Mao, Deng ve Çin

Günümüz Çini’nin Tarihsel Arkaplanı
Garbis Altınoğlu

Şubat 1997 
Lideri Deng Şioping’in 19 Şubat 1997’de ölmesi, dünya kamuoyunun dikkatlerini bir kez daha Çin üzerinde yoğunlaştırdı. Ünlü Alman filozofu Hegel, bir zamanlar, Çin’in Avrupa’nın sahip olduğu gözüpeklik ve keşif ruhundan yoksun olduğunu ve “dünya tarihinin dışında” kaldığını söylemişti. Ama Çin, en azından, 1949’da zafere ulaşan halk devriminden bu yana dünya tarihinin görkemli ve çalkantılı sahnesinin tam ortasında yer alan aktörlerden birisi durumunda. Kuşkusuz Çin çoktandır, 1960’larda ve 1970’lerde olduğu gibi dünyanın devrimci güçlerinin gözlerini ve kulaklarını çevirdikleri bir çekim merkezi değil. Belki de bu -pek de haklı sayılamayacak- gerekçeyle, dünya nüfusunun beşte birini barındıran bu ülkede olup bitenlerin artık devrimci güçleri ilgilendirmediği söylenebilir. Ama, ABD, Batı Avrupa ve Japonya emperyalistleri başta gelmek üzere, dünya burjuvazisinin Çin’e ilgisi zaman içinde hiç azalmadı. ABD’nde yayımlanan ünlü haftalık Time dergisinin 10 Mayıs 1993 tarihli sayısında yayımlanan kapsamlı “özel rapor”, bu ilginin tipik bir örneğini oluşturuyordu. “The Next Superpower” (“Bir Sonraki Süper Devlet”) başlığını taşıyan bu yazıda, 1978-1994 yılları arasında Çin’in ulusal gelirinin dört kat artmış olacağı ve 1994-2000 yılları arasında bu değerin bir kez daha ikiye katlanacağı belirtildikten sonra, “İyimser kestirimlere göre, bir zamanlar Asya’nın Hasta Adamı olarak nitelendirilen bu ülke, bir kuşak kadar sonra dünyanın en büyük ekonomisi olacak” deniyordu. Bu öngörü önemli bir abartı payı taşısa da yadsınamaz bir gerçeğe işaret ediyor. 1980’lerden sonra ekonomik gelişme hızını arttıran ve özellikle 1991’den bu yana ulusal geliri yılda ortalama yüzde 11 dolayında artan Çin, yalnızca Asya-Pasifik ölçeğinde değil, dünya ölçeğinde de ekonomik, siyasal ve askeri güç dengelerini değiştirmeye aday gözüküyor. Kapitalizmin eşit-olmayan gelişme yasasının bir anlatımı ve sonucu olan bu gelişmenin, Deng Şiaoping’in adı ve siyasal çizgisiyle doğrudan bağlantılı olduğu hemen hemen herkesçe biliniyor. Deng’in adı, 1897’den bu yana İngiliz emperyalizminin sömürgesi konumunda bulunan Hong Kong’un 100 yıl aradan sonra bu yıl Çin’le birleşecek olmasıyla da yakından ilintili. İngiliz ve dünya emperyalizmini rahatlatan ve aynı zamanda Çin’in kendi kapitalist gelişmesinin gereksinimlerine yanıt veren “bir ülke, iki sistem” formülünü ortaya atan ve böylelikle, Batılı muhataplarına Hong Kong’un iç siyasal sisteminin ve ekonomik yapısının değişmeyeceği konusunda söz veren de Deng’den başkası değil. Ölümünden sonra, eski ABD Başkanı George Bush, eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, eski İngiltere Başbakanı Edward Heath başta gelmek üzere bir dizi emperyalist politikacının Deng’e övgüler düzmelerinin nedenlerinden biri, onun Çin’i “dış dünyaya açmış” olmasıysa, bir diğeri de Hong Kong’un siyasal ve ekonomik statüsünde köklü değişiklikler yapılmayacağı konusunda ondan güvence almış olmalarıdır.    
Boyunun kısalığı nedeniyle “Cüce Deng” olarak adlandırılan Deng Şiaoping’in çalkantılı siyasal yaşamı, farklı burjuva ve küçük-burjuva klikler ve siyasal kişilikler arasında kesintisiz siyasal çekişme, ilkesiz bağlaşma ve saf değiştirmelerin yaşandığı revizyonist Çin Komünist Partisi’nin (=ÇKP) siyasal yaşamının bir aynası gibidir. Deng Şiaoping ve onun siyasal çizgisi, kuruluşundan beri her alanda bir dizi oportünist yalpalamalarla karakterize edilen ÇKP’ne, Mao Zedung’un -9 Eylül 1976’da- ölümünden ve “Dörtlü Çete” olarak anılan grubun tasfiyesinden sonra egemen olmuştur. Mao Zedung’un 1957 yılında yayımlanan “Halk İçindeki Çelişmelerin Doğru Ele Alınması Üzerine” adlı makalesinin ardından başlatılan “Yüz Çiçek Açsın, Yüz Düşünce Akımı Yanyana Yarışsın!” kampanyası döneminde Deng, burjuva liberalizmine karşı Parti bürokrasisinin çıkarlarını savunan Liu Şaoşi’yle birlikte hareket etti. Ama bu “açılım” denemesi fiyaskoyla sonuçlanacak, burjuva aydınlarının, bilim ve sanat adamlarının ve Demokratik Liga ve diğer partilerin eleştirilerinin hızla büyümesi ve onların muhalefetinin ÇKP’nin otoritesini ve iktidarını tehdit etmeye yönelmesine yol açacaktı. Bunun üzerine Mao Zedung, Liu Şaoşi ve Deng Şiaoping gibi öndegelen yöneticilerin onayıyla sona erdirilen bu kısa ömürlü liberalizasyon kampanyasının ardından başlatılan “sağcılık-karşıtı” savaşım sırasında Parti içindeki ve dışındaki muhalif öğelerin tasfiyesinde Deng önemli bir rol oynayacaktı.    
Ancak Deng Şiaoping’in adı, “Kültür Devrimi” sırasında ve sonrasında daha sık duyulacaktı. Mao Zedung’un, 1958 yılında başlattığı ve Çin’in çok kısa bir süre içinde “komünizme varmasını” sağlayacağını ileri sürdüğü ve tarımın çökmesi, ulusal gelirin büyük ölçüde azalması ve milyonlarca insanın açlıktan ölümüne yol açan “Büyük İleri Atılım” macerası tam bir ekonomik ve toplumsal felaketle noktalanmıştı. Bütün bunların sonucunda Mao’nun saygınlığı ve Parti aygıtı üzerindeki etkisi azalmış, 1959’da devlet başkanlığına getirilen Liu Şaoşi ile aralarında Deng Şiaoping’in de bulunduğu bağlaşıklarının konumu güçlenmişti. Parti Başkanlığı ve Askeri İşler Komisyonu başkanlığı ünvanlarını korumasına karşın, etkisi giderek sembolik hale gelen Mao, daha sonraları o dönemi anlatırken kendisine çoktan ölmüş biri gibi, “bir Buda gibi” davranıldığından yakınacaktı. Buna karşılık Mao, revizyonist Parti ve devlet aygıtı içindeki konumunu yeniden güçlendirmek için 1962’de “Sosyalist Eğitim Hareketi”ni başlattı. Ancak Liu Şaoşi kliği, hedefi sözümona tabandan kitle eleştirisini özendirmek ve Partinin bürokratikleşmesini önlemek olan “Sosyalist Eğitim Hareketi”nin denetimini ele geçirdi, onu Mao’nun sokmak istediği yoldan saptırdı ve iktidar kavgasının bu raundunu kazandı.     
Bunun üzerine Mao, Halk Kurtuluş Ordusu’nun desteğini almak için giriştiği bir dizi manevradan sonra 1965’in sonlarından itibaren Savunma Bakanı Mareşal Lin Biao’ya dayanarak “Büyük Proleter Kültür Devrimi”ni başlattı. “Kültür Devrimi” olarak adlandırılmasına ve ilk başlarda gerici eğitim anlayışına ve burjuva akademisyenlere karşı bir savaşım biçimini almasına karşın bu “devrim”, Lin Biao aracılığıyla ordunun desteğini arkasına alan Mao’nun, Liu Şaoşi/Deng Şiaoping kliğine karşı giriştiği bir iktidar kavgasıydı. Mao Zedung, orduya ve “Kızıl Muhafızlar” adı altında örgütlenen gençliğe dayanarak Parti, bürokrasi, eğitim ve kültür kurumları içinde egemen konumda bulunan Liu/Deng kliğine karşı açtığı savaşımdan “zaferle” çıkacaktı. Milyonlarca kişinin ölümüne, Partinin saldırıya uğramasına, ülke ekonomisinin durma noktasına ve Çin’in iç savaş benzeri bir kaos ortamına sürüklenmesine yol açan “Kültür Devrimi” sırasında Liu Şaoşi’nin ardından “iki numaralı kapitalist yolcu” ilan edilerek tüm görevlerinden alınan Deng, 23 Ekim 1966’da yaptığı özeleştirisinde şunları söyleyecekti: “Liu Şaoşi ve ben gerçek monarşistleriz. Benim hatalarımın özü; kitlelere güvenimin olmaması, devrimci kitleleri desteklememem, tersine onlara karşı olmam, devrimi bastırmak amacıyla gerici bir çizgi izlemem, sınıf mücadelesinde proletaryanın safında değil, burjuvazinin safında yer almış olmamdır… Tüm bunlar… benim, sorumlu bir mevkiye gelmeye uygun olmadığımı göstermektedir.” (Aktaran Enver Hoca, Emperyalizm ve Devrim, İstanbul, Yıldız Yayınevi, 1979, s. 290-91) Ama Deng’in, burjuvaziyle, emperyalizmle ve revizyonizmle uzlaşma ve bağlaşmaların teorisini ve pratiğini yapan bu atası, sahte radikal söylemine karşın gerçekte sağ kanatla “sol” kanat arasında her zaman merkezci bir konumda bulunmaya özen göstermişti. “Kültür Devrimi” sırasında “aşırı sol”a karşı da darbeler indirilmesi için çabalar harcayan Mao Zedung, anlaşılan Çin halkının ve ÇKP’nin, bu iki “kapitalist yolcu”nun hizmetlerinden yoksun kalmasını istemiyordu! O, 24 Ekim 1966’da, yani daha “Kültür Devrimi”nin başlarında yaptığı bir konuşmada şöyle diyecekti: “Liu ve Deng’in devrim yapmalarına ve kendilerini düzeltmelerine izin vermeliyiz.” (Yayımlanmamış Yazılar, 1965-1971, İstanbul, MAY Yayınları, 1976, s. 224)     
1968’in sonlarına doğru “Kültür Devrimi” hızını yitirmiş, Parti, Mao’nun ve Lin Biao’nun denetimindeki Halk Kurtuluş Ordusu’nun gözetimi altında yeniden inşa edilmişti. ÇKP’nin 1969’da toplanan 9. Kongresi, Lin Biao’yu resmen Mao Zedung’un “ardılı ve en yakın silah arkadaşı” olarak tanımladı. Bu Kongre ve onu izleyen yıllar, Parti ve devlet aygıtı içinde yeni sürtüşme, çatışma ve saflaşmalara ve Çin’in iç ve dış politikasında yeni zigzaglara yol açacaktı. Bu yeni çatışmaların temelinde, Mao’nun Liu Şaoşi’nin kendisini değilse de yandaşlarını rehabilite etme isteğinin yanısıra, Çin’in dış politikasına ilişkin -aşağıda değineceğimiz- görüş ayrılıkları yatıyordu. 9. Kongre’nin üzerinden daha iki yıl kadar geçmişti ki, Mao Zedung’un ardılı olduğu Parti’nin tüzüğüne yazılmış bulunan Lin Biao’nun, 12 Eylül 1971’de öldüğü açıklandı. Çu Enlay tarafından yapılan resmi açıklamaya göre Lin, Mao’ya karşı giriştiği başarısız bir darbe girişiminin ardından Sovyetler Birliği’ne kaçmak isterken, uçağının Moğolistan üzerinde düşürülmesi sonucu ölmüştü. Lin Biao’nun tasfiyesi, her dönemde ayakta kalmayı başarması ve farklı klik ve fraksiyonlar arasındaki inanılmaz manevra yeteneğinden ötürü Enver Hoca’nın haklı olarak “hacıyatmaz” olarak adlandırdığı Çu Enlay’ın konumunu güçlendirdi. “Siyasal istikrara” ve üretimin geliştirilmesine öncelik verdiği gözönüne alındığında, görüşleri itibariyle daa çok Liu/Deng kliğine yakın olan Çu, daha 1962 yılında, sonradan Deng Şiaoping’in bayraklaştıracağı “dört modernleşme” düşüncesini şu sözlerle formüle etmişti: “Temel görevimiz,… makul bir süre içinde ülkemizi modern tarıma, modern sanayiye, modern savunmaya ve modern teknolojiye sahip olacak biçimde inşa etmektir.” (Aktaran Han Suyin, Eldest Son, Zhou Enlai and the Making of Modern China, 1898-1976, Londra, Jonathan Cape, 1994, s. 315)     
Lin Biao kliğinin tasfiyesinden sonra, ÇKP içindeki klikler kavgası bu kez, daha sonra karşıtları tarafından “Dörtlü Çete” olarak adlandırılacak olan “sol” kanatla (Mao’nun eşi Çiang Çing vd.), Başbakan Çu Enlay ve bağlaşıklarının oluşturduğu “sağ” kanat arasında yoğunlaşacaktı. Deng, Mart 1973’de, Çu Enlay’ın özel çabası ve desteği ve Mao’nun da onayıyla yeniden siyasal yaşama döndü ve daha önce yürütmekte olduğu başbakan yardımcılığı görevini yeniden üstlendi. ÇKP’nin, Ağustos 1973’de toplanan ve Kültür Devrimi” çizgisini esas itibariyle onaylayan 10. Kongresi’nde Çiang Çing’in ve bazı kafadarlarının yanısıra Deng Şiaoping ve onun gibi saygınlıkları geri verilen diğer bazı eski kadrolar da Merkez Komitesi’ne seçildiler. Ancak, sağlık durumu giderek bozulan Çu Enlay’ın görevlerini üstlenmekte olan Deng, artık Çiang Çing ve arkadaşlarının eleştirilerinin ana hedefi haline gelecekti. O, 1975 Kasımında, bu kez Çiang Çing grubuyla bağlaşma halinde gözüken ve bu grubun baskısıyla “Deng’i eleştirme ve doğru kararları tersine çeviren sağ sapma eğilimini altetme” kampanyasını başlatan Mao’nun gazabına bir daha uğradı. Çu Enlay 8 Ocak 1976’da öldü. Nisan 1976’da ise Tienanmen Meydanında Çu Enlay için düzenlenen anma toplantısının rejim karşıtı bir siyasal gösteriye dönüşmesi üzerine, Deng bu olaydan sorumlu tutularak bir kez daha tüm görevlerinden alınacaktı. Bu arada o, Mao’nun 9 Eylül 1976’da ölümünden önce Parti başkan yardımcılığına ve ölümünden sonra da onun yerine getirilen Hua Guofeng’le “Dörtlü Çete”ye karşı bir bağlaşma oluşturdu. Karşı karşıya olan tarafların bu çatışmasından, Liu Şaoşi ve Çu Enlay’ın çizgisini izleyen Hua ve Deng üstün çıkacaklardı. Savunma Bakanı Ye Jianying’in ve “Özel Birim 8341” adı verilen saray muhafızlarının desteğini alan Hua ve Deng, 8 Ekim 1976’da Çiang Çing ve arkadaşlarını bir Politbüro toplantısına giderken tuzağa düşürerek tutukladılar. Böylece, Çin‘de klikler arasındaki çatışmalar bir kez daha Mao’nun, “siyasal iktidarın namlunun ucunda” olduğu deyişine uygun olarak çözüme kavuşuyordu. Hua/Deng kliğinin 18 Ekim 1976’da yayımlanan “Wang Hongwen, Çang Çunçiao, Çiang Çing ve Yao Wenyuan Anti-Parti Kliği Olayına İlişkin Genelge”sinin ardından “Dörtlü Çete”nin diğer mensupları ve yandaşlarına yönelik geniş bir tutuklama ve tasfiye kampanyasına girişildi. Ancak, Hua/Deng kliğinin, Çin’in bir dizi bölgesinde ve ÇKP’nin bölgesel örgütlerinde önemli bir desteğe sahip bulunan “Dörtlü Çete” adlı “sol” kanadın kalıntılarını tümüyle etkisizleştirmesi ve ülkede kendi kliğinin diktatörlüğünü kurması, ancak 1977’nin ortalarına doğru sağlanabildi.     
1977’nin ortalarından 1978’in sonlarına kadar uzanan sürede Deng, kendi konumunu giderek pekiştirdi ve iktidarın iplerini, daha geri plana ittiği Hua Guofeng’in elinden aldı. 1980’de görevden çekilen Hua Guofeng’in yerine Deng’in iki adamı getirildi: Başbakanlığa Zao Ziyang ve Parti genel sekreterliğine Hu Yaobang. “Dörtlü Çete” adı verilen grubun Kasım 1980-Ocak 1981 tarihleri arasında özel bir mahkemede yargılanıp ağır cezalara çarptırılmalarını, Eylül 1982’de ÇKP’nin ve başbakanın yetkilerini daha da arttıran değişikliklerin yapılması ve 1983’de gene Deng’in yakın arkadaşı olan Li Xiannian’ın yeniden canlandırılan devlet başkanlığına getirilmesi izledi. Daha geride kalır gözükmeyi, işleri perde arkasından yönetmeyi yeğleyen Deng ise, Başbakan Yardımcılığı ve Askeri İşler Komisyonu Başkanlığını elinde bulunduracaktı. Artık Deng dönemi başlayabilirdi.    
ÇKP’nin hiçbir zaman sosyalist bir nitelik taşımamış olan genel siyasal çizgisinin kabaca 1970’den sonra giderek daha tutucu ve gerici bir nitelik kazanması, anlatımını Çin Halk Cumhuriyeti’nin dış politikasında da buluyordu. Asya ve dünya ölçeğindeki gelişmeler, Çin’in gerek genel siyasal konumunu ve gerekse onun dış politikasını etkiliyordu. Ama daha da önemlisi, bürokratik ve devletçi tarzda da olsa gelişmekte olan ve emperyalist ve yayılmacı emeller besleyen Çin burjuvazisinin sınıfsal çıkarları, onun dış politikasına kaçınılmaz bir biçimde damgasını vuruyordu.    
Ağustos 1968’de Rus sosyal-emperyalistlerinin Çekoslovakya’yı işgal etmeleri, 1969 yılı içinde Çin ve Sovyet birlikleri arasında Ussuri ırmağı ve Çenpao adası çevresinde şiddetli çatışmaların meydana gelmesi ve Sovyetler Birliği’nin Doğu Sibirya’ya Çin’i hedef alan nükleer füzeler yerleştirmesi, Çin revizyonistlerinin Batılı emperyalistlerle ilişkilerini geliştirmeye yönelmelerine yolaçan en önemli etkenlerden biri oldu. Aslında hiçbir zaman sıcak ve dostça olmamış olan Çin-Sovyet ilişkileri 1950’lerin sonlarından ve özellikle 1963’den başlayarak Sovyet modern revizyonizmine karşı yürütülen ideolojik polemiklerin yoğunlaşmasına bağlı olarak daha da soğumuştu.     
Çin revizyonistleri, Batılı emperyalistlere yaklaştıkları ölçüde, proleter enternasyonalizminin ve Marksizm-Leninizmin ilkelerini savunan Arnavutluk Emek Partisi’yle, uluslarası komünist hareketin önderi yolundaki savlarına karşın Sovyet modern revizyonizmine karşı çıkan devrimci parti ve gruplarla ve daha önce destekler gözüktükleri devrimci ve ulusal kurtuluşçu hareketlerle aralarına gittikçe daha kalın bir çizgi çekeceklerdi. Onların 1970-71’de, -o zamanki adı Doğu Pakistan olan- Bengladeş’in Pakistan gericiliğinin boyunduruğunu kırmak için verdiği kurtuluş savaşımına karşı çıkmaları, 1971’de Seylan (=Srilanka) işçi ve köylülerinin ayaklanmasına karşı Bandaranaike rejiminin yanında yer almaları, 1970’lerin başlarında Umman’daki Dofar gerillalarının İngiliz emperyalizminin uşağı Sultan Kabus’a karşı savaşımlarına verdikleri desteği geri çekmeleri, 1970’lerde Angola ve Mozambik’te Portekiz sömürgecilerine karşı savaşan MPLA ve FRELIMO örgütlerine karşı, ABD ve Güney Afrika’ya dayanan güçlerin yanında yer almaları, aynı dönemde ABD emperyalizminin Ortadoğu bölgesindeki baş dayanaklarından birisi olan faşist Şah Rıza Pehlevi’yle, 1973 Eylülünde yaptığı darbeyle Salvador Allende yönetimini deviren faşist Pinotchet’yle, 1975 yılında ölümünden önce İspanya’nın faşist diktatörü General Franko’yla, Zaire’nin paralı askerlerin ve emperyalistlerin yardımıyla ayakta duran elikanlı diktatörü Mobutu’yla vb. sıcak ilişkiler kurmaları, 1978’de Mısır ile İsrail arasında imzalanan ve Filistin ulusal kurtuluş hareketini tasfiye etmeyi amaçlayan Camp David anlaşmasını onaylamaları, Vietnam’ın Aralık 1978’de Kamboçya’yı işgal etmesi üzerine Şubat 1979’da bu ülkeye karşı, başarısızlıkla sonuçlanacak bir “cezalandırma seferi”ne girişmeleri vb., hep bu tutucu ve gerici çizginin tipik örnekleriydi.    
Çin revizyonistleri bütün bunları, iki süper devletten (ABD ve Sovyetler Birliği), daha tehlikelisi olduğunu ileri sürdükleri ikincisini yalıtmak ve ona karşı içinde ABD, Batı Avrupa, Japonya ve “üçüncü dünya” ülkelerinin yer alacağı geniş bir cephe oluşturmayı öngören gerici “Üç Dünya” teorisiyle temellendirmeye çalışıyorlardı. (Aralarındaki farklılıklara karşın, çeşitli dönemlerde tasfiye edilen Liu Şaoşi’nin, Lin Biao’nun ve “Dörtlü Çete” adı verilen grubun, bu ABD ve Batı yanlısı dış politika yönelimine pek sıcak bakmadıkları, karşı çıktıkları ve Çin’in iki süper devlet karşısında daha dengeli bir rota izlemesi gerektiğini savundukları biliniyor.) Daha 1972 yılında, ABD Devlet Başkanı Richard Nixon’ın Çin’i ve Mao Zedung’u ziyareti sırasında yayımlanan Şangay Komünikesi’nde, ABD ve Çin, Sovyet sosyal-emperyalizmine örtülü bir göndermede bulunarak, her iki tarafın da “herhangi bir ülkenin ya da ülkeler grubunun” Asya-Pasifik bölgesinde “hegemonya kurma çabalarına karşı olduklarını” dile getiriyorlardı. Deng Şiaoping, Aralık 1975’de ABD Devlet Başkanı Gerald Ford’un Çin’e yaptığı ziyaret sırasında bu görüşü şu sözlerle yineleyecekti:   “Dünya bir kargaşa içinde; savaş hazırlıkları var; savaş kapımızı çalıyor, durum mükemmeldir! Sovyetler Birliği savaşa hazırlanıyor ve Avrupa’yı tehdit ediyor. Sovyetler Birliği dünya hegemonyası için savaşım veriyor. Şangay Komünikesi’nde de söylediğimiz gibi, siz, ABD ve biz Çin hegemonya kurmaktan yana değiliz. Dolayısıyla, siz (ABD), biz (Çin) ve üçüncü dünya bir ‘bağlaşma’da biraraya gelmeli ve Sovyetler Birliği’nin kaburgalarını kırmalıyız.” (Enver Hoxha, Reflections on China, Cilt II, Tirana, The ‘8 Nentori’ Publishing House, 1979, s. 175)    
Ancak, Çin revizyonistlerinin, Sovyetler Birliği’ni baş düşman ilan etmeleri ve ABD, Batı Avrupa ve Japonya ile ona karşı bir cephe oluşturmaya yönelmeleri, herhangi bir ilkesel tutuma ve bilimsel sosyalist bir analize dayanmıyordu. Bu yönelim, ekonomik ve askeri planda güçlenmek için bu emperyalist devletlere dayanabileceği ve bu amaçla onlardan yararlanabileceğini düşünen ve Sovyet sosyal-emperyalistlerinin kendileri için bir tehdit oluşturduğunu gören Çin burjuvazisinin bencil sınıfsal çıkarlarının bir anlatımından başka bir şey değildi. Bu nedenledir ki, Enver Hoca, Çin sosyal-emperyalizminin stratejisini değerlendirdiği bir pasajda şunları da söylüyordu: “Çin’in faydacı ve karmaşık siyaseti, onu Amerikan emperyalizmi ile ittifak kurmaya ve Sovyet sosyal-emperyalizmini baş düşman ve baş tehlike ilan etmeye götürdü. Yarın Çin, Sovyet sosyal-emperyalizmini zayıflatma amacına ulaştığında ve kendi mantığına göre Amerikan emperyalizminin güçlendiğini gördüğünde, bir emperyalizmle mücadele etmek için diğerine yaslandığından, mücadelesini diğer cepheye kaydırabilir. Bu durumda Amerikan emperyalizmi daha tehlikeli hale gelebilir ve Çin’in otomatik olarak daha önceki tutumunun tam zıddını takınması olasılığı doğar.” (Emperyalizm ve Devrim, s. 29-30) Enver Hoca’nın bu öngörüsü çarpıcı bir biçimde doğrulanacaktı.    
Daha 1985’de “Gorbaçev yoldaşın ülkesini büyük sosyalist komşu” olarak gördüklerinin altını çizen Çin revizyonistleri, bu ülkenin güçten düştüğü ve çözülmeye doğru gittiği 1980’lerin sonlarına doğru Sovyetler Birliği’yle ilişkilerini “normalleştirdiler.” Aynı tarihsel kesitte, güçlenen Çin ile yeniden tek süper devlet olarak öne çıkan ABD arasındaki çelişmelerin (ticaret savaşının yoğunlaşması, Tayvan sorununa ilişkin anlaşmazlık, Çin’de “insan hakları” sorunu üzerine süregiden tartışma vb.) keskinleşmesine bağlı olarak 1980’lerin sonlarında Çin, yeniden “mücadelesini diğer cepheye kaydı”rıyor (Enver Hoca), yani mızrağın sivri ucunu ABD’ye yöneltmeye başlıyordu. Bunun Çin sosyal-emperyalistlerinin, ABD ve bağlaşıklarının Ocak 1991’de Irak’a karşı giriştiği saldırıyı desteklemesine engel olmamış olmasıysa, onların pragmatizminin ve ilkesizliğinin düzeyini göstermekten başka bir anlam taşımamaktadır.    
Çin revizyonizminin yeni patronu Deng Şiaoping ve sözcüleri, bir yere kadar haklı olarak, ÇKP’nin 11. Merkez Komitesi’nin Aralık 1978’de yapılan Üçüncü Genişletilmiş Toplantısı’nı bir dönüm noktası olarak değerlendirmektedirler. Bu toplantıda, Deng Şiaoping kliğinin Parti ve devlet aygıtı içinde belirleyici güç olarak ortaya çıktığını ve kendi çizgisini egemen kıldığını gözönüne aldığımızda, bu saptamanın önemli bir gerçeklik payı taşıdığını söyleyebiliriz. 1978’den başlayarak Çin, Mao Zedung’un ve onun “Dörtlü Çete” içinde yer alan daha “sol”daki bağlaşıklarının köylü sosyalizmine ilişkin söylemiyle süslenmiş, dışa görece kapalı ve koyu bürokratik-devletçi kapitalizm uygulamasını bir yana bırakmaya ve onun yerine ileri kapitalist ülkelerle ekonomik ilişkilerin ve pazar güçlerinin daha özgür bir biçimde gelişmesini özendiren bir yol izlemeye yöneldi. Deng Şiaoping bu toplantıda yaptığı konuşmada, “dört modernleşme”nin üretici güçlerde büyük bir gelişme sağlamakla kalmayacağını, ama aynı zamanda üretim ilişkilerinde ve üstyapıda, yönetim metodlarında, çalışma ve düşünme tarzında büyük bir değişimi gerektirdiğini, -ve Mao Zedung’a ve onun politikalarına üstü örtülü bir göndermede bulunarak- üretici güçlerin ve üstyapının gelişme düzeyi gözönüne alınmadan iradi olarak bir dizi değişiklik yapmayı hedefleyen “sol” bakış açısından bütünüyle kopulmasının zorunlu olduğunu söylüyordu. Deng konuşmasında, sözümona siyasal demokrasinin ve sosyalist yasallığın geliştirilmesi ve böylelikle ülkenin siyasal istikrara kavuşturulması, sözümona ekonomik demokrasinin geliştirilmesi ve devletin ekonomi alanındaki merkezsel denetiminin derece derece zayıflatılması ve yörelere, işletmelere ve bireylere daha fazla inisiyatif tanınması, devletin tarım ürünlerine verdiği alım fiyatlaının yükseltilmesi ve köylülere sattığı sanayi ürünleri fiyatlarının düşürülmesi gerektiğini de dile getiriyordu. O, Buharin’in kulak-yanlısı görüşlerini ve Tito’nun özyönetimci kapitalizmini andıran çizgisini şöyle dile getiriyordu: “Ben, bazı yörelerin, işletmelerin, işçilerin ve köylülerin sıkı çalışmaları ve daha büyük başarılar elde etmelerinin karşılığı olarak daha fazla gelir sağlamalarına ve daha yüksek bir yaşam standardına erişmelerine izin verilmesi gerektiği kanısındayım. Böylelerinin, başkalarının önünde daha iyi bir yaşam sürdürmeleri, kesinlikle onların komşuları üzerinde güçlü bir örnek etkisi yapacak, diğer yörelerin, çalışma birimlerinin ve bireylerin onlardan öğrenmelerini olanaklı kılacaktır. Böylelikle, ülke ekonomisinin tümü sürekli olarak, dalga dalga ileriye itilecek ve ülkemizin bütün milliyetlerden halkı oldukça kısa bir sürede refaha erişecektir.” (A Concise History of the Communist Party of China, Pekin, Foreign Languages Press, 1994, s. 735)    
Genişletilmiş Toplantı’nın açıklamasında, Çin’in “eşitlik ve karşılıklı yarar” temelinde diğer ülkelerle ekonomik işbirliğini geliştirmesi ve ileri teknoloji ve donanıma kavuşmasının öneminin de altı çiziliyordu. Çin revizyonistleri, “dört modernleşme”yi gerçekleştirebilmek ve Çin’i dünyanın üçüncü süper devleti haline getirme yolundaki planlarını yaşama geçirmek için, kapitalist reformları hızlandırmak ve Çin’e yabancı sermaye akışını arttırmak için çaba harcamaları gerektiği kanısındaydılar. Enver Hoca 1978’de, Deng ve ortaklarının stratejik çizgisini şöyle değerlendiriyordu: “Ulusal düzeyde Çin sosyal-emperyalizmi… ülkenin alt ve üstyapısında kapitalist sistemi inşa etmeyi ve Çin’deki adıyla, sanayide, tarımda, orduda ve bilimde ‘dört modernleşme’ yoluyla Çin’i, bu yüzyılın sonundan önce büyük bir kapitalist güç haline getirmeyi görev edinmiştir.
“Çin sosyal-emperyalizmi, eski ve yeni Çin kapitalist burjuvazisinin halk üzerindeki egemenliğini güvence altına alacak bir örgütlenme oluşturmak için mücadele etmektedir. Çin revizyonizmi bu örgütü ve egemenliği faşist yolla,kırbaç ve baskı ile yerleştirmeye çalışmaktadır… “Çin revizyonizmi büyük bir kapitalist güç halines getirmek için bir barış dönemine gereksinme duymaktadır. Çin partisinin (Ağustos 1977’de toplanan- b. n.) 11. Kongresi’nde ortaya attığı ‘büyük düzen’ sloganı, işte bu gereksinmeyle bağlantılıdır. Böyle bir ‘düzen’i sağlamak için bir yandan faşist diktatörlük tipinde bir kapitalist düzen, diğer yandan da Çin devletinde ve partisinde her zaman bulunmuş olan ve hala bulunan rakip gruplar arasında barış ve uzlaşmayı her ne pahasına olursa olsun korumak gerekmektedir.” (Emperyalizm ve Devrim, s. 27-28)    
Enver Hoca’nın bu saptaması son derece doğruydu. Gerçekten de Deng’in çizgisinin özü, Çin burjuvazisi içindeki farklı klik ve fraksiyonlar arasında -bedelini Çin işçi ve emekçi köylülerinin ödeyeceği- bir barış ve uzlaşmanın her ne pahasına olursa olsun sağlanması ve korunmasıydı. Çünkü Çin burjuvazisinin stratejik hedeflerine varması, yani Çin’in dünya hegemonyasına oynayan güçlü bir kapitalist-emperyalist devlet haline getirilebilmesi, ancak -1950’lerde ve 1960’larda adeta süreklilik kazanmış bulunan ve Çin partisi ve devletinin istikrarını tehlikeye sokan- iç çekişmelerin frenlenmesi ve minimal düzeye indirilmesiyle ve dikkatlerin ekonomik gelişme üzerinde yoğunlaştırılmasıyla olanaklı olabilirdi. Bu yüzden sözkonusu toplantı, üstü örtülü bir biçimde de olsa Mao Zedung’a karşı bir saldırıya tanık olmalıydı. Bu nedenle, ÇKP’nin 11. Merkez Komitesi’nin Üçüncü Genişletilmiş Toplantısı, “Kültür Devrimi”nin ve 1976 Nisanındaki Tienanmen olayları sonrasında gerçekleştirilen Deng’in ikinci tasfiyesi operasyonunun açıkça mahkum edildiği, “Kültür Devrimi” öncesinde, sırasında ve sonrasında gözden düşen “sağcı” öğelerin (Peng Dehuai, Tao Zhu, Bo Yibo, Yang Şangkun vb.) saygınlıklarının geri verildiği bir forum işlevini de gördü.     
Mao Zedung her zaman Parti içindeki çeşitli klikler, “sağ” ve “sol” fraksiyonlar arasında sürekli olarak yalpalamış, bu klikler ve fraksiyonların üzerinde durduğu görüntüsünü vermeye özen göstermiş ve Parti içindeki en aşırı oportünistlerle ve Parti dışındaki burjuva öğelerle, hatta Çan Kayşek rejiminin kalıntılarıyla sık sık flört etmişti. Ancak o, buna karşın kendisini daha çok “sol”la, “Kültür Devrimi”yle ve sözümona parti ve toplum içinde sınıf savaşımının kesintisiz bir tarzda sürdürülmesi düşünce ve eylemiyle özdeşleştiriyor ya da daha doğrusu öyle gösteriyordu. “Kültür Devrimi” öncesinde ve sonrasında Mao Zedung, çoğu kez Çin toplumunda temel çelişmenin “üretici güçlerin geriliğiyle sosyalist üstyapı arasındaki çelişme” ve kavranacak halkanın üretici güçlerin geliştirilmesi ve ülkenin modernleştirilmesi olduğunu savunan “sağcılar”ın görüşlerine karş çıkmış, kavranacak halkanın “proleter diktatörlüğü altında sınıf savaşımının sürdürülmesi” olduğunu ileri sürmüştü. Kuşkusuz Mao’nun çizgisi özde Liu Şaoşi’nin, Çu Enlay’ın ve Deng Şiaoping’in çizgisinden farklı değildi. Sınıf savaşımı, proleter diktatörlüğü ve revizyonizme karşı savaşım konusundaki tüm gevezeliklerine karşın Mao ulusal burjuvaziyle proletarya arasındaki çelişmenin antagonist-olmayan (=uzlaşabilir) bir çelişme olduğunu ve Çin’de sosyalizmin burjuvazinin barışçı yoldan dönüştürülmesi ve yeniden biçimlendirilmesiyle inşa edilebileceğini savunuyordu.    
Hepsi de revizyonist ve anti-Marksist bir konumda duran ÇKP içindeki tüm klik ve fraksiyonlar arasında kapitalist bir Çin inşa etme, Çin işçi sınıfı ve emekçi köylülüğünü sömürü ve sosyal-faşist bir boyunduruk altında tutma, Marksizm-Leninizme karşı savaşma ve Çin’i güçlü bir sosyal-emperyalist devlet haline getirme gibi temel yönelimler konusunda erhangi bir görüş ayrılığı yoktu. Ama gene de Deng’in, önceliyle önemli farklılıkları olduğu ve dolayısıyla “fare yakaladığı sürece kedinin renginin ak ya da kara olmasının farketmeyeceği” yolundaki sözleriyle tanınan bu revizyonistin pragmatist çizgisinin damgasını vurduğu sözkonusu toplantının, Çin’in yakın tarihinde bir dönüm noktası oluşturduğu yadsınamaz. Özetle, Mao’nun ve “solcu”ların, “proleter diktatörlüğü altında sınıf savaşımının sürdürülmesi” ve “sınıf savaşımının kavranacak halka olarak ele alınması” biçiminde formüle edilen yaklaşımlarının yolaçtığı ve aralıksız  çatışmalarla, siyasal bir kaos ve istikrarsızlıkla karakterize edilen belirsizlik ortamı, hem gelişmekte olan yerli burjuvaziyi, hem de yabancı sermayeyi ürkütüyordu. Oysa, gelinen aşamada Deng’in, “siyasal istikrar”ın, “sosyalist yasallık”ın, ileri kapitalist ülkelerle bağların ve pazar ilişkilerinin geliştirilmesi çizgisi, Çin kapitalizminin ve emperyalizminin çıkarlarına daha uygun düşüyordu. Bu bakımdan, ÇKP’nin 11. Merkez Komitesi’nin 2 Haziran 1981’de yaptığı Altıncı Genel Toplantı’da alınan kararda “Kültür Devrimi” ve Mao hakkında şu değerlendirmelerin yapılmış olması hiç de şaşırtıcı değildir: “1966 Mayısı’ndan 1976 Kasımı’na kadar süren ‘Kültür Devrimi’, Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri karşılaşılan en ciddi geri adımdır ve partimizin, devletin ve halkın verdiği en ağır kayıplardan sorumludur. ‘Kültür Devrimi’, Mao Zedung yoldaş tarafından başlatıldı ve yönetildi… “ ‘Kültür Devrimi’ revizyonist çizgiye ve kapitalist yola karşı bir mücadele olarak tanımlanmıştır. Bu tanımın hiçbir temeli yoktur… ‘Kültür Devrimi’ sırasında revizyonist ve kapitalist olarak karşı çıkılan bir çok şeyden çoğu, Mao Zedung yoldaş tarafından ileri sürülmüş ve desteklenmiş, gerçekten Marksist ve sosyalist ilkelerdi. ‘Kültür Devrimi’, Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonraki onyedi yılda oluşan bir çok doğru ilkeyi, siyaseti ve başarıyı inkar etti. Gerçekte, Mao Zedung’un kendi katkısı da dahil Parti Merkez Komitesi’nin ve Halk Hükümeti’nin yaptığı bir çok şeyi inkar etti. Bütün halkın sosyalist kuruluş için verdiği çetin mücadeleyi inkar etti… “Çok geniş kapsamlı ve uzun süreli bir sol hata olan ‘Kültür Devrimi’nin esas sorumluluğu gerçekten Mao Zedung yoldaşa aittir. Fakat bu, büyük bir proleter devrimcinin hatasıdır. Mao Zedung yoldaş sürekli olarak parti ve devlet hayatındaki güçlüklerin altedilmesine çalışmıştır. Fakat hayatının son yıllarında bir çok sorunu doğru tahlil etmek bir yana, ‘Kültür Devrimi’ sırasında doğruyla yanlışı, düşmanla halkı birbirine karıştırdı… “Sosyalist dönüşümün esas olarak tamamlanmasından sonra bile küçük üretimin her gün ve her saat büyük çapta kapitalizmi ve burjuvaziyi doğurmaya devam edeceği gibi bir dizi ‘sol’ ekonomik politika ve kırsal alanlarda ve kentlerde sınıf mücadelesi
hakkında siyasetler formüle edildi. Parti içindeki bütün ideolojik ayrılıkların, toplumdaki sınıf mücadelesinin yansımaları olduğu sanıldı ve parti içinde çok sık ve şiddetli mücadeleler yürütüldü…” (“On Yıllık ‘Kültür Devrimi’ Dönemi”, Saçak, Sayı: 44, Eylül 1987)    
Çin revizyonistleri, 1979’dan itibaren daha önce Yugoslav revizyonistlerinin izlediği ve daha sonra Gorbaçev’in izleyeceği bir kapitalist ekonomik reform politikasını adım adım yaşama geçirdiler. Deng Şiaoping’in Mao döneminin ekonomik politikasından ayrılmasının en çarpıcı göstergelerinden biri, kırlarda 1958-61 yılları arasında oluşturulan “halk komünleri”nin ve diğer sözde kollektif çiftliklerin yerlerini yavaş yavaş özel tarıma bırakmalarıydı. 1979’dan itibaren yürürlüğe konulan “hane halkı sorumluluğu” sistemine göre, köylü aileleri tarlaları kollektif olarak işlemek yerine, mülkiyeti “komün”e ait olan toprakları bir sözleşme ile kiralıyor ve kendi toprakları gibi işleyebiliyorlardı. bu köylü aileleri, ürettikleri ürünün bir bölümünü devlete zorunlu olarak sabit bir fiyat üzerinden satıyor, bunun dışında kalan artığı ise pazarda diledikleri fiyatla satma hakkına sahip kılınıyorlardı. Zamanla bu sözleşmelerin süresi uzatıldığı gibi, köylü aileleri tarafından ekilmek üzere ayrılan arazi oranı da hızla yükseldi. Dahası Deng kliği, giderek zenginleşen köylülerin kendi işledikleri tarlalarda sınırlı ölçüde de olsa ücretli işçi çalıştırmasını, ek işler yapmalarını ve küçük ölçekli üretim araçları satın almalarını olanaklı kılan yasal düzenlemeler yaptı.    
“Yeni” ekonomik stratejinin diğer ayakları,    a) merkezsel planlamanın rolünün eyaletlerin ve bölgesel yönetimlerin rollerinin yararına azaltılmasını,    b) devletin mülkiyetinde bulunan büyük sınai işletmelerin ve yöneticilerinin özerkliklerinin arttırılması, onların “verimsiz” işçileri kovma hakkına sahip kılınması, işletme karlarının bir bölümünü, işçilere ve diğer çalışanlara prim vermek, yeni üretim tekniklerini devreye sokmak ya da ek yatırımlar yapmak için kullanmalarına izin verilmesini,    c) özellikle hizmet sektöründe küçük özel işletmelerin kurulmasına ve bunların belirli sayıda ücretli işçi ve çalışan istihdam etmesine izin verilmesini,    d) Hong Kong’un yakınındaki Şenzen’de olduğu gibi, yabancı kapitalistlerin kendileri bakımından son derece elverişli koşullarla yatırım yaptıkları ve ucuz Çin işgücünü sömürebildikleri bir dizi “Özel Ekonomik Bölge”nin kurulmasını içeriyordu.    
Bir tümceyle özetlenecek olursa, Çin revizyonistlerinin yaptığı, tekelci-bürokratik kapitalizmden geleneksel kapitalizme geçmekti. Bu ekonomik politika, 1960’lı ve 1970’li yıllarda olduğundan farklı olarak, yatırımların ve ulusal gelirin önemli ölçüde artmasına, prodüktivitenin ve sermayenin organik bileşiminin yükselmesine, özellikle Çin’in “Özel Ekonomik Bölgeleri”ne yapılan yatırımların artmasına, Çin’in kapitalist-emperyalist dünyayla ticaretinin hızla büyümesine yolaçtı. 1959-62 yılları arasında, yani “Büyük İleri Atılım” ve “halk komünleri” döneminde Çin’in ulusal geliri yaklaşık yüzde 35 oranında düşmüş ve 1957-77 yılları arasında kişibaşına ulusal gelir olduğu yerde saymışken, 1979 sonrasında Çin’in gerek toplam ve gerekse kişibaşına ulusal geliri önemli bir artış gösterdi. Ama bu ekonomik gelişmenin ürünleri son derece eşitsiz bir biçimde dağıtılmakta ve geniş işçi ve emekçi kitlelerinin durumu 1979 öncesine göre daha da kötüleşmiş bulunmaktadır. 1980’lerin başlarında Dünya Bankası’nın Çin ekonomisine ilişkin bir raporunda şunlar söyleniyordu:   
“Rekabet ve pazarın rolü arttıkça, yeterlilik, verimlilik ve teknoloji yükselirken; işsizlik, kabul edilemez derecede düşük (ya da yüksek) ücretler, işyeri kapanmaları, işçi çıkartmalar, yoksulluğun daha da artması gibi istenmeyen sosyal ve ekonomik sonuçlar da görülebilecek.” (Aktaran Charlie Hore, Çin: Mao’dan Tienanmen Meydanı’na, İstanbul, Koral Yayınları, 1990, s. 53) Gerçekten de, izlenen ekonomik politika, Parti ve devlet bürokrasisinin üst katmanı, yeni burjuva öğeler ve burjuvalaşan Parti bürokratlarıyla, işçi sınıfı ve diğer sömürülenler, kırlardaki yeni kulak katmanıyla geniş yoksul ve küçük köylü kitleleri, Çin’in ekonomik gelişmenin yoğunlaştığı Doğu sahiliyle diğer bölgeleri arasındaki farklılaşmanın artmasına ve çelişmelerin keskinleşmesine, işsizliğin ve yoksulluğun yaygınlaşmasına, burjuvalaşan ve yeni burjuva öğelerle kaynaşan ÇKP’nin saflarındaki yozlaşma ve çürümenin gizlenemez hale gelmesine yolaçacaktı. Bütün bunların, tüm kapitalist ülkelerde olduğu gibi, işçi sınıfının, kır ve kent yoksullarının, gençliğin hoşnutsuzluğu ve kitlesel tepkilerinde, çeşitli direniş ve ayaklanmalarında anlatımını bulması da nesnelerin doğası gereğiydi.    
Deng kliğinin stratejisinin önemli bir özelliği, onun, Çin partisi ve devletinin tepeden militarist-bürokratik denetimi ve koordinasyonu altında, işçi sınıfına, emekçi köylülüğe ve gençliğe karşı uygulanan sistemli sosyal-faşist zorbalık yoluyla, yani demin yumrukla yaşama geçirilmesiydi. Bu beyaz terör politikası, her türlü kitlesel  inisiyatifin ve demokratik hak ve özgürlüklerin elde edilmesi yolundaki hareketlerin zorla bastırılması, basına koyu bir sansür uygulanması biçimini aldığı gibi, yoksulluk nedeniyle hoşnutsuzluklarını dile getiren ya da sıradan suçlar işleyen işsizlere, yoksullara ve hatta alt kademedeki Parti üyelerine karşı yaygın bir saldırı biçimini de alıyor. Parti ve devlet bürokrasisinin üst katmanı, yeni burjuva öğelerle elele, Çin işçi ve emekçilerinin yarattığı artık-değeri gasbederek zenginleşirken, kitlelerin ve Partinin sıradan üyelerinin gözünü boyamak amacıyla zaman zaman, özellikle de kitle muhalefeti ve eylemliliğinin yükseldiği dönemlerde “burjuva liberalizmi”ne, “Batı etkisi”ne, “yolsuzluk ve rüşvet”e, “suçluluk”a vb. karşı, sistematik idamlar, tutuklamalar, işkence ve hapis cezaları biçimini alan sahte kampanyalar açıyor. Ancak, kapitalist ekonomik politikalarını “sosyalist meta ekonomisi” ya da “Çin özelliklerine sahip sosyalizm” adıyla kutsamaya ve yutturmaya çalışan Çin revizyonistleri, gerçek bir volkanın üzerinde oturmaktadırlar. 1980-81’de, Aralık 1986’da ve Haziran 1989’da meydana gelen, bir çok kentte yüzbinlerce, hatta milyonlarca işçinin, öğrencinin ve kent yoksulunun katıldığı protesto eylemleri, gelecekte meydana gelecek ve Çin burjuvazisini ve onun tüm fraksiyon ve kliklerini tarihin çöplüğüne göndermenin nesnel koşullarını olgunlaştıracak olan çok daha geniş kapsamlı bir devrimci patlamanın müjdecileridir.     

Deng Şiaoping (1904-1997) 22 Ağustos 1904’de küçük bir toprak ağasının çocuklarından biri olarak doğan Deng Şiaoping, Fransa’da ve Sovyetler Birliği’ndeki Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde eğitim gördü. 1930’da Kızıl Ordu’da görev alan Deng, 1932’de Kızıl Ordu Genel Siyasal Bölümü Propaganda dairesi Başkanı oldu. Deng, 1934-36 yılları arasındaki “Uzun Yürüyüş”te yer aldı ve Japonya’ya karşı birleşik cephe döneminde (1937-45) Kızıl Ordu’da siyasal komiser olarak görev yaptı. O, ÇKP’nin 1945’de toplanan 7. Kongresi’nde Merkez Komitesi üyeliğine getirildi ve 1948-54 yılları arasında Halk Kurtuluş Ordusu’nun 2. Sahra Ordusu’nda siyasal komiserlik yaptı. 1949’da ÇKP’nin Doğu Çin Bürosu’nun Birinci Sekreteri olan Deng, 1953-56 yılları arasında ÇKP Merkez Komitesi’nin sekreterleri arasında yer aldı. O, 1953’de Maliye Bakanlığı, 1954’de Başbakan Yardımcılığı, 1955-67 yılları arasında Politbüro üyeliği görevlerinde bulundu. “Kültür Devrimi” sırasında “İki Numaralı Kapitalist Yolcu” olarak nitelenen Deng Şiaoping 1967’de bütün görevlerinden alındı. 1973’de yeniden Merkez Komitesi üyeliğine getirilen Deng, 1974-76 yıllarında Politbüro üyesi, 1975-76 yıllarında ÇKP Merkez Komitesi Askeri İşler Komitesi Başkan Yardımcısı, Halk Kurtuluş Ordusu Genelkurmay Başkanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görev yaptı. Deng, Nisan 1976’da yeniden “yolagelmez kapitalist yolcu” biçiminde nitelenerek saldırıya uğradı ve tüm görevlerinden alındı; ancak 1977’de yeniden ÇKP Politbüro üyeliğine getirildi. O, 1977-80 yıllarında Başbakan Yardımcılığı,  Halk Kurtuluş Ordusu Genelkurmay Başkanlığı ve ÇKP Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Deng, 1981’de Hua Guofeng’in de geri plana itilmesinden sonra, 1983’de yeni oluşturulmuş olan Devlet Askeri Komisyonu’nun başkanlığını üstlendi. O, Haziran 1989’da meydana gelen Tienanmen olaylarından sonra Eylül 1989’da tüm görevlerinden ayrıldı ve Çin’in “Milli Güvenlik Kurulu” olarak nitelendirilebilecek olan Devlet Askeri Komisyonu Başkanlığı görevini Jiang Zemin’e bıraktı. Ancak Deng, yaşamının son yıllarında ÇKP Merkez Komitesi ve Politbüro üyeliği dışında herhangi bir resmi ünvana ve göreve sahip olmamasına ve sağlık durumunun giderek bozulmasına karşın, Çin partisi ve devleti içindeki etkisini ve tinsel ağırlığını muhafaza etti.                                                                                                                                  

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: