Siyasal Önderlik Sorunu

Ekim 1995 Önderliğin özü siyasal önderliktir. Anlayabildiğim ve izleyebildiğim kadarıyla, önderliğin önderlik anlayışını ve ondan da çok, onun önderlik pratiği ve uygulamasını Birlik Kongresi öncesinden bu yana karakterize eden zaaflar bütünüyle aşılmış değil

Ekim 1995

Önderliğin özü siyasal önderliktir. Anlayabildiğim ve izleyebildiğim kadarıyla, önderliğin önderlik anlayışını ve ondan da çok, onun önderlik pratiği ve uygulamasını Birlik Kongresi öncesinden bu yana karakterize eden zaaflar bütünüyle aşılmış değil. Türkiye ve Kürdistan devrimine önderlik etmek için yola koyulmuş bulunan ve büyük bir misyon ve iddia sahibi olan MLKP’nin önderlik anlayışı ve pratiğinde de bir atılım yapması, kaçınılmaz bir zorunluluktur. Eğer bu yapılmaz, kendisini diğer alanlarda gösteren devrimci irade ve yeni tarz, bu alanda ortaya konmaz, konamaz ve alışkanlığın korkunç gücüne bu alanda da meydan okunamazsa, Birlik Kongresi’nden bu yana yakaladığımız yükseliş trendini sürdürememe, MLKP’ye yönelen komünist potansiyeli kucaklayamama ve ortaya çıkan ve çıkacak olan çeşitli siyasal ve örgütsel olanakları değerlendirememe tehlikesiyle yüzyüze geliriz. Bugün önderlik; eylem birliği ve birleşik cepheden PKK’nın ve Kürt ulusal hareketinin durumuna, Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfının durumu, örgütlenmesi ve savaşımından uluslararası komünist hareketin sorunlarına, gençlik çalışmasından Alevi uyanışına, milis örgütlenmesi ve Kızıl Müfrezelerden burjuva ordusu içinde çalışmaya, sendikal alandaki savaşımdan dinsel gericiliğe, burjuva partilerinin değerlendirilmesinden Türk egemen sınıflarının dış politikasına, kent küçük burjuvazisinin durumundan kırsal alanda sınıfların mevzilenmesine vb. kadar uzanan geniş bir spektrumda yer alan bir dizi temel ve yaşamsal öneme sahip konuda somut, doğru ve kapsamlı siyasetler üretme göreviyle karşı karşıya bulunuyor. Bu görevleri yerine getiremeyişimiz, legal ve illegal yayım organlarımızda yer alan analiz, yorum ve değerlendirmelerin yüzeysel bir nitelik taşımasına olduğu gibi, yer yer farklı, hatta karşıt bir içeriğe sahip olmasına bile yol açabiliyor. Ama, asıl önemlisi, bir dizi temel konuda somut, doğru ve kapsamlı siyasetlerimizin olmamasının, Türkiye ve Kürdistan’da siyasal savaşım yürüten bir örgüt olarak önümüzü, nereye gittiğimizi ve yürüyüşümüz sırasında ne tür engellerle karşılaşacağımızı ve bunları nasıl aşacağımızı az çok berrak bir tarzda görmemizi zorlaştırıyor olmasıdır.
Bununla çok yakından ilişkili bir eksiklik de, önderliğin, ülkedeki bellibaşlı tüm sınıfsal ve siyasal güçlerin dizilişine ve bu dizilişte meydana gelen önemli değişikliklere ilişkin kapsamlı ve genel analizler yapma alışkanlık ve becerisini edinmemiş olmasıdır. Türkiye ve Kürdistan’daki genel siyasal durumun doğru ve kapsamlı bir değerlendirilmesi -hem de az çok düzenli olarak- yapılmadan, ne genelde Türkiye ve Kürdistan devrimine ve devrimci harekete, ne de özelde kendi örgütümüze, sözcüğün gerçek anlamında önderlik edilebilir. Bu görevin, yarı-kendiliğindenci bir tarzda, legal yayım organında çalışan yoldaşlara bırakılmasının, bu yoldaşları de facto bir siyasal büro haline dönüştürmenin yanısıra, çeşitli oportünist saptamaların yapılmasına yol açtığını yeterince gördüğümüzü ve yaşadığımızı unutmamalıyız.
Siyasal önderlik eksikliği, “doğa boşluk tanımaz” ya da “siyaset boşluk tanımaz” ilkesi uyarınca, örgütümüzde yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda siyasal bir farklılaşmanın ve çokbaşlılık eğiliminin doğmasına ve merkezselciliğin zayıflamasına da yol açacaktır ve açmaktadır da. Kendiliğindenci ve merkezkaç eğilimlerin önüne geçilmesinin yolu, önderliğin gerçek bir siyasal otorite gibi davranmayı ve bütün dizginleri sımsıkı elinde tutmasını gerektirir. Önderliğin bir orkestra şefi gibi, tüm enstrümanlara egemen olması ve yalnızca örgütsel değil, ideolojik ve siyasal alanda da sıkı bir merkezselciliği yerleştirmesi ve en önemlisi, bu konuda kendi kafasının son derece berrak olması gerekir. Söylemeye bile gerek yok ki, merkezselciliğin güçlendirilmesi, yerel örgütlerin özerklik ve inisiyatiflerinin kısıtlanması anlamına gelmez ve gelemez. O halde, MLKP’yi inşa çalışmasının bu evresinde temel sloganlarımızdan biri, her alanda merkezselciliği ve disiplini güçlendirme ve güçlü, saygın ve devrimci anlamda otoriter bir merkez yaratma, olmalıdır.
DİPNOTLAR (1) Devrimci Yol’un “önder” olmadığını ileri süren önderlerinden Oğuzhan Müftüoğlu, 2000’e Doğru dergisinin 20 Eylül 1992 tarihli 38. sayısında yayımlanan röportajında, bu anlayışların tipik bir örneğini sunuyordu. O, sözkonusu derginin, Devrimci Yol’un yaşadığı ‘tartışma süreci’ne ilişkin sorularını yanıtlarken şunları söylüyordu:
“Şimdi önce Devrimci Yol’da sizin anladığınız anlamda, klasik anlamda bir önderlik müessesesinin olmadığını ifade etmek gerekiyor. Devrimci Yol’un öyle bir örgütlenmesi ve bu çerçeve içerisinde bir yönetici kadrosu, önderlik kadrosu bulunmamaktadır… Ben, bu bakımdan böylesi bir hareketin, klasik anlamdaki bir önderlik mekanizmasının içerisinde yer alan bir insan değilim. Sıradan Devrimci Yolcular’dan hiçbir farkım yok….
“Geleneksel sol anlayış dediğim budur. Kaynağında Marx’ın, Lenin’in ifade ettiği anlayışlar değil, bu anlayışların mutlaklaştırılması, kurumlaşması vardır. Sovyetler Birliği’nde en çarpıcı örneğini görüyoruz. Bir profesyonel siyasetçi kademesinin toplumu yönettiği; toplum hakkında, toplumun en canalıcı sorunları hakkında kararlar verdiği, partinin üye kitlesinin ve toplumun en geniş kesimlerinin siyaset süreçlerinden, karar verme süreçlerinden uzak tutulduğu bir model.
“… Kuşkusuz siyasetin, yöneten-yönetilen ayrımının ortadan kalktığı bir düzlemde ancak en özgür, en demokratik ortam sağlanabilir. Ama bu doğrultuda gelişen bir sosyalist geçiş süreci içerisinde de demokrasi anlayışının, bana göre burjuva demokrasi anlayışından çok daha etkin mekanizmalara sahip olması gerekir. Bu, parti ve toplum arasındaki ilişki açısından böyle. Parti içinde de, siyasetlerin, teorinin üretilmesi konusunda da, parti önderliğinin kuşkusuz başlangıçta önemli bir rol oynayacak olan fonksiyonları giderek azalmak, ortadan kalkmak zorundadır.” (Tartışma Süreci Yazıları 1, 1992, s. 84-86) (2) Sözcük ve kavramların kendilerine özgü objektif anlamları vardır. Bu bakımdan biz, herhangi bir sözcük ve kavramı kullanırken, özellikle de sistemli bir kullanım sözkonusuysa, son derece özenli olmak zorundayız. Bu noktada, Engels’in Bebel ve Alman sosyal-demokratlarının kullandığı “özgür halk devleti” veya “özgür devlet” sloganını nasıl eleştirdiğini, bu kavramın objektif olarak “yurttaşları karşısında özgür bir devlet”, yani “despotik hükümetli bir devlet” anlamına geldiğini söylediğini anımsamalıyız. (Bizim legal yayım organımız, bir ara bu “özgürlük”, “özgür Kürdistan” kavramlarının yanısıra “enternasyonal demokratizm”, “demokratik enternasyonalizm” gibi anti-Marksist ve saçma kavramları da kullanıyordu.)
“Ulusal sömürü” ya da “cinsel sömürü” gibi literatürümüze bazı yoldaşlar tarafından, Parti programı ve hukuku da hiçe sayılarak adeta zorla sokulan anti-Marksist kavramların ve ezilen ulus milliyetçiliğinden ve feminizmden, yani burjuva ideolojisinden etkilenmenin anlatımı olan bu terimlerin ne anlama geldiğini de burada kısaca da olsa tartışmalıyız. Her şeyden önce, Marksizm-Leninizmde “sömürü”, sömürücü sınıfların, artık-ürünün doğrudan üreticiden şu ya da bu yolla almasını, gasbetmesini anlatan bir kavramdır. Sömürünün olduğu yerde, sömüren bir tarafla sömürülen bir taraf bulunmaktadır. Her ikisi arasındaki çelişme, uzlaşmaz nitelikte bir çelişmedir ve ancak bu sömürü ilişkisinin, yani varolan statünün zorla yıkılması sonucunda çözülebilir ve ortadan kalkabilir.
Eğer bu kavramları sorumsuz ve keyfi bir biçimde kullanan yoldaşlarımızın, egemen ulusun tümünün ezilen ulusun tümünü ve ezen cinsin tümünün ezilen cinsin tümünü sömürdüğü yolunda bir düşünceleri varsa bunu açıkça dile getirmeli ve Parti platformlarında bu düşüncelerinin kavgasını vermelidirler. Buna giriştikleri anda, onların, Marksizm-Leninizmi ve Parti programının yadsıdıkları açıkça ortaya çıkacaktır. Dikkat edilirse, ezen ulusun ezilen ulusu sömürdüğünü ileri süren burjuva ve küçük-burjuva milliyetçileri ve ezen cinsin ezilen cinsi sömürdüğünü ileri süren feministler ve diğer burjuva kadın hareketi temsilcileri, açık ya da üstü örtülü olarak da olsa tam da bunu savunmaktadırlar. Onlara göre, ezilen ulus ve ezilen cins açısından sınıfsal ayrımlar önemsizdir; aslolan ulusal ve/ ya da cinsel kimliktir. Onlar, ezilen ulusun işçilerine ve diğer sömürülen yığınlarına ve kadın işçi ve emekçilere, kendi uluslarından ve cinslerinden burjuvalara ve diğer sömürücülere karşı çıkmama ve onlarla “birlik olma” çağrısı yapmaktadırlar. Böylelikle, onlar objektif olarak, ezilen ulusun ve ezilen cinsin burjuvazisinin çıkarlarını savunmakta ve dolaylı, ama yadsınamaz bir biçimde, ulusal ve cinsel baskının sürmesinden yana bir tutum almaktadırlar. Çünkü onların politikası, -objektif ve belki bazan da subjektif olarak- hem ulusal baskının ve hem de cinsel baskının kaynağı olan kapitalizmi ve sınıflı toplumu ayakta tutmayı, en iyi olasılıkla kapitalist toplumun yapısında bazı reformlar yapmayı hedeflemektedir.
Oysa, Marksist-Leninistler, milliyet, cins vb. ayrımı gözetmeksizin bütün işçileri ortak sınıf örgütlerinde (parti, sendika, kooperatif vb.) kapitalizme karşı ve sosyalizm için biraraya gelmeye ve gene milliyet, cins vb. ayrımı gözetmeksizin bütün ezilen ve sömürülen yığınları bu kavgaya katmaya ve bu kavgada yönetmeye çağırmaktadırlar. Kuşkusuz bu, devrimci proletaryanın, ezilen ulusun ve ezilen cinsin ulusal ve cinsel baskıya karşı demokratik savaşımlarını desteklemeyeceği anlamına gelmez. Ancak, bu destek, her zaman sınırlı, eleştirel ve koşullu olmak, ezilen ulusun ve ezilen cinsin geniş yığınlarını ezilen ulus milliyetçiliğinin ve feminizmin ideolojik-siyasal etkisinden kurtarma ve devrimci proletaryanın önderliği altında birleştirme perspektifiyle elele gitmek zorundadır. Ezilen ulusun ve ezilen cinsin gerçek kurtuluşu, ancak komünist partisinin önderlik ettiği proletaryanın demokratik ve sosyalist devrim kavgasının zaferiyle olanaklıdır. (3) Lenin, devrimci küçük burjuvazinin yarı-anarşist devrimciliği ve Bolşevizmin onun karşısındaki tutumu konusunda şunları söylüyordu:
“Bolşevizmin işçi sınıfı hareketi içindeki öteki düşmanı için, aynı şeyi söyleyemeyiz. Bolşevizmin, anarşizme benzer yanları bulunan ve ondan bir şeyler alan ve tutarlı bir proleter sınıf savaşımının koşullarını ve gereklerini ölçüp biçmeyen şu küçük-burjuva devrimciliğine karşı uzun yıllar süren bir savaşım içinde biçimlendiği ve güçlendiği olgusu yurtdışında henüz yeterince bilinmemektedir. Marksistler için teorik olarak kanıtlanmış ve Avrupa’nın bütün devrimlerinin ve bütün devrimci hareketlerinin deneyimiyle tam olarak doğrulanmış bir gerçek varsa, o da, kapitalist düzende, sürekli bir sömürü ve baskıya ve çok kez yaşam koşullarının hızla kötüleşmesine ve yıkıma uğrayan bir toplumsal tip olarak (bir çok Avrupa ülkesinde temsil edilen ve önemli bir yığın oluşturan) küçük mülkiyet sahibinin, küçük üreticinin, aşırı bir devrimciliğe kolayca geçtiği, ama bu sınıfın tutarlı, örgütlü ve disiplinli ve sağlam bir tutumu benimseyemediğidir. Kapitalizmin dehşeti karşısında öfkeye kapılan küçük burjuva, bütün kapitalist ülkelere özgü anarşizm gibi, toplumsal bir fenomendir. Bu çeşit devrimciliğin kararsızlığı, kısırlığı, çabucak boyuneğişe, kayıtsızlığa, kuruntuya ve giderek bir burjuva hevesinden bir ötekine çılgınca sevdalanmaya dönme eğilimi-bütün bunlar, herkesçe bilinir.” (Komünizmin Çocukluk Hastalığı,“Sol” Komünizm, 1991, s. 21-22)
Türkiye devriminin son bir kaç onyıllık pratiği de, bu yasayı doğrulamaya yetecek bir dizi veri sunmuş bulunuyor. 1960’lı yılların sonlarında ortaya çıkan yarı-anarşist militan küçük-burjuva devrimci örgütlerden 1970’li yılların devrimci örgütlerine devredilen örgütsel mirasın zayıflığı, bu örgütlerin sağ kalan kadrolarının ve yöneticilerinin neredeyse hepsinin düzene karışması nedeniyle bu örgütlerde yer yer yüzde yüze varan bir personel yenilenmesi yaşanmış olması buna bir örnektir. 1970’li yılların ortalarında ve ikinci yarısında ortaya çıkan -çoğu THKP-C kökenli- benzer örgütlerin, 12 Eylül faşizminin ve revizyonist blokun çöküşünün etkisiyle hemen hemen bütünüyle siyaset sahnesinden uzaklaşmış, hatta bazan kendi kendilerini tasfiye etmiş olmaları buna bir başka örnektir. Ne yazık ki, Lenin’in herkesçe bilindiğini söylediği bu gerçeği, bazı yoldaşlarımız hala kavramamış gözüküyor. (4) XA’nın 2. sayısının başyazısında,
“Demokratikleşme ve basın yasası değişikliği senaryoları, yine aynı kapsamda, devletin baskı ve terörünü sürdürmek dışında en ufak bir değişmeye girmeyeceğinin, giremeyeceğinin; kopkoyu ırkçı faşıst terörle ‘işleri götürme’ye çalışacağının ifadesi oluyor.” (“Kriz ve Zor”, XA, Sayı: 2, s. 1) deniyor ve aynı yayım organının 3. sayısının başyazısında bu düşünce şu sözcüklerle yineleniyordu:
“ ‘Demokratikleşme’ paketinden burjuva anlamda ‘düşünce özgürlüğü’nün bile çıkmamış olması, düzenin ve devlet sisteminin herhangi bir burjuva değişmeye bile açılım yapamayacak kadar kilitlendiğini, herhangi bir burjuva hal tarzı çözüme bile dayanamayacak kadar çürüdüğünü ve bunun, sistemin en tepesindekilerce iyi bilindiğini gösteriyor.” (“Demokratikleşme Çıkmazı”, XA, Sayı: 3, s. 1) Ben, Ocak 1995’de kaleme aldığım “Devrimci Küçük-Burjuva Milliyetçiliği mi, Proleter Enternasyonalizmi mi?” adlı yazımda bu yaklaşımı şöyle eleştirmiştim:
“Komünist bir yayım organı, dünyada neler olup bittiğine bakmadan, Türkiye’deki sınıf ilişkilerinin ve bölgemizdeki siyasal güç dengelerinin bugünkü durumunu ve gelişim yönünü tartmadan böyle genellemeler yapamaz. 1974 ve 1975 yıllarında Portekiz ve İspanya’da yaşanan sürecin (faşist diktatörlüklerin kitle hareketinin baskısı altında reformist tarzda, burjuva demokrasisinin geri bir versiyonuna evrimi) bugün için Türkiye’de olanaklı olmadığını söyleyebiliriz. Ama ‘Kürt sorunu’nun emperyalist-reformist çözümünün olanaklı olmadığını ve Türk gericiliğinin, baskı ve terörü sürdürmek dışında hiçbir alternatife sahip olmadığını ileri sürmek ne doğrudur, ne de gerçekçi.” (5) Abdullah Öcalan, Ali Kemal adlı bir politik felsefe öğrencisinin kendisiyle yaptığı röportajda, kendisine sorulan bir soruyu yanıtlarken şöyle diyordu:
“Marks, sadece sözünü söylüyor. Benim durumum çok farklı, benim için söz söyleme işin en basit kısmı. Lenin onun örgütsel esaslarını söylüyor, benim için örgütsel esaslarını da söylemek çok basit bir iş. Onlar sınıf mücadelesi diyor. Benim sınıf mücadelesi demem de çok sıradan basit bir iş. Ben bunların hepsini adeta abc biçiminde çoktan öğrenip, bir kenara atmışım. Daha fazla yaptıklarım var.” (“Felsefemde Öncelik Sonralık, İlk ve Son Yoktur”, Serxwebun, Sayı: 179, Aralık 1996, s. 19) Daha sonra, Ali Kemal’in bir başka sorusuna verdiği yanıtta ise Abdullah Öcalan şunları söylüyordu:
“Tamam, yani sorunlu adamlarla da devrimi yürütme…. Lenin bu konularda bizdeki kadar derin değil. Ve belki de fazla anlam veremiyor. Biz bu noktada tam bir büyük usta gibiyiz. Düşünemediği çok şeyi, aslında derinliğine ele almış uyguluyoruz. Lenin’de de sınırlıdır örgüt içi sorunları çözme ve hatta çaresizdir de. Bir nevi aydın gibi durur. Benimki fırtınalı bir savaşçılıktır. Müthiş ilişkilerine kadar, hücrelerine kadar savaşçılıktır. Lenin’in aklına gelmez, Mao’nun da. Bizimki çok daha ileridedir. Savaşım düzeyinde, örgüt düzeyinde kesin ilerlemişiz. Bu Leninizm çerçevesinde ele alınırsa, böyledir. Fakat biz daha farklıyız. Bizim durum kabaca Lenin’in örgüt anlayışıyla izah edilemez. Benzerliği var, ama onu biraz aşıyor.” (Adıgeçen dergi, s. 19)
Yeri gelmişken şunu belirtmekte yarar var: Kürt ulusal hareketinin sırtına yapışmış olan bu parazitin, binlerce gerillanın kanının siyasal rantıyla yaşayan ve eline geçecek ilk fırsatta Kürt halkının kurtuluş davasını, ama yalnızca onu değil Türk halkının kurtuluş davasını da emperyalistlere ve Türk gerici egemen sınıflarına bir tabak çorba karşılığında satmaktan çekinmeyecek olan bu rezil oportünistin yalnızca bu megalomanisini değil, onun anti-Marksist siyasal kimliğini teşhis edememiş olması da Partimizin son derece ağır bir yanılgısıdır. Bu hiç de rastlansal olmayan hata ve siyasal aşağılık kompleksi, kollektif bünyemizdeki küçük burjuva yanın bir diğer ürünüdür. (6) İbrahim Kaypakkaya’nın bu pasajlarda sunduğu yaklaşımın esas itibariyle doğru olmakla birlikte bunun, Maoizmin etkisiyle kısmen sakatlanmış olduğunu belirtmeliyiz. O, bir ülkedeki bütün uluslardan işçilerin ortak sınıf örgütleri içinde birleştirilmesini öngören Leninist-Stalinist yaklaşımdan farklı olarak “Türkiye içindeki bütün uluslardan işçileri ve emekçileri ortak sınıf örgütleri içinde birleştir”mekten sözetmekte, dolayısıyla proletarya ile –kendi başlarına kapitalizmi ve sınıflı toplumu devirme yeteneğinden yoksun olan küçük mülk sahiplerinin bir bölümünü de kapsamına alan- proleter-olmayan emekçi sınıflar arasındaki sınır çizgisini ortadan kaldırmakta ve proletaryanın örgütsel bağımsızlığı ilkesini çiğnemektedir. Bu hatalı yaklaşımın, işçi sınıfının tarihsel rolünü ve dolayısıyla bu sınıfın hem demokratik ve hem de sosyalist devrimde hegemonyasını/ önderliğini kabul etmeyen ya da reddeden Maoizmin etkisinden kaynaklandığı tartışma götürmez.

(7) Partimiz ve onun öncelleri, konferans ve kongrelerini az çok düzenli olarak toplama noktasında, Komsolomuzun da izlediği ve Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketinin geneline örnek olacak bir gelenek yaratmışlardır. Bununla haklı olarak övünebiliriz. Ancak, Birlik Kongremizden bu yana bir çeşit konferans enflasyonu yaşamaya başladığımızı, daha da önemlisi onlara gereğinden fazla bir rol biçtiğimizi de söylemeliyiz. Bizim dışımızdaki devrimci grupların ya da demokratik kuruluşların toplayamadığı bu konferansların salt düzenlenmiş olmalarının bile sağladığı kısmen haklı prestijin şimdiden bir baş dönmesi etkisi yarattığının ise görülmesi gerekir. Bu türden etkinliklerin bize sağladığı kitle ilişkilerini, olanakları, özgüven duygusunu ve prestiji küçümsediğim sanılmasın. Ama, başta işçi sınıfı gelmek üzere, sömürülen yığınlar arasındaki gösterişsiz, derinden ve kalıcı siyasal ve örgütsel çalışmada ve sınıf bilinçli işçileri kazanmada elde edeceğimiz görece kalıcı mevzilerin bile bizim için pek çok “başarılı” konferanstan çok daha önemli olduğunu unutan önder kadrolarımız, iyi bir önderlik sınavı vermiş sayılmazlar. Böylesi konferanslarda yüzlerce, hatta binlerce örgüt, grup, dernek, sendika ve kişinin onayladığı parlak kararlardan geriye ne kaldığını, bu etkinliklerin hangi kalıcı siyasal ve örgütsel mevzileri yarattığını gözönüne almayan önder kadrolarımız için de aynı şey söylenmelidir. Ve lütfen, hiç kimse çıkıp da, “bu ikisini karşı karşıya getirmemek gerekir” türünden anlamsız sözler söylemesin. Söylemesin; çünkü, içinde bulunduğumuz somut koşullar ve yapısal zaaflarımız -işçi sınıfına yönelimimizde ve Marksizm-Leninizmi içselleştirmede varolan gerilik- gözönüne alındığında, bu türden “başarılar”, bize, işçi sınıfı ve diğer sömürülen yığınlar arasındaki bağlarımızın ne denli zayıf olduğunu unutturabilir ve bizim, dikkat ve enerjimizi temel görevlerimiz üzerine yoğunlaştırmamızı frenleyebilir.
Öte yandan, Partimizin bu konferanslardaki pratiğinde göze çarpan bir başka olumsuzluk, onun legal plandaki temsilcilerinin bu platformlarda kendi komünist kimlik ve görüşlerini kolaylıkla unutuvermeleri ve adeta sıradan bir demokrat kimliğine bürünüvermeleridir. Onların bu platformlarda, Partimizin gündemdeki soruna ilişkin kendi gerçek ve budanmamış Marksist-Leninist görüşlerini dile getirmemeleri, Parti’yi neredeyse kendi kendisine sansür uygular hale sokmaları ve kendilerini, burjuva demokrat güçlerin biraz daha solunda konumlandırmakla yetinmeleri vb., şimdiye değin çoktan önderliğin dikkatini çekmeliydi. Kurucusu oldukları bilimsel sosyalizme bağlılığımızı sürekli olarak dile getirdiğimiz Marks ve Engels’in, ünlü “Komünist Partisi Manifestosu” adlı yapıtlarını,
“Komünistler, kendi görüşlerini ve amaçlarını gizlemeye tenezzül etmezler. Hedeflerine ancak tüm mevcut toplumsal koşulların zorla yıkılmasıyla ulaşılabileceğini açıkça ilan ediyorlar.Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim korkusuyla titresinler.” (Marx-Engels, Seçme Yapıtlar, Cilt 1, 1976, s. 168) sözleriyle bitirdiklerini ne de çabuk ve kolay unutuveriyoruz!
Anlaşılabileceği gibi bu, hiç de öyle sıradan bir hata değildir. Aslında burada, burjuva ve küçük-burjuva demokrat bağlaşıklarını ürkütmeme kaygısıyla kendi komünist bakış açısını sümen altı etme türünden bir oportünizm var; birleşik cephe ve eylem birliği süreçlerinde yalnızca birlik yanını öne çıkarmayı ve ayrılık yanlarının üstünü örtmeyi öngören hatalı bir anlayış var. Oysa, bu ister bir konferans olsun, isterse bir cephe; biz komünistler, dışımızdaki ilerici güçlerle ortak iş yaptığımız her alanda ve her durumda belli ilkelere uygun davranmak zorundayız. Biz bu gibi durumlarda, sözkonusu ortaklığın gereklerine ve amaçlarına uymaya, bağlaşıklarımızın duyarlılıklarını gözönüne almaya ve gereken taktiksel esneklikleri yaşama geçirmeye özen gösteririz. Ama kendi görüşlerimizi, eleştirilerimizi ve değerlendirmelerimizi de açıklıkla ve içtenlikle ortaya koyar, tutarsızlıklarını, yalpalamalarını ve egemen sınıflarla ve emperyalizmle uzlaşma eğilimlerini eleştirme hakkımızı koruyacağımız burjuva ve küçük-burjuva demokrat bağlaşıklarımızı daha ileri ve daha radikal konumlara çekmek için de çaba harcarız. Bunu yapmayı reddetmek, burjuva ve küçük-burjuva bağlaşıklarımızın kendi görüşlerini dile getirmelerine izin verirken, kendimizi gönüllü olarak bu haktan yoksun kılmak, proletaryanın hegemonyasını ve komünist partisinin önderliğini reddetmek, kendi proleter dünya görüşümüze güven duymadığımızı kendi ağzımızdan ilan etmek demektir. Daha da ötesi, bilinçli ya da bilinçsiz savunucularının düşündüğünün tersine, böyle bir yol, sözkonusu birleşik cephe ya da eylem birliğini başarısızlığa mahkum etmenin ve yıkmanın da en kestirme ve en emin yoludur. Neden? Çünkü, bir takım oportünist kaygılarla bu tür birliklerin daha da sağa çekilmesine ve yalnızca parlak “demokratik” kararlar alan bir platformlara dönüştürülmesine izin vermek, niyetlerden bağımsız olarak onların yıkılmasına çanak tutmak demektir. Enver Hoca, “Endonezya’daki Faşist Darbe ve Komünistlerin Çıkarmaları Gereken Dersler” adlı makalesinde komünist hareketin birleşik cephe içinde diğer devrimci ve ilerici güçlerle ilişkilerini ele alış tarzları konusunda şu doğru saptamaları yapıyordu:
“Bunun için, değişik halkçı, demokratik, ulusal ve ulusal kurtuluşçu cepheler içinde yer alan gerçek Marksist-Leninist partiler çalışma ve savaşımlarıyla bağlaşıklarının güvenini kazanmalı, bu cephelerin başına geçmeli ve onlara etkili bir biçimde önderlik etmelidirler. Marksist-Leninist partinin önderliği, onun, cephe içinde birleşmiş olan geniş kitlelerin çıkarlarına uygun doğru devrimci çizgisi, cephelerin gücü ve canlılığının ve onların devrimin amaçlarına ulaşmada oynadığı önemli rolün güvencesidir. Başka toplumsal güçler ve siyasal partilerce yönetildikleri durumlarda bu cephelerin uzun ömürlü olmadıkları, tutarlı bir devrimci çizgi izlemedikleri, sık sık karşı-devrimci amaçlara varmanın araçları haline geldikleri ve gericilikle ilk karşılaşmada bir sabun köpüğü gibi patladıkları hiç de az görülmemiştir. Marksist-Leninist partiler cephede birleştirilebilecek bütün güçlerle birleşme çizgisini izlerlerken, modern revizyonistlerin görüşlerinin tersine, yalnızca bağlaşıklarını ve yönetici rollerini korumakla kalmamalı, aynı zamanda çeşitli bağlaşıklarının yalpalamalarına, onların gerici eğilimlerine ve cepheyi bölme ve gericiliğin güçleriyle pazarlıklara başlama girişimlerine karşı da savaşım vermelidirler. Birlik ve savaşım çizgisi, cephelerin güçlendirilmesini sağlar, onları gerici ve karşı-devrimci öğelerden arındırır, onların iç dayanışmasını ve devrimci ruhunu yükseltir ve daha sağlam temeller üzerinde daha üst düzeyde bir birliğe erişilmesine katkıda bulunur. Yalnızca birlik çizgisinin izlenmesi ve savaşımın ihmal edilmesi, sahte ve biçimsel bir birliğin oluşmasına ve gerici öğelerin ve güçlerin onu kolaylıkla yıkmasına ve yoketmesine ve böylelikle devrim davasının bizzat kendisine ağır bir darbe indirilmesine olanak verir.” (Aktaran, D. XS, Sayı: 12, s. 203-04) (8) Partimizin, siyasal İslam ve dinsel gericiliğin oluşturduğu tehlikeyi tüm boyutlarıyla kavramasına ivedi olarak gereksinim var. Parlamenter planda Refah Partisi tarafından temsil edilen, ama kesinlikle ondan çok daha geniş ve köklü bir etkiye sahip olan bir düşman var karşımızda. Ankara ve İstanbul başta gelmek üzere bir çok kentteki belediyeleri eline geçirmiş bulunan, kendilerine bağlı bir işçi konfederasyonu (Hak-İş) ve bir işveren örgütü (MÜSİAD) olan, Kanal 7, Samanyolu, TGRT başta gelmek üzere 200’den fazla TV istasyonunu ve yüzlerce radyo istasyonunu denetleyen, Milli Gazete, Akit, Yeni Şafak, Türkiye, Zaman gibi gazetelerin yanısıra yüzlerce yerel gazete ve dergi yayımlayan, El Baraka Türk, Faysal Finans, İhlas Holding, Kombassan Holding başta gelmek üzere çok sayıda mali ve endüstriyel kuruluşa sahip bulunan, kendi entellijentsiyasını oluşturmuş olan, Türkiye Milli Gençlik Vakfı ve diğer gençlik örgütleri aracılığıyla ülkenin her yanında geniş bir gençlik kitlesini örgütleyen, kadınlar, memurlar ve diğer toplumsal katmanlar arasında da örgütlenen, kendisi açısından önemli bir gelir kaynağı da olan yurtdışındaki Avrupa Milli Görüş Teşkilatı’nın ve diğer gerici dinsel kuruluşların saflarında yüzbinlerce insanı toplayan, şimdi de kendilerine bağlı spor kulüpleri oluşturmaya girişen, polis örgütü içinde önemli bir etkisi bulunan ve Hizbullah’ın kişiliğinde şimdiden kendi silahlı örgütünü oluşturmuş olan dinsel gericiliğin gücü bütün bunlarla sınırlı değil. Milyonlarca müridi olan ve yalnızca burjuva partilerinin bir çoğuyla değil, ordu, istihbarat örgütleri ve sivil bürokrasiyle de içiçe geçmiş olan tarikatlar, sayısı şimdiden 75,000’e yaklaşan camiler, onbinlerce İmam Hatip ortaokulu, lisesi ve Kuran kursu, bütçesi bir çok bakanlığınkini katlayan ve Türkiye’de ve yurtdışında onbinlerce personel istihdam eden Diyanet İşleri Başkanlığı, ülkenin her tarafını sarmış olan cemaatlar, ocaklar, dergahlar, vakıflar, özel okullar, dersaneler, öğrenci yurtları ve siyasal İslamın – emperyalistlerden Suudi Arabistan başta gelmek üzere çeşitli Arap ve İslam ülkelerine, Orta Asya Türk cumhuriyetlerinden Balkanlar’a, iktidarda olmayan gerici-İslamcı örgütlerden benzer uluslararası örgütlere kadar uzanan- uluslararası bağlantıları vb. gözönüne alındığında, çok zorlu bir düşmanla karşı karşıya bulunduğumuz daha iyi anlaşılacaktır.
Kuşkusuz homojen olduğu ve tek bir merkezden yönetildiği asla söylenemeyecek olan ve saflarında, emperyalistlerin ve Türkiye burjuvazisinin iç çelişmelerinden kaynaklanan- önemli çatlaklar da bulunan dinsel gericiliğin, diğer burjuva partilerinden ve burjuva ordusundan farklı ve üstün bir yönü, onun, gerçek bir kitle tabanına sahip olmasıdır. O, kendi tabanını ve etkilediği kitleleri bir ideolojik meşruiyet zırhıyla donatabilmekte, onları siyasal İslamın davasının haklı olduğu düşüncesiyle motive edebilmekte ve harekete geçirebilmekte, camiler, Kuran kursları, İmam Hatip okullarından vb. oluşan son derece yaygın ve etkili bir doğal örgütsel altyapıya dayanabilmektedir. Özel olarak işbirlikçi-tekelci burjuvazi ve onun devletiyle dinsel gericilik ya da daha doğrusu onun bir kesimi arasında varolan ve ilerde daha şiddetli çatışmalara da yol açabilecek olan çelişmeler, bize dinsel gericiliğin orta ve uzun erimde proletaryanın ve diğer emekçilerin en tehlikeli düşmanı ve burjuvazinin en güçlü siperi olduğunu unutturmamalıdır. Bu konuya yeterince eğilmekten uzak oluşumuzun temelinde bir bütün olarak siyasal önderlik alanındaki zaaflarımızın ve teorik geriliğimizin yattığını düşünüyorum. Ama bu zaafların, dinsel gericiliğin temsil ettiği tehlikeyi görmemizi neden güçleştirdiğini daha somut bir biçimde anlatmakta yarar var. Burada iki önemli, ama birbiriyle yakından ilişkili nedene değineceğim.
Bunlardan birincisi, Partimizin, emperyalistlerle ve diğer gerici kliklerle olduğu gibi siyasal İslam ve onun varyantlarıyla da flört etmekte hiçbir sakınca görmeyen PKK’nın ideolojik basıncının da etkisi altında olması ve buna bağlı olarak propaganda ve ajitasyonunun hedefini fazlasıyla daraltmış olmasıyla ilgilidir. (Bu daralmanın bizi, ayrıca PKK ile emperyalizm arasındaki ilişkileri eleştirmede ve genel olarak emperyalizmi sergilemede zayıf ve tutuk bıraktığı herhalde yeterince biliniyor.) Bu dar ve kısmen sakat yaklaşım bizi aynı zamanda, kendimizi bir çeşit anti-Kemalizmle, bir çeşit “resmi ideoloji” ve MGK-karşıtlığıyla sınırlamaya, hedefi aşırı ölçüde daraltmaya ve burjuva-demokratik normları biçimsel olarak da yadsıyan dinsel gericiliğin içerdiği ve temsil ettiği potansiyel tehlikeyi küçümsemeye itiyor. Dolayısıyla, burjuva devletiyle burjuvazinin ve siyasal İslam da içinde olmak üzere gericiliğin ana gövdesi arasındaki karmaşık ilişkileri ve devletin, “sivil toplum” içindeki derin ve yaygın köklerini ve etkisini görmekte zorlanıyoruz. Oysa, burjuva devleti ve onun bir parçası olan MGK, bir siyasal ve toplumsal boşlukta değil, burjuva toplumunun zemini üzerinde durmakta, hem burjuva devleti ve hem de siyasal İslam da içinde olmak üzere burjuva gericiliği, “halk” dediğimiz o kitlenin ve özellikle de onun daha geri ve daha küçük-burjuva kesimleri arasında derin ve yaygın bir etkiye sahip bulunmaktadır. Yayımlarımızda yer yer, dinsel gericiliğin burjuva devletinin ve MGK’nın “yarattığı” ve istediği gibi yönlendirebildiği pasif bir nesne ve RP ve bağlaşıklarının da MGK’nın basit ve uysal bir aleti olarak görülmesi ve gösterilmesinin temelinde bu yüzeysel ve yeterince Marksist olmayan bakış açısı yatmaktadır.
Bu nedenlerden ikincisi, Partimizin, ülkemizde kapitalizmin gelişme derecesini, burjuvazi-proletarya çelişmesinin keskinlik düzeyini küçümsemesi ve dolayısıyla demokratik görevlerimizin kapsamını abartırken, sosyalist görevlerimizin kapsamını alabildiğine daraltmasıyla ilgilidir. Bir ülkede, kapitalizm ne denli gelişmiş ve sosyalist devrime objektif olarak ne denli yakınlaşılmışsa, orada burjuvazinin bütün fraksiyon ve kliklerinin proletaryaya ve diğer sömürülen sınıf ve katmanlara karşı, bir proleter devrimi olasılığına karşı saflarını birleştirme eğilimi o denli güçlü olacaktır. Bu bakımdan, kendi aralarındaki asla ihmal edilmemesi gereken ve pekala ciddi çatışmalara da yolaçabilecek olan çelişmelere karşın burjuvazinin çeşitli fraksiyon ve kliklerinin, özel mülkiyetin yalnızca bir bölümüne değil, tümüne karşı savaş açması kaçınılmaz olan Türkiye ve Kuzey Kürdistan devriminin yolunu kesmek için dinsel gericiliğe dört elle sarılmaları nesnelerin doğası gereğidir. Egemen sınıfların değişik partilerinin ve askeri kliğin, en azından 1960’lardan bu yana sistemli bir tarzda yığınları din afyonuyla uyutmaya girişmelerinin temelinde işte sınıf savaşımının bu katı gerçeği yatmaktadır. Yoksa, liberal burjuvazinin ve onların kuyruğunda sürüklenen reformist ve devrimci küçük burjuvazinin temsilcilerinin ağızlarına sakız ettiği gerekçe -burjuva partilerinin oy toplama kaygısıyla dinsel gericiliğe ödün verdiği masalı- değil.
Her halükarda, Partimizin, Türkiye ve Kürdistan devriminin yazgısı bakımından son derece büyük önem taşıyan bu konuya titizlikle eğilmesi ve bundan doğru stratejik ve taktiksel sonuçlar çıkarması gerekiyor.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: