Önderlik Sorunları Üzerine Düşünceler

Garbis Altınoğlu, Ocak-Şubat 1997                                                           

“İlke sorunlarında ‘orta’ çizgi, insanların kafalarını saçmalıklarla doldurma ‘çizgisi’, görüş ayrılıklarının üzerini örtme ‘çizgisi’, Partinin ideolojik yozlaşması, Partinin ideolojik ölümü ‘çizgisi’dir.”
Stalin                                                                 

Giriş

Sözlerime öncelikle, yalnızca komünist ve işçi hareketi bakımından değil, tarih boyunca bütün ezilen sınıflar bakımından da önderlik sorununun yaşamsal bir önem taşımış ve taşımakta olduğu gerçeğinin altını çizerek başlamak istiyorum. Lenin, bir kezinde şöyle diyordu:  
“Tarihte hiçbir sınıf, hareketi örgütleme ve yönetme yeteneğine sahip siyasal önderlerini, ileri temsilcilerini yaratmadan egemen olamamıştır.” (Ne Yapmalı?, 1977, s. ) Daha da ileri giderek, Lenin’in bu önermesinin,  proletarya ve diğer ezilen sınıflar için olduğu kadar burjuvazi ve diğer sömürücü sınıflar için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Rus Çarlığının yönetme ve manevra yapma yeteneğinin sınırlı oluşunun Ekim Devrimi’nin zaferine olan katkısı yadsınamaz. Gene, eğer belli bir süredir Türkiye burjuvazisi; Süleyman Demirel, Doğan Güreş, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Necmettin Erbakan, Alpaslan Türkeş, Erdal İnönü, Deniz Baykal, Bülent Ecevit gibi burnundan ötesini göremeyen ve yeteneksiz sözde önderler dışında politikacılar yetiştirememişse ve deyim yerindeyse, “bir önderlik bunalımı” yaşıyorsa, bunun proletarya ve diğer emekçiler için bir şans, bir olanak olduğu açıktır. Ama, önderlik sorunlarının, maddi güç ve olanakları, deneyimi ve uluslararası desteği vb., egemen sınıflara kıyasla çok daha az olan ezilen sınıflar ve özellikle de proletarya açısından çok daha önemli ve çok daha yakıcı bir nitelik taşıdığı da açıktır. Bu bağlamda, önderliğin ve önderlik sorunlarının tartışılmasının, aslında partinin kendisinin tartışılması anlamına geldiğini, onun kendisinin bugününü ve geleceğini yakından ilgilendirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz ve söylemeliyiz de. 
                     
                                          *          *          *          *          *     
                                         
Saflarımızda önderlik sorununun  -kendiliğinden-gelme bir biçimde-  önemli ölçüde küçümsendiğini, Parti’nin diğer sorunlarıyla üç aşağı beş yukarı aynı düzeyde bir sorun gibi ele alındığını, gerçekten gelecek vadeden sınırlı sayıdaki genç kadroların planlı bir biçimde geleceğin önder kadroları olarak yetiştirilmesi konusunda herhangi bir ciddi adım atılmadığını, varolan sınırlı önderlik potansiyelinin en yüksek verimle çalışmasını sağlayacak düzenlemelerin yeterince yapılmadığını, önder kadrolara Parti’nin süreklilik ve istikrarını sağlayan bir zenginlik olarak bakılması gerektiği bilincinin tam olarak yerleşmediğini vb. söyleyebiliriz. Deyim yerindeyse, bir dizi alanda egemenliğini sürdüren yarı-kendiliğindenci tarz bu alanda da egemenliğini sürdürmektedir.    

Nasıl, tarihin kitleler tarafından yapıldığı gerçeği, tarihsel ve toplumsal gelişmenin yönünü kavrayan ve yükselen sınıflara dayanan devrimci partilerin vazgeçilmez önemini ortadan kaldırmıyorsa, komünist partisi saflarında yer alan tüm üyeler arasında hak ve görevler bakımından bir eşitlik olması da, önder kadroların, çoğu zaman vazgeçilmez ve hatta bazı koşullarda belirleyici önemini ortadan kaldırmaz. Partimizde ve onun öncellerinde, kendi önderlerine değer verme geleneğinin zayıf oluşunun kökeninde, TKP, Devrimci Yol gibi örgütlerin anti-demokratik ve bürokratik önderlik anlayışına, bu ve benzer örgütlerin “önder”lerinin bu konumlarını kendileri ve yakınları için kişisel ayrıcalık elde etmenin araçları haline getirmelerine duyulan yarı-bilinçli tepkinin yanısıra devrimci alçakgönüllülük, özveri ve dürüstlük duygusunun da önemli bir yeri vardır. Ancak, öncelleriyle birlikte düşünüldüğünde, artık çocukluk evresini aşmış ve delikanlılık evresine girmiş olan Partimizin, özünde doğru ve sağlıklı olan bu duyguyu devrimci mantık ve akılcılığın denetimine sokma doğrultusunda adımlar atması gerektiğini söyleyebiliriz.    
Lenin, Alman işçi sınıfının kendi denenmiş önderlerine nasıl değer verdiklerine, onlara nasıl sarıldıklarına değindiği bir pasajda şunları söylüyordu:
“Almanları ele alınız. Umarım ki, onların örgütünün bir yığın örgütü olduğu, Almanya’da her şeyin yığınlardan geldiği, işçi sınıfı hareketinin yürümesini öğrendiği yadsınmayacaktır. Ama gene de, bu milyonların ‘bir düzine’ denenmiş liderlerine nasıl değer verdiklerine ve nasıl onlara sarıldıklarına bakınız; ve parlamentoda, düşman partilerin sözcüleri sık sık sosyalistlere bu yüzden saldırmamışlar mıdır: ‘Siz yaman demokratlarsınız doğrusu! Sizin hareketinizin sadece adı işçi hareketi; ortada görülen hep aynı liderler kliği, aynı Bebel ve aynı Liebknecht, yıllar boyu hep onlar. Sizin sözümona seçilmiş işçi milletvekilleriniz İmparatorun atadığı memurlardan daha kalıcı!’ dememişler midir? Ama Almanlar, ‘yığınları’ ‘liderlere’ karşı çevirmek, yığınlarda kötü ve iddialı içgüdüler uyandırmak çabalarına ve ‘bir düzine akıllı’ya karşı yığınların güvenini sarsarak hareketin sağlamlığını ve istikrarlılığını baltalamak isteyen bu gibi demagojik çabalara sadece küçümseyerek gülüp geçmişlerdir. Siyasal düşünce Almanlar arasında yeteri kadar gelişmiştir, ve profesyonel olarak eğitilmiş, uzun deneylerden geçmiş ve tam bir uyum içinde çalışan ‘bir düzine’ denenmiş ve yetenekli lider olmadan (ve yetenekli kişiler yüzlerle doğmaz) modern toplumda hiçbir sınıfın kararlı bir mücadeleye girişemeyeceğini anlayacak kadar siyasal deneyim edinmişlerdir.” (Ne Yapmalı?, 1977, s. 150)    

Burjuvazi, emperyalizm ve onların ajanları, özellikle sınanmış ve yetenekli önderlerin işçi sınıfı hareketi ve komünist hareket açısından ne denli büyük önem taşıdığını çok iyi bildikleri için, devrim ve sosyalizm davasına karşı savaşımlarında özel olarak tek tek önderlerin ve genel olarak parti önderliğinin ve hatta önderlik kavramının kendisinin karalanmasına, yıpratılmasına ve gözden düşürülmesine büyük önem verirler. Bu bağlamda, sözümona proleter demokrasisi, yığın inisiyatifi, anti-bürokratizm ve hatta Paris Komünü modelinin örnek alınması gibi gerekçelerle aynı işi yapan sivil toplumcular, demokratik sosyalistler, anarşistler, Trotskistler, sosyal-demokratlar vb. de sonuçları itibariyle proletaryanın yeminli düşmanlarına “içerden” destek sunmaktadırlar. (1) Ölümünün ya da öldürülmesinin üzerinden yarım yüzyıla yakın bir süre geçtiği halde burjuvazinin Stalin’e yönelik saldırı kampanyasını hala sürdürmesi, daha sonra yıkıcı bir hizip taslağı oluşturacak olan N-S çetesinin Birlik Kongresi öncesinde, öncellerimizden birinin önderlik organına karşı yıllardır sürdürdüğü sinsi ve sistematik karalama çalışması bunun somut örnekleridir. Uluslararası deneyim, denenmiş ve yetenekli bir önderliğin büyük öneminin yalnızca görece genç ve deneyimsiz partiler için değil, daha gelişmiş ve deneyimli partiler için de geçerli olduğunu gösteriyor.    

Lenin’in 1917’de “Nisan Tezleri”yle artık eskimiş olan demokratik cumhuriyet sloganını bir yana atarak Bolşevikleri ve yığınları sosyalist devrime ve Sovyet cumhuriyetine yöneltmesi, 1918’de Brest-Litovsk barış görüşmeleri sırasında Parti’nin, “sol” komünistlerin, Trotski’nin ve bağlaşıklarının “devrimci savaş”a ilişkin boş ve tehlikeli gevezeliklerine karşı tavır almasını sağlayarak genç Sovyet cumhuriyetine soluk aldırması, Stalin’in 1920’lerin ilk yarısında yürütülen “tek ülkede sosyalizm” tartışmaları sırasında Trotski-Zinovyev-Kamenev blokunun sözde enternasyonalist ve devrimci demagojisini çürütmesi ve Büyük Yurtsever Savaş sırasında sergilediği devrimci irade, kararlılık ve önderlik, Enver Hoca’nın Kruşçov revizyonizmine karşı ortaya koyduğu ilkeli ve kararlı tavır, bunun hemen akla gelen olumlu örnekleridir. Böylesi kritik dönemeçlerde parti önderliklerinin kendilerinden beklenen işlevi yerine getirememeleri, yani yetersiz kalmaları (Almanya’da faşizmin adım adım iktidara yöneldiği 1929-33 yıllarında Almanya Komünist Partisi önderliği örneği), ya da daha kötüsü komünist partilerinin hain ve revizyonist önderlikler tarafından planlı ve kasıtlı bir biçimde yollarından saptırılmaları (Alman faşizmine karşı parlak bir direniş örneği sergileyen Yugoslavya Komünist Partisi’nin Titoizmin boyunduruğuna girmesi ve Kruşçov-Brejnev kliğinin SBKP’nin yönetimini elegeçirmesinin ardından dünya komünist hareketini tasfiye etme girişimine karşı tekil komünist parti önderliklerinin son derece zayıf bir direniş göstermeleri ya da bu klikle işbirliğine girmeleri) durumlarında ise tam tersinin sözkonusu olduğunu söyleyebiliriz. Ne yazık ki, uluslararası deneyim, bu ikinci alternatifin çok daha yaygın olduğunu gösteriyor. Partinin, stratejik/ taktiksel hatalarla ya da üstü örtülü/ açık ihanetle karakterize edilen bir yola çekilmesi gibi, çok daha sık rastlanan bu ikinci türden durumlarda, devrim ve sosyalizm davası ağır yenilgilere uğramış, hatta komünist partilerinin kendilerinin hızlı ya da yavaş bir tempoyla tasfiyesinin yolu açılmıştır.    

Benzer sorunlar Türkiye devrimci hareketi içinde de yaşandı. Mustafa Suphi’nin önderlik ettiği genç, deneyimsiz ve oluşumunu henüz tamamlayamamış TKP’nin, kendi hataları nedeniyle 1920-21 döneminin objektif olarak devrimci ortamından iktidarı elegeçirmek için yararlanamaması, hatta sınıf düşmanından ağır darbeler yiyerek siyasal ve örgütsel etkisini yitirmesi, bunun örneklerinden birini oluşturur. Şefik Hüsnü Deymer ve ortaklarının oportünist ve “sol” Kemalist önderliğinin deforme ettiği TKP’nin yarattığı revizyonist geleneğin 1960’lara kadar etkili olmakla kalmayıp 1960’lı yılların devrimci yükselişinin açığa çıkardığı devrimci olanakların ve enerjinin çarçur edilmesine yaptığı “katkı” bunun bir başka iyi bilinen örneğidir. Böylesi sorunlar Partimizin öncelleri olan TKİH ve TKP (M-L) Hareketi döneminde de yaşandı. Örneğin, 1977’nin sonunda THKP-C/ M-L’nin önderliğinin ezici çoğunluğunun “Üç Dünya” teorisini benimseyerek Aydınlık oportünizminin saflarına katılmasının, bu örgütte yol açtığı yıkım anımsanacaktır. Bu olumsuz gelişmenin sonuçları bir kaynakta şöyle açıklanıyordu:   
“THKP-C/ M-L’nin militan kadroları ve tabanı onlara karşı sessiz kalmadı, baştan itibaren tutarlı, uzlaşmaz bir mücadele yürüttü. Ne var ki 1 yıl süren bu durum örgütümüze çok büyük bir güç kaybettirdi. Faaliyet durdu, bir çok ilişki dağıldı. Üç dünyacı oportünistlerin demagojilerine inanan ya da mücadeleyi bırakmak için bunu bir vesile sayan çok sayıda insanın saflardan kopuşu ile faaliyet alanı daraldı, güçler zayıfladı.” (“Türkiye Komünist İşçi Hareketi, 1. (Birlik) Kongresi Belgeleri”, TKİH Konferans ve Kongre Belgeleri (1984-1994), İstanbul, Varyos Yayıncılık, 1994, s. 118) THKP-C/ M-L’nin ardılı TKİH, önderliğin oportünist tutumundan kaynaklanan bir başka durağanlık ve gerileme dönemini 1982 yılında yaşadı. Sınıf düşmanından alınan ağır bir darbeyi bahane eden TKİH önderliği, örgütsel önlemler alma adına örgütü tasfiyeci bir hareketsizliğe itti. Aynı kaynakta bu konuda şöyle deniyordu:
“Buna rağmen yürütülen istikrarlı faaliyet 1982 başında (…) şehrinde maruz kalınan yeni bir darbeyle kısmi bir zayıflamaya daha uğradı.   
“Bu şartlar altında bazı tedbirlerin alınması, örgütün her bakımdan gözden geçirilmesi doğal ve gerekliydi. İşte bu dönemde hiçbir bakımdan örgütün iradesini yansıtmayan bir tasfiyecilik kararı ortaya çıktı. ‘Geri çekilme’ adı altında alınan bu oportünist tasfiyeci karar sonucu örgüt adeta yok olmaya mahkum edilmişti. Yaklaşık 1 yıl kadar süren bu döneme damgasını vuran şey, bireycilik, moral bozukluğu ve oportünist eğilimler oldu.” (Adıgeçen kitap, s. 125)    

Öte yandan, TKP (M-L) Hareketi, 12 Eylül faşist darbesi sonrasında, örgütün sağ hatalarının derinleşmesine ve hatta yaygın bir mülteciliğin gelişmesine yol açan bir tasfiyecilik yaşadı. Hareket’in, tasfiyeciliğin resmen mahkum edildiği ve örgütün yeniden devrimci bir rotaya sokulduğu tarihten sonraki genel performansını da olumsuz yönde etkilemeye devam eden bu tasfiyeciliği yaşamasında, önderlik organının özel bir rolü oldu. Bir kaynakta bu konuda şunlar söyleniyor:   
“1980 ortasına gelindiğinde -12 Eylül darbesinin öngününde-  düşman saldırıları sonucu verilen kayıplar nedeniyle 1. Merkez Komitesi’nin yaklaşık ancak üçte biri çalışmasını yürütür durumda kalmıştı. Merkez Komitesi, önderliğe yeni kadro alma sorununa yöneldiyse de, sorunun çözümünü uzun süreye yayarak büyük bir kararsızlık gösterdi. İçe kapanma, örgütten ve Hareket çalışmalarının sorunlarından uzaklaşma başgösterdi. Siyasal önderlik çalışmasının zayıfladığı/ gerilediği, siyasal mücadelede sağcı ve revizyonist anlayışların yeşerip gelişmekte olduğu bir dönemin başlangıcıydı. Merkez Komitesi’nin kapıldığı derin tasfiyecilik nedeniyle 1984 başında siyasal mücadeleden uzaklaşma ve sağcı tasfiyecilik doruk noktaya ulaşmıştı.   
“1981-84 döneminde önderlik organı kendi içinde bir otoriteye sahip değildi. Sekreterlik kurumu tasfiyeci amaçlarla kullanıldı. Kendi içinde uyumsuzluğu, mücadelenin ve Hareket çalışmalarının sorunlarına karşı duyarsızlığı, genellikle pratik siyasal mücadelenin ve Hareket’in verili durumunun ihtiyaçlarına bağlanmayan ve sonuç alıcı olmayan tartışmalarla, siyasal irade yoksunluğu ile bu dönemin önderlik organı dikkat çeker. Önderlik içine kapanır ve Hareket’ten kopar. Önderlik kendi kendini bitiren bir çizgide ilerler. Zindanlardaki kadroların özel ve özgül durumları dışta tutulursa, bu dönemde Hareket’in önderlik gücü ve potansiyeli körelmiş ve gerilemiştir. Bu dönemin gerek kadrolarda ve gerek Hareket yapısında meydana getirdiği kirlenme ve paslanmayı temizlemek, Hareket’in yıllarına malolan bir fatura yaratmış, Hareket’in politik önderlik güç ve yeteneğini gerilere savurmuştur.” (TKP/ M-L Hareketi 4. Konferans Belgeleri, İstanbul, Sun Yayıncılık, 1991-1992, s. 123-24)    

Önderliğin, olumlu ya da olumsuz rolünün diğer devrimci örgütler için daha da geçerli olduğunu söylemek bir abartma olmayacaktır. Örneğin, 12 Eylül 1980 faşist darbesinin ardından bir türlü kendisini toparlayamamış, hatta bunu kendisinin diğer devrimci örgütler karşısındaki “üstünlüğünün” bir belirtisi sayabilmiş, kendiliğinden-gelmeliğin teorisini yapma ve örgütsüzlüğe övgüler düzme noktasına kadar sürüklenmiş ve sonunda Özgürlük ve Dayanışma Partisi denen eklektik çorba içinde erimiş olan Devrimci Yol’un bu serüveninde, kendisine danışılmadan hiçbir kararın alınamadığı bazı önder taslaklarının ve 1987’den başlayarak belli bir toparlanma ve yeniden örgütlenme süreci yaşayan TDKP’nin daha sonraki yıllarda, komünistlerin birliği çalışmasından inat ve ısrarla uzak durmasında ve adım adım tasfiye edilmesinde bu örgütün başına çöreklenmiş olan hanedan tipi bürokratik kliğin son derece önemli, hatta belirleyici bir rol oynadığı görmezden gelinebilir mi?    

O zaman sormamız gerekiyor: Bunca önem taşıyan önderlik sorunu acaba neden gerek önceller döneminde ve gerekse Birlik Kongresi sonrasında daha ciddi ve daha kapsamlı bir tartışmanın konusu edilmemiş, bu sorun Partimizin gündeminde alması gereken yeri almamış ve örgütün ve onun kadrolarının eğitiminin en önemli konularından birisi durumuna getirilmemiştir? Üstelik, gerek özel olarak kendi deneyimimiz ve genel olarak Türkiye devrimci hareketinin deneyimi ve gerekse uluslararası deneyim bu konuda ders alınması gereken pek çok veri sunduğu halde. Evet, pek çok yoldaşın, hem dar anlamda önderlik, yani örgüte önderlik ve hem de özellikle geniş anlamda önderlik, yani milyonlarca işçi ve emekçiye önderlik konularında katetmemiz gereken hayli mesafe olduğu yolundaki yargıya katılacakları düşünüldüğünde, bu alandaki kendiliğinden-gelmeliğin nedeninin ne olduğunu kendi kendimize sormamız gerektiği sonucuna varabiliriz. Belki de bu sorunun öyle pek de karmaşık bir yanıtı yoktur. Parti ve önderlik kavramı ve pratiğinin kendisi, zaten kendiliğinden-gelmeliğin olumsuzlanmasından ya da yadsınmasından başka bir şey değildir. Stalin’in, “her türlü oportünizmin mantıksal temeli” olarak nitelediği kendiliğinden-gelmeliğin etki alanından uzaklaştığımız ve devrimci iradenin, proletaryanın maddi ve Marksizm-Leninizmin ideolojik temelleri üzerinde cisimleşmesinden başka bir şey olmayan komünist partisi düşüncesini gerçekten kavradığımız ölçüde bu sorunun, büyük öğretmenlerimize layık bir biçimde çözümüne girişebileceğiz.    

Demek ki, bu alandaki eksikliklerimiz, her şeyden önce, devrimci iradenin konuşturulması ve kendiliğinden gelmeliğin yenilmesi sorununun niteliğinin ve komünist partisinin işlevinin ve inşasının yasalarının tam olarak kavranmadığını da gösterir. Daha değişik bir planda ise, bunun nedenini, genel olarak Marksist-Leninist teoriyi ve Marksist-Leninist strateji ve taktik bilimini kavramadaki ve özel olarak da bu teoriyi ve onun ışığında biçimlenen strateji ve taktik bilimini Türkiye ve Kürdistan devrimine uygulamadaki zayıflığımızda aramamız gerektiğini söyleyebiliriz.Yığınlar için ve yığınlar önünde siyaset yapma alışkanlığımızı geliştirdiğimiz, kendimiz için ve kendimize dönük siyaset yapma anlayışını aştığımız ve Marksizm-Leninizmi Türkiye devriminin somut gerçekliğiyle yaratıcı bir tarzda birleştirebildiğimiz ölçüde, önderlik sorununun önemini daha iyi kavrayacak ve bu alandaki sorunlarımızın çözümüne daha bilinçli bir tarzda yönelebileceğiz. Birlik Kongremizden sonra, dar anlamda örgüte önderlik etme anlayışını aşma ve kendimizi milyonlarca işçi ve emekçiye önderlik edebilecek tarzda konumlandırmaya yönelme noktasında belli bir mesafe katettiğimiz söylenebilir ve söylenmelidir. Ama henüz işin başında olduğumuzu ve belki de en önemlisi, aşağıda daha geniş bir biçimde ele alacağımız gibi, proleter yığınlarıyla birleşme ve onlara önderlik etme konusunda neredeyse yerinde saydığımızı unutmamamız gerekiyor.                                                  
                          
                                        *          *          *          *          *    
Tam da bu noktada, ikinci konuya geçmek, teorinin önemi ve teoriyle önderlik sorunu arasındaki ilişki üzerinde durmak istiyorum. Daha önce de belirttiğim gibi, bizde önderliğin özünün siyasal önderlik olduğu ve doğru bir siyasal önderliğin ancak en ileri teoriye egemen olmakla sağlanabileceği yeterince kavranmamıştır. Bunun altının çok kalın bir biçimde çizilmesi gerekiyor. Stalin daha 1924’te, devrimci pratiğe bağlanmamış olan teorinin amaçsız kalacağını belirttikten sonra, devrimci pratiğe kopmaz bağlarla bağlı bir teorinin önemini şöyle anlatıyordu:
“Çünkü harekete, güvenliği, yönünü belirleme gücünü ve olayların iç bağıntılarının anlaşılmasını, teori ve yalnız teori sağlayabilir; çünkü teori ve yalnız teori, yalnızca sınıfların bugün hangi yönde ve nasıl hareket ettiklerini değil, aynı zamanda bu sınıfların en yakın bir gelecekte, hangi yönde ve nasıl hareket edecekleri pratiğini anlamamıza yardım edebilir.” (Leninizmin İlkeleri, 1979, s. 24-25) Gene O, 1 Ekim 1938’de propagandistlerin bir toplantısında yaptığı konuşmada, son derece haklı olarak, Nisan 1917’de Lenin ve çevresindekilerin, kendisini “demokratik cumhuriyet”ten Sovyet Cumhuriyetine doğru yönlendirmemeleri halinde, partinin yönünü şaşıracağını, karanlıkta yiteceğini söylüyor ve sözlerini şöyle sürdürüyordu:   
“Lenin’in öne sürdüğü yeni tezin yaşama geçirilmemiş olduğunu düşünelim. O zaman biz yönümüzü şaşıracak, yalpalayacak, güçten düşmüş demokratik cumhuriyetle işbirliği yapmaya çalışacak ve sonunda devrimi yitirecektik. İşte, yeni yöntemler, kapalı olan ya da düşünülmemiş olan yolları bulan, kitlelere nereye gitmesi ve ne yapması gerektiğini göstermek için bu yolu projektörle aydınlatan gerçek teorinin gücü ve etkisi.” (Aktaran Secret Documents, Toronto, Northstar Compass, s. 159) Marks’ın, kitlelerce kavranması halinde teorinin maddi bir güç haline geleceğini ve Lenin’in, “….öncü savaşçı rolünün ancak en ileri teorinin kılavuzluk ettiği bir parti ile yerine  getirilebileceğini..” (Ne Yapmalı?, 1977, s. 35-36) söylediğini bilmemize ve bu sözleri sık sık da yinelememize karşın, onların gerçek anlam ve içeriğini ne derece anladığımız ve özümsediğimiz tartışmalıdır. Oysa, Türkiye devrimci hareketinin tarihi ve bizim kendi tarihimiz, en ileri teorinin kılavuzluk ettiği bir siyasetin ve partinin olmayışının, sınıf düşmanının saldırılarını boşa çıkarma, devrimi ilerletme ve kitleleri devrim ve komünizm davasına kazanma olanaklarını yokettiğinin bir dizi örneğini sunmuştur ve sunmaya da devam etmektedir. Partimizin öncellerinin, Arnavutluk Emek Partisi’nin izinden giderek önce “Üç Dünya” teorisinin etkisinden kurtulamamış ve ardından Maoizme karşı bir tavır alamamış olmaları halinde bugün nerede olacağımızı kendi kendimize sorabilir ve bu sorunun yanıtı üzerinde düşünebiliriz.

Ya da tersine, Türkiye devrimci hareketinin Marksizm-Leninizme en yakın kanadının Maoizmin etkisinden 1970’lerin sonunda değil de ortalarında kopmuş olmasının ona neler kazandırmış olabileceğini de sorabiliriz kendi kendimize. TKP revizyonizmine ve ona kaynaklık eden Sovyet modern revizyonizmine karşı tepki temelinde gelişen 1971 devrimciliğinin, Maoizmin, Guevarizmin vb. değil Marksizm-Leninizmin ışığıyla aydınlanma fırsatı bulmuş olması halinde, 1971 sonrası Türkiye devrimci hareketinin, daha da ötesi Türkiye tarihinin başka bir biçimde yazılmış olacağını söylemek acaba bir abartma olur muydu? Sanmıyorum. Geçmişe dönük bu hayalgücü jimnastiğinin geleceğe dönük olarak da yapılmasında yarar var. Eğer iddiamızın arkasında duracaksak, yani Partimizin gerek Türkiye ve Kürdistan devrimi ve gerekse dünya devrimi bakımından çok önemli sorumluluklar yüklenmiş olduğu yolundaki tezimizin gereğini yerine getireceksek, bir dizi teorik ve stratejik sorunun çözümü konusunda gerçek adımlar atmaya yönelmeli ve bunun gerektirdiği düzenlemeleri yapmalıyız. Şunu çok iyi anlamamız gerekiyor: Önderliğimizin ve kadrolarımızın halihazırdaki yönelimiyle, Türkiye devrimine önderlik etme görevimizi yerine getiremeyiz. Lenin’in Sosyalist-Devrimciler’i eleştirirken söylediği gibi,
“Bizce, teorinin olmayışı, devrimci bir akımın varolma hakkını ortadan kaldırır ve onu eninde sonunda kaçınılmaz olarak siyasi iflasa mahkum eder.” (“Devrimci Maceracılık”, Örgütlenme, İstanbul, Aydınlık Yayınları, 1977, s. 59)

Bu sorunun bir yanı, elbette ki Partimizin ve onun ileri kadrolarının devrimci teorinin rolünü kavraması ve ona yönelimidir. Ama bu sorunun bununla içiçe ve çok sıkı bir bağlantı içinde olmakla birlikte onunla özdeş olmayan bir diğer yanı, Partimizin devrimci proletaryanın dünya görüşünü tam olarak özümsememiş olması, ya da isterseniz küçük-burjuva demokratizmiyle bağlarını bütünüyle koparıp atmamış olmasıdır. Ulusal sorunda ezilen ulus milliyetçiliğine verilen ödünler (Kürt ulusal hareketi karşısında sergilenen siyasal aşağılık kompleksi, “ulusal sömürü” gibi milliyetçi saçmalıklar), kadın sorununda feminizmden etkilenme (“cinsel sömürü” denen anti-Marksist kavramın çeşitli eleştirilere karşın inat ve ısrarla savunulması vb.), işçi sınıfı ve emekçi memur hareketinin sorunlarını ele alışta ekonomist ve kuyrukçu yaklaşımlar, sendika bürokrasisinin “sol” kanadı karşısında yer yer takınılan oportünist tutumlar (bir dönem kamu emekçilerinin bürokrat yöneticilerinin ve Sendika Şubeleri Platformunun göklere çıkartılması, sendika görevlileriyle yapılan eleştirel-olmayan röportajlar vb.), emperyalizmin ikiyüzlü ve sahte bir demokrasi ve insan hakları savunuculuğu maskesi altında gizlediği vahşi ve kanlı yüzünü sergilemede ve onun savaşan halklar karşısında ne denli güçsüz olduğunu göstermede zayıflık, taktik alanında sağa ve daha çok da DHKP-C’nin etkisi altında “sol”a ve gençliğe ve yarı-proletaryaya doğru savrulmalar, insan hakları savaşımı alanında liberal ve reformist hatalar (dünya emperyalizminin ve onunla içiçe olan uluslararası mafyanın mali merkezlerinden İsviçre’nin parlamentosunda yeralan ve bu burjuva güçlerle gizli-açık binbir bağı bulunan sözde sosyalist ve sosyal-demokrat milletvekillerinin ICAD’a sunduğu sözde destekten duyduğumuz sevinç), uluslararası alan çalışmasında yaşanan ve temelinde pragmatizmin yattığı yalpalamalar (Sofya skandalı) bunun ilk akla gelen örnekleridir. Komünist bakış açısından geriye, küçük-burjuva demokratizmine doğru bu kaymaların yaşanması, Marksizm-Leninizmin ve Partimizin programının öngördüğü doğru rota ve çözümlerin kararlı, tutarlı ve cesur bir biçimde değil, ürkekçe, utangaçça ve kararsızca savunulması, esas olarak, bugünkü dünya konjonktüründe sınıf düşmanının ve emperyalizmin taktiksel bir üstünlüğe sahip olmasıyla açıklanamaz. (2)

Bu konjonktürde kapitalizmin bu sözde üstünlüğü söylencesinin etkisinin olduğunu kabul ediyor, ama bunu belirleyici görmüyorum. Burjuvazinin ve emperyalizmin ideolojik saldırısının, kendi kısmi etkisini, küçük-burjuva zaaflarımız temeli üzerinden duyurduğunu söylemek, herhalde daha doğru olacaktır. Böylesi bir tablonun ortaya çıkmasında belirleyici faktör, bir dizi yoldaşımızın Marksizm-Leninizme, Partimizin programına ve işçi sınıfının devrimci potansiyeline, küçük-burjuva demokratizmiyle göbek bağlarını tümüyle koparamamış olmalarından kaynaklanan gizli bir güvensizlik besliyor olmalarıdır. Bu, görece hızlı bir tempoyla gelişen bir partinin yeni ve ideolojik olarak olgunlaşmamış üyeleri açısından, belki bir yere kadar mazur görülebilir. Ancak, eğer Parti önderliği böylesi görüş ve düşüncelerin, hem de az çok sistemli bir biçimde savunulmasına en iyi olasılıkla ses çıkarmıyor ve büyük olasılıkla kendi saflarında, bu görüş ve düşünceleri şu ya da bu ölçüde paylaşan yoldaşları barındırıyorsa, o zaman bir sapma tehlikesiyle yüzyüze olduğumuzu söylemek gerekecektir.

Bu argüman aşırı ve abartılı bulunabilir; ama ne yazık ki bu, gerçeğin ta kendisidir. Özellikle Birlik Kongresi öncesinde yaşadığımız teorik tartışmaların da gösterdiği gibi, kaba çizgileriyle doğru bir ideolojik-siyasal çizgiye sahip bulunuyoruz. Ama bunun kesinlikle yeterli olmadığını söylemeliyim. Gerek Türkiye ve Kürdistan devrimine ilişkin bir dizi stratejik sorunu tartışamamış ve gerekse de dünya komünist ve devrimci hareketinin saflarında tartışılmakta olan bir çok konuyu gündemimize almamış olduğumuz unutulmamalıdır. Ancak bu sorunların saflarımızda tartışılmamış ya da gündemimize alınmamış olması, gerek ülkemizdeki ve dünyadaki ideolojik ve siyasal savaşımın ve gerekse de günlük siyasal ve örgütsel çalışmamızın basıncıyla kendilerini bize bir biçimde dayatmalarına engel değil. Bunu sözde Yeni Komünist Enternasyonal (YKE), gençliğin örgütlenmesinin temel doğrultusu, emekçi kadın çalışmasının yeri, eylem birliği ve birleşik cephe çalışması gibi konularda bir yere kadar yaşadık. Bugün değilse de yarın, işçi sınıfının kapsamı (emekçi memurların ve tekniksel aydınların sınıfın bir parçası olup olmadığı), kapitalizmin gelişmesinin ortaya çıkardığı yeni olgular, Türkiye’deki siyasal partilerin ve burjuva devletinin yapısı ve zaman içinde gelişimi, uluslararası komünist hareketin tarihi, eski sosyalist ülkelerde kapitalizmin restorasyonu, kültür ve sanat politikamız gibi daha pek çok konuyu tartışmak amacıyla gündemimize almak zorunda kalacağız. İşte o zaman, kaba çizgileriyle doğru bir ideolojik-siyasal çizginin yeterli olmadığını daha iyi göreceğiz.    

Bir dizi devrimci örgüt çürür, dağılır ya da olduğu yerde sayarken, grup ruhuna önemli bir darbe indirerek yeni bir birlik kültürü yaratan ve gelişip güçlenen bir örgüt olarak Partimiz giderek bir çekim merkezi haline geliyor. Gençliğin, işçilerin, diğer emekçilerin, aydınların ve kendi örgütlerinden kopan devrimcilerin en iyi öğelerinin Partimize bu yönelimi, aynı zamanda bizim bu yeni MLKP’lileri gerçekten MLKP’li hale getirme, onları kendi ideolojik-siyasal çizgimize bütünüyle kazanma göreviyle karşı karşıya bırakıyor. Bir çoğu Partimizin militan, dürüst ve sekter-olmayan eylem çizgisine ve yapısına duyduğu yakınlıkla ve programımızı tam olarak benimsemeden -ki, başka türlü olması da zaten olanaklı değildir- saflarımıza katılan bu yoldaşlar, kaçınılmaz olarak kendi burjuva, revizyonist, demokratist anlayışlarıyla birlikte geliyorlar. Dolayısıyla onlar, niyetlerinden tamamen bağımsız olarak ideolojik birliği yeterince pekişmemiş olan Parti’nin saflarına ideolojik ayrılık öğeleri taşıyor ve bu birliğin pekiştirilmesi gereksinimini arttırıyorlar.    

Öte yandan, “birlik kültürü”ne yapılan vurgular, bizdeki eski ve kökü kazınmış olmakta uzak olan yarı-ortayolcu ya da yarı-merkezci eğilimleri güçlendiriyor ve yer yer ideolojik ayrılıkları sözümona yumuşatmanın ya da onların üstünü örtmenin gerekçesi haline geliyor. Bu eğilimin kendisinin de son çözümlemede bir tür oportünizm olduğunu ve önü alınmadığı ve etkisiz kılınmadığı takdirde oportünizmi besleyeceğini unutmaya ya da unutturmaya, özellikle bugünkü dünya ve ülke konjonktüründe asla hakkımız olamaz. Lenin’in,   
“Çalışan yığınların hareketlerinin süreci içerisinde kendi başlarına formüle edecekleri bağımsız bir ideolojiden sözedilemeyeceğine göre, tek seçenek şu oluyor- ya burjuva ideolojisi ya da sosyalist ideoloji. İkisi arasında orta yol yoktur. (çünkü insanlık ‘üçüncü’ bir ideoloji yaratmamıştır ve ayrıca da sınıf karşıtlıklarıyla parçalanmış bir toplumda sınıf-dışı ya da sınıf-üstü bir ideoloji sözkonusu olamaz.) Öyleyse, herhangi bir biçimde sosyalist ideolojiyi küçümsemek, ona birazcık olsun yan çizmek, burjuva ideolojisini güçlendirmek anlamına gelir.” (Ne Yapmalı?, 1977, s. 53-54) biçimindeki saptaması bugün, yüzyılın başında olduğundan belki daha da fazla önem taşıyor. Bu, gerek Parti içinde ve gerekse Parti dışında, yani genel olarak Türkiye ve dünya komünist ve devrimci-demokratik hareketi saflarında, Marksizm-Leninizmin küçük burjuvaca ve oportünistçe çarpıtılmasına karşı, hiç kimsenin gözünün yaşına bakmadan amansız ve uzlaşmaz bir savaşımın verilmesi gerektiği anlamına gelmektedir.    

Son olarak, Birlik Kongresi öncesinde, haklı olarak birlik yanlarımızı öne çıkardığımızı ve ateşimizi birlik karşıtlarının ve “ilkesiz ayrılık” yanlılarının üzerine yoğunlaştırdığımızı, bu dönemde genel olarak, ikincil önemdeki görüş ayrılıklarını büyütmemeye vurgu yaptığımızı anımsatmak istiyorum. Birlik, sözcüğün her anlamıyla gerçekleşmiş olduğuna göre, Birlik Kongresi öncesindeki bu yönelimin değiştirilmesi ve normalleştirilmesi ve çubuğun daha fazla iç ideolojik savaşım doğrultusunda bükülmesi gerekiyor. Bu, bir dönem için son derece geçerli olan taktik ve yöntemlerin, bir başka dönemde işe yaramaz hale gelebileceğinin, hatta zararlı olabileceğinin elle tutulur bir örneğidir. Ancak, bütün bunların ve bizim somut durum ve gereksinimlerimizin de ötesinde, Marksizm-Leninizm bize, komünist partisi içindeki birliğin yolunun hatalara ve sapmalara karşı savaşımdan geçtiğini ve birliğin sürekli olarak yenilenmesi ve deyim yerindeyse her gün yeniden kazanılması gerektiğini öğretiyor. 
Stalin, 7 Aralık 1926’da Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu’nun VII. Genişletilmiş Plenumu’na sunduğu raporda şunları söylüyordu:   
“1903 yılında, Bolşevik grubun ortaya çıktığı andan bu yana Partimizin tarihini ele alır ve günümüze kadar geçirdiği aşamaları izlersek, hiç abartmaksızın, Partimizin tarihinin, Parti içindeki çelişmelerin savaşımının tarihi, bu çelişmelerin aşılmasının tarihi ve Partimizin bu çelişmelerin aşılması temeli üzerinde derece derece sağlamlaştırılmasının tarihi olduğunu söyleyebiliriz… Parti içindeki muhaliflerle günlük politika sorunları, tümüyle pratiksel nitelikteki sorunlar konusunda şu ya da bu biçimde uzlaşılabilir ve uzlaşılmalıdır. Fakat, eğer bu sorunlar, ilkelere dayalı görüş ayrılıkları ile ilgiliyse, hiçbir uzlaşma, hiçbir ‘orta’ çizgi durumu kurtaramaz. İlke sorunlarında ‘orta’ çizgi olamaz. Parti çalışmasında, şu ya da bu ilkeler dizisi esas alınmalıdır. İlke sorunlarında ‘orta’ çizgi, insanların kafalarını saçmalıklarla doldurma ‘çizgisi’, görüş ayrılıklarının üzerini örtme ‘çizgisi’, Partinin ideolojik yozlaşması, Partinin ideolojik ‘ölümü’ çizgisidir.” (Works 9, Moskova, Foreign Languages Publishing House 1954, s. 3-4, abç) Daha ilerde ise Stalin, Engels’in 1882’de Bernstein’a yazdığı bir mektuba göndermede bulunuyor. Engels burada şöyle diyordu:   
“Öyle görünüyor ki, büyük ülkelerdeki bütün işçi partileri, genel olarak diyalektiksel gelişim yasaları uyarınca, ancak iç savaşım yoluyla gelişebilirler.” (K. Marx and F. Engels, Selected Correspondence, Moskova, Foreign Languages Publishing House, 1956, s. 425) Revizyonist partilerin deneyimini incelediği bir yazısında Enver Hoca aynı konuda şunları söylüyordu:
“Birliğin korunması ve çelikleştirilmesi, bir seferde başarılabilecek ve komünistleri bir daha uğraştırmayacak bir şey değildir; …. Bizim birliğimiz, ilkelere aykırı, birlik hatırı için birlik değildir. Bu nedenle, sözünü ettiğimiz birlik her şeyden önce mücadeleyle yaratılır, mücadeleyle çelikleştirilir ve sürekli ve ısrarlı devrimci mücadeleyle korunur. Aksi halde Marksist-Leninist birlik olamaz.” (“Revizyonist Ülkelerdeki İşçi Sınıfı Savaş Alanına İnmeli ve Proletarya Diktatörlüğünü Yeniden Kurmalıdır”, Leninist Parti ve Kadrolar, İstanbul, Sun Yayıncılık, 1990, s. 75-76)    

Burada büyükçe bir parantez açarak, benzeri bir akıl yürütmeyi, güç ve eylem birliği ve küçük-burjuva dostlarımız ve bağlaşıklarımızla ilişkilerimiz için de yapabileceğimizi söylemek istiyorum. Kuşkusuz aynı şey olmayan ve asla birbirine karıştırılmaması gereken komünistlerin birliği ve devrimci güçlerin birliği konularına vurgu yapmak ve bir birlik kültürü oluşturmak, gerek komünist hareketin ve gerekse genel olarak devrimci hareketin saflarında “ilkesiz ayrılıkçılık”a, sektarizme ve dar grup ruhuna karşı savaşımı sürdürmek ve geliştirmek tümüyle doğrudur. Ancak, küçük-burjuva devrimciliğiyle proleter-devrimciliği arasında kesin ve kalın bir çizgi çekmeme ve ikisini yer yer birbirine karıştırma yolundaki hatalı eğilimimiz, güç ve eylem birlikleri sorunununda da belli bir duygusal birlikçiliğe ve subjektivizme düşmemize yol açıyor. Teorik yayım organında yayımlanan ve bizim bu konuyu ele alışımız bakımından tipik olan “Parti Tarzı, Güç ve Eylem Birlikleri ve Görevler” başlıklı yazıda şöyle deniyordu:
“Her biçimiyle devrimci hareket ve bileşenleri siyasal bakımdan yeterince olgunlaşmadığı, dar grupçu gelenekle şekillendiği, sol çocukluk hastalığı olan sektarizmden kurtulamadığı; iş yapan değil adeta laf üreten birliklerle; ilkesiz birlik arayışları arasına kimi zaman net bir set çekemediği; yenilgi okulundan başarıyla, yenilenerek çıkamadığı için, Eylül yenilgisinin ve özelde tasfiyeci tahribatın etkisinden geç ve güç kurtulduğu için; ödediği bedellerle orantılı ders çıkarmasını bilememe, öğrenememe, anti-faşist kitlenin birlik istem ve baskısına değer vermeyi başaramama gibi hastalıklardan dolayı, bir türlü sağlıklı bir rotada, güzel, kalıcı, örnek bir güç ve eylem birliği hattı yaratılamamış, bu doğrultudaki girişimler hayat bulmamıştır.” (XD, Sayı : 4)

Daha aşağıda ise şu sözler okunuyordu:
“Dostluk, ortak hedefler için ortak vuruşmaktır. Dostluk, ortak savaşımda karşılıklı saygıyı, sevgiyi, demokratik hoşgörüyü sürekli geliştirebilmektir… Dostluk, zor anlarda karşılıksız birbirinin yardımına koşabilmektir. Dostluk, farklı değerlendirme ve eleştirilere saygı duyabilmek, tahammül gösterebilmek, olası çelişki ve mücadeleleri dostluğun önüne ayakbağı olarak dikmemektir. Dostluk, açıklıktır, birbirini gerçekten anlama çabasıdır, ilişkilerde yapıcılık, birleştiriciliktir…” (Aynı yerde)    

Bu satırlarda, devrimci güçler arasındaki birlik ve ilişkiler konusuna romantik ve idealist ve hatta ahlakçı bir yaklaşımın izlerini, küçük-burjuva devrimciliğiyle proleter-devrimciliği arasındaki farklılıkları silme eğilimini görmemek olanaksızdır. (3) Marksist-Leninistler, bir sınıf olarak küçük burjuvazinin kapitalizm koşullarında dağılmakta ve yokolmakta olan bir katman olduğunu, bu katmanın üretim ilişkileri içinde tuttuğu yer bakımından, yani kendi maddi yapısı gereği birlikçi değil, yarışmacı yaklaşımlara zemin oluşturduğunu unutmak hakkına sahip değillerdir. 12 Eylül faşist darbesi öncesinde Türkiye devrimci hareketi içinde yaşanan ve yer yer devrimci gruplar arasında şiddet uygulanmasına kadar varan grupçuluğun ve sektarizmin en önemli nedeninin, bu grupların gerek ideolojik planda ve gerekse toplumsal bileşimleri ve dayanakları itibariyle küçük-burjuva bir karakter taşımaları olduğunu kim yadsıyabilir? Marks, bir yapıtında,
“Küçük köylüler, üyelerinin hepsi aynı koşullar içinde yaşayan, ama birbirleriyle gerçek ilişkilerle birleşmemiş bulunan muazzam bir kitle meydana getirir. Onların üretim tarzları, onları, karşılıklı ilişkiler kurmaya götüreceği yerde birbirinden ayırır.” (Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i, Ankara, Sol Yayınları, 1990, s. 137-38) diyordu. Gene Lenin, “Yaklaşan Felaket ve Onunla Savaşmanın Yolu” adlı makalesinde şunu söylüyordu:
“Ekonomik sınıf statüsüne bağlı olarak bu ikincisi (küçük burjuvazi -b. n.) kaçınılmaz bir biçimde burjuvazi ile proletarya arasında yalpalar.” (“The Impending Catastrophe and How to Combat It”, Selected Works, Cilt 2, Moskova, Foreign Languages Publishing House, 1977, s. 217)    

Biz, devrimin bu aşamasında proletarya ile demokratik küçük burjuvazi arasında bir ortaklığın siyasal koşullarının olduğu, her ikisinin de -aynı ölçüde ve aynı kararlılıkla olmasa da- anti-emperyalist demokratik devrimden yana olmaları gerektiğini biliyoruz. Ulusal hareket te içinde olmak üzere, küçük-burjuva bağlaşıklarımızla birlikte davranabilmemizin objektif zemini budur. Bu objektif zeminin, kendiliğinden ortak devrimci platformların yaratılmasına götüremeyeceği, proletarya hareketinin, Kürt ulusal hareketi de içinde olmak üzere küçük-burjuva demokrasisiyle güç ve eylem birliğini geliştirmek ve bir birlik kültürü ve geleneği oluşturmak için sistemli bir iradi çaba harcaması gerektiği bütünüyle doğrudur. Ancak, biz Marksist-Leninistler, küçük burjuvazinin sınıfsal gerçekliğini ve küçük-burjuva demokrasisinin bu objektif gerçeklikten kaynaklanan davranış özelliklerini  (yalpalamalarını, tutarsızlıklarını, bir uçtan bir başka uca savrulmalarını ve bu arada güç ve eylem birliği konusundaki yarışmacı, oportünist, ilkesiz ve pragmatist yaklaşımlarını) net bir tarzda kavramak ve “siper yoldaşlığı” edebiyatıyla simgelenen bir siyasal saflık sergilememekle de yükümlüyüz. Bu durumu peşin olarak kabul ettiğimizde, hem işçileri ve diğer emekçileri, hem de kendi kendimizi aldatmamış oluruz. Ve bu durumu peşin olarak kabul ettiğimizde, “anti-faşist kitlenin birlik istem ve baskısına değer verme” gerekçesiyle aşırı ve duygusal bir birlikçiliğe soyunmaz, yukardaki alıntıda yapıldığı gibi, devrimci güçlerin birliğini sağlamak ve pekiştirmek gerekçesiyle, küçük-burjuva bağlaşıklarımıza ahlaksal öğütler verme gereği duymaz ve zaman zaman demokratik küçük burjuvaziden kazık yediğimizde -ki, bu hepimizin bildiği gibi olmaktadır ve ilerde de olacaktır-  ağlayıp sızlamaz ve küçük-burjuva dostlarımızla güç ve eylem birliğinden vazgeçmeyiz. Demokratik küçük burjuvaziyle ortaklığımız her zaman çatışmalı, inişli-çıkışlı ve sorunlu bir ortaklık olacaktır. Lenin, Rus devrimi sırasında Çarlığı bir halk ayaklanmasıyla yıkma ve proletarya ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğünü kurma düşününü açımlarken, proletaryanın sosyalizm uğruna “en demokratik ve cumhuriyetçi burjuvaziye ve küçük burjuvaziye karşı sınıf savaşımı açma” ve dolayısıyla bağımsız bir sınıf partisi içinde örgütlenmesi zorunluluğunu vurguluyor ve ardından sözlerini şöyle sürdürüyordu:
“Öyleyse, burjuvaziyle birlikte ‘ortak bir darbe vurma’ taktiklerimizin geçici niteliği ve ‘bir düşmanı’ kollar gibi ‘müttefiklerimizi de’ sıkı bir biçimde kollama görevi de her türlü kuşkunun üzerindedir vb.” (Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği, 1978, s. 99) Parantezi burada kapatıyor ve kaldığım yerden devam ediyorum. 

Bir komünist partisinin saflarında anti-Marksist, demokratist, revizyonist düşüncelerin zaman zaman ortaya çıkması, tuhaf, olağandışı ve beklenmedik bir şey değildir. Ancak, o partinin bu düşüncelere karşı sistemli ve uzlaşmaz bir savaşım sürdürmemesi, devrimci kamuoyu katındaki vitrini olan yayım organlarında böylesi düşüncelerin, ya da isterseniz dil ve kalem sürçmelerinin yer almasına göz yumması, hem tuhaf ve olağandışıdır, hem de kabul edilemez. Ama, daha da tuhaf, olağandışı ve kabul edilemez olan, Parti önderliğinin bu duruma seyirci kalması ve hatta Marksizm-Leninizmden ve Parti programından böylesi sapmaların bazı yoldaşlarca eleştirilmesini, -her zaman açıkça böyle söylenmese de- bir çeşit taktiksel esneksizlik, skolastisizm ve dogmatizm gibi algılamasıdır. Peki, acaba öyle mi?    

Tipik bir örnek olması bakımından, yayım organlarımızda epey kullanılan “eşitlik, kardeşlik ve Kürt ulusuna özgürlük” sloganını ele alalım. Biz bu sloganı atıyoruz; ama, eşitliğin, kardeşliğin ve Kürt ulusuna özgürlüğün yalnızca faşizmin ve siyasal gericiliğin çökertilmesiyle ve Kürt ulusunun kendi yazgısını belirleme hakkını elde etmesiyle, yani demokratik devrimle elde edilemeyeceğini, bu ideallere ulaşılabilmesi için kapitalizmin yıkılması ve proleter diktatörlüğünün kurulmasının zorunlu olduğunu söylemiyoruz. Ya da zaman zaman ve dil ucuyla söylüyoruz. Bunun böyle olduğunu bilmediğimizden mi? Hayır, eğer durum öyle olmuş olsaydı, suçumuz daha hafif olurdu. İlgili yoldaşlar, bu ideallerin ancak sosyalizm ve proleter diktatörlüğü koşullarında gerçekleşebileceğini yarım-yamalak da olsa biliyorlar. Ancak, kendi içlerindeki demokratik küçük-burjuvaziyle tam bir hesaplaşma yaşamamış olmalarından dolayı, genel olarak küçük-burjuva demokratizminin ve özel olarak Kürt ulusal hareketinin ideolojik ve siyasal basıncı karşısında boyun eğiyorlar. 
Dayandığı gerekçe ya da kaynaklandığı niyetten bağımsız olarak bunun adının oportünizm olduğu açıktır. Ama belki de yanılıyorum. Belki de bu yoldaşlar, çağımızda demokrasi savaşımıyla sosyalizm savaşımının birbirinden koparılamayacağını, sermayenin egemenliği yıkılmadan eşitlik, kardeşlik ve özgürlük olamayacağını bilmiyorlar. O zaman onların, Lenin’in burjuva demokrasisinin sahte ve ikiyüzlü karakteri üzerine yazdıklarını ve Kautsky’yle tartışmalarını vb. bir kez daha gözden geçirmelerinde yarar olacaktır. Kitlelerin özgürlük ve eşitlik sloganlarıyla aldatılmalarını her zaman en sert bir biçimde eleştirmiş olan Lenin, burjuva demokrasisini yücelten Kautsky’yle bir polemiğinde,   
“Bir sınıfın, bir başka sınıf tarafından tüm sömürü olanağı kesinlikle ortadan kaldırılmadıkça, asıl eşitlik, gerçek eşitlik olamaz.” (Proleter Devrim ve Dönek Kautsky, Ankara, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1989, s. 38) diyordu. Gene Lenin, “Yayımlanmış ‘Halkın Özgürlük ve Eşitlik Sloganlarıyla Aldatılması’ Konuşmasına Önsöz” adlı yazısında, sınıf savaşımını lafta kabul eden, ama “özgürlük”, “eşitlik” gibi parlak sloganların ardına sığınarak emekçi yığınları aldatan sosyalistleri, sosyal-demokratları vb. eleştirirken şunları belirtiyordu:   
“Sınıf savaşımını kabul edenler, bir burjuva cumhuriyetinde, hatta en özgür ve en demokratik bir burjuva cumhuriyetinde bile, ‘özgürlük’ ve ‘eşitlik’in hiçbir zaman meta sahiplerinin eşitlik ve özgürlüğünün, sermayenin eşitlik ve özgürlüğünün anlatımından başka bir şey olmadığını ve olamayacağını da kabul etmek zorundadırlar. Marks bütün yazılarında ve özellikle de (sizin de lafta kabul ettiğiniz) Kapital’’inde bunu binlerce kez açıklığa kavuşturdu; o, ‘özgürlük ve eşitlik’in soyut tarzda kavranışını ve bayağılaştırıcıları ve olgulara gözlerini yuman Bentham’ları alaya aldı ve bu soyutlamaların maddi köklerini açığa çıkardı.   
“Burjuva sisteminde (yani, toprak ve üretim araçlarının özel mülkiyetinin sürdüğü koşullarda) ve burjuva demokrasisinde ‘özgürlük ve eşitlik’ bütünüyle biçimsel kalır; bunlar pratikte (biçimsel olarak özgür ve eşit olan) işçiler için ücretli kölelik ve sermayenin eksiksiz egemenliği, emeğin sermaye tarafından ezilmesi anlamına gelirler. Bunlar, benim okumuş baylarım, sizin unutmuş bulunduğunuz sosyalizmin ABC’sidir.” (“Foreword to the Published Speech ‘Deception of the People With Slogans of Freedom and Equality’ ”, Collected Works, Cilt 29, Moskova, Foreign Languages Publishing House, 1974, s. 379-80)            

Kuşkusuz, bu gerçekleri anlamak için insanın teorisyen olması gerekmiyor; sıradan işçiler bile kendi yaşam deneyimlerinden yola çıkarak, en demokratik burjuva cumhuriyetlerinde bile fabrikaları, bankaları, medyayı ellerinde bulunduran para babalarıyla kendileri arasında bir “eşitlik” olmadığını, birinciler her şeyi yapmakta, binbir skandala, yolsuzluğa bulaşmakta ve her türlü yasayı çiğnemekte “özgür” iken, işçilerin, burjuva anayasasıyla güvence altına alındığı ileri sürülen sözde demokratik haklarını kullanmalarının bile çoğu kez polis ve jandarma marifetiyle engellendiğini biliyor, en azından seziyorlar. Ya bizim, parlak sözcüklere ve sloganlara meraklı yoldaşlarımız? Ne yazık ki, onların, sıradan işçilerden de öğrenecekleri bazı şeylerin olduğu anlaşılıyor.    

Marksist-Leninist literatürdeki “demokrasi ve sosyalizm savaşımı” kavramı yerine, “özgürlük ve sosyalizm savaşımı” kavramının geçirilmesi ve bu kavramın sistemli bir biçimde kullanılarak adeta Parti literatürünün ayrılmaz bir parçası haline getirilmesi de aynı kapıya çıkıyor. “Özgürlük” kavramının yanlış olarak kullanılması, “siyasal özgürlük”, yani “demokrasi” kavramının yerine geçirilmesi, en iyi olasılıkla bir belirsizliğe ve kafakarışıklığına yol açar ve en kötü olasılıkla da -objektif olarak- sosyalizm savaşımının gereksizliği sonucuna götürür. Eğer özgürlük, sosyalizm ve proleter diktatörlüğü olmaksızın, yani devrimin birinci aşamasında elde edilebiliyorsa, o zaman ikinci aşamaya geçmeye gerek kalmayacaktır! Bu ise, Maoizmin etkisi altında bulunduğumuz dönemde ileri sürdüğümüz, “Kurtuluşumuz, milli demokratik halk devrimiyle (ya da demokratik halk devrimiyle) olacaktır!” sloganının başka sözcüklerle savunusu konumuna sürüklenmekten başka bir anlama gelmez.    

Bununla ilişkili bir başka tipik örnek, propagandamızda burjuvazinin tümünü değil, hemen hemen yalnızca işbirlikçi-tekelci burjuvaziyi hedef almamız ve hatta daha da ileri giderek yer yer “işbirlikçi sermaye düzeni” gibi yanlış ve anti-Marksist kavramları kullanmamızdır. Öncelikle, Marksizm-Leninizmde “işbirlikçi sermaye düzeni” gibi bir kavram bulunmadığını, ama kapitalist sosyo-ekonomik formasyonun halk dilinde anlatımı olan “sermaye düzeni” kavramının bulunduğunu belirtmeliyiz. 1970’li yıllarda, Mao Zedung’u ve onun “ışıklı yolu”nu rehber alan öncellerimizde, genel olarak kapitalizmi ve sınıflı toplumu değil, “komprador patron-ağa düzeni”ni hedef alan bir yaklaşımın egemen olduğu anımsanacaktır. Proletaryanın sınıf savaşımının hedeflerini “işbirlikçi sermaye düzeni”yle sınırlayan böylesi bir yaklaşım, ister istemez kurtuluşun -sosyalizmle değil- “milli demokratik halk devrimiyle” ya da “demokratik halk devrimiyle” olacağı sloganını temel alıyordu. “Üç Dünya” teorisi ve Maoizm tartışmaları döneminde reddedilerek çöpe atılmış olan bu gibi kavramların, adeta kapıdan kovulduktan sonra pencereden girercesine literatürümüzde yeniden kullanılır duruma gelmesinin hiç de hoş olmadığını, ama bunun rastlantı ya da kalem sürçmesi olarak da nitelenemeyeceğini düşünüyorum.    

Genel olarak propaganda ve ajitasyonumuzda hemen hemen yalnızca işbirlikçi-tekelci burjuvazinin ve hatta yalnızca Milli Güvenlik Kurulu’nun hedef alınması ve özel olarak “işbirlikçi sermaye düzeni” Maoist kavramının yeniden kullanılır duruma gelmesi, gelebilmesi, bizdeki anti-kapitalist perspektifin zayıflığının ve olduğu kadarıyla sosyalizm ve proleter diktatörlüğü propagandasının yüzeyselliğinin ve köksüzlüğünün bir belirtisi, dışavurumu olarak algılanmalıdır. Saldırımızı hemen hemen yalnızca işbirlikçi-tekelci burjuvazi ve onun devlet aygıtı üzerinde yoğunlaştırmış bulunduğumuz ve karşı-devrimci orta burjuvazinin ve küçük burjuvazinin gerici üst katmanının işçi sınıfına ve diğer sömürülenlere karşı ekonomik ve siyasal saldırısını hemen hemen hiç hedef almadığımız hesaba katıldığında, böylesi “Üç Dünyacı” terimlerin literatürümüze sızmasına şaşmamak gerekir. (Yoldaşlarımız, orta burjuvazinin, kulakların, küçük burjuvazinin üst katmanının işçileri ve yoksul köylüleri, özellikle de çırakları, kadın işçileri ve belki de çoğu Kürt olan mevsimlik tarım işçilerini vb. ne denli vahşi, kuralsız ve acımasız bir tarzda sömürdükleri gerçeğinin yayım organlarımızda son derece kısıtlı bir biçimde ele alınmasının ya da hiç ele alınmamasının bir rastlantı olduğunu ileri sürebilirler mi? Burada, yer yer eskiden rastlandığı gibi olmasa da, küçük burjuvazinin “emekçi” ve “devrimci” yanına duyulan aşırı bir güven de yatmıyor mu?)    

Önemli olan, bu türden hataları yapan şu ya da bu yoldaşı eleştirmek, kınamak ve yargılamak değil, Parti’nin temel doğrultusundan sapmasına yolaçabilecek oportünist eğilimleri saptamak ve düzeltmektir. Yapılması gereken, böylesi hatalara yol açan yaklaşım, bakış açısı ve ruhsal durumu tanılamak ve bu proleter-olmayan yaklaşım, bakış açısı ve ruhsal duruma zamanında müdahalede bulunmaktır; böylesi demokratist yaklaşımlara karşı saflarımızdan ve özellikle de önderlikten güçlü protesto sesleri yükselmesini önleyen ideolojik zaafları sorgulamaktır. Marksizm-Leninizmin arılığının ve programımızın özünün ve söyleminin en başta gelen bekçisi olması gereken önderlik üzerine düşeni yapmazsa kim yapacak? Sözünü ettiğim oportünist eğilim, objektif olarak, Parti’yi ve komünist hareketi küçük-burjuva devrimci demokrasisinin çizgisine, onu bir bütün olarak kapitalizme karşı savaşım çizgisinden saptırarak işbirlikçi kapitalizme ve faşizme karşı savaşımla yetinme çizgisine doğru çekiyor ve dolayısıyla onun komünist rengini ve çizgisini değiştirmeye yöneliyor. Öncellerimizin de organik bir parçasını oluşturduğu Türkiye devrimci hareketi, 1974-80 döneminde, devrimci savaşımı MHP faşist kliğine karşı savaşıma indirgenmesiyle karakterize edilen bir deneyim de yaşadı.
Demek ki, bilimsel teorimizin yanısıra, onu doğrulayan kendi öz pratiğimiz de, böylesi bir yaklaşımın mahkum edilmesi için yeterince veri sunuyor.    

Kuşkusuz, Türkiye ve Kürdistan’ın siyasal ortamı, böylesi bir oportünist eğilimin ortaya çıkmasını olanaklı kıldığını, hatta bunu zorladığını kabul etmeliyiz. Başta Kürt halkı gelmek üzere, Türkiye işçi sınıfına ve emekçilerine vahşice saldıran, onların yaşamını çekilmez hale getiren, işkenceyi, katliamı, gözaltı kayıplarını sıradan ve günlük bir olay derekesine indiren, en masum demokratik muhalefet belirtilerini bile kaba güçle ezen  Türk egemen sınıflarının azgın ve eli kanlı militarist-faşist diktatörlüğüne karşı demokratik savaşım görevlerinin yakıcı bir önem taşıdığı, toplumun çok geniş kesimlerinin şu ya da bu biçimde demokrasi istemini dile getirdiği, hatta egemen sınıfların bir kanadının bile -sahte ve ikiyüzlü bir tarzda- bu isteme sahip çıkar göründüğü koşullarda yaşıyoruz. İçeriği tam olarak belirlenmemiş olan bir “demokrasi” özleminin böylesine yoğun, özellikle de Kürdistan’da sürdürülen “kirli savaş”ın yol açtığı maddi ve tinsel acılardan kurtulma isteminin böylesine güçlü olduğu bu ortamda, egemen sınıfların militarist-faşist rejimine karşı çıkan ya da çıkar gözüken değişik sınıfsal ve siyasal güçler arasındaki önemli, hatta yer yer uzlaşmaz hedef farklılıklarının küçümsenmesi ya da görmezden gelinmesi doğrultusunda bir eğilimin doğması anlaşılabilir. Bu eğilimin, komünist hareket üzerinde yalnızca tüm devrimci güçlerle değil, egemen sınıfların ve burjuvazinin “muhalif” fraksiyonları da içinde olmak üzere, militarist-faşist rejime karşı çıkan ya da çıkar gözüken tüm siyasal güçlerle birlikte davranma ve ortak bir cephe kurma doğrultusunda güçlü bir demokratist basınç oluşturması da anlaşılabilir. Ama, bizim bu demokratist basınç karşısında eğilmemiz, demokratik, ulusal kurtuluşçu vb. bağlaşıklarımızla olan ilkesel ayrılıklarımızı, sosyalist amaçlarımızı ve demokrasi savaşımının bizim için geçici bir önem taşıdığı gerçeğini, bir nebze bile olsun unutmamız ne anlaşılabilir, ne de kabul edilebilir. Tersi durumda, komünist hareket yavaş ya da hızlı bir tempoyla küçük-burjuva demokrasisi içinde -önce ideolojik ve daha sonra örgütsel olarak- erime ve tasfiye olma tehlikesiyle yüzyüze gelir.    

Bu konu bağlamında belirtilmesi gereken bir nokta da şu: Biz, her şeyden önce kendimizi, Türk egemen sınıflarının asla ve hiçbir koşul altında herhangi bir demokratik açılım yapamayacakları ve onların rejiminin her zaman faşist ya da aşırı gerici bir karakter taşıyacağı biçimindeki bir saptamayla bağlamamalı, işçi sınıfını ve yığınları buna göre koşullandırmamalıyız. Böyle davranmaktan, bu konuda çok kesin bir içerik ve üslupla konuşmaktan ve yazmaktan vazgeçmeliyiz. Belirli koşullar altında, böylesi bir gelişmenin olabileceğini, yani egemen sınıfların esas olanı, yani ellerindeki üretim araçlarını ve siyasal iktidarı muhafaza etmek kaydıyla kitlelere bazı ödünler vermek, bazı demokratik hak ve özgürlükleri tanımak zorunda kalabileceklerini peşin olarak reddedemeyiz. (4) Bunun zor olmakla birlikte, olanaksız olmadığını, en azından 1970’li yılların İspanya, Portekiz ve Yunanistan deneyimlerinden ve 1990’ların Güney Afrika deneyiminden biliyoruz. Lenin, 22 Eylül 1917’de kaleme aldığı “Bir Yayımcının Güncesinden” adlı makalesinde, liberal-monarşist burjuvazinin partisi olan Anayasal-Demokrat Parti’nin (Kadet Partisi) Şubat Devriminin ardından kendisini cumhuriyetçi bir partiye dönüştürdüğünü belirttikten sonra böyle bir dönüşümün neden olanaklı olduğunu kendi kendine soruyor ve bu soruyu şöyle yanıtlıyordu:   
“Çünkü, ekonomik egemenlik burjuvazi için her şeydir ve siyasal egemenliğin biçimi onun açısından çok az önem taşır; burjuvazi, cumhuriyet koşullarında da pekala yönetebilir. Hatta, cumhuriyetçi bir siyasal rejimde hükümetin bileşimindeki ya da yönetici partiler gruplaşmasının bileşimindeki hiçbir bir değişikliğin burjuvaziyi etkilemeyeceği gözönüne alındığında, onun yönetimi cumhuriyet koşullarında daha da güvenli olacaktır.   
“Elbette burjuvazi monarşiden yanaydı ve ondan yana olacaktır; çünkü, sermayenin, monarşist kurumlar tarafından daha kaba silahlı korunması, bütün kapitalistler ve toprakağalarının gözünde daha anlaşılır ve onlara daha ‘yakın’dır. Bununla birlikte, ‘aşağıdan’ gelen güçlü basınç karşısında, ekonomik egemenliğini sürdürebildiği sürece, burjuvazi her zaman ve her yerde cumhuriyete ‘razı’ olmuştur.” (“From a Publicist’s Diary”, Selected Works, Cilt 2, Moskova, Foreign Languages Publishing House, 1977, s. 337)    

Ülkemizde de bir süredir böylesi bir açılımı zorlayan iki, daha doğrusu üç faktör var. Bunlardan birincisi ve asıl önemli olanı, Kürt ulusal kurtuluş hareketinin, Türkiye işçi ve emekçi hareketinin ve yığınların demokratik özlemlerinin basıncıdır. Bu birincisine bağlı bir ikinci faktör, yüzbinlerce asker, polis, istihbarat görevlisi vb. istihdam eden, belli ölçülerde burjuvazinin ana gövdesinden özerkleşen ve kendi ekonomik dayanak noktalarını yaratarak adeta ayrı bir egemen sınıf kliği haline gelen olağanüstü büyük bir devlet aygıtının ve onun yıllardır sürdürdüğü kirli savaşın, burjuvazinin geniş kesimleri için giderek taşınmaz bir yük haline gelmesidir. Ve üçüncü faktör ise, dünya emperyalizminin, Türk egemen sınıflarının aşırı gerici ve uzlaşmaz politikalarının daha radikal bir çizgiye itebileceği Kürt ulusal hareketiyle, ilerde daha da güç kazanabilecek olan komünist ve devrimci güçlerin önderlik ettiği Türkiye işçi ve emekçi hareketi arasında gerçek bir cephe birliğinin oluşabileceği yolundaki kaygısıdır. Egemen sınıfların saflarındaki Kemalizm-globalizm ya da Birinci Cumhuriyetçilik-İkinci Cumhuriyetçilik tartışması, bu gerilimin bir anlatımından başka bir şey değildir. Susurluk kazasından sonra, egemen sınıfların farklı klikleri arasında daha da yeğinleşerek süregelen savaşım ve sözümona temiz toplum tartışması, ilk bakışta “iktidar” ve “muhalefet” partileri ya da ABD-yanlısı kanatla Avrupa-yanlısı kanat arasındaki bir çatışma gibi gözükse de, bunun temelinde yukarda andığımız tartışmanın, egemen sınıfların iki siyaset ya da yönetme tarzı arasındaki sürtüşmenin ve bunun yol açtığı kararsızlığın yattığını görmek çok zor olmasa gerek.    

Küçük-burjuva milliyetçi PKK karşısında duyulan ve yayımlarımızda açık bir biçimde kendini gösteren eziklik ve ürkeklik de doğrudan doğruya bu konuyla ilgili. Abdullah Öcalan’ın emperyalistlere yaltaklanmada, kapitalizmin savunuculuğunu yapmada ve komünizme düşmanlıkta Kautsky, Browder, Tito, Togliatti vb. de içinde olmak üzere gelmiş geçmiş tüm dönekler ve oportünistlerle rahatlıkla yarışabilecek ve onları geride bırakabilecek durumda oluşunu bir yana bırakıyorum. Onun, komünist değerlerimize dil uzatmasını ve kendisini Marksizm-Leninizmin ustalarıyla kıyaslamaya götüren küstahlığını ve megalomanisini de. Ancak biz şunu kavramak zorundayız. Bu kişi Türkiye devrimci hareketinin militan kanadını az çok sistemli bir tarzda karalamakta ve Emek, Barış ve Özgürlük Bloku deneyiminin de gösterdiği gibi, bu hareketin en sağında yer alan en pespaye revizyonist ve reformist çevrelerle ve bireylerle bağlaşmayı yeğlemekte, militan devrimci grupları inat ve ısrarla legalist bir yola çekmeye çalışmaktadır. Bunun nedeni, yalnızca ulusal kurtuluş hareketine Batı’da, yani Türkiye’de liberal-demokratik bir kamuoyu desteği sağlama ve Kürt ulusal hareketi üzerindeki baskıyı bu yolla hafifletme kaygısı olamaz. Büyük bir olasılıkla Abdullah Öcalan’ın Kürt sorununa ne pahasına olursa olsun bir “siyasal çözüm” getirmek istediğini bilen emperyalistler ve Türk egemen sınıfları bu “ödün”ü vermek için siyasal kişiliğini bizden daha iyi ve daha gerçekçi bir tarzda okudukları bu baydan, daha fazlasını, yani, Türkiye komünist ve militan devrimci-demokratik hareketini tasfiyeci bir çizgiye çekmesini de istemektedirler. Aslolan, emperyalistler ve Türk gericiliğiyle PKK önderliği arasında böyle bir pazarlığın açık bir biçimde yapılmış olması ya da olmaması değil, örtük olarak böyle bir ortak anlayışın varlığıdır.

Acaba yoldaşlarımız Abdullah Öcalan’ın şimdiye değin yaptığı gibi Kürt sorununun “barışçı” yoldan çözümünü önermekle kalmadığını, ama artık Türkiye’nin sorunlarının da “barışçı” yoldan çözümünü savunmaya başladığının farkındalar mı? O, Ağustos 1996’da, 15 Ağustos atılımının 12. yıldönümünde yaptığı (ve Serxwebun’un Ağustos 1996 tarihli 176. sayısında yayımlanan) bir konuşmasında aynen şöyle diyordu:
“Başta ulusal sorun olmak üzere Türkiye’nin bir çok ekonomik, demokratik, sosyal, kültürel sorunlarına barışçıl, siyasal çözümü öngörme istemimizi her zaman dile getirmemize rağmen, özel savaşın daha da geliştirilmiş biçimleriyle üzerimize gelinmesi… durumu sözkonusudur.” (5)   

Burada bizim için asıl önemli olan şu: Bilimsel sosyalizmin ulusal soruna teori planında getirdiği ve Ekim Devrimi ve sonrasının pratiğiyle  doğruluğu kanıtlanmış olan bir yaklaşım ve çözüm var; Partimizin Kürt ulusal sorununa bu teori ve pratik ışığında oluşturduğu ve programına koyduğu bir yaklaşım ve çözüm var. Ve dahası, özellikle revizyonist blokun yıkılışından sonra, yalnızca eski Sovyetler Birliği topraklarında değil, ABD’nden Afganistan’a, Hindistan’dan Filipinler’e, Güney Afrika’dan İran’a, İngiltere’den Türkiye’ye kadar uzanan bir dizi ülkede kapitalizmin ve burjuvazinin ulusal sorunu çözmekten aciz olduğunu her gün gösteren bir dizi örnek var. Bütün bunlara karşın, yayım organlarımızda göğsümüzü gere gere, deyim yerindeyse, yumruğumuzu masaya vurarak ulusal sorunun sosyalist, yani tek gerçek çözümünü savunamıyor, onun burjuva ve küçük-burjuva sözde çözümünü tam bir kararlılık ve özgüvenle eleştiremiyoruz. Ve biz deyim yerindeyse, kendisini “Özgürlük Hareketi” olarak tanımlayan PKK’nın hatırına Marksist-Leninist literatürdeki “ulusal kurtuluş” kavramının yerine bilimsel olarak yanlış olan “ulusal özgürlük” kavramını geçiriyor, ama Stalin’in aşağıdaki sözlerini yinelemekten ve asıl önemlisi propagandamızı bu temel üzerinde geliştirmekten özenle kaçınıyoruz:   
“Sermayenin, üretim araçlarının özel mülkiyetinin egemenliği altında ve sınıfların varlığı ile  birlikte, milliyetlerin eşitliğinin güvence altına alınamayacağının; sermaye iktidarı varolduğu sürece milliyetler arasında hiçbir eşitlik olamayacağının, bunun gibi, ulusların emekçi yığınları arasında da, hiçbir işbirliği kurulamayacağının tanıtlanmasına pek gerek yok. Tarih, bize, ulusal eşitsizliği yoketmenin tek yolunun, ezilen ve ezilmeyen halkların emekçi yığınları arasında kardeşçe bir işbirliği rejimi kurmanın tek aracının, kapitalizmi kaldırmak ve sovyet düzenini kurmak olduğunu söylüyor.” (“Ulusal Sorun Konusunda Partinin İvedi Görevleri”, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, Ankara, Sol Yayınları, 1977, s. 128)    
Bu tutumun sorumluluğunu hiç kimse başka bir yerde aramaya kalkışmamalıdır.
Sorumluluk, başta Kürt ulusal hareketi karşısında bir siyasal aşağılık kompleksine kapılan ve bunu Marksizm-Leninizmin ve Parti programımızın ulusal soruna ilişkin temel önermelerini cesaretle savunamayan önder yoldaşlar başta gelmek üzere hepimize aittir. Eğer bazı yoldaşlar, bu yaklaşımımızı, Kürt ulusal hareketine desteğin ve onunla dayanışmanın bir gereği gibi göstermeye kalkışacaklarsa, onlara, ilkelerden, Marksist-Leninist dünya görüşümüzden ve programımızdan ödün vererek sözde güncel politika yapılamayacağını, bu gibi davranışların en azından bir taktiksel oportünizm anlamına geldiğini, dahası böyle bir yolla Kürt ulusal hareketine destek de verilemeyeceğini söyleyeceğim.    

Bizim ulusal soruna ilişkin görevimiz, yalnızca ezilen ulusun kurtuluş hareketini desteklemekle ve egemen ulus milliyetçiliğine karşı savaşım vermekle sınırlı değildir; biz, Kürt, Türk, Arap vb. işçilerini ve ardından tüm emekçileri ulusal sorunun tek gerçek, yani Sovyetik çözümü, yani kendi programımız  doğrultusunda eğitmek, birleştirmek ve örgütlemekle yükümlüyüz. Çünkü biz, ezilen ulus milliyetçiliği de içinde olmak üzere, her türden milliyetçiliğin işçiler ve diğer emekçiler üzerindeki etkisini kırmak ve onları yalnızca faşizme, ulusal zulme, emperyalizme değil, aynı zamanda kapitalizme karşı savaşıma çekmekle yükümlüyüz. Ama, biz önce kendimiz, ulusal zulme ve eşitsizliğe son verilmesi istemi de içinde olmak üzere siyasal demokrasinin tüm istemlerinin ancak ve ancak sosyalizmin zaferi ve proleter diktatörlüğünün kurulmasıyla olanaklı olduğunu kavramak zorundayız. Anlaşılabileceği gibi, ulusal kurtuluş hareketini de içeren küçük-burjuva ve burjuva demokrasisi karşısında komünist hareketin ilkelerini, programını ve çözüm önerilerini cesaretle savunma konusunda gösterilecek en küçük bir kararsızlık bile, niyetlerden bağımsız olarak komünist hareketi küçük-burjuva demokratizminin çizgisine doğru çekmek, onun varlık hakkına saldırmak anlamına gelecektir. İbrahim Kaypakkaya, çeyrek yüzyıl önce kaleme aldığı “Türkiye’de Milli Mesele” adlı yazısında sunduğu bakış açısı itibariyle, bizim bugün durmakta olduğumuz noktanın, gerisinde değil ilerisinde, hem de epey ilerisinde durmaktadır. (6) O genç devrimcinin, Marksizm-Leninizmin ulusal soruna ilişkin yaklaşımını oportünistçe kıvırtmalara başvurmaksızın açık, köşeli ve tutarlı bir biçimde koyması, önderlik başta gelmek üzere hepimiz için üzerinde düşünülmesi gereken bir örnek olmalıdır. O, bu yazısının bir bölümünde şöyle diyordu:   
“Her şeyden önce şunu belirtelim ki, milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası, burjuva milliyetçiliğinin bayrağı altında yer almayacaktır. Stalin yoldaşın ifadesiyle:   
“ ‘Bilinçli proletaryanın denenmiş olan kendi bayrağı vardır ve onun burjuvazinin bayrağı altında safa girmesinin gereği olamaz.’   
“İkinci olarak, milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası işçi ve köylü yığınlarını kendi bayrağı etrafında toplamaya çalışacak, bütün emekçi sınıfların sınıf mücadelesine önderlik edecektir. Türkiye devletini kendisine temel alarak, Türkiye içindeki bütün uluslardan işçileri ve emekçileri ortak sınıf örgütleri içinde birleştirecektir.   
“Üçüncü olarak, milliyeti ne olursa olsun bilinçli Türkiye proletaryası Kürt milli hareketinin Türk hakim sınıflarının zulmüne, zorbalığına ve imtiyazlarına yönelen, her türlü milli baskının kalkmasını ve milletlerin eşitliğini hedef alan genel demokratik muhtevasını kesinlikle ve kayıtsız şartsız destekleyecektir.   
“Dördüncü olarak, milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası, çeşitli milliyetlere mensup burjuvazi ve toprak ağalarının kendi üstünlükleri ve imtiyazları için yürüttükleri mücadelede tamamen tarafsız kalacaktır. Bilinçli Türkiye proletaryası, Kürt milli hareketi içindeki Kürt milliyetçiliğini güçlendirmeye yönelen eğilime asla destek olmayacaktır; burjuva milliyetçiliğine asla yardım etmeyecektir… ” (Seçme Yazılar, İstanbul, Ocak Yayınları, 1979, s. 226-27)     

İbrahim Kaypakkaya’nın ve diğer öncellerimizin omuzlarına basarak yükselen bizler ise, ne yazık ki, Kürdistan proletaryasının “denenmiş olan kendi bayrağı”nın olduğu, onun Kürt milliyetçiliğinin bayrağı altında safa girmesinin gereği olmadığı, Kürt proleterlerinin Türkiye’deki diğer ulus ve milliyetlerden proleterlerle birlikte örgütlenmesi gerektiği gerçeğini savunma, hatta “Kürdistan proletaryası” kavramının kendisini dile getirme cesaretini bile bulamıyoruz kendimizde. (Bunun temelinde, “taktiksel esneklik” ya da “enternasyonalist sorumluluk” falan değil, özel olarak Marksizm-Leninizmin ulusal sorunu ele alış tarzına ve genel olarak Marksizm-Leninizme, yani kendimize duyulan gizli bir güvensizliğin yattığını görmek için herhalde dahi olmak gerekmiyor.) Oysa, yaşamın yeniden ve yeniden doğruladığı bilimsel teorimizin, bir devletin sınırları içindeki tüm işçilerin ortak sınıf örgütlerinde (parti, sendika, kooperatif vb.) birleştirilmesini öngördüğünü de biliyoruz. Ama buna karşın, Birlik Kongremizin bu konuda aşağıdaki Marksist-Leninist bakış açısını ortaya koymuş olduğunu adeta unutmuş ve literatürümüzden silmiş gözüküyoruz:
“Gerçek bir komünist sınıf partisi yaratma görevi, her türlü güncel, acil politik  gelişme ve görevden bağımsız, temel, sürekli ve genel komünist bir görevdir. Hareketimiz, en baştan itibaren Kürdistan proletaryasını da örgütlemeyi hedeflemektedir ve onun da öncüsü olma iddiasındadır. Öte yandan bugün Kürdistan proletaryası ve yarı-proletaryası içinde çalışmak sadece genel sosyalist görevlerimiz bakımından değil, stratejik önderlik iddiamız bakımından gerekli ve zorunludur. Batı’daki bir devrimci işçi hareketinin gelişimine bağlı olarak, Kürt ulusal hareketinin önderliğini kazanma en başta Kürdistan proletaryası aracılığıyla gerçekleştirilebilir.” (TKİH ve TKP/ M-L Hareketi Birlik Kongresi Belgeleri, İstanbul, Vadyos Yayınları, 1994, s. 79)                                                     
 
                                        *          *          *          *          *    

Bu koşullarda, yayım organlarımızda sosyalizmin ve proleter diktatörlüğünün propagandasının az yapılıyor ve daha da önemlisi gereğince yapılmıyor olmasından daha doğal bir şey olabilir mi? Oysa, Komünist Enternasyonal’e katılmanın 21 koşulundan birincisinde aynen şöyle deniyordu:   
“1… Proletarya diktatörlüğünden, basitçe, bilinen ve araya sokuşturulmuş bir talep gibi sözedilemez; aksine onun propagandası öyle yapılmalıdır ki, her basit işçi, her kadın işçi, her asker ve köylü, günlük hayatın basınımız tarafından sistemli biçimde gözlenecek ve her gün kullanılacak olgularından kalkarak bu diktatörlüğün zorunluluğunu anlamalıdır.” (III. Enternasyonal, 1919-1943, Belgeler, İstanbul, Belge Yayınları, s. 29-30) Herhalde yayımlarımızı az çok izleyen herhangi bir dürüst gözlemci, bizim bu kurala uymadığımızı keşfetmekte fazlaca zorlanmayacaktır. Zaten, bu bir nicelik sorunu olarak da ele alınamaz. Bir komünist hareket bakımından, sosyalizmin ve proleter diktatörlüğünün propagandası her zaman temel bir önem taşır. Onun yürüteceği demokratik propaganda bile, küçük-burjuva devrimcilerininkinden farklı bir ruh ve içerikle yüklüdür; komünist hareket devrimin demokratik görevlerine de sosyalist bir perspektifle yaklaşır. Lenin, bir yerde savaşımıyla sosyalizm savaşımı arasındaki ilişkiyi şöyle koyuyordu:
“İnsan demokrasi için mücadele ile sosyalist devrim için mücadelenin, birincisini ikincisine bağımlı kılarak, nasıl birleştirileceğini bilmelidir. Bütün güçlük burada yatıyor; meselenin bütün özü buradadır…
“Ama ben derim ki: esas şeyi (sosyalist devrim) gözden kaçırma; birinci sıraya onu koy..; bütün demokratik talepleri koy, ama bunları sosyalist devrime bağımlı kıl, onunla uyum içinde düzenle…” (“Inessa Armand’a”, Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, İstanbul, Koral Yayınları, 1991, s. 116-17)    

Demek ki, komünist hareket sömürülen yığınları, -ulusal kurtuluş istemi de içinde olmak üzere- devrimin demokratik görevlerinin kalıcı ve geridönülmez bir tarzda çözümünün, sosyalist devrimin zaferi ve proleter diktatörlüğünün kurulmasından geçtiği anlayışıyla eğitir ve demokrasi savaşımını yığınların kapitalizmin yıkılması ve sosyalizmin inşası için eğitim gördükleri bir okul olarak görür. Lenin, 1916’da kaleme aldığı “Sosyalist Devrim ve Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı” adlı makalesinde, belirli koşullar altında siyasal demokrasinin istemlerinden herhangi birisinin burjuvazi tarafından işçileri aldatmak için kullanılabildiğini belirttikten sonra şöyle diyordu:
“Pratikte proletarya, ancak, cumhuriyet istemi dahil, tüm demokratik istemler uğruna savaşımını, burjuvaziyi devirmeyi amaçlayan devrimci savaşıma bağımlı kılarsa, kendi bağımsızlığını koruyabilir.” (Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Ankara, Sol Yayınları, 1989, s. 155-56) Ve O, işte bu anlayışla, ezilen ulus ve milliyetlerin Çarlığa karşı savaşımına önderlik eden (Bund, Polonya Sosyalist Partisi gibi) küçük-burjuva milliyetçi örgütler de içinde olmak üzere küçük-burjuva demokrasisinin tümüne karşı kesintisiz bir ideolojik savaşım sürdürüyordu. Lenin’in, bir yandan sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde devrimci proletaryanın emperyalizme karşı savaşım veren burjuva ve küçük-burjuva ulusal kurtuluş hareketleriyle bağlaşma kurmaları gerektiğini söylerken, bir yandan da bu ülkelerin kapitalist gelişme düzeyi bakımından en geri olanlarında bile komünist hareketin kendi bağımsızlığını koruması ve asla ve asla burjuva demokrasisi içinde erimemesi gerektiğini söylemesi de bundandır.    

Demek ki sorunu, sosyalizmin ve proleter diktatörlüğünün propagandasının az yapılıyor olması olarak dile getirmek ya da buna indirgemek, onu bayağılaştırmak ve bu yükümlülüğün özünü kavramamaktır. Ama, elbette, işçilerin genel olarak burjuva dünya görüşünün ve özel olarak küçük-burjuva demokrasisinin ideolojik hegemonyası ve boyunduruğundan kurtarılması ve kendi sınıfsal bağımsızlıklarını elde etmelerini amaçlayan propaganda -sosyalizmin ve proleter diktatörlüğünün propagandası- yayım organlarımızda hem yeterinden çok az yapılıyor; hem de daha önemlisi inandırıcı olmayan bir biçimde yapılıyor. Böyle yapılıyor; çünkü, bu propagandayı yapmaları gerekenlerin kendileri bu konuda bir kafa açıklığına sahip değillerdir. (Burada, işçilerin ve diğer sömürülenlerin komünist eğitiminin, yalnızca sosyalizmin ve proleter diktatörlüğünün propagandasıyla olamayacağı, bizim aynı zamanda onların devrimci eylemine komünist bir ruhla müdahale etmemiz gerektiği gerçeğinin bilindiğini varsayıyoruz.) Hatta, öyle ki, yukarda alıntıladığımız 1. kural sanki tam da bizim için yazılmış gibidir. Bizim basınımızda sosyalizmin ve proleter diktatörlüğünün propagandasının yapılmadığı, yapıldığı zaman da ondan dil ucuyla, cansız ve kuru bir biçimde ve “araya sokuşturulmuş bir talep” gibi sözedildiği doğru değil mi? Bizim basınımızın, günlük hayatın olgularından kalkarak işçilere, kadın işçilere, askerlere ve emekçi köylülere sosyalizmin ve proleter diktatörlüğünün propagandasını yaptığı söylenebilir mi? Bizim basınımızı izleyen ileri işçi, emekçi ve aydınların, onda yer alan  yorum ve analizlerden, bütün yolların Roma’ya çıkması gibi, Türkiye ve dünya halklarının karşı karşıya bulundukları bütün sorunların çözümünün sosyalizmin ve proleter diktatörlüğünün kurulmasından geçtiği mesajını aldığını söyleyebilir miyiz?    

Herhalde hiçbir yoldaş kolay kolay bu sorulara olumlu bir yanıt veremeyecektir. Oysa, Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfı ve halklarının karşı karşıya bulunduğu baskı ve sömürünün, tüm, yineliyorum istisnasız tüm belirtileri (Kürt halkına karşı uygulanan korkunç zulüm, gözaltında kayıplar, gecekonduların polis panzerleri eşliğinde yıkılması, işsizlik, emekçilerin hastane kapılarında sürünmesi, burjuvazinin ve devletinin çürümüşlüğü, her türlü ilerici düşünceye karşı uygulanan sansür, çırak dediğimiz çocuk işçilerin küçük patronlar tarafından vahşice sömürülmesi, yaşlı işçi ve emekçilerin karşı karşıya bulundukları korkunç durum, Türkiye’nin egemen sınıflar tarafından emperyalizmin Balkanlar ve Ortadoğu halklarına karşı bir saldırı üssü haline getirilmiş olması, kimsesiz çocukların, sakatların, emekçi kadınların tabi tutuldukları rezil davranışlar, hatta büyük kentlerin karşı karşıya bulunduğu trafik ve çevre kirliliği sorunları vb.) sosyalizmin ve proleter diktatörlüğünün gerekliliğinin propagandası için kullanılabilir ve kullanılmalıdır. Eğer Marksizm-Leninizmin sağlam temelleri üzerine kurulu olan programımızın, Türkiye ve Kürdistan’ın bütün bu somut, canlı ve taze olgularından yola çıkarak propagandasını yapamıyorsak, o zaman devrimci irade, cüret ve iddia sahibi olma üzerine söylediklerimizin tümü buz üzerine yazılmış sözler olmaktan öte gidemeyecektir. Çünkü, bu erdemler, ancak bilimsel bir dünya görüşüyle, sosyalist devrim hedefimiz konusunda tam bir kafa açıklığıyla ve ileri sınıfın eylemiyle etle tırnak gibi kaynaştığı zaman gerçek ve kalıcı bir anlam kazanacak ve dünyayı dönüştürecek bir enerjinin açığa çıkmasını sağlayabilecektir.    

Anlaşılabileceği gibi, bu önemli zaafımız, proletaryanın demokratik ve sosyalist görevleri arasındaki ilişkinin kavranışındaki yüzeysellik, mekanizm ve sağcılıkla doğrudan ilişkilidir. Bu yüzeysellik, mekanizm ve sağcılığın kökeninde ise, kollektif bünyemizden hala tam olarak söküp atamadığımız Kautskist-Maoist anlayış yatmaktadır. Buna göre, büyük olasılıkla içlerinde yöneticilerin de bulunduğu pek çok yoldaşımız, demokratik devrim aşamasında, proletaryanın, demokratik küçük burjuvazinin biraz daha solunda durmakla, yani, daha radikal ve tutarlı demokratik bir güç gibi davranmakla yetinmesi gerektiği kanısını taşımaktadırlar. Kuşkusuz, bu denli açık bir tarzda dile getirilmeyen bu gizli varsayımın sahipleri, proletaryanın ve komünist hareketin demokratik devrim aşamasında da sosyalist görevleri olduğunu ve onların, içiçe geçmiş olan bu iki görevi birlikte yürütmeleri gerektiğini tam olarak kavrayamamakta, bu sosyalist görevlerin, sözcüğün gerçek anlamında ancak sosyalist devrim aşamasında gündeme gireceğini sanmaktadırlar. Demek ki, bizdeki proletaryayı, genel olarak burjuva ve küçük-burjuva demokrasisi içinde erimeye terketme eğilimi asla rastlansal ya da dil ve kalem sürçmeleriyle ilgili bir olay değildir. Proletaryanın daha bugünden burjuva toplumunun tümüne karşı olduğu ve küçük burjuvazi de içinde olmak üzere mülk sahibi sınıfların tümünden ayrı bir sınıf olduğu bilinciyle donatılması, yani şimdiden, yalnızca işbirlikçi-tekelci burjuvaziyi değil, bütün sömürücü ve mülk sahibi sınıfları yıkma ve kendi sınıf diktatörlüğünü kurma düşüncesiyle eğitilmesi gerekiyor.    

Lenin, 1897’de kaleme aldığı “Rus Sosyal-Demokratlarının Görevleri” adlı makalesinde, objektif olarak sosyalizme, 100 yıl öncesinin Rusyası’ndan çok daha yakın olan Türkiye’de savaşım veren bizlerin iyice kavraması gereken şu saptamaları yapıyordu:
“Sosyal-Demokratların pratiksel etkinliklerinin ereği, iyi bilindiği üzere, proletaryanın sınıf savaşımına önderlik etme ve bu savaşımın iki görünümünü, yani sosyalist (kapitalist sınıfa karşı sınıf sistemini yıkmayı ve sosyalist toplumu örgütlemeyi amaçlayan kavga) savaşımı ve demokratik (Rusya’da siyasal özgürlükleri kazanmayı ve Rusya’nın siyasal ve toplumsal sistemini demokratikleştirmeyi amaçlayan kavga) savaşımı örgütlemektir. İyi bilindiği üzere, dedik. Ve gerçekten de, ayrı bir toplumsal-devrimci eğilim olarak ortaya çıktıkları andan başlayarak Rus Sosyal-Demokratları, etkinliklerinin bu ereğine her zaman çok kesin bir biçimde işaret etmiş, proletaryanın sınıf savaşımının ikili görünümünün ve içeriğinin her zaman altını çizmiş ve sosyalist ve demokratik görevleri arasındaki -benimsedikleri adda anlatımını bulan- kopmaz bağ üzerinde ısrarla durmuşlardır. Bununla birlikte, hala bugün bile, Sosyal-Demokratlar konusunda kafaları çarpık kavramlarla dolu ve onları siyasal savaşımı gözardı etmekle vb. suçlayan sosyalistlere sık sık rastlanmaktadır. Bu yüzden, Rus Sosyal-Demokrasisinin pratiksel etkinliklerinin her iki yanının tanımı üzerinde bir parça duracağız.   
“Sosyalist etkinlikten başlayalım. St. Petersburg İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Savaşım Birliği’nden bu yana, bu bağlamdaki Sosyal-Demokratik etkinliğin karakterinin tam bir berraklıkla anlaşıldığı düşünülebilirdi. Rus Sosyal-Demokratlarının sosyalist etkinlikleri, bilimsel sosyalizmin öğretilerini propaganda yoluyla yaymayı, işçiler arasında bugünkü toplumsal ve ekonomik sistemin, onun temeli ve gelişmesinin doğru bir tarzda kavranışını yaymayı, Rus toplumundaki değişik sınıfların, onların karşılıklı ilişkilerinin, bu sınıflar arasındaki savaşımın, işçi sınıfının bu savaşım içindeki rolünün, onun gerileyen ve gelişen sınıflara, kapitalizmin geçmişine ve geleceğine karşı tutumunun kavranışını, uluslararası Sosyal-Demokrasinin tarihsel görevinin kavranışını yaymayı içerir. Rusya’nın bugünkü siyasal koşullarında ve işçi yığınlarının bugünkü gelişme düzeyinde kaçınılmaz bir biçimde öne çıkan, işçiler arasındaki ajitasyon, bu propagandaya kopmaz bağlarla bağlıdır. İşçiler arasında ajitasyon, Sosyal-Demokratların işçi sınıfı savaşımının tüm kendiliğinden-gelme görünümlerinde, işçilerle kapitalistler arasındaki iş günü, ücretler, çalışma koşulları vb., vb. konularındaki tüm anlaşmazlıklarda yer alması demektir. Bizim görevimiz, etkinliklerimizi işçi sınıfının yaşamının pratiksel, günlük sorunlarıyla kaynaştırmak, işçilerin bu sorunları anlamalarına yardım etmek, onların dikkatini en önemli suistimallere çekmek, onların işverenler karşısında kendi istemlerini daha kesin ve daha pratiksel bir biçimde formüle etmelerine yardımcı olmak, işçiler arasında dayanışma bilincini, uluslararası proletarya ordusunun bir parçası olan birleşik bir işçi sınıfı sıfatıyla bütün Rusya işçilerinin ortak çıkarları ve ortak davası bilincini geliştirmektir.” (“The Tasks of the Russian Social-Democrats”, Collected Works, Cilt 2, Foreign Languages Publishing House, 1972, s. 328-29)     

Yayım organlarımızda, -yalnızca Türkiye gibi geri kapitalist ülkelerde değil, aynı zamanda Almanya gibi emperyalist ülkelerde- kapitalistlerle işçiler arasındaki anlaşmazlıklardan kaynaklanan, ama, komünist önderlikten yoksun olan ekonomik istemli işçi sınıfı eylemlerinin “demokratik”, “anti-faşist” gibi sözcüklerle nitelenmesi tuhaflığı da, işte bu konuya ilişkin yanlış anlayıştan türemektedir. Oysa bu tür eylemler, işçi sınıfının kendiliğinden-gelme anti-kapitalist eylemleridir ve bizim görevimiz, işçilerle kapitalistler arasındaki bu anlaşmazlıklardan kaynaklanan eylemlere katılarak, sınıfa eylem içinde sosyalist bilinç götürmek, işçi sınıfının kendiliğinden-gelme anti-kapitalist eylemini bilinçli sosyalist eyleme dönüştürmektir. Yoldaşlarımız, Ne Yapmalı? adlı yapıtında Engels’e göndermede bulunan Lenin’in, işçi sınıfının savaşımının üç biçiminden -ekonomik, siyasal ve teorik- sözettiğini anımsayacaklardır. İşçi sınıfıyla diğer emekçi sınıflar arasındaki ayrımı ve dolayısıyla işçi sınıfının savaşım biçimlerine ilişkin kavramların, ancak büyük bir özenle ve ihtiyatla diğer emekçi sınıflar için kullanılabileceğini anlayamamamız ve Devrimci Yol gibi “ortayolcu”larımızdan aldığımız şu kötü ünlü ve anti-Marksist “ekonomik-demokratik savaşım” kavramını, eleştirilere karşın inat ve ısrarla kullanmayı sürdürmemiz de bu özgül hatamızla ilişkilidir.    
Sosyalist görevlerimizi, demokratik görevlerimizle birlikte ve içiçe ele alma ve yürütme konusundaki zaafımızın nedenleri biraz da küçük-burjuva geçmişimizde, öncellerimizin ve Partimizin oluşum sürecinde yatıyor. Bu, aslında hiç de şaşırtıcı olmayan durumun nedenlerini anlayabilmemiz için geçmişimize ve siyasal evrimimize kuşbakışı göz atmamız ve daha da önemlisi bundan bazı sonuçlar çıkarmamız gerekiyor. Eğer, bilimsel teorimizin bize sunduğu ilkelerden ve bakış açısından hareketle kendi tarihimizi iyi değerlendiremez ve anlayamazsak, üzerimize düşen devsel görevleri yerine getiremeyeceğimiz açıktır.   
1970’lerin sonunda bir dizi grubun Maoizme karşı tavır almış olması onları ileriye, proleter-devrimciliğine, Marksizm-Leninizme doğru çekti ve onların küçük-burjuva devrimciliği kampından esas olarak kopmasını sağladı. Ama -özel bir konumu olan TİKB bir yana bırakılırsa-  teorik ve ideolojik plandaki bu kopuş yeterince derin, tam ve köklü olmadı, olamadı. Bu kopuşun yeterince derin, tam ve köklü olamayışının ülkemizin sosyo-ekonomik yapısından ve kapitalizmin gelişme düzeyinin geriliğinden kaynaklanan nedenleri de vardı kuşkusuz. 1950-70 yılları, Cumhuriyet döneminde kırdan kente göçün en yoğun yaşandığı ve milyonlarca yoksul köylünün hızla proleterleştiği ve kırla ve kır yaşamıyla ideolojik ve kültürel bağlarını koparamamış olan bu yeni proleter katmanlarının genellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde istihdam edildikleri yıllardı. Bu nesnel koşulların, proleter sosyalizminin değil, küçük-burjuva sosyalizminin gelişmesi için elverişli bir zemin oluşturacağı açıktır. Lenin bir kezinde şöyle diyordu:
“Marksizm, işçi sınıfı ve onun ideologları tarafından, en kolay, en hızlı, en eksiksiz ve en sürekli biçimde, büyük ölçekli sanayinin en fazla geliştiği yerlerde özümsenir. Geri ya da ağır gelişen ekonomik ilişkiler, sürekli olarak, işçi hareketi içinde Marksizmin ancak bazı yönlerini, yeni dünya görüşünün ancak bazı bölümlerini ya da tekil sloganlarını ve istemlerini kavrayan ve genel olarak burjuva dünya görüşünün ve özel olarak burjuva-demokratik dünya görüşünün tüm gelenekleriyle bağlarını kesin bir biçimde koparamayan işçi hareketi yandaşlarının ortaya çıkmasına yol açarlar.” (“Differences in the European Labour Movement”, Selected Works, Cilt 11, Londra, Lawrence and Wishart, 1939, s. 739)

Bu maddi zemin, ideolojik ve örgütsel plandaki olumsuz faktörlerle tamamlanıyordu. Çok uzun bir süre -diğer şeylerin yanısıra teori alanında da bir fukaralık ve yüzeysellik geleneğiyle tanımlanabilecek olan- TKP revizyonizminin ve varyantlarının damgasını taşımış ve taşımakta olan Türkiye devrimci hareketi, bu dönemde güçlü bir uluslararası komünist hareketin yolgöstericiliği ve desteğinden de yoksundu. Dolayısıyla, onun bu koşullarda bağrından bir çırpıda bütünüyle olgunlaşmış ve geçmişin küçük-burjuva mirasından bütünüyle arınmış bir komünist hareket çıkarmasının beklenemeyeceği doğrudur. Ancak, bir kez oluştuktan sonra, bu hareketin, küçük-burjuva devrimciliğinin bütün türleriyle ideolojik göbek bağlarını tam ve geri dönülmez bir biçimde koparması, koparabilmesi, bütünüyle onun kendi önderliğinin uzakgörüşlülüğüne, cesaretine, ilkeli davranma yetisine ve Marksizm-Leninizmi özümleme derecesine bağlı olacaktı.    

Çağdaş Türkiye komünist hareketinin, geçmişten önemli bir Marksist miras devralmaksızın 1979’da Maoizmden koparak oluşmasının üzerinden geçen 18 yıllık süre içinde dünyada ve ülkemizde bir dizi önemli gelişme yaşandı. Ama, henüz proleter sınıf temelini sağlamlaştıramamış ve Marksizm-Leninizmi Türkiye ve Kürdistan devriminin somut koşullarıyla birleştirmede önemli bir mesafe katedememiş olan bu genç komünist hareketin, hala kendi siyasal kişiliğini oluşturma sürecinde olduğunu söylemek abartma sayılmamalıdır. Böylesi bir uluslararası ve ülkesel konjonktürde, ana gövdesini Partimizin oluşturduğu komünist hareketin içinden geçmekte olduğu bu oluşum döneminin son derece kritik bir nitelik taşıdığını iyi kavramamız gerektiğini düşünüyorum. Nasıl bir insanın kişiliğinin oluşumunda, onun çocukluk yıllarındaki biçimlenmesi ve yaşam deneyimi belirleyici bir rol oynuyorsa, Türkiye komünist hareketinin siyasal kişiliğinin oluşumunda da onun, bu dönemdeki biçimlenmesi ve kollektif siyasal deneyimi belirleyici bir rol oynayacaktır. Burada Lenin’in, 1902’de kaleme aldığı Ne Yapmalı? adlı ölümsüz yapıtında, Rusya komünist hareketi için söylediklerinin bizim bakımımızdan da son derece büyük bir önem taşıdığını anımsatmak istiyorum. Bu hareketin henüz oluşum sürecinde olduğunu, özelliklerinin daha yeni belirmeye başladığını ve onu yolundan saptırma tehdidinde bulunan devrimci düşüncenin öteki eğilimleriyle henüz hesaplaşmamış olduğunu belirten Lenin, ünlü yapıtı “Ne Yapmalı?”da bu koşullar altında teorik savaşımın öneminin altını şu sözlerle çiziyordu:
“Bu koşullar altında, ilk başta ‘önemsiz’ gibi görünen bir hata en zararlı sonuçlara yol açabilir ve ancak burnunun ötesini göremeyenler, hizip tartışmalarını ve nüansları en titiz biçimde birbirinden ayırdetmeyi zamansız ya da gereksiz sayabilir. Rus Sosyal-Demokrasisinin yazgısı gelecek bir çok yıllar boyunca şu ya da bu ‘nüansın’ güçlenmesine bağlı olabilir.” (“What Is to Be Done?”, Selected Works, Cilt 1, Moskova, Foreign Languages Publishing House, 1950, s. 227)

Evet, yoldaşlar; biz de herhalde abartmaksızın, şu içinden geçmekte olduğumuz militan komünist hareketin oluşumu sürecinde attığımız az çok önemli her adımda, aldığımız az çok önemli her kararda, onun geleceğini inşa etmekte, onun yazgısını biçimlendirmekte olduğumuzu söyleyebiliriz. Ama, acaba bunu yapmakta olduğumuzun, deyim yerindeyse bir tarih yazmakta olduğumuzun bilincinde olduğumuz söylenebilir mi?   

Sanırım, bu pek kolay söylenemez. Bu bağlamda, en önemli ve önderliğin de çözüm amacıyla önüne koyması gereken temel sorunumuzun, küçük-burjuva devrimciliğinden kopuşun gerek teori ve gerekse pratik alanında tamamlanması olduğu yolundaki düşüncemi yineleyeceğim. Genel olarak burjuva dünya görüşünden ve özel olarak küçük-burjuva devrimciliğinden kopuşun salt teorik alanda yürütülen savaşım aracılığıyla gerçekleştirilemeyeceği doğrudur. Ne var ki, her halükarda bu alandaki kopuşun eksiksizliği, herhangi bir komünist hareketin önderliğinin en öncelikli görevlerinden birisi olmalıdır. Matematikçilerin kullandığı bir deyimle, bu gerekli, ama yeterli olmayan bir önkoşuldur. İkincisi ve daha da önemlisi, bu alandaki tutarlılık ya da tutarsızlık, kaçınılmaz olarak pratik siyaset alanına yansıyacaktır, yansımak zorundadır. Bu bağlamda, Lenin’in Marks’a göndermede bulunarak söylediği aşağıdaki sözlerin geçerliliğini bugün de bütünüyle koruduğunu söyleyebiliriz:   
“Eğer birleşmek zorundaysanız, diye yazıyordu parti liderlerine Marks, hareketin pratik amaçlarını karşılayacak anlaşmalara girin, ama ilkeler konusunda herhangi bir pazarlığa izin vermeyin, teorik ‘ödünler’ vermeyin. Marks bu düşüncede idi, ve hala aramızda -onun adına- teorinin önemini küçümseme yolunu arayan kimseler var!” (Ne Yapmalı?, 1977, s. 34)     

Yeri gelmişken, taktiksel esneklik ya da daha moda bir deyimle, güncel politika yapma adına ilkeleri ayaklar altına alma ve işçi sınıfının asıl ve uzak hedeflerini unutma eğiliminin, pek çok partiyi oportünizm ve revizyonizm yoluna sürüklemiş olduğunu anımsatmakta yarar var. Teori ve dünya görüşü bakımından arılığın önemini kavramayan, bunun bir skolastisizm, dogmatizm ya da akademizm tutkusu olduğunu ve bizi taktiksel hareketsizliğe mahkum edeceğini düşünebilecek olan yoldaşlara pratik siyaset alanından bazı somut örnekler verebiliriz. Eğer İkinci Dünya Savaşının bitiminde İtalya, Fransa ve Yunanistan Komünist Partileri anti-faşist savaşta çok büyük bedeller karşılığında kazandıkları son derece önemli mevzilerden hareketle daha ileriye, sosyalizme ve proleter diktatörlüğüne yönelmemiş ve iktidarı burjuvaziye ve emperyalizme bırakmışlarsa, bunun küçük-burjuva devrimciliğiyle gerek teori ve gerekse pratik alanında tam bir kopuşun yaşanmamış olmasıyla yakından ve doğrudan bağlantılı olduğunu söylemeliyiz. Eğer öncellerimiz, 12 Eylül 1980 faşist darbesi öncesinde yönlerini tam bir berraklıkla saptayamamış, kendilerini, dost devrimci güçleri ve yığınları böyle bir darbe tehlikesine karşı, olabildiği kadarıyla hazırlayamamışlarsa, eğer onlar bu faşist darbeden sonra taktiksel ve giderek stratejik savrulmalar yaşamış ve şu ya da bu ölçüde tasfiyeciliğe sürüklenmişlerse ve eğer devrimci hareketin canlanmaya başladığı 1986’dan bu yana geçen 10 yılı aşkın süre içinde sınıfla birleşme ve sözcüğün gerçek anlamında devrimci proleter partileri haline gelme doğrultusunda önemli adımlar atamamışlarsa, bunun da aynı zaafla yakından ve doğrudan bağlantılı olduğunu söylemeliyiz.    

Günümüzde teorik sağlamlığın ve ilkesel tutarlılığın önemini daha da arttıran bir başka faktör, Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketinin karşı karşıya bulunduğu tasfiyecilik tehlikesinin devam ediyor olmasıdır. TDKP’nin kendi kendini tasfiye etmesi, TKP (M-L)’nin yaşadığı siyasal-örgütsel bunalım, TİKB’nin ve TKP/M-L’nin belirgin bir tıkanma, yerinde sayma ve hatta gerileme yaşamaları, DHKP-C’nin Demokratik Muhalefet Meclisleri çıkışının tanıklık ettiği sağa kayışı, Aralık 1995’de başlamış olan son ateşkesin de bozulmuş olmasına karşın, PKK’nın, hakemliğini emperyalistlerin yapacağı bir “siyasal çözüm”ü odağına alan stratejik yönelimini değiştirmemiş olması vb. bunun elle tutulur kanıtlarıdır. Emperyalistlerin ve Türk egemen sınıflarının, Kürt ulusal hareketinin sözde dostu olan liberal, sosyal-demokrat ve reformist siyasal güçlerle  elele Türkiye ve Kürdistan devrimini bütünüyle tasfiye etme doğrultusunda sürdürdükleri çok yönlü etkinlikleri ve deyim yerindeyse topyekun savaşı görmemek, anlamamak, küçümsemek ya da önemsememek son derece büyük bir yanılgı olacaktır. Bu somut koşullar altında, Türkiye ve Kürdistan devriminin yazgısının belirlenmesinde Partimizin son derece önemli bir rol oynamaya aday olduğunu söylemek hiç de abartma olmayacaktır. Ama bu rolü oynayabilmemiz, diğer şeylerin yanısıra, devrimci hareketin durumunu, sorunlarını ve gereksinimlerini ve karşı-devrimin stratejik yönelim ve planlarını ve devrimin sahte dostlarının -çoğu kez sınıf düşmanının konumunu güçlendiren- yalpalama ve ihanetlerini gerçekten kavrayabilmemize ve kendi Marksist-Leninist konumumuzda sağlam durmamıza, onu zayıflatmak bir yana, tersine güçlendirmemize bağlı olacaktır. Ve bu rolü oynayabilmemiz, tasfiyeciliğin özünü, kaynağını ve belirtilerini gerçekten kavrayabilmemize ve onun saflarımızdaki ve genel olarak komünist hareketin saflarındaki tüm belirtilerine karşı sistemli bir savaşım yürütmemize bağlı olacaktır. Özü burjuvazi ile proletarya, emperyalizm ile ezilen halklar ve genel olarak gericilik ile devrim arasındaki çelişmelerin barışçı yollarla çözülebileceği ve buna bağlı olarak sınıf savaşımının yerine “ulusal ya da toplumsal” uzlaşma olarak anılan sınıfsal işbirliği ve teslimiyet yolunun ya da burjuva-demokratik ve siyasal çözüm hayallerinin geçirilmesi olan tasfiyeci eğilim, proletaryanın devrimci sınıf örgütüne hiç de gerek olmadığı düşünce ve eyleminde konaklar. Ancak, onun ideolojik plandaki kökeni, burjuva ve küçük-burjuva demokratizminde, proletaryanın sınıfsal bağımsızlığının -çoğu kez demokratik burjuvazi ve küçük burjuvazi ile ortak eylem adına- reddinde ve küçük-burjuva devrimciliğiyle proleter-devrimciliği arasındaki sınırların silinmesinde ve belirsizleştirilmesinde yatmaktadır.    

İlkelerimizi ve temel görüşlerimizi çok daha titiz ve kıskanç bir biçimde savunma yükümlülüğümüzün taktiksel esneklikle karşı karşıya getirilmemesi ve birincisinin ikincisine asla kurban edilmemesi gerekiyor. Böylesi bir uyarıyı bizim bakımımızdan son derece gerekli görüyorum. Günceli yakalama ve güncel politika yapma tutkusu, ne yazık ki, bir çok durumda güncelin peşinde sürüklenme, güncele endekslenme ve asıl görevi, sosyalizm ve proleter diktatörlüğü kavgasını unutma biçimini alabiliyor. Şu kadarı tartışma götürmez: Temel doğrultularından sapmamak kaydıyla Partimizin komiteleri, kadroları ve sempatizanları, varolan düzene yönelen tüm demokratik ve kitlesel muhalefet hareketleri içinde yer almalı, onların muhalefetini olabildiğince ileri ve radikal bir çizgiye çekmeli ve tüm demokratik muhalefeti, komünist hareketin peşinden sürükleme perspektifiyle davranmalı ve dahası, yapmakta olduklarından daha fazlasını yapmaya çalışmalıdırlar. Bugün, Türkiye’de ekolojist hareketten demokratik Alevi hareketine, savaş karşıtları hareketinden demokratik kadın hareketine kadar bütün devrimci ve ilerici hareketler, eleştirel ve bağımsız konumumuzu muhafaza etmek kaydıyla, MLKP’mizin ilgi alanı içinde olmalıdır. Daha 1848’de, Marks ve Engels bu bakış açısını şöyle açıklıyorlardı:   
“Kısacası, komünistler, her yerde mevcut toplumsal ve siyasal düzene karşı her devrimci hareketi destekliyorlar.” (“Komünist Partisi Manifestosu”, Marx-Engels, Seçme Yapıtlar, Cilt 1, Ankara, Sol Yayınları, 1976, s. 168) Ama hemen ardından onlar şu çok önemli belirlemeyi ekliyorlardı:   
“Bütün bu hareketlerde, o andaki gelişme derecesi ne olursa olsun, mülkiyet sorununu o hareketin esas sorunu olarak ön plana çıkarıyorlar.” (Adıgeçen kitap, s. 168, abç) Evet; bizim, “gelişme derecesi ne olursa olsun”, içinde yer aldığımız tüm demokratik ve kitlesel
muhalefet hareketlerinde “mülkiyet sorununu”, yani üretim araçlarının mülkiyeti ve emek-sermaye çelişmesini bir biçimiyle dile getirmemiz, öne çıkarmamız gerekiyor.

Başka bir deyişle, komünistlerin, bu demokratik ve kitlesel muhalefet hareketleri içinde sıradan bir demokrat kimliğiyle değil, komünist kimliğiyle yer almaları, demokrasi savaşımı ile sosyalizm savaşımı arasındaki kopmaz bağlılığı kitlelere eylem içinde kavratmaları, savaşımın tüm evrelerinde proletaryayı ve demokratik muhalefetin daha ileri öğelerini sosyalizm ve proleter diktatörlüğüne hazırlama görevini asla unutmamaları gerekir. Böylesi hareketler içinde komünist kimliğimizle yer almamız, mutlaka ve her koşul altında kendi dünya görüşümüzün ve programımızın açık ve doğrudan dile getirilmesi ve kendi Marksist-Leninist üslubumuzun ve terminolojimizin katıksız tarzda kullanılması olarak anlaşılamaz elbet. Yılların deneyimi bize, kitlelerin anladığı bir dille konuşmayı, taktiklerimizi onların bilinç ve örgütlülük düzeyine göre saptamayı, “sol” gevezelik ve çocukluklardan uzak durmayı ve kitlelerin gerçek eğitiminin savaşım içinde olacağını yeterince öğretmiş bulunuyor. Dahası, sınıf düşmanının, proletarya başta gelmek üzere yığınlarla bizim aramızda inşa ettiği, inşa etmeyi başardığı duvarların ve çitlerin boyutları hesaba katıldığında, amacımıza ulaşmak için zaman zaman bir dizi savaş hilesinden yararlanmayı denememiz de tümüyle doğal ve meşru olacaktır. Kuşkusuz, bu görevlerini, ilkesel sağlamlığı taktiksel esneklikle ustaca birleştirmek suretiyle yerine getirebilmeleri için komitelerimizin, kadrolarımızın ve sempatizanlarımızın, her şeyden önce kendilerini eğitmeleri gerekecektir.           

                                       *          *          *          *          *       

Burada, bizim için yaşamsal önem taşıyan üçüncü konuya, işçi sınıfı hareketiyle birleşme, ona önderlik etme, bu hareketin ileri öğelerini saflarımıza kazanma konusundaki sorumluluklarımıza ve Partimizi gerçekten proletaryanın devrimci sınıf partisi yapmada katettiğimiz ilerlemenin yetersizliğine değinmek istiyorum. Küçük-burjuva devrimciliğiyle bağlarımızı tam ve köklü bir biçimde kopartamamış, işçi sınıfının kapitalist toplumdaki merkezi ve belirleyici konumunu hala tam anlamıyla kavrayamamış, yüzümüzü kayıtsız koşulsuz işçi sınıfına çevirmemiş, onu devrimcileştirmek ve sosyalist bilinçle donatmak için gerçekten ciddi ve kapsamlı bir plan ortaya koyamamış olduğumuz biliniyor. Bunun en önemli sonuçlarından birisi de, tüm karar ve açıklamalarımıza karşın işçi sınıfının ileri öğelerini Partimizin saflarına çekmede elle tutulur ve kalıcı başarılar kazanamamış olmamızdır.    

Kim ne derse desin, işçi sınıfını devrimcileştirmek ve sınıfın ileri öğelerini MLKP’nin saflarına kazanmada bu denli az mesafe katetmiş olmamızın temel subjektif nedeni, gerek zihinsel ve gerekse duygusal bakımdan küçük-burjuva demokratizminden bütünüyle kopamamış olmamız ve sınıf içindeki çalışmanın zorlukları karşısında, gençlik ya da kent yoksulları gibi daha kolay “başarı” vadeden alanlara, adeta içgüdüsel olarak kaçmamızdır. Bunun, proleter sınıf içgüdüsü değil, küçük-burjuva sınıf içgüdüsü olduğu açıktır. Yanlış anlamaya meydan vermemek için; Türkiye işçi sınıfının tarihinin biriktirdiği nesnelliğin, onun hızla devrimcileşmesine olanak vermediğini, dolayısıyla Partimizin, çok uzun yıllar revizyonizmin, reformizmin ve burjuvazinin etkisi altında kalmış olan işçi sınıfımızla devrimci bir tarzda birleşmesinin hiç de kolay olmadığının ve olmayacağının tümüyle bilincinde olduğumu belirteyim.    

Öte yandan, proletaryanın ve halkların devrim deneyimlerinden kendi hesaplarına dersler çıkarmış bulunan Türkiye burjuvazisinin ve dünya emperyalizminin, sendika bürokrasisi gibi bağlaşıklarının da yardımıyla, sınıfı denetim altında tutmak ve komünist hareketin sınıf hareketiyle birleşmesini önlemek  ve bu amaçla  sınıfın saflarında çeşitli saflaşmalar ve kamplaşmalar yaratmak, onun sınıf bilinçli ve ileri öğelerini çeşitli yollarla (satın alma, işten çıkarma vb.) etkisizleştirmek, fabrikalarda, diğer işyerlerinde ve sendikalarda çalışan komünistlere karşı terör uygulamak, komünist hareketi reformizm ya da anarşizm gibi çıkmaz yollara çekmek için çok yanlı ve hummalı bir etkinlik içinde olduklarını söylemek de abartma olmayacaktır. Ancak, mutlaka gözönüne alınması gereken bu faktörler bizim performansımızın yetersizliğini ve hele yönelimimizdeki kararsızlığı ve zayıflığı açıklayamaz. Legal ve illegal yayım organlarımızdan, örgüt raporlarından ve diğer verilerden anlaşılabileceği gibi Parti ve Parti önderliği dikkatini ve enerjisini işçi sınıfı çalışmasına, olması gerektiği kadar yönelt(e)memiş, bu alana inatçı, tuttuğunu koparan ve kararlı kadroları ayır(a)mamış ve ilgili yoldaşları sabırlı, istikrarlı ve uzun erimli bir çalışma örgütleme konusunda yönlendir(e)memiş, Birlik Kongremizin, “Gerçek bir komünist sınıf partisi yaratma görevi”nin, “her türlü güncel acil politik gelişme ve görevden bağımsız, temel, sürekli ve genel komünist bir görev” (TKİH ve TKP/ M-L Hareketi Birlik Kongresi Belgeleri, 1994, s. 80) olduğu yolundaki direktifine uygun hareket etmemiş ya da edememiştir.

Kuşkusuz bu, önderliğin kendisinin de, bu çalışmanın gerekleri konusunda yeterince düşünmediğini ve yeterli bir kararlılık içinde olmadığını gösteriyor. Çok sayıda kadromuzun, ya da kadrolarımızın hayli büyük bir bölümünün işçi sınıfı çalışmasına ayrılmış olduğu ve anlayış ve bakış açısı düzeyinde bir sorunun ya da kararsızlığın olmadığı söyleniyor. Eğer böyleyse bu, durumun daha da vahim olduğunu, ilgili yoldaşlarımızın kafaları ve yürekleriyle değil, yalnızca gövdeleriyle işçi sınıfının içinde bulunduklarını ve/ ya da nedenleri bir yana, önderliğin işçi sınıfı çalışmasına ve bu çalışmayı yürüten örgütlerimize egemen olamadığını gösterir. Bizim koşullarımızda, en azından bir, daha da iyisi iki önderlik üyesinin esas ya da tüm dikkat ve enerjisini işçi sınıfı çalışmasına ayırması, bu çalışmanın doğrudan başında bulunması gerekirdi. Ama, bunun böyle olmadığı, hiçbir önderlik üyesinin bu konumda bulunmadığı anlaşılıyor. (Yanılıyorsam, yoldaşlar beni düzeltsinler.) Sözkonusu kaynaklarda, Türkiye işçi sınıfının bir panoramasını, bir haritasını çizen çalışmalara, işçi sınıfı ve sendikalar içindeki çalışmamıza ilişkin kısa ve orta erimli hedeflerimizi gösteren yerel ya da genel planlara, işçi sınıfımızın tarihsel evrimini, kendine özgü niteliklerini ve geçmiş deneyimlerini ve içinde yer aldığımız (ya da yer almadığımız) işçi sınıfı eylemlerinin değerlendirmelerini ve bunlardan çıkarılacak dersleri ele alan yazılara, bazı istisnalar dışında rastlayamıyoruz.    
Ben, Birlik Kongremizden bu yana geçen iki yılı aşkın süredir yürütegeldiğimiz işçi sınıfı çalışmasında nereden nereye geldiğimizi, neleri başarıp neleri başaramadığımızı ve bu çalışma bağlamında yakın gelecekte yoldaşlarımızın dikkat ve enerjilerini hangi kentlere, hangi işkollarına, hangi sendikalara vb. yöneltmeyi planladıklarını merak ediyorum. (Aynı şeyi, üç aşağı beş yukarı, Kürdistan çalışması vb. için de söyleyebilirim.) Ve ben, işçi sınıfının ileri ve sınıf bilinçli kesimini Partimize yaklaştırmak ve kazanmak, komünist hareket ve sınıf bilinçli proletaryayla, sınıfın -Türk milliyetçiliği ve dinsel gericilik de içinde olmak üzere- burjuva ideolojisinin şu ya da bu ölçüde etkisi altında bulunan ana gövdesi arasındaki bağların güçlendirilmesi ve Türk-İş, DİSK ve Hak-İş bürokratlarının sınıf üzerindeki etkisinin kırılması için nasıl bir stratejik plana sahip olduğumuzu, bu planın ne ölçüde izlendiğini, hatta bu konuların işçi sınıfı çalışmasından doğrudan sorumlu yoldaşlar arasında ve önderlik içinde tartışılıp tartışılmadığını ya da ne ölçüde tartışıldığını merak ediyorum. Bu soruların bir bölümünün karşılığını pek çok Partilinin bilmediğini ve Partimizin yerli ve yabancı dostlarının da bu soruların yanıtlarını merak ettiklerini de kestirebiliyorum. Dolayısıyla, detaylı verilere sahip olmamakla birlikte, işçi sınıfı içindeki çalışmamızda elle tutulur bir ilerleme sağlayamamış olduğumuzu, daha da kötüsü bu alanda karşı karşıya bulunduğumuz sorunları ciddi ve kapsamlı bir tarzda tartışmadığımızı ve bu sorunların çözümüne ilişkin stratejik planlar oluşturmadığımızı söylemek olanaklı gözüküyor. Herhalde, bu alanda ciddi başarı ve kazanımlarımız, ya da bu alandaki sorunlarımıza ciddi bir biçimde kafa yorduğumuzu gösteren yazılı ürünlerimiz olsaydı, bundan haberim olurdu.    

O halde, bazı önder yoldaşların söylediğinin ve bizi inandırmaya çalıştığının tersine, bu durum, asla ve kesinlikle sözde işçi sınıfı içinde ve sendikalarda çalışan kadroların düşünce üretme, yazı yazma ve deneyimleri aktarma alışkanlıklarının zayıflığı gibi gerekçelerle açıklanamaz. Böylesi bir vargı, kendi kendimizi aldatmak olurdu. Sonuç olarak, işçi sınıfı çalışması sözkonusu olduğunda, lokal düzeydeki bazı sınırlı başarılarımıza karşın makro düzeyde, yani ülke düzeyine olmamız gereken yerin çok gerisinde olduğumuzu kabul etmeliyiz. Bu gerçeği açıkça kabul etmeli, sözkonusu zaafın subjektif kaynağını ve nedenlerini ortaya çıkarmalıyız. Ama, daha da önemlisi, yakınma değil, çözüm bulma ve sorunları gerçek yaşam içinde çözme makamı olduğumuzu anımsamalı ve yüzümüzü asıl işimize dönmeli, yani bu zaafı pratikte nasıl aşabileceğimizi ve onun kaynaklarını nasıl kurutabileceğimizi tartışmalıyız.    

Önderliğin bu durumdan pek de rahatsız gözükmemesi, alarm zillerini çalmaması ve inat ve ısrarla tüm Parti’nin dikkatini bu konuya çekmemesi ise başlıbaşına bir tuhaflıktır. Ben, görebildiğim kadarıyla, sözkonusu zaafın nedenleri ve kökenleri konusundaki saptamalarımı sunmuş ve yapılması gerektiği gibi, alarm zillerini çalmış bulunuyorum. Daha fazlasını yapabilmek için de yoldaşların karşı ya da tamamlayıcı düşüncelerini almaya, bunlar üzerinde düşünmeye ve karşılıklı bir tartışma yürütmeye de hazırım. Bu ve benzer sorunların bizim için, uluslararası alan çalışması vb. yürütmekten, şu ya da bu konferansı düzenlemekten yüzlerce, binlerce kez önemli olduğu konusunda hepimizin kafası son derece açık olmalı. Bu, bizim için varlık-yokluk sorunudur. Daha yumuşak bir anlatımla, kendisini, işçi sınıfının öncü müfrezesi olarak gören bir partinin, herhalde kendi öncelleriyle aynı düzeyde bir işçi sınıfı çalışması yürütmekle yetinmesinin, asla ve hiçbir gerekçeyle kabul edilemez olduğunu belirtebilirim. İşçi sınıfının tarihsel rolünü, Marksizm-Leninizmin ilkelerini, Partimizin  programını ve genel çizgisini berrak bir tarzda kavramış ve bütün bunların bize işçi sınıfıyla etle tırnak gibi birleşmeyi buyurduğunu gerçekten özümsemiş olan bir önderliğin ve kadroların böyle davranamayacakları açıktır.    

İşçi sınıfı çalışmasının gerçekten de adına layık bir tarzda, Bolşevik bir kararlılık, tutarlılık ve iradeyle örgütlenmesi ve yürütülmesi ve sınıfın komünist bir ruhla fethi, yalnızca bu alanda görevlendirilmiş yoldaşların sorumluluğuna bırakılamaz. Bu, bütün Parti’nin ve en başta da önderliğin işidir. Eğer bu alandaki sorumlu yoldaşlar üzerlerine düşeni yapmıyor ya da yapamıyorlarsa, önderliğe düşen yalnızca yakınmakla ya da zaman zaman “ilgilileri” eleştirmekle yetinmek olamaz. Ortaya koymakla, kısmen haklı olarak övündüğümüz devrimci irade kendisini, her şeyden önce bu alanda; işçi sınıfını devrimcileştirme ve burjuvazinin, reformizmin ve sendika bürokrasisinin sosyalizmle işçi sınıfı hareketi arasında örmüş bulunduğu duvarları yıkmada göstermelidir. Yineliyorum: önderlik, işlerin neden yolunda gitmediğini derinlemesine araştırmak, bunun ideolojik ve örgütsel nedenlerini açığa çıkarmak, ilgili yoldaşlara çalışmalarında çok yönlü destek sunmak ve gerektiğinde örgütsel önlemler almak suretiyle ve ne pahasına olursa olsun adına layık bir işçi sınıfı çalışmasını bir an önce yaratmakla yükümlüdür. Gerek uluslararası deneyim ve gerekse Türkiye deneyimi, işçi sınıfı hareketiyle sağlam ve istikrarlı bağlar kuramamış komünist partilerinin, diğer emekçi sınıf ve katmanlar arasında kazandıkları mevzileri, karşı-devrimin saldırısı karşısında çok daha kolay bir biçimde  yitirdiklerini yeniden ve yeniden göstermiştir. Lenin, 1908’de şöyle diyordu:
“Güçlü bir illegal parti merkezleri örgütü, sistemli olarak çıkan illegal yayınlar ve en önemlisi yerel hücreler, özellikle de doğrudan doğruya işçilerin arasından gelen ve kitlelerle sıkı temas içinde yaşayan öncü üyelerin yönettiği fabrika hücreleri: Devrimci ve Sosyal-Demokrat işçi hareketinin her türlü zorluğu göğüsleyebilecek sağlamlıktaki çekirdeğini işte bu temel üzerinde inşa ettik.” (“Doğru Yolda”, Örgütlenme, 1977, s. 140)     

Eğer, aramızda bu sözlerin modasının geçtiğini düşünenler varsa, onlara kendi yakın tarihimizden öğrenmelerini salık verebiliriz. Bilindiği gibi, 12 Eylül 1980 askeri-faşist darbesinden önce, tüm hata ve zaaflarına karşın önemli bir kitle tabanına sahip olan Türkiye komünist ve devrimci hareketi, darbeden sonra, karşı-devrimin saldırısı karşısında hemen hemen tam bir örgütsel dağılma ve çöküşle yüzyüze geldi ve 1984’ün ikinci yarısında atağa geçen Kürt ulusal hareketi bir yana bırakılacak olursa, 1987’ye kadar süren gericilik yıllarında herhangi bir varlık gösteremedi. Bunun temel nedenlerinden birisi, hatta birincisi, henüz yeni oluşmakta olan komünist kanadı da içinde olmak üzere, Türkiye devrimci hareketinin işçi sınıfıyla bağlarının gerek niceliksel ve gerek niteliksel olarak alabildiğine zayıf olması ve özellikle de işçi sınıfının saflarında gerçek bir komünist örgütlenmenin yaratılamamış olmasıydı.    

12 Eylül askeri-faşist darbesinin üzerinden 16 yılı aşkın bir süre geçti. Türkiye komünist hareketinin ana gövdesini oluşturan Partimiz ve onun kadroları, o günden bu yana geçen süre içinde gerek Marksizm-Leninizmi ve onun ışığında proletaryanın uluslararası deneyimini kavrama ve gerekse Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketinin tarihinden ve kendi tarihlerinden öğrenme konusunda daha ileri bir konuma ulaştılar. Artık çocukluk evresini aşmış, delikanlılık evresine ulaşmış olan Partimizin, geçmişte işlemesi halinde hoşgörüyle karşılanabilecek hataları bugün işlemesi kabul edilemez. Daha da önemlisi, devrimle karşı-devrim arasında son derece sert bir savaşıma sahne olan Türkiye ve Kürdistan’da siyasal iktidara oynadığı iddiasında olan bir komünist hareketin işçi sınıfı hareketiyle böylesine zayıf ve yetersiz bağlara sahip olmakla yetinmesi ve üstelik bu temel zaafı şu ya da bu gerekçeyle mazur göstermeye kalkışması asla bağışlanamaz. O halde sınıf bilinçli işçilerin ve Parti kamuoyumuzun; Parti önderliğinden, stratejik yönelimimiz ve onun yaşama geçirilmesi konusundaki ilkelliklere, amatörlüklere, hatalara ve sapma belirtilerine karşı çok daha duyarlı olmasını, çok daha kararlı bir biçimde savaşım vermesini ve bu alanda çok daha güçlü bir devrimci irade sergilemesini beklemeleri bütünüyle doğaldır. Evet, adını açıkça koyalım: Özellikle işçi sınıfı içinde yarı-kendiliğindenci, yarı-kuyrukçu ve amatörlükten hala kurtulamamış bir çalışma yürütüyoruz. Eğer haklı olarak önemini vurguladığımız devrimci irade kendisini temel çalışma alanımızda, işçi sınıfı çalışmasında göstermeyecekse, gösteremeyecekse, onun başka çalışma alanlarında boy göstermesinin orta ve uzun erimde çok da fazla bir önemi ve değeri olmayacaktır. Stalin şöyle diyordu:   
“Kendiliğindenliği yüceltme teorisi, kendiliğinden harekete, bilinçli, planlı bir nitelik verilmesine karşı çıkar; bu teori, partinin işçi sınıfının başında yürümesine, partinin kitlelerin siyasal bilinç düzeyini yükseltmesine, partinin harekete kılavuzluk etmesine karşıdır. Bu teori, hareketin bilinçli öğelerinin hareket seyrini izlemesine engel olmamalarını, partinin kendiliğinden hareketi gözlemekle yetinmesini, hareketin ardından sürüklenmesini ister. Kendiliğindenlik teorisi, hareket içindeki bilinç öğesinin rolünün azaltılması teorisidir, ‘kuyrukçuluk’ ideolojisidir; bu teori, tüm oportünizmin mantıksal temelidir.” (Leninizmin İlkeleri, Ankara, Sol Yayınları, 1979, s. 26)    

Yayım organlarımızda yer alan ve yürütegeldiğimiz işçi sınıfı çalışmasının özünü ve ruhunu esas itibariyle yansıttığını düşünebileceğimiz yazılara (haber, yorum, analiz, röportaj vb.) önemli ölçüde damgasını vuran tam da bu kuyrukçu ve sınıftan kopuk tarz değil midir? İşçi sınıfının devrimci ve sınıf bilinçli öncüsünün coşkusunu, militanlığını, yaratıcılığını, özverisini yansıtmayan bu tarza ve onun tüm belirtilerine ağır ve çökertici vuruşlar yapılmadan adına layık bir işçi sınıfı çalışması örgütleyebileceğimiz düşünülebilir mi? Elbette ki, hayır! Gerçek bir devrimci proleter partisi haline gelmek, sınıfın öncüsünü ve ileri kesimlerini Partimizin saflarında birleştirmek ve giderek bu öncüyle ve ileri kesimlerle sınıfın ana gövdesi ve diğer sömürülen yığınlar arasındaki bağları güçlendirmek ve bu yolla kitlesel bir komünist partisi haline gelmek için daha fırınlarca ekmek yememiz gerekiyor. Ve bu görevi ve -Türkiye ve Kürdistan devriminin stratejik sorunlarına ilişkin- daha bir dizi başka görevi nasıl başaracağımızı, kendi pratiğimizin ve başkalarının pratiklerinin sunduğu verilerden de yararlanarak tartışmamız ve yeniden tartışmamız gerekiyor.    

Dolayısıyla, birlik devrimi başta gelmek üzere haklı olarak ve gururla sözettiğimiz başarılarımızın yanısıra, yukardan beri sözünü edegeldiğim bu ve benzer sorun ve sıkıntılarımızı da tartışma gündeminde tutmakla yükümlüyüz. Birlik Kongremizden bu yana geçen iki yılı aşkın süre içinde önemli başarılara imza attığımız doğrudur. Ne var ki, bu başarıların bize önümüzdeki devsel boyuttaki görev ve sorumlulukları unutturmasına, genç bir parti bakımından aslında bir yere kadar anlaşılır olan son derece önemli eksiklik ve zaaflarımızın gözardı edilmesine  asla izin verilmemesi gerekir. Böyle bir ruhsal durumun ve tehlikenin belirtileri var mı? Bence var. Gazi’de, 1 Mayıs 1996’da, KGÖ’müzün Taksim’i, Kızılay’ı ve Konak’ı zaptetmesinde, Cumartesi Anneleri hareketinin örgütlenmesinde, çeşitli konferansların düzenlenmesinde vb. elde ettiğimiz zaferlerin, yer yer abartılı bir biçimde de olsa propaganda edilmesine bir diyeceğim yok. (7) Ama, halihazırda Gazi başta gelmek üzere emekçi semtlerindeki yarı-proletarya arasında ve öğrenci gençlik içinde elde ettiğimiz mevzilerin -hem bu katmanların objektif niteliği, hem de bizim siyasal-örgütsel çalışmamızın subjektif zayıflıkları nedeniyle-  fazlasıyla oynak ve istikrarsız olduğunu, devrimi ilerletmenin tek gerçek güvencesinin proletarya ve onun kitle örgütleri içinde kalıcı mevziler inşa etmek olduğunu unutmamıza izin verilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bunu başarmanın, bu gerçeği saptamaktan yüz kez daha zor olduğunun da bilincindeyim. Ancak, başka seçeneğimiz yok. Eskilerin deyimiyle, ya bu deveyi güdecek, ya da bu diyardan gideceğiz. Kaldı ki, diğer ülkelerin proletaryasının ve halklarının, öğretmenlerimiz tarafından soyutlanarak teori düzeyine çıkarılmış olan derslerinden bir şeyler öğrenmiş olduğumuza göre, her şeye sıfırdan başlamamız da gerekmeyecektir.    

Öte yandan, yukarda adıgeçen etkinliklerin, özellikle de çeşitli konferansların, dolaylı yollardan da olsa işçi sınıfı hareketi ve sendikal hareketle ilişkilerimizi geliştirmemize yardımcı olacak yeni kanallar açtığının ya da açabileceğinin de farkındayım. (Ancak, gerek birlik öncesindeki Emekçi Kadınlar Kurultayı çalışmamız sırasında ve gerekse birlikten sonraki İşçi Konferansı çalışmamız sırasında yakaladığımız ilişkileri geliştiremediğimizi, yeterince değerlendiremediğimizi de anımsatmak isterim.) Ama, işçi sınıfıyla birleşme konusunda ciddi bir ilerleme sağlanamadan, proleter-olmayan sınıf ve katmanlar (özellikle de öğrenci gençlik) arasındaki çalışmamızda önemli ve hatta parlak başarılar kazanmamızın, siyasal pratiğimizde proletaryadan uzaklaşma ve gençliğe ve kent yoksullarına savrulma etkisi yaratmakta olduğu bir gerçektir. Geçici başarı ve taktiksel zaferlerinse, gerek partilerin ve gerekse orduların, kalıcı ve stratejik başarısızlık ve yenilgilerine yol açtığı tarihte çok görülmüştür. Stalin, “Rus Komünistlerinin Siyasal Strateji ve Taktikleri” adlı broşüründe şöyle diyordu:
“Taktikler, stratejinin çıkarlarına tabidirler. Kural olarak, taktiksel başarılar, stratejik başarıya götürürler…. Fakat bazı durumlarda taktiksel bir başarı, stratejik bir başarıya ket vurur, ya da onu geciktirir. Dolayısıyla, bu gibi durumlarda taktiksel başarıdan vazgeçmek gerekir.” (“The Political Strategy and Tactics of the Russian Communists”, Works 5, Moskova, Foreign Languages Publishing House, 1953, s. 66)    

Demek ki, gençlik başta gelmek üzere proleter-olmayan katmanlar arasında kazandığımız sözkonusu başarıların, işçi sınıfı başta gelmek üzere, sömürülen yığınlarla kalıcı bağlar kurmamıza ne ölçüde hizmet ettiğini ölçmek, bu başarılara buna göre değer biçmekle yükümlüyüz. Bu koşullarda, önderliğin dizginlere, ya da isterseniz direksiyona egemen olması, genel doğrultumuzu şaşırmamız ve temel görevimizden uzaklaşmamız sonucunu verecebilecek eğilimlere karşı sağlam ve sarsılmaz bir tutum alması gerekir. Ama, ne yazık ki, bunu göremiyoruz. Örneğin, legal yayım organımızın başyazılarından birinde, öğrenciler arasından “bir zaferler kuşağı”nın yetişmekte olduğu belirtildikten sonra,
“Böyle bir zaferler kuşağı özgürlük haykırışımızın çiçeğe durduğu baharların teminatı olacaktır.” (abç) deniyordu. Oldukça tipik olan ve yayımlarımızda hiç de seyrek rastlanmayan böylesi değerlendirmelerin Parti kadrolarının ve sempatizanlarının tutarlı komünist eğitimine hizmet ettiği ileri sürülemez. Bizim, özellikle küçük-burjuva devrimciliği geleneğinin güçlü ve proleter-devrimciliği geleneğinin zayıf olduğu Türkiyemiz’de salt demokratik istemlerle yürüyen bir öğrenci hareketini övmede ve yüceltmede çok daha temkinli ve ihtiyatlı davranmamız gerekmez miydi? Başkalarını, örneğin Mao Zedung’u ve onun ülkemizdeki izleyicilerini devrimin önderliğini gençliğe, yoksul köylülere, tüccarlara vb. verdikleri için cömertçe eleştirip mahkum edebiliyoruz. Herhalde bu konuda kendimizi kayırmamız, kendimize bir ayrıcalık tanımamız gerektiği ne söylenebilir, ne de ima edilebilir. Olması gereken, bunun tam tersidir. Lenin, yüzyılın başlarında kaleme aldığı “Hareketimizin Acil Görevleri” adlı bir makalesinde şunları söylüyordu:   
“Bizim başlıca ve temel görevimiz, işçi sınıfının politik örgütlenmesi ve politik gelişimini kolaylaştırmaktır. Bu görevi arka plana itenler, mücadelenin her türlü özel yöntemlerini ve diğer bütün görevlerini buna bağımlı kılmayı reddedenler yanlış bir yol izlemekte ve harekete ciddi zararlar vermektedirler.” (Kitle İçinde Parti Çalışması, Ankara, Ekim Yayınları, 1989, s. 13) Demek ki, önderlik, gerçek bir devrimci irade göstererek Parti’yi, daha zor, daha zahmetli ama çok daha kalıcı olacak ve çok daha kalıcı sonuçlar verecek olan işçi sınıfı çalışmasına yönlendirmeli ve bizzat kendisi, bu çalışmanın doğrudan içinde ve başında olmalıdır. Batı’da ikinci cephenin açılmasının, demokratik devrimin zafere ulaşmasının ve kesintisiz olarak sosyalist devrime evrilmesinin biricik güvencesi budur. Lenin bir başka yerde şunları söylüyordu:   
“Proletaryanın öncüsü, ideolojik bakımdan kazanılmıştır. Esas olan budur. Bu olmasaydı, başarıya doğru birinci adımı atmak bile olanaksızlaşırdı.” (Komünizmin Çocukluk Hastalığı, “Sol” Komünizm,  Ankara, Sol Yayınları, 1991, s. 91, abç) Ama O, ardından başarıya, zafere ulaşmak için, bunun bile yeterli olmadığını şu sözlerle anlatıyordu:
“Ama oradan zafere varmaya daha çok uzun bir yol var. Tek başına öncüyle zafer olanaksızdır. Bütün sınıf, büyük yığınlar, öncüyü doğrudan doğruya destekleme durumuna gelmedikçe ya da öncüye karşı hayırhah bir yansızlık tutumunu benimseyerek karşı yanı desteklemeleri olasılığı kesin olarak ortadan kalkmadıkça, öncüyü kesin savaşa sürmek yalnızca bir ahmaklık olmakla kalmaz, bir cinayet olur.” (Adıgeçen kitap, s. 91)    

Peki, burada ortaya konan yaklaşımla, “proletaryanın öncüsünün ideolojik bakımdan kazanılması”nın (ki, Lenin’in de söylediği gibi, onsuz “başarıya doğru birinci adımı atmak” bile olanaksızdır) da çok uzağında olan Partimizin yayım organlarımızda yer yer uç veren erken ve kolay devrim hayalleri arasında bir benzerlik ya da mantık uyumu olduğu söylenebilir mi? Proletaryanın öncüsünü olsun kazanmış olmaktan çok uzak oluşumuzdan gerçek bir rahatsızlık duyduğumuz, bunu yayım organlarımızda ve iç tartışmalarımızda sık sık dile getirdiğimiz ve daha da önemlisi, bu öncüyü kazanmak için iyi hazırlanmış, inat ve ısrarla yaşama geçirilen bir siyasal-örgütsel plan oluşturmuş olduğumuz söylenebilir mi? Ne yazık ki, hayır. Oysa biz, Leninist-Stalinist bir yaklaşımın daha net olarak ortaya konduğu Birlik Kongremizde şöyle diyorduk:
“… stratejik planımızın öncelikli hedefi, işçi sınıfı içinde gerçek bir çekim merkezi haline gelmek, komünist partisini inşa etmek, devrimci bir işçi hareketi yaratmaktır. İlk öncelik budur. Stratejinin diğer tüm sorunlarını ancak buna bağlı olarak çözümleyebiliriz.” (TKİH ve TKP/ M-L Hareketi Birlik Kongresi Belgeleri, 1994, s. 79, abç)    
İşçi sınıfını temel alma konusundaki kararsızlık ve perspektif zayıflığı, parti inşası ve partinin kitle örgütleri içinde çalışması konusunda da belli bir doğrultu bozulmasına yol açıyor. Örneğin, “Parti Niteliğinin Geliştirilmesinin Bazı Güncel Görevleri” başlıklı yazıda merkezselcilik ve disiplin konusundaki eksiklikler üzerinde durulurken şunlar söyleniyor:   
“Partimizin niteliksel sağlamlaşmasının öndegelen sorunlarından birisi, merkeziyetçilik eksikliğidir. Parti yayınlarında ortaya koyulan siyasal tahlillerin, siyasal yönerge ve direktiflerin yerel örgütler tarafından yeterince algılanmaması ya da yüzeysel (yarım) kavranışı, mekanik uygulamalar, çeşitli kampanyaların, (örneğin Kayıplar Kurultayı, SAG, Ölüm Orucu direnişleri) çeşitli bölgelerde örgütlenememesi ve benzer örnek olarak verilebilir. Kuşkusuz ki, daha pek çok örnek verilebilir. Ama gerekmiyor.   
“Merkeziyetçilik (siyasal, örgütsel) eksikliği, yerel örgütlerin merkezi parti faaliyetlerini yeterince destekleyememesi, yerel inisiyatif kullanmada yetersizlik, üstten bekleme, dar pratikçi çalışma tarzının somut görüngülerindendir. Bu tarz aşılmalıdır.” (X. Sesi, Sayı: 9, s. 16) Yazı daha sonra bu üslupla, yani merkezselciliğin ve disiplinin gereği ve önemine ilişkin vurgularla sürüyor.    

Aynı temaların X. Sesi’nin 10. sayısında yer alan “Marksist-Leninist Parti ve Disiplin” adlı yazıda, aynı tarzda işlendiğini görüyoruz. Burada, her şeyden önce bir yöntem hatası, ama daha da önemlisi bir bakış açısı çarpılması var. Partimiz ve onun öncelleri, bu ve benzer konuları yıllardır tartışagelmiş olmalarına karşın, bu alanda belirgin bir niteliksel sıçrama gerçekleştirememişsek, bunun nedenlerini soruşturmamız ve uluslararası deneyimden de yararlanarak komünist partilerinde merkezselciliğin ve disiplinin yaratılmasının maddi ve ideolojik koşulları üzerinde kafa yormamız gerekmez mi? Ama böyle yapılmıyor. Bu merkezselciliğin ve disiplinin yerleştirilmesi görevi, adeta partinin sınıfsal bileşiminden, yapısından ve kitle bağlarının düzeyi ve niteliğinden kopuk ve bağımsız bir sorun gibi ele alınıyor. Ve bu sorunun, salt merkezselcilik ve disiplin eksikliğinin sert bir biçimde eleştirilmesi, bir takım direktiflerin yayımlanması, bazı örgütsel önlemlerin alınması ve güçlü bir iradeyle yaşama geçirilmesi yoluyla çözülebileceği varsayımıyla hareket ediliyor. Oysa, Lenin, bu konuyu ele aldığı ve proletaryanın mutlak merkezselciliğinin ve sert disiplininin, onun burjuvazi üzerindeki zaferinin temel bir koşulu olduğunu söylediği bir broşüründe, başka ülkelerin komünistlerinin de üç aşağı beş yukarı bizim gibi yaptıklarını, yani bu disiplin ve merkezselciliğin nasıl ve hangi koşullar altında oluştuğu üzerinde düşünmediklerini söylüyor ve sözlerini şöyle sürdürüyordu:
“Sovyetlere ve bolşeviklere sunulan övgülere, devrimci proletaryanın gereksindiği disiplinin bolşevikler tarafından niçin kurulabildiğinin nedenlerinin  derin bir tahlili daha sık eşlik etmiş olsaydı, daha iyi olmaz mıydı?….   
“Ortaya çıkan ilk sorular şunlardır: proletaryanın devrimci partisinin disiplini nasıl korunmaktadır? Nasıl denetlenmektedir? Nasıl güçlendirilmektedir? Önce, proletaryanın öncüsünün sınıf bilinci ile ve onun kendini devrime adamasıyla, onun sağlamlığı, özverisi ve kahramanlığı ile. İkincisi, çalışan insanların en geniş yığınlarıyla, başta proletarya ile, ama aynı zamanda çalışan insanların proleter olmayan yığınlarıyla belirli ölçüde bağ kurma, en yakın ilişkiler sürdürme ve -eğer dilerseniz- onların içinde erime yeteneğiyle. Üçüncüsü, bu öncü tarafından uygulanan siyasal önderliğin doğruluğuyla, geniş yığınların, doğru olduklarını kendi öz deneyimleriyle görmeleri kaydıyla siyasal strateji ve taktiklerinin doğruluğuyla. Bu koşullar olmaksızın, görevi burjuvaziyi devirmek ve toplumun tümünü değiştirmek olan gerçekten ileri sınıfın partisi olma yeteneğindeki bir partide disiplin sağlanamaz. Bu koşullar olmaksızın, disiplini yerleştirmek için yapılan bütün girişimler kaçınılmaz olarak başarısızlığa uğrar ve lafebeliği ve soytarılıkla sonuçlanır.” (Komünizmin Çocukluk Hastalığı, “Sol” Komünizm, 1991, s. 12-13)    

Aslında, bizim ve öncellerimizin siyasal ve örgütsel pratiğinin de Lenin’in bu saptamalarını doğruladığı açıktır. Çok değişik çalışma alanlarındaki deneyimlerimiz, savaşımın keskinleştiği ve eylemlerin yoğunlaştığı belirli dönemlerde görece güçlü ve sağlam bir disiplinin yerleştirilebildiğini, ama bunun sürekli kılınamadığını, ardından yeni bir gevşeme dönemine girildiğini gösteriyor. Gerçek bir komünist partisinde, Lenin’in ileri sürdüğü koşullar olmadan sağlam ve istikrarlı bir merkezselcilik ve disiplinin sağlanamayacağı, bunun bizim tarafımızdan da berrak bir tarzda kavranması gerektiği tartışma götürmez. Yukarda da değinildiği gibi, bu konudaki kavrayış zayıflığı, esas olarak parti inşası görevinin, proletaryanın öncüsünün ideolojik olarak kazanılmasıyla kopmaz bir ilişki içinde ele alınması ve yürütülmesinin mutlak zorunluluğu konusundaki kavrayış zayıflığının bir parçası, bir yansımasıdır. Bu kavrayış zayıflığı, 1995 sonlarında gerçekleştirilen 1. (Parti ve Birlik) Konferansı delegelerinden birisiyle yapılan röportajda da yansımıştır. Lenin’in, “Komünist partisi, işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketin birliğidir” biçimindeki tanımını, çok da üstü örtülü sayılamayacak bir tarzda eleştiren ve ne yazık ki, örgütümüz ve onun önderliği içinde yaygın olduğu anlaşılan bir yaklaşımı dile getiren delege şunları söylüyordu:   
“ ‘Kuruluş’ ekinin kaldırılması konusu tartışılırken, geçmişte ortaya konulan tutumlar sorgulandı. ‘Komünist Partisi, işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketin birliğidir’ tanımına indirgenen yaklaşım üzerinde duruldu. ‘MLKP’nin kendisi değil, ama O’nu oluşturan örgütler yıllarca bu görüşleri savundu; MLKP o görüşlerin özeleştirisini vermeyecek mi?’ diyen delegeler oldu; özeleştiriye sorumlu yaklaşımın bir örneği de burada yaşandı…   
“Gerçekten de Komünist Partisi, iradi kararın/ çabanın bir ürünü olarak mı kurulur; yoksa komünistlerin ‘işçi sınıfı hareketi ile birleşecekleri güne kadar’ beklenmesi mi gerekir? Enine boyuna tartışıldı bu sorunlar. Konferans, ‘Sınıf hareketiyle birleşme’ olgusunun göreceli olduğunu dikkate alarak davrandı. Bugün işçi hareketinin sosyalist hareketle ayrı ayrı kanallardan aktığı doğrudur. Proletaryanın devrimci örgütlülüğü; hatta demokratik örgütlülüğü bile çok zayıftır. Türkiye’de yaklaşık 4 milyon proleter var; neredeyse 3/4’ü sendikasız. Bu durum, alınması gereken mesafeyi gösteriyor. İşçi sınıfı hareketiyle birleşebilmenin büyük bir kararlılık, enerji ve uygun yöntemlerle sistematik bir çalışmanın ürünü olacağını yeniden anımsatıyor. Biz, bu başarıyı elde etmek için, önümüze hedefler koyarız; ama parti olmanın tek ve belirleyici kriteri olarak da kabul edemeyiz. MLKP değil, ama O’nun öncelleri böyle bir düşünce savunmuşlardı. Yanlıştı, sığdı ve mahkum edildi. Evet, MLKP, işçi sınıfı hareketiyle birleşebilmiş değildir; ama partidir. Sınıfla bağları ve hareket içinde etkisi vardır; militan işçi direnişlerinin bir çoğuna imzasını atmıştır ve temel görevi de proletaryayı devrimin önder kuvveti olarak kazanmaktır.” (XA, Sayı: 51, s. 12, abç)    

Bu talihsiz paragraflarda yer alan ve hepsi de birbirini tamamlayan ve herhangi bir tutarlı komünisti bir embarras de richesse karşısında bırakan bir dizi yanlışa birazdan değineceğim. Ama, burada söylenenlerin, işçi sınıfı hareketiyle birleşme ve işçi sınıfının öncüsünü ideolojik olarak kazanma konusundaki ivedi ve yakıcı görevimizi daha derinden kavramamıza ve yerine getirmemize hizmet etmeyeceği, örgütü ve kadroları buna özendirmeyeceği kesindir. Sınıfla birleşme konusunda bu denli geri oluşumuza hayıflanacak yerde, bunu bir erdem gibi sunmaya kalkışmanın siyasal faturasının çok, ama çok ağır olacağı kavranmadığı anlaşılıyor. İma ettiğinin tersine, burada delege yoldaş, satır arasında bu ivedi ve yakıcı görevin pekala savsaklanabileceğini ve gözardı edilebileceğini söylüyor. Onun verdiği mesaj  şudur: “Nasıl olsa işçi sınıfı olmadan da bu işler yürüyor!” Herhalde, 1. (Parti ve Birlik) Konferansı bu konuda gerek Parti kamuoyuna ve gerekse de genel devrimci kamuoyuna çok daha farklı bir mesaj vermeli, MLKP’nin işçi sınıfının öncüsünün ideolojik olarak kazanılmasına ve işçi sınıfı hareketiyle sosyalist hareketin birleşmesine ne denli önem verdiğini net ve ikircimsiz bir biçimde dile getirmeliydi. O, ülkemizde zaten yeterince yaygın olan sınıf-dışı devrimciliğe, küçük-burjuva devrimci demokratizmine prim vermemeli, “proletaryasız proleter partisi” kurma anlayışıyla kendi aramızda olması gereken kesin ve kalın çizgiye dikkat çekmeliydi.    

Detaylara gelince… Delege yoldaşın Marksizm-Leninizme ve Parti’nin programı ve siyasal çizgisine karşı çıkarak, Lenin’in, “Komünist partisi, işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketin birliğidir.” biçimindeki evrensel olarak geçerli önermesini tartışmaya açması, ya da bu önermenin eksik olduğunu ima etmesi bile, üzücü ve kaygı verici bir gelişmedir. Sosyalizmin işçi sınıfı hareketiyle birliğinin, “parti olmanın tek ve belirleyici kriteri olarak” kabul edilemeyeceğini, MLKP’nin öncellerinin savunduğunu ileri sürdüğü bu düşüncenin “yanlış” olduğunu belirten delege yoldaş, felsefede idealizmde ve siyasette sınıf-dışı devrimcilikte konaklamaktadır. Partinin esası ve olmazsa olmaz koşulu olan “sosyalizmle işçi sınıfı hareketinin birliği”nin, “parti olmanın tek ve belirleyici kriteri” olamayacağını söylemek, Leninist proleter partisi tanımını yellere savurmaya kalkmaktır. Bu doğru formülasyonu dile getirmiş olsalar da, o yüzden değil, pratikte bu tanımın gereklerine göre davranmadıkları için eleştirilmesi gereken öncellerimizi, delege yoldaşın yaptığı biçimde eleştirmek, baltayı taşa vurmaktır. Acaba, Lenin ve Stalin tarafından yapılan parti tanımı yanlış mı? Yoksa size göre, “sosyalizmle işçi sınıfı hareketinin birliğini”, proleter partisinin olmazsa olmaz bir koşulu olarak gören Lenin ve Stalin (tabii, Marks ve Engels de) proleter partisini idealize mi ediyorlardı? Delege yoldaş ve Parti önderliği, “Partinin her şeyden önce işçi sınıfının öncü müfrezesi olması”, onun “Aynı zamanda, sınıfın bir müfrezesi, sınıfın bir parçası, varlığının bütün kökleri ile ona sıkı sıkıya bağlı bir parçası olma”sı (Leninizmin İlkeleri, 1979, s. 99-100, 101) gerektiğini söyleyen Stalin’in bu saptamalarına katılmıyorlar mı?    

Geçmişte, parti kavramının idealize edildiği ya da teorik planda abartıldığı gerekçesiyle sınıf-dışı ve anti-Leninist parti tanımlamaları yapmaya yönelme yolundaki çabalar, Partimiz tarafından eleştirilmeli ve mahkum edilmelidir. Bu yazının genelinde dile getirilen ve getirilecek olan eleştirileri, ne yazık ki doğrulayan bu tutumun, önderlik başta gelmek üzere Partimizin kadrolarından -bilebildiğim kadarıyla- ciddi bir tepki almamış olması ise, sözkonusu eleştirilerin hiç de abartılı olmadığını yadsınamaz bir biçimde kanıtlamaktadır. Sorunu “Komünist Partisi, iradi kararın/ çabanın bir ürünü olarak mı kurulur; yoksa komünistlerin ‘işçi sınıfı hareketiyle birleşecekleri güne kadar’ beklenmesi mi gerekir?” biçiminde koymak, yanlış olduğu gibi, objektif olarak demagojik bir karakter taşır. Özetle, bu pek akıllıca sayılamayacak ve ancak ilkokul öğrencilerinin düzeyine yakışır sorunun yanıtı çok basittir: Komünist partisi, hem iradi kararın/ çabanın bir ürünü olarak, hem de işçi sınıfı hareketiyle devrimci bir tarzda birleşme, işçi sınıfının kapitalistlere karşı savaşımı içinde yer alma konusunda kafaları açık olan ve -bunu ne ölçüde başardığından bağımsız olarak- pratikte de buna uygun davranan komünistlerin biraraya gelmesiyle kurulur.

Sözkonusu “irade” ne tanrısal bir buyruğun ürünüdür, ne de Hegel’in “mutlak düşüncesi”nin maddeleşmiş hali. O, proletaryanın burjuvaziye karşı sınıf savaşımının maddi zemininde doğar ve bilimsel sosyalizmin şaşmaz rehberliğinden yararlanarak gelişir. Çağımızda, bu devrimci iradenin maddi zemini hemen hemen her yerde olmuş olduğuna göre, burada, asıl önemli olan, komünizme yönelmiş güçlerin yollarını şaşırmamalarını sağlayacak gerçekten devrimci teoriye, yani Marksizm-Leninizme ulaşma olanaklarının varlığıdır. Bu teoriye ulaşılması, sosyalist hareketi işçi sınıfı hareketiyle birleşmeye ve bu sınıfın ileri öğelerini kazanmaya iterek Marksist-Leninist bir proleter partisinin oluşmasını kolaylaştıracaktır.    

Çağımızda kural olarak, Türkiye’de de, dünyanın çeşitli ülkelerinde de Marksist-Leninist partilerin oluşumu, devrimci irade ve inisiyatife sahip bireyler bulunmadığı, çıkmadığı için değil, gerçekten devrimci teorinin bu devrimci iradeyle buluşması sağlanamadığı, bu devrimci iradeyi taşıyan devrimci birey ve önderler Marksist-olmayan teorileri özümsedikleri ve rehber aldıkları için gerçekleştirilememiştir. Gerçekten de, değişik nedenlerle devrimci teoriye ulaşılamadığı koşullarda, bu devrimci irade kaçınılmaz olarak, umutsuz bireysel devrimci girişimlerin ortaya çıkmasına ya da Marksist-olmayan devrimci örgütlerin kurulmasına yol açacak, işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareket ayrı ayrı kanallardan ilerlemeye devam edecektir. Her ikisi arasındaki bir dizi farklılığa karşın, gerek 1965-71 döneminde ve gerekse 1974-80 döneminde, asıl eksik olan devrimci irade değil, devrimci hareketin en ileri ve komünizme en yakın kanadında yer alan devrimcilerin -revizyonizmin ve reformizmin hegemonyası nedeniyle- proletaryanın dünya görüşünü özümseyememiş ya da bu dünya görüşünün yalnızca bazı bölümlerini/ tekil öğelerini özümsemiş olmalarıydı. Eğer, sözkonusu “irade” 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 faşist darbeleri öncesinde ortaya çıkmamışsa, bunun temel nedeni, küçük-burjuva devrimciliğinin aşılamamış ve proletaryanın dünya görüşünün özümsenememiş olmalarıdır. Çünkü, her iki dönemde de, az ya da çok, işçi sınıfının komünizme kazanılmaya hazır ileri öğeleri de vardı; devrimci irade de. Bütün bu eleştirilerden sonra, benim, asla parti kavramını idealize etmediğimi, yalnızca onun küçük burjuvaca çarpıtılmasına karşı durduğumu da anımsatmak isterim.    

Bence, işçi sınıfı hareketiyle birleşme derecesinden bağımsız olarak, bir ülkedeki gerçek komünist güçlerin çoğunluğunun tek bir örgütün çatısı altında biraraya gelmeleri komünist partisinin kurulması için yeterli önkoşulu oluşturur. Elbette, sözkonusu olan gerçek komünist güçlerin, doğal olarak, böyle bir partinin kuruluşundan önce de, işçi sınıfının tarihsel rolü, yakın ve uzak hedefleri vb. konusunda doğru bir anlayışa sahip olmaları ve buna uygun bir siyasal-örgütsel pratik içine girmiş bulunmaları gerekecektir. (Yoksa, onlara “komünist” diyemezdik.) Eğer bu örgüt, işçi sınıfıyla ve işçi sınıfı hareketiyle bağlarının zayıflığının mutlaka ve öncelikle giderilmesi gereken bir eksiklik olduğunu berrak bir tarzda kavrıyor, bu zayıflığının üstesinden gelmek için sistemli bir çalışma yürütüyor, pratikte gerçekten işçi sınıfının günlük savaşımına kararlı bir biçimde katılıyor, sınıfı -demokratizm değil- komünizm ruhuyla eğitiyor ve gerek teori ve gerek pratik planında başka sınıflara savrulma eğilimlerine karşı sağlam duruyorsa, o genç te olsa bir komünist partisidir.    

Son bir noktaya değineceğim. Delege yoldaş röportajda, “Proletaryanın devrimci örgütlülüğü; hatta demokratik örgütlülüğü bile çok zayıftır” derken, bizdeki bir başka yanlış anlayışı dile getiriyor. Herhalde, ona göre, proletaryanın devrimci örgütlülüğü, onun partisi, demokratik örgütlülüğü de sendikaları oluyor! Bunun, Marksizm-Leninizm ve proletarya ve onun örgütleri konusunda  önemli bir bilisizlik anlamına geldiği açıktır. Onun anlatmak istediğinin tersine, önderliklerinin siyasal çizgisinden bağımsız olarak, sendikalar, proletaryanın en kitlesel, ama aynı zamanda, her sıradan işçi için erişilebilir ve dolayısıyla en ilkel sınıf örgütleridir. Önderliklerinin siyasal çizgisine ve tabanının eğilimlerine göre sendikaları, kızıl, reformist, gerici vb. olarak sınıflandırabiliriz. Ancak bu, sendikaların, “işçi sınıfının demokratik örgütlülüğü” olduğu anlamına gelmez. Proletaryanın diğer emekçi sınıflardan tümden farklı bir sınıf olduğunu tam olarak algılamayan yoldaşlarımızın Marksist-Leninist literatüre devrimci-olmayan bir katkı yapmaları ve bu arada proletaryanın sınıfsal örgütlerini, diğer emekçi sınıfların örgütlerinden farklı örgütler olarak algılamakta zorluk çekmeleri doğaldır.    

X. Sesi’nin 10. sayısında yer alan “Politik Mücadelede Parti Tarzı ve Kitle Örgütleri” adlı yazıdaki tipik yaklaşım bunun en çarpıcı örneklerinden birini oluşturuyor. Bu yazıda, sendikalardan barolara kadar uzanan spektrumda yer alan değişik sınıf ve katmanlara ait kitle ve meslek örgütleri arasında farklılıklar silinmekte, bu örgütler ve onlar içindeki çalışma tekdüze bir tarzda ele alınmaktadır. Daha da önemlisi, özellikle kendisini proletaryanın öncüsü olarak gören bir komünist partisi açısından özel bir ağırlığı olması gereken sendikalar içindeki çalışmaya hiçbir özel rol biçilmemektedir. Ama, öte yandan da, barolar, tabip odaları gibi, içlerinde, esas itibariyle küçük burjuvazi, hatta yer yer orta burjuvazinin  örgütlenmiş bulunduğu bu meslek örgütleri, “Marksist-Leninist partiyle emekçi halk kitlesi arasında iletişimi oluşturan yapılanmalar” (?) olarak nitelenmekte ve bu “kitle örgütleri”nin hepsinde demokratik merkezselcilik uygulanması istenmektedir! Burada, sendikalara yaklaşımda kendini gösteren bir sağ oportünizm hatasıyla, barolar, tabip odaları gibi meslek örgütlerine yaklaşımda kendini gösteren bir “sol” sektarizm hatası yanyana bulunuyor. (Ancak, pek çok yer ve durumda olduğu gibi, burada da “sol” sapmanın, özünde düpedüz sağ sapma olduğu hemen görülebiliyor. Küçük burjuvazinin, hatta yer yer orta burjuvazinin örgütlenmiş olduğu meslek odalarına yazıda yapıldığı gibi bir rol biçilmesi başka nasıl değerlendirilebilir ki?) 

Yani, yoldaşlarımız işçi sınıfını bir parça sağa, küçük burjuvazinin üst katmanını da bir parça sola itiyor, bunların hepsini ortak bir paydada buluşturuyor ve hepsi için de geçerli genel bir demokratik örgütlenme reçetesi yazıyorlar! Marksizm-Leninizmle ve Parti programımızla pek bir ilgisi olduğu söylenemeyecek olan bütün bu saptamaların, genel olarak bazı yoldaşlarımızın işçi sınıfının tarihsel rolü, onun sosyalist görevleri ve partinin inşası konusundaki yüzeysel kavrayışlarından, demokratik küçük burjuvaziye ilişkin yanılgılarından ve komünist hareketi ve işçi sınıfı hareketini, faşizme ve işbirlikçi-tekelci burjuvaziye karşı savaşımla sınırlayan demokratist perspektiflerinden kaynaklandığı açık olmalıdır. Yineliyorum: Kendisine, işçi sınıfının öncü müfrezesi şanlı adını layık gören bir parti, sendikaların ve sendikalar içinde çalışmanın yaşamsal önemini kavramak zorundadır. Ve böyle bir parti, bugün Türkiye komünist hareketinin sendikalar içinde, son derece zayıf olduğunun altını çizmeli ve bu zayıflığın giderilmesi için paçaları sıvamalı, somut planlar yapmalı, onların yaşama geçirilip geçirilmediğini denetlemeli ve en önemlisi, sonuç almalıdır. Herhalde, 1994 yılı rakamlarına göre toplam üye sayıları 2,644,000 dolayında bulunan sendikalar içinde ciddiye alınabilir bir güç olmadan, ülkemizde ne sosyalist, ne de demokratik bir devrim yapamayacağımızı anlatmaya bile gerek yok. Stalin bir kezinde, son derece haklı olarak şöyle demişti:   
“Batı sosyal-demokrasisinin kuvveti nerede yatmaktadır?   
“Onun gücü sendikalara dayanmasından ileri geliyor. Batı’daki Komünist Partilerimizin zayıflığı nereden ileri gelmektedir?   
“Bu henüz sendikalarla sıkı ilişkiler kurmamış olmasından ve belli unsurların sendikalarla hiçbir sıkı ilişki kurmak istememesinden ileri gelmektedir. Bundan dolayı, Batılı Komünist Partilerin esas görevi, şu anda sendika hareketinin birliği için kampanya açmak ve bunu sonuna kadar sürdürmek, sendikalara girmeyi istisnasız bütün komünistlerin görevi haline getirmek, orada işçi sınıfının sermayeye karşı birleşmesi amacıyla düzenli ve sabırlı çalışmak ve böylece Komünist Partilerin sendikalara dayanabilmesini sağlamaktır.” (Aktaran Dimitrov, Savaşa ve Faşizme Karşı Birleşik Cephe, İstanbul, Aydınlık Yayınları, 1978, s. 117-18) Aynı konuda, 1928 yılında hazırlanan Komünist Enternasyonal Programı’nda ise şunlar söyleniyordu:   
“Kadın proleterler ve işçi gençliği dahil, kendi sınıfının çoğunluğunu kazanmak. Buna erişmek için, proletaryanın büyük kitle örgütlerinde (şuralar, sendikalar, işyeri meclisleri, spor ve kültür örgütleri, vb.) komünist partisinin belirleyici etkisinin sağlanması gereklidir. Proletarya çoğunluğunun kazanılması açısından, sendikaların, proletaryanın günlük mücadelesiyle sıkı bir bağlantı içinde bulunan bu geniş kapsamlı kitle örgütlerinin kazanılması için yürütülecek sistemli çalışmanın özellikle büyük önemi vardır. Gerici sendikalarda çalışma -onların ustalıkla ele geçirilmesi, sendikalarda örgütlenmiş geniş yığınların güvenini kazanma, reformist önderlerin yönetici konumlarından indirilip defedilmesi- ; devrimin hazırlık dönemindeki en önemli görevlerden biri burada yatmaktadır.” (“Komünist Enternasyonal Programı”, III. Enternasyonal, 1919-1943, Belgeler, s. 188)      

Bu koşullar altında devrimci iradenin rolünün tek yanlı olarak abartılması, gençliğin ve kent yoksullarının öne çıkması/ çıkarılması ve komünist partisinin inşası ve yapısına ilişkin idealist ve volantarist eğilimlerin belirmesi vb. hep, saflarımızdaki küçük-burjuva demokratizminin güçlü kalıntılarının anlatımlarından ve dışavurumlarından başka bir şey olmuyorlar. Ama, asıl önemlisi, devrimci iradeye aşırı bir vurguyla ele giden bu eğilimlerin, aslında gizli bir iradesizliği ve kendiliğindenciliği ve bir yandan işçi sınıfına, bir yandan da Parti’nin işçi sınıfını devrimcileştirme kapasitesine duyulan gizli bir güvensizliği ele veriyor olmasıdır. Partimiz, oldukça belirgin bir tarzda, proletaryanın öncüsünün ideolojik olarak kazanılmasının objektif zorlukları karşısında bir ölçüde dize geliyor ve herhalde kendiliğinden-gelme bir tarzda yarı-proletaryaya ve gençliğe yöneliyor. Bu durum, önderliğin Parti’ye yeterince egemen olmadığı kuşkusunu da akla getiriyor. Gelişmeleri uzaktan gözlemleyen birisi olarak (ki, bunun ağaçları değilse de, ormanı görmeyi olanaklı kılma gibi yadsınamaz ve belirgin bir avantajı var) bu, sınıfsal doğrultumuzdan sapma tehlikesini net olarak görebiliyorum.    

Ancak, bunun önderliğin bilinçli bir seçimi (belirli başarılar elde etme, varolan kitle hareketliliğinin dışında ve gerisinde kalmama ve güç toplama amacıyla doğrultumuzun geçici olarak bozulmasına göz yumma) mi olduğunu, yoksa bu doğrultu bozulmasının kendisinin de kendiliğinden-gelme bir tarzda, yani önderliğin kararı ve iradesi dışında mı gerçekleştiğini kesin bir biçimde saptayamıyorum. Ama, saptanabilse bile bu, eski halk masallarındaki “kırk katır mı, yoksa kırk satır mı?” ikilemini anımsatacak. Her halükarda, merkezselciliğin ve disiplinin pekiştirilmesi de içinde olmak üzere, partinin inşası temel görevimizin tüm yanlarının, proletaryanın öncüsünün ideolojik olarak kazanılması ile çok sıkı bir ilişki içinde yerine getirilmesinin zorunluluğunun başta önderlik gelmek üzere tüm üyelerimizce yeniden ve yeniden kavranması gerektiğine inanıyorum.    

MLKP önderliği, Türkiye’de ve Kürdistan’da iktidarı proletaryaya verecek bir devrimin hiç te öyle kolay olmayacağını, proleter diktatörlüğünün, yalnızca emperyalizme ve işbirlikçi-tekelci burjuvaziye değil, komşu ülkelerin gerici egemen sınıflarına ve Türkiye burjuvazisine, hatta yer yer Türkiye küçük burjuvazisinin önemli bir kesimine karşı da savaşarak kurulabileceğini anlamak zorundadır. Burada, kısaca da olsa, stratejik planımız içinde önemli bir yer tutan bu sonuncusu üzerinde durmak istiyorum.    

Kürdistan bir yana bırakılacak olursa, Türkiye’nin kır ve kent küçük burjuvazisinin önemli bir bölümü, hiç olmazsa Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, daha çok muhafazakar bir konumda olmuş ve hatta pek çok kez gericiliğe destek sunmuştur. Özellikle kırlardaki ve taşradaki küçük-burjuva yığınlar, ama aynı zamanda büyük kentlerdeki daha geri üretim ilişkilerine bağlı küçük-burjuva katmanları (küçük esnaf, küçük patronlar vb.) tek parti diktatörlüğü döneminde (1923-50) rejim için pasif bir dayanak oluşturmuş, çok partili dönemde (1950-80) gene ağırlıklı olarak, daha sağdaki burjuva partilerine (AP, MSP, MHP vb.) oy vermiş, bir bölümü Komünizmle Mücadele Dernekleri, Ülkü Ocakları gibi militan karşı-devrimci örgütlerde yer almış ve 12 Mart ve 12 Eylül gibi gerici ve faşist askeri darbelere pasif tarzda da olsa onay vermiştir. 1980’den bugüne değin uzanan zaman kesiti içinde de, giderek daha fazla dinsel gericiliğin etki alanına kayması gibi önemli bir gelişmeyi bir yana koyacak olursak, bu katmanın yapısı ve siyasal yöneliminde esas ilişkin bir değişikliğin yaşandığı söylenemez. Kent küçük burjuvazisinin en büyük ve kitlesel örgütü olan Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu’nun ötedenberi devlet-yanlısı güçlerin elinde olması, 12 Eylül askeri-faşist darbesinin hemen öncesinde ve sonrasında ve hatta belki bugün de geniş küçük burjuva yığınlarının “anarşi ve terör”e son verecek “güçlü ve otoriter bir rejim”den yana tutum almaları, devlete bağlılığın ve Türk milliyetçiliğinin en çok bu katman içinde yaygın olması, Kürt halkına ve ulusal hareketine karşı gerçekleştirilen vahşi devlet terörüne -çok aktif bir tarzda olmasa da- en fazla bu katmanın destek vermesi vb., rastlansal olgular olmadığı gibi, yalnızca, hatta esas olarak komünist ve devrimci örgütlerin siyasal ve örgütsel çalışmalarındaki zaaflar ve yetersizliklerle de açıklanamaz. Ancak, küçük burjuvazinin, ilerici ve devrimci potansiyeli daha yüksek olan emekçi ve daha modern katmanları açısından durum farklıdır.    

Öte yandan, kapitalizmin gelişmesinin, Türkiyemiz’i acımasızca yağmalayan egemen sınıfların emperyalizme bağımlı ekonomik, askeri ve dış siyasetinin ve Kürdistan’da sürdürülen kirli savaşın, küçük burjuvazinin, -özellikle onun emekçi katmanının-  geniş kesimlerinin durumlarını daha da kötüleştirdiği ve onları, yedek sanayi ordusunun saflarına katılmaya zorladığı hesaba katıldığında, gelişen ve gelişecek olan devrimin daha geniş küçük-burjuva yığınları da proletaryanın peşinden sürükleme olanaklarını arttıracağını düşünebiliriz. Bu olanakları gerçekliğe dönüştürmekse, dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi Türkiye’de de bütün diğer emekçi sınıf ve katmanları peşinden sürükleme yeteneğine sahip olduğunu (NETAŞ, Zonguldak Kömür, Karabük Demir-Çelik, Kırşehir PETLAS vb. işçi direnişlerinde olduğu gibi) bir çok kez kanıtlamış bulunan işçi sınıfının devrimci kitle eyleminin gelişmesine ve Partimizin ve diğer devrimci örgütlerin, esas olarak proletaryanın devrimci eylemini geliştirme yoluyla küçük burjuvazinin ilerici istemlerine pratikte yanıt vermelerine bağlı olacaktır.    

Ama, her halükarda Parti, gerici egemen sınıfların küçük burjuvazi ve yarı-proletarya başta gelmek üzere, halk yığınları arasında da oldukça geniş bir karşı-devrimci kitle temeline sahip olduklarını, onların yalnızca orduları, Kontrgerillaları, “Özel Tim”leri ile değil, aynı zamanda dinsel gericilik, gerici kitle örgütleri vb. yardımıyla da yakın geleceğin daha büyük çatışmalarına hazırlandıklarını anlamak zorundadır. Ve Türkiye ve Kürdistan gibi, stratejik konumu, ekonomik zenginlikleri ve siyasal potansiyeli bakımından önemli bir ülkenin kapitalist-emperyalist sistemden kopmaması için emperyalist burjuvazinin daha şimdiden komünist, devrimci-demokratik ve ulusal kurtuluşçu güçlere karşı açık ve örtülü bir savaş yürüttüklerini ve devrimin ilerlemesine bağlı olarak bu savaşın boyutlarını  tırmandıracaklarını da. Dolayısıyla MLKP önderliği, hiçbir koşul altında kadro ve sempatizanlarında olsun, yığınlarda olsun, kolay ve erken devrim beklentileri yaratmamakla, tam tersine onları, önümüzdeki çok daha çetin ve zorlu kavgalara ideolojik ve örgütsel olarak hazırlaması gerektiğini anlamakla yükümlüdür.    

Şunu da ekleyelim: Özel olarak Partimizin ve genel olarak devrimci hareketin tümünün Türkiye ölçeğindeki siyasal güç dengesinde nasıl bir yer tuttuğunu ölçmeyi öğrenemezsek, subjektivizme düşmekten kurtulamaz ve yığınlara önderlik edecek bir parti kimliğine kavuşamayız. Eğer iktidara aday bir parti olduğunuzu ileri sürüyorsanız, yerel düzeyde kalan ve kalıcı bir kitle temeli edinmenize hizmet edemeyen başarılarla yetinemezsiniz; artık, işçi sınıfı ve sendikalar, kırsal alanlardaki emekçi yığınları, gençlik yığınları, kent küçük burjuvazisi, ordu ve bürokrasi, aydınlar vb. arasındaki güç ve etki düzeyinizin ne olduğunu makro düzeyde hesaplamaya alışmak zorundasınız. Ülkedeki bütün bellibaşlı sınıfların ve siyasal güçlerin konumlarının objektif bir biçimde değerlendirilmesinin yerine, altını doldurmadan “Batı’da ikinci cephe açmak”, “kitle hareketinde gerilla tarzı”, “öncü Partiden önder Partiye”, “aktif savunmadan saldırıya geçiş taktiği” türünden daha çok ajitasyon değeri olan ve bir bölümü yinelene yinelene yavaş yavaş anlamını ve değerini yitiren sloganları ve soğukkanlı analizin yerine siyasal ajitasyonu andıran değerlendirmeleri geçirmek, iktidara oynadığını iddia eden bir partinin tarzı olamaz.

Lenin, taktiğin nasıl saptanacağı konusunda şu çok öğretici sözleri söylüyordu: 
“Kuşku yok ki, yığınlarda devrimci bir ruh halinin ve böylesi bir ruh halinin gelişmesine elverişli koşulların yokluğu halinde, devrimci taktikler asla devrimci eyleme dönüşemez; ama biz Rusya ‘da uzun, acılı ve kanlı deneyimler sonucunda devrimci taktiklerin sadece devrimci ruh hali üzerinde inşa edilemeyeceği gerçeğini öğrendik. Taktikler, belirli bir devlet içindeki (komşu devletler ve tüm devletlerdeki, yani dünya ölçeğindeki) bütün sınıf güçlerinin soğukkanlı ve eksiksiz bir objektif kestiriminin yanısıra, devrimci hareketlerin deneyimlerinin kestirimine de dayandırılmalıdır.” (Lenin, Selected Works, Cilt 10, Londra, Lawrence and Wishart, 1938, s. 104-05) 

Yoldaşlar, bizim bu kurala uyup uymadığımızı, ya da ne denli uyduğumuzu kendileri yargılasınlar. Görünen o ki, taktikleri ve taktiksel sloganları saptamada, sınıf güçlerinin objektif bir analizinden yola çıkmanın yerine, sık sık -üstelik henüz proletaryanın sınıf bilinçli ileri kesimiyle bağları son derece zayıf olan- devrimci öncünün, yani örgütün son derece önemli rolünün tek yanlı olarak abartılması ve devrimci duygular geçiriliyor. Ama daha da önemlisi, iktidara oynayan bir partinin, yalnızca taktiklerini değil, stratejisini ve programını da netleştirmesi, ete-kemiğe büründürmesi ve deyim yerindeyse ‘Türkiyelileştirmesi’nin mutlak zorunluluğudur. Kuşkusuz, bu da, Türkiye ve Kürdistan gerçekliğinin (sosyo-ekonomik yapı, sınıfların mevzilenmesi, emperyalist devletlerle ve bölge ülkeleriyle ilişkiler, devrimci hareketin tarihi, miras ve gelenekleri vb.) tarihsel materyalist bir yöntemle daha derinlemesine bir incelenmesi üzerine oturtulmalıdır. Örneğin, hangi yoldaş stratejimizin ve programımızın Türkiye ve Kürdistan gerçekliğinin kapsamlı ve derin bir incelenmesi üzerine oturtulduğunu düşünebilir ya da ileri sürebilir? Herhalde pek azımız buna cesaret edebilecektir. Peki, bu yapılmadan önümüzü berrak bir biçimde görebileceğimizi, temel doğrultumuzu şaşırmadan yolumuzda ilerleyebileceğimizi düşünebilir miyiz? Bence hayır.    
Yeri gelmişken, bu konuda üzerine düşeni yapmayan ya da yapamayanlardan biri olarak, yeterince olgunlaştırılmamış ve derinleştirilmemiş düşüncelerimi özetlemek istiyorum.    

Bence, Türkiye ve Kürdistan’da kapitalizmin gelişme düzeyini, gerçekte olduğundan daha geri olarak algılamamız, kaçınılmaz olarak bizi demokratik devrim aşamasından sosyalist devrim aşamasına geçiş konusunda daha tutuk ve daha sağ davranmaya, devrimimizin demokratik görevlerinin kapsamını abartmaya ve sosyalist görevlerimizi gözardı etmeye zorlayan faktörlerden biri oluyor. Ben, bunu dikkate alarak, Eylül 1994’de yazdığım “Türkiye Devriminin Stratejik Sorunları Üzerine Öndüşünceler” adlı bir denememde, devrimin birinci ve ikinci aşaması için -programımızda yer alandan farklı olarak- şöyle bir plan önermiştim:   
“Birinci aşama. Hedef: İşbirlikçi-tekelci burjuvazinin iktidarının yıkılması ve işçi sınıfının ve demokratik küçük burjuvazinin devrimci iktidarının kurulması.    
“Devrimin temel gücü: İşçi sınıfı.    
“Devrimin yedekleri: Yarı-proletarya ve demokratik küçük burjuvazi (Kürt ulusal hareketi de içinde olmak üzere).    
“Dolaylı (ya da olası) yedekler: Komşu ülkelerdeki devrimci hareket. Türk gericiliğiyle komşu burjuva devletleri arasındaki çelişmeler, emperyalist devletler arasındaki çelişmeler.    
“Yalıtılacak güçler: Gerici küçük burjuvazi ve orta burjuvazinin alt katmanı.   
“Yıkılacak (ya da düşman) güçler: İşbirlikçi-tekelci burjuvazi, büyük toprak sahipleri, emperyalizm ve orta burjuvazinin üst katmanı.    “İkinci aşama: Hedef: Burjuvazinin iktidarının yıkılması ve işçi sınıfının diktatörlüğünün kurulması.   
“Devrimin temel gücü: İşçi sınıfı.   
“Devrimin yedekleri: Yarı-proletarya.   
“Dolaylı (ya da olası) yedekler: Komşu ülkelerin proletaryası ve yarı-proletaryası.   
“Yalıtılacak güçler: Küçük burjuvazi.   
“Yıkılacak (ya da düşman) güçler: Burjuvazi, komşu ülkelerin gerici egemen sınıfları ve emperyalizm.”    

Bu stratejik planın, programımızdaki stratejik plandan belli ölçülerde farklı olduğu hemen görülebilecektir. Ama, ülkemizde kapitalizmin gelişme düzeyinin 1900’lerin Rusyası’ndaki, 1930’ların Çini’ndeki, 1940’ların Arnavutluku’ndaki, hatta 1950’lerin Türkiyesi’ndeki kapitalizmin gelişme düzeyinden daha ileri olduğunu gözardı edemeyeceğimiz de açıktır. Dolayısıyla 1990’ların Türkiyesi’ndeki demokratik devrimin de, 1900’lerin Rusyası’nda, 1930’ların Çini’nde, 1940’ların Arnavutluku’nda gerçekleşen demokratik devrimlerden ve hatta 1950’lerin Türkiyesi’nde gerçekleşebilecek olan bir demokratik devrimden hayli farklı olacağını hesaba katmak zorundayız.    

Her şeyden önce, Türkiye’nin nüfusunun yarısının daha şimdiden kentlerde yaşadığını, proleterlerin ve başta kent yoksulları gelmek üzere yarı-proleterlerin sayısının giderek artmasının ülkemizin bir “küçük burjuvalar ülkesi” olduğu biçimindeki tekerlemeyi daha şimdiden anlamsız kıldığını, bizim demokratik devrimimizin kent ağırlıklı bir devrim olacağını ve proletaryanın gerek sayısal ağırlığı, gerek savaşım biçimleri ve gerekse kendi sınıfsal istemleriyle bu devrime damgasını vuracağını, ülkemizde demokratik devrimden sosyalist devrime kesintisiz geçişin Rusya devriminde olduğundan daha hızlı bir tarzda gerçekleşeceğini, hatta iki devrimin önemli ölçüde içiçe geçeceğini anlamamız gerekir. Belli bir güç ve olgunluğa ve çok daha büyük bir potansiyel güce sahip bir komünist hareketin bulunduğu ülkemizde, İstanbul başta gelmek üzere İzmit, Adana, İzmir, Ankara, Zonguldak, Sakarya, Eskişehir, Mersin gibi kentlerin proletaryasının ve diğer emekçilerinin gerçekleştireceği ve büyük burjuvazinin, onun devletinin ve emperyalistlerin buralarda yoğunlaşmış olan işletmelerine hemen elkoyacak ve böylelikle  ekonominin yalnızca kumanda tepelerini değil, önemli bir bölümünü denetimi altına alacak olan  bir devrimin başka türlü olmasını bekleyebilir miyiz? Türkiye ekonomisinde ulaşılmış olan sermaye yoğunlaşması ve merkezselleşmesi düzeyi, yani tekelci ve yarı-tekelci büyük işletmelerin Türkiye ekonomisinde tuttuğu yerin büyüklüğü gözönüne alındığında, bu elkoyma işlemi, doğal olarak, ekonominin kumanda tepelerini denetim altına almanın da hayli ötesine geçecektir. Türkiye gibi bir ülkede zafere ulaşacak olan demokratik devrim; çok büyük olasılıkla proletaryanın niceliksel ağırlığı ve hegemonyası ve komünist partisinin önderliğinin yanısıra, devrimin baş düşmanlarının ilk elde ulusallaştırılacak işletmelerinden oluşacak olan görece geniş bir kamu sektörü gibi sosyalist öğeler taşıyacaktır.

Böyle bir ülkede, ayaklanan ve iktidarı ele alan işçilere ve kent yoksullarına, yalnızca demokratik küçük burjuvazinin razı olacağı demokratik dönüşümlerle yetinmeleri ve bu sınırları zorlamamaları gerektiğini söylemek, yalnızca  devrimin gelişmesini frenlemek, ona ayakbağı olmak anlamına gelmekle kalmayacak ve belki de ona ihanet anlamına gelecektir. Ve çok büyük olasılıkla, Türkiye’deki demokratik devrim, proletaryanın, kendi hegemonyasını görece kolay bir biçimde kuracağı ve hemen ve çok hızlı bir biçimde sosyalizme geçeceği tipte bir demokratik devrim olacaktır. Kuşkusuz, komünist hareket ve başta onun ana gövdesini oluşturan Partimiz üzerine düşeni yapar, küçük-burjuvaziye ve küçük-burjuva devrimci devrimci örgütlere ilişkin hayallerini tümüyle bir yana bırakır, proletarya başta gelmek üzere tüm sömürülen yığınları daha şimdiden sosyalizm ve proleter diktatörlüğü ruhuyla eğitir ve 1917 Nisanında demokratik devrimde çakılıp kalan bazı “eski Bolşevikler”in durumuna düşmezse. Lenin, “Ekim Devriminin Dördüncü Yıldönümü İçin” adlı makalesinde demokratik devrimden sosyalist devrime geçiş sorununu şöyle anlatıyordu:   
“Kautsky’ler, Hilferding’ler, Martov’lar, Çernov’lar, Hilkit’ler, Lange’lar, Mac Donald’lar, Turati’ler ve Marksizmin öbür ‘2.5’luk kahramanları, burjuva-demokratik devrim ile proleter-sosyalist devrim arasındaki ilişkiyi anlayamadılar. Birincisi, ikincisine dönüşür. İkincisi, birincisinin sorunlarını geçerken çözer. İkincisi, birincisinin eserini pekiştirir. İkincinin birinciyi ne ölçüde geçebileceğini karara bağlayan şey, savaşımdır, ve yalnızca savaşımdır.” (Aktaran Stalin, Leninizmin İlkeleri, 1979, s. 123)    

Aslında, Lenin’in bu son derece derin ve öğretici gözlemi, bizim saflarımızda devrimin kesintisizliği anlayışının mekaniksel bir tarzda anlaşılmasına verilen bir yanıtı da içeriyor. Pek çok yoldaşımızın, demokratik devrimden sosyalist devrime kesintisiz geçişten anladığı, birinci aşamadan ikincisine geçişte, sözümona devrimin demokratik kazanımlarının pekiştirildiği, üretici güçlerin geliştirildiği bir bekleme süresinin olmaması gerektiğidir; o kadar. Oysa, böylesi bir kavrayış eksik ve eksik olduğu ölçüde de yanlıştır. Kesintisiz devrim anlayışı, böyle bir bekleme süresinin olmamasını içerir; ama kesinlikle bundan ibaret değildir. Kesintisiz devrim anlayışı, bunun yanısıra, her iki devrimin şu ya da bu ölçülerde içiçe geçmesini de içerir. Lenin, aslında daha 1905 Rusya devriminin öngününde bunu şöyle dile getiriyordu:
“Hepimiz burjuva devrim ile sosyalist devrimi karşı karşıya koruz; hepimiz ikisi arasında kesenkes bir ayrımın mutlak zorunluluğu konusunda direniriz; ama tarihin akışı içerisinde, bu iki devrimin tek tek özgün unsurlarının içiçe geçmiş oldukları yadsınabilir mi? Avrupa’da demokratik devrimler dönemi birtakım sosyalist hareketler ve sosyalizmi kurma yolundaki girişimlerle karşılaşmadı mı? Ve Avrupa’daki geleceğin sosyalist devrimi, demokrasi alanında geride bırakılmış olan bir sürü tamamlanmamış şeyi tamamlamak zorunda kalmayacak mıdır?” (Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği, 1978, s. 99)    

Gerek Rusya devrimi ve gerekse Arnavutluk devrimi, pratikte de bu anlayışa uygun bir tarzda gelişmiştir. Her iki örnekte de, bir yandan, devrimin demokratik aşamasında alınan ekonomik ve siyasal önlemler sosyalist öğeleri içermiş, bir yandan da demokratik devrimin bazı görevleri ancak sosyalizm ve proleter diktatörlüğü koşullarında yerine getirilebilmiştir. Demokratik devrimden sosyalist devrime geçişin temposu ve her iki devrimin içiçe geçmesinin düzeyiyse, o ülkede kapitalizmin gelişme ve yığınların siyasal bilinç ve örgütlülük derecesine ve bölge ve dünya ölçeğinde (devrim ile karşı-devrim ve proletarya ile burjuvazi arasındaki) siyasal güç dengelerine bağlı olacaktır. Lenin, Eylül 1917’de kaleme aldığı “Yaklaşan Felaket ve Ondan Kaçınmanın Yolu” başlıklı makalesinde, kapitalizmin az çok geliştiği ve tekelci devlet kapitalizmi halini aldığı Rusya gibi ülkelerde, ekonomik planda demokratik görevlerle sosyalist görevlerin kopmazlığını ve içiçe geçişini şöyle anlatıyordu:   
“Şimdi Junker-kapitalist devletinin, toprakağası-kapitalist devletinin yerine devrimci-demokratik bir devlet, yani bütün ayrıcalıkları devrimci bir tarzda ortadan kaldıran ve en tam demokrasiyi devrimci bir tarzda geliştirmekten çekinmeyen bir devleti geçirin. Gerçekten devrimci-demokratik bir devletin varlığı halinde, tekelci devlet kapitalizminin kaçınılmaz ve zorunlu olarak sosyalizme doğru bir, hatta birden fazla adım anlamına geldiğini göreceksiniz!” (“The Impending Catastrophe and How to Combat It”, Selected Works, Cilt 2, 1977, s. 211)

Dikkat edilirse Lenin burada,
a) Sosyalist değil, yalnızca devrimci-demokratik bir devletten ve
b) Sosyalizmin doğrudan getirilmesinden değil, sosyalizme doğru adımların atılmasından sözediyor. Burada, demokrasinin bir devlet biçimi olduğunu her zaman yinelemiş ve küçük-burjuva demokratlarının “saf demokrasi”, “emek demokrasisi” türünden şarlatanlıklarına yıldırımlarını yağdırmış olan Lenin’in, son sınırına kadar götürülen demokratizmin, burjuva toplumunun çerçevesinden çıkacağı ve sosyalizme doğru evrilmeye başlayacağı yolundaki son derece ilginç ve öğretici düşüncesiyle karşı karşıya geliyoruz. Gerçekten de, proletarya ve emekçi yığınlarının devrimci eyleminin, demokrasiyi biçimsel olmaktan çıkardığı, her türlü ayrıcalıklara son verdiği ve yığınların devlet yönetimine katılmasını sağladığı ölçüde demokrasi aşılacak ve sosyalizme dönüşecektir.

Devam edelim. Demokratik devrimin kesintisiz olarak sosyalist devrime dönüştüğü, ikincisinin birincisinin sorunlarını geçerken çözdüğü Leninist düşüncesi ve pratiği Arnavutluk deneyiminde de son derece belirgindir. Bir kaynakta bu konuda şunlar söyleniyordu:   
“Anti-Faşist Ulusal Kurtuluş Savaşı, sonuna kadar bir anti-emperyalist demokratik devrim olarak kaldı. Ama bu devrim çerçevesinde burjuvazinin siyasi iktidarının yıkılması ve yeni Arnavutluk devletinin biricik önderliği olarak Komünist Partisi önderliğinin kurulması vb. gibi sosyalist devrim unsurları da gelişti. Bunun nedeni, ülkenin başlıca sömürücü sınıflarına karşı savaşın sürekli olarak yoğunlaştırılması ve bu mücadelenin istilacılara karşı savaşla birleştirilmesiydi.” (Arnavutluk Emek Partisi Tarihi-1, İstanbul, Bora Yayınları, 1975, s. 225)    

Öte yandan, Arnavutluk’ta ülkenin kurtuluşundan sonra, ama henüz ülkede savaşın yolaçtığı yıkımın onarılmamış, demokratik içerikli toplumsal-ekonomik dönüşümlerin gerçekleştirilememiş olduğu bir dönemde alınan ulusallaştırma önlemleri, aynı zamanda sosyalist bir karakter taşıyorlardı. Aynı kaynakta bu konuda şöyle deniyordu:   
“Kurtuluştan hemen sonra, halk devriminin kaçınılmaz ve mantıksal bir devamı olan demokratik, anti-emperyalist ve anti-feodal karakterli dönüşümlerin sosyo-ekonomik dönüşümler alanında en acil görev olduğu doğrudur.   
“Ne var ki, halk iktidarının proletarya diktatörlüğünün görevlerini yerine getirmeye başladığı bu yeni siyasi koşullarda Parti, sosyalist nitelikteki sorunları çözmeye başlamak için, bütün bu demokratik dönüşümlerin sonuna kadar gerçekleştirilmesini bekleyemezdi.” (Arnavutluk Emek Partisi Tarihi-2, İstanbul, Bora Yayınları, 1975, s. 29)

Daha sonra ise, 1945 yılında gerçekleştirilen ulusallaştırma önlemleri konusunda şunlar söyleniyordu:   
“1945 yılında alınan millileştirme önlemleri biçim bakımından genellikle demokratik nitelikteydi; ama ekonomik ve sosyal içerikleri, bu sınırları aşan değişiklikleri yansıtmaktaydı. Millileştirmeler emekçi kitlelerin çıkarlarına uygun olarak yürütüldü ve millileştirilen üretim araçları tamamen ve doğrudan doğruya emekçi kitlelerin hizmetine verildi. Dolayısıyla bu millileştirme tedbirleri, özünde, temel üretim araçlarının kamulaştırılması anlamına geliyordu ve sosyalist bir niteliğe sahipti.” (Adıgeçen kitap, s. 30)     

Çağımızda, yalnızca emperyalist burjuvazinin değil, genel olarak burjuvazinin anti-demokratik olmasının gizi de demokrasi savaşımıyla sosyalizm savaşımı arasında böylesi kopmaz bir bağın bulunmasında, tutarlı demokratizmin kaçınılmaz olarak üretim araçlarının özel mülkiyetine saldırıya, yani sosyalizme götürmesinde yatmaktadır. Burjuvazi, işçi ve emekçi yığınlarının, feodalizme, emperyalizme, faşizme, sömürgeciliğe vb. karşı yürüttükleri demokratik savaşımda elde edecekleri edimsel özgürlükleri, devrimi kesintisiz kılmak, sosyalizme doğru ilerlemek ve tüm mülk sahibi sınıfları devirmek için, yani kendisine karşı da kullanabileceklerini yeterince öğrenmiştir. Lenin demokrasi ile sosyalizm arasındaki bu diyalektiksel ilişkiyi şu son derece öğretici pasajda şöyle açıklıyordu:   
“Demokrasi bir devlet biçimidir, çeşitli devlet biçimlerinden biridir. Öyleyse, her devlet gibi demokrasi de, zorun, örgütlenmiş olarak, sistemli biçimde insanlara uygulanmasıdır. İşin bir yanı bu. Ama, öte yandan, demokrasi yurttaşlar arasındaki eşitliğin, herkese eşit olarak devletin biçimini belirleme ve onu yönetme  hakkının resmen tanınması anlamına da gelir. Öyleyse bundan şu sonuç çıkar ki, demokrasi, gelişmesinin belirli bir aşamasında, önce, proletaryayı, bu devrimci anti-kapitalist sınıfı birleştirir, sonra da onun, cumhuriyetçi de olsa, burjuva devlet makinesini, yani sürekli orduyu, polisi, bürokrasiyi yıkmasını, parçalamasını, yeryüzünden silip atmasını ve onlar yerine milise katılan silahlı işçi yığınları, sonra kerteli olarak, tüm halk biçimi altında, daha demokratik, ama gene de bir devlet makinesi olmaktan geri kalmayan bir devlet makinesini geçirmesini sağlar.   
“Burada, ‘nicelik niteliğe dönüşür’: bu aşamaya eriştikten sonra demokratizm, burjuva toplum çerçevesinden çıkar ve sosyalizme doğru evrimlenmeye, sosyalizme dönüşmeye başlar. Eğer herkes gerçekten devlet yönetimine katılırsa, kapitalizm artık tutunamaz. Ve kapitalizmin gelişmesi de, kendi payına, ‘herkes’in devlet yönetimine gerçekten katılabilmesi için zorunlu öncülleri oluşturur. Bu öncüller içinde, ötekiler arasında, en ileri kapitalist ülkelerin birçoğu tarafından daha şimdiden gerçekleştirilmiş bulunan genel eğitim, sonra sosyalize edilmiş engin ve karmaşık posta, demiryolları, büyük fabrikalar,
büyük ticaret, bankalar vb., vb. aygıtı tarafından, milyonlarca işçinin ‘disiplin bakımından eğitimi ve yetiştirilmesi’ vardır.” (Devlet ve İhtilal, Ankara, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1989, s. 112)    

Peki, bütün bu anlatılanların ışığında bizim de, son çözümlemede kapitalizm olduğunu ve kapitalizmin çerçevesi içinde kaldığını sık sık unuttuğumuz şu demokrasiye ve demokratik devrime olan ölçüsüz ve tek yanlı bağlılığımızdan, onu idealize etmekten vazgeçmemiz gerekmez mi? Ve aynı zamanda, Lenin’in yaklaşımına uygun olarak, proletaryanın önderliğinde gerçekleştirilecek, onun damgasını taşıyacak olan demokratik devrimimizin sosyalizmin öğelerini taşıyacağını kavramaya başlamamız gerekmez mi? O halde, Türkiye ekonomisinin yalnızca kumanda tepelerine hükmetmekle kalmayacak, ama aynı zamanda onun ulusal gelirinin önemli bir bölümünü, belki de çoğunu üreten emperyalist ve yerli tekelleri ulusallaştıracak, proletaryanın hegemonyası altında zafere ulaşacağı ve işçi-emekçi Sovyetleri cumhuriyeti biçiminde örgütleneceği için en geniş işçi ve emekçi yığınlarını devletin yönetimine çekecek ve onlara en geniş bir siyasal özgürlükler alanı açacak olan olan bizim demokratik devrimimizin, sosyalist devrimle belirli ölçülerde içiçe geçeceğini ve sosyalizm doğrultusunda atılmış büyük bir adım olacağını söyleyebiliriz ve söylemeliyiz. Lenin ve Bolşevikler, proletaryanın bütün nüfusun küçük bir kesimini oluşturduğu ve kapitalizmin ve üretici güçlerin gelişme düzeyi bakımından bugünün Türkiyesi’nin hayli gerisinde bulunan bir ülkede proleter diktatörlüğünü kurmaya ve sosyalizmi inşa etmeye girişmekten çekinmemişlerdi. Eğer, onlardan 80 yıl sonra, bugün, uluslararası konjonktürden (destek alabileceğimiz ve güvenle bakabileceğimiz gerçek bir sosyalist devletin ve adına layık bir uluslararası komünist hareketin bulunmaması vb.) ve iç konjonktürden (kendi komünist geçmişimizin, mirasımızın ve deneyim birikimimizin yetersizliği, işçi sınıfımızın komünist gelenek ve eğitiminin göreli zayıflığı vb.) kaynaklanan bir dizi zorluğa karşın, objektif olarak sosyalizme ve komünizme daha yakın bir konumda duran bizler, Türkiye’de proleter diktatörlüğünü kurmak ve sosyalizmi inşa etmek için şimdiden kafa yormaz, çok yanlı bir hazırlık yapmaz ve işçi sınıfını bu görevini yerine getirmesi için eğitmezsek, Bolşeviklerin gerçek ardılları olduğumuzu ileri sürebilir miyiz?    

Yeri gelmişken, burada, Leninist strateji anlayışının Partimiz içinde yeterince kavranmayan bir başka yönüne değinmek istiyorum. Bu, daha çok geçici/ burjuva bağlaşıklarımızla ilişkilerimizi ele alışımızda kendini göstermekle birlikte, genel olarak tüm bağlaşıklarımızla ilişkilerimizde sık sık ortaya çıkan aşırı birlikçi eğilim ve bunun  proletaryanın önderliği ve hegemonyası bakımından doğurabileceği sıkıntılarla ilgili olacak. Sanırım, bunun kökeninde, bizim, Marksist-Leninist strateji ve taktik bilimini yeterince kavrayamamış oluşumuzdan kaynaklanan bir yan da var. Partimiz güçlendiği, kendine güveni arttığı, kitlelere dönük politika yapma tarzına daha fazla alıştığı, dostları ve bağlaşıklarıyla daha fazla ortak iş yaptığı ve daha geniş kitleleri seferber ettiği ölçüde, önderlik ve hegemonya sorunlarıyla pratikte giderek daha fazla yüzyüze gelecektir. Aşırı birlikçilik, devrimci demokrasi ile proleter sosyalizmi arasındaki sınır çizgilerini ortadan kaldırma ya da Kürt ulusal hareketi karşısında kendi kızıl bayrağımıza sımsıkı sarılmama biçimindeki hatalı eğilimlerin önünün alınmaması durumunda, ilerde kazanacağımız daha da büyük zaferlerin küçük burjuvazinin, hatta burjuvazinin “muhalif” fraksiyonlarının hanesine yazılması, onların durumunu güçlendirmesi hiç de şaşırtıcı olmaz. Bu bakımdan, birlik kültürümüzü korumalı, geliştirmeli, ama ona daha güçlü bir savaşım ve proleter özgüven aşısı yapmalıyız. Biz, gerek ülkemizde ve gerekse başka ülkelerde komünist güçlerin tek bir parti çatısı altında birliğinin, bu birliğin açık ve gizli düşmanlarına karşı sabırlı, kararlı ve uzlaşmaz bir savaşım içinde sağlandığını ve sağlanabileceğini bilmek zorundayız. Aynı yasa, genel olarak devrimci güçlerin birliği için olduğu gibi, yığınların demokrasi ve sosyalizm davasının bayrağı altında toplanmaları için de bütünüyle geçerli olmuştur ve olacaktır.    

Bu bağlamda Marksist-Leninist, ya da daha doğrusu Leninist-Stalinist strateji ve taktik biliminin kavramamız gereken yanlarından birisi, devrimin her aşamasında, devrim ve karşı-devrim arasında gerici bir tampon rolü oynayan uzlaştırıcı güçlerin yalıtılması sorunudur. Dünya proletaryası ve halklarının deneyimleri, bu ara güçlerin yığınlar üzerindeki etkisinin kırılmasının, devrimin yazgısı bakımından yaşamsal bir önem taşıdığını göstermektedir. Lenin, işte bu nedenden ötürü, 1905 Rus devriminin öngününde, devrimci proleter partisinin, ateşini, Çarlıkla bir uzlaşmaya vararak demokratik devrimi güdükleştirmeye ve engellemeye çalışan liberal-monarşist  burjuvazi üzerinde yoğunlaştırması gerektiğini söylüyordu. Çünkü, devrimin yazgısı geniş köylü yığınlarının proletaryanın mı, yoksa burjuvazinin mi önderliği ve hegemonyası altında yürüyeceğine bağlıydı. Ancak geniş köylü yığınlarının proletaryanın önderliği ve hegemonyası altında yürümeleri durumunda demokratik devrim sonuna kadar götürülebilecek, yani bu devrimin Çarlığın yıkılması, sekiz saatlik işgünü, toprakağalarının elindeki toprakların köylülere verilmesi gibi temel görevleri yerine getirilebilecek ve sosyalist devrimin yolu açılabilecekti. Bu yığınların liberal-monarşist burjuvazinin peşinde yürümesi durumunda ise devrim tasfiye edilecek ve Lenin’in deyimiyle “sefil bir uzlaşma” ve “bir liberal anayasa”yla sonuçlanacaktı. Lenin, demokratik devrimin, bir savaş örgütlenmesi olan proletarya ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğüyle sonuçlanması ve ardından sosyalist devrime yönelmesi gerektiğini savunuyordu. O, proletaryayı demokratik devrimde liberal-monarşist burjuvazinin ve sosyalist devrimde küçük-burjuva demokrasisinin kuyruğu haline getirmeyi savunan Menşeviklere karşı Bolşeviklerin tutarlı devrimci görüşünü şöyle dile getiriyordu:   
“Proletarya, kuvvet yoluyla otokrasiyi ezmek ve burjuvazinin tutarsızlığını etkisiz hale getirmek için, köylü yığınlarıyla ittifak kurarak demokratik devrimi sonuna kadar götürmelidir. Proletarya kuvvet yoluyla burjuvazinin direncini kırabilmek için, köylülüğün ve küçük burjuvazinin kararsızlığını etkisiz hale getirmek için, halkın yarı-proleter unsurlarıyla ittifak kurarak sosyalist devrimi başarmalıdır.” (Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği, 1978, s. 119-20)    

Demek ki, devrimci proleter partisi, demokratik devrimden sosyalist devrime geçiş döneminde de aynı anlayışla davranmak ve bu kez ateşini, burjuvazi ve emperyalizmle uzlaşarak, proleter ve yarı-proleter yığınların sosyalist devrime yönelmelerini frenlemeye ve engellemeye çalışan demokratik küçük burjuvazinin (Menşevikler ve Sağ Sosyalist Devrimciler) üzerinde yoğunlaştırmak zorundaydı. Stalin, yığınların devrimci yürüyüşünü yavaşlatmak ve baltalamak isteyen uzlaştırıcı ara sınıfsal ve siyasal güçlerin etkilerinin kırılması ve yalıtılması yaklaşımını “ana darbenin doğrultusu” terimiyle karşılıyordu. Ben, bizim, genel olarak küçük-burjuva devrimciliğinin ve özel olarak Maoizmin etkilerinden bütünüyle arınamamış olmamız nedeniyle, Leninist-Stalinist strateji ve taktik biliminin bu temel kuralını berrak bir tarzda kavrayamadığımızı düşünüyorum. Oysa, bu temel kuralın kavranamaması, Stalin’in de belirttiği gibi, proleter devriminin zaferini olanaksızlaştıracaktır. Mao Zedung’un aşağıdaki pasajda Stalin’e yönelttiği hatalı eleştirinin özünün, saflarımızda -teorik düzeyde/ bilinçlice olmasa da, pratiksel düzeyde/ bilinçsizce ya da yarı-bilinçlice kabul eden- çok sayıda yandaşı olduğunu söylemek hiç de abartma olmayacaktır:
“Örneğin, Stalin’de şöyle bir formül vardı: Devrimin çeşitli dönemlerinde, ana darbe, toplumsal-siyasal ara güçleri soyutlamayı hedeflemelidir. Stalin’in bu formülüne eleştirici, Marksist bir bakış açısından ve çeşitli yönlerden yaklaşılmalıdır. Bazı durumlarda, toplumdaki ara güçleri soyutlamak, doğru olarak görülebilir. Fakat bütün koşullarda bu doğru değildir. Deneyimimize göre, onu soyutlamak amacıyla, devrimin ana darbeleri baş düşmanlara karşı yönlendirilmek zorundadır. Ara güçlerle ilgili olarak, bunlara karşı mücadele edilmelidir, fakat aynı zamanda onları kendi yanımıza çekmek için çaba gösterilmeli veya onlar en azından tarafsızlaştırılmalıdır ve imkanlara göre, tarafsız pozisyondan bizim tarafa geçmelerine, ve devrimin gelişmesine hizmet etmesi için onların bizimle bir ittifaka girmelerine çalışılmalıdır.” (Proletarya Diktatörlüğünün Tarihsel Deneyimleri, İstanbul, İnter Yayınları, 1989, s. 26)    

Hiçbir zaman kapitalizme karşı olmadığı gibi tutarlı bir devrimci demokrat ta olmayan Mao Zedung’un, Leninist-Stalinist strateji ve taktik bilimini ve onun gereklerini kavrayamamasında şaşılacak bir yan yoktur. Yığınların devrimci yürüyüşünü frenleyen ve engelleyen uzlaştırıcı ara güçleri yalıtmak ve etkisizleştirmek gibi bir derdi olmayan Mao Zedung, devrimin ve proletaryanın düşmanlarını komprador kapitalistlerden ve toprak ağalarından, hatta onların bir bölümünden ibaret görüyordu. Dolayısıyla o, yalnızca sözkonusu uzlaştırıcı ara güçlere karşı değil, devrimin şu ya da bu aşamasındaki ya da ara aşamasındaki baş düşmanlara karşı bile stratejik bir uzlaşma, hatta birleşme siyaseti izleyebiliyordu. Mao Zedung’un, öncellerimizin 1970’lerin sonlarında yürüttüğü ideolojik savaşım sırasında açıklıkla ortaya konmuş olan bu çizgisini detaylı bir tarzda açıklamaya gerek duymuyorum. Ancak, gene de, onun bu Leninist-Stalinist çizgiye yukarda alıntıladığımız pasajda yönelttiği eleştirinin tümden isabetsiz olduğunu ortaya koymamız ve berrak bir tarzda kavramamız gerektiği anlaşılıyor.   

Lenin ve Stalin, Mao Zedung’un söylediğinin tersine, bütün ara güçlerin değil, devrimin verili aşamasında, ideolojik, siyasal ve örgütsel etkileri yoluyla yığınların devrimci atılımını ve baş düşmana kesin bir vuruş yapmasını frenleyen ve engelleyen, yani o aşamada baş düşmanın açık ya da gizli bağlaşığı ve yedeği durumunda olan uzlaştırıcı ara güçlerin yalıtılması gerektiğini söylemektedirler. Lenin ve Stalin’in, ana darbenin doğrultusunun uzlaştırıcı ara güçleri yalıtmayı hedef alması gerektiğini söylemeleri, hiçbir zaman proletaryanın, devrimin o aşamasında öncelikle bu güçlere karşı savaşması gerektiği anlamına gelmemektedir. Lenin ve Stalin’in teorik görüşlerini ve devrimci pratiklerini bilenler, “ana darbenin doğrultusu” kavramının böylesine bir çarpıtmaya konu edilmesinin demagojik niteliğini anlamakta zorluk çekmeyeceklerdir. Stalin’in kendisi, “Ekim Devrimi ve Rus Komünistlerinin Taktiği” adlı makalesinde “Leninizmin temel stratejik kuralını” şöyle açıklıyordu:   
“Bu kural şunları kabul etmeye dayanır:   
“1. Pek yakında olacak devrimin harekete geçirilmesi döneminde devrim düşmanlarının en tehlikeli toplumsal dayanağını uzlaştırıcı partiler oluşturur.   
“2. Bu partileri tecrit etmeden, düşmanı (çarlığı ya da burjuvaziyi) devirmek olanaksızdır.   
“3. Dolayısıyla, devrimin hazırlanması döneminde en önemli okların hedefi, bu partileri tecrit etmek, büyük emekçi kitleleri bu partilerden koparmaktır.   
“Çarlığa karşı mücadele döneminde, burjuva demokratik devrimin hazırlanması döneminde (1905-1916), çarlığın en tehlikeli toplumsal dayanağı liberal-monarşist parti, Kadet Parti olmuştu. Neden? Çünkü, bu parti uzlaştırıcı bir partiydi, çarlıkla halkın çoğunluğu, yani köylülüğün bütünü arasında uzlaştırıcı bir partiydi. Partinin o zaman başlıca darbelerini Kadetlere yöneltmesi doğaldı, çünkü Kadetleri tecrit etmeden, köylülükle çarlık arasında bir kopmaya güvenilemezdi; ve bu kopmayı sağlamadan da devrimin zaferine güvenilemezdi. bir çok kimse o zaman bolşevik stratejisinin bu özelliğini anlamıyor, ve bolşevikler için, Kadetlere karşı mücadelenin, baş düşmana, çarlığa karşı mücadeleden ‘önce geldiğini’ söyleyerek, bolşevikleri aşırı bir ‘Kadet düşmanlığıyla’ suçluyorlardı. Ama temelden yoksun olan bu suçlamalar, baş düşmana karşı zaferi kolaylaştırmak, yakınlaştırmak amacıyla uzlaştırıcı partinin tecrit edilmesini gerektiren bolşevik stratejisinin apaçık olarak anlaşılmaması gerçeğini açığa vuruyordu.   
“Böyle bir strateji olmamış olsaydı, burjuva demokratik devrimde proletaryanın hegemonyasının olanaksız olmuş olacağını kanıtlamaya hemen hemen hiç gerek yoktur.   
“Ekim’in hazırlanması döneminde, mücadele halindeki güçlerin ağırlık merkezi yeni bir plan üstüne kaymıştı. Artık çar yoktu. Kadet Parti, uzlaştırıcı güç halinden, emperyalizmin yönetici bir gücü, egemen bir gücü haline gelmişti. Mücadele artık çarlık ile halk arasında değil, burjuvazi ile proletarya arasındaydı. Bu dönemde emperyalizmin en tehlikeli toplumsal dayanağı demokratik küçük-burjuva partilerinden, sosyalist-devrimci ve menşevik partilerden oluşuyordu. Neden? Çünkü bu partiler o zaman uzlaştırıcı partilerdi, emperyalizmle emekçi kitleleri arasında uzlaştırıcı partilerdi. Bolşeviklerin başlıca darbelerini bu partilere yöneltmiş olması doğaldır, çünkü bu partileri tecrit etmeden, emekçi kitlelerinin emperyalizmden kopmasına bel bağlanamazdı; oysa bu kopmayı sağlamadan sovyet devriminin zaferine güvenilemezdi. bir çok kişi o zaman bolşeviklerin taktiğinin bu özelliğini anlamıyorlardı; onları, sosyalist-devrimciler ve menşeviklere karşı ‘aşırı bir kin’ beslemekle ve baş hedefi ‘unutmakla’ suçluyorlardı. Ama Ekim’in hazırlanması döneminin bütünü, bolşeviklerin Ekim Devrimi’nin zaferini sağlayabilmesinin, ancak bu taktik sayesinde mümkün olduğunu güzel bir biçimde göstermektedir.” (Trotskizm mi Leninizm mi?, Ankara, Sol Yayınları, 1976, s. 61-63) Bu, uzun olduğu kadar öğretici pasaj ek bir açıklama yapmayı gerektirmeyecek kadar berraktır, sanırım. 

                                 *          *          *          *          *    
Değinmek istediğim bir başka nokta, varolan önderlik potansiyelimizin (ki, bu kavramın, önderlik üyesi olmayan ileri yoldaşları da içermesi gerektiğini düşünüyorum) olabildiğince ve giderek daha verimli kullanılmasının taşıdığı büyük önem olacak. Lenin’in dediği gibi, yetenekli kişilerin yüzlerle doğmadığını biliyoruz. Dolayısıyla yeni önder kadroların yetiştirilmesi konusunda “devrimci iradi müdahale”nin rolünün, sahip olduğumuz ve yakın gelecekte sahip olabileceğimiz kadroların niceliği ve niteliği gibi objektif bir faktörün koyduğu sınırları aşamayacağını ve amiyane bir deyimle “ısmarlama önder yetiştirilemeyeceğini” anlamamız gerekiyor. Bir dizi ileri yoldaşın da sınıf düşmanının elinde olduğunu gözönüne aldığımızda, varolan önderlik potansiyelimizi maksimum verimlilikle kullanabilmemizin, Parti açısından yaşamsal bir önem taşıdığı anlaşılacaktır. Bu bakımdan,
a) önderlik içi görev bölüşümünün olabildiğince objektif ve sağlıklı yapılması,
b) önderlik kadroları arasında karşılıklı bilgi akışı, etkileşim ve öğrenme kanallarını olabildiğince iyi düzenlenmesi,
c) tüm önder kadroların zihinsel ve fiziksel enerjisinin olabildiğince Türkiye ve Kürdistan devriminin sorunlarının üzerine yoğunlaştırılması,
d) önderliğin, özel olarak ilgilenme, sınama, yükseltme ve yakından denetleme yoluyla gelişmeleri hızlandırılacak ve geleceğin önderleri olarak yetiştirilecek ileri genç kadrolarla desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bütün bu alanlarda yapılabilecek pek çok şey olduğu kuşku götürmez. Önderlik bu konu üzerinde gerçekten iyi düşünmeli ve tek tek her üyesinin ve kollektif olarak önderlik kurumunun ve diğer ileri kadrolarımızın verimini arttırmanın yollarını bulmalıdır. Dahası, onun ancak bu yolla kendi kendini ve tek tek önderlik üyelerini daha iyi denetleyebileceği ve daha da önemlisi kendisinin ve dolayısıyla Parti’nin ideolojik, siyasal ve örgütsel birliğinin düzeyini ancak bu yolla daha da yükseltebileceği açıktır.    

Bu bağlamda, sınıf düşmanının elinde bulunan bir dizi ileri yoldaşın yetenek ve birikimlerinden yararlanma konusunda gösterdiğimiz kollektif beceriksizliğin, hatta sorumsuzluğun mutlaka üstesinden gelmeli, bu alanda egemenliğini sürdüren kendiliğinden gelmeliğe kesin ve yıkıcı vuruşlar yapmalıyız. Bu olumsuz durumun esas sorumlusu sözkonusu yoldaşların kendileridir. Ancak, bilebildiğim kadarıyla, bir bütün olarak önderliğin de bu konuda sağlam bir devrimci tutum ve kararlılık sergilemediğini, sözkonusu yoldaşları yeterince sert bir biçimde uyarmadığını, onları inat ve ısrarla gerçek rollerini oynamaya çağırmadığını söyleyebilirim.    

Kendi bakımımdan ise şunu söylemek isterim: Yeteneklerim, birikimim ve Parti’nin gereksinimleri dikkate alındığında, benim dikkatimin ve enerjimin orta ve uzun erimli politikalarımızın oluşturulmasına, görüşlerimizin derinleştirilmesine yöneltilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu ve benzer konuları yıllardır gerek sözlü ve gerekse yazılı olarak o denli çok dile getirdim ki, artık hemen hemen herkesin bu görüşlerimi bildiğinden ve bıktırıcı olmaya başladığımdan eminim. Ne yazık ki, kurumsallaşma ve önder kadroların yetenek ve birikimlerinden en rasyonel tarzda yararlanma konusunda çoktandır kollektif olarak söyleyegeldiklerimize karşın, bunun gereğini yerine getirmekten hala hayli uzak olduğumuzu söylemeliyim. Artık, herkesin her şeyi, üç aşağı beş yukarı aynı düzeyde yapamayacağını hem kişisel, hem de kollektif deneyimimizle öğrenmiş olduğumuzu düşünüyorum. Oysa, Türkiye ve Kürdistan devrimini gerçekleştirmek için yola çıkmış bulunan Partimizin, birinci sınıf örgütçülere, birinci sınıf teorisyenlere, birinci sınıf ajitatörlere, birinci sınıf askerlere vb. gereksinimi var. Lenin bir kezinde Sverdlov’la ilgili olarak şunu diyordu:   
“Güçlü, akıl almaz derecede güçlü bir belleğe sahip onun gibi birisi, raporunun asıl büyük kısmını belleğinde hazırlamıştır ve yerel örgütlenme çalışmalarına olan kişisel yakınlığı onun bu raporu sunmasını olanaklı kılacaktı. Ben onun yerini yüzde bir oranında bile tutamam… düzinelerle delege her gün Yoldaş Sverdlov tarafından kabul edilirdi ve belki de bunların yarısından çoğu Sovyet yetkilileri değil, fakat Partili işçilerdi.” (Nadejda Krupskaya, Lenin Üzerine Anılar-III, İstanbul, Bibliotek Yayınları, 1990, s. 109)    
Bizde hangi önder yoldaş, herhangi bir diğer yoldaş için, Lenin’in Sverdlov için söylediklerini söyleyebiliyor? Eğer Lenin gibi biri, kendisinin belirli alanlarda yetersizliğini ve diğer bazı önder yoldaşlardan daha geri oluşunu açık seçik bir dille kabul edebiliyorsa, bizim önder yoldaşlarımız da öyle davranabilmelidirler. Ama, her zaman, belki de çoğu zaman bu böyle olmuyor. Belli bir alanda yetenekli ve başarılı olan yoldaşlar, kural olarak, kendilerinin örgütsel çalışmanın bütün alanlarında söz söyleme ve doğru yargılamada bulunma hakkına sahip oldukları duygusuna kapılabiliyorlar. Küçük-burjuvaziye özgü bu ruhsal durum, bireysel yönetim ve karar verme tarzını öne çıkararak kollektivizmin yaşama geçirilmesini sınırlayabiliyor; Parti’nin bilgi ve deneyim birikiminin ve kollektif aklının en üst düzeyde kullanılmasını zorlaştıran bu ruhsal durum, en doğru ve en isabetli kararların alınmasını zaman zaman engelleyebiliyor. Ve bu ruhsal durum, gerek önderlik içindeki diğer yoldaşlardan ve diğer Parti kadrolarından ve gerekse diğer devrimci güçlerden ve kitlelerin ileri kesimlerinden öğrenme güdüsünü zayıflatıyor ve giderek kendini beğenme, kibirlilik ve bürokratizm gibi hastalıkların filizlenmesine zemin hazırlıyor. Parti okulu, yıkıcılık ve sonuçlarıyla savaşım, Sofya skandalı, güç ve eylem birliği, teorik yayım organının içeriği vb. konularında, yer yer kişisel inisiyatifle karıştırılan bu önderlik tarzının olumsuz sonuçlarını hep birlikte gördük ve yaşadık. Önderlikle sınırlı olmadığı açık olan bu tür yaklaşımlara karşı kararlı bir savaşım yürütülmesini son derece gerekli ve önemli görüyorum. Böylesi yaklaşımlar varlığını sürdürdüğü sürece, uzmanlaşma, kendi alanına egemen olma ve kurumsallaşma üzerine yıllardır yinelediğimiz sözlerin ve eleştirel değerlendirmelerin hiçbir anlamı ve beş paralık bir değeri olmayacaktır.    

Öte yandan, bütün kadrolarımız, ama özellikle de önder kadrolarımız her alanda ve her konuda insanlığın ulaşmış olduğu en ileri teori, teknik, deneyim, uzmanlık ve bilgiye ulaşma anlayışıyla, bu değerlerden devrimci amaçlarımız için sonuna kadar yararlanmamıza olanak verecek pratiksel düzenlemelerin yapılması ve mekanizmaların yaratılması anlayışıyla donatılmalıdırlar. Eğer biz, gerçekten iddia sahibi isek, emeğin örgütlenmesinde kapitalizmden daha üstün bir sosyo-ekonomik sistemi, yani sosyalizmi inşa etmeyi ve komünizme doğru yürümeyi gerçekten kafamıza koymuşsak, daha şimdiden burjuvazinin partilerinden, ekonomi ve işletme yöneticilerinden, ordularından, istihbarat örgütlerinden, uzmanlarından ve “think tank”larından daha üstün ve daha yüksek örgütsel standartları yakalamayı hedeflemeli ve zaman içinde bunu mutlaka başarmalıyız da. Bu, devrimden ve proleter diktatörlüğünün kurulmasından önce olduğu gibi, devrimden sonra ve sosyalizmin inşası döneminde de geçerlidir. Lenin, “Büyük Bir Başlangıç” adlı makalesinde son derece haklı olarak şunları söylüyordu:
“… proletarya diktatörlüğü, yalnızca sömürücülere karşı güç kullanımı, hatta esas olarak güç kullanımı değildir. Bu devrimci zorun ekonomik temeli, onun etkililiğinin ve başarısının güvencesi, proletaryanın kapitalizme kıyasla daha yüksek tipte bir toplumsal emek örgütlenmesini temsil etmesinde yatar. Önemli olan budur; komünizmin gücünün ve sonal zaferinin kaçınılmazlığının güvencesi budur.” (“A Great Beginning”, Collected Works, Cilt 29, Moskova, Foreign Languages Publishing House, 1974, s. 419) Stalin ise, “SSCB’nde Sosyalizmin Ekonomik Sorunları Üzerine” adlı yazısında,   
“Dolayısıyla, bütün toplumun durmadan artan maddi ve kültürel gereksinmelerinin maksimum düzeyde karşılanması sosyalist üretimin amacıdır; sosyalist üretimin daha yüksek teknikler temeli üzerinde sürekli olarak genişletilmesi ve kusursuzlaştırılması, bu amaca ulaşmanın aracıdır.   
“Sosyalizmin temel ekonomik yasası budur.” (Aktaran Bruce Franklin, The Essential Stalin, New York, Doubleday Anchor, 1972, s. 506) diyordu.

Hangi ülkede olursa olsun, iktidarı hedefleyen ve yakalayan bir komünist hareket, makul bir süre içinde halk yığınlarına, devrim öncesinde olduğundan daha yüksek bir yaşam standardı sağlayamaz ve bunu düzenli olarak yükseltemezse, orta erimde ayakta kalamaz. Ve hangi ülkede olursa olsun, iktidarı hedefleyen ve yakalayan bir komünist hareket, kapitalist devletlerin olası silahlı saldırılarına karşı koyabilmek için sosyalist anayurdun askeri teknolojisinin düzeyini düzenli olarak yükseltemezse, orta erimde gene ayakta kalamaz. Siyasal doğalarındaki farklılığa karşın, gerek sosyal-emperyalist Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Avrupa’daki uydularının ve gerekse sosyalist Arnavutluk’un çöküşlerinde rol oynayan bellibaşlı faktörlerden birisi de, bu ülkelerin, ABD, Batı Avrupa ve Japonya’nın ulaşmış olduğu emek üretkenliği ve tekniksel gelişme düzeyinin gerisinde kalmaları ya da bu alandaki potansiyellerini -bürokratik yönetim mekanizmalarının verimsizliği ya da parti içindeki oportünist öğelerin sabotajı nedeniyle- gerektiği gibi kullanamamaları ve yurttaşlarına ileri kapitalist ülkelerde olan ya da olduğu sanılan yaşam standardını sağlayamamaları olmuştur. (Eski sosyalist ülkelerin çöküşlerinde rol oynayan bir başka önemli faktörün, kitlelerin sosyalist bilinç düzeyini yükseltme ve proleter demokrasisini derinleştirme ve yaygınlaştırma konusunda yaşanan başarısızlık olduğu da geçerken belirtilmeli.)

Keza Etyopya Devrimci Emek Partisi’nin iktidarı ele geçirir geçirmez, ABD, Japonya, Batı Almanya, İngiltere ve Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası gibi emperyalist ülkelere ve uluslararası emperyalist kuruluşlara el açmasında, ülkenin ve halkın yaşadığı korkunç yıkımın ve ivedi olarak çözüm bekleyen bir açlık ve beslenme sorunununun baskısıyla karşı karşıya bulunmasının rolü, herhalde kimse tarafından yadsınmayacaktır. Ve biz, Türkiye ve Kürdistan komünistleri olarak, iktidarı ele geçirmemiz halinde, işçi sınıfımıza ve diğer emekçilerimize, en azından orta erimde, bugün sahip olduklarından daha ileri bir yaşam standardını sağlayamazsak, bu iktidarı elimizde tutabileceğimizi hayal edebilir miyiz? Böyle bir durumda, kuyumuzu kazmak için fırsat kollayacak olan egemen sınıfların kalıntılarının ve ülke içindeki dayanaklarının, emperyalistlerin ve komşu ülkelerin burjuvazilerinin desteğiyle düzenleyebilecekleri karşı-devrimci sabotajlara ve ayaklanmalara karşı halk yığınları, hatta işçi sınıfı, devrimden yana tutum almakta ve kendi iktidarlarını savunmakta kararsızlık göstermeyecek, hatta onların bir bölümü belki de karşı safa geçmeyecek midir?    

Eğer Sovyetler Birliği, özellikle Stalin’in önderliği altında bilim ve teknik alanında, emek üretkenliği alanında dev adımlarla ilerlememiş olsaydı, kapitalist-emperyalist kuşatmaya karşı koyabilir, arkasına neredeyse tüm Avrupa’nın ekonomik ve askeri kaynaklarını almış olan ve tekniğe en egemen ülkelerden birisi olan Nazi Almanyası’nın korkunç saldırısını geri püskürtebilir, 1945’ten sonra savaşın yol açtığı korkunç yıkımı bir kaç yıl içinde onarabilir, ABD emperyalizminin nükleer tekelini kırabilir ve uzayın fethine girişebilir miydi? Kuşku yok ki, bunun gerisinde, Sovyetler Birliği’nin çeşitli ulus ve milliyetlerden işçi sınıfının ve halklarının sosyalist anayurda duyduğu derin bağlılık ve Stalin’in başında bulunduğu SBKP’nin doğru siyasal çizgisi yatıyordu. Ama, bu temel faktörlerle içiçe olan bir başka faktör daha vardı: Stalin’in yönettiği SBKP’nin, öndegelen kapitalist ülkelerinkine yaklaşan ve yer yer onu geçen bir emek üretkenliğinin yakalanması ve Sovyet ülkesinin bu alanda da mutlaka bir atılım yapması gerektiği konusundaki kararlılığı. Stalin’in, Şubat 1931’deki Sanayi İdarecileri Birinci Konferansı’nda yaptığı konuşma bu açıdan son derece öğreticidir. O, Nazi Almanyası’nın Sovyetler Birliği’ne saldırısından 10 yıl önce yaptığı bu konuşmada şunları söylüyordu:   
“İleri ülkelerden elli ya da yüz yıl gerideyiz. Bu mesafeyi on yılda kapamalıyız. Ya bunu yaparız, ya da bizi ezerler…   
“İleri kapitalist ülkelerle  aramızdaki mesafeyi en fazla on yılda kapamalıyız. Bunun için gerekli bütün ‘objektif’ imkanlara sahibiz. Tek eksiğimiz, bu imkanları değerlendirme yeteneğidir. Bu da bize bağlıdır. Sadece bize! Bu imkanlardan yararlanmayı öğrenmenin zamanı gelmiştir. Üretimle ilgilenmeme gibi berbat bir politikaya son vermenin zamanı gelmiştir. Zamana uygun yeni bir politikayı, her şeyle ilgilenme politikasını benimsemenin zamanı gelmiştir. Eğer bir fabrika idarecisiyseniz, fabrikanın bütün işlerine karışın, her şeyiyle ilgilenin, hiçbir şeyi gözden kaçırmayın, öğrenin, tekrar öğrenin. Bolşevikler tekniği iyice öğrenmelidir. Bolşeviklerin kendilerinin birer uzman olmalarının zamanı gelmiştir. Sanayiyi yeniden inşa döneminde  her şeyi teknik belirler.” (Aktaran, SBKP (Bolşevik) Tarihi, Bolşevik Partizan Yayınları, 1975, s. 381)                                               
  
                              *          *          *          *          *     
Önderlik pratiğimiz bakımından çok önemli gördüğüm bir diğer temel eksiklik ise, siyasal önderlik anlayışımızın zayıflığıdır. Dar anlamda örgüte önderlik etme anlayışı ve pratiğinden, yüzbinlere ve milyonlara önderlik etme anlayışına ve pratiğine geçemediğimiz sürece, iddialarımızın altını dolduramaz ve misyonumuzu yerine getiremeyiz. Önderliğin bütününün ya da onun bir bölümünün biraraya geldiği toplantılarda hala, esas olarak Türkiye ve Kürdistan’daki siyasal durum, işçi sınıfı başta gelmek üzere yığınların devrimcileştirilmesinin sorunları, Kürt ulusal hareketinin yönelimleri, eylem birliği ve birleşik cephe politikalarımız vb. değil, şu ya da bu tekil alan örgütünün, hatta kadronun sorunları ya da mali sorunlarımızın detayları (mali politikamız ve stratejimiz değil!) tartışılabiliyorsa, bizde hala ciddi bir siyasal önderlik sorunu var demektir. Derdimi daha iyi anlatabilmek için geçmişimizden ve bugünümüzden bir-iki örnek üzerinde duracağım.    

Anımsanacağı üzere, 1976-77 yıllarında içinde “Proleter-Devrimci Aydınlık” çevresinin de yer aldığı bir “Proleter-Devrimcilerin Birliği” tartışması yaşanmıştı. O tartışmalara ilişkin belgelerin şöyle üstünkörü bir tarzda incelenmesi bile, o dönemde PDA oportünistlerinin inisiyatifi ellerinde tuttuklarını ve siyasal saldırı konumunda olduklarını, onların muhatabı konumunda bulunan Militan Gençlik-Halkın Yolu, Halkın Kurtuluşu ve bir yere kadar Halkın Birliği çevrelerinin ise bu “birlik saldırısı”na karşı tutarlı ve inandırıcı bir savunma örgütleyemediklerini, sözkonusu “birlik” çağrılarına doğrudan siyasal gerekçelerle değil, ahlaksal (“PDA’nın içtenliksiz vb. olduğu” vb.) ya da daha geri gerekçelerle yanıt vermeye çalıştıklarını, hatta elle tutulur bir yanıt veremediklerini gösteriyor. Adıgeçen çevrelerin PDA oportünizminin bu saldırısından etkilenmeleri, hatta Militan Gençlik-Halkın Yolu çevresinin önderlerinin PDA saflarına katılmasının temelinde, Halkın Birliği de içinde olmak üzere bu devrimci çevrelerin, PDA oportünizmi ile aynı ideolojik/ siyasal çizgide -Maoizm- durmaları ve bunun bir sonucu olarak “Üç Dünya” teorisini de yarı-bilinçli bir biçimde kabul etmiş olmaları yatıyordu. Halkın Birliği çevresinin bu ideolojik-siyasal saldırıdan daha az etkilenmesi ya da öyle gözükmesi ise, onun, daha tutarlı ve sağlam bir konumda durmasından değil, PDA çevresiyle çatışma içinde doğmuş olmasından ve İbrahim Kaypakkaya’nın bu çevreye yönelik eleştirilerinin, kendi kadroları ve tabanı üzerindeki devrimci etkisini hala sürdürüyor olmasından kaynaklanıyordu.    

Herhalde, başında Enver Hoca’nın bulunduğu AEP’nin 1977’de “Üç Dünya” teorisine ve 1978’de Maoizme karşı açtığı ideolojik savaşım olmasaydı, sağ Maoizmin Türkiye’deki en tutarlı temsilcisi olan PDA çevresinin, bu devrimci çevreleri esas itibariyle özümsemiş ve  tasfiye etmiş olacağını söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu bakımdan bizim, eskilerin deyişiyle “kıssadan hisse çıkarmamız” ve küçük-burjuva bağlaşık ve “dost”larımızdan kaynaklanan demokratist basınç karşısında -1976-77 döneminde olduğu gibi- inisiyatifi yitirmememiz son derece büyük bir önem taşımaktadır. Bu, hem proleter yığınlarını daha bugünden, kendi asıl hedefleri olan sosyalizme ve proleter diktatörlüğüne hazırlamak için gereklidir; hem de komünist hareketin küçük-burjuva ve burjuva demokrasisi içinde eriyerek kendi kendini tasfiye etmemesi için. Yoksa, komünist hareket te, eski çağlarda Orta Asya’daki göçebe Türk boylarının zamanla, askeri olarak yenilgiye uğratmalarına karşın, kendilerinden daha ileri bir uygarlık düzeyine sahip olan feodal Çin toplumu tarafından kültürel olarak özümsenmelerine ve Çinlileşmelerine benzer bir tarzda burjuva demokrasisi, yani kapitalizm tarafından özümsenecek ve tasfiye edilecektir. Kendisini sosyal-faşist DERG kliğine karşı savaşıma kilitlemiş ve bu savaşımla sınırlamış olan ve emperyalist burjuvazinin bile “Stalinist” olarak nitelediği devrimci kadrolarca yönetilen Etyopya Devrimci Emek Partisi’nin bu ülke halklarının akıtmak zorunda kaldığı kan sellerine karşın, daha Addis Ababa’ya girmeden önce, “Marksist-Leninist ideolojisini” iğreti bir tarzda giyilmiş bir gömlek gibi çıkarıp atması, burjuva demokrasisine ve “serbest pazar ekonomisi”ne, yani kapitalizme övgüler yağdırmaya başlaması ve dünya emperyalist burjuvazisiyle flörte girişmesi anımsansın.    

Kimse bu gibi, yakın tarihte yaşanmış trajik örneklerin bizim için asla geçerli olamayacağı konusunda güvence vermeye kalkmasın. Bir süre önce yaşadığımız YKE skandalı, Parti önderliğinin politikasızlığı, pragmatizmi ve ilkesizliği nedeniyle nasıl küçük burjuvaziye özgü bir yalpalama geçirdiğini ve Parti’nin prestijine leke sürülmesine seyirci kaldığını açıkça gösterdi. Önderlik burada, kendi siyasal önderlik işlevini -yani net ve sağlam bir uluslararası alan politikası oluşturma- yerine getirememiş, yetkilerini aşan ve kendileri de sözde Bulgaristan Komünist Partisi’nin başında bulunan revizyonist ve yarı-revizyonist öğeler tarafından yönlendirilen ve üstelik bu kuyrukçu tutumlarını bir devrimci irade ve inisiyatif örneği olarak sunan bazı Parti üyelerinin, adeta kendisini burnundan tutup bataklığa sürüklemesine ses çıkarmamış, çıkaramamıştır. Ama daha da kötüsü ve gelecek açısından iyimser olunmasını güçleştiren bir nokta da, ortada bu gibi acı deneyimlerden gerçekten ders çıkarıldığını gösteren elle tutulur bir belirtinin olmamasıdır. Önderlik içinde yer alan yoldaşlar bu ve benzer hatalarının kaynakları üzerinde kafa yormadıkları takdirde, önderlik organının ve işlevinin düzeyini ve kalitesini yükseltemeyecekleri gibi, -yalnızca uluslararası alanda ve Türkiye devrimci hareketi içinde değil, Partimizin kendi saflarında da- kendilerinin ve Parti’nin kendisinin güvenilirliği ve ciddiyeti üzerinde kuşku yaratmış olacaklardır. Lenin’in iyi bilinen, ama gereği yerine getirilmeksizin sık sık yinelenen şu çok önemli sözcüklerinin Partimizin ve Parti önderliğimizin siyasal ve örgütsel çalışmasının şaşmaz bir yolgöstericisi haline gelmesini mutlaka sağlamalıyız:   
“Bir siyasal partinin, kendi yanılgıları karşısındaki tutumu, bu partinin ciddi olup olmadığını, kendi sınıfına karşı ve emekçi yığınlara karşı görevlerini gerçekten getirip getirmediğini saptayabilmemiz için, en önemli ve en güvenilir ölçütlerden biridir. Yanılgısını içtenlikle kabul etmek, nedenlerini arayıp bulmak, bu yanılgıya yol açan koşulları tahlil etmek, yanılgıyı doğrultma yollarını dikkatle incelemek; işte ciddi bir partinin işaretleri bunlardır, bu ciddi bir parti için görevlerini yerine getirmek, sınıfı ve ardından da yığınları eğitmek ve bilinçlendirmek demektir.” (Komünizmin Çocukluk Hastalığı, “Sol” Komünizm, 1991, s. 51-52)    

Geçerken, önderliğin, bu sözde YKE’in oluşumu sürecinin, yarı-bilinçli bir tarzda da olsa, üç aşağı beş yukarı, Partimizin oluşumu ile aynı tipte bir süreç olarak algıladığı, dolayısıyla MLKP’nin oluşumunda çok önemli bir rol oynayan devrimci iradenin burada da benzer bir sonuç vereceğine inandığı kanısında olduğumu anımsatmak isterim. Eğer, sözde YKE oluşumu sürecinin Partimiz dışındaki tarafları ya da aktörleri, revizyonist ya da yarı-revizyonist gruplar değil de komünist gruplar olmuş olsalardı, bu gizli varsayım doğru olurdu. Ama, gerçek durum böyle değildi. Oysa, böylesi bir süreç, içerdiği zorluklar ve sorunlar bakımından öncellerimizin birliği çalışmasına değil, olsa olsa ülkemizde/ başka ülkelerde, çeşitli devrimci örgütler arasındaki eylem ve güç birliği çalışmasına daha çok benzemekteydi. Daha güncel bir örnek verelim. Susurluk olayı sonrasında, önderliğin yurtdışında bulunan kesiminin özel bir toplantı yapmaması, buna gereksinim duymaması ve dahası, bu alandaki tek tek önderlik üyelerinin de böylesi bir yönelim içinde olmamaları, bizim önderlik tarzımızın darlığını ve amatörlüğünü çarpıcı bir biçimde gösteriyor.

Dahası, bu olayın ardından patlak veren “temiz toplum” ve devletin yeniden yapılandırılması tartışmalarının altındaki sınıfsal ve katmansal (ve emperyalistler arası) çatışmaların materyalist bir analizinin yapılması ve bu analizlerden yola çıkılarak taktiksel doğrultumuzun saptanması için böyle bir tartışmaya gerek vardı. Ne yazık ki bu, istisnai olan değil, tipik ve olağan olandır. (Oysa, aynı dönemde, bu alanda bulunan önderlik üyeleri ve yerel alanın birinci dereceden sorumluları, kavgadan kopan ve çeşitli yönetici yoldaşların kendisini yeniden kazanmak fazlasıyla çaba harcamış olmalarına karşın tutumunda ayak direyen kaprisli bir bayanın caydırılması için -gereksiz ve yanlış olduğunu benim de geç anladığım, yolaçtığı tüzüğe ve Parti kurallarına aykırı uygulamalara ve ilkesizliklere ve daha da önemlisi, Parti’nin güvenliği bakımından yarattığı tehlike olasılığına benim de yeterli ölçüde müdahale etmediğim- özel bir toplantı düzenlemiş ve değerli zamanlarını böylesine önemsiz bir iş için ziyan edebilmişlerdi.)                                         
         
Sonsöz        
Aslında, belki de “Önderlik Sorunları Üzerine Öndüşünceler” adını taşıması gereken bu yazı, içeriğinden de görülebileceği gibi, kaçınılmaz olarak Parti’nin bir dizi sorununu tartışan bir yazı haline dönüşmüş bulunuyor. Bunun böyle olmasında, belirleyici faktör, yazıda eleştiri konusu yapılan temel zaafların, çeşitli uyarı ve eleştirilere karşın Partimizin bünyesinde adeta kendiliğinden-gelme bir biçimde birikmeye devam ediyor olmasıdır. Bu yazının, ister istemez, Partimizin görece geri konumu ve bakış açısıyla sakatlanmış, ya da sınırlanmış olduğunu açıkça kabul etmek zorundayım. Bence, “Önderlik Sorunları Üzerine Düşünceler” adını taşıyan bir yazı, daha ileri, daha detaya ilişkin, daha somut, yani hedefe daha yakın konuları tartışmalıydı, tartışabilmeliydi. Öyle olmadı. Bunun sorumlusu hepimiziz. Ne yazık ki, biz, neredeyse işin ABC’sini yeniden ve yeniden tartışmak zorunda kalıyoruz.

Bu yazıda, küçük-burjuva devrimciliği ile proleter-devrimciliği arasındaki farkın ya da işçi sınıfının neden kapitalist toplumdaki en devrimci sınıf olduğunun anlatılmasına gereksinim duyulmamalıydı; biz bu yazıda, kapitalizmin gelişmesinin emek süreçlerinde, işçi sınıfının yapısında, bileşiminde meydana  getirmekte olduğu değişiklikleri (örneğin, kol ve kafa emeği arasındaki ilişkinin bugünkü durumunu), bu değişikliklerin işçi sınıfının savaşım ve örgüt biçimleri üzerindeki olası etkilerini tartışabilmeliydik. Bu yazıda, örneğin, ülke devriminin stratejik sorunları üzerinde fazlasıyla genel belirlemeler yapılmamalıydı; biz bu yazıda, -orta ve uzun erimde demokrasi ve sosyalizm savaşımının en tehlikeli düşmanı ve burjuvazinin temel siperi ve dayanağı olacak olan- siyasal İslam’ın ve dinsel gericiliğin tüm toplumu ahtapot gibi saran örgütlenmesine ve ideolojik etkisine karşı çok yönlü ve somut bir savaşımı nasıl yürütebileceğimizi tartışabilmeliydik. (8) Sayısı milyonları bulan Türk emekçi köylülüğüne, kent küçük burjuvazisine, yarı-proletaryaya vb. ilişkin stratejik bakış açımızı detaylandırabilmeliydik. Yayım organımızda, neredeyse her hafta üç aşağı beş yukarı aynı sözcükleri, aynı tümceleri, aynı deyişleri kullanarak -ve kim bilir belki de başarılı bir biçimde- sergilemekte olduğumuzu sandığımız Türk ordusu ve Türk militarizmi konusunda kendi bilimsel ve siyasal iddiamıza denk düşecek bir araştırma ve değerlendirme ortaya koyabilmeliydik. Türkiye ve Kürdistan komünist ve devrimci hareketinin, işçi, köylü, gençlik vb. hareketlerinin geçmişini ve bugününü daha iyi tanımaya yönelebilmeliydik. Osmanlı’dan bu yana gelen tarihsel ve toplumsal mirasımızı Marksizmin ışığında ve tarihsel materyalist bir yöntemle inceleyebilmeliydik.    

Daha da çoğaltılabilecek bu örnekler, Marksizm-Leninizmin, ülke devriminin somut gerçekliğiyle birleştirilmesi olmaksızın ülkemizin ve toplumumuzun, gerçek bir devrimi yaşayamayacağını anlamada da hayli de değil, çok yetersiz olduğumuzu gösteriyor. Savaşın pek çok temel kuralı siyaset, yani sınıf savaşımı için geçerlidir. Tıpkı, İsa’dan önce 4. yüzyılda yaşayan ve Savaş Sanatı adlı kitabı bugün askeri okullarda okutulan ünlü Çinli general Sun Tzu’nun “Düşmanı ve kendini tanırsan, yenilgi tehlikesi olmaksızın yüzlerce savaş verebilirsin” sözünün bugün bile geçerli olmaya devam etmesi gibi. Belki de, saflarımızdaki teoriye karşı ilgisizliği, genel olarak teorinin işlevini yeterince anlamayışımızla, devrim kavgamızın nesnesi ve bir yere kadar da öznesi olacak olan ülkemizi, toplumumuzu ve tarihimizi hakkıyla ve layıkıyla bilmeden çok da fazla bir mesafe alamayacağımızı tam olarak kavrayamamış olmamızla açıklamaya çalışmak eksik olabilir. Belki de bunun temelinde, kendi gerçek işlevimizi, tarihsel yükümlülüklerimizin boyutlarını kavramada bir zayıflık, bir yüzeysellik yatmakta. Nedenleri ne olursa olsun, bu anlatılanlar, bizimki gibi, iktidara aday olduğunu ileri süren bir Parti’nin bir dizi temel konuda ve hatta bazı ikincil konularda net, tutarlı ve derinlikli görüşlerinin ve politikalarının olmadığını ve dolayısıyla kendimizi gündeme gelen tüm önemli sorunlara hem doğru ve hem de doyurucu yanıtlar verebilecek tarzda konumlandırmadığımızı gösterir. Türkiye ve Kürdistan’da devrim yapma ve proletaryanın diktatörlüğünü kurma iddiasında olan bir parti, elbette, kaba çizgileriyle doğru bir programa sahip olmakla yetinemez  ve yetinemeyecektir. O programın bugün olduğundan çok daha sağlam bir
biçimde temellendirilmesi ve “Türkiyelileştirilmesi” gerekiyor. Başlıbaşına ayrı bir yazının konusu olan bu soruna burada yalnızca geçerken değinmekle yetiniyorum.    

Eğer bu yazı, Partimizin ve onun önderliğinin karşı karşıya bulunduğu bir dizi önemli sorunun daha derinden anlaşılmasına, bizi kendi temel doğrultumuzdan sapmaya iten objektif ve subjektif faktörlerin daha iyi kavranmasına ve onlara karşı daha bilinçli ve daha iradi bir kavgaya girişilmesine ve böylelikle önderlik çalışmamızın nitelik ve düzeyinin yükseltilmesine yardımcı olursa, amacına ulaşmış sayılabilir.                                                                                                                                                                                                                                                       

EK: SİYASAL ÖNDERLİK SORUNU
Ekim 1995   Önderliğin özü siyasal önderliktir. Anlayabildiğim ve izleyebildiğim kadarıyla, önderliğin önderlik anlayışını ve ondan da çok, onun önderlik pratiği ve uygulamasını Birlik Kongresi öncesinden bu yana karakterize eden zaaflar bütünüyle aşılmış değil. Türkiye ve Kürdistan devrimine önderlik etmek için yola koyulmuş bulunan ve büyük bir misyon ve iddia sahibi olan MLKP’nin önderlik anlayışı ve pratiğinde de bir atılım yapması, kaçınılmaz bir zorunluluktur. Eğer bu yapılmaz, kendisini diğer alanlarda gösteren devrimci irade ve yeni tarz, bu alanda ortaya konmaz, konamaz ve alışkanlığın korkunç gücüne bu alanda da meydan okunamazsa, Birlik Kongresi’nden bu yana yakaladığımız yükseliş trendini sürdürememe, MLKP’ye yönelen komünist potansiyeli kucaklayamama ve ortaya çıkan ve çıkacak olan çeşitli siyasal ve örgütsel olanakları değerlendirememe tehlikesiyle yüzyüze geliriz. Bugün önderlik; eylem birliği ve birleşik cepheden PKK’nın ve Kürt ulusal hareketinin durumuna, Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfının durumu, örgütlenmesi ve savaşımından uluslararası komünist hareketin sorunlarına, gençlik çalışmasından Alevi uyanışına, milis örgütlenmesi ve Kızıl Müfrezelerden burjuva ordusu içinde çalışmaya, sendikal alandaki savaşımdan dinsel gericiliğe, burjuva partilerinin değerlendirilmesinden Türk egemen sınıflarının dış politikasına, kent küçük burjuvazisinin durumundan kırsal alanda sınıfların mevzilenmesine vb. kadar uzanan geniş bir spektrumda yer alan bir dizi temel ve yaşamsal öneme sahip konuda somut, doğru ve kapsamlı siyasetler üretme göreviyle karşı karşıya bulunuyor. Bu görevleri yerine getiremeyişimiz, legal ve illegal yayım organlarımızda yer alan analiz, yorum ve değerlendirmelerin yüzeysel bir nitelik taşımasına olduğu gibi, yer yer farklı, hatta karşıt bir içeriğe sahip olmasına bile yol açabiliyor. Ama, asıl önemlisi, bir dizi temel konuda somut, doğru ve kapsamlı siyasetlerimizin olmamasının, Türkiye ve Kürdistan’da siyasal savaşım yürüten bir örgüt olarak önümüzü, nereye gittiğimizi ve yürüyüşümüz sırasında ne tür engellerle karşılaşacağımızı ve bunları nasıl aşacağımızı az çok berrak bir tarzda görmemizi zorlaştırıyor olmasıdır.

Bununla çok yakından ilişkili bir eksiklik de, önderliğin, ülkedeki bellibaşlı tüm sınıfsal ve siyasal güçlerin dizilişine ve bu dizilişte meydana gelen önemli değişikliklere ilişkin kapsamlı ve genel analizler yapma alışkanlık ve becerisini edinmemiş olmasıdır. Türkiye ve Kürdistan’daki genel siyasal durumun doğru ve kapsamlı bir değerlendirilmesi -hem de az çok düzenli olarak- yapılmadan, ne genelde Türkiye ve Kürdistan devrimine ve devrimci harekete, ne de özelde kendi örgütümüze, sözcüğün gerçek anlamında önderlik edilebilir. Bu görevin, yarı-kendiliğindenci bir tarzda, legal yayım organında çalışan yoldaşlara bırakılmasının, bu yoldaşları de facto bir siyasal büro haline dönüştürmenin yanısıra, çeşitli oportünist saptamaların yapılmasına yol açtığını yeterince gördüğümüzü ve
yaşadığımızı unutmamalıyız.    

Siyasal önderlik eksikliği, “doğa boşluk tanımaz” ya da “siyaset boşluk tanımaz” ilkesi uyarınca, örgütümüzde yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda siyasal bir farklılaşmanın ve çokbaşlılık eğiliminin doğmasına ve merkezselciliğin zayıflamasına da yol açacaktır ve açmaktadır da. Kendiliğindenci ve merkezkaç eğilimlerin önüne geçilmesinin yolu, önderliğin gerçek bir siyasal otorite gibi davranmayı ve bütün dizginleri sımsıkı elinde tutmasını gerektirir. Önderliğin bir orkestra şefi gibi, tüm enstrümanlara egemen olması ve yalnızca örgütsel değil, ideolojik ve siyasal alanda da sıkı bir merkezselciliği yerleştirmesi ve en önemlisi, bu konuda kendi kafasının son derece berrak olması gerekir. Söylemeye bile gerek yok ki, merkezselciliğin güçlendirilmesi, yerel örgütlerin özerklik ve inisiyatiflerinin kısıtlanması anlamına gelmez ve gelemez. O halde, MLKP’yi inşa çalışmasının bu evresinde temel sloganlarımızdan biri, her alanda merkezselciliği ve disiplini güçlendirme ve güçlü, saygın ve devrimci anlamda otoriter bir merkez yaratma, olmalıdır.                                                                                                                                        
DİPNOTLAR   (1) Devrimci Yol’un “önder” olmadığını ileri süren önderlerinden Oğuzhan Müftüoğlu, 2000’e Doğru dergisinin 20 Eylül 1992 tarihli 38. sayısında yayımlanan röportajında, bu anlayışların tipik bir örneğini sunuyordu. O, sözkonusu derginin, Devrimci Yol’un yaşadığı ‘tartışma süreci’ne ilişkin sorularını yanıtlarken şunları söylüyordu:   
“Şimdi önce Devrimci Yol’da sizin anladığınız anlamda, klasik anlamda bir önderlik müessesesinin olmadığını ifade etmek gerekiyor. Devrimci Yol’un öyle bir örgütlenmesi ve bu çerçeve içerisinde bir yönetici kadrosu, önderlik kadrosu bulunmamaktadır… Ben, bu bakımdan böylesi bir hareketin, klasik anlamdaki bir önderlik mekanizmasının içerisinde yer alan bir insan değilim. Sıradan Devrimci Yolcular’dan hiçbir farkım yok….   
“Geleneksel sol anlayış dediğim budur. Kaynağında Marx’ın, Lenin’in ifade ettiği anlayışlar değil, bu anlayışların mutlaklaştırılması, kurumlaşması vardır. Sovyetler Birliği’nde en çarpıcı örneğini görüyoruz. Bir profesyonel siyasetçi kademesinin toplumu yönettiği; toplum hakkında, toplumun en canalıcı sorunları hakkında kararlar verdiği, partinin üye kitlesinin ve toplumun en geniş kesimlerinin siyaset süreçlerinden, karar verme süreçlerinden uzak tutulduğu bir model.   
“… Kuşkusuz siyasetin, yöneten-yönetilen ayrımının ortadan kalktığı bir düzlemde ancak en özgür, en demokratik ortam sağlanabilir. Ama bu doğrultuda gelişen bir sosyalist geçiş süreci içerisinde de demokrasi anlayışının, bana göre burjuva demokrasi anlayışından çok daha etkin mekanizmalara sahip olması gerekir. Bu, parti ve toplum arasındaki ilişki açısından böyle. Parti içinde de, siyasetlerin, teorinin üretilmesi konusunda da, parti önderliğinin kuşkusuz başlangıçta önemli bir rol oynayacak olan fonksiyonları giderek azalmak, ortadan kalkmak zorundadır.” (Tartışma Süreci Yazıları 1, İstanbul, Bireşim Yayınları, 1992, s. 84-86)  (2) Sözcük ve kavramların kendilerine özgü objektif anlamları vardır. Bu bakımdan biz, herhangi bir sözcük ve kavramı kullanırken, özellikle de sistemli bir kullanım sözkonusuysa, son derece özenli olmak zorundayız. Bu noktada, Engels’in Bebel ve Alman sosyal-demokratlarının kullandığı “özgür halk devleti” veya “özgür devlet” sloganını nasıl eleştirdiğini, bu kavramın objektif olarak “yurttaşları karşısında özgür bir devlet”, yani “despotik hükümetli bir devlet” anlamına geldiğini söylediğini anımsamalıyız. (Bizim legal yayım organımız, bir ara bu “özgürlük”, “özgür Kürdistan” kavramlarının yanısıra “enternasyonal demokratizm”, “demokratik enternasyonalizm” gibi anti-Marksist ve saçma kavramları da kullanıyordu.)   
“Ulusal sömürü” ya da “cinsel sömürü” gibi literatürümüze bazı yoldaşlar tarafından, Parti programı ve hukuku da hiçe sayılarak adeta zorla sokulan anti-Marksist kavramların ve ezilen ulus milliyetçiliğinden ve feminizmden, yani burjuva ideolojisinden etkilenmenin anlatımı olan bu terimlerin ne anlama geldiğini de burada kısaca da olsa tartışmalıyız. Her şeyden önce, Marksizm-Leninizmde “sömürü”, sömürücü sınıfların, artık-ürünün doğrudan üreticiden şu ya da bu yolla almasını, gasbetmesini anlatan bir kavramdır. Sömürünün olduğu yerde, sömüren bir tarafla sömürülen bir taraf bulunmaktadır. Her ikisi arasındaki çelişme, uzlaşmaz nitelikte bir çelişmedir ve ancak bu sömürü ilişkisinin, yani varolan statünün zorla yıkılması sonucunda çözülebilir ve ortadan kalkabilir.
Eğer bu kavramları sorumsuz ve keyfi bir biçimde kullanan yoldaşlarımızın, egemen ulusun tümünün ezilen ulusun tümünü ve ezen cinsin tümünün ezilen cinsin tümünü sömürdüğü yolunda bir düşünceleri varsa bunu açıkça dile getirmeli ve Parti platformlarında bu düşüncelerinin kavgasını vermelidirler. Buna giriştikleri anda, onların, Marksizm-Leninizmi ve Parti programının yadsıdıkları açıkça ortaya çıkacaktır. Dikkat edilirse, ezen ulusun ezilen ulusu sömürdüğünü ileri süren burjuva ve küçük-burjuva milliyetçileri ve ezen cinsin ezilen cinsi sömürdüğünü ileri süren feministler ve diğer burjuva kadın hareketi temsilcileri, açık ya da üstü örtülü olarak da olsa tam da bunu savunmaktadırlar. Onlara göre, ezilen ulus ve ezilen cins açısından sınıfsal ayrımlar önemsizdir; aslolan ulusal ve/ ya da cinsel kimliktir. Onlar, ezilen ulusun işçilerine ve diğer sömürülen yığınlarına ve kadın işçi ve emekçilere, kendi uluslarından ve cinslerinden burjuvalara ve diğer sömürücülere karşı çıkmama ve onlarla “birlik olma” çağrısı yapmaktadırlar. Böylelikle, onlar objektif olarak, ezilen ulusun ve ezilen cinsin burjuvazisinin çıkarlarını savunmakta ve dolaylı, ama yadsınamaz bir biçimde, ulusal ve cinsel baskının sürmesinden yana bir tutum almaktadırlar. Çünkü onların politikası, -objektif ve belki bazan da subjektif olarak- hem ulusal baskının ve hem de cinsel baskının kaynağı olan kapitalizmi ve sınıflı toplumu ayakta tutmayı, en iyi olasılıkla kapitalist toplumun yapısında bazı reformlar yapmayı hedeflemektedir.    

Oysa, Marksist-Leninistler, milliyet, cins vb. ayrımı gözetmeksizin bütün işçileri ortak sınıf örgütlerinde (parti, sendika, kooperatif vb.) kapitalizme karşı ve sosyalizm için biraraya gelmeye ve gene milliyet, cins vb. ayrımı gözetmeksizin bütün ezilen ve sömürülen yığınları bu kavgaya katmaya ve bu kavgada yönetmeye çağırmaktadırlar. Kuşkusuz bu, devrimci proletaryanın, ezilen ulusun ve ezilen cinsin ulusal ve cinsel baskıya karşı demokratik savaşımlarını desteklemeyeceği anlamına gelmez. Ancak, bu destek, her zaman sınırlı, eleştirel ve koşullu olmak, ezilen ulusun ve ezilen cinsin geniş yığınlarını ezilen ulus milliyetçiliğinin ve feminizmin ideolojik-siyasal etkisinden kurtarma ve devrimci proletaryanın önderliği altında birleştirme perspektifiyle elele gitmek zorundadır. Ezilen ulusun ve ezilen cinsin gerçek kurtuluşu, ancak komünist partisinin önderlik ettiği proletaryanın demokratik ve sosyalist devrim kavgasının zaferiyle olanaklıdır.   (3) Lenin, devrimci küçük burjuvazinin yarı-anarşist devrimciliği ve Bolşevizmin onun karşısındaki tutumu konusunda şunları söylüyordu:   
“Bolşevizmin işçi sınıfı hareketi içindeki öteki düşmanı için, aynı şeyi söyleyemeyiz. Bolşevizmin, anarşizme benzer yanları bulunan ve ondan bir şeyler alan ve tutarlı bir proleter sınıf savaşımının koşullarını ve gereklerini ölçüp biçmeyen şu küçük-burjuva devrimciliğine karşı uzun yıllar süren bir savaşım içinde biçimlendiği ve güçlendiği olgusu yurtdışında henüz yeterince bilinmemektedir. Marksistler için teorik olarak kanıtlanmış ve Avrupa’nın bütün devrimlerinin ve bütün devrimci hareketlerinin deneyimiyle tam olarak doğrulanmış bir gerçek varsa, o da, kapitalist düzende, sürekli bir sömürü ve baskıya ve çok kez yaşam koşullarının hızla kötüleşmesine ve yıkıma uğrayan bir toplumsal tip olarak (bir çok Avrupa ülkesinde temsil edilen ve önemli bir yığın oluşturan) küçük mülkiyet sahibinin, küçük üreticinin, aşırı bir devrimciliğe kolayca geçtiği, ama bu sınıfın tutarlı, örgütlü ve disiplinli ve sağlam bir tutumu benimseyemediğidir. Kapitalizmin dehşeti karşısında öfkeye kapılan küçük burjuva, bütün kapitalist ülkelere özgü anarşizm gibi, toplumsal bir fenomendir. Bu çeşit devrimciliğin kararsızlığı, kısırlığı, çabucak boyuneğişe, kayıtsızlığa, kuruntuya ve giderek bir burjuva hevesinden bir ötekine çılgınca sevdalanmaya dönme eğilimi-bütün bunlar, herkesçe bilinir.” (Komünizmin Çocukluk Hastalığı,“Sol” Komünizm, 1991, s. 21-22)    

Türkiye devriminin son bir kaç onyıllık pratiği de, bu yasayı doğrulamaya yetecek bir dizi veri sunmuş bulunuyor. 1960’lı yılların sonlarında ortaya çıkan yarı-anarşist militan küçük-burjuva devrimci örgütlerden 1970’li yılların devrimci örgütlerine devredilen örgütsel mirasın zayıflığı, bu örgütlerin sağ kalan kadrolarının ve yöneticilerinin neredeyse hepsinin düzene karışması nedeniyle bu örgütlerde yer yer yüzde yüze varan bir personel yenilenmesi yaşanmış olması buna bir örnektir. 1970’li yılların ortalarında ve ikinci yarısında ortaya çıkan -çoğu THKP-C kökenli- benzer örgütlerin, 12 Eylül faşizminin ve revizyonist blokun çöküşünün etkisiyle hemen hemen bütünüyle siyaset sahnesinden uzaklaşmış, hatta bazan kendi kendilerini tasfiye etmiş olmaları buna bir başka örnektir. Ne yazık ki, Lenin’in herkesçe bilindiğini söylediği bu gerçeği, bazı yoldaşlarımız hala kavramamış gözüküyor.  (4) XA’nın 2. sayısının başyazısında,
“Demokratikleşme ve basın yasası değişikliği senaryoları, yine aynı kapsamda, devletin baskı ve terörünü sürdürmek dışında en ufak bir değişmeye girmeyeceğinin, giremeyeceğinin; kopkoyu ırkçı faşıst terörle ‘işleri götürme’ye çalışacağının ifadesi oluyor.” (“Kriz ve Zor”, XA, Sayı: 2, s. 1) deniyor ve aynı yayım organının 3. sayısının başyazısında bu düşünce şu sözcüklerle yineleniyordu:   
“ ‘Demokratikleşme’  paketinden burjuva anlamda ‘düşünce özgürlüğü’nün bile çıkmamış olması, düzenin ve devlet sisteminin herhangi bir burjuva değişmeye bile açılım yapamayacak kadar kilitlendiğini, herhangi bir burjuva hal tarzı çözüme bile dayanamayacak kadar çürüdüğünü ve bunun, sistemin en tepesindekilerce iyi bilindiğini gösteriyor.” (“Demokratikleşme Çıkmazı”, XA, Sayı: 3, s. 1) Ben, Ocak 1995’de kaleme aldığım “Devrimci Küçük-Burjuva Milliyetçiliği mi, Proleter Enternasyonalizmi mi?” adlı yazımda bu yaklaşımı şöyle eleştirmiştim:
“Komünist bir yayım organı, dünyada neler olup bittiğine bakmadan, Türkiye’deki sınıf ilişkilerinin ve bölgemizdeki siyasal güç dengelerinin bugünkü durumunu ve gelişim yönünü tartmadan böyle genellemeler yapamaz. 1974 ve 1975 yıllarında Portekiz ve İspanya’da yaşanan sürecin (faşist diktatörlüklerin kitle hareketinin baskısı altında reformist tarzda, burjuva demokrasisinin geri bir versiyonuna evrimi) bugün için Türkiye’de olanaklı olmadığını söyleyebiliriz. Ama ‘Kürt sorunu’nun emperyalist-reformist çözümünün olanaklı olmadığını ve Türk gericiliğinin, baskı ve terörü sürdürmek dışında hiçbir alternatife sahip olmadığını ileri sürmek ne doğrudur, ne de gerçekçi.”  (5) Abdullah Öcalan, Ali Kemal adlı bir politik felsefe öğrencisinin kendisiyle yaptığı röportajda, kendisine sorulan bir soruyu yanıtlarken şöyle diyordu:   
“Marks, sadece sözünü söylüyor. Benim durumum çok farklı, benim için söz söyleme işin en basit kısmı. Lenin onun örgütsel esaslarını söylüyor, benim için örgütsel esaslarını da söylemek çok basit bir iş. Onlar sınıf mücadelesi diyor. Benim sınıf mücadelesi demem de çok sıradan basit bir iş. Ben bunların hepsini adeta abc biçiminde çoktan öğrenip, bir kenara atmışım. Daha fazla yaptıklarım var.” (“Felsefemde Öncelik Sonralık, İlk ve Son Yoktur”, Serxwebun, Sayı: 179, Aralık 1996, s. 19) Daha sonra, Ali Kemal’in bir başka sorusuna verdiği yanıtta ise Abdullah Öcalan şunları söylüyordu:   
“Tamam, yani sorunlu adamlarla da devrimi yürütme…. Lenin bu konularda bizdeki kadar derin değil. Ve belki de fazla anlam veremiyor. Biz bu noktada tam bir büyük usta gibiyiz. Düşünemediği çok şeyi, aslında derinliğine ele almış uyguluyoruz. Lenin’de de sınırlıdır örgüt içi sorunları çözme ve hatta çaresizdir de. Bir nevi aydın gibi durur. Benimki fırtınalı bir savaşçılıktır. Müthiş ilişkilerine kadar, hücrelerine kadar savaşçılıktır. Lenin’in aklına gelmez, Mao’nun da. Bizimki çok daha ileridedir. Savaşım düzeyinde, örgüt düzeyinde kesin ilerlemişiz. Bu Leninizm çerçevesinde ele alınırsa, böyledir. Fakat biz daha farklıyız. Bizim durum kabaca Lenin’in örgüt anlayışıyla izah edilemez. Benzerliği var, ama onu biraz aşıyor.” (Adıgeçen dergi, s. 19)   

Yeri gelmişken şunu belirtmekte yarar var: Kürt ulusal hareketinin sırtına yapışmış olan bu parazitin, binlerce gerillanın kanının siyasal rantıyla yaşayan ve eline geçecek ilk fırsatta Kürt halkının kurtuluş davasını, ama yalnızca onu değil Türk halkının kurtuluş davasını da emperyalistlere ve Türk gerici egemen sınıflarına bir tabak çorba karşılığında satmaktan çekinmeyecek olan bu rezil oportünistin yalnızca bu megalomanisini değil, onun anti-Marksist siyasal kimliğini teşhis edememiş olması da Partimizin son derece ağır bir yanılgısıdır. Bu hiç de rastlansal olmayan hata ve siyasal aşağılık kompleksi, kollektif bünyemizdeki küçük burjuva yanın bir diğer ürünüdür.  (6) İbrahim Kaypakkaya’nın bu pasajlarda sunduğu yaklaşımın esas itibariyle doğru olmakla birlikte bunun, Maoizmin etkisiyle kısmen sakatlanmış olduğunu belirtmeliyiz. O, bir ülkedeki bütün uluslardan işçilerin ortak sınıf örgütleri içinde birleştirilmesini öngören Leninist-Stalinist yaklaşımdan farklı olarak “Türkiye içindeki bütün uluslardan işçileri ve emekçileri ortak sınıf örgütleri içinde birleştir”mekten sözetmekte, dolayısıyla proletarya ile –kendi başlarına kapitalizmi ve sınıflı toplumu devirme yeteneğinden yoksun olan küçük mülk sahiplerinin bir bölümünü de kapsamına alan- proleter-olmayan emekçi sınıflar arasındaki sınır çizgisini ortadan kaldırmakta ve proletaryanın örgütsel bağımsızlığı ilkesini çiğnemektedir. Bu hatalı yaklaşımın, işçi sınıfının tarihsel rolünü ve dolayısıyla bu sınıfın hem demokratik ve hem de sosyalist devrimde hegemonyasını/ önderliğini kabul etmeyen ya da reddeden Maoizmin etkisinden kaynaklandığı tartışma götürmez.

(7) Partimiz ve onun öncelleri, konferans ve kongrelerini az çok düzenli olarak toplama noktasında, Komsolomuzun da izlediği ve Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketinin geneline örnek olacak bir gelenek yaratmışlardır. Bununla haklı olarak övünebiliriz. Ancak, Birlik Kongremizden bu yana bir çeşit konferans enflasyonu yaşamaya başladığımızı, daha da önemlisi onlara gereğinden fazla bir rol biçtiğimizi de söylemeliyiz. Bizim dışımızdaki devrimci grupların ya da demokratik kuruluşların toplayamadığı bu konferansların salt düzenlenmiş olmalarının bile sağladığı kısmen haklı prestijin şimdiden bir baş dönmesi etkisi yarattığının ise  görülmesi gerekir. Bu türden etkinliklerin bize sağladığı kitle ilişkilerini, olanakları, özgüven duygusunu ve prestiji küçümsediğim sanılmasın. Ama, başta işçi sınıfı gelmek üzere, sömürülen yığınlar arasındaki gösterişsiz, derinden ve kalıcı siyasal ve örgütsel çalışmada ve sınıf bilinçli işçileri kazanmada elde edeceğimiz görece kalıcı mevzilerin bile bizim için pek çok “başarılı” konferanstan çok daha önemli olduğunu unutan önder kadrolarımız, iyi bir önderlik sınavı vermiş sayılmazlar. Böylesi konferanslarda yüzlerce, hatta binlerce örgüt, grup, dernek, sendika ve kişinin onayladığı parlak kararlardan geriye ne kaldığını, bu etkinliklerin hangi kalıcı siyasal ve örgütsel mevzileri yarattığını gözönüne almayan önder kadrolarımız için de aynı şey söylenmelidir. Ve lütfen, hiç kimse çıkıp da, “bu ikisini karşı karşıya getirmemek gerekir” türünden anlamsız sözler söylemesin. Söylemesin; çünkü, içinde bulunduğumuz somut koşullar ve yapısal zaaflarımız -işçi sınıfına yönelimimizde ve Marksizm-Leninizmi içselleştirmede varolan gerilik- gözönüne alındığında, bu türden “başarılar”, bize, işçi sınıfı ve diğer sömürülen yığınlar arasındaki bağlarımızın ne denli zayıf olduğunu unutturabilir ve bizim, dikkat ve enerjimizi temel görevlerimiz üzerine yoğunlaştırmamızı frenleyebilir.    
Öte yandan, Partimizin bu konferanslardaki pratiğinde göze çarpan bir başka olumsuzluk, onun legal plandaki temsilcilerinin bu platformlarda kendi komünist kimlik ve görüşlerini kolaylıkla unutuvermeleri ve adeta sıradan bir demokrat kimliğine bürünüvermeleridir. Onların bu platformlarda, Partimizin gündemdeki soruna ilişkin kendi gerçek ve budanmamış Marksist-Leninist görüşlerini dile getirmemeleri, Parti’yi neredeyse kendi kendisine sansür uygular hale sokmaları ve kendilerini, burjuva demokrat güçlerin biraz daha solunda konumlandırmakla yetinmeleri vb., şimdiye değin çoktan önderliğin dikkatini çekmeliydi. Kurucusu oldukları bilimsel sosyalizme bağlılığımızı sürekli olarak dile getirdiğimiz Marks ve Engels’in, ünlü “Komünist Partisi Manifestosu” adlı yapıtlarını,   
“Komünistler, kendi görüşlerini ve amaçlarını gizlemeye tenezzül etmezler. Hedeflerine ancak tüm mevcut toplumsal koşulların zorla yıkılmasıyla ulaşılabileceğini açıkça ilan ediyorlar.Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim korkusuyla titresinler.” (Marx-Engels, Seçme Yapıtlar, Cilt 1, 1976, s. 168) sözleriyle bitirdiklerini ne de çabuk ve kolay unutuveriyoruz!    

Anlaşılabileceği gibi bu, hiç  de öyle sıradan bir hata değildir. Aslında burada, burjuva ve küçük-burjuva demokrat bağlaşıklarını ürkütmeme kaygısıyla kendi komünist bakış açısını sümen altı etme türünden bir oportünizm var; birleşik cephe ve eylem birliği süreçlerinde yalnızca birlik yanını öne çıkarmayı ve ayrılık yanlarının üstünü örtmeyi öngören hatalı bir anlayış var. Oysa, bu ister bir konferans olsun, isterse bir cephe; biz komünistler, dışımızdaki ilerici güçlerle ortak iş yaptığımız her alanda ve her durumda belli ilkelere uygun davranmak zorundayız. Biz bu gibi durumlarda, sözkonusu ortaklığın gereklerine ve amaçlarına uymaya, bağlaşıklarımızın duyarlılıklarını gözönüne almaya ve gereken taktiksel esneklikleri yaşama geçirmeye özen gösteririz. Ama kendi görüşlerimizi, eleştirilerimizi ve değerlendirmelerimizi de açıklıkla ve içtenlikle ortaya koyar, tutarsızlıklarını, yalpalamalarını ve egemen sınıflarla ve emperyalizmle uzlaşma eğilimlerini eleştirme hakkımızı koruyacağımız burjuva ve küçük-burjuva demokrat bağlaşıklarımızı daha ileri ve daha radikal konumlara çekmek için de çaba harcarız. Bunu yapmayı reddetmek, burjuva ve küçük-burjuva bağlaşıklarımızın kendi görüşlerini dile getirmelerine izin verirken, kendimizi gönüllü olarak bu haktan yoksun kılmak, proletaryanın hegemonyasını ve komünist partisinin önderliğini reddetmek, kendi proleter dünya görüşümüze güven duymadığımızı kendi ağzımızdan ilan etmek demektir. Daha da ötesi, bilinçli ya da bilinçsiz savunucularının düşündüğünün tersine, böyle bir yol, sözkonusu birleşik cephe ya da eylem birliğini  başarısızlığa mahkum etmenin ve yıkmanın da en kestirme ve en emin yoludur. Neden? Çünkü, bir takım oportünist kaygılarla bu tür birliklerin daha da sağa çekilmesine ve yalnızca parlak “demokratik” kararlar alan bir platformlara dönüştürülmesine izin vermek, niyetlerden bağımsız olarak onların yıkılmasına çanak tutmak demektir. Enver Hoca, “Endonezya’daki Faşist Darbe ve Komünistlerin Çıkarmaları Gereken Dersler” adlı makalesinde komünist hareketin birleşik cephe içinde diğer devrimci ve ilerici güçlerle ilişkilerini ele alış tarzları konusunda şu doğru saptamaları yapıyordu:   
“Bunun için, değişik halkçı, demokratik, ulusal ve ulusal kurtuluşçu cepheler içinde yer alan gerçek Marksist-Leninist partiler çalışma ve savaşımlarıyla bağlaşıklarının güvenini kazanmalı, bu cephelerin başına geçmeli ve onlara etkili bir biçimde önderlik etmelidirler. Marksist-Leninist partinin önderliği, onun, cephe içinde birleşmiş olan geniş kitlelerin çıkarlarına uygun doğru devrimci çizgisi, cephelerin gücü ve canlılığının ve onların devrimin amaçlarına ulaşmada oynadığı önemli rolün güvencesidir. Başka toplumsal güçler ve siyasal partilerce yönetildikleri durumlarda bu cephelerin uzun ömürlü olmadıkları, tutarlı bir devrimci çizgi izlemedikleri, sık sık karşı-devrimci amaçlara varmanın araçları haline geldikleri ve gericilikle ilk karşılaşmada bir sabun köpüğü gibi patladıkları hiç de az görülmemiştir. Marksist-Leninist partiler cephede birleştirilebilecek bütün güçlerle birleşme çizgisini izlerlerken, modern revizyonistlerin görüşlerinin tersine, yalnızca bağlaşıklarını ve yönetici rollerini korumakla kalmamalı, aynı zamanda çeşitli bağlaşıklarının yalpalamalarına, onların gerici eğilimlerine ve cepheyi bölme ve gericiliğin güçleriyle pazarlıklara başlama girişimlerine karşı da savaşım vermelidirler. Birlik ve savaşım çizgisi, cephelerin güçlendirilmesini sağlar, onları gerici ve karşı-devrimci öğelerden arındırır, onların iç  dayanışmasını ve devrimci ruhunu yükseltir ve daha sağlam temeller üzerinde daha üst düzeyde bir birliğe erişilmesine katkıda bulunur. Yalnızca birlik çizgisinin izlenmesi ve savaşımın ihmal edilmesi, sahte ve biçimsel bir birliğin oluşmasına ve gerici öğelerin ve güçlerin onu kolaylıkla yıkmasına ve yoketmesine ve böylelikle devrim davasının bizzat kendisine ağır bir darbe indirilmesine olanak verir.” (Aktaran, D. XS, Sayı: 12, s. 203-04)   (8) Partimizin, siyasal İslam ve dinsel gericiliğin oluşturduğu tehlikeyi tüm boyutlarıyla kavramasına ivedi olarak gereksinim var. Parlamenter planda Refah Partisi tarafından temsil edilen, ama kesinlikle ondan çok daha geniş ve köklü bir etkiye sahip olan bir düşman var karşımızda. Ankara ve İstanbul  başta gelmek üzere bir çok kentteki belediyeleri eline geçirmiş bulunan, kendilerine bağlı bir işçi konfederasyonu (Hak-İş) ve bir işveren örgütü (MÜSİAD) olan, Kanal 7, Samanyolu, TGRT başta gelmek üzere 200’den fazla TV istasyonunu ve yüzlerce radyo istasyonunu denetleyen, Milli Gazete, Akit, Yeni Şafak, Türkiye, Zaman gibi gazetelerin yanısıra yüzlerce yerel gazete ve dergi yayımlayan, El Baraka Türk, Faysal Finans, İhlas Holding, Kombassan Holding başta gelmek üzere çok sayıda mali ve endüstriyel kuruluşa sahip bulunan, kendi entellijentsiyasını oluşturmuş olan, Türkiye Milli Gençlik Vakfı ve diğer gençlik örgütleri aracılığıyla ülkenin her yanında  geniş bir gençlik kitlesini örgütleyen, kadınlar, memurlar ve diğer toplumsal katmanlar arasında da örgütlenen, kendisi açısından önemli bir gelir kaynağı da olan yurtdışındaki Avrupa Milli Görüş Teşkilatı’nın ve diğer gerici dinsel kuruluşların saflarında yüzbinlerce insanı toplayan, şimdi de kendilerine bağlı spor kulüpleri oluşturmaya girişen, polis örgütü içinde önemli bir etkisi bulunan ve Hizbullah’ın kişiliğinde şimdiden kendi silahlı örgütünü oluşturmuş olan dinsel gericiliğin gücü bütün bunlarla sınırlı değil. Milyonlarca müridi olan ve yalnızca burjuva partilerinin bir çoğuyla değil, ordu, istihbarat örgütleri ve sivil bürokrasiyle de içiçe geçmiş olan tarikatlar, sayısı şimdiden 75,000’e yaklaşan camiler, onbinlerce İmam Hatip ortaokulu, lisesi ve Kuran kursu, bütçesi bir çok bakanlığınkini katlayan ve Türkiye’de ve yurtdışında onbinlerce personel istihdam eden Diyanet İşleri Başkanlığı, ülkenin her tarafını sarmış olan cemaatlar, ocaklar, dergahlar, vakıflar, özel okullar, dersaneler, öğrenci yurtları ve siyasal İslamın – emperyalistlerden Suudi Arabistan başta gelmek üzere çeşitli Arap ve İslam ülkelerine, Orta Asya Türk cumhuriyetlerinden Balkanlar’a, iktidarda olmayan gerici-İslamcı örgütlerden benzer uluslararası örgütlere kadar uzanan- uluslararası bağlantıları vb. gözönüne alındığında, çok zorlu bir düşmanla karşı karşıya bulunduğumuz daha iyi anlaşılacaktır.    

Kuşkusuz homojen olduğu ve tek bir merkezden yönetildiği asla söylenemeyecek olan ve saflarında, emperyalistlerin ve Türkiye burjuvazisinin iç çelişmelerinden kaynaklanan- önemli çatlaklar da bulunan dinsel gericiliğin, diğer burjuva partilerinden ve burjuva ordusundan farklı ve üstün bir yönü, onun, gerçek bir kitle tabanına sahip olmasıdır. O, kendi tabanını ve etkilediği kitleleri bir ideolojik meşruiyet zırhıyla donatabilmekte, onları siyasal İslamın davasının haklı olduğu düşüncesiyle motive edebilmekte ve harekete geçirebilmekte, camiler, Kuran kursları, İmam Hatip okullarından vb. oluşan son derece yaygın ve etkili bir doğal örgütsel altyapıya dayanabilmektedir. Özel olarak işbirlikçi-tekelci burjuvazi ve onun devletiyle dinsel gericilik ya da daha doğrusu onun bir kesimi arasında varolan ve ilerde daha şiddetli çatışmalara da yol açabilecek olan çelişmeler, bize dinsel gericiliğin orta ve uzun erimde proletaryanın ve diğer emekçilerin en tehlikeli düşmanı ve burjuvazinin en güçlü siperi olduğunu unutturmamalıdır. Bu konuya yeterince eğilmekten uzak oluşumuzun temelinde  bir bütün olarak siyasal önderlik alanındaki zaaflarımızın ve teorik geriliğimizin yattığını düşünüyorum. Ama bu zaafların, dinsel gericiliğin temsil ettiği tehlikeyi görmemizi neden güçleştirdiğini daha somut bir biçimde anlatmakta yarar var. Burada iki önemli, ama birbiriyle yakından ilişkili nedene değineceğim.

Bunlardan birincisi, Partimizin, emperyalistlerle ve diğer gerici kliklerle olduğu gibi siyasal İslam ve onun varyantlarıyla da flört etmekte hiçbir sakınca görmeyen PKK’nın ideolojik basıncının da etkisi altında olması ve buna bağlı olarak propaganda ve ajitasyonunun hedefini fazlasıyla daraltmış olmasıyla ilgilidir. (Bu daralmanın bizi, ayrıca PKK ile emperyalizm arasındaki ilişkileri eleştirmede ve genel olarak emperyalizmi sergilemede zayıf ve tutuk bıraktığı herhalde yeterince biliniyor.) Bu dar ve kısmen sakat yaklaşım bizi aynı zamanda, kendimizi bir çeşit anti-Kemalizmle, bir çeşit “resmi ideoloji” ve MGK-karşıtlığıyla sınırlamaya, hedefi aşırı ölçüde daraltmaya ve burjuva-demokratik normları biçimsel olarak da yadsıyan dinsel gericiliğin içerdiği ve temsil ettiği potansiyel tehlikeyi küçümsemeye itiyor. Dolayısıyla, burjuva devletiyle burjuvazinin ve siyasal İslam da içinde olmak üzere gericiliğin ana gövdesi arasındaki karmaşık ilişkileri ve devletin, “sivil toplum” içindeki derin ve yaygın köklerini ve etkisini görmekte zorlanıyoruz. Oysa, burjuva devleti ve onun bir parçası olan MGK, bir siyasal ve toplumsal boşlukta değil, burjuva toplumunun zemini üzerinde durmakta, hem burjuva devleti ve hem de siyasal İslam da içinde olmak üzere burjuva gericiliği, “halk” dediğimiz o kitlenin ve özellikle de onun daha geri ve daha küçük-burjuva kesimleri arasında derin ve yaygın bir etkiye sahip bulunmaktadır. Yayımlarımızda yer yer, dinsel gericiliğin burjuva devletinin ve MGK’nın “yarattığı” ve istediği gibi yönlendirebildiği pasif bir nesne ve RP ve bağlaşıklarının da MGK’nın basit ve uysal bir aleti olarak görülmesi ve gösterilmesinin temelinde bu yüzeysel ve yeterince Marksist olmayan bakış açısı yatmaktadır.    

Bu nedenlerden ikincisi, Partimizin, ülkemizde kapitalizmin gelişme derecesini, burjuvazi-proletarya çelişmesinin keskinlik düzeyini küçümsemesi ve dolayısıyla demokratik görevlerimizin kapsamını abartırken, sosyalist görevlerimizin kapsamını alabildiğine daraltmasıyla ilgilidir. Bir ülkede, kapitalizm ne denli gelişmiş ve sosyalist devrime objektif olarak ne denli yakınlaşılmışsa, orada burjuvazinin bütün fraksiyon ve kliklerinin proletaryaya ve diğer sömürülen sınıf ve katmanlara karşı, bir proleter devrimi olasılığına karşı saflarını birleştirme eğilimi o denli güçlü olacaktır. Bu bakımdan, kendi aralarındaki asla ihmal edilmemesi gereken ve pekala ciddi çatışmalara da yolaçabilecek olan çelişmelere karşın burjuvazinin çeşitli fraksiyon ve kliklerinin, özel mülkiyetin yalnızca bir bölümüne değil, tümüne karşı savaş açması kaçınılmaz olan Türkiye ve Kuzey Kürdistan devriminin yolunu kesmek için dinsel gericiliğe dört elle sarılmaları nesnelerin doğası gereğidir. Egemen sınıfların değişik partilerinin ve askeri kliğin, en azından 1960’lardan bu yana sistemli bir tarzda yığınları din afyonuyla uyutmaya girişmelerinin temelinde işte sınıf savaşımının bu katı gerçeği yatmaktadır. Yoksa, liberal burjuvazinin ve onların kuyruğunda sürüklenen reformist ve devrimci küçük burjuvazinin temsilcilerinin ağızlarına sakız ettiği gerekçe -burjuva partilerinin oy toplama kaygısıyla dinsel gericiliğe ödün verdiği masalı- değil.       
Her halükarda, Partimizin, Türkiye ve Kürdistan devriminin yazgısı bakımından son derece büyük önem taşıyan bu konuya titizlikle eğilmesi ve bundan doğru stratejik ve taktiksel sonuçlar çıkarması gerekiyor.

                         

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: