laf kalabalığıyla gizlemeyi bir sanat düzeyine çıkarmış olan bu siyasal bukalemunlar, büyük önder Stalin’e ve onun kişiliğinde Marksizm-Leninizme saldırmaktan başka bir şey yapmazken, en aşağılık ve en rezil revizyonist klik ve çevrelerle yakın ilişkiler kurarak, onlarla aynı hamurdan yoğrulduklarını kendi elleriyle göstermişlerdir ve göstermektedirler. Bunun ilk akla gelen örneklerinden biri, Kruşçev döneğinin, SBKP’nin şubat 1956’da yapılan kötü ünlü 20. Kongresi’nde Stalin’e saldırmasından sonra, Troçkistlerin bu Kruşçevci kampanyaya dört elle sarılmalarıdır. Bu gelişmelerden yüreklenen sözümona Dördüncü Enternasyonal, SBKP’nin Kasım 1961’de toplanan 22. Kongresi’ne gönderdiği bir mesajla Kruşçev ve ortaklarını Troçki’nin aklanması için çaba göstermeye çağırmıştı. Başta Sovyetler Birliği ve dünya işçi sınıfı ve halklarından yalıtılma kaygısı gelmek üzere çeşitli nedenlerle Troçki ve benzerlerinin aklanması için geniş kapsamlı bir etkinlik gösteremeyen, hatta bir süre sonra Stalin’e yönelik saldırılarını da daha alt perdeden seslendirmek zorunda kalan Sovyet revizyonistleri, Marksizm-Leninizmle son biçimsel bağlarını da koparıp attıkları Gorbaçevci evrelerinde, Troçki ve benzerleriyle olan akrabalıklarını “anımsadılar.” 1987’den başlayarak hızla yoğunlaşan anti-Stalinist kampanya sırasında Troçki, Buharin, Zinovyev, Kamenev, Rikov gibi devrim ve komünizm döneklerinden bazılarının “saygınlık”ları resmen, bazılarınınki ise fiilen geri verildi.
New Times dergisinin adıgeçen sayısında yayımlanan röportajdan yaklaşık iki yıl önce -1988’de- sözümona Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşunun 50. yıldönümü dolayısıyla kaleme aldığı “Neden IV. Enternasyonalş” adlı makalesinde Mandel, Kruşçevcilerin anti-Stalinist kampanyasını ve Sovyetler Birliği’nde kapitalizmin restorasyonu doğrultusundaki hazırlıklarını “1948’den bu yana yaşadığımız anti-bürokratik politik devrime yönelik sürecin bir parçası” diyerek alkışlamaktaydı. Daha 20. Kongre’nin yapıldığı günlerde bile, Troçkistlerin yanısıra Kruşçev kliğinin revizyonist çizgisini alkışlayan başka birileri de vardı. Örneğin, zamanın ABD Dışişleri Bakanı John F. Dulles, 15 Mayıs 1956’da düzenlediği bir basın toplantısında şöyle diyordu:
“Sovyetler Birliği’nde daha fazla liberalizmi isteyen ve eğer dayanabilirlerse, Sovyetler Birliği’nde temelden bir değişikliğe yol açabilecek olan güçlerin olduğuna dair belirtiler vardır.” (1)
Bu kuşkusuz, Troçkistlerin emperyalistlerle aynı değerlendirme ve saptamada buluşmalarının ne ilk, ne de son örneğiydi. Troçkist şef Mandel, 11 Temmuz 1989’da yaptığı bir konuşmada, Çin sosyal-faşistlerinin gerçekleştirdiği Tienanmen katliamını değerlendirirken, Sovyet bürokratik burjuvazisinin “reformist” fraksiyonunun sözcüleriyle aynı platformda bulunmaktan, benzeri görüşler savunmaktan da zerrece rahatsızlık duymadığını şu sözlerle dile getiriyordu: “SBKP’nin öndegelen ideologlarından biri bana, Deng Xiaoping’in komünizmin uluslararası kamuoyunda kendisine tekrardan bir insani çehre kazandırma yolunda harcadığı beş yıllık çabaları bir saat içinde tahrip etmiş olduğunu söyledi ve sanırım haklı da.” (2) **
Devrimci proletarya, Tienanmen meydanında Çinli işçi ve öğrencileri katleden Deng Xiaoping ve Li Peng’lerle, ellerini Kafkasya, Baltık ve Orta Asya halklarının kanlarıyla lekelemiş olan Gorbaçev, Rijkov ve Yazov’lar arasında herhangi bir ayrım yapmaz ve tüm gücüyle onların hepsinin maskesini indirmek ve iktidarlarını yerle bir etmek için savaşır. Ve dahası o, işçilere “sınıf bilinci” verme adına demagojik yöntemlere başvurarak, onları burjuvazinin ve sömürücü sınıfların şu ya da bu fraksiyonunun kuyruğuna takmaya çalışan sahte devrimcilerin hilelerini de kararlılıkla sergiler. Tabii bu arada Troçkist “üstad” Mandel’in, Sovyet modern revizyonizminin çürümesinin son evresini temsil eden Gorbaçevciliğe “komünize insani bir çehre kazandırma” misyonu yükleyenlerle aynı düşüncede olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Bilindiği gibi, Lenin-Stalin dönemi Sovyetler Birliği’ni, özellikle de Stalin dönemi Sovyetler Birliği’ni hedef alan anti-komünist propagandanın en öndegelen amaçlarından biri de proleter diktatörlüğünün insani olmadığı, insana değer vermediği, işçilere ve diğer emekçilere zulüm uyguladığı, yalnızca ülkenin ekonomik gelişmesiyle ilgilendiğidir vb.
Bu bütünüyle temelsiz burjuva-revizyonist karaçalmayı çürütmek için şu soruyu sormak yeterli olacaktır: Acaba geleceğe güvenle bakan, yazgılarının efendisi olan, devrimci gururla dolup taşan ve komünizm yolunda ilerleyen emekçilerden oluşan dünün Sovyet toplumu mu daha insani bir karakter taşıyordu, yoksa ulusal ve sınıfsal çatışmalar temelinde karşı karşıya getirilen, Amerikan yaşam tarzının propagandasının etkisi altında yozlaştırılmaya çalışılan, çürümüş bir bürokratik burjuvazinin ve yeni türedi burjuvazinin yanısıra, ayrıca bir de, diğer kapitalist ülkelerde olduğu gibi neredeyse iktidarın bir ortağı durumuna gelen mafyanın, fuhuşun, polis terörünün, artan suç oranlarının, ırkçılık ve anti-Semitizmin, alt ve üst sınıflar arasında oluşan gelir uçurumunun, ahlaksal çürümenin vb. boyunduruğu altına sokulan insanlardan oluşan bugünkü Sovyet toplumumu mu? Devam edelim. Mandel, Tieanmen katliamıyla ilgili konuşmasının devamında,
“İki hafta önce Budapeşte sokaklarında, 1956 devriminin komünist başbakanı yoldaş İmre Nagy’nin cenazesine 250,000 insan katıldı.” (3) diyordu. Böylece o, Kruşçevcilerce kışkırtılan Macar revizyonistlerinin ve gericiliğinin 1956’da emperyalistlerin ve Titocuların desteğiyle Macaristan Halk Cumhuriyeti’ni yıkmak için gerçekleştirdikleri karşı-devrimin elebaşlarından İmre Nagy’ye, *** hem de “komünist” ve “yoldaş” gibi nitelemeler kullanarak sahip çıkmakla kalmamakta, 1989’un yaz ve güz aylarında Macaristan’da Batılı emperyalistlerin desteğiyle açıkça anti-komünist bir rejim kurmakta ve Macaristan’ı bu yeni efendilerine peşkeş çekmekte olan revizyonist Pozsgay-Nyers-Memeth kliğini -komünizme karşı olduklarını bizzat kendileri açıkça dile getiren burjuvazinin bu maskesiz ve açık yürekli uşak ve temsilcilerinin- Nagy hainini aklamak ve “yeni” rejimin karşı-devrimci temellerini pekiştirmek için sözde 250,000 kişinin katılımıyla düzenlediği ve aslında anti-komünist bir siyasal gövde gösterisinden başka bir şey olmayan cenaze törenini alkışlayarak kendi siyasal niteliğini bir kez daha açığa vurmaktadır. Sözkonusu cenaze töreninin yapıldığı günlerde, Macar bürokratik burjuvazisinin partisi olan Macaristan Sosyalist İşçi Partisi kendini feshedip açıkça sosyal-demokrat bir program benimseyerek Macaristan Sosyalist Partisi adını alıyor, ülkede çok partili burjuva-parlamenter sisteme ve pazar ekonomisine, daha doğrusu geleneksel kapitalizme geçme kararı alınıyor, “Halk Cumhuriyeti” adı kaldırılıyor, “işçi sınıfının öncülüğü” ilkesi anayasadan çıkarılıyordu. Troçkist bayımız sözlerini şöyle sürdürüyordu:
“SSCB’nde olanlar, Macaristan’da olanlar haklılığımızın büyük bir doğrulanmasıdır, hareketimiz için büyük bir zaferdir. Moskova duruşmalarını kınarken, Macaristan devrimiyle dayanışırken uzun süre yalnız kaldık. Şimdi milyonlarca insan bu davaya sarılıyor ve onu son zaferine doğru taşıyor.” (4)
Görüldüğü gibi Mandel, karşı-devrim içinde karşı-devrim anlamna gelen 1989 dönüşümünü, Sovyetler Birliği’nde ve Doğu Avrupa ülkelerinde bürokratik burjuvazinin revizyonist ve sosyal-faşist diktatörlüğüne karşı burjuva demokrasisisi ve geleneksel kapitalizm bayrağı altında gelişen savaşımı, kendi hareketleri, yani Troçkist hareket için “büyük bir zafer” sayıyor. Bu gelişmeleri, kendileri için “büyük bir zafer” sayan, bu temelde büyük bir karşı-devrimci ve anti-komünist propaganda kampanyası başlatan “başka birileri” de var tabii. Emperyalistlerle Troçkistlerin, yakın tarihte bir çok kez yinelenmiş olan bu “ortak gözyaşartıcı sevinç ve mutluluk tablosunu” bir rastlantı eseri olarak değerlendirmek olanaklı mıdırş Ayrıca bay Mandel”in, Moskova duruşmalarını kınarken ve Macaristan “devrimiyle” dayanışırken yalnız olduklarını söylemekle kendilerine, yani Troçkist harekete haksızlık ettiğini de belirtmek gerek! Tam tersine hiç de yalnız değillerdi. Bütün dünya burjuvazisi, bütün gericilik ve emperyalizm kendilerini destekliyordu. Lenin’e, Stalin’e ve komünizme karşı azgınca kampanyalar düzenleyen, bizzat Troçkistlerin desteğiyle anti-Stalinist ve anti-komünist haçlı seferleri açan dünya burjuvazisinin hiçbir zaman anti-Troçkist bir tutum ve etkinlik içinde olmaması bir rastlantı mıdır? Aslında, Mandel’in yukardaki paragrafta yer alan sözleri hiçbir yoruma gerek duyurmayacak kadar açık. Troçkizmin karşı-devrimci ve emperyalist uşağı özelliğinin bundan daha net bir öz-sergilenimi zor bulunur doğrusu! İşin tuhafı, Troçkist “üstad”ın, Tienanmen katliamını kınamak amacıyla 11 Temmuz 1989’da yaptığı konuşmada “komünist başbakan yoldaş” diyerek göklere çıkarmaya çalıştığı İmre Nagy’yi, o tarihten bir yıl kadar önce yazdığı “Neden IV. Enternasyonal?” adlı yazısında bürokrasinin bir temsilcisi olarak nitelemiş olmasıdır. Yazarımız aynen şunları söylüyordu:
“Bu hiçbir şekilde bürokrasinin reformlar (bazan varlığını sürdürebilmesi için böyle bir bedel gerektirdiğinde oldukça gözüpek reformlar) gerçekleştiremeyeceği anlamına gelmez… 1950 yılında Yugoslavya KP’nin kurduğu işçi özyönetimini, 1956’da Macaristan’da Nagy fraksiyonunun kitlelere verdiği ödünleri, Sosyalist Çekoslovakya Cumhuriyeti’nde, 1968 yazında Dubçek’in yönetiminin gerçekleştirdiği reformları düşünelim.” (5) Ne diyelim? Hafıza-ı beşer nisyan ile maluldur.
New Times’taki röportaja dönelim. Mandel bu söyleşisinde bugün insanlığın karşı karşıya bulunduğu nükleer, kimyasal ve biyolojik savaş tehdidinin, ekolojik sorunun, açlık, hastalık ve yoksulluk gibi sorunların, ancak dünya ölçeğinde ortak çabalarla çözülebileceğini söyledikten sonra şöyle devam ediyor: “Mihail Gorbaçev bu sorunların, insanlığın varoluşunun ta kendisini tehlikeye soktuğunu söylüyor ve biz onun bu görüşünü paylaşıyoruz. Biz tüm Komünistlerin, Sosyalistlerin ve hümanistlerin bu sorunların çözümüne en üst düzeyde öncelik tanımaları gerektiğini düşünüyoruz.” (6) Yazarımız bu görüşünü, “Neden IV. Enternasyonal?” adlı yazısında biraz daha net bir biçimde dile getiriyordu:
“… Bu koşullarda, dünya savaşını… önlemek uluslararası işçi hareketinin merkezi stratejik hedefi haline gelmektedir… Bu hedef gerçekleşmezse, herhangi bir dünya devrimi ya da sosyalizmin inşası projesi anlamını yitirir. ‘Sosyalizm’, üstündeki yaşamın yokolduğu bir gezegende ‘inşa edilemez.’ ” (7)
Doğrusunu söylemek gerekirse, bu sözler kulağa hiç de yabancı gelmiyor. Barışı korumanın, savaşa engel olmanın, temel ya da merkezsel görev olduğu ya da nükleer vb. silahların devsel yıkım gücünün, savaş ve barış sorununun daha farklı bir tarzda ele alınmasını, savaş ve barış sorununa ilişkin Marksist-Leninist bakış açısının değiştirilmesini gerektirdiği, haklı ve devrimci savaşlar ile haksız ve gerici savaşlar arasındaki ayrımın anlam ve önemini yitirdiği bir ortamda yaşamakta olduğumuz türünden sözümona görüşler, Kautsky’den Tito’ya ve Kruşçev’den Gorbaçev’e kadar bütün revizyonistlerin ortak paydalarından biri olagelmiştir. Örneğin, Kruşçev 1963’te şöyle diyordu: “Marksist-Leninistler ise, komünist uygarlığın, dünya kültür merkezlerinin yıkıntıları üzerinde, çöle dönmüş ve nükleer serpinti ile zehirlenmiş topraklar üzerinde inşa edileceğini öngöremezler. Bir çok halklar açısından sosyalizm sorununun gündemden kalkacağının… sözünü bile etmiyoruz.” (8) Onu yankılayan Gorbaçev de, “insanlığın yaşamını sürdürmesinin, dünyadaki temel sorun, dünyadaki ortak payda olduğu bir zamanda” yaşadığımızı söylüyordu. Kruşçev ve Gorbaçev’in izinden giden Mandel ise, bir yandan “anti-bürokratik” ve anti-kapitalist” anlatımlarla ve dünya devrimi gevezeliğiyle komünistlerin, devrimcilerin ve işçi sınıfının gözlerini boyamaya çalışırken, bir yandan da bürokrat “yoldaş”larıyla aynı kavramları, hatta aynı sözcükleri kullanarak ve aynı merkezsel görev saptamasında birleşerek burjuva ve küçük-burjuva pasifizmine kaydığını eleveriyor.
Marksist-Leninistler, çağdaş teknolojik gelişmeler sonucunda yıkım kapasitesi olağanüstü boyutlara erişen ve emperyalist haydutların ve çeşitli gerici ve faşist kliklerin elinde ve denetiminde bulunmaları nedeniyle dünya proletaryası ve halkları, insanlığın yaratmış olduğu dev üretici güçler ve kültür birikimi ve bizzat insanlığın geleceği için çok büyük bir tehdit ve tehlike oluşturan nükleer, biyolojik, kimyasal ve konvansiyonel silah yığınağına karşı asla duyarsız değildirler ve olmamışlardır. Ama onlar, kapitalizmin, üretici güçlerin ve insanın doğa güçleri üzerindeki denetiminin gelişmesinde elde edilen büyük başarıların, yalnızca sömürülen emekçi yığınların değil, aynı zamanda tüm insanlığın çıkarlarına karşıt bir biçimde ve insanlığın bir tür olarak varlığını sürdürmesini tehlikeye sokacak bir biçimde kullanmasının bu en öndegelen ve en çarpıcı örneğine karşı savaşım verirken, suçlu sandalyesine kapitalizmi ve emperyalizmi oturtmayı unutmazlar ve unutamazlar. Savaşı önlemek ve barışı korumak gerekçesiyle uluslararası komünist ve işçi hareketinin temel ve merkezsel görevi olan toplumsal ve ulusal kurtuluş için savaşım ve devrim görevinin gözardı edilmesi ve bir yana atılması, proletarya ve halkların çıkarına olmadığı gibi, savaş tehdidinin ortadan kaldırılmasını da engeller. Eğer gerçek ve kalıcı bir barış sağlanmak isteniyorsa, kapitalistlerin, emperyalistlerin ve tüm gerici egemen sınıfların iktidarlarını yıkacak ve onları bütünüyle silahsızlandıracak bir dizi demokratik ve sosyalist devrimlere ve dolayısıyla proletarya ve halkların haklı devrimci savaşlarına gereksinim vardır.
New Times dergisinde yayımlanan röportajında Mandel, her ne kadar “bürokratik diktatörlük”ün ancak kitlelerin aşağıdan eylemiyle ve devrimle yıkılabileceğini ve Gorbaçev reformlarının “bürokratik rejimi daha rasyonel hale getirmeyi” amaçladığını söylüyorsa da, bundan sakın ola ki, bu reformlara karşı çıktığı anlaşılmaya! Ona göre Gorbaçev, bürokrasinin kötülüklerini ve ayrıcalıklarını sergilemekle “olumlu” bir iş görmüştür. Perestroykaya karşı tutumunun, “ne coşkulu bir onama, ne de sert bir kınama” olduğunu belirten Troçkist “üstad”, daha sonra bir oportünist alçakgönüllülük gösterisine girişiyor ve kendisinin bir Kremlinolojist olmaması nedeniyle, Sovyetler Birliği gibi dev boyutlu bir ülkede neler olup bittiği konusunda kesin ve kategorik bir yargıda bulunamayacağını buyuruyor. Sanki Sovyetler Birliği’nde neler olup bittiğini ana çizgileriyle anlayabilmek için Kremlinolojist olma zorunluluğu varmış ya da insanlık, dünyanın bu bölgesinde olup bitenler konusunda bir veri ve enformasyon kıtlığıyla karşı karşıyaymış gibi! **** Mandel’in bu alçakgönüllülük gösterisinin ardında, onun aslında olumlu bir gözle baktığı ve bir yerde de “neo-Stalinist tutucular”a karşı savaşımda umut bağladığı “reformist” klik ve fraksiyonlara ilişkin boş hayalleri yatıyor. Sovyet bürokratik burjuvazisinin “neo-Stalinist tutucular” diye adlandırdığı “tutucu” kanadını, “Sovyet halkının, Sovyet işçi sınıfının ve uluslararası işçi sınıfının en büyük düşmanları olan bir sağ kanat siyasal güç” biçiminde değerlendiren Mandel, Gorbaçev’i ise dostça eleştirmekle yetiniyor. O daha da ileri giderek Gorbaçev kliğinin gönüllü danışmanlığı görevini üstleniyor ve “reformların ağırdan alınması ve kısıtlı tutulması” ve “kitlelerin yaşam standardında gözle görülür bir yükseliş sağlanamaması” durumunda Sovyet halkının bundan hayal kırıklığına uğrayabileceği, bununsa “baş düşman” (!) olan “neo-Stalinist tutucular”ın durumunu güçlendirebileceği uyarısında bulunuyor.
Sovyetler Birliği işçi sınıfı ve halklarına, Sovyet bürokratik burjuvazisinin tümünün bir proleter devrimiyle yıkılması için çağrıda bulunmak yerine, onları egemen sınıfın şu ya da bu kanadının siyasetlerine ilişkin yanılsamalarla aldatmak, onların egemen sınıfın şu ya da bu kanadıyla ortak eylem içinde olabilecekleri, ya da ortak bir platform üzerinde buluşabilecekleri yolundaki karşı-devrimci öğütlerle oyalamak; devrime ihanetten ve Sovyet bürokratik burjuvazisinin ömrünü uzatmak ve egemenliğini sürdürmek için yaptığı manevralara destek olmaktan başka bir anlama gelmez. Sovyetler Birliği işçi sınıfı ve halkları, Yeltsin’ler, Gorbaçev’ler, Rijkov’lar, Ligaçev’ler, Polozkov’lar arasında bir seçim yapamazlar; onlar devrim için ayağa kalktıklarında bu burjuva, revizyonist ve bürokratik kliklerin hepsini tepelemek ve tarihin çöp sepetine atmak zorundadırlar. Troçkist “üstad”ın “neo-Stalinist” diye nitelediği “tutucu” bürokrat burjuvalara karşı, “reformist” bürokrat burjuvalardan yana tavır alması ve “radikal demokratlar” olarak da adlandırılan Yeltsin ve ortaklarını savunması; bu kliğin ve onun mensuplarının siyaset ve eylemleri gözönüne alındığında, yazarımızın konum ve işlevi hakkında yeterince fikir vermektedir. *****
Troçkist şef, New Times dergisindeki söyleşisinde, perestroykaya karşı tutumunun, kesin bir olumlulama ya da bunun tam tersi olmadığını belirttikten sonra, bu siyasetin beğendiği ve beğenmediği yanlarının bir dökümünü yapmaya girişiyor. Ona göre; glasnost, Sovyet hükümetinin silahsızlanma konusundaki inisiyatif ve önerileri, Sovyet askerlerinin Afganistan’dan çekilmesi, Brejnev’in “sınırlı egemenlik” öğretisinin reddedilmesi, Çin Halk Cumhuriyeti ile normal devlet ilişkilerinin kurulması, “kumanda ekonomisi”nden vazgeçilmesi, dağıtım, hizmetler, küçük-ölçekli sanayi ve tarımda pazar mekanizmalarının kullanılması “iyi”dir. ****** Buna karşılık, toplumsal eşitsizliği arttıran ve tam istihdamı tehdit eden ekonomik siyasetler, pazar mantığının “kumanda ekonomisi”nin tüm başarısızlıklarını ortadan kaldırabileceğine ilişkin hayaller, emperyalizmle kitlelerin çıkarlarına ve savaşımlarına zarar veren bölgesel anlaşmalar yapılması, Küba ve Nikaragua’ya yapılan yardımların kesilmesi vb. “kötü”dür.
Mandel, belirli bir tarihsel anda, bir egemen sınıfın ya da sınıf fraksiyonunun çeşitli alanlardaki karşı-devrimci siyasetlerinin bir bütünlük içinde olduğunu, bu siyasetler demeti içinden bazılarını olumluluyarak seçip almanın, bazılarını ise olumsuzlayarak tutup atmanın olanaksız olduğunu, kendi anti-Marksist yaklaşımı nedeniyle anlayamıyor. Daha da önemlisi o, Sovyet revizyonistlerinin bazı “iyi” eylemleriyle, bazı “kötü” eylemlerinin birbirlerini tamamladıklarını ya da birbirlerinin mantıksal uzantısı olduklarını göremiyor. Örneğin, Sovyetler Birliği’nin Afganistan”dan çekilmesi (“iyi”) ile Küba ve Nikaragua’ya yapılan yardımların kesilmesi arasındaki ve ekonominin bir dizi sektöründe pazar mekanizmalarının egemen kılınması (“iyi”) ile toplumsal eşitsizliklerin artması (“kötü”) arasındaki mantıksal bütünlükte olduğu gibi. Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan çekilmesi, Küba ve Nikaragua’ya yapılan yardımların kesilmesi, silahsızlanma alanında inisiyatif alması, Batılı emperyalistlerle kitlelerin ve devrimin zararına uzlaşmalara girmesi vb. hep, aynı genel sürecin, yani Rus sosyal-emperyalistlerinin göreli olarak zayıflamalarının, emperyalistlerarası etki alanı kapma savaşımında geride kalmaya başlamalarının öğelerinden başka bir şey değildirler.
Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası uyarınca göreli bir gerileme yaşayan Rus sosyal-emperyalistleri, bu nedenle içe kapanmaya ve dolayısıyla sahte ve ikiyüzlü bir barış ve silahsızlanma savunuculuğuna yönelmiştir. Şimdiden nereye gideceğini ve ne zaman kadar süreceğini bilemeyeceğimiz bu geri çekilme/içine kapanma sürecinin bazı öğelerini “iyi”, bazı öğelerini ise “kötü” olarak nitelemek, mantıksal bir tutarsızlığın ve Sovyetler Birliği’nin sosyo-ekonomik karakterini ve bundan türeyen siyasetlerini kavrayamamanın ötesinde düpedüz ahmaklıktır. Mandel aynı şekilde, Sovyetler Birliği’ni sosyalist, bu ülkeyi yöneten bürokratik burjuvazinin belirli fraksiyonlarını ilerici, hatta potansiyel olarak devrimci ve komünist olarak gösteren Troçkist gözlükleri nedeniyle, Sovyet ekonomisinde pazar mekanizmasının ve değer yasasının etki alanının daha da genişlemesi, devlet sübvansiyonlarının kaldırılması, kapitalist yarışmanın yaygınlaştırılması gibi kapitalist ekonomik reformlarla, toplumsal eşitsizliğin, işsizliğin, yoksulluğun artması gibi olgular arasındaki kaçınılmaz neden-sonuç ilişkisini göremeyecek kadar körleşmiştir. Sovyet revizyonistleri ve diğer revizyonistlerle aynı iplikten dokunmuş olan Troçkistler, Gorbaçev kliğinin olumluladıkları çeşitli siyasetleri de içinde olmak üzere tüm siyasetlerinin, Sovyet bürokratik burjuvazisinin gerici, şoven, kapitalist ve sosyal-emperyalist emellerine hizmet ettiğini, bu siyasetlerin işçi sınıfı ve ezilen halkların direniş ve savaşımlarının indirdiği darbeler ve diğer emperyalist devletlerin yarışması sonucunda belli bir gerileme süreci içine giren Sovyet egemen sınıflarının, içinde debelendikleri çok yönlü ve derin bunalımdan kurtulmak için aldıkları önlemlerin ve yaptıkları manevraların bir sentezinden başka bir şey olmadığını, kendi sınıfsal doğaları gereği kavrayamıyorlar. Tabii onlar, aynı nedenlerden ötürü, devlet ve parti aygıtı içinde güçlü olan ve Don Quixhote’vari bir cesaretle saldırdıkları “neo-Stalinist” (!) “tutucu”ların”, kitlelerin hoşnutsuzluğunun ve eylemliliğinin artmasına koşut olarak zayıfladıklarını ve daha da önemlisi, bugünün “reformist”lerinin büyük çoğunluğunun, dünün “tutucu”larının ta kendileri olduğunu kavrayamamışlardır.
İşin özü, dışta güçlü bir saldırganlık ve yayılmacılıkla, ABD ve diğer emperyalist devletlerle yoğun çatışmayla, içte işçi sınıfını, diğer emekçileri ve Rus-olmayan ulusları vahşice ezen sosyal-faşist diktatörlükle ve tekelci-bürokratik devlet kapitalizmiyle karakterize edilen Brejnev-tipi egemen sınıf siyasetinin, eski biçimiyle ve eski yoğunluğuyla yürütülmesinin maddi ve siyasal koşullarının kalmadığını gören Sovyet bürokratik burjuvazisinin, bir bütün olarak “siyaset değişikliği”ne ve bir yeniden yapılanmaya yönelmiş olmasıdır.
Burada, bu değişikliğin anlam ve kapsamının detaylı bir analizinin yapılması sözkonusu değil. Dolayısıyla, Sovyet bürokratik burjuvazisinin karşı-devrimci sınıfsal doğasını, sosyal-emperyalist emellerini ve uzun erimli stratejisini zerrece değiştirmeyen bu “siyaset değişikliği”nin bugünkü konjonktürde Gorbaçev-tipi bir siyasetler demetinin izlenmesini gerektirdiğini, hatta zorunlu kıldığını belirtmekle yetineceğiz burada.
Devam edelim. Troçkist teorisyenimiz aynı röportajda şunları söylüyor:
“Biz sosyalist demokrasinin sadık destekçileriyiz. Bu bizim, kapitalizm-sonrası toplumların işçi sınıfı hareketi, sendika örgütleri, kitle partileri ve devlet kurumlarını herhangi bir eğilimi izleme hakkını kullanmasından, siyasal ve kültürel çoğulculuktan yana olduğumuz, tek parti sistemine karşı olduğumuz, çok adaylı özgür seçimleri ve genel oyu desteklediğimiz ve basın, dernek vb. özgürlüğünden yana olduğumuz anlamına gelir.” (9)
Bu alıntıda, kökleri daha eskiye dayanan, ama özellikle 1989 dönüşümü sonucunda Sovyetler Birliği’ndeki ve diğer Doğu Avrupa ülkelerindeki burjuva-revizyonist rejimlerin iflas ve çürümesinin doruk noktasına ulaşmasıyla daha da belirginleşen, burjuva demokrasisini idealize etme eğilimi bir kez daha karşımıza çıkıyor. Proleter diktatörlüğünü kabul etme (ki, burada yalnızca sözde ya da teoride kabul etmeden söz etmediğimiz bilinmelidir) her zaman, her tür ve renkten oportünist ve revizyonistlerle Marksist-Leninistler arasındaki ayrımın denektaşı olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Mandel burada tüm revizyonistlerin gözde çarpıtmasına başvuruyor ve sosyalist demokrasiyi proleter diktatörlüğünden farklı, hatta ona karşıt bir kavram ve olgu gibi kavrıyor ve sunuyor. Bu nedenledir ki o, Troçkizmin koruyucusu olan burjuvaların ve emperyalistlerin tüylerini diken diken eden ve onların zihinlerinde korkutucu çağrışımlar yaratan proleter diktatörlüğü gibi “kaba” bir kavramı kullanmaktan özenle kaçınıyor ve “siyasal ve kültürel çoğulculuk” diye adlandırdığı burjuva demokrasisinden ve tüm siyasal eğilimlere özgürlük tanınmasından yana olduğunu söyleyerek, barikatın öte yanında olduğunu açıkça dile getiriyor.
Sosyalist demokrasi, kapitalizme karşı ayaklanan ve onu yıkan silahlı işçilere ve diğer emekçilere dayananan ve bu sömürülen çoğunluğun, sömürücü azınlık üzerindeki diktatörlüğü demek olan proleter diktatörlüğünün ta kendisidir. İşçi sınıfı, bu diktatörlük aracılığıyla devrilmiş, ama henüz yokedilmemiş olan burjuvazinin ve onun iç ve dış desteklerinin karşı-devrimci ayaklanma, saldırı ve eski düzeni geri getirme girişimlerini demirden bir yumrukla ezer, küçük burjuvazinin yalpalamalarını etkisizleştirir ve sosyalizmi inşa etmeye girişir. Ve gene tarihsel deneyimlerin gösterdiği gibi işçi sınıfı, kendi diktatörlüğünü, ancak öncü birliği olan komünist partisinin önderliği ve yolgöstericiliği altında gerçekleştirebilir. Sınıf bilinçli işçiler, Troçkistler de içinde olmak üzere hiçbir oportünist ve revizyonist akımın kendilerini “tek parti sistemine karşı” olmak, “siyasal ve kültürel çoğulculuk”tan yana olmak ve “herhangi bir eğilimi izleme hakkını kullanmak” türünden aşırı-demokratik demagojiyle aldatmalarına izin vermeyecek ve Lenin’in “işçi sınıfının siyasal partisi, yani komünist partisi, proletaryanın ve bütün emekçi kitlelerin öncüsünü toplayıp birleştirebilecek, eğitebilecek ve örgütleyebilecek tek partidir” belgisine sımsıkı sarılacaklardır.

Mayıs 1991

Dıpnotlar:
* Yeltsin, 1989 Eylülü’nde ABD’ne yaptığı bir yolculukta,
“Çalışan insanların mutlu ve güvenli olabileceği bir yer biliyorum: Amerika Birleşik Devletleri… Sovyetler hiçbir zaman ABD’nin düzeyine ulaşamayacak ve onları geçemeyecektir… Amerikalıların sloganları yok. Orada her şey insan için. Bizim hedefimiz de insanı esas almalı.” diyordu. Gene Yeltsin, Nisan 1991’de Cumhuriyet muhabirlerinden Fatih M. Yılmaz’ın kendisiyle yaptığı röportajda,
“Ben komünist değilim… Demokrasinin yerleşmesi ve halkın gerçekten iktidara gelmesini istiyorum. Bu ülkede uygulanan komünizm bunu sağlayamadı… ancak kendimi hiçbir zaman öğrendiğimiz biçimiyle bir komünist olarak görmüyorum.” diyordu.
** Mandel aynı konuşmasında ültra revizyonist Yeltsin’e şu mide bulandırıcı övgüleri düzüyordu: “Çinli öğrencilerle dayanışma gösterilerinin en büyüklerinden birinin Moskova’da yapılmış olduğunu duymak yüreğimizi ısıtıyor. Bu konuda SBKP’nin disiplinini kamu önünde açıkça çiğneyen Boris Yeltsin’in politik cesaretini kutlamamız gerekir.” (Sınıf Bilinci, Sayı: 4/5, s. 128) Acaba Mandel, “politik cesareti”ni kutladığı Yeltsin yoldaşının katıksız bir ABD ve kapitalizm hayranı ve maskesiz bir anti-komünist olduğunu bilmiyor olabilir mi?
*** 1953-54 yılları arasında başbakanlık yaptığı sırada 10,000 dolayında karşı-devrimci siyasal mahkumu serbest bıraktıran, kollektif çiftliklerin kaldırılması için çaba harcayan, perakende ticaret ve küçük üretimde özel işletmelere yer verilmesini savunan, gericiliğin güçlerini örgütlemeye ve düzenlemeye çalışan, Macaristan Emekçi Halk Partisi içinde kendi revizyonist hizbini oluşturan ve Macaristan Halk Cumhuriyeti’nin Titocu Yugoslavya ile diplomatik ilişki kurmasını sağlayan İmre Nagy, M. Rakosi önderliğindeki komünistlerin savaşımı sonucunda Ocak 1955’de Parti Politbürosu ve Merkez Komitesi’nden, Aralık 1955’de ise Macaristan Emekçi Halk Partisi’nden çıkarılmıştı. 23 Ekim 1956’da patlak veren karşı-devrimin başına geçen Nagy, uzun duraksamalardan sonra, Macaristan’ın kendi etki alanlarından çıkmakta olduğunu gören Kruşçevcilerin bu ülkeye askeri müdahalede bulunması üzerine, Macaristan’ın Varşova Paktı’ndan çekildiğini açıklamış, Batılı emperyalist ülkelerden askeri destek istemiş ve karşı-devrimin Sovyet ordu birliklerince bastırılmasından sonra Yugoslav büyükelçiliğine sığınmıştı. Daha sonra tutuklanan Nagy, karşı-devrimin örgütlenmesindeki sorumluluklarının açığa çıkmasından korkan Kruşçevciler tarafından gizlice yargılandıktan sonra idam edildi.
**** Mandel, “Neden IV. Enternasyonal?” adlı makalesinde şunları da söylüyor: “Arnavutluk ve Kuzey Kore’de komünist partilerin iktidarı almalarının gerçek bir halk devriminin sonucunda mı, yoksa daha çok Doğu Avrupa’da olduğu gibi, dışardan bir askeri müdahalenin sonucunda mı gerçekleştiğine karar verebilmek için henüz yeterli bilgiye sahip değiliz.” (Sınıf Bilinci, Sayı: 3, s. 55)
Troçkist “üstad”, Arnavutluk ve Kore devrimlerinin üzerinden yarım yüzyıla yakın bir süre geçmiş olduğu halde, bu devrimlerin nasıl gerçekleştirildikleri konusunda yeterli bilgiye sahip olamamaktan yakınıyor. Acaba onun yeterli bilgi düzeyine ulaşması için 21. yüzyılın ortalarına gelinmesini mi beklemek gerekecek? Hiç de inandırıcı olmayan bu alçakgönüllülük maskaralığının nedeni bu kez biraz farklı. Troçki, 1937’de yazdığı “Bolşevizm mi Stalinizm mi?” adlı makalesinde “Stalinizm”in kesin bir biçimde burjuvazinin safına geçtiğini söylemişti. Bu bakımdan Arnavutluk Komünist Partisi ve Kore Emek Partisi gibi partilerin nasıl olup da devrim yapabildikleri sorusu Troçkist saflarda büyük bir karışıklığa neden olmuştur ve hala da olmaktadır. Ustasına ters düşmek istemeyen, ama herhangi bir “inandırıcı” oportünist manevra yapma olanağı da bulamayan Mandel, bu güçlükten, Arnavutluk ve Kore devrimlerini görmezden gelerek kurtulmaya çalışıyor. Ne zavallılık!
***** Sovyetler Birliği’nin Körfez Savaşı sırasında bütünüyle ABD emperyalizminin dümen suyuna girmesi ve saldırgan bağlaşık güçlerin yanısıra savaşmak üzere bölgeye askeri birlikler gönderilmesinden yana olması, Yeltsin’in 1991 Mart ve Nisan aylarında iki ay boyunca direnen yüzbinlerce maden işçisini eylemlerine son vermeye çağıran bir anlaşmayı Gorbaçev’le birlikte imzalaması, (ki bu, bürokratik burjuvazinin proletaryaya ve devrime karşı güçlerini birleştirme eğiliminin somut bir göstergesidir) en katıksız kapitalist rasyonalizasyon önlemlerini savunması, Stalin’in yanısıra Lenin’e yönelik saldırı ve karaçalmaları gündeme getirmesi vb. anımsansın. “Tutucu” kanadın, “reformist” kanadın bu aşırı ABD ve Batı-yanlısı tutumunu eleştirerek Sovyetler Birliği’nin, çok sayıda Sovyet gencinin ölümüyle sonuçlanabilecek yeni bir Afganistan batağına sürüklenmek istendiği savıyla demagojik bir kampanya başlatması ve barış yanlısı gözükme olanağını elde ettiği bu egemen sınıf içi çekişme sonucunda “reformist” kanadın güçlü isimlerinden Dışişleri Bakanı E. Şevardnadze’nin görevinden ayrılmak zorunda kalması da oldukça dikkat çekicidir.
****** Herhangi bir ekonominin büyük bir bölümünü kapsayacağı kuşku götürmeyen dağıtım, hizmetler, küçük-ölçekli sanayi ve tarım dallarında pazar mekanizmalarının, yani kapitalizmin egemen olmasının savunulmasının, sosyalizmin inşasına ilişkin Marksist-Leninist yaklaşımla en küçük bir ortak yanının olmadığı işin alfabesi olsa gerek. Ama Troçkist “üstad”, ekonominin geriye kalan bölümünde, yani büyük-ölçekli sanayide ve herhalde bankacılık, madencilik, ulaştırma vb. dallarında da egemen olacağı varsayılan sosyalist üretim ilişkilerinin, diğer dallarda egemen olan kapitalist üretim ilişkileriyle nasıl bağdaşabileceği, nasıl birlikte varolabileceği, hem sosyalizmin, hem de kapitalizmin öğelerini bünyesinde barındıran böyle “melez” bir ekonominin (yoksa bir hilkat garibesi mi?) az çok uzun bir süre nasıl ayakta kalabileceği konusunda daha detaylı bir açıklama yapmak zahmetine katlansaydı, kendi oportünist suratını daha iyi sergilemiş olurdu. Ama Troçkizmin Marksizm-Leninizmden ne denli uzak olduğunu göstermek için bu kadarı da yeterli sayılabilir. Lenin’in artık klasikleşmiş anlatımıyla, “küçük üretim, her gün, her saat kendiliğinden ve geniş ölçülerde kapitalizmi doğurur.” Dolayısıyla, ekonominin bazı sektör ve branşlarında pazar mekanizmalarının egemen olmasını genel ya da ilke olarak savunmak, “sonuncu kapitalist sınıf” olan köylülüğü ve küçük burjuvaları sosyalist inşa çizgisine çekme yolundan ayrılmak, onların bağrında filizlenen kapitalizme ve burjuvaziye karşı kararlı ve uzlaşmaz sınıf savaşımından vazgeçmek; Buharin’in “kapitalistlerin sosyalizmde barışçı bütünleşmesi” teorisine sapmak ve Marksizm-Leninizmden cayarak burjuva liberalizminde konaklamak demektir.

Kaynaklar
(1) “Kruşçev’in Sahte Komünizmi ve Dünya İçin Tarihsel Dersler”, Uluslararası Komünist Hareketin Genel Çizgisi Hakkında Polemik, s. 518-19.
(2) “Pekin Komünü Tekrar Ayağa Kalkacak ve Zafere Ulaşacaktır”, Sınıf Bilinci, Sayı: 4/5, s. 126.
(3) Adıgeçen dergi, s. 127.
(4) Adıgeçen dergi, s. 127.
(5) Sınıf Bilinci, Sayı: 3, s. 34.
(6) New Times, Sayı: 39, s. 37.
(7) Sınıf Bilinci, Sayı: 3, s. 45, abç.
(8) “Savaş ve Barış Sorununda İki Farklı Çizgi”, Uluslararası Komünist Hareketin Genel Çizgisi Hakkında Polemik, s. 314.
(9) New Times, Sayı: 39, s. 37.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: