Revizyonist Bir Enternasyonal’e Doğru mu?

REVİZYONİST BİR ENTERNASYONALE DOĞRU MU?

Garbis Altınoğlu

Nisan 1995
Burada temsil edilen partiler ve örgütler, uluslararası komünist hareketin kurulması ya da yeniden kurulması konusunda düşünce birliğine varmaya ve birleşmeye çağrılmakta ve onlardan böyle davranmaları beklenmektedir. Bu projenin temelleri; 20 Nisan 1992 tarihli “Pyongyang Deklarasyonu”, PTB (Belçika Emek Partisi)’nin 2 Mayıs 1993 tarihli “Uluslararası Komünist Hareketin Birliği İçin Yedi Öneri”si ve 3 Mayıs 1994 tarihli “Uluslararası Komünist Hareketin Birliği İçin Öneriler” gibi belgelerinde ortaya konmuş bulunuyor. Değişik parti ve örgütlerin bu ve benzer belgeleri ve açıklamalarında dile getirilen görüşleri şöyle özetleyebiliriz:    
1) “Sosyalizm davasını savunmak ve ilerletmek için bütün bu partiler (“Sosyalizme özlem duyan… partiler”) bağımsızlıklarını kararlılıkla sürdürmeli ve kendi güçlerini pekiştirmelidirler.”…
“Sosyalist hareket, bağımsız bir harekettir.”…
“Sosyalizm davası ulusal bir dava ve aynı zamanda insanlığın ortak davasıdır.” (“Pyongyang Deklarasyonu”)    
2) “Çağımız bağımsızlık çağıdır ve sosyalizm davası, halk kitlelerinin bağımsızlığını gerçekleştirmeyi hedefleyen kutsal bir davadır.”…
“Sosyalist toplum özünde, halk kitlelerinin her şeyin efendisi olduğu ve her şeyin onlara hizmet ettiği gerçek bir toplumdur.” (“Pyongyang Deklarasyonu”)    
3) “Her parti Marksist-Leninist ilkeleri kendi kavrayışı temelinde bugünkü gerçekliğe uygular… Her parti kendi siyasetini tümüyle bağımsız bir tarzda belirler. Fakat bu, uluslararası komünist hareketin birliğini sürdürme göreviyle çelişmez; çünkü bu birlik de önemli bir ilke sorunudur.” (“Uluslararası Komünist Hareketin Birliği İçin Öneriler”)    
4) “1956’dan bu yana, uluslararası komünist hareket, esas olarak Kruşçov’un revizyonist çizgisi, fakat aynı zamanda aşırı sol tutumlar nedeniyle bölünmüş ve parçalanmıştır.” (“Uluslararası Komünist Hareketin Birliği İçin Öneriler”)    
5) “Tarihin belli bir anında meydana gelmiş olan bu bölünmelerin doğruluğu ya da gerekliliği konusunda ne düşünülürse düşünülsün, bugün bu bölünmeleri aşma ve geleneksel olarak Sovyet-yanlısı, Çin-yanlısı, Arnavutluk-yanlısı, Küba-yanlısı ve bağımsız çizgiler doğrultusunda parçalanmış olan Marksist-Leninist partilerin birliğini sağlama olanağı vardır.” …
“Bugünkü durumda Marksizm-Leninizmin devrimci ilkelerine bağlı kalan tüm partiler, eski bölünmelerin üstünden atlama ve birleşme gereksinimi duymaktadırlar.” (“Uluslararası Komünist Hareketin Birliği İçin Öneriler”)    
6) “Sovyetler Birliği’nde kapitalizmin bütünüyle restore edilmesinden sonra tüm komünistler, revizyonizmin Marksizm-Leninizmin en tehlikeli ideolojik düşmanı olduğu noktasında anlaşabileceklerdir. Yaşam, revizyonizmin, komünist hareket içindeki burjuvazi olduğunu kanıtlamıştır.” (“Uluslararası Komünist Hareketin Birliği İçin Öneriler”)    
7) “Komünistler, Marksizm-Leninizm ve proleter enternasyonalizmi temeli üzerinde birleşmelidirler. Marksizm-Leninizm temeli üzerinde birliği, revizyonizme, sektarizme ve dogmatizme karşı savaşım içinde pekiştirmek gerekir. Komünistler arasında önemli, hatta son derece önemli düzeylerdeki görüş ayrılıklarının uzun bir dönem boyunca süreceğini kabul etmeliyiz. Eleştiriyi ve karşı-eleştiriyi kabul etmeli ve birliği sürdürmeliyiz.” (“Uluslararası Komünist Hareketin Birliği İçin Yedi Öneri”)    
8) “1960’lı yıllarda revizyonizm tehlikesini en iyi kavrayan Mao Zedung oldu. Enver Hoca, Ho Şi Min, Kim İl Sung ve Che Guevara da revizyonizme karşı savaşıma önemli katkılarda bulundular.” (“Uluslararası Komünist Hareketin Birliği İçin Öneriler”)    
9) “Revizyonizme karşı ideolojik savaşım, karmaşık ve uzun erimli bir görevdir. Bir çok partiyi yıkıma uğratan revizyonizm, kendiliğinden ortadan kalkmayacaktır. Tito’nun revizyonizmi, uluslararası komünist hareket tarafindan ta 1948’de eleştirilmisti… Revizyonist düşünce ve tezler derinlemesine irdelenmez ve eleştirilmezlerse, varolmaya devam edecek ve tasfiyeci akım yeniden saldırabilecek ve yeni kurbanlar alabilecektir.” (“Uluslararası Komünist Hareketin Birliği İçin Öneriler”)        

Değerli arkadaşlar,    
Uluslararası komünist hareket yukarıda adı geçen tezler ve öneriler temeli üzerinde kurulamaz ya da yeniden kurulamaz. Biz burada temsil edilen parti ve grupların, en azından büyük çoğunluğunun içtenlik ve iyi niyetlerinden kuşku duymuyoruz. Fakat, atasözünde de belirtildiği gibi, cehenneme giden yol iyi niyet taşları ile döşenmiştir. Her şeyden önce biz, komünist güçlerin birliği sorunuyla, anti-emperyalist ve anti-faşist güçlerin birliği sorunu arasında bir ayrım yapmak zorundayız. Yukarıda adı geçen belgeler; emperyalizme, ırkçılığa, faşizme, kapitalizme vb. karşı bir savaşın gerekliliğinden söz etmekte ve daha sonra, komünist olmayan güçler de içinde olmak üzere tüm devrimci güçlerin komünizmin bayrağı altında birleştirilmesini önermektedirler. Biz, demokratik ve sosyalist görevler ve devrimci-demokratik ve komünist güçler arasında son derece kesin bir ayrım çizgisinin çekilmediği bu koşullarda, gerçek bir anti-emperyalist ve demokratik cephenin de kurulamayacağına inanıyoruz. Bu soruna daha sonra değineceğiz.    

Komünist güçlerin birliği konusuna girmeden önce, Marksizm-Leninizmden açıkça kopuşu ele veren bazı belirsiz ve oportünist formülasyonları eleştirmek istiyoruz. Bu belgelerde ne proletaryanın özel ve dünya-tarihsel rolünden, ne de proleter diktatörlüğünün mutlak gerekliliğinden söz edilmektedir. Lenin,      
“Marks’ın öğretisindeki asıl şey, sosyalist toplumun kurucusu olarak proletaryanın tarihsel rolünün açığa çıkarılmasıdır.” (“The Historical Destiny of the Doctrine of Karl Marks”, Collected Works, Cilt 18, Moskova, Progress Publishers, 1968, s. 582) demişti. Ve o, ünlü Devlet ve İhtilal adlı kitabında,
“Yalnızca sınıflar savaşımını kabul eden biri, bundan ötürü Marksist değildir; henüz burjuva düşüncesinin, burjuva politikasının çerçevesinden çıkmamış biri olabilir. Marksizmi sınıflar savaşımına indirgemek, onun kolunu kanadını kırpmak, bozmak, onu burjuvazi için kabul edilebilir bir şeye indirgemek demektir. Sınıflar savaşımının kabulünü, proletarya diktatorasının kabulüne dek genişleten kişi bir Marksisttir ancak. Marksisti bayağı küçük (ve büyük) burjuvadan temelden ayırdeden şey, işte budur. Marksizmin gerçekten anlaşılıp kabul edildiğini, işte bu denektaşı ile sınamak gerekir. Avrupa tarihi, işçi sınıfını bu soruna pratik olarak yanaşmaya götürünce, bütün oportünist ve bütün reformistlerle birlikte, bütün ‘Kautskist’lerin de (yani reformizmle Marksizm arasında duraksayanların da) acınası hamkafalar ve küçük-burjuva demokratlar olarak, proletarya diktatorasının yadsıyıcıları olarak ortaya çıkmaları, hiç de şaşılacak bir şey değildir.” (Devlet ve İhtilal, Ankara, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1989, s. 45) diyordu.

Yukarıda adı geçen belgelerin yazarları, sosyalist toplumu, “halk kitlelerinin her şeyin efendisi olduğu ve her şeyin halk kitlelerine hizmet ettiği gerçek bir toplum” (“Pyongyang Deklarasyonu”) olarak tanımlarken Marksizm-Leninizmi yadsımaktadırlar. Ve doğallıkla onlar, komünist hareketin sonal hedefinin komünizm, sınıfsız toplum olduğu gerçeğine açık-seçik bir tarzda işaret etmedikleri için de eleştirilmelidirler. Onlar, sosyalizmin geçici niteliğini unutmuş ve onu komünist hareketin sonal hedefi gibi sunmuşlardır. Bu, Marksizm-Leninizmin düpedüz yadsınmasıdır. Gotha Programının Eleştirisi adlı yapıtında Marks şöyle diyordu:   
“Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinciden ötekine devrim yoluyla geçiş dönemi yer alır. Buna bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada, devlet, proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.” (K. Marx, F. Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Ankara, Sol Yayınları, 1976, s. 41)

Burada bağımsızlığa yapılan ve milliyetçilik kokan aşırı bir vurguyla karşı karşıya bulunuyoruz. “Çağımız bir bağımsızlık çağıdır”, sosyalizm “halk kitlelerinin bağımsızlığı”nın gerçekleştirilmesini hedefler, “Sosyalist hareket bir bağımsızlık hareketidir” (“Pyongyang Deklarasyonu”) deniyor bize. Bunlar Marksist önermeler değildir. Neden? Çünkü, her şeyden önce çağımız hala “emperyalizm ve proleter devrimleri çağıdır” ve onun asıl içeriği kapitalizmden sosyalizme geçiştir. İkincisi, sosyalizmin “halk kitlelerinin bağımsızlığı”nı hedeflediğini ileri sürmek, en iyi olasılıkla, proletaryanın kafasının karışmasına ve onun yolundan saptırılmasına hizmet eden boş ve anlamsız bir gevezelik olmaktan ileriye gitmez. Üçüncüsü, “sosyalist hareket”i bir “bağımsızlık hareketi” olarak tanimlamak ve “sosyalizme özlem duyan… partiler”in “kararlı bir biçimde bağımsızlıklarını korumaları” gerektiğini ileri sürmek, sosyalist hareketi ulusal-demokratik hareket düzeyine indirmek ve işçi sınıfı hareketinin ve komünist hareketin uluslararası niteliğini yadsımak anlamına gelir.

Daha 1867’de Marks şöyle diyordu:   
“Şimdiye değin büyük amaca yönelik tüm çabalar, her ülkedeki işçi hareketinin değişik bölümleri arasındaki dayanışmanın eksikliği ve değişik ülkelerin işçi sınıfları arasında kardeşçe birlik bağlarının yokluğu yüzünden başarısızlığa uğramıştır.   
“Emeğin kurtuluşu, ne yerel ve ne de ulusal bir sorun olmayıp, çağdaş toplumun oluşmuş olduğu bütün ülkeleri kucaklayan toplumsal bir sorun, çözümü için en ileri ülkelerin pratiksel ve teorik işbirliğine dayanan bir sorundur.” (“Rules and Administrative Regulations of the International Working Men’s Association”, K. Marx-F. Engels, Collected Works, Cilt 20, Londra, Lawrence & Wishart, 1985, s. 441) Ve Ağustos 1920’de Lenin’in kaleme aldığı Komünist Enternasyonal’in Tüzüğü’nde şunları okuyoruz:   
“Komünist Enternasyonal, zaferi yakınlaştırmak için, kapitalizmi ortadan kaldırmak ve komünizmi kurmak amacıyla savaşan bir Uluslararası İşçi Birliği’nin güçlü bir merkezselleşmiş örgüte gereksinimi olduğunu bilmektedir. Gerçekte ve eylemde Komünist Enternasyonal, değişik ülkelerdeki partilerin, bölümleri gibi davrandıkları tek bir evrensel komünist partisi olmalıdır. Komünist Enternasyonal’in örgütsel aygıtı, her ülkenin emekçilerinin herhangi bir zamanda diğer ülkelerin örgütlü proleterlerinden en üst düzeyde destek almalarını güvence altına alabilmelidir.” (Theses, Resolutions & Manifestoes of the First Four Congresses of the Third International, London, Pluto Press Ltd. 1983, s. 124)

Bu yazdıklarımızdan “bağımsızlık” sorununun Marksist-Leninistler tarafından algılanışının, yukarda adı geçen belgelerin yazarlarının algılayışından bütünüyle farklı olduğu açıkça görülmelidir. Sözkonusu yazarlar bağımsızlığı ulusal dışlayıcılık ve darkafalılığın ışığında yorumluyor ve enternasyonalizmi dayanışmaya vb. ilişkin gevezelik düzeyine indiriyorlar. Onların “enternasyonalizm”inin içeriği de budur. Marksist-Leninistlere göre ise “sosyalist hareket”in, daha doğrusu komünist ve işçi sınıfı hareketinin ideolojik, siyasal ve örgütsel bakımlardan burjuvazinin, daha doğrusu mülk sahibi sınıflardan bağımsız olması gerekirken, onun, komünist ve işçi sınıfı hareketinin diğer bölüklerinden bağımsız olması, esas olarak gerekmemektedir. Uluslararası komünist ve işçi sınıfı hareketinin değişik bölümleri birbirlerine olabildiğince yakın olmalıdırlar. Bu yüzdendir ki, Marksist-Leninistler “Bütün ülkelerin işçileri, birleşiniz!” sloganından yanadırlar. Ve bu yüzdendir ki onlar, her zaman tek tek ülkelerdeki işçi sınıflarının ulusal çizgiler boyunca bölünmesine her zaman karşı çıkmışlardır. Bolşevikler işçi sınıfının ulusal kesimlere bölünmesini reddettiler ve şu görüşü ileri sürdüler.
“… İşçi sınıfının çıkarları, belirli bir devlet içindeki işçilerin ortak proleter, siyasal, sendikal, kooperatif, eğitsel ve diğer örgütlerde bileştirilmelerini gerektirir.” (Aktaran S. Shaheen, The Communist Theory Of National Self-Determination, 1956, s, 74)                                         

                                   *          *          *          *          *    
Yukarıda adı geçen belgelerin yazarları, önerilerinin esasını oluşturan düşünceyi, “Marksist-Leninist partiler arasındaki eski bölünmeler aşılabilir” deyişiyle özetlemişlerdir. Fakat onlar, bu savın geçerliliğini kanıtlama ve bugünkü ideolojik farklılıkları ve hatta uçurumları aşma doğrultusunda kesinlikle hiçbir çaba harcamamaktadırlar. Ve onlar, Marksizm-Leninizm ve revizyonizmi tanımlamaya ve ikisini birbirinden ayırdetmeye yarayacak nesnel ve bilimsel ölçütler saptama yolunda da kesinlikle hiçbir çaba harcamamaktadırlar. Bu güçlükleri sözümona aştıktan sonra bize, “eski bölünmeleri aşma ve birleşme” öğüdü vermeye girişmektedirler. Onlar ayrıca bize, -ona ne kuşku!- Marksizm-Leninizm ve proleter enternasyonalizmi temeli üzerinde birleşmeyi ve bunun yapılabilmesi için de sağ ve “sol” oportünizme karşı savaşımı güçlendirmeyi öğütlemektedirler. Fakat “yüce yargıçlarımız” bize hala Marksizm-Leninizmle sağ ve “sol” oportünizmi birbirinden ayırdetmemizi sağlayacak kılavuz ipini sağlamamışlardır. Ortalama zeka düzeyine sahip bir insan, bu yaklaşımın mantıksal olarak çelişmeli doğasını kolaylıkla algılayacaktır. Bir yandan, “eski bölünmelerin … aşılabileceği” ve onların bir yana atılması gerektiği söylenmekte ve öte yandan oportünizme ve revizyonizme karşı savaşımın sürdürülmesi çağrısında bulunulmaktadır. Bugün olduğu gibi, kendilerini Marksist-Leninist olarak adlandıran bütün eğilimler gerçekte Marksist-Leninist olmuş olsalardı, aşağıdaki sonuçlara varmak kaçınılmaz olacaktı:    
1) Geçtiğimiz on yıllarda sürdürülen ideolojik savaşımlar aslında Marksist-Leninistler arasındaki ideolojik savaşımlardı.    
2) Bu ideolojik savaşımların yürütülmemesi gerekirdi; bu savaşımlar boşuna yürütülmüştü.    

Bu vargı, yukarıda adı geçen belgelerin yazarlarının konumlarının aşırı oportünizmini ve saçmalığını ortaya koyar; fakat bu yaklaşım kendi içinde tutarlıdır. Kendisini komünist ve sosyalist ilan eden bütün partilerin ve grupların birleşmesi çağrısında bulunanlar başka türlü davranamazlardı. Fakat onlar bir yandan da revizyonizmin, “Marksizm-Leninizmin en tehlikeli düşmanı” olduğunu belirtiyor ve onun “komünist hareket içindeki burjuvazi” olduğunu ileri sürüyorlar. Ve onlar hem 1956’dan önce, hem de o tarihten sonra oportünizme ve revizyonizme karşı sürdürülen ideolojik savaşımları alkışlıyorlar.

Eğer onlar, revizyonizmin böylesine büyük bir tehlike oluşturduğuna gerçekten de inanıyorlarsa, neden emperyalizmin ve burjuvazinin bu acentasını tanılamaktan ve tanımlamaktan bu denli özenle kaçınıyor ve Sovyet-yanlısı, Çin-yanlısı, Arnavutluk-yanlısı, Küba-yanlısı ve bağımsız grupların birleşmesi ve bir ideolojik ateşkes ilan etmeleri için çağrı yapıyorlar? Bunun iki farklı açıklaması olabilir. Onlar ya ne dediklerinin farkında değillerdir ya da kendilerini komünist ve sosyalist ilan eden tüm parti ve grupların içinde yer alacağı revizyonist bir enternasyonalin kurulmasını savunmaktadırlar. Her iki durumda da onlar, işçi sınıfının ve içtenlikli devrimcilerin saflarında kafa karışıklığı yaratmak ve revizyonizmin değişik türlerinin, kendilerini Marksist-Leninist ve uluslararası komünist hareketin bileşenleri olarak yutturmalarına yardımcı olmak suretiyle emperyalizmin ve burjuvazinin çıkarlarına hizmet etmektedirler.    

Revizyonizme karşı savaşım ve komünistlerin birliği ikili ve birbiriyle ilişkili sorunlarına Marksist-Leninist yaklaşım, yukarda adı geçen belgelerin yazarlarınınkiyle taban tabana karşıttır. Marksist-Leninistler her zaman gerek tek tek partiler ve gerekse uluslararası komünist hareket içinde oportünizme ve revizyonizme karşı uzlaşmaz ideolojik savaşımdan yana olmuşlardır. Dahası, onlar savaşımın belirli bir aşamasında komünist örgütlerin oportünist öğelerden arındırılmasından da yana olmuşlardır. Oportünizme karşı Leninist tutumu anlatırken Stalin şöyle diyordu:   
“Bütün bu küçük-burjuva gruplar şu ya da bu biçimde partiye girerler; partiye kararsızlık ve oportünizm ruhunu, moral bozukluğu ve güvensizlik ruhunu getirirler. Hizipçiliğin ve geçimsizliğin başlıca kaynağı, içten baltaladıkları partide kargaşalığın başlıca kaynağı onlardır. Geride böyle ‘müttefikler’ varken emperyalizmle savaşa tutuşmak, kendini hem önden, hem arkadan iki ateş arasında bırakmak demektir. Bu yüzden böyle unsurlara karşı amansız bir savaşım verilmesi ve bunların partiden kovulması, emperyalizme karşı savaşın başarısı için önkoşuldur.” (Leninizmin İlkeleri, 1979, Ankara, Sol Yayınları, 1979, s. 112) Zimmerwald ve Kienthal’ın merkezci oportünistlerini eleştirirken aynı yaklaşımı sergileyen Lenin şöyle diyordu:
“Oportünizme karşı savaşımla sıkı sıkıya bağlantılı değilse, emperyalizme karşı savaşım ya bir boş söz, ya da bir sahtekarlıktır. Zimmerwald ve Kienthal’in temel bir zaafı -Üçüncü Enternasyonal’in bu embriyonlarının fiyaskoyla sonuçlanma olasılığının yüksek olmasının nedenlerinden biri- oportünizmle savaşım sorununun, oportünistlerle kesin bir kopuşmanın ilan edilmesi anlamında çözülmesi bir yana açıkça dile bile getirilmemiş olmasıydı.” (“The Military Programme of the Proletarian Revolution”, Collected Works, Cilt 23, Moskova, Progress Publishers, 1974, s. 83) Yukarıda adı geçen belgelerin, Marksizm-Leninizm ve proleter enternasyonalizmi adına bize oportünizm ve revizyonizmle barışmamızı öğütleyen yazarlarının tersine Lenin “Enternasyonal Sosyalist Komiteye ve Tüm Sosyalist Partilere Bir Çağrı İçin Tezler”inde şunları söylüyordu:   
“Enternasyonalizm üzerine yemin billah etmekle yetinenler enternasyonalist değildirler. Kendi burjuvazilerine, kendi sosyal-şovenistlerine, kendi Kautskistlerine karşı gerçekten enternasyonalist tarzda savaşanlar enternasyonalisttir ancak.” (“Theses For an Appeal to the International Socialist Committee and All Socialist Parties”, Collected Works, Cilt 23, s. 209)   

“Uluslararası Komünist Hareketin Birliği İçin Öneriler” adlı belgede şu satırları okuyoruz:   
“1) 1919’da kurulmasından bu yana uluslararası komünist hareket tarihi sarsmış ve dünyanın bakış açısını değiştirmiştir. Komünist Enternasyonal”in Temmuz 1920’de toplanan II. Kongresi bir tüzük, giriş koşulları, manifesto ve uluslararası komünist hareketi sosyal demokrasiden ayırdeden diğer özsel kararları kabul etti. 1956’ya kadar uluslararası komünist hareket devrimci yönelimini ve birliğini sürdürdü; onun gücü ve etkisi dünya ölçeğinde artmaya devam etti.   
“2) Anlamlı bir akım olarak dünya sahnesinde yeniden ortaya çıkabilmesi için uluslararası komünist hareketin bu ortak tarihe sahip çıkması gerekir.”    

Biz bu yaklaşıma tümüyle ve koşulsuz olarak katılıyoruz. Bu, MLKP-K’nın yaklaşımıdır ve o, bu yaklaşımı benimseyen tüm komünist parti ve örgütlerle birlikte ve uyum içinde davranmaya hazırdır. Fakat, ne yazık ki, yukarda adı geçen belgelerin yazarlarının genel usyürütme ve davranış tarzı, bu yaklaşımla uyuşmamaktadır. Dahası, onların, revizyonizme karşı savaşım ve komünistlerin birliği sorunlarına karşı gerçek tutumları, doğru tutumla taban tabana karşıtlık içindedir. Sözkonusu belge, uluslararası komünist hareketin mirasına sahip çıkmaktan söz ediyor. Fakat onun analizleri, temel yaklaşım ve önermeleri, aşırı bir oportünizmi ele vermektedir. Uluslararası komünist hareketin mirasına sahip çıkanlar, Komintern’e katılmanın 21 koşulunun ruhuna uygun olarak düşünmek ve davranmakla yükümlüdürler. Bu koşulların bazıları aşağıdaki gibiydi:   
“6) Komünist Enternasyonal’e katılmayı arzulayan her parti, sadece açık sosyal-yurtseverliği değil, sosyal-pasifizmin namussuzluğunu ve ikiyüzlülüğünü de teşhir etmekle yükümlüdür: kapitalizm devrimci yoldan yıkılmadıkça ne uluslararası hakem mahkemelerinin, ne savaş silahlarının sınırlanmasına ilişkin anlaşmaların, ne de Cemiyet-i Akvam’ın ‘demokratik’ tarzda düzeltilmesinin hiçbir zaman yeni emperyalist savaşları önleyemeyeceğini işçilere sistemli biçimde anlatmalıdır.   
“7) Komünist Enternasyonal’e katılmak isteyen partiler, reformizmden ve ‘merkez’in politikasından tümüyle kopuşu onaylamak ve parti üyelerinin geniş çevrelerinde bu kopuşun propagandasını yapmakla yükümlüdürler. Bu olmadan tutarlı bir komünist politika yürütmek mümkün değildir.” (III. Enternasyonal, 1919-1943, Belgeler, İstanbul, Belge Yayınları, s. 31)    

Söylenenlerden, yukarıda adı geçen belgelerin yazarlarının gerçekte hiçbir zaman, Komintern de içinde olmak üzere uluslararası komünist hareketin mirasına sahip çıkmadıkları yeterince açık olmalıdır. Tersine, haklı olarak, onların, uluslararası komünist hareketin temsil ettiği her şeyin karşıt kutbunda bulunduğunu söyleyebiliriz. Onların, uluslararası komünist hareket saflarında birlik konusuna ilişkin çizgileri, II. Enternasyonal’inki kadar, hatta daha da oportünist bir nitelik taşımaktadır. Giderek derinleşen oportünizmine karşın II. Enternasyonal asla tüm “sosyalist” eğilimleri, kendilerini Marksist ya da sosyalist olarak adlandıran tüm parti ve örgütleri kucaklamıyordu. Örneğin, anarşist ve anarko-sendikalist parti ve örgütler bu platformdan dışlanmışlardı; Millerand, Bernstein vb. gibilerin daha oportünist çizgileri, II. Enternasyonal kongrelerinin kararlarında resmen kınanmıştı ve kitlesel ve siyasal çalışmasını işçi sınıfı içinde yoğunlaştıran II. Enternasyonal’e bağlı partilerin programları, esas olarak Marksizmin temel ilkeleriyle uyumluydu. Fakat, kendilerini uluslararası komünist hareketi yeniden kurma yetkisiyle donatan dostlarımız bu türden sınırlamaları tanımıyorlar! Onların anlatımıyla, Sovyet-yanlısı, Küba-yanlısı, Çin-yanlısı, Arnavutluk-yanlısı, bağımsız vb. olabilirsiniz. Eğer, onların son derece “hoşgörülü” ve herkesi kucaklayan belgelerinin altına imzanızı atmaya hazırsanız ve Marksizm-Leninizmi ve proleter enternasyonalizmini savunmak ve sağ ve “sol” oportünizme karşı savaşmak için yemin ederseniz, anında, yepyeni bir Enternasyonal’in kurucuları arasında yer alabilirsiniz! Biz onlara, Lenin’in, “Bern” Enternasyonali’nin merkezci oportünistlerine yönelttiği acımasız eleştiriyi anımsatacağız:   
” ‘Bern’ Enternasyonali’nden kaynaklanan tehlikelerin en büyüğü, proleter diktatörlüğünün söylem düzeyinde kabulüdür. Bu kişiler, işçi hareketinin başında kalabilmek için her şeyi kabul edebilir, her türlü belgeyi imzalayabilirler. Kautsky şimdi, kendisinin proleter diktatörlüğüne karşı olmadığını söylüyor! Fransız sosyal-şovenistleri ve ‘merkezcileri’ proleter diktatörlüğünden yana kararların altına imza atıyorlar!   
“Fakat bu, onların güvenilirliklerini zerrece arttırmıyor.   
“Gerekli olan, söylem düzeyinde kabul değil, eylemde reformizm siyasetinden, burjuva demokrasisine ilişkin ön yargılardan tümüyle kopulması ve devrimci sınıf savaşımı yolunun gerçekten tutulmasıdır.” (“The Tasks of the Third International”, Selected Works, Cilt 10, Lawrence & Wishart Ltd, 1938, s. 51)    

Öte yandan, yukarıda adı geçen belgelerde, Stalin’e üstü örtülü bir saldırının yöneltildiği ve revizyonizmin Maoist türünün empoze edilmeye çalışıldığı gözden kaçmamaktadır. Bu, sekter olmama, tarafsızlık, bölücülüğe karşı savaş ve revizyonizme karşı söylem düzeyinde savaşım görüntüsü altında yapılmaktadır. Stalin, Kruşçovcu revizyonizmin ortaya çıkmasına ve Sovyetler Birliği’nde kapitalizmin restorasyonunun başlamasına katkıda bulunmakla suçlanmaktadır. “Pyongyang Deklarasyonu”nda şöyle deniliyor:   
“Bazı ülkelerde sosyalizmin başarısız bir tarzda inşasının nedenlerinden biri, bu ülkelerin halk kitlelerinin temel gereksinimlerini karşılama yeteneğine sahip bir toplumsal yapı oluşturmayı ve sosyalizmi, bilimsel sosyalizmin teorisiyle uyumlu bir tarzda kurmayı başaramamış olmalarıdır.” Ve “Uluslararası Komünist Hareketin Birliği İçin Öneriler” adlı belgede ise şu satırları okuyoruz:   
“12) Stalin dönemi SBKP’nin deneyimine ilişkin tartışma, uluslararası komünist hareket içinde yeniden açılmalıdır. Anti-Stalinizm, anti-komünizmin, uluslararası komünist hareket içine sokulmuş Truva atı olmuştur.”   
“13) Stalin yoldaşın yapıtının değerlendirilmesi konusundaki görüş ayrılıkları belirli bir süre varlığını sürdürecektir. Bu görüş ayrılıkları, bilimsel bir tarzda ve sınıfsal konumlardan hareketle ele alınmalıdır.”

Bu noktada şunu sormamız gerekiyor: Kim kimi yargılıyor? “Pyongyang Deklarasyonu” ve konuya ilişkin diğer belgeler bazı komünist ve devrimci gruplarca desteklenmektedir. Fakat, “kendi” egemen sınıflarıyla iyi ilişkileri olan sözde komünist ve sosyalist parti ve gruplar da bu belgelere destek vermişlerdir. Biz, Türkiye’den İşçi Partisi (eski adı Sosyalist Parti) gibi parti ve grupların Stalin’e ilişkin herhangi bir eleştirel yorum yapmaya hakları olmaması gerektiği kanısındayız. Stalin’e yönelik haksız saldırının, O’nu kararlılıkla savunması gereken gerçek devrimci parti ve grupların işbirliği ya da en azından üstü örtülü onayıyla sürdürülmesi, bu durumun kabul edilmezliğini daha da artırmaktadır.   

“Uluslararası Komünist Hareketin Birliği İçin Öneriler” adlı belgenin yazarları Stalin’e saldırır ve onu dolaylı bir tarzda suçlarken, komünist ve devrimci parti ve gruplara, Mao Zedung’un sözümona büyüklüğünü ve doğruluğunu kabul ettirmeye çalışmaktadır. Bu belgede bize şunlar söyleniyor:   
“Sovyetler Birliği’nin yozlaşmasının ışığında Mao Zedung yoldaşın yapıtının yeniden değerlendirilmesi gerekiyor. Büyük bir üçüncü dünya ülkesinde ulusal-demokratik devrime önderlik etmek ve bu devrimi sosyalist devrime dönüştürmek suretiyle o,
dünya ölçeğinde önem taşıyan bir katkıda bulunmuştur. Mao Zedung, Kruşçov’a ve daha sonra Brejnev’in revizyonizmine karşı koymuştur. O, tarihte ilk kez kitleleri parti içindeki yozlaşma eğilimlerine karşı savaşa çekme yolunda girişimde bulundu.”    

Biz, bu koşullarda uluslararası komünist hareketin herhangi bir birliğinin sağlanabileceğini düşünmüyoruz. Bu birlik, asla diplomatik pazarlık ve değişik eğilimler arasında karşılıklı ideolojik ödünler verilmesi yoluyla sağlanamaz. Lenin, “Ne Yapmalı?” adlı yapıtında, Alman Sosyal-Demokrat İşçi Partisi önderlerinin Lassalle’in Alman İşçileri Ulusal Birliği’yle birleşme konusunda eleştiren Marks’a göndermede bulunurken şöyle diyordu:   
“Eğer birleşmek zorundaysanız, diye yazıyordu parti liderlerine Marks, hareketin pratik amaçlarını karşılayacak anlaşmalara girin, ama ilkeler konusunda herhangi bir pazarlığa izin vermeyin, teorik ‘ödünler’ vermeyin.” (Selected Works, Cilt 1, Moskova, Foreign Languages Publishing House, 1956, s. 226-27) Dolayısıyla, yukarıda adı geçen belgelerin yazarlarına bir kez daha sormak istiyoruz: Uluslararası komünist hareketi kurmak ya da yeniden kurmak için kimlerle birleşeceksiniz?    

Ardından, egemen sınıfların onbinlerce komünist, devrimci ve demokratı öldürdüğü 1976 askeri-faşist darbesini desteklemiş olan Arjantin Komünist Partisi ile mi?    

Kamboçya’nın 1975’de ABD emperyalizminin pençelerinden kurtulmasından sonra bir terör yönetimi kuran, milyonlarca insanı zorla kırsal bölgelere yollayan ve en azından bir milyon işçi, köylü ve aydını katleden Kızıl Kmerlerle mi?    

Doğu Alman işçileri ve emekçilerini Rus ve Doğu Alman bürokratik burjuvazisi adına sömüren, Sovyet sosyal-emperyalistleri ve Küba revizyonistleriyle birlikte Etiyopya ve Eritre halklarının kanını döken, Kruşçov ve Brejnev kliklerini destekleyen ve Stalin’e saldıran Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin yöneticisi SED (Sosyalist Birlik Partisi)’in doğrudan ardılı PDS (Demokratik Sosyalizm Partisi) ile mi?    

1962’de Hindistan ile Çin arasındaki sınır çatışmasında açıkça Hint büyük burjuvazisi ve toprak ağalarından yana çıkan, Sovyet modern revizyonizmini destekleyen ve iktidara geldiği eyaletlerde egemen sınıfların ajanı rolünü oynayan Hindistan Komünist Partisi ile mi?    

ANC (Afrika Ulusal Kongresi) ile el ele Güney-Afrika halklarına ihanet eden, emperyalizme ve beyaz burjuvaziye teslim olan, Kruşçov, Brejnev ve Gorbaçov’u destekleyen ve Stalin’e saldıran Güney Afrika Komünist Partisi ile mi?    

Küba ekonomisini Sovyetler Birliği ekonomisinin bir eklentisi durumuna getiren, Çekoslovakya, Afganistan ve Etiyopya’ya yönelik Rus saldırısını destekleyen, Etiyopya ve Eritre halklarına karşı savaşan, Kruşçov, Brejnev ve Gorbaçov kliklerini destekleyen ve Stalin’e saldıran Küba Komünist Partisi ile mi? (1)    

1980 askeri-faşist darbesinden önce, devrimci harekete karşı saldırısında açıkça büyük burjuvazi ve toprak ağalarıyla birlikte saf tutan, legal günlük gazetesinde devrimci militanların adlarını, adreslerini ve bulundukları yerleri açıklayan, Eylül 1980 askeri-faşist darbesini destekleyen ve halihazırda Türk ordusunun Kuzey Irak’ı işgalini açıkça savunan Türkiye’deki İşçi Partisi (eskiden Sosyalist Parti) ile mi?    

Görkemli ulusal kurtuluş savaşında kazanılan zaferden sonra Sovyet modern revizyonizminin izinden giden, Sovyet sosyal-emperyalistlerinin kışkırtmasıyla 1979’da Kamboçya’yı işgal eden ve orada kukla Heng Samrin rejimini kuran ve revizyonist blokun çöküşünden sonra “özgür” girişimin “erdemleri”ni keşfeden ve uluslararası finans kapitale ve IMF’ye (Uluslararası Para Fonu) teslim olan Vietnam İşçi Partisi ile mi?    
Bu konuyu gerçekten iyi düşünmelidirler.                                    

                                             *          *          *          *          *    
Belirli koşullar altında bu platform, anti-emperyalist ve anti-faşist bir forum işlevi görebilir. Fakat bunu yapabilmesi için bu forumun, bazı durumlarda, tüm devrimci güçlere karşı burjuvazi, gericilik ve emperyalizmle açık işbirliğine girecek kadar yozlaşan revizyonizme karşı çetin bir ideolojik savaşım sürecinden geçmesi gerekir. Böylesi parti ve gruplar bu platformdan dışlanmalı ve bu ve benzer platformlara kabul edilmemelidirler. Bu noktada, bütün komünistlere ve içtenlikli devrimcilere, yukarıda adı geçen belgelerin yazarlarının ima ettiğinin tersine, Sovyet modern revizyonizminin sonunun hiçbir biçimde tüm revizyonizmin sonu anlamına gelmediğini anımsatmak isteriz. Doğallıkla biz, Sovyet blokunun, sonuçlarından biri revizyonizmin en etkili kaynaklarından birinin yıkımı olan, çöküşünün ve sosyal-emperyalist Sovyet imparatorluğunun dağılmasının -olumlu ve olumsuz- etkilerini küçümsemiyoruz. Fakat sorun, yazarlarımızın, revizyonizmin kaynağı ve doğasını ve onun, kapitalizmin yapısı içinde sahip olduğu derin kökleri kavrayamamasında yatmaktadır. Tersine onlar revizyonizmi, değişik komünist parti ve örgütlere dışarıdan, bu durumda Sovyet revizyonist kliği tarafından empoze edilmiş dışsal bir olgu olarak algılamışlardır. Onları, Sovyet modern revizyonizminin çöküşünün, bütün komünist ve devrimci parti ve grupların birleştirilmesi için son derece elverişli bir fırsat sunduğunu düşünmeye iten boş beklentinin asıl nedeni budur. Toplumsal bir boşlukta varolmaktan uzak olan proletarya, diğer sınıflarla yanyana yaşamaktadır. Finans kapital, burjuvazi ve küçük burjuvazi varolduğu, sınıflar ve sınıf savaşımı varolduğu sürece, proletarya, işçi sınıfı hareketi ve komünist hareket, şu ya da bu ölçüde, bu proleter-olmayan sınıfların ideolojik etki ve nüfuzuna açık olacaktır. Bu, bireylerin, grupların ve partilerin iradesinden bağımsız nesnel bir olgudur. Dolayısıyla, işçi sınıfının öncü birlikleri olan komünist partileri, oportünizm ve revizyonizmin tüm varyantlarına karşı savaşı sürdürmekle yükümlüdürler ve onlar bu savaşımın çok karmaşık, uzun süreli ve kritik bir savaşım, komünizme değin sürecek bir savaşım olduğunu bir an bile unutamazlar.                                                                                                                                      
DİPNOTLAR
(1) Fidel Castro şöyle demişti:   
“Gorbaçov’un amacının sosyalizmi geliştirmek olduğundan herhangi bir kuşkum olmadığı için, onun, Sovyetler Birliği’nin yıkımında bilinçli bir rol oynadığını söyleyemem.” (Fidel Castro, Guardian, 30 Mayıs 1992, s. 25) Öte yandan o, Stalin’e şu sözlerle gözü dönmüşcesine saldırıyordu:   
“Stalin, iktidarını büyük ölçüde kötüye kullandı. Bana öyle geliyor ki, toprağı çok küçük bir tarihsel dönem içinde şiddet yoluyla toplumsallaştırma girişimi, ekonomik ve insansal açıdan çok pahalıya mal olmuştur…   
“O, ünlü Molotov-Ribbentrop Paktı’nı imzaladı. Ben aynı zamanda, kesinlikle savaşın patlak vermesine yol açtığı için saldırmazlık paktının ona zaman kazandırmaktan çok, onun zamanını azalttığını düşünüyorum.   
“Ve orada bence bir başka önemli hata işlendi. Polonya saldırıya uğradığında, o, nüfusu bilmiyorum Rus mu, Ukraynalı mı olduğu için tartışmalı olan toprakları işgal etmek için askeri birlikler yolladı.   
“Ben, Finlandiya’ya karşı savaşın, hem ilkeler açısından, hem de uluslararası hukuk açısından bir başka devasa hata olduğunu düsünüyorum…   
“Son olarak, Stalin’in karakteri, onun her seye karşı duyduğu korkunç güvensizlik, onun daha başka ağır hatalar işlemesine yol açti: Bunlardan biri… savaşın öngününde silahlı kuvvetleri korkunç ve kanlı bir biçimde arındırmaya girişmesi ve Sovyet ordusunu fiilen sakat bırakmasıydı.” (F. Castro, Aynı yerde, s. 25)

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: