Ortadoğu’da Son Tango

Garbis Altınoğlu 

23-24 Haziran 1996       
12 Haziran 1996 tarihli Milliyet gazetesinin manşetinde “Şam’la Sinir Savaşı” yazılıydı. Yazıda,  “Türk Silahlı Kuvvetlerinin 1996 yılı planlı tatbikatlarından Denizkurdu-2 tatbikatı Doğu Akdeniz’in  uluslararası sularında sürerken, tatbikat süresinin geçen yıllara göre bir hafta daha uzatılması ‘Suriye’ye mesaj ve gözdağı’ olarak nitelendi” deniyordu. Sözkonusu yazıda, ayrıca, bu tatbikatın güney cephesinin “biraz geniş tutuldu”ğu, Türk gemilerinin Suriye’nin yalnızca 200 mil açığında tatbikat yapmasının, İsrail’le yapılan askeri eğitim ve işbirliği anlaşmasından sonra Türkiye’nin Ortadoğu politikasında söz sahibi olma çabasının göstergesi olduğu belirtildikten sonra şunlar söyleniyordu: “Suriye ile Türkiye arasındaki gerginlik sınırdaki operasyonlar nedeniyle tırmandı. Güneydoğu’dan Hatay’a kadar uzanan sınırda, hudut birliklerinin yanısıra, sızmalara karşı iç bölgelerde komando birlikleri konuşlandırıldı.” Daha aşağıda ise, Reyhanlı-Kırıkhan bölgesindeki birliklerin Adana 6. Kolordu’dan gönderilen özel birlik ve helikopterlerle takviye edildiği ve Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevik Bir’in sınırda denetlemelerde bulunduğu anlatılıyordu. Sözkonusu yazının iç sayfadaki devamının üzerinde yer alan “İntihar saldırısı tehdidi” başlıklı yazıda da, PKK’nın, 15 Aralık 1995’de tek yanlı olarak ilan ettiği ateşkesi sürdüreceğini, ancak aynı zamanda“belirli hedeflere yönelik intihar eylemleri gerçekleştireceğini” açıkladığı anlatılıyordu. Yazıda ayrıca, Abdullah Öcalan’ın  PKK’nın 4. Ulusal Konferansı’na sunduğu raporda, kendilerinin, Türkiye-İsrail eksenine karşı, Suriye-İran ekseninde yer alması gerektiği yolundaki analizine değiniliyordu. Bu anlatılanlardan, burjuvazinin ve faşist diktatörlüğün Türkiye halkına ve kamuoyuna, PKK-Suriye ilişkisi konusunda bilinen mesajını iletmeye çalıştığı görülebilir. Bundan bir kaç gün önce, yani 8 Haziran’da ise Hürriyet gazetesinde, “Sınırdaki Tehlike” başlıklı ve içeriği bakımından doğruluğu tartışmalı, kışkırtıcı ve psikolojik savaş öğesi olduğu her halinden belli bir yazı yayımlanmıştı. Suriye’nin sözde saldırgan konumuna vurgu yaparak, Türkiye halkını ve kamuoyunu Suriye’ye karşı koşullandırmayı amaçlayan bu yazıda,  “Suriye’nin Halep kenti yakınlarında bir dağın altına tünel kazarak inşa ettiği kimyasal gaz fabrikası uydu fotoğraflarıyla tesbit edildi. Şam, istediği an Türkiye’yi top ateşiyle zehirli gaza boğabilir.” deniyordu. Sözkonusu haberin, Almanya’da yayımlanan Stern dergisini tarafından, “Suriye’nin elindeki bu gücün Türkiye ile İsrail açısından ölümcül bir tehdit oluşturduğuna inan”an CIA’den alınan bilgilere dayanarak hazırlanmış olması, kafalarda, onu kaleme alanların ve aldıranların neyi hedefledikleri konusunda herhangi bir şüpheye yer bırakmıyor. Hürriyet gazetesinin 11 Haziran 1996 tarihli sayısında Almanya’da yayımlanan Die Welt gazetesinden aldığı verilere dayanarak yaptığı haberde yazılanlar da Türk gericiliğinin ve ABD emperyalizminin yönelimini yansıtıyordu. “Türkiye su musluğunu kapatıyor” başlıklı bu yazıda, Türkiye’nin Fırat üzerindeki barajlarına öncelik vermesi nedeniyle Suriye’ye verdiği su miktarını azalttığının, bunun, sanayide ve evlerde elektrik sıkıntısına ve tarım alanlarının sulanamamasına yol açtığının belirtildiği anlaşılıyor.     
Gerçekten de son aylarda ve özellikle de son haftalarda Türkiye ile Suriye arasında bir sinir savaşından söz etmek gerekiyor. Bu iki ülke arasındaki gerginliğin kökleri aslında 1930’lu yıllara değin uzanıyor. Türk egemen sınıfları 1939 yılında, o zamanlar Fransız emperyalizminin mandası altında bulunan Suriye’den Hatay’ı, süngülerin gölgesi altında yapılan bir referandumdan sonra ilhak etmişlerdi. Yaklaşmakta olan İkinci Dünya Savaşında Türkiye’yi kendi yanlarında tutmak isteyen Fransız (ve İngiliz) emperyalistleri, bu ilin Arap ağırlıklı halkının ve Suriye halkının iradesini hiçe sayarak Hatay’ı Kemalist rejime rüşvet olarak vermişlerdi. O günden bu yana Suriye-Türkiye ilişkilerini zehirlemiş bulunan bu tarihsel haksızlığa, özellikle 1950’lerin sonlarından itibaren bu iki ülkenin Soğuk Savaş’ın karşıt kamplarında yer alıyor olmalarından ve Filistin-İsrail çatışmasında sahip oldukları önemli tutum farklılıklarından kaynaklanan yeni gerginlikler eklendi.     
Türkiye bundan yaklaşık 40 yıl önce, yani 1957 yazında da sınıra güç yığarak Suriye’ye karşı bir gövde gösterisi yapmaya ve bu ülkenin politikalarını “Hür Dünya”nın yani Batılı emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda etkilemeye çalışmıştı. Suriye’nin ve Mısır’ın Sovyetler Birliği’yle ilişkilerinin geliştiği, Suriye ile Mısır arasında bir “Birleşik Arap Cumhuriyeti” kurulması yolundaki çabaların yoğunlaştığı bir dönemde, Türk gerici egemen sınıfları, ABD emperyalizminin de kışkırtmasıyla bölgede gerginliği yükselten saldırgan ve maceracı bir tutum takınmışlardı. Ancak, Ortadoğu’yu sözde uluslararası komünizmden kaynaklanan tehlikeden korumak için harekete geçen ve Batılı emperyalistlerin ve Siyonizmin fedailiğine soyunan kraldan fazla kralcı Türk gericiliğinin başını çeken DP hükümeti Arap ülke ve halklarının tepkileri ve Sovyetler Birliği’nin uyarısı karşısında geri adım atmak zorunda kalmıştı. (1)   
1957’den bu yana geçen onyıllar boyunca ve özellikle de 1989-90 döneminde ve sonrasında dünyada ve Ortadoğu’da güç dengelerinde meydana gelen değişikliklerin Suriye ile Türkiye arasındaki ilişkilerin boyutlarını önemli ölçüde etkilediği yadsınamaz. Ancak bu değişikliklerin ve bu iki ülkenin, farklı nedenlerle de olsa, ABD önderliğindeki emperyalist koalisyonun Ocak 1991’de Irak’a karşı giriştiği saldırıyı (“Çöl Fırtınası”) desteklemelerinin, onları birbirine yakınlaştırdığı ya da aralarındaki gerilimi azalttığı da söylenemez. Suriye’nin, Hatay’ın ilhakına karşı süregelen geleneksel tepkisine belli bir süredir bu ülkenin PKK’yı, Türkiye’nin de Müslüman Kardeşler’i karşılıklı olarak birbirlerine karşı desteklemeleri, Fırat, Dicle ve Asi ırmaklarının sularının kullanımıyla ilgili anlaşmazlıklar ve ABD emperyalizminin ve İsrail Siyonizminin, İran gibi Suriye’ye karşı da izlediği yalıtma ve istikrarsızlaştırma politikasının vb. eklenmesi, Türkiye-Suriye ilişkilerinin düzelmesini engellemişlerdir ve engellemeye de devam edecek gözükmektedirler. Ancak, ötedenberi bir çeşit edimsel bağlaşma ilişkisi içinde bulunan Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde önemli bir eşiğin geçilmesi, 4 Kasım 1995’de İsrail Başbakanı İzak Rabin’in öldürülmesinin sonrasına rastladı. Okurlar, Filistin halkının haklı öfkesi ve hoşnutsuzluğu, HAMAS ve diğer Filistin örgütlerinin silahlı ve diğer eylemleri ve Siyonizmin etkisi altındaki İsrail kamuoyunun artan kaygıları nedeniyle tehlikeye girmiş olan sözde Filistin-İsrail barış sürecini desteklemek ve yaklaşmakta olan İsrail seçimlerinde Şimon Perez’in -hem de Sosyalist Enternasyonal üyesi olan- “İşçi” Partisi’nin şansını arttırmak amacıyla ABD emperyalistlerinin girişimiyle tezgahlanan “Barış Yapıcıları Doruğu” adlı siyasal sirk gösterisini anımsayacaklardır. 12 Mart 1996’da Mısır’ın Şarm el-Şeyh kentinde başlayan ve aslında “Teröristler Doruğu” diye anılması gereken bu toplantının ardından Süleyman Demirel’in başkanlık ettiği kalabalık bir Türk politikacı, asker ve işadamları grubunun İsrail’i ziyaret ettiğini de. Bu ziyaret sırasında Türkiye ile İsrail arasında detayları kamuoyunca hala bilinmeyen, ama ticari ilişkilerin geliştirilmesinden istihbarat paylaşımına, hava, deniz ve kara kuvvetleri arasında çok yönlü işbirliğinden  ortak lobi etkinliklerine ve İsrail’in, Fırat ve Dicle’nin sularından yararlanmasına kadar uzanan çok geniş kapsamlı bir anlaşmanın imzalanmış olduğu kesin. Bu anlaşma, ABD  emperyalizminin bu iki stratejik bağlaşığının (ya da daha doğrusu uşağının) ilişkilerinde gerçek bir dönüm noktası  oluşturacaktı. (ABD’nde yayımlanan The Wall Street Journal adlı gazetede 31 Mayıs-1 Haziran tarihlerinde yer alan A. D. Marcus imzalı bir yazıda yer alan savlara bakılırsa, Türkiye-İsrail ilişkilerinde yaşanan balayının kökleri biraz daha eskiye gidiyor. Yazara göre, Kasım 1995’de İsrail eski başbakanı İzak Rabin’in cenaze töreni sırasında ABD Devlet Başkanı Bill Clinton’ın kaldığı otel odasında gizlice biraraya gelen Başbakan Tansu Çiller, Kral Hüseyin ve Başbakan Vekili Ş. Perez’in gerçekleştirdiği toplantıda Türkiye, İsrail ve Ürdün arasında, ABD’nin de destekleyeceği yeni bir bağlaşmanın temelleri atıldı.)     
Geçtiğimiz haftalarda yaşanan gelişmeler, Türk gericiliğinin, siyasal güç dengelerinde meydana gelen oynamaların da yardımıyla, daha açık bir ABD ve İsrail yanlısı bir çizgi izlemeye, Arap ülkeleri ve halklarına ve bu arada Suriye’ye karşı ise daha saldırgan bir tutum almaya yöneldiğini açıkça gösteriyor. Türkiye’nin BM’de yapılan görüşmelerde, İsrail’in Nisan 1996’da gerçekleştirdiği “Gazap Üzümleri” operasyonunu kınamayı reddetmesi, Türk istihbaratının 1996 Mayıs ayı ortalarında PKK Genel Başkanı A. Öcalan’a karşı giriştiği başarısız suikast eylemine MOSSAD’ın destek verdiği yolundaki sav ve veriler, Türkiye’ye gelen İsrail’li turist sayısındaki artış, Türkiye ve İsrail’in ortak deniz tatbikatları yapmaya kararlaştırmaları, iki ülke arasında Türk Hava Kuvvetleri’nin elindeki F-4 uçaklarının modernizasyonunu İsrail’in yapması, bunun için gerekli mali desteği İsrail’in sağlaması ve bazı Türk savaş pilotlarının bu ülkede eğitilmesi üzerinde ilke anlaşmasına varılması, ABD’ndeki Yahudi lobisinin, bu ülkenin Türkiye’ye karşı uygulamaya koyduğu örtülü silah ambargosunu engellemek için, en azından daha fazla çaba harcar gözükmesi, 4 Haziran 1996’da İsrail Genelkurmay Başkan Yardımcısı Tümgeneral Matan Vilnai’nin Türkiye’yi ziyaret ederek Türk Genelkurmayıyla, iki ülke arasındaki askeri işbirliğinin daha da fazla geliştirilmesi konusunda bir dizi görüşme yapması vb. bu yeni yönelimin göstergeleri arasında yer alıyor.  İsrail’de yayımlanan Haaretz gazetesi Mayıs sonlarında yayımladığı bir haberde, bir üst düzey Türk askeri yetkilisinin, “İsrailliler çok gelişmiş silah sistemlerine ve yüksek teknolojiye sahipler. Biz, her yandan sorunla çevriliyiz… Bu kaos çemberinin dışına çıkarak, bölgede dostlar bulmamız bizim için kritik önemde. İsrail mükemmel bir seçenek.” dediğini aktarırken, 3 Haziran 1996’da The Washington Post adlı Amerikan gazetesine demeç veren Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevik Bir, “Türkiye ile İsrail bölgedeki iki demokratik ülkedir. Bölgeye demokrasilerin birlikte iş yapabileceğini göstermek zorundayız.” diyordu. Öte yandan, İsrail’in yeni başbakanı Binyamin Netanyahu’nun en yakın çalışma arkadaşlarından Zalman Şoval, Haziran başında Milliyet gazetesine verdiği demeçte şunları söylüyordu: “Bu bölgede demokrasiyi yalnızca Türkiye ile İsrail temsil etmektedir. ABD de, artık uzun vadeli anlaşmaların yalnızca belli bir istikrara sahip demokratik ülkelerle yapılabileceğini anlamıştır, bu nedenle bu iki ülkeye özel önem vermektedir. İki ülke de, bölgede terörizme ve her türlü aşırı akıma karşı savaşıyor. Bu durumda, aramızdaki koordinasyonu arttırıp, çabalarımızı olabildiğince birleştirmeye devam edeceğiz… Türkiye’yle yapılan askeri anlaşmaların geliştirilmesi taraftarıyız. İsrail, Ürdün ve Türkiye’nin ortak stratejik çıkarları da var.”    
Türkiye-İsrail yakınlaşmasının ardındaki gerçek itici güç, başından beri ABD emperyalizmi oldu. ABD yönetimi, komşularının hemen hemen tümüyle kavgalı ve sorunlu olan Türk gerici egemen sınıflarının emperyalizme uşaklık, Kürt, Türk ve Arap halklarına düşmanlık, yayılmacılık ve saldırganlıkla nitelenen ve kişiliksizlik, beceriksizlik ve siyasal miyoplukla sakatlanmış dış politikasının, kendisine, onları adeta istediği gibi yönlendirme olanağını sunduğunun bilincindeydi. (2) ABD, Türkiye’ye karşı uyguladığı örtülü silah ambargosunun (3) da yardımıyla, onun, zaten dar olan manevra alanını daha da daraltırken, ABD ve İsrail basını Suriye-Türkiye ilişkilerinin daha da gerginleşmesine ve Türkiye’nin İsrail’in kollarına atılmasına katkıda bulunacak psikolojik savaş nitelikli haber ve yorumlarla dolup taşıyordu. Örneğin, 20 Mayıs 1996 tarihli gazeteler, ABD’nde bulunan ve “Nükleer Tehdide Karşı Koalisyon” adlı ne idüğü belirsiz ve çok büyük olasılıkla ABD istihbarat örgütleriyle bağlantılı bir kuruluşun yayımladığı bir rapordan sözediyorlardı. Aktarıldığı kadarıyla, bu raporda, Suriye ve İran’ın elinde bulunan konvansiyonel ve kimyasal silah başlıklı füzelerin “Türk ve Suudi kentleri ile Türkiye ile Suudi Arabistan’daki Amerikan üslerini hedef aldığı” belirtiliyordu. Yukarda da değindiğimiz gibi, 8 Haziran 1996 tarihli Hürriyet gazetesinde yer alan CIA ve Die Welt kaynaklı haberde, Suriye’nin Halep yakınlarında Türkiye’yi ve İsrail’i hedefleyen bir kimyasal gaz fabrikası kurduğu söylenirken, Milliyet’in 14 Haziran 1996 tarihli sayısında İsrail’de yayımlanan Jerusalem Post gazetesi kaynak gösterilerek, “Hafız Esad’ın tam denetimi altında” (!)olan PKK’nın Şam yakınlarındaki Gota vadisinde yeni bir kamp açtığı anlatılıyordu. Milliyet’in aktardığına göre, adıgeçen İsrail gazetesinde çıkan haberde, Suriye’nin PKK’yı kullanarak Türkiye’ye karşı “uzaktan kumandalı” bir savaş yürüttüğü ve PKK’nın eğitim ve lojistik destek olarak Suriye ve İran’a “son derece bağlı” olduğu da söyleniyordu.    
Türkiye-İsrail yakınlaşmasının ardında ABD emperyalistlerinin bulunuyor olması, herhalde hiç kimseyi şaşırtmamalıdır. Washington’un, özellikle 13 Eylül 1993 tarihli Rabin-Arafat anlaşmasından sonra Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin daha da geliştirilmesi için harcadığı çabaları yoğunlaştırdığı biliniyor. Mayıs ayı ortalarında,Türkiye-ABD ilişkilerinin Çekiç Güç, Türkiye’ye verilecek fırkateynler ve Super Cobra helikopterlerinin Kongre engeline takılması, Ermeni soykırımını resmen tanıma istekleri vb. den ötürü tıkanma noktasına gelmiş gözüktüğü koşullarda Türk Dışişleri Bakanı Emre Gönensay, bu ülkeyi ziyaret etmişti. ABD Dışişleri Bakanı Warren Christopher, E. Gönensay’la yaptığı görüşmede, kendisine “Türkiye-İsrail-ABD çekirdeğinde bölgesel temasların artmasının” (yani, bir Türkiye-İsrail-ABD ekseninin kurulmasının- b. n.) sevindirici bir gelişme olacağını söyleyecekti. Türk tarafı, diplomatik terimlerle dile getirilen bu isteğin gerçekleşmesine dünden razıydı. Bu, Gönensay’ın, kraldan fazla kralcı Türk dış politikasının ruhuna uygun olarak ABD’nin Suriye’ye “ılımlı” yaklaşımınından ve başta Christopher olmak üzere ABD yöneticilerinin Şam’ı son bir kaç yılda tam 23 kez ziyaret etmiş olmasından yakınmasından da anlaşılıyordu. Öte yandan, şimdilerde, CIA’e bağlı bir düşünce ve politika oluşturma kurumu (“think-tank”) olan kötü ünlü Rand Corporation’ın yöneticileri arasında yer alan Paul Henze’nin, aradan geçen 16 yıla karşın hala Türk gerici egemen sınıflarına yol göstermeye devam ediyor olması da bu yakınlaşma eğilimine tanıklık ediyordu. Türkiye’li devrimciler ve ilericiler bu bayı 12 Eylül askeri-faşist darbesi dolayısıyla anımsayacaklardır. Darbe, 12 Eylül gecesi saat 04:00’de TRT’den duyurulmadan önce, zaten gelişmelerden kesintisiz bir biçimde anında haberdar edilen Ankara’daki JUSMATT (Amerikan askeri yardım kurulu) aracılığıyla ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’ne bağlı Situation Room’a bildirilmişti. Beklenen haber geldiğinde, bir arkadaşı, -başında Kenan Evren’in bulunduğu beşli faşist cuntayı kastederek- o sıralar Ulusal Güvenlik Konseyi’nde yer alan ve içinde Türkiye’nin de bulunduğu bir dizi ülkeden sorumlu olan P. Henze’ye, “Paul, seninkiler nihayet yaptı (…your boys have done it.)” demişti. Yasemin Çongar’ın kendisiyle  yaptığı ve Milliyet gazetesinin 12 Haziran 1996 tarihli sayısında yayımlanan söyleşide K. Evren ve ortaklarının yakın dostu ve kılavuzu olmuş olan bu bay şöyle buyuruyordu:    “PKK’nın dış desteği kesilmedikçe, ayaklanmanın bitirilmesi de mümkün değil. Bu örgüt, Suriye’yi merkez olarak kullanabildiği sürece, eski Sovyetler’deki komünist gruplardan destek almaya da devam ettikçe, yenilmesi zor. Bence, Türkiye Suriye’ye karşı çok daha sert olmalı. Yapıcı bir diyalog yürütme çabası bugüne kadar hiç bir sonuç getirmedi… Özellikle Rusya’nın zayıf olduğu bir dönemde, Türkiye’nin Suriye’ye karşı yapacaklarının Rus misillemesiyle karşılaşması olasılığı yok. İsrail’in Hizbullah sorunu ile Türkiye’nin PKK sorunu paraleldir ve büyük ölçüde Suriye desteği sayesinde bu boyuta gelmiştir.”     
Gelişmeler,Türk egemen sınıflarının, Amerikalı ve İsrailli akıl hocalarının öğütlerine kulak verdiklerini gösterecekti. 6 Haziran günlü gazeteler Arap ve ABD kaynaklarının, Türkmen nüfusun yoğun olduğu Halep kenti çevresi başta olmak üzere Suriye’nin çeşitli yerlerinde bir ayı aşkın bir süredir meydana gelen patlamaların ardında Türk istihbarat birimlerinin olduğunu, bu patlamalarla ilgili olarak 400 Türkmen’in gözaltına alındığını, Türk birliklerinin son Güney Kürdistan operasyonunda sıcak takip gerekçesiyle Suriye sınırını geçtiğini ve bu operasyonlar sırasında Türkiye ve Suriye birlikleri arasında karşılıklı ateş açıldığını ileri sürdüklerini yazıyorlardı. Milliyet gazetesinin 17 Haziran 1996 tarihli sayısında yer alan “Esad’ı sarsan bombalar” başlıklı haberdeyse, Mayıs ayının başından beri sürdüğü belirtilen bombalama eylemlerinin, sesi çoktandır pek duyulmayan Müslüman Kardeşler örgütünün işi olduğu yazılmaktaydı. Yazıda, bombalama eylemlerinin sürmesine paralel olarak, Suriye rejiminin tutuklamalara devam ettiği ve Türkiye sınırındaki bazı stratejik yerleşim birimlerine zırhlı birlikler kaydırdığı da bildiriliyordu. Türk Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Ömer Akbel, beklendiği üzere, Türkiye’nin bu olaylarla ilgisi olmadığını ileri sürecekti. Ama  7 Haziran 1996’da Sabah gazetesinin dış politika yazarlarından Sedat Sertoğlu’nun kendi köşesinde söyledikleri, Türk devletinin gerçek tutumunu çok daha doğru biçimde yansıtacaktı. ABD emperyalizminin, P. Henze gibi, Türkiye’yi İsrail’e yamamaya ve Arap dünyasından bütünüyle koparmaya çalışan  sözcülerinin paralelinde konuşan S. Sertoğlu, Türkiye’nin sürekli olarak bütün platformlarda kendisine karşı etkinlik gösterdiğini ileri sürdüğü Suriye ile olan sorunlarını şimdiye değin hep diplomasi yoluyla çözmeye çalıştığını söyledikten sonra sözlerini şöyle sürdürüyordu: “Ama başarılı olamadı…Hafız Esad bildiğini okudu hep… Suriye’deki bombaları Türk ajanları mı patlattı? Bilmiyoruz… Ankara bunu reddediyor… Devletlerin örtülü operasyonları kabul etmeleri zaten beklenmez… Hiç bir ülke de bunu kabul etmez..
Her kim bu bombaları patlattıysa, dünyanın gözlerini Türkiye’ye çevirdi…
Bana sanki iyi yaptı gibi geliyor…”    
Yakın gelecekte Türk gerici egemen sınıflarının “iyi” yapıp yapmadığını hep birlikte göreceğiz. Türk egemen sınıflarının, Türkiye-Suriye ve İsrail-Suriye ilişkilerinin gergin kalmasından ABD ve İsrail’in kendilerine -her kuruşunun karşılığını fazlasıyla almak kaydıyla- verebileceği ek ekonomik, siyasal ve askeri desteğin yanısıra, Suriye karşısında askeri açıdan daha avantajlı bir konumda kalabilmek gibi bir kazançları olacaktır.  Suriye-İsrail barışının gerçek olması halinde, Colan tepelerinde konuşlandırılmış Suriye birlikleri gerektiğinde Türkiye sınırına aktarılabilecek ve İsrail Türkiye’ye pek de o kadar gereksinim duymayabilecekti. Onlar bunu bildikleri için böyle bir barışın olmaması için dua ediyor olmalılar. Varsın etsinler. Böyle bir barışın koşulları oluştuğunda, kimse zahmet edip te onların düşüncesini soracak ya da kaygılarını dikkate alacak değildir. Herhalde, İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizmann’ın da Türk işbirlikçi-tekelci burjuvazisinin bu uşak ve kişiliksiz karakterini ve son derece zayıf ve bağımlı konumunu bildiğini kestirebiliriz. Yoksa, onun konumunda bulunan bir kişinin İstanbul’daki HABITAT II toplantısına gelirken uçakta İsrailli gazetecilerle yaptığı söyleşide, burjuva diplomasisinin nezaket kurallarını çiğneyerek, iyi tanıdığını ileri sürdüğü S. Demirel’in Türkiye’de bir İslami hükümetin kurulmasına izin vermeyeceğini ve ordunun da böyle bir gelişmeye sessiz kalmayacağını dile getirmesi olanaksız ve aklın almayacağı bir şey olurdu.   
Türk egemen sınıflarının tuttukları “yeni” rotanın onları, hem ülke içinde, hem de uluslararası alanda daha da fazla yalıtacağının ve daha da büyük çıkmazlara sürükleyeceğinin verileri şimdiden ortaya çıkmaya başlamıştır. Batı Avrupa’yla ilişkileri donma noktasına gelen, ABD katında saygınlığı Bayar-Menderes dönemininkini bile mumla aratan, Rusya ile ilişkileri giderek gerginleşen ve Azerbaycan dışındaki tüm komşularıyla kavgalı olan Türk egemen sınıfları, Suriye ve İran başta gelmek üzere Arap ve İslam ülkelerine karşı Batılı emperyalistlerin ve Siyonistlerin kılıcı rolünü üstlenmek için herhalde bundan daha elverişsiz bir zaman dilimi seçemezlerdi. 29 Mayıs’ta yapılan seçimleri, çok az farkla da olsa kazanan ve içinde iki fanatik dinci partinin ve aşırı sağcı Tsomet partisinin yanısıra “Beyrut kasabı” Ariel Şaron gibi eski generallerin ve hahamların da yer aldığı Likud hükümetinin başbakanı B. Netanyahu, Colan tepelerinin Suriye’ye verilmesine sıcak bakmadığını, bağımsız bir Filistin devletine karşı olduğunu, Kudüs’ün hep Yahudi devletinin elinde kalacağını, Filistin topraklarında Yahudi yerleşim merkezleri kurmayı sürdürmekten ve varolanları korumaktan yana olduğunu gerek seçimlerden önce ve seçim kampanyası sırasında ve gerekse seçimlerden sonra açıklamış bulunuyordu. 5 Haziran’da Akabe’de Mısır, Filistin ve Ürdün liderlerinin ve 7 Haziran’da Şam’da Mısır, Suriye ve Suudi Arabistan liderlerinin katılımıyla gerçekleştirilen ve İsrail seçimlerinin, sözde İsrail-Filistin barış sürecinin ve Türkiye-İsrail yakınlaşmasının tartışıldığı mini doruk toplantılarında İsrail’in yeni hükümetinin yanısıra Türkiye de eleştirilmiş ve Suriye’ye karşı saldırgan bir politika izlemekten vazgeçmeye çağırılmıştı. Mısır’ın girişimiyle 21-23 Haziran günlerinde Kahire’de yapılan ve Arap Birliği’ne üye 21 Arap ülkesinin katılımıyla gerçekleşen Arap doruğu öncesinde aynı konular yeniden tartışıldı. Irak’ın Kuveyt’i işgal ettiği 1990 Ağustosundan bu yana ilk kez toplanan Arap doruğu öncesinde gerek ABD emperyalizmi ve gerekse onun ve Siyonist İsrail’in desteğini arkasına alan Türk gericiliği, Arap halklarını ve onların anti-emperyalist ve anti-Siyonist tepkilerini ikiyüzlü bir biçimde de olsa yansıtmaktan aciz burjuva ve burjuva-feodal Arap devletlerini açıkça tehdit ettiler. Cumhurbaşkanı S. Demirel, 20 Haziran’da Arap liderlere yazdığı bir mektupta, Kahire doruğunda atılacak “yanlış” bir adımın bölgede gerginliği tırmandıracağını belirterek, “Konferansta Türkiye’ye karşı alınacak bir karar içişlerimize karışmak şeklinde anlaşılacaktır” derken, Kahire doruğu öncesinde Arap ülkeleri dışişleri bakanlarına  aynı içerik ve üslupta birer mektup gönderen Türk Dışişleri Bakanı E. Gönensay doruk toplantısından bir gün önce yaptiği konuşmada, “Türkiye’yi karşılarına alanlar bunun sonuçlarına katlanırlar… Zirvede bize karşı alınacak en küçük karardan bütün Arapları sorumlu tutarız.” diyor ve Şam PKK’yı desteklediği sürece su konusunda iki ülke arasında bir anlaşma olamayacağını belirterek Suriye’yi açıkça susuz bırakmakla tehdit ediyordu. Kuşkusuz, Demirel’in ve Gönensay’ın bu somun pehlivan gösterilerinin pek bir kıymet-i harbiyesinin bulunmadığı, asıl önemli olanın,Türk gericiliğinin bu temsilcilerini böyle bir dille konuşmaya özendiren güçlerin, yani ABD ve İsrail’in tutumu ve politik yaklaşımı olduğu hemen hemen herkesçe biliniyordu. Nitekim, Kahire doruğundan iki gün önce Kudüs’te Yahudi cemaatinin öndegelen liderlerinin karşısında yaptığı konuşmada Başbakan B. Netanyahu, ülkesinde “güvenli ve barışçıl bir ortam” yaratılmasının birinci hedefleri olduğunu söylerken, ABD Türkiye’ye arka çıkıyor ve Suriye’yi uyarıyordu. 22 Haziran 1996 tarihli gazeteler, Şam’daki ABD büyükelçisinin, bir Türkiye-Suriye çatışması durumunda ABD silahlı güçlerinin Türkiye’nin yanında yer alacağını söylediğini ve bir ABD’li üst düzey yetkilinin, “NATO üyelerinden herhangi birine yapılacak saldırı tüm NATO üyesi ülkelere yapılmış bir saldırı olarak dikkate alınır” dediğini yazıyorlardı. Buna karşılık, aynı günlerde,  Arap kaynakları, İran’ın, aralarında ABD-İsrail-Türkiye eksenine karşı edimsel bir bağlaşma bulunan Suriye’ye, iki ülke arasında bir askeri bağlaşma anlaşması imzalanması önerisinde bulunduğunu ve Yunanistan ile Suriye’nin, hava üslerine Yunan savaş uçaklarının ikmal için inmesi konusunda anlaşmaya varmak üzere olduklarını yazıyorlardı.     
Kahire doruğu, ABD, İsrail ve özellikle de Türkiye’nin -hiç olmazsa kısa erimde- o denli telaşlanmalarına gerek olmadığını gösterdi. Bu doruk toplantısında Arap ülkeleri, kendi aralarındaki görüş ayrılıkları ve klik çekişmeleri, içlerinden bazılarının Siyonist düşmanla köprüleri atmaktan yana olmaması, ABD’nin baskısı ve hepsinden önemlisi, bizzat kendilerinin pro-emperyalist, gerici ve burjuva sınıfsal doğaları nedeniyle, kestirilebileceği gibi, görece yumuşak içerikli bir sonuç bildirgesi kabul ettiler. Suya sabuna dokunmamaya özen gösterilerek yazılmış olan bu bildirgede Arap ülkeleri, Filistin halkının kendi geleceğini belirleme ve başkenti Kudüs olacak olan bir bağımsız devlete sahip olma hakkını ve İsrail’in, işgal altında bulundurduğu Filistin topraklarından, Colan tepelerinden ve Güney Lübnan’dan çekilmesini savunur ve Türkiye-İsrail askeri bağlaşmasından duydukları kaygıları dile getirirken, Irak’tan da, kendisine uygulanan ambargonun kaldırılması için BM kararlarına uymasını istediler! Kuşkusuz, hemen hemen hepsi ABD başta gelmek üzere Batılı emperyalistlerle iyi geçinmeye bakan ve 29 Mayıs’ta yapılan İsrail seçimlerine kadar birçoğu Siyonist devletle sözde barış anlaşması imzalamak ve onunla ekonomik ve siyasal ilişkilerini geliştirmek için adeta kuyruğa girmiş olan Arap egemen sınıflarının Filistin, Lübnan vb. halklarıyla dayanışma gösterileri pek de önemli değildir. Ancak, Arap ve Ortadoğu işçi ve emekçilerinin üzeri boş yere küllenmeye çalışılan anti-emperyalist ve anti-Siyonist duygularını ve kendilerini yüzyıllardır vahşice ve acımasızca ezmiş olan Osmanlı İmparatorluğu’na ve onun gerici ve hegemonyacı mirasını temsil eden Türkiye Cumhuriyeti devletine olan öfkelerini son derece dolaylı bir biçimde yansıttığı ölçüde, evet bu tepkiler belli bir önem taşırlar. Dolayısıyla, uzlaşmacı havasına ve sonuç bildirgesinin görece yumuşak diline karşın, Kahire doruğununTürk gericiliğinin zamanla daha da fazla yalıtılmasına yolaçacak olan bir sürecin önemli bir köşetaşı olacağını söyleyebiliriz. Şurası açık: En radikal geçinen ya da gözükenleri de içinde olmak üzere, -gerek kendi aralarındaki ve gerekse Siyonist İsrail’le aralarındaki çelişmeler devrimin dolaylı yedeği işlevini gören ve yakın gelecekte de görmeye devam edecek olan- bugünkü burjuva ve burjuva-feodal Arap devletleri, Arap ve Ortadoğu işçileri ve emekçilerinin emperyalizme, Siyonizme ve gericiliğe karşı savaşımının ve onların demokratik ve sosyalist özlemlerinin gizli ya da açık düşmanlarıdır. Ortadoğu’nun, hiç değilse  20. yüzyılın başından bu yana doğal zenginlikleri yağmalanmakta ve soyulmakta, halkları boyunduruk altında tutulmakta, birbirine düşürülmekte ve aşağılanmakta olan bu stratejik öneme sahip bölgenin emperyalizmden ve onun yerli ortaklarından kurtuluşu, ancak işçi ve emekçi yığınların kendi devrimci öncülerinin yönetimi altında ayağa kalkmalarıyla olanaklı olabilecektir.   
Türkiye açısından, İsrail’le stratejik işbirliğinin ve ABD emperyalizmine daha sıkı bağlarla bağlanmanın bedelleri, özel olarak Suriye’yle ve genel olarak Arap dünyasıyla ilişkilerinin daha da kötüye gitmesiyle sınırlı değil elbette. Bu iki ülke, Suriye’nin yanısıra, İran’ı da hedef alıyor ve dolayısıyla Türk gericiliğini de İran’la olan kavgalarının içine çekmek istiyorlar. Özellikle geçtiğimiz Nisan ayında Güney Lübnan’da gerçekleştirdiği “Gazap Üzümleri” operasyonu sırasında da İran’a karşı düşmanca tavrını daha da açık bir biçimde ortaya koymuş bulunan İsrail’in, ABD’nin çoktandır “terörist devlet” olarak ilan etmiş bulunduğu bu ülkeye karşı bir saldırı hazırlığı içinde olduğu biliniyor. Mayıs ortalarında Aşkabat’ta 4. ECO (=Ekonomik İşbirliği Örgütü) doruğu sırasında İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani’nin S. Demirel’e, İran’ın Türkiye-İsrail askeri işbirliğinden duyduğu kaygıyı iletmesinin hemen ardından, ABD ve İsrail, İran’ı yeniden hedef tahtasına oturttular. Zamanın İsrail Başbakanı Ş. Perez, 16 Mayıs 1996’da Katar’da yayımlanan bir gazeteye verdiği demeçte, İran’ın yalnızca İsrail’in değil, aynı zamanda tüm Arap ülkelerinin düşmanı olduğunu ve İsrail’e karşı Batı ve Arap ülkelerinin bir koalisyon kurmaları gerektiğini belirttikten sonra, iki hafta sonra başına geleceği kestirircesine, kendi (“İşçi” Partisi) hükümetinin seçimleri yitirmesinin “barış sürecinin sonu”olacağını söylemişti. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Nicholas Burns ise, 17 Mayıs 1996’da düzenlediği bir basın toplantısında, Batı Avrupa emperyalistlerinin “İran ile diyalog politikasının hiç bir şekilde başarılı olmadığını” belirttikten sonra, nükleer silah kapasitesini geliştirmeye çalıştığını ve içlerinde Hizbullah’ın da yer aldığı “çeşitli terörist örgütleri desteklediğini” ileri sürdüğü İran’ın yalıtılması için Batı Avrupa ülkelerini ABD ile işbirliği yapmaya çağırmıştı. İsrail’in İran’a yönelik stratejisini, geçenlerde MOSSAD’ın, görevinden ayrılan eski başkanı Şabtay Şavit Haziran başlarında verdiği bir demeçte şöyle açıklıyordu: “İran, İslami terörün merkezi durumunda. MOSSAD’ın bu konuda sürdürdüğü mücadelenin başlıca hedefi de İran… Bütün Körfez ve Ortadoğu bölgesi ülkelerine yönelik bir tehdit sözkonusu olduğu için İran’a karşı mümkün olan en geniş kapsamlı bir uluslararası seferberlik gerekiyor.” Demek ki, ABD-İsrail ikilisi, Türk egemen sınıflarından, “köktendincilik tehlikesine karşı çıkma”, “laisizmi ve Kemalizmi savunma”, “demokratik ilkeleri koruma” ya da “PKK’yı desteklemesini önleme” gibisinden gerekçelerle İran’a karşı daha saldırgan ve provokatif bir siyaset izlenmesini de dayatacaklardır. Hatta, onların böylesi bir siyaset izlemesi için Türkiye’yi çoktandır sıkıştırmakta olduklarını söylemek abartma olmayacaktır. Ama, Türk egemen sınıfları bu oyuna katılmaya da dünden razıdırlar. Farklı burjuva fraksiyonları arasındaki çelişmelerden ve kitlelerin İran-karşıtı politikalara sıcak bakmamasından kaynaklanan yalpalamalar geçirmekle birlikte onlar, ABD emperyalistlerinin İran’a karşı giriştiği saldırı kampanyasına zaten çoktandır genel olarak destek sunmaktadırlar. Çok gerilere gitmeye gerek yok. 12 Mart 1996’da İstanbul polis şefi Orhan Taşanlar’ın; Çetin Emeç ve Turan Dursun’un öldürülmesinden sorumlu olduğunu ve İran istihbaratı tarafından yönlendirildiğini ileri sürdüğü İslami Hareket Örgütü’nün “lideri” İrfan Çağrıcı’yı yakaladığını duyurması ve bunun günlerce burjuva basınının sayfalarını işgal etmesi, sözkonusu suçortaklığının en çarpıcı kanıtlarından biridir. Bu tutuklamanın, Şarm el-Şeyh’te toplanan sözde “Barış Yapıcıları Doruğu”nun başladığı güne ve RP’nin muhalefetine karşın -ordunun da örtülü müdahalesiyle- kurulan Mesut Yılmaz başkanlığındaki 53. hükümetin (ANAYOL hükümeti) güven oylaması sınavını,  tartışmalı bir biçimde geçmesinin bir gün öncesine denk gelmesi de herhalde bir rastlantı değildi. Nisan ortalarında ise, Milliyet başta gelmek üzere Türk burjuva basını, Türkiye-İran ilişkilerini bozmaya yönelik MOSSAD kaynaklı sözde bir haberle çalkalanıyordu. Bu “haber”e göre, Hizbullah ANAP lideri ve Başbakan M. Yılmaz’la DYP lideri T. Çiller’i öldürecekti!  O günlerde yaşanan ve iki ülkenin karşılıklı olarak dörder diplomatını çekmesine yol açan Türkiye-İran mini bunalımının ardından Türkiye’yi bir günlüğüne ziyaret eden İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayeti ile Türk Başbakanı M. Yılmaz arasında 19 Nisan’da bir görüşme yapıldı. Basına yansıdığı kadarıyla M. Yılmaz, Velayeti ile görüşmesinde İ. Çağrıcı olayı, İran’ın PKK’ya verdiği destek, Türkiye-İsrail ilişkileri ve Türkiye’deki sözde laik düzen karşıtı etkinlikler konusunda İran’ı uyarmıştı.   
Burunlarından ötesini göremeyen Türk egemen sınıfları, ABD emperyalistlerinin bilgisi ve onayıyla 1960’lardan bu yana nükleer devlet konumuna gelmiş bulunan, 1967 yılındaki Altı Gün Savaşından sonra Güney Afrika’yla nükleer işbirliğine giren, 1970’lerin ikinci yarısında diğer Ortadoğu ülkelerini ve hatta Sovyetler Birliği’ni hedef alan nükleer silahlara sahip olan, 1980’lerin ortalarında Dimona nükleer santralında askeri personele karşı kullanılan yüzlerce nötron bombası üretmiş bulunan ve Eylül 1988’de uzaya kendi ilk uydusunu fırlatan İsrail’in, kendisi dışında hiç bir Ortadoğu ülkesinin nükleer silahlara sahip olmaması gerektiğine kesinlikle inandığını ve ABD emperyalizmince desteklenen siyasal ve askeri stratejisini bu ilkeye göre düzenlediğini bilmeyebilirler. Ama onlar, İsrail savaş uçaklarının 7 Haziran 1981’de, yani İran-Irak savaşının bütün hızıyla sürdüğü bir sırada Irak’ın Osirak nükleer santralını bombalayıp yerlebir ettiklerini herhalde biliyorlardır. Asıl önemlisiyse, elverişli bir siyasal konjonktürün doğması halinde, İsrail’in baş düşmanı saydıkları ve nükleer silahlara sahip olduğunu ileri sürdükleri İran’a (ya da onun konumunda bulunabilecek bir başka Ortadoğu ülkesine) karşı da benzer bir saldırı düzenleyebileceği ve Siyonist burjuvazinin daha bağnaz ve saldırgan temsilcilerinin, İsrail’in, nükleer gücüne dayanarak sınırlarını genişletmesi gerektiğini çoktandır savunuyor olmalarıdır. Onların, kendilerini evde kalmış yaşlı kız telaşıyla İsrail’in kollarına atarken, ABD emperyalizminin ve onun bu stratejik ve vazgeçilmez bağlaşığının orta ve uzun erimli hedeflerini ve politikalarını ve bunun Türkiye açısından yol açabileceği sonuçları hesaba katıp katmadıkları ise, en iyimser kestirmeyle belirsizdir.     
Lenin, “Hiçbir fikir, dış siyaseti iç siyasetten ayırma fikri kadar hatalı ve zarar verici olamaz. Bu ayrımın devcesine yanlışlığı savaş zamanında daha da büyür.” (“Rus Devriminin Dış Siyaseti”, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, Ankara, Sol Yayınları, 1979, s. 335) diyordu. Türk gerici egemen sınıflarının Ortadoğu politikalarının Lenin’in bu yaklaşımını bütünüyle doğruladığını söylemek bir abartma olmayacaktır. Yukarda da kısmen değinildiği gibi, burjuvazinin ve faşist diktatörlüğün, çevrelerindeki yalıtım ve hatta düşmanlık zincirinin daha da kalınlaşması ve sağlamlaşması pahasına kendilerini ABD ve İsrail’e bütünüyle teslim etmeye yönelmelerinin asıl nedeni, onların ülke içinde Kürt ulusal hareketi başta gelmek üzere devrime ve sosyalizme karşı yürüttükleri savaşımın gereksinimleridir. Milliyet yazarlarından Güneri Cıvaoğlu 19 Haziran 1996’da “Bataklığı kurutmak” başlıklı yazısında, Sakıp Sabancı’nın kendisine, “Bataklık Suriye’de. Suriye’deki bataklığı kurutursak, hastalığı önleriz. Kaynaklarımızı silaha, cephaneye değil, kalkınmaya akıtırız. O halde, Suriye işini halletmemiz gerek.” dediğini aktardıktan sonra, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Onur Öymen’in aynı içerikteki analizini aktarıyordu. Cıvaoğlu’na göre Öymen, “Suriye’nin Türk dış politikasında kilit nokta haline geldiği”ni söyledikten sonra sözlerini şöyle sürdürüyordu: “Türkiye’nin parasal kaynakları terörle mücadeleye akıyor. 18,000 insanımız ölmüş… Türkiye’nin uluslararası politikalarında PKK faktörü yer alıyor. Bütün bunların kaynaklandığı topraklar Suriye. O nedenle Suriye üzerine yoğunlaştık. Sorunu buradan çözeceğiz.” Türk egemen sınıflarının, PKK’nın, Suriye’deki lojistik dayanak noktalarının yokedilmesi ya da kullanılamaz hale gelmesi koşullarında da varlığını ve savaşımını sürdürecek kapasiteye sahip olduğunu anlayamaması ya da anlamaz gözükmesi, sözkonusu analizin geçerliliğini hiç bir biçimde ortadan kaldırmıyor.    
Halihazırda, Türkiye-İsrail ilişkilerinin durumu, tersinden de olsa insana David Ben-Gurion’un sözlerini anımsatıyor. İsrail devletinin kurucu lideri ve ilk başbakanı David Ben-Gurion bir zamanlar, “Türkler bize her zaman metresleri gibi davranmışlardır, bir evliliğin ortağı gibi değil.” demişti. Gelinen noktada, bu iki ülke arasındaki ilişkide bir rol değişiminin olduğunu, artık İsrail’in Türkiye’ye, hem de öyle fazla değer vermediği bir metresi gibi davranmaya başladığını söyleyebiliriz. Kendi ülkesini yönetmekte güçlük çeken, Kürdistan’da denetimi iyice yitirmiş gözüken ve İstanbul başta gelmek üzere ülkenin Batı’sındaki büyük kentlerde gelişen devrimci kitle hareketi karşısında paniğe kapılan Türk egemen sınıfları, denize düşenin yılana sarılması örneği, ABD emperyalizminin ve İsrail Siyonizminin ipine sarılıyorlar. Ama bu durum, onların Suriye ya da İran’a ya da her ikisine karşı, ABD ve İsrail’in güdümünde bir askeri maceraya girişmeleri olasılığını azaltmıyor, tersine belki de arttırıyor.

Tarihsel deneyim, ülke içinde gelişen devrimci muhalefetle başa çıkamayan gerici egemen sınıfların, şovenist, yayılmacı ve savaş kışkırtıcı politikalar gütmeye ve askeri maceralara girmeye eğilimli olduğunu gösteriyor. Türk egemen sınıflarının, zayıflayan kitle temellerini güçlendirmek, çeşitli milliyetlerden Türkiye işçi sınıfının ve diğer emekçilerinin demokrasi ve sosyalizm kavgasını ve Kürt ulusunun yükselmekte olan ulusal direnişini frenlemek ve ezmek amacıyla bu tür bir askeri maceralara girişmeleri ve bir çeşit siyasal harakiri yapmaları, hiç de uzak bir olasılık değildir. Hele, ABD emperyalistlerinin ve İsrail Siyonistlerinin, kendi siyasal emelleri için onları böyle davranmaya özendirdiği ve yönlendirdiği gözönüne alındığında. Azçok tarih bilgisi olanlar, çöküşün eşiğindeki Osmanlı İmparatorluğu’nun da Alman emperyalizmi ve onun uşağı Enver Paşa kliği tarafından, hem de hükümet üyelerinin büyük çoğunluğunun haberi bile olmaksızın Birinci Dünya Savaşına sokulduğunu ve bunun sonucunda ne hale geldiğini anımsayacaklardır. Ve daha dün, Ocak 1991’de Türk egemen sınıflarının Özal kliğinin Türkiye’yi, ABD’nin yönettiği emperyalist koalisyonun yanında Irak’a karşı yürütülen saldırı savaşına sokmasını önleyen temel faktörün, bu işkenceciler, katiller ve hırsızlar çetesinin Arap ve Ortadoğu halklarına ve ülkelerine duyduğu sözde  bağlılık olmadığı, Türkiye’nin böylesi bir askeri maceraya sürüklenmesine her şeyden önce işçi sınıfının, Kürt ulusunun, gençliğin ve Türkiye devrimci hareketinin Arap ve Ortadoğu halklarına duyduğu yakınlığın ve emperyalist savaşa karşı tutumu ve savaşımının izin vermediği görülmedi mi?  Bugün ülkemizde, sivil burjuva siyasal partilerinin saygınlıklarının en alt düzeye indiği, bir yıla yaklaşan edimsel hükümetsizlik ortamının da tanıklık ettiği gibi, farklı burjuva fraksiyonları ve partileri arasındaki çekişmenin alabildiğine keskinleştiği, keskinleştiği, işbirlikçi-tekelci burjuvazinin ağır bir siyasal önderlik bunalımı yaşamakta olduğu ve ülkenin yönetiminde Genelkurmayın ve istihbarat örgütlerinin ve hatta Mafya-tipi örgütlerin ağırlığını daha da arttığı bir dönemden geçiyoruz. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş yıllarını anımsatan bu tablonun, aslında  egemen sınıfların yaşadığı ve toplumsal yaşamın bütün yönlerini kapsayan derin bir bunalımın yansıması olduğu, bu tablonun oluşumunda, faşist rejimin ve kapitalist düzenin Kürt ulusal hareketi başta gelmek üzere devrimden yediği darbelerin belirleyici bir rol oynadığı açıktır. Ve yavaş, ama kesin adımlarla bir devrimci duruma, gerçek bir iç savaş ortamına sürüklenmekte olan ve kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı Türkiye’nin, aynı zamanda, bulanık suda balık avlamaya meraklı emperyalistler, onların istihbarat örgütleri ve yerli kuklaları için her türlü entrika ve komplonun düzenlenebileceği bir mekan görünümünde olduğu da aynı ölçüde açık değil mi? (4)      
Bu koşullar altında devrim, dayanılmaz maddi ve tinsel acılarla kıvranan ve canlı canlı çürümekte olan Türkiye’nin bedenine ve ruhuna şifa verecek tek ilaç, onu gerçek kurtuluşa götürmenin tek aracı olarak daha da yakıcı ve güncel bir gereksinim olarak dayatıyor kendisini. Ancak Kürt ulusal hareketiyle tam bir dayanışma içinde olacak olan bir işçi-emekçi devrimi, Türkiye’yi bu onursuzluk, düşkünlük ve çürüme ortamından çekip çıkarabilir. Ancak, bir işçi-emekçi devrimi, Türkiye’nin Ortadoğu halklarına karşı bir emperyalist-Siyonist savaş karargahına çevrilmesini engelleyebilir. Türkiye işçi sınıfı ve halklarının yazgısı, her zaman olduğundan daha fazla, başta Kürdistan ve Filistin halkları gelmek üzere Ortadoğu işçi sınıfı ve halklarının yazgısıyla sımsıkı birleşmiş bulunuyor. 

DİPNOTLAR
(1) Türk hükümeti Suriye hükümetine gönderdiği 20 Ocak 1958 tarihli notada şunları söylüyordu:   
“Türkiye hükümeti şu kanaattedir ki, hür milletler camiasını tehdit eden komünist yayılma hareketleri…bütün dünyaya şamil bir mahiyet intisap etmiş bulunmaktadır. Bu geniş tehlike, hususuyla, Türkiye ve Suriye’nin dahil bulunduğu Orta Şark bölgesine de sirayet etmiş olup, her iki milletin ananevi ve dini bağlarla merbut bulunduğu kardeş Arap ve Müslüman milletlerinin huzur ve emniyetlerini haleldar edebilecek endişe verici inkişafların bölgemizde yer almasına sebebiyet vermektedir. Şu halde, itiraf etmek lazım gelir ki, Suriye isterse de istemese de bu tehlikenin içindedir ve hadiselerin menfi istikamette seyri önlenmedikçe Orta Şark’ın diğer kardeş memleketleri gibi bu durumdan müteessir ve mutazarrır olacaktır.” (Olaylarla Türk Dış Politikası, s. 299)  (2) Bu durum, pek çok burjuva siyasal yorumcusu tarafından da açıkça teslim ediliyor. Örneğin, Yeni Yüzyıl gazetesi yazarlarından Mensur Akgün, 11 Haziran’da şunları yazıyordu: “İstikrarsızlıklar denizinde boğulan Türkiye giderek köşeye sıkışıyor. Hemen hemen bütün uzun dönemli stratejileri iflasın eşiğine geldi. Ne Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk rüyası kaldı, ne de Ortadoğu ve Balkanlar’da Türk etkisi. Uzunca bir süredir diplomatlarımız sadece PKK belasını def etmekle uğraşıyor. Kendi içimizde çözüm üretemediğimiz için neredeyse tüm Türk dış politikası PKK’ya endekslenmiş durumda. NATO, AKKA, petrol boru hatları konuları tamamen başkalarının sorumluluğuna terk edildi. Avrupa ve ABD ile ilişkiler çoktan askıya alındı. Gümrük Birliği tek taraflı bir bağımlılık ilişkisine dönüştü. Biz fedakarlık ederken deli inekleriyle uğraşan Avrupa, Yunan vetolarını kaldırmak için kılını bile kıpırdatmıyor. Ucuz kahramanlık peşinde koşan Amerikalı politikacılar, yatıp kalkıp Türkiye’ye nasıl kazık atarız diye düşünüyor. ‘Dostlarımızın’ gözünde değerimiz o kadar düşmüş ki, şantajlarını bile 15 milyon dolar yapıyorlar. Gemiler verilmiyor, silah sistemleri takılmıyor, ama biz sesimizi çıkarmadan paşa paşa oturuyoruz. Çünkü memlekette ses çıkartacak makam yok.”  (3) Haziran başlarında gazeteler, Türkiye’ye verilecek ve modern silahlarla donatılacak üç fırkateyni almak için aylarca ABD’nde boş yere bekleyen 480 deniz kuvvetleri personelinden 429’unun geri çekileceğini ve ABD’nin, Kuzey Kürdistan’da sivil halka karşı kullanıldığı gerekçesiyle, daha önce Türkiye’ye satmayı kararlaştırdığı 10 adet Super Cobra helikopterinin satışını askıya aldığını yazıyorlardı. 7 Haziran tarihli gazetelerde ise, ABD Kongresi’nin 60 milyon dolardan 25 milyon dolara indirdiği ekonomik yardımı,Türk gericiliği açısından bugünkü koşullarda kabulü olanaksız koşullara -Türkiye’nin Ermenistan’a uyguladığı ambargoyu kaldırarak bu ülkeyle olan sınırını açması, Türkiye’de yaşayan Kürt ve Hristyan azınlıklara baskı yapmaması, Kuzey Kıbrıs’taki 35,000 Türk askerini geri çekmesi ve Osmanlı İmparatorluğu’nun 1915-23 yılları arasındaki  Ermeni soykırımını gerçekleştirdiğini kabul etmesi- bağladığını yazıyorlardı. ABD Kongresi’nin tarihinde ilk kez Ermeni soykırımının tanınmasını, yardımın koşulu haline getirmesi, Türkiye’nin “dayanılmaz hafifliği”nin çarpıcı bir kanıtını oluşturuyordu. Türkiye’nin ABD Büyükelçisi Nüzhet Kandemir’in, Türk Dışişlerinin de onayıyla, ülkesinin, sözkonusu yardımı kabul etmeyeceğini açıklamasının ardından, TBMM’nin Haziran ayı sonlarında yapılacak Çekiç Güç oylamasında olumsuz bir tutum takınarak bu ülkeye ve ABD Kongresi’ne misilleme yapması gerektiği yolunda sesler yükselmişti. Ancak, MGK’nun 16 Haziran’da yaptığı toplantıda hükümete Çekiç Güç’ün süresinin bir kez daha uzatılmasını “tavsiye etme” kararı alması bu balonları çok çabuk söndürdü..  (4) Türk egemen sınıflarının ABD emperyalizmine en yakın temsilcilerinden Şükrü Elekdağ, ülkedeki siyasal iktidar boşluğunu gidermenin yolunu, MGK’nun yetkilerinin daha da arttırılması ve neredeyse resmen hükümetin işlevlerini de devralmasında gördüğünü belirtirken böylesi bir kabulden yola çıkıyor. O, Milliyet gazetesinin 17 Haziran tarihli sayısında yer alan “Dış güvenlikte asker-sivil işbirliği” adlı yazısında, “çevresinde sanki bir ateş çemberi oluş”tuğunu söylediği Türkiye için şöyle bir yönetim modeli öneriyor: “Siyasetin kilitlendiği ve istikrarsızlığın kök saldığı ülkemizin ufkunda görünen erken seçim veya ömrü pek uzun olmayacak koalisyon alternatifleri de, Türkiye’de sivil otorite boşluğunun daha bir süre devam edeceğine işaret etmektedir. “Bu durumda, dış güvenlik konularında asker-sivil işbirliğinin aksaksız bir şekilde gerçekleştirilebilmesini sağlayacak bir yöntem bulmak gerekecektir. Kanımızca, en uygun yöntem, Milli Güvenlik Kurulu’nun, aylık toplantılarına ilaveten, çok daha dar bir katılımla yani ‘mini MGK’ olarak her hafta toplanmasıdır.”    

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: