ABDULLAH ÖCALAN’IN SOSYALİZMDE “DEVRİMİ”

Garbis Altınoğlu

Haziran 1993  
Serxwebun’un Mayıs 1993 tarihli 137. sayısında ve Berxwedan’ın 15 Mayıs 1993 tarihli 159. sayısında yer alan yazılar PKK önderliğinin daha önce de savunmakta olduğu hatalı ve anti-Marksist görüşleri daha sistemli hale getirdiğini ve daha yüksek sesle dile getirmeye başladığını gösteriyor. Dahası, bu yazılarda “Apoculuk” denen şey, bir dünya görüşü ve neredeyse bilimsel sosyalizmin doruğu ve Marksizm-Leninizmin “yeni bir aşaması” ve PKK da dünya devriminin ve uluslarası komünist hareketin önder ve yolgösterici gücü olarak sunuluyor. Bu durumda, anti-Marksist bir ideolojik bagaja sahip olduğu bilinen ve çeşitli revizyonist, küçük-burjuva ve Troçkist akımlardan rastgele topladığı düşünce kırıntılarını “yeni bir ideoloji” adı altında pazarlamaya çalışan ve abartılı ve ölçüsüz övünmelerini bir üst düzeye yükselterek Marksizm-Leninizme karşı saldırısını yoğunlaştıran PKK önderliğine yanıt verme görev ve yükümlülüğü kendisini yakıcı bir biçimde dayatmaktadır.    

Marksist-Leninistlerin, Kürdistan’da patlayan silahların sesinin ve PKK’nın elde ettiği -ve onları da sevindiren- önemli siyasal ve örgütsel başarıların, bu hareketin sınıfsal ve siyasal niteliğini unutturmasına ve onun ideolojik ve siyasal zayıflıklarının üzerini örtmesine izin vermeyecekleri, veremeyecekleri açıktır. Onlar, en devrimci kesimi de içinde olmak üzere küçük burjuvazinin dünya görüşüyle proletaryanın dünya görüşü arasında kesin ve kalıcı bir biçimde çizilmiş bir sınır bulunduğunu, PKK türünden bir örgütün savaşımının en iyi olasılıkla, bağımsız ve demokratik bir Kürdistan’ın, yani yeni bir sınıflı toplumun kurulmasıyla sonuçlanacağını ve böyle bir toplumda proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf savaşımının süreceğini bilmektedirler. Öte yandan onlar, başını PKK’nın çektiği Kürt ulusal hareketiyle tam bir dayanışma içinde bulunma ve sermayenin, faşizmin ve emperyalizmin Kürt halkına yönelik saldırısına bütün güçleriyle karşı koyma ve ayrı devlet kurma hakkı da içinde olmak üzere, tüm haklarını kararlılıkla savundukları Kürt halkının savaşımını kendi öz savaşımları sayma göreviyle, Kürt ulusal hareketinin anti-Marksist ve küçük-burjuva ulusalcı yaklaşımlarını ve bu yaklaşımlardan kaynaklanan taktiksel, hatta stratejik oportünizmini ve siyasal hatalarını eleştirme hakkını hiçbir biçimde karşı karşıya getirmezler; bu iki farklı, ama birbirini tamamlayan görevin birbirini hiçbir biçimde dıştalamayacağını bir an bile unutmazlar. Bir kişi ya da örgüt, PKK’nınki gibi böylesine büyük savlarla ortaya çıkıyorsa, bu savlarına uygun bir teorik performans göstermek ve örnek bir ideolojik sağlamlık sergilemek zorundadır. Aşağıda da göstermeye çalışacağımız gibi, PKK böyle tutarlı ideolojik bir konumda bulunmaktan fersah fersah uzaktır. Ama gerek genel olarak dünyada ve gerekse özel olarak Türkiye’de, siyasal ve örgütsel başarılarının, bir kişinin ya da örgütün ideolojik ve teorik kofluğunu gizlemeye hizmet etmesinin hiç de seyrek görülen bir durum olmadığı bilinmektedir.

Anımsanacağı üzere, ABD emperyalizmine karşı yürüttüğü görkemli ulusal kurtuluş savaşında bir milyon şehit veren ve tüm dünya halklarına esin kaynağı olan Vietnam halkına önderlik eden Vietnam İşçi Partisi, bir türlü ulusalcılıktan ve revizyonizmden yakasını kurtaramamıştı.  1975’deki kurtuluştan sonra bürokratik kapitalizme yönelen ve Sovyet sosyal-emperyalizminin güdümüne giren, 1989-90 dönüşümünden sonra ise klasik kapitalizmin yolunu tutarak IMF’ye ve Japon finans kapitali başta gelmek üzere dünya emperyalizmine teslim olan bu partinin durumu, böylesi süreçlerin en trajik örneği sayılabilir. Vietnam İşçi Partisi’nin yapamayacağı ve yapmaya hakkı olmadığı şeyi PKK önderliğinin hiç yapamayacağı ve yapmaya hakkı olmadığı ortadadır. O halde PKK önderliği; ulusalcı, oportünist ve anti-Marksist eğilimlerini, PKK’nın şehitlerinden, özverilerinden ve başarılarından oluşan bir siperin arkasına saklanarak savunamaz ve savunmamalıdır. PKK önderliği de içinde olmak üzere hiç kimsenin Marksist-Leninistlerden, Kürt ulusuna karşı enternasyonalist ve devrimci yükümlülükleri adına, ulusal hareketin önderliğinin bilimsel sosyalizme karşı uzun süredir yürüttüğü ideolojik saldırıları sineye çekmesini bekleyemeyeceği herhalde açık olmalıdır. O halde işimize başlayabiliriz.    

A. Öcalan, “Günümüzde Sosyalist Hamlenin Bazı Yeni Özellikleri” adlı makalesinde şunları söylüyor:
“PKK deneyimi bu anlamda dünya çapında kapitalist emperyalizmle dengeye ulaşan reel sosyalizmin kendi iç tıkanıklığı nedeniyle çözülüşe gittiği ve bundan dolayı sosyalizmin oldukça itibardan düşürülmek istendiği bir dönemde en büyük sosyalist eyleme ve onun ideolojik hattına ulaşabilen bir gelişme hareketidir.” (Serxwebun, Sayı: 137, Mayıs 1993, s. 12) PKK’nın “insanlık adına konuşma yetkisine de sahip olan bir hareket” olduğunu ileri süren Öcalan konuşmasının devamında şu görüşe yer veriyor:   
“Şimdi başlangıçta hazır olmasak da ve oldukça ulusal çapta bir hareket olduğumuzu söylesek de, mevcut uluslararası koşullar,bölgesel gelişmeler PKK sözcülüğünü evrensel çapta bir sosyalizm sözcülüğüne, onun temsiline doğru götürmektedir, adeta onu buna zorlamaktadır.” (Adıgeçen dergi, s. 12)    
Öte yandan, Berxwedan’da yayımlanan “Apoculuk” başlıklı yazıda şu satırları okuyoruz:  
“Bugün bölge devrimcisi olmak, PKK’nin bölge halklarının devrimci uyanışını hızlandıran mücadele çizgisine açık olmakla, en azından onu anlayış düzeyinde kavramakla mümkündür. Bunu anlamak Apocu dünya görüşünü tanımakla sağlanabilecek bir gelişmedir…” (Berxwedan, Sayı: 159, 15 Mayıs 1993, s. 14) Daha ilerde ise şöyle deniyor:   
“Bir Türkiye devrimcisi için Apoculuk PKK’lilik olarak yorumlanmamalıdır. Apoculuk bölge çapında bir dünya görüşüdür. Bilimsel sosyalizmin bilimsel anlamda Kürdistan gerçekliğine uygulanışıdır.” Berxwedan’ın aynı sayısında yer alan “PKK ve Yeni İnsan” adlı yazıdaysa şunları okuyoruz:   
“PKK ve önderliği salt Kürt ulusu için değil, ama aynı zamanda bölge ve dünya halkları için bir yeni örgütlenmedir, yeni kişiliktir, yeni umuttur. Onun önemi yarattığı gelişmelerin, bölgeyi ve dünyayı etkilemesinde ve insanlığın genel çıkarı için yarattığı etkidedir.   
“PKK hareketi, sosyalizmin dünya çapında gerilediği bir dönemde, aynı söylemle yola çıkıp, sosyalizme yeri yorumlar katarak bir halk hareketi ve giderek bölge hareketi olabilmiştir. İncelenmesi ve ders çıkarılması, bölge devrimcilerine yeni ufuklar açacaktır.” (Adıgeçen dergi, s. 14)    

Herhalde nasıl bir durumla karşı karşıya bulunulduğunu, artık okuyucuların en dikkatsizinin bile anlamış olduğunu varsayabiliriz. A. Öcalan ve yandaşları, Türkiye ve bölge devrimcilerinin “bölge çapında (acaba neden “bölge” çapında?) bir dünya görüşü olduğu ileri sürülen Apoculuk’u kabul etmeleri ve Apoculuk’un bayrağı altında toplanmaları gerektiğini ileri sürmektedirler. Eğer, “Apocu dünya görüşünü tanıma”zsanız, o zaman bölge devrimcisi olamazsınız! Hele PKK’nın “insanlık adına konuşma yapma yetkisine sahip olan bir hareket” olduğunu, gelişmelerin PKK’yı “evrensel çapta bir sosyalizm sözcülüğüne, onun temsiline götürmekte” olduğunu kabul etmezseniz vay halinize! “PKK önderliğinin geliştirmekte olduğu devrimci siyasetin büyüklüğünü”, onun “sosyalizm anlayışını yeniden yaratıcı bir biçimde yorumlayı”şını kavramıyor ve büyük önderin ne denli büyük olduğunu anlamamamakta diretiyor musunuz? O halde, “TC’nin bile gerisine düşmüş”sünüzdür, “komedi düzeyine varan zavallılıklarını aşamayacak” olanlardansınızdır, “PKK’yı tanımadan PKK’ya karşı” çıkmaktasınızdır ve “PKK’nın mücadele tarzını anlayacak, kavrayacak ne düzeyleri, ne de niyetleri” olanlar kategorisine konularak lanetleneceksinizdir. Özellikle de, sakın ola ki Apoculuk’u “PKK’lılık olarak yorumla”maya kalkmayın; o, “bölge çapında bir dünya görüşüdür.” “Bölge çapında bir dünya görüşü” kavramını ise PKK önderliğinin bilimsel sosyalizmin hazinesine yapmakta olduğu “oldukça” önemli katkılardan biri sayabilirsiniz! (1)    

Hayır baylar! Biz komünistlerin denenmiş ve dünya proletaryası ve halklarının savaşımlarına başarıyla yol göstermiş ve göstermekte olan kendi kızıl bayrağımız ve kendi Marksist-Leninist dünya görüşümüz var. Onun bir karikatürü bile olamayacak olan “Apoculuk” adlı yamalı bohçaya ya da eklektik ve pragmatik düşünce salatasına gereksinimimiz yok ve olmayacak da. Kürt proletaryası ve emekçileri de içinde olmak üzere dünya proletaryası ve emekçilerinin demokrasi ve sosyalizm savaşımlarına kararlı ve tutarlı bir biçimde önderlik edebilmek, ancak Marksizm-Leninizmi kendisine biricik yol gösterici dünya görüşü olarak alan bir komünist partisinin varlığı halinde olanaklıdır.    

Aslına bakılırsa, Marksizm-Leninizmin bir karikatürü düzeyinde de olsa bir “dünya görüşü”nden söz edebilmemiz için ortada az çok istikrarlı ve az çok kalıcılığı ve iç bütünlüğü olan bir düşünce sisteminin bulunması gerekir. Oysa, sözcüğün bu anlamında bir Apoculuk’tan ya da Apoizm’den söz etmek olanaksızdır. Olanaksızdır; çünkü onu taktiksel değişimlere göre eğip bükmekte olan PKK önderliği açısından teori gerçek bir değer ve önem taşımamaktadır. Ulusal kurtuluş savaşımının güncel gereksinimlerine ya da siyasal konjonktürdeki dalgalanmalara göre teorik ilke ve yaklaşımlarını hızla değiştirebilen PKK önderliği için Marksist-Leninist teori bir yana, herhangi bir teorinin yolgösterici bir rol oynadığı söylenemez. Zaten Apoculuk üzerinde koparılmaya başlanan fırtınanın amacı da gerçekte -eklektik ya da revizyonist nitelikte de olsa- herhangi bir dünya görüşü ya da teorik sistem oluşturmak değildir; bu, PKK’nın pragmatik ve oportünist yaklaşımlarına uygun olarak, A. Öcalan’ın kişisel otoritesini çeşitli devrimci ve komünist örgütlere ve Kürt ulusal hareketi içinde yer alan diğer akımlara kabul ettirme girişimi, yani düpedüz siyasal bir manevradır.    

PKK ve A. Öcalan, Kruşçov-Brejnev-Gorbaçov dönemi Sovyetler Birliği’ni yerine göre “sosyalist” kabul etmekte ve Çin Halk Cumhuriyeti ve eski Sovyetler Birliği gibi ülkelerin bir takım reformlarla, yani barışçı yollardan sosyalizme evrilebileceğini savunmakta, yerine göre de bu ülkedeki rejimler yıkılmadan hiçbir ilerleme sağlanamayacağını savunmakta, hatta yer yer bu rejimlerin yıkılmasını alkışlama noktasına gelmektedirler; onlar bir gün Batılı emperyalistlerin Kürt halkının ve Kürt ulusal hareketinin düşmanı olduğunu ve PKK’yı tasfiye etmeyi amaçladığını söylerken,bir başka gün NATO’nun halkların demokratik özlemlerini destekleyen bir örgüt durumuna geldiğini savunabilmekte ve son ateşkes sürecinde görüldüğü gibi, bu emperyalist devletlerin Türk gericiliği üzerindeki sözümona baskısına bel bağlayabilmektedirler; onlar bir yandan Kürdistan’da ulusal ve demokratik bir çözümün bir devrim sorunu olduğunu söylemekte, ama bir yandan da bunun, Türk faşist diktatörlüğüyle varılacak bir anlaşma sonucunda, bu diktatörlüğün kanatları altında kurulacak sözümona demokratik bir federasyonla gerçekleşebileceğini ileri sürebilmektedirler; (2) onlar bir gün Turgut Özal gibi elleri Kürt ve Türk devrimcilerinin ve halklarının kanlarıyla lekelenmiş faşist bir burjuva politikacısının özel savaşın örgütleyicisi olduğunu belirtmekte, başka bir gün ise onun ardından gözyaşı dökmekte ve onun Kürt halkının dostu olduğunu söyleyebilmektedirler; onlar Irak KDP, KYB, PSK ve hatta Hizbullah gibi güçleri bazan karşı-devrimci, emperyalist uşağı olarak değerlendirmekte, bazan da onlara yurtsever ve ilerici güçler payesi vermekte ve şimdilerde yapmakta olduğu gibi en gericisinden en devrimcisine kadar “bütün Kürtlerin birliği”ni oluşturmaya çalışmaktadırlar vb. Daha da uzatabileceğimiz bu liste, teorik ilke ve yaklaşımların PKK önderliği açısından ne denli önemsiz olduğunu, kullanılan teorik söylemin esas amacının, PKK’nın güncel siyasal tutumlarına ideolojik meşruiyet kazandırmaktan öte bir değeri olmadığını göstermeye yeterlidir. Ancak bunun böyle olması, sosyalizmde bir yenilenme, bir “devrim” yapma peşinde olan A. Öcalan’ın görüşlerinin ve bu görüşlerin dayandığı temellerin eleştirilmesinin gerekli olmadığı anlamına gelmiyor.    

A. Öcalan’ın Serxwebun’un 137. sayısında yayımlanan “Günümüzde Sosyalist Hamlenin Bazı Yeni Özellikleri” adlı yazısında dünya devrimci hareketinin, çağımızdaki devrim ve sosyalizm deneyimlerinin, güncel ideolojik ve siyasal gelişmelerin bölge ve Türkiye’nin bir durumunun değerlendirilmesi yapılıyor. Burada, A. Öcalan’ın daha önceki yazılarında da dile getirdiği çeşitli revizyonist ve anti-Marksist görüşlerin kapsamlı ve detaylı bir eleştirisi yapılmayacak. Konumuz açısından, “yeni bir ideolojiye, temel bir öğretiye ihtiyaç” (“Günümüzde Sosyalist Hamlenin Bazı Yeni Özellikleri”) olduğunu ileri sürerek Marksizm-Leninizmi aşmaya ve onun yerine Apoculuk denen şeyi geçirmeye çalışan yazarımızın revizyonist, Avrokomünist, Trotskist vb. akımların ideolojik cephaneliğinden topladığı düşünce kırıntılarıyla kurmaya çalıştığı “sistem”in ne denli çürük temeller üzerine oturduğunu kaba çizgilerle göstermekle yetineceğiz.    

A. Öcalan, diğer pek çok akımın temsilcileri gibi, başını eski Sovyetler Birliği’nin çektiği revizyonist blokun çözülüşü ve çöküşünü, sosyalizmin çözülüşü ve çöküşü olarak algılıyor ve Sovyet modern revizyonizminin utangaç savunuculuğundan, Ekim Devrimi ve onu izleyen Lenin-Stalin dönemini bütünüyle mahkum etme noktasına sürükleniyor. Ekim Devrimi’ni ve onun devrimci kalıtını savunur gözükmekle birlikte, ona kah açıktan, kah gizli bir biçimde saldıran devrim ve komünizm döneklerinin “tez”lerini yinelemenin ötesine geçemeyen A. Öcalan, çağımızda sosyalizmin yaşadığı sorunların temelinde Ekim Devrimi’nin “yanlışlıkları”nın yattığını ileri sürerek Lenin’i ve Bolşevikleri sanık sandalyasına oturtmaya kalkıyor. Yazarımıza göre Ekim Devrimi bir erken doğummuş ve aceleye getirilmişmiş! Kendisini dinliyoruz:
“Şubat devrimine burjuva devrimi denir, 7-8 ay sonra gerçekleşen Ekim Devrimi’ne de proleter devrim denir. Kocaman iki devrim arasına bu kadar kısacık bir süreci sığdırırsan, bu devrimlerin birbirinden ne kadar etkileneceği ortadadır.” (Sosyalizm ve Devrim Sorunları, İstanbul, MELSA Yayınları, 1992, s. 354) Daha ilerde ise şunlar söyleniyor:
“Daha önce Ekim Devrimi’nde ‘mevcut burjuva demokratik devriminden hızla sosyalizme geçtik’ denildi. Kuşkusuz sosyalist uygulamalar da gelişti. Fakat öte yandan, burjuva demokratik devrimi de için için kendini sürdürdü; sonuçta Gorbaçov ve Yeltsin’le zaferini ilan etti.” (Adıgeçen kitap, s. 355) Ve arkasından “çökertici” vuruş geliyor! Serxwebun’un 137. sayısındaki yazıda şu satırları okuyoruz:   
“Ekim Devrimi için erken doğum yapan bir devrim olduğu, dolayısıyla ağır bünyesel hastalıklar üzerine inşa edilen ve çözülmekten kurtulamayan bir sosyalizm biçimine yol açtığı çokça söylenir.” (“Günümüzde Sosyalist Hamlenin Bazı Özellikleri”, Serxwebun, Sayı: 137, Mayıs 1993, s. 11)    

Bu tür zırvaların “çokça” söylendiği doğrudur. Menşevikler, İkinci Enternasyonal oportünistleri, sosyal demokratlar, Trotskistler vb., sosyalizme ancak üretici güçlerin gelişmiş olduğu, proletaryanın nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu, kitlelerin bilgi, kültür, uygarlık düzeyinin yüksek olduğu ülkelerde kurulabileceğini ve geri Rusya’da Bolşeviklerin sosyalist devrimi yapamayacaklarını ve yapmaya kalkışmamaları ve dolayısıyla iktidarı almamaları gerektiğini “çokça söyle”mişlerdir. Onlar, iktidarın Bolşeviklerce alınmasından sonra da uğursuz kehanetlerini sürdürmüşler; Bolşeviklerin iktidarı uzun süre ellerinde tutamayacaklarını, sosyalizmi inşa edemeyeceklerini, iktidardaki proletaryanın köylü yığınlarıyla çatışmak zorunda kalacağını ve bu iktidarın kaçınılmaz olarak bürokratlaşacağını, çökeceğini, emperyalistlerin ekonomik, siyasal ve askeri ablukasına dayanamayacağını vb. yineleyip durmuşlardır. Ama, Bolşevik Partisi’nin önderlik ettiği  Sovyetler Birliği işçi sınıfı ve halkları, bütün bu felaket tellallarının beklentilerinin tersine proleter diktatörlüğünü pekiştirmiş, İç Savaşın yaralarını sarmış, gelişmiş bir ağır sanayi kurmuş, tarımı başarıyla kollektifleştirmiş, sosyalizmin çok yanlı inşası yolunda büyük mesafeler katetmiş ve görkemli zaferler kazanmıştır.

Ekim Devrimi’nin zaferinden yaklaşık 40 yıl sonra Kruşçov-Brejnev kliğinin Parti ve devlet iktidarını ele geçirerek  Sovyetler Birliği’nde kapitalizmi restore etmiş olması, bu devrimci gerçekliği değiştirmez. Sovyetler Birliği’nde kapitalizmin restore edilmiş olması, hiç de A. Öcalan’ın Ekim Devrimi’nin bir erken doğum olduğu, Rusya’da sosyalizmin inşası çabasının daha başından yenilgiye yazgılı bir deneyim olduğu yolundaki anti-Marksist saptamasını haklı kılmaz. Yazarımız bu gerici görüşleriyle, aslında Ekim Devrimi’nin yapılmaması, Bolşeviklerin iktidarı almamaları, Rusya’da sosyalizmin inşa edilmemesi vb. gerektiğini ileri süren Menşeviklerin, sosyal demokratların ve burjuvazinin konumunda konaklamaktadır. Aslında yukardaki alıntılardan, A. Öcalan’ın  Sovyetler Birliği’nde sosyalist devrimin gerçekleştiğine ve sosyalizmin kurulduğuna inanmadığı da anlaşılmaktadır. Sovyetler Birliği’nin ve diğer eski sosyalist ülkelerin deneyimlerinden “derin” sonuçlar çıkararak sosyalizmi yenilemeye ve Marksizm-Leninizmi yeni ve daha yüksek bir aşamaya yükseltmeye girişen bayımıza bakılırsa, her ne kadar “mevcut burjuva demokratik devriminden hızla sosyalist devrime geçtik” denilmişse de, bu sözler gerçeği yansıtmamaktadır! Sosyalizmin kurulamadığı bu ülkede “burjuva demokratik devrim de için için kendini sürdür”erek Gorbaçov ve Yeltsin’in iktidara gelmesiyle “zaferini ilan et”miş! “Sosyalizmde yenilenme” ve “yeni bir ideoloji” etiketleri, bu ipe sapa gelmez, mantıksal tutarlılıktan yoksun ve aslında herhangi bir ciddi eleştiriyi de hak etmeyen laf yığınını gerçekten de çok iyi tanımlıyor! Eleştiri-sergilememizin bu bölümünü, A. Öcalan’ın Ekim Devrimi’nin niteliğine ilişkin değerlendirmesini ele veren bir pasajla bitirelim:
“Ekim Devrimi önemli bir devrim olmakla birlikte, yine de fazla abartılmaması, hele hele dünyayı iki kampa ayırdığı ve hızla gelişen bir komünist devrime götürdüğü biçiminde aktarılmaması gerekirdi.” (Sosyalizm ve Devrim Sorunları, s. 329) “İslam devriminde, Fransız devriminde sosyalist yan”ın Ekim Devrimi’ne kıyasla daha zayıf olduğu türünden dahiyane (!) düşüncelerin sahibi olan A. Öcalan’ın, ”bölge çapında dünya görüşü”nünü özünü daha iyi sergileyen bir pasaj bulmak herhalde pek de kolay olmayacaktır!    

A. Öcalan’a göre, bilimsel sosyalizm bir 19. yüzyıl yapıtıdır ve artık eskimiştir; günümüzün gereksinimlerine yanıt veremeyen Marksizm-Leninizmin sınıf tanımlamaları da geçerliliklerini yitirmişlerdir; eskinin kafa-kol emeği karşıtlığı tarihe karışmak üzeredir ve kapitalizmin gelişmesi dünyadaki temel çelişmeleri değiştirmiştir. Ona göre, “Eğer günümüzde bir sosyalist yenilenmeden bahsedeceksek, çelişkilerin düzeyini iyi yakalamak gerekir. Şu çok açık ki, emperyalist kapitalizme, sömürgeciliğe karşı 19. yüzyıl işçi edebiyatıyla, onun ideolojik silahları ile artık savaşılamaz. Ayrıca 20. yüzyılın ulusal kurtuluş silahları ile de savaşılamaz. Çelişkilerin vardığı aşama daha farklıdır. Bu farklılık, çözüm yollarına da yansımaktadır.” (Adıgeçen kitap, s. 356)

Bu anti-Marksist analiz, “Günümüzde Sosyalist Hamlenin Bazı Yeni Özellikleri” adlı yazıda daha da derinleştiriliyor. Birlikte okuyalım:
“Kapitalist-emperyalist sistemin, insanın doğayla kurduğu dengeyi çok tehlikeli bir yıkım çelişkisine dönüştürdüğü gibi, toplumsal örgütlenişi de insanlığı tüketme ilişkisine kadar götürmüştür. Yani bu iki temel global çelişkiye yol açmıştır. İşte mevcut sosyalizm bu iki temel çelişkiye cevap vermekle kendini doğru tanımlayabilir. İnsanın doğayla ilişkilerini -ki buna çevre ilişkisi de deniliyor- doğru çözümlemek, Yeşiller’in çevre vb. hareketlerin çeşitli biçimlerinin aslında çok reformistçe dile getirmek istedikleri soruna, devrimsel bir çözüm dayatmak şarttır. Yine özünde cüceleşen, karıncalaşan emperyalist toplum modeline karşı nüfus planlamasından tutalım üretim planlamasına, üstyapının yeniden düzenlenmesine ve insanın psikolojik-ahlaki yönden yeniden tanımlanması kadar hepsi gereklidir. Böylesine kapsamlı bir çelişkiye de çözüm gücü olabilmesi sosyalizmi güncelleştirebilir. Dolayısıyla dar sınıf tanımlaması ile yetinilemez.” (Serxwebun, Sayı: 137, Mayıs 1993, s. 12)    

Elbette ki, kapitalizmin, üretici güçlerin ve tekniğin gelişmesi ve buna bağlı olarak bazı eski üretim branşlarının devreden çıkması ve yerlerini yenilerinin alması, üretim sürecinin giderek daha sermaye-yoğun bir nitelik kazanması, sermayenin ve üretimin giderek daha fazla uluslararasılaşması vb., işçi sınıfının yapısında, bileşiminde bazı değişmelere yol açmakta, kafa emeği ile kol emeği arasındaki mesafeyi daraltmaktadır. Ama bütün bunlar, ne Marksizm-Leninizmin sınıf tanımlamalarını, ne çağımızın karakterini ve temel çelişmesini ve ne de çağımızın temel ve başlıca çelişmelerinin çözümünün yol ve yöntemlerini değiştirmektedir. Son, yani emperyalist aşamasında bulunan kapitalizm, kendi yasaları uyarınca küçük mülk sahiplerini yoksullaştırmaya ve onları proletaryanın saflarına atmaya, sayıları mutlak ve göreli olarak artmakta olan işçilerin yanısıra diğer emekçileri azgınca sömürmeye ve dünya ölçeğinde siyasal gericiliği örgütlemeye ve üretmeye devam etmektedir. Başını, sayıları giderek azalan, ama ekonomik ve siyasal güçleri giderek artan dev ulusal ve uluslararası tekellerin çektiği kapitalizmin asalak karakterinin giderek daha da belirginleşmesi ve üretici güçlerin ve tekniğin yanısıra işçi sınıfının ve diğer emekçilerin bilgi ve kültür düzeyinin yükselmesi, sosyalist devrimin ve komünizme geçişin nesnel olanaklarını daha da arttırmaktadır. Emperyalist burjuvazinin yönettiği dünya karşı-devrim cephesiyle, başını işçi sınıfının çektiği dünya halklarının devrim cephesi arasındaki çelişmeler keskinliklerinden hiçbir şey yitirmemişlerdir; işçi sınıfının, diğer emekçilerin ve geri ve bağımlı ülkeler halklarının bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm savaşımları -dönem dönem bazı iniş ve çıkışlar yaşasa da- sürmektedir. Kapitalist tekellerin sınır tanımaz kar hırsının ve emperyalist burjuvazinin egemenlik kurma ve siyasal gericilik doğurma eğiliminin ürünü olan nükleer silahların ve çevre kirliliğinin ve bunlara bağlı olarak barış hareketinin ve ekolojist hareketin ortaya çıkması, işçi sınıfının devrim ve sosyalizm savaşımında önder ve belirleyici rolünü hiçbir zaman ortadan kaldırmazlar. Tam tersine, sosyal pratik bu olgular çevresinde sürdürülen savaşımların işçi sınıfının önderliğinden ve proleter devrimi perspektifinden yoksun olarak sürdürüldükleri ölçüde düzen içi ve reformist hareketlere dönüştüklerini ve kapitalist-emperyalist sistem tarafından özümlendiklerini göstermektedir.    

Proletaryanın devrimci öncü partilerine düşen görev, bu tür sorunların kapitalizmden kaynaklandığını ve ancak proleter devrimiyle ve sosyalizmin inşasıyla çözülebileceğini kitlelere göstermek ve bu sorunlar çevresinde ortaya çıkan muhalefet hareketlerini düzen ve kapitalizm karşıtı bir rotaya sokarak proleter devriminin yedekleri haline getirmektir. A. Öcalan’ın sandığı gibi işçi sınıfı -sınıf bilincine eriştiği ölçüde- hiçbir zaman kendi dar sınıf çıkarları için savaşmakla kalmaz ve kalamaz. Marks ve Engels, daha geçen yüzyılda işçi sınıfının -kendinden önceki diğer ezilen sınıflardan farklı olarak- tüm insanlığı kurtarmadan kendisini kurtaramayacağını belirtmişlerdi. Dolayısıyla, işçi sınıfının devrimde merkezsel ve belirleyici bir yer tutması, asla diğer ezilen sınıf ve katmanların sorunlarına ve onların hedef olduğu baskılara duyarsızlık ve bu sınıf ve katmanların devrimci savaşımlarına önderlik etme yükümlülüğünün yadsınması biçiminde yorumlanamaz.    

A. Öcalan’ın sosyalizmde “devrimi”nin önemli bir öğesi de onun, kapitalizmde meydana geldiğini ileri sürdüğü değişmelerin ve kapitalizmin çelişmelerinin “vardığı aşama”nın bu çelişmelerin “çözüm yolları”nın da değişmesine yol açtığı savıdır. “Günümüzde Sosyalist Hamlenin Bazı Özellikleri” adlı yazısında o şöyle diyor:    “İlginçtir; eskiden egemenler gerçekten ateşli silahlarla, bombalamalarla toplumlara diz çöktürmeye çalışıyorlardı; günümüzde ise bu tip savaşımlara artık gereksinim yok, bunun yerine geçirilen ruhsal, ideolojik, kültürel bombardımanlar çok daha etkilidir. Mevcut teknik de buna oldukça imkan sunuyor.” (Adıgeçen dergi, s. 11)

Daha ilerde ise şu satırları okuyoruz:   
“Kaba baskı yöntemleri yerini gerçekten ideolojik, psikolojik olana terk etmiştir ve karışıklığı körükleyen de bu olmaktadır. Medya imparatorluğu denilen basın-yayın tekelleri gerçekten en kudretli hükümdardan daha tehlikeli bir biçimde toplumu yönetebilmektedirler.” (Adıgeçen dergi, s. 11)    

Emperyalistlerin ve burjuvazinin telekomünikasyon ve kitle iletişim araçları alanında atılan dev adımların da yardımıyla ezilen sınıfları ideolojik olarak etkilemek için kullandıkları yeni olanakların öneminin gözardı edilmesi gerekmemekle birlikte, bu olanakların önemi abartılmamalıdır. Dahası, egemen sınıfların, karşı-devrimci şiddetin yerini ideolojik, kültürel vb. etkileme araçlarını geçirdikleri ve dolayısıyla kitleleri yönetme metotlarını değiştirdikleri savı ise bütünüyle yanlıştır. 1989’da ABD deniz piyadelerinin Panama’yı işgalleri, 1991 başında Irak’a karşı gerçekleştirilen savaş, şu anda Somali’de yürütülen emperyalist operasyon, pençelerini yeniden göstermeye başlayan Alman ve Japon emperyalist burjuvazisinin silahlanmaya hız vermeleri, Batı Avrupa’da, Japonya’da, ABD’nde ve başka yerlerde faşist hareketlerin güçlenmesi, nükleer silahlara sahip ülkelerin artması, çeşitli gerici ve faşist devletlerin “kendi” halklarına ve komşu ülkelere karşı silahlı saldırılarını sürdürmeleri gibi olgular ve hepsinden önemlisi Türkiye’de ve Türkiye Kürdistanı’nda gemi azıya almış bir beyaz terör pratiği gözler önündeyken, böyle bir savı ileri sürebilmek, düşler dünyasında gezmekle ya da iyileştirilmesi olanaksız bir siyasal körlükle olanaklıdır ancak. Bu türden ültra oportünist bir yaklaşımın kaçınılmaz ve son derece tehlikeli sonucu ise, işçi sınıfı ve ezilen halkların kendilerini ezenlere karşı silahlı devrim yapma hak ve zorunluluğunun yadsınması, demokratik ve sosyalist devrimlerin barışçı yollarla gerçekleşebileceği tezinin savunulması olacaktır. A. Öcalan şimdilik bu tezi bu denli açık bir biçimde savunmuyor; ancak ortaya koyduğu öncüllerden daha farklı bir sonuca gidilmesi olanaksızdır. “Kaba baskı yöntemleri”nin “yerini gerçekten ideolojik, psikolojik olana terk etmiş” olduğu yolundaki Kruşçovcu, Gorbaçovcu, Avrokomünist tezlerin sürdürülmesi halinde, silahlı devrim anlayışının taktiksel bir yaklaşım derekesine düşmesi kaçınılmazdır.    
A. Öcalan’ın sosyalizmde “devrim”inin bu fazlasıyla kısa, ama okuyucunun Apoculuk’un ne olduğunu kaba çizgileriyle kavramasına olanak vereceğine inandığımız eleştirisini burada noktalıyoruz. Apoculuk’un kapsamlı ve adına layık bir eleştirisi, kuşkusuz kitap boyutlarında bir çalışmanın yapılmasıyla olanaklıdır ancak. Gelişmelerin, böyle bir görevin yerine getirilmesini zorunlu hale getirip getirmeyeceğini şimdiden söylemek güç.    

Bu özlü eleştiriyi burada noktalarken, A. Öcalan’ın ve PKK önderliğinin ültra oportünist yaklaşımlarını sürdürmeleri halinde Kürt ulusal hareketinin bundan, şimdiye kadar olmuş olduğundan çok daha fazla zarar görebileceğini ve göreceğini belirtme gereği duyuyoruz. Kendi akıllarınca başarılı siyasal taktik uyguladıklarını düşünen ve “Apo kardeş”lerinin her dediğini adeta Marksizm-Leninizmin hazinesine yapılmış bir katkı gibi göstermeye çalışan bazı çok bilmiş yağcıların düzmekten bıkmadıkları övgüler, PKK önderliğinin kulağına hoş geliyor olabilir. Ama atasözünde de belirtildiği gibi gerçek dostun, acı söylemekten çekinmeyen olduğu unutulmamalıdır.                                                                                                                            

DİPNOTLAR
 
(1) A. Öcalan, kendi gerçek katkıları konusunda şunları söylüyor:
“Eğer sosyalizmden söz edilecekse -ki bizim sosyalizme katkımız budur-, kapitalist tarihi, bireyi, toplumu, dünyayı ve hatta devleti nasıl ele almalıyız? Özellikle bireyden başlayıp giderek çevre sorunlarına kadar götürebilen bir yaklaşımın sahibi olursak, sosyalizm kavramlarına daha fazla yenilik getirebiliriz. Hatta sınıf temeline dayalı tahliller geliştirmek de fazla gerçekçi değildir. Çünkü bu kavramlar 19. yüzyılın kavramlarıdır… Marks ve bir anlamda Lenin döneminin işçi sınıfı ne Doğu’da, ne de Batı’da vardır. bu tür bir işçi sınıfı biraz Kürdistan gibi çok geri ülkelerde kalmıştır.” (Sosyalizm ve Devrim Sorunları, s. 253)

(2) Serxwebun ’un 121. sayısında yayımlanan bir yazısında A. Öcalan şöyle diyordu:   
“Biz, ulusal bağımsızlığın, eşitlik ve özgürlüğün çok çeşitli federasyonlar yoluyla da gerçekleştirilebileceğine inanıyoruz. Bunun biçimlerini de arayıp bulmak zor değildir. Devletleşmenin bağımsızlıkla ilişkisini çok çeşitli düzeylerde düzenleyebiliriz. Eğer açık olsaydı, Türk sistemi içinde de biz bunu oturtabilirdik. Birleşik kurumlarda, bağımsızlık-özgürlük temsil edilebilir.”
 

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: