“Birlik” ve Birlik

                                      “Birlik”  ve  Birlik 

                  

     XD  YAZI KURULUNA                                                                                                                             

                                  

             Eylül 1997                                          “Büyük, ilkesel düşüncelerin günün geçici çıkarları uğruna bu unutuluşu; bu, sonuçları hesaba katmaksızın anlık başarılar peşinde koşma, bu, hareketin geleceğinin onun bugününe kurban edilişi, ‘dürüst’ amaçlarla yapılmış olabilir; ama gene de oportünizm olarak kalır ve ‘dürüst’ oportünizm, belki de oportünizmin en tehlikeli türüdür!” 

Engels              

XD’nun Temmuz-Ağustos 1997 tarihli 11. sayısında “MLKP’nin Tarihin Dölyatağına Düştüğü An: Birlik Devrimi” başlıklı bir yazı yayımlandı. Bu yazıda son derece önemli bir dizi hatalı saptama yeralmış bulunuyor. Böyle bir yazıyı nasıl ve hangi kural ve geleneklere göre yayımladığınızı doğrusu anlayabilmiş değilim. (Tabii, yazarının hangi hakla onu, cezaevinde yapılan bir toplantıda başka grup ve çevrelerden devrimcilerin önünde okumuş olduğunu da.) Ben burada, ele aldığı konular ve tartışmaya açtığı sorunlar bakımından belki de bir kitap düzeyinde yanıtlanması gereken sözkonusu yazıdaki anti-Marksist saptamaların en önemlilerine ana başlıklar halinde değinmekle yetineceğim. Yazının devrimci-olmayan ve tasfiyecilik kokan niteliği, benim de içerik olarak sert bir eleştiri yapmamı gerektiriyor. Bundan kimsenin yakınmaması gerekiyor. Bir halk deyişinde söylendiği gibi, “Hamama giren terler.” Ayrıca, özellikle kendi konumunu unutarak ya da hiçe sayarak Marksizm-Leninizme ve Marksist-Leninist programa saldıran yazarın ve onun görüşünü paylaşanların böyle bir yakınmaya asla hakları olamayacağı da açıktır. Marksizm-Leninizme saldırma hakkını kendinde görenlerin, onun savunulmasından rahatsızlık duymamalarını beklemek hakkımızdır. Öte yandan, komünistler ve devrimciler arasındaki polemiklerin doğal sayılması gereken bir sertliği ve uzlaşmazlığının olacağının da herkesçe peşinen kabul edilmesi gerekiyor. Lenin, Marks ve Engels’in ideolojik ve siyasal polemik anlayışlarını, Mehring’in tanıklığına dayanarak açıklarken şunları söylüyordu:    “… Marks ve Engels’in ‘kibarlık’ konusunda pek fikirleri yoktur dediğinde (Der Sorgesche Briefwechsel) Mehring haklıydı: ‘Vurdukları darbenin üzerinde uzun boylu düşünmedikleri gibi, aldıkları her darbe karşısında da ağlayıp sızlanmazlardı.’ ‘Eğer onların iğnelerinin uçlarının benim kocamış, kalın ve iyi dabaklanmış derimi deleceğini sanıyorlarsa, yanılıyorlar.’ diye yazmıştı Engels bir keresinde. Ve Mehring, Marks ve Engels’ten sözederken, onlar, kendilerinin kazandığı duyarsızlığa başkalarının da sahip olduğunu kabul ediyorlardı, diyordu.” (“J. Becker, J. Dietzgen, F. Engels, K. Marx ve Diğerlerinin, F. Sorge ve Ötekilere Yazdıkları Mektupların Rusçaya Çevirisine Önsöz”, Marx, Engels, Marksizm, Ankara, Sol Yayınları, 1990, s. 163) O halde işimize başlayabiliriz.    

                                                             IHer şeyden önce, bu talihsiz metinde Türkiye komünist ve devrimci hareketinin karşı karşıya bulunduğu sorunlar tartışılırken, onun, proleter-devrimci ve küçük-burjuva devrimci bileşenleri arasında hiçbir ayrım yapılmamıştır. Dikkat edilecek olursa, yazar tüm yazı metni boyunca, genel olarak, bileşenlerini ayrıştırmadığı “devrimci hareketten” sözetmektedir. O, lafola beri gele kabilinden, “komünist ve devrimci hareket”ten sözettiği durumlarda da ikisinin farklı niteliklerini anmamak için neredeyse elinden gelen her şeyi yapmaktadır. Onda, komünist hareketin işçi sınıfının siyasal temsilcisi olduğu ve bu bakımdan, halkın küçük-burjuva katmanlarını temsil eden küçük-burjuva devrimci demokrasisi ile işçi sınıfını temsil eden komünist hareket arasında temel ve ilkesel bir farklılık olduğu düşüncesinin izi bile yoktur.      Yazı boyunca, devrimci hareketin değişik kollarını -komünist hareket, küçük-burjuva devrimci hareket, reformist demokratik hareket-  aynı sepete koymak için ve bunların hepsinin aynı zaaflarla sakatlandığını kanıtlamak için hayli ter döken yazar, bu amacına varmak için -aşağıda da göstereceğimiz gibi- gerçekleri çarpıtmayı bile göze alabilmektedir. Buna bağlı olarak o, işçi sınıfının tarihsel rolünü ve kapitalist toplumdaki tek gerçek devrimci sınıf olduğu gerçeğini, komünist hareketin yalnızca ideolojik olarak değil, örgütsel olarak da işçi sınıfının bir parçası olması ve öncelikle işçi sınıfı içinde sağlam bir temel oluşturması gerektiğini kavramamış ya da unutmuştur. O, MLKP’nin misyonunun “büyük yığınların mücadelesini hazırlamak, büyük yığınları faşizme karşı mücadelede birleştirmek, büyük yığınların devrimci hazırlığını ve eylemini örgütlemek ve yönetmek.” (XD, Sayı: 11, s. 97) olduğunu düşünüyor. Ve MLKP’nin “önder bir parti” olabilmesi için “büyük yığınlarla birleşmek, büyük yığınlarla sarsılmaz organik ve fiziki bağlar kurmak” (Adıgeçen dergi, s. 97) zorunda olduğunu. Görüldüğü gibi, yazarın sözlüğünde proletaryanın yerini, ne idüğü belirsiz “büyük yığınlar” almıştır. Yöntem açısından bunun tümüyle yanlış ve kabul edilemez olduğunun anlaşılması gerekiyor.    

                                                                    IIYazıda komünist ve devrimci hareketin temel ortak zaaflarından birinin “teorik ve ideolojik yetmezlik” olduğu belirtilmekte ve daha ilerde ise şunlar söylenebilmektedir:     “Türkiye’nin siyasal tarihi, toplumsal tarihi söz konusu olduğunda, ekonomik toplumsal tarihimizin incelenmesi söz konusu olduğunda şunu rahatlıkla kabul etmek zorundayız ki, Marksizmin yöntemine, tek tek akımların ve grupların düşünceleri, tespitleri ve analizleri, ne olursa olsun Marksizmin yöntemine sadakat ve bağlılık maalesef egemen olamamıştır. Marksizm adına ortaya çıktıkları için bu önemlidir. Yoksa her grubun, her örgütün şu ya da bu şekilde bir yöntemi benimseme ve değerlendirme hakkı vardır. Ama dikkat ederseniz, bellibaşlı bütün devrimci örgütlerin yöntemi, genel bir tablo halinde ele alırsak, tek yanlılıkla zehirlenmiş, tek yanlılıkla bozulmuş durumdadır… Bu tek yanlılık yapısal ve süreğen bir hastalık haline gelmiştir. Ele aldıkları bellibaşlı sorunların hemen tümünde, hele bunlar güncel siyasal önemi olan sorunlarsa, eksiksiz bir tek yanlılık görebilirsiniz.” (Adıgeçen dergi, s. 82-83) Daha ilerde ise şu satırları okuyoruz: “Öyle inanıyorum ki, hemen hemen hiçbir devrimci örgüt ve akım kolaylıkla ve rahatlıkla şu tarihteki belgeleri gönül rahatlığı ile alıp okuyabilirsin diyemeyecektir/ diyemez. Çünkü hepsi şurasında veya burasında bozukluklar, çürüklükler, tartışmaya değer ayıklanması gereken şeyler taşır. Bu anlamda da Marksizmin arılığından sözedilemez.” (Adıgeçen dergi, s. 83) Yazar sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bir ideolojik mücadele elbette ki olacaktır. Ama bu ideolojik mücadele, bu teorik çalışma eğer devrimin ilerleyişinin sorunlarına, gereksinimlerine kilitlenmezse, bu sorunların aydınlatılmasına, devrimci eylemin güçlenmesine kilitlenmezse dün olduğu gibi, hiçbir işe yaramayacaktır ve bize hiçbir gelecek hazırlamayacaktır.” (Adıgeçen dergi, s. 83)     Yani, bu sevgili arkadaşımıza göre, Marksizm, daha doğrusu Marksizm-Leninizm her devrimci grubun benimseyebileceği, edinme olanağına sahip olduğu bir yöntemdir. Ona göre komünist partileri de, küçük-burjuva devrimci örgütleri de bu yöntemi benimseyebilir ve edinebilirler ve Marksizmin arılığına sahip çıkabilirler. Gene ona göre, -subjektivizmin bir biçimi olan- tek yanlılıktan ister küçük-burjuva olsun, ister Marksist-Leninist, bütün devrimci örgütler kaçınabilirler. Bu arkadaşımız, Marksizm-Leninizmin, evet bir yöntem olduğunu, ama siyasal açıdan nötr olmayan bir dünya görüşü ve yöntem olduğunu, devrimci proletaryanın dünya görüşü ve yöntemi olduğunu anlamamış ya da unutmuştur. Evet, Marksizm-Leninizm bir yöntemdir; ama o alelade tekniksel ya da yazınsal bir yöntem, yeterince çaba harcanması halinde herhangi bir parti, grup ya da birey tarafından iradi olarak benimsenebilecek, edinilebilecek bir yöntem değildir. Dolayısıyla, arkadaşımızın yaptığı gibi küçük-burjuva devrimci örgütleri “teorik ve ideolojik yetmezlik”lerini aşmaya ve onları Marksizm-Leninizmin eleştirel ve devrimci yöntemini edinmeye çağırmak saçma ve kusura bakmayın, ama ahmakça bir şeydir.      Demek ki, her şeyden önce sorunun konuluşu yanlıştır. Biz, küçük-burjuva devrimci örgütleri “Marksizmi yöntemine sadakat” göstermeye, “teorik ve ideolojik yetmezlik”lerini aşmaya, tek yanlılıktan kurtulmaya vb. çağırmayız. Çünkü bu örgütlerin sorunu ve eksiği “yetmezlik” değildir. Tek yanlılık da içinde olmak üzere, onların “yetmezlik”leri ve diğer anti-proleter görüş ve pratikleri, objektif niteliklerinden, kendi küçük-burjuva sınıfsal doğalarından kaynaklanmaktadır. Zaten, “Devrimci teori olmadan devrimci bir hareketin olamayacağını” savunan komünistlerden farklı olarak, devrimci küçük burjuvazi için devrimci teorinin, yani Marksizm-Leninizmin olmayışının pek de fazla bir önemi yoktur. Lenin, devrimci küçük burjuvazinin temsilcisi olan ‘Sosyalist Devrimciler’i eleştirirken şunları söylüyordu: “Kanımızca, sosyalizmin buhranı, ciddi sosyalistlerin en azından teoriye bir kat daha önem vermelerini, yani daha kararlı bir şekilde kesin tavır almalarını ve kendileri ile yalpalayan ve güvenilmez unsurlar arasında daha kesin bir sınır çekmelerini zorunlu kılmaktadır… Bizce teorinin olmayışı, devrimci bir akımın varolma hakkını ortadan kaldırır ve onu eninde sonunda kaçınılmaz olarak siyasi iflasa mahkum eder. Sosyalist Devrimcilere göre ise, teorinin olmayışı, ‘birlik için’ en bulunmaz ve en elverişli bir durumdur.” (“Devrimci Maceracılık”, Örgütlenme Üzerine, İstanbul, Aydınlık Yayınları, 1977, s. 59)     Bu söylenenler kendi ülkemiz ve devrimci hareketimiz için de büyük ölçüde geçerli değil mi? Menşevizmin ve revizyonizmin baş temsilcisi olan TKP’nin 1920’lerin sonlarından 1980’lerin sonlarına değin uzanan süreyi kapsayan yaşamının bir teorik kısırlık ve çoraklıkla nitelenmiş olmasının, 1970’lerin ikinci yarısında devrimci örgütlerin sayısal ve siyasal olarak büyümelerine karşın teori alanında -yazarın da bir yere kadar haklı olarak yakındığı- bir teoriye ilgisizlik sergilemelerinin ve bugün devrimci küçük burjuvazinin en öndegelen temsilcileri konumunda olan DHKP-C, TKP (M-L) ve TKP/ M-L’nin, teorik gerilikleri ve fukaralıklarının asla bir rastlantı ürünü olmadığı, bunun Lenin’in deyişiyle onları “kaçınılmaz olarak siyasi iflasa mahkum” ettiği ve edeceği şimdiden söylenemez mi? Dahası, tepeden tabana kadar bizim saflarımızda görülen teoriyi önemsememe eğilimi de rastlansal bir şey olmayıp, bizim geçmişten devraldığımız küçük-burjuva zaaflarımızın sürdüğünün bir göstergesi, kanıtı değil mi? Dolayısıyla, yazarın, küçük-burjuva devrimci demokrasisini “teorik ve ideolojik yetmezlik”lerini aşmaya, tek yanlılıktan kurtulmaya ve “Marksizmin arılığı”nı savunmaya çağırması, bu bakımdan da saçma ve anlamsız olmakla kalmamakta, komünist hareketin saflarında bu akımlara ilişkin olarak yersiz ve oportünist beklentiler yayma tehlikesini taşımaktadır.      

İşin tuhafı yazar arkadaşımız, Türkiye devrimci hareketini etkisi altına aldığını ileri sürdüğü “teorik ve ideolojik yetmezlik” hastalığından yakındığı ve “marksizmin yöntemine sadakat ve bağlılığın … egemen olama”dığını söylediği aynı bölümde, devrimci hareketi, aynı zamanda bunun tersini yapmakla suçlamaktadır! O, Türkiye devrimci hareketinin iktidar perspektifinden yoksunluğunu, sektarizmini, kitlelerden kopukluğunu vb. eleştirirken, dogmatizmle sakatlanmış olduğunu ileri sürdüğü bu hareketin, ilkeleri ve teorik doğruları savunduğunu, ama bunun da ilerisine geçemediğini şöyle anlatıyor: “… somut politikanın yerine ilkeleri, teorik doğruları geçiren, ülke gerçeklerinden, devrimimizin özgün gelişme çizgisini anlama yeteneğinden yoksun tarzı sorgulamayı ve aşmayı başaramazsak, yüzyıllık dönemde, Türkiye’de ve Kürdistan’da devrimin ve halk kitlelerinin önüne çıkmış olan bu büyük tarihi devrimci fırsatı değerlendirme başarısını da gösteremeyiz.” (XD, Sayı: 11, s. 81, abç)      Öte yandan, komünist hareketin “teorik ve ideolojik yetmezlik”lerinin ve tek yanlılıklarının olması ile küçük-burjuva devrimciliğinin bu türden ideolojik hastalıklarla sakatlanmış olması, tümden farklı şeylerdir. Proleter-devrimciliği ile küçük-burjuva devrimciliği arasındaki sınırları ve duvarları ortadan kaldırabileceğini sanan yazar, bu türden ideolojik hastalıkların komünist hareket bakımından arızi, geçici ve koşullara bağlı olarak ortaya çıktığını, ama küçük-burjuva devrimci hareketin -kendi deyişiyle- “yapısal ve süreğen” olarak bu hastalıklarla sakatlanmaya mahkum olduğunu da kavramamıştır. Onun, Marksist-Leninist hareket te içinde olmak üzere devrimci hareketin tümü bakımından, tek yanlılığın “yapısal ve süreğen bir hastalık” haline gelmiş olduğu biçimindeki kişisel ve yalnızca kendisini bağlayan görüşü ise son derece subjektif ve hatalı bir saptama olmanın ötesine gitmemektedir.     Herhangi bir sınıfın ya da onun örgütünün, herhangi bir başka sınıfın ya da onun örgütünün ideolojisini/ dünya görüşünü kendi keyfine ya da seçimine göre benimseyebileceği düşüncesi çocukça ve gülünçtür. Marksizm, sınıfların ve onlar arasındaki savaşımın objektif varlığının kabulünden yola çıkar. Bizim irademizden tümüyle bağımsız olarak varolan bu sınıfların objektif konumlarıyla, onların bugün sahip oldukları ya da yarın sahip olabilecekleri ideolojileri/ dünya görüşleri arasında keyfi değil, bilimsel olarak saptanabilecek belirli bir neden-sonuç ilişkisi vardır. Sosyalizmin başka emekçi sınıfların değil, burjuvazi ile kendisi arasındaki çelişmenin bilincine varan modern işçi sınıfının savaşımıyla kurulabileceği öngörüsü de bu yaklaşımın doğrudan bir sonucudur. Bütün bunları görmemek, anlamamak; materyalizmin yerine idealizmi geçirmek, Marksizmin ABC’sini yadsımaktır.      

Demek oluyor ki, kural olarak, Türkiye’de olduğu gibi, en azından 1970’lerin ortalarında oluşmuş olan, yani yirmi küsur yıllık tarihleri olan küçük-burjuva devrimci örgütlerin Marksist bir konuma çekilebileceği düşüncesi ham bir hayalden başka bir şey değildir. Ezilen ve sömürülen sınıflar arasında birer Çin seddi olmadığını yadsımıyor, küçük burjuvazinin, kapitalizmin evrimine bağlı olarak yoksullaşan alt katmanının proletaryanın saflarına atılmasının ve proletaryanın kapitalizme karşı yığın savaşımının gelişmesinin, bu katmana dayanan devrimci örgütlerin Marksizme yakınlaşmasının objektif zeminini ve olanaklarını ortaya çıkardığını unutmuyoruz. Ayrıca, görece yakın bir tarihte oluşmuş ve kendi küçük-burjuva ideolojik/ siyasal konumunu pekiştirmemiş ve kemikleştirmemiş olan devrimci-demokratik örgütlerin tekil mensuplarının ya da hatta proletaryayla burjuvazi ve devrimle karşı-devrim arasındaki güç dengesinin birincilerin yararına büyük ölçüde değiştiği koşullarda bu tür örgütlerin sol kanatlarının Marksist bir konuma kazanılmasının bir ölçüde olanaklı olabileceğini de yadsımıyoruz. Türkiye’de 1970’lerin sonunda, devrimci-demokrasinin Marksizm-Leninizme en yakın kanadını oluşturan ve çok kısa bir siyasal geçmişleri olmuş olan TİKB, TKP (M-L) Hareketi, THKP-C (M-L) ve TDKP-İÖ’nün, içlerinden çıktıkları örgütle ya da geçmişleriyle bir dizi ideolojik çatışma ve hatta örgütsel kopuşlar yaşayarak Marksist bir konuma gelmeleri ya da yaklaşmaları, bunun en iyi bilinen örneklerinden birini oluşturur.      Ülkemizde, bu türden bir gelişmenin bugün olmasa da gelecekte yaşanması bütünüyle olanaksız değildir elbet. Eğer Türkiye komünist hareketi güçlerini militan ve birleşik bir komünist partisinin saflarında biraraya getirebilir, daha çok demokratizm biçimini alan sapma eğilimlerine karşı kararlı bir savaşım yürüterek ideolojik birliğini pekiştirebilir, ülkemizin gerçekliğini daha derinlikli bir biçimde kavrayabilir ve hepsinden önemlisi işçi sınıfının ve diğer sömürülen yığınların bağrında koparılamaz kökler salabilir, onların emperyalizme ve kapitalizme karşı savaşımının gerçek önderi haline gelebilir, devrimde proletaryanın hegemonyasını bir iddia olmaktan çıkarıp bir gerçek haline getirebilirse; böyle bir gelişme yaşanabilir. Böyle bir durumda, milyonları kucaklayan ve iktidara yürüyen komünist partisinin ideolojik, siyasal ve örgütsel basıncı; işçi ve emekçi yığınlarla güçlü bağları olan devrimci demokratik örgütlerin saflarında bir çatlamanın subjektif koşullarını olgunlaştırabilir; onun gericileşmekte olan sağ kanadıyla, komünizme yaklaşmaya başlayan sol kanadı arasında bir çatışmaya ve saflaşmaya ve küçük-burjuva demokrasisinin sol kanadıyla komünist hareketin tek bir parti çatısı altında birleşmesinin yolunu açabilir. Ancak, tarihsel deneyim, böylesi elverişli koşullarda gerçekleştirilebilecek devrimci birliklerin bile kendi bağrında bazı tuzakları sakladığını yeterince kanıtlamış bulunuyor. (1) Tabii, bu senaryoyla küçük-burjuva devrimci örgütlerin “teorik ve ideolojik yetmezlik”lerini aşarak vb. proleter-devrimciliğe evrimini kural haline getiren, genelleştiren yazarın gerici ütopyası arasında hiçbir benzerlik ve ortak yan olmadığı ortadadır.     

                                                             IIIYazar bir başka yerde, “birleştirici bir teorik görüş açısına” sahip olmanın gereğinin altını çiziyor. O, Lenin’in, “Birleşmeden önce ve birleşebilmemiz için, ilk başta, aramızdaki ayrılığın sınırlarını kesin olarak çizmemiz gerekir.” sözlerinin “geçersizliğini”, ya da aynı anlama gelmek üzere, yalnızca 1900’lerin başlarının Rusyası için geçerli olduğunu (!) kendince şöyle kanıtlıyor: İşte böyle olduğu içindir ki, Türkiye devrimci hareketinde daima ve sürekli ilkesiz ayrılıkları haklı çıkarmak için başvurulan Lenin’in pasajının çok büyük bir değeri yoktur. Lenin’in o bilinen… görüş açısı Rusya açısından iyidir, güzeldir, somut bir ihtiyacı yanıtlar, ama Türkiye açısından şuna emin olun ki ağırlıklı bir değeri yoktur. Çünkü Rusya’da örgütler son derece küçük, yerel ve bölgesel gruplardır, o günkü iletişim ve teknoloji koşulları altında birbirlerinin görüşlerini bilmezler, birbirleriyle yakın bir etkileşim içinde değillerdir. Ama Türkiye öyle değil ki… Kimsenin başka örgütler hakkında teorik, programatik görüşleri hakkında bilmediği bir şey yoktur.” (XD, Sayı: 11, s. 88, abç)       Bu anti-Marksist, geri ve yakışıksız açıklamanın bir komünistin ağzından yapılmış olması son derece üzücüdür. Ama daha da üzücü ve kaygı verici olanı, Lenin’in proleter partisinin inşasına ilişkin bu temel yaklaşımını “yalnızca 1900’lerin başlarının Rusyası için geçerli” gören yazarın oportünizminin ve çokbilmişliğinin  XD yazı kurulu tarafından onaylanmış olmasıdır; böylece ödüllendirilmiş olan yazarın hatalı görüşlerinin dergide bu biçimiyle yayımlanması yoluyla yazarın Lenin’e saldırısının, Yazı Kurulu tarafından desteklenmiş olmasıdır.      

Birleşmeden önce ve birleşebilmek için aramızdaki görüş ayrılıklarının saptanması ve bunların giderilmesi için ilkeli bir ideolojik savaşımın yürütülmesi ve dahası, bu savaşımın birleşmeden, yani komünist bir kollektifin oluşumundan sonra da başka biçimlerde kesintisiz olarak sürdürülmesi, proleter partisinin inşasının temel yasalarından biridir. Lenin bu sözleri, 1900’de kaleme aldığı “Iskra’nın Yayım Kurulunun Deklarasyonu” adlı yazıda söylemişti. O zamanlar Rusya’da sosyal-demokratik (yani, komünist) düşünceler aydınlar arasında hızla yayılıyor, işçi sınıfı hareketiyle birleşmeye başlayan sosyal-demokratik hareketin saflarında Bernsteincılık ve ekonomizm güç kazanmaya başlıyordu. Lenin, bu koşullar altında, tutarlı Marksist bakış açısından sapmalara karşı savaşımın yoğunlaştırılması ve hareketin doğru rotasından sapmasına olanak tanınmaması gerektiği düşüncesindeydi. O sözkonusu yazısında aynen şöyle diyordu: “Birincisi, açık konuşmak gerekirse, halihazırda Rus Sosyal-Demokratları arasında hüküm süren görüş ayrılıkları ve kafa karışıklıklarını ortadan kaldırmak için, sağlam bir ideolojik birlik için çaba harcamamız gerekiyor. Bu ideolojik birlik bir Parti programı aracılığıyla pekiştirilmelidir. İkincisi, biz özellikle, hareketin bütün merkezleri arasında bağlar kurmak ve sürdürmek, harekete ilişkin olarak eksiksiz ve zamanında bilgi sağlamak ve gazetelerimizi ve dergilerimizi Rusya’nın her yanına düzenli bir biçimde ulaştırmak için bir örgütlülük oluşturmalıyız…    “Söylemiş olduğumuz gibi, Rus Sosyal-demokratlarının ideolojik birliği, yaratılmayı bekliyor ve bizim düşüncemize göre, bu amaçla günümüz ‘ekonomistlerinin’, Bernsteincıların ve ‘eleştiricilerin’ gündeme getirdiği temel ilke ve taktik sorunları üzerinde açık ve herkesi kucaklayan bir tartışma yapmak gerekmektedir. Birleşmeden önce ve birleşebilmemiz için, en başta sağlam ve kesin sınır çizgileri çekmemiz gerekiyor. Aksi takdirde, birliğimiz tümüyle hayali olacak, hüküm sürmekte olan kafa karışıklığını gözlerden saklayacak ve onun köklü bir tarzda ortadan kaldırılmasını önleyecektir.” (“Declaration of the Editorial Board of Iskra”, Collected Works, Cilt 4, Moskova, Foreign Languages Publishing House, 1972, s. 354)      Demek ki, yazarın sandığının tersine, o günün Rusyası’nda sorun asla, grupların “son derece küçük, yerel ve bölgesel” olması ve zamanın “iletişim ve teknoloji koşulları altında birbirlerinin görüşlerini bilmemeleri, birbirleriyle yakın bir etkileşim içinde” olmamaları falan değildir. Sorun, Rus Sosyal-Demokratik hareketini etkisi altına almaya başlayan ekonomizmin yenilgiye uğratılması, böylelikle hareketin ideolojik birliğinin pekiştirilmesi ve bu temelde işçi hareketinin ve sosyalist hareketin dağınık yerel merkezlerinin bir merkezi önderlik çevresinde örgütsel olarak birleştirilmesiydi. Şunu da anımsatmalıyım ki, o dönemde Rusya’daki bütün gruplar, esas olarak yurtdışında çıkarılan yayım organları ve bu alanda bulunan ileri kadroları aracılığıyla birbirlerinin görüşleri konusunda aşağı yukarı tam bir bilgi sahibiydiler.      

Lenin’in formülasyonu o gün ve Rusya için de geçerliydi ve bugün ve başka ülkeler için de geçerlidir. Bu bakımdan, sözkonusu formülasyon için yapılan “Türkiye açısından… ağırlıklı bir değeri yoktur.” biçimindeki bir değerlendirme, yalnızca bir saygısızlık ve haddini bilmezlik olmakla kalmıyor; aynı zamanda, eskilerin deyimiyle “cesaretini cehaletinden alan” yazarın ve ona destek veren XD Yazı Kurulunun Marksist bilgi ve kültür birikiminin zayıflığını ele veriyor. Lenin, 1900 yılında, o gün Rus Sosyal-Demokratik hareketinin gelişmesinin ve güçlerini birleştirmesinin önündeki temel engel olan ekonomizme karşı savaş açıyor ve bu birleşmenin sağlanabilmesi için ekonomizmle devrimci Marksizm arasında “sağlam ve kesin sınır çizgileri” çekilmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyordu. Ve devamla, bunun başarılamaması durumunda “birliğin hayali” olacağını ve “hüküm sürmekte olan kafa karışıklığını” gözlerden saklayacağını söyleyerek tutarlı Marksistleri uyarıyordu.     Anlaşılabileceği üzere, Lenin çeşitli komünist ya da komünizme doğru yürüyen grupların, birleşebilmeleri için aralarındaki görüş ayrılıklarını berrak bir biçimde saptamalarını, ama asıl önemlisi, bu görüş ayrılıkları üzerinde -komünist birliği sağlamayı amaçlayan- bir ideolojik tartışma ve savaşım yürütmelerini öngörüyor. Demek ki, olayın özü asla, yazarın söylediği gibi, birbirlerinin görüşlerini bilme, birbirlerinin teorik ve programatik görüşleri konusunda bilgi sahibi olma vb. değildir. Asıl gereken ve önemli olan, bu görüş ayrılıklarını saptadıktan sonra, onları “ortadan kaldırmak için, sağlam bir ideolojik birlik için çaba harcama..” ve bu ideolojik birliğin “bir Parti programı aracılığıyla pekiştirilme”sidir. (Lenin)      Türkiye devrimci hareketi içinde meydana gelen bölünmelerde, sektarizm ve dar grupçuluktan kaynaklanan ilkesiz ayrılıkların önemli bir rol oynadığı doğrudur. Bu sektarizm ve dar grupçuluk geleneğinden komünist hareketin kendi nasibini aldığı da. Dahası, yazar arkadaşımızın 1970’li yılların ikinci yarısında ülkemizde, ideolojik ve teorik savaşım adına, demokrasi ve sosyalizm kavgasının gerçek gereksinimlerine yanıt vermeyen skolastik tartışmaların sık sık yaşandığı, bu tartışmaların çoğu zaman devrimci hareketin önünü açıcı bir işlev görmediği ve gruplararası yarış mantığıyla sakatlanmış olduğu yolundaki gözleminin de önemli bir doğruluk payı taşıdığını kabul etmemiz gerekiyor. Ancak, bu geleneğin eleştirilmesi ve mahkum edilmesi gereğinden yola çıkarak, komünist hareketin birliğinin sağlanmasının evrensel Leninist yöntemini sorgulamak ve yadsımak, sapla samanı birbirine karıştırmaktır. Bu, genel olarak oportünizmin ve özel olarak da  işçi partileri içindeki oportünizmin varlığını meşru gören İkinci Enternasyonal oportünizminin, Sovyet modern revizyonizminin, Maoizmin vb. konumuna kaymaktır; oportünizmden ve revizyonizmden arınmış yeni tipte proletarya partileri olmadan proleter devriminin zafere ulaşamayacağını söyleyen Leninizmin yadsınmasıdır. (2)      

Devrimci demokrasinin sol kanadının belirli koşullarda komünizme evrimi olsun, komünist hareketin ülke düzeyinde ve uluslararası düzeyde birliğinin sağlanması, korunması, geliştirilmesi olsun, her zaman, oportünizmle Marksizm arasında sağlam ve kesin sınır çizgilerinin çekilmesini ve komünist hareketin kendi içinde ya da dışında ortaya çıkan her tür ve renkten sapmalara ve oportünizme karşı -burjuva toplumunun devrimci bir tarzda dönüştürülmesi kavgasıyla içiçe olması gereken- ilkeli ideolojik savaşımdan geçmiştir ve geçecektir. Burjuva ve küçük-burjuva dünya görüşünün işçi sınıfı hareketi ve komünist hareket içindeki yansıması ve uzantısı demek olan oportünizme karşı savaşım ve ondan sürekli olarak kopma; işçi sınıfının ve diğer sömürülen yığınların devrimcileştirilmesinin ve komünist partilerinin önderliği altında birleştirilmelerinin de olmazsa olmaz önkoşuludur. Engels, Bernstein’a yazdığı 20 Ekim 1882 tarihli mektupta, “Öyle görünüyor ki, büyük ülkelerdeki bütün işçi partileri, genel olarak diyalektiksel gelişim yasaları uyarınca, ancak iç savaşım yoluyla gelişebilirler.” (K. Marx and F. Engels, Selected Correspondence, Moskova, Foreign Languages Publishing House, 1956, s. 425) diyordu. Bunları anlamayanlar ne Engels’i ve Lenin’i ve Bolşevik Partisi’nin deneyimini anlayabilmişlerdir; ne de uluslararası komünist hareketin ve Türkiye devrimci hareketinin ve kendi öncellerimizin deneyimini. Eğer TKP (M-L) Hareketi, 1976’daki tartışma kampanyasında TKP (M-L)’nin dogmatik Maoist pozisyonuna karşı, sosyo-ekonomik yapı konusunda vb. savaşım vererek Maoizmden kopuşun ilk adımlarını atmasaydı ve THKP-C (M-L)’nin devrimci kadroları, 1977-78’de kapağı Aydınlık kliğinin saflarına atan oportünist önderliğe karşı örgütü savunmak için başkaldırmış olmasalardı ve eğer öncellerimiz, AEP’nin yardımıyla “Üç Dünya” teorisine ve Maoizme karşı bir savaşım vererek bu oportünist teori ve anlayışlardan kopmasalardı, bugün bulunduğumuz konuma ulaşmamız sözkonusu olamazdı. Ve tersine, öncellerimizin, devrimci demokratizmden daha erken ve daha kararlı bir tarzda kopmuş olmaları halinde, bugün her bakımdan daha ileri bir noktada olmuş olacağımızı rahatlıkla söyleyebiliriz. Örneğin, TKP (M-L) Hareketi, sosyo-ekonomik yapı konusunda 1976’da yakaladığı düzeye -Türkiye’nin yarı-feodal değil, kapitalist bir ülke olduğu kavrayışı- bağlı olarak, güçlerini kentlere ve proletaryaya yöneltmiş, 1986’da toplanan 1. Olağanüstü Konferansı’nda 1972-79 dönemini daha devrimci bir tarzda değerlendirmeyi başarabilmiş olsaydı, öncellerimiz “Üç Dünya” teorisine ve Maoizme karşı ideolojik savaşımı mantıksal sonuçlarına kadar ilerletmiş ve komünistlerin birliği konusunda 1980’lerin ikinci yarısında ulaşmış oldukları anlayışa daha erken ulaşmak için gereken devrimci öngörü, kararlılık ve siyasal cesareti göstermiş olsalardı vb., herhalde komünist hareket bugün boğuşmak zorunda kaldığı bir dizi ilkellik ve amatörlükten yakasını çoktan kurtarmış ve gündemine daha ileri ve daha önemli sorunları almış olurdu.      Dolayısıyla, yazarın söylediği gibi “birleştirici bir teorik görüş açısına” değil,  tersine, “ayırıcı bir teorik görüş açısına” sahip olmamız gerekiyor. Gerçek birliğe, komünist birliğe ulaşmanın yolu, oportünizm ve revizyonizmle yollarımızı ayırmaktan, onlarla bölünmenin sağlanmasından geçer. Lenin’i başka bir yerde değil, birlik devrimimizin O’nu bütünüyle doğrulamış olan deneyimlerini anlattığı yazısında eleştirmeye kalkışan yazar, MLKP’nin kuruluş sürecinin özdeneyimini de anlayamamıştır. Sağır sultanın bile bildiği gibi, MLKP, her iki örgütteki komünistlerin kendi önyargılarına, subjektif kuşkularına ve birliğin açık ve gizli düşmanlarına karşı verilen karmaşık bir ideolojik savaşımın ve bu ikincilerden kopuşun ürünü olarak doğdu. Lenin, “Proleter Devriminin Askeri Programı” adlı makalesinde,    “Oportünizme karşı savaşımla sıkı sıkıya bağlantılı değilse, emperyalizme karşı savaşım ya bir boş söz, ya da sahtekarlıktır.” (“The Military Programme of the Proletarian Revolution”, Collected Works, Cilt 23, Moskova, Foreign Languages Publishing House, 1974, s. 83) diyordu. Gene O, Ne Yapmalı? adlı yapıtının girişine Lassalle’ın, 24 Haziran 1852’de Marks’a yazdığı mektubundan aktardığı ve kuşkusuz büyük değer verdiği aşağıdaki sözlerini koymuştu: “… Parti mücadeleleri, bir partiye güç ve canlılık kazandırır; bir partinin zayıflığının en iyi kanıtı, dağınıklık ve açık-seçik sınırların bulanıklaşmasıdır; bir parti kendisini arındırarak güçlenir…” (Aktaran Lenin, Ne Yapmalı?, 1977, s. 9)      

Ama yazarın  yaklaşımı, aynı zamanda, devrimde proletaryanın hegemonyası için savaşım verme, küçük-burjuva demokrasisinin yığınlar üzerindeki etkisini kırma görevlerini tanımayan ve komünist hareketi ve işçi sınıfı hareketini küçük-burjuva demokrasisinin ve dolayısıyla burjuvazinin kuyruğu ve yedeği haline getiren Menşevizmin yaklaşımıdır. Bu, bizde moda olmuş deyimle iddiasızlık ve iktidar ruhundan yoksunluktur. Stalin, Bolşevik Partisi’nin deneyimlerinden çıkan sonuçları anlatırken,   “Parti tarihi bunlardan başka bize, işçi sınıfı partisinin, kendi saflarındaki oportünistlere karşı tavizsiz bir mücadele vermezse, kendi içindeki teslimiyetçileri ezmezse, saflarında birliği ve disiplini koruyamayacağını; ne proletarya devriminin örgütleyicisi ve önderi rolünü, ne de yeni sosyalist toplumun kurucusu rolünü oynayamayacağını öğretiyor.” (SBKP (Bolşevik) Tarihi, 1975, Bolşevik Partizan Yayınları, s. 433) diyordu. Acaba bu saptamaların da mı dünya geneli ve Türkiye özeli için “çok büyük bir değeri yoktur”; acaba onlar da mı yalnızca “Rusya açısından iyidir, güzeldir, somut bir ihtiyacı yanıtlar”? Zaten yazarın ve onun gibi düşünenlerin sergilemekte olduğu oportünist yaklaşım ve diğer bazı veriler ne yazık ki, MLKP’nin saflarında ulaşılmış olan birlik düzeyinin yeterli olmadığını, gerek özel olarak bu saflarda ve gerekse genel olarak Türkiye komünist hareketinin saflarında önemli bir ideolojik kafa karışıklığı yaşandığını ve Lenin’in anlatımıyla, daha “sağlam ve kesin sınır çizgileri çekmemiz” gerektiğini fazlasıyla kanıtlıyor. Aksi takdirde, MLKP’nin birliği, gene Lenin’in anlatımıyla “tümüyle hayali olacak, hüküm sürmekte olan kafa karışıklığını gözlerden saklayacak ve onun köklü bir tarzda ortadan kaldırılmasını önleyecektir.”      Geçerken, komünist hareketin dünya ölçeğindeki zayıflığının ve revizyonizmin ve onun varyantlarının yaygın etkisinin, bu gereksinimi çok daha yakıcı hale getirdiğine işaret etmeliyim. Bu konuya literatürümüzde zaman zaman değinilmiş bulunduğu için, sorunun bu yanının anlaşılmasında özel bir zorluk olmasa gerek. Herhalde, tüm aklıbaşında komünistler, Stalin ve onun SBKP’si, hatta Enver Hoca ve onun AEP’i çapında bir uluslararası komünist otoritenin bulunmayışının da yardımıyla 1950’lerin ortalarından bu yana geçen süre içinde Maoizm, Trotskizm, Guevarizm, Sovyet modern revizyonizmi, Avrokomünizm gibi anti-Marksist akımların dünya komünist ve devrimci hareketinin saflarında önemli bir gerileme ve kafakarışıklığının yaratılmasına katkıda bulunmuş olduğunun ve 1989-90 yıllarında revizyonist/ sosyal-emperyalist blokun çöküşünün ve sosyalist Arnavutluk’un emperyalizme teslim oluşunun bu gerileme ve kafakarışıklığını daha da derinleştirdiğinin ve buna belli bir demoralizasyon öğesi eklediğinin vb. farkındadır. Onlar, uluslararası alanda yaşanan bu gelişmelerin Türkiye devrimci hareketinin özellikle küçük-burjuva devrimci kanadının saflarında önemli bir ideolojik sarsıntıya, bir dizi “yeni” arayışa ve sivil toplumcu, yarı-Trotskist ve sosyal-demokratik etkinin güçlenmesine katkıda bulunduğunun da farkındadırlar. Bu koşulların, bizleri hem Marksizm-Leninizmi daha derinden kavramak ve onu geliştirmek ve zenginleştirmek için ve hem de onu devrimimizin somut pratiğiyle birleştirmek için daha fazla çaba harcama yükümlülüğüyle olduğu gibi, her tür ve renkten anti-Marksist eğilimle aramıza, Lenin’in deyimiyle daha “sağlam ve kesin sınır çizgileri çekme” yükümlülüğüyle karşı karşıya getirdiği yeterince açık olmalı. Hal böyleyken, “ilkesiz ayrılıkçılık”ı bir çeşit baş düşman ilan etmek ve komünist olmayan devrimci akımlarla aramızdaki ayrım çizgilerini belirsizleştirmeye çalışmak, gene Lenin’in anlatımıyla, cenaze törenindeki insanlara “gözünüz aydın!” demeye benziyor.      

Bizim, -içeriğini doğru anlamamız ve doğru tanımlamamız kaydıyla- “birlikçi” ya da “birleştirici” olmamız ve bir bütün olarak devrimci hareketin eylem birliğini ve komünist hareketle küçük-burjuva devrimci demokrasisinin emperyalizme ve gericiliğe karşı siyasal bağlaşmasını savunmamız tümüyle meşru ve gereklidir. Komünist hareketin farklı bileşenleri arasındaki ilkesiz ayrılığa, sekter ve grupçu eğilimlere karşı çıkmamız da. Ama bu “birlikçilik” ve “birleştiricilik” bize, küçük-burjuvazinin komünist harekete karşı bir dizi kanaldan yürüttüğü/ yürüteceği -ve son çözümlemede emperyalizmin ve burjuvazinin değirmenine su taşıyan- saldırılara karşı kararlı ve ilkeli bir ideolojik savaşımın verilmesinin ve komünist hareketle küçük-burjuva devrimci demokrasisi arasında kesin ve kalın bir sınır çizgisi çekilmesinin yaşamsal ve giderek artan önemini unutturamaz. Bizim “birlikçiliğimiz” asla proleter sosyalizmiyle küçük-burjuva sosyalizminin alaşımının, harmanlanmasının sağlanması anlamına gelmez ve gelemez. Geçerken şunu da belirtelim: Komünist hareketle devrimci-demokratik hareket arasındaki sınırları kaldıran yazarın ima ettiğinin tersine, “birleşmeden önce ve birleşebilmemiz için, en başta sağlam ve kesin sınır çizgileri çekmemiz” gerektiğini söylerken Lenin yalnızca komünist hareketin birliğinin sağlanmasının yöntemini tartışmaktadır. Bu bakımdan, yukarda sunduğumuz alıntısında, Türkiye için, “Kimsenin başka örgütler hakkında teorik, programatik görüşleri hakkında bilmediği bir şey yoktur.” demesi, yazarın genel olarak devrimci hareketin birliğinin sağlanmasının yöntemini tartıştığını gösteriyor. Bu, birlik sorununa anti-Leninist bir tarzda yaklaşan yazarın oportünist tutarlılığının bir başka anlatımıdır.      Komünist hareketin birliği sorunuyla, genel olarak devrimci hareketin birliği sorunu farklı şeylerdir; dolayısıyla her iki görevin yerine getirilmesinin araç ve yöntemleri de farklı olacaktır. Bizim “birlikçiliğimiz”, bizi küçük-burjuva devrimci demokrasisinin siyaset yapma tarzının düzeltilmesine, onun iç parçalanmışlığının aşılmasına ya da diğer sorunlarının çözümüne katkıda bulunmak gibi özel bir yükümlülükle de karşı karşıya bırakmaz. Bu, bizim işimiz değildir. Bu bakımdan, yazar arkadaşımızın, 1990’ların başında eski siyaset yapma tarzının sözümona tıkandığını ve bu eski tarzın “ister istemez grupların, örgütlerin, partilerin tartışma/ sorgulama gündemine” girdiğini söyleyerek, küçük-burjuva devrimci demokrasisine “yeniden yapılanma” tavsiyesinde bulunması da, bütünüyle yersizdir. Komünist hareketin -ulusal devrimci hareket te içinde olmak üzere- küçük-burjuva devrimci demokrasisi karşısındaki tutumu her zaman onun ideolojik ve siyasal plandaki yalpalamalarını eleştirmek, proletaryayı ve diğer emekçileri onun siyasal-örgütsel etki alanından koparmak ve komünizme kazanmak, ama aynı zamanda onunla emperyalizme ve gericiliğe karşı olabildiğince geniş, değişik ve uzun erimli siyasal bağlaşmalar oluşturmak ve onun en iyi öğelerini kendi saflarına çekmek için çaba harcamak olmuştur.    

                                                          IVYazının bir yerinde, Türkiye devrimci hareketinin ne denli “şabloncu” ve şematist olduğunu sözümona kanıtlamak için şunlar söyleniyor: “Biz Türkiyeli devrimciler, uluslararası devrimci ve komünist hareketin deneyleri sözkonusu olduğunda, tarihin en karanlık köşelerini karıştırmak ve birşeyler öğrenmek, hatta bir çok durumda kopya çekmek, şablonculuk yapmakta oldukça yetenekliyizdir. Fakat yakın tarihin devrimci deneyleri sözkonusu olduğunda, ama özellikle de kendi ülkelerimizde, Kürdistan ve Türkiye’de devrimci hareketin-devrimci örgütlerin deneyleri sözkonusu olduğunda, oldukça dar görüşlü, oldukça bencil, oldukça ilgisiz olduğumuz hiç kimsenin reddedemeyeceği gerçekliğimizdir. Bu öncelikle Türkiye ve Kürdistan’da iddia sahibi olduğunu söyleyen örgütler adına yapılmalıdır. Çünkü yanıbaşımızdaki Kürdistan devrimi ve ulusal kurtuluşçu hareketin deneylerinden öğrenmeyi başaramadık.” (XD, Sayı: 11, s. 80) Daha ilerde ise şunlar söyleniyor: “İkincisi; ideolojik ve teorik çalışma adına ikamecilik en belirgin özelliktir. Bu ikamecilik, her belirli akımın, belirli uluslararası merkezlerin arkasından sürüklenmesinden ibarettir. Elbette ki devrimci örgütler enternasyonalizm iddiasında olacaktır… Ama biz burada, bir kişiliksizlikten, sürüklenmekten sözediyoruz.” (Adıgeçen dergi, s. 82)      Her şeyden önce, uluslararası komünist ve devrimci hareketin deneylerine ilgi duymak ve bu amaçla “tarihin en karanlık köşelerini karıştırmak”la şablonculuk yapmanın aynı şey olmadığını herhalde ilkokul öğrencileri de bilirler. Ama yazar bilmiyor ve aynı kaba koyarak ikisine de veriştiriyor. O, Türkiye devrimci hareketi içinde “ortayolcu” akımlar olarak bilinen grupların, teorik fukaralıklarını, eklektisizmlerini ve belkemiksizliklerini gizlemek için yıllardır dillerine pelesenk ettikleri içi boş argümanları -önce ÇKP’ni ve daha sonra AEP’ni savunan öncellerimizin kendi ayakları üzerinde durmadıkları ve kendi kafalarını kullanmadıkları yolundaki tezi- kabul ediyor. Böyle yapmakla herhalde “birleştirici” davrandığını ve “yeni tarz”a uygun davrandığını sanan yazar aslında demokratik küçük burjuvazinin aptalca önyargılarına kölece bağımlılığını kanıtlamış oluyor.      

İkincisi, Türkiye devrimci hareketi ve onun bileşenlerinin uluslararası deneyimden öğrenmede çok çaba harcadığı saptaması gerçeklere aykırıdır. Başka ülkeleri bir yana bırakalım. Burnumuzun dibindeki İran, Yunanistan, Bulgaristan, Irak, Suriye, Rusya gibi ülkelerdeki siyasal durum ve oralardaki komünist ve devrimci harekete ilişkin olarak çok az şey bildiğimizi ya da hemen hemen hiçbir şey bilmediğimizi söylemek gerçeklere çok daha uygun değil mi? Kürdistan devriminden öğrenmediğimizden yakınan yazar, parlamenter yolun olanaklarının siyasal pratiğin tezgahında sınandığı, militan bir işçi sınıfı savaşımına sahne olan ve ABD emperyalizminin dolaylı ama aktif müdahalesinin yardımıyla Eylül 1973’de gerçekleştirilen askeri-faşist darbe aracılığıyla bastırılan Şili devriminin deneyiminden öğrenememiş olmamızdan rahatsız olmuyor. O, Türkiye de içinde olmak üzere bütün Ortadoğu ülkelerini önemli ölçüde etkileyen, petrol işçileri başta gelmek üzere işçi sınıfının ve komünist ve devrimci örgütlerin, gelişiminde önemli bir rol oynamış olduğu Şubat 1979 İran devriminin deneyiminden öğrenememiş olmamızdan da rahatsız olmuyor.      Kürdistan devriminden öğreneceğimiz şeyler olduğu, bu konuya ilişkin özeleştirinin bir gerçeklik payı taşıdığı doğrudur. Ama yanıbaşımızda gelişiyor olması ve Türkiye işçi ve emekçilerinin devrimiyle ister istemez çok sıkı bir ilişki ve karşılıklı bir etkileşim içinde bulunması, bizim öncelikle Kürdistan devriminden öğrenmekle yükümlü olduğumuz anlamına gelmez. Tartıştığımız konu bakımından belirleyici olan ne Türkiye komünist hareketinin Kürt ulusuna ve ulusal kurtuluş hareketine karşı enternasyonalist yükümlülüğü olabilir, ne de jeografik yakınlık faktörü. Esas içeriği ulusal kurtuluş olan, emekçi köylülüğün damgasını taşıyan kır ağırlıklı Kürdistan devrimiyle, objektif olarak sosyalizme çok daha yakın olan, işçi sınıfının damgasını vurduğu kent ağırlıklı Türkiye devrimi arasındaki farklılıklar hesaba katıldığında, Kürt ulusal kurtuluş savaşından öğreneceklerimizin çok fazla olmadığı kendiliğinden anlaşılacaktır. Nasıl kapitalist bir toplumda kent kırı, işçi sınıfı köylülüğü izleyemeyecek, bunun tersi olacaksa, bugün için Türkiye devriminden daha ileri olan Kürdistan devrimi de orta ve uzun erimde kaçınılmaz olarak Türkiye devrimini izleyecek ve ona bağımlı olarak gelişecektir. Bu bakımdan yazar arkadaşımızın Kürdistan devriminin Türkiye devriminden on yıl ileride olduğu ve bizim PKK’dan öğrenmemiz gerektiğine ilişkin abartılı vurguları, çok fazla bir anlam taşımamakta ve hem kapitalist toplumlarda devrimin gelişmesinin objektif yasalarını kavramada bir zayıflığı, hem de kendi güç ve potansiyelimize duyulan bir güvensizliği ele vermektedir. (Herhalde bu söylediklerimden subjektif faktörün, yani önderlik öğesinin önemsiz olduğu ve bu gelişmenin kendiliğinden sağlanacağı sonucu çıkarılamaz ve çıkarılmamalıdır.) Doğal ve mantıksal olarak, ülkemiz komünist hareketi, daha çok ve esas olarak, sosyo-ekonomik yapısı ve sınıfların mevzilenmesi açısından Türkiye’yi andıran Arjantin, Şili, İran, Portekiz, Güney Kore, Yunanistan, Güney Afrika, gibi kapitalizmin görece gelişmiş olduğu ve güçlü bir devrimci köylü hareketinin ortaya çıkmasının objektif koşullarının çok zayıf olduğu bağımlı ülkelerin deneyimlerinden yararlanabilir.       

Üçüncüsü, yazar arkadaş, farklı siyasal çizgilere sahip örgütlerin “uluslararası merkezler”e kölece bağımlılığı konusundaki savında da baltayı taşa vurmuştur. Bir kez, herhalde küçük-burjuva devrimci ya da reformist ve revizyonist örgütlerin, Küba, Çin, Sovyetler Birliği gibi ne komünist, ne de devrimci olan merkezlere bağlılığıyla, komünist hareketin Marksist-Leninist nitelik taşıyan AEP’ne ve onun yönettiği sosyalist Arnavutluk’a bağlılığının aynı kefeye konması, ilkeliliğin ve devrimci tutarlılığın tümüyle yitirildiğinin göstergesidir. Bu, bir yandan ülkemizdeki komünist, devrimci-demokratik ve revizyonist parti ve gruplar arasındaki farklılıkları, ama bir yandan da sosyalist Arnavutluk, küçük-burjuva Küba ve sosyal-emperyalist Sovyetler Birliği ve Çin gibi ülkeler arasındaki farklılıkları minimize etme çabasından başka bir şey değildir. (3)      Dahası bu yaklaşım, “sosyalist blok”un yıkılışını, ya da yazarın deyişiyle “uluslararası merkezler”in ortadan kalkışını “solu birbirinden ayıran duvarların” da yıkılışı” olarak algılayan ve bu gelişmenin Rusya, Çin, Arnavutluk, Kore, Küba arasında bölünmüş olduğu varsayılan “uluslararası komünist hareket” in birliğinin yeniden sağlanması için gereken elverişli koşulları yeniden yarattığını ileri süren yeni oportünist eğilimin de ürkek bir yansımasıdır. Komünist hareketin öncellerinin, sosyalist Arnavutluk’a ve AEP’e karşı yeterince eleştirel davranmadığı, Marksizm-Leninizmi Türkiye devriminin özgül koşullarına başarıyla uygulayamadığı söylenebilir; ama, bunu “sürüklenme”, “kişiliksizlik” gibi sözcüklerle tanımlamak kabul edilemez. Bu tutumla; burjuvazinin, Trotskistlerin ve sosyal-demokratların, Lenin ve Stalin döneminde uluslararası komünist hareket içinde yer alan parti ve örgütleri ve Komünist Enternasyonal’in kendisini, Sovyet devletinin ve Sovyet dış politikasının aletleri, maşaları olarak nitelemeleri arasındaki mesafe hiç de büyük değildir!      

Öte yandan, insaf sahibi olan her komünistin, henüz devrimci-demokratizmden kopamamış olan ve doğal olarak Marksist-Leninist teoriyi kavrayış düzeyi geri olan öncellerimizin, 1970’lerin sonlarında böylesi bir kusur işlemiş olmasını ve onun nedenlerini “anlayabilmesi” gerekir. Bu örgütler, Marksizm-Leninizmi kavramada, Türkiye devriminin karşı karşıya bulunduğu sorunların teorik planda çözümünde ve proletarya hareketiyle devrimci bir tarzda birleşmede ne düzeyde bir performans sergilemişlerse, uluslararası komünist harekete karşı tutumlarında da  üç aşağı beş yukarı benzer bir performans sergilemişlerdir. Devralmış oldukları mirasın ve kendi genel donanımlarının getirdiği objektif sınırlamalar gözönüne alındığında, bu örgütlerin o günkü koşullarda yapmış olduklarından çok daha fazlasını yapmasının olanaklı olmadığı anlaşılabilir. Türkiye komünist hareketinin ve onun öncellerinin, geçmişte yeterince “Türkiyelileşemediği”, yani kendi toplumunu, onun tarihini, kültürünü, ekonomisini vb. tanımada ve Türkiye devriminin stratejik sorunlarına Marksizm-Leninizmin ışığında kendi özgün çözümlerini getirmede son derece yetersiz kaldığı, hatta bu eksikliğini aşmada bugün de hala katetmesi gereken çok büyük bir mesafenin olduğu söylenebilir. Ancak bunun, öncellerimizin AEP’ne duyduğu devrimci bağlılıktan, onların AEP’nin önder ve duayen konumunu yeterince eleştirel olmayan bir tarzde kabul etmelerinden kaynaklandığını söylemek saçmadır. Yineliyorum: Unutulmamalıdır ki, 1970’lerin başlarında oluşan ve geçmişten ciddi bir ideolojik, siyasal ve örgütsel miras devralamamış olan Türkiye devrimci hareketi o sıralar hala bebeklik evresini yaşamaktaydı ve devrimci demokratizmi aşamamıştı. Onun, komünizme en yakın olan sol kanadının Maoizmden koparak Marksist-Leninist bir konuma gelmesi, ancak 1979-80 yıllarında gerçekleşmiştir. Küçük-burjuva devrimciliğiyle bağlarını çok geç koparmış ve diğer şeylerin yanısıra, buna da bağlı olarak işçi sınıfı ve onun hareketiyle bağları her zaman zayıf kalmış olan komünist hareketin tarihsel evriminin bu özellikleri hesaba katılmadan yapılacak eleştiriler, havanda su döğmekten başka bir anlam taşımayacaktır.                                                                 VYazar, “öncü parti” kavramını anlatırken bunun, “kavga içerisinde durduğumuz yeri, nerede konumlandığımızı, hangi mevzide savaş siperine yattığımızı ifade” ettiğini söyledikten sonra, “Bu mevzileniş içerisinde devrimciler arasında bir rekabetin olacağını düşünmek kadar saçma bir şey olamaz.” (Adıgeçen dergi, s. 92) diyor. O daha ilerde de şunları belirtiyor: “Vurgulamak isterim ki, MLKP’nin devrimci hareketin bir parçası olan devrimci örgütlerle önderlik yarışı yoktur. MLKP’nin iddiası toplumda bulunan milyonlarca/ onmilyonlarca işçi-emekçi kır ve kent yoksulunun örgütlenmesi, faşist rejime ve kapitalist düzene karşı savaş mevzilerine yerleştirilmesi, bunların savaşçı birliğinin yaratılmasıdır. Biz bu mücadelede bütün devrimci örgütleri en yakın mücadele arkadaşlarımız ve mücadele yoldaşlarımız olarak görüyoruz. Hasımlarımız olarak değil, rakiplerimiz olarak değil, ama mücadele arkadaşlarımız olarak görüyoruz.” (Adıgeçen dergi, s. 93)      

Daha ilerde değineceğim “öncü parti” kavramını bir yana bırakacak olursak, yazının bütününe ve yazarın ruhsal durumuna damgasını vuran iddiasızlık ve özgüvensizlik her iki alıntıya da berrak bir biçimde yansımıştır. MLKP’nin ya da başka bir komünist örgütün, küçük-burjuva devrimci örgütlerle önderlik yarışı vardır ve olmak zorundadır. Bunun böyle olması, diğer devrimci örgütlerle dostça ilişkiler içinde olmakla, onları mücadele arkadaşları olarak görmekle çelişmediği gibi, hiçbir biçimde onları “hasımlarımız olarak” değerlendirmek olarak da yorumlanamaz. Stalin şunları söylüyordu:    “Parti tarihi bunlardan başka bize, işçi sınıfı saflarında faaliyet gösteren ve işçi sınıfının geri kesimlerini burjuvazinin kollarına iterek işçi sınıfının birliğini bozan küçük burjuva partileri ezilmediği takdirde, proletarya devriminin zafere ulaşmasının imkansız olduğunu öğretir.” (SBKP (Bolşevik) Tarihi, 1975, s. 432-33) Stalin’in söylediklerinin ışığında düşünelim. Örneğin, Kürt ulusal kurtuluş hareketinin PKK’nın önderliğinde bir biçimde zafere ulaştığını varsayalım. Ya da, Türkiye’deki siyasal konjonktürün bir kaç yıl sonra DHKP-C vb. örgütlerin önderliğinde devrimci bir iktidarın kurulmasına olanak sağladığını. Böylesi “devrimler”, emperyalizme ve gericiliğe belli bir darbe indireceklerdir, kuşkusuz. Ama onların, demokratik devrimi sosyalist devrime doğru ilerletme ve derinleştirme şansları asla olmayacağı gibi, bilinen siyasal çizgileriyle Kürdistan’da ve Türkiye’de devrimin ulusal kurtuluşçu ve demokratik görevlerini ne derece yerine getireceklerinin, getirebileceklerinin bile tartışmalı olacağı, şimdiden söylenebilir. PKK, DHKP-C gibi örgütlerin pratiksel militanlığının etkisiyle kendinden geçen ve onların bu devrimci özelliğinin gözlerden sakladığı programatik ve ilkesel zayıflığı -özellikle de Nikaragua, El Salvador, Güney Afrika, Filistin vb deneyimlerinden sonra- göremeyen bir komünist, kendisinin proletaryanın ve diğer ezilenlerin gerçek bir önderi olmadığını, olamayacağını kanıtlamaktadır.      Demek ki, romantik ve safdil bir devrimci dostluk edebiyatıyla kendinden geçen ve sınıf savaşımının ve dünya devrim tarihinin derslerini unutan arkadaşımızınn yanıtlaması gereken sorular vardır: Acaba, Türkiye ve Kürdistan devrimine proletaryanın ve onun siyasal partisinin önderlik etmesi ya da etmemesi, önemsiz bir detay mıdır? Yoksa bu devrim sürecinin yazgısını belirleyecek temel bir sorun mu?  

Daha da ileri gidiyorum. Eğer, herhangi bir komünist örgütün, ülkesinin devrimine önderlik etme, proletaryanın hegemonyasını gerçekleştirme inancı, iradesi ve iddiası yoksa, onun ayrı bir örgüt olarak varolmasının da bir gereği, bir mantığı olabilir mi? Kendisinin ve proletaryanın devrimci misyonunu kavrayamayanların ve küçük-burjuva devrimciliği ile proleter-devrimciliği arasındaki bütün sınırları kaldırmış olanların varacağı nokta budur. Bu, ideolojik planda tasfiyeciliktir. Ve önü alınmazsa onu, örgütsel plandaki tasfiyeciliğin izlemesi kaçınılmazdır. Burada tasfiyeciliğin salt örgütsel alanda kendini gösteren bir aşırı oportünizm türü olmadığını anımsatmakta yarar var. Evet, tasfiyecilik oportünizmin daha ileri bir türü, Lenin’in deyimiyle “partiyi yadsımaya varan bir oportünizm türü”dür; ancak onun ideolojik ve siyasal kökleri olduğu asla unutulmamalıdır. Tasfiyeciliğin köklerinin burjuvazinin ve küçük burjuvazinin proletarya üzerindeki ideolojik etkisinde yattığını ve onun, devrimde proletaryanın hegemonyasının reddi biçimini aldığını belirten Lenin, tasfiyeciliği şöyle tanımlıyordu:    “Tasfiyecilik, sadece işçi sınıfının eski partisinin tasfiyesi (yani dağılması, yıkılması) demek değildir, aynı zamanda proletaryanın sınıf bağımsızlığının yıkılması, burjuva fikirleriyle, sınıf bilincinin baştan çıkarılmasıdır.” (“Tartışmalı Konular”, Tasfiyecilik Üzerine, Ankara, Sol Yayınları, 1977, s. 317) Bizim kendi kollektif deneyimimiz, yani Türkiye devrimci hareketinin tarihi, 1920’lerin sonlarından başlayarak en uzun süreli ve en berbat bir tasfiyeciliği yaşamış olan TKP’nin kişiliğinde Lenin’in bu öngörüsünü doğrulamıştır. Devrim yapma ve devrimde önderlik iddiasını bütünüyle bir yana atan ve egemen sınıfların kah bu, kah şu fraksiyonunun kuyruğuna takılmayı esas alan TKP, 1930’lardan sonra ayrı ve sözde bağımsız bir örgütsel varlığı bulunmasına karşın, burjuvazinin acınacak bir uzantısı, iktidarsız bir eklentisi olmanın ötesine geçememiştir. Bu sistematik oportünizmin temelinde, anti-emperyalist demokratik devrimin görevlerinin burjuvazi tarafından yerine getirilebileceği yolundaki Menşevik ve khvostist (kuyrukçu) bakış açısının belirleyici bir rol oynamış olduğu açıktır. Bu bakımdan, eleştiregeldiğimiz yazar arkadaşımızın, aynı bölümde, diğer devrimci örgütlere hitaben, “Bir adım daha ilerisini söylüyorum, sadece silah omuzda birlikte çarpıştığımız insanlar olarak değil, ama kavganın sorunlarını birlikte düşünüp, birlikte çözdüğümüz, birlikte karar verdiğimiz, ortak bir irade oluşturduğumuz dostlarımız ve mücadele yoldaşlarımız olarak görüyoruz.” (XD, Sayı: 11, s. 93) demesi son derece dikkat çekici, ama onun bakımından bütünüyle anlaşılırdır. O burada, ideolojik ve siyasal oportünizmine bağlı olarak örgütsel tasfiyecilik doğrultusunda önemli bir mesafe katettiğini kendi ağzıyla itiraf ediyor. Burada o, kendisinin ileri sürdüğünün tersine, bir eylem birliği ve cephe düzeyinde bir birleşik devrimci önderlik sorununu tartışmanın ötesine geçiyor ve komünist partisinin küçük-burjuva devrimci demokrasisiyle tek bir örgüt çatısı altında birleşmesinin teorisini yapmaya başlıyor. Ne yazık ki, pratik, arkadaşımızın bu dokunaklı ama boş devrimci dostluk tümcelerinin, yazıldığı sırada, Mayıs-Temmuz 1996 ölüm orucu ve süresiz açlık grevi direnişinden yeni çıkıldığı günlerde bile, muhataplarının önemi bir bölümü üzerinde en küçük bir etki yapmadığını fazlasıyla ortaya koymuş bulunuyordu. Bundan gerekli dersleri çıkarmaya başladığını umalım.      Aynı yazının ilk sayfalarında yer alan şu sözcüklerse, nasıl olursa olsun birlik anlayışıyla hareket eden yazarın birlik tutkusunun saplantı düzeyine çıkarak onu bazı durumlarda kendi irade ve isteğinden bağımsız olarak sınıfsal işbirliği noktasına sürüklemekte olduğunu göstermektedir: “Ama genel olarak birlik, birlik düşüncesi, cephe düşüncesi, parti birliği düşüncesi, öncü işçilerin birliği düşüncesi, halk kitlelerinin birliği düşüncesi, bir ulusun birliği düşüncesi mücadeleci bir fikirdir ve ortak çıkarları olan büyük kitlelerin, bilinçli insanların ilkeli bir birliğini ve mücadelesini ifade eder.” (Adıgeçen dergi, s. 78)     Doğrularla yanlışların birlikte sunulduğu bu eklektik tümcede yazar, genel olarak halk kitlelerinin ve ulusun birliği düşüncesini olumlularken, anti-diyalektiksel bir konuma düşmekte, yani devrim için savaşan güçlerin birliğinin kapsam ve içeriğinin sınıf çelişmelerinin keskinleşmesinin ve savaşımının gelişiminin düzeyine bağlı olarak değişeceğini unutmaktadır. Komünistler, halk kitlelerinin birliği ve hele ulusun tümünün birliği düşüncesini genel ve kategorik olarak olumlulayamazlar. Örneğin, geri ve bağımlı ülkeler sözkonusu olduğunda, devrimin demokratik aşamasından, onun sosyalist aşamasına geçilirken, “halk kitlelerinin” büyük bir bölümü devrimden yana tutum alacak, ancak onun bir bölümü ve bazan önemli bir bölümü de ya burjuvazinin ve karşı-devrimin kampına geçecek, ya da devrim ile karşı-devrim arasında yalpalayacaktır.  

Öte yandan, Marksist-Leninistler, ulusal kurtuluş savaşlarının gündemde olduğu özel koşullar bir yana bırakılacak olursa, genel ya da kural olarak “ulusun birliği” düşüncesinden yana olamazlar. (Burada, ulusal kurtuluş savaşı koşullarında bile, ulusun bir parçası olan orta ya da ulusal burjuvazinin sık sık emperyalizmle ve/ ya da gericilikle işbirliği içinde olduğunun ve olacağının unutulmaması gerekiyor.) Genel ya da kural olarak “ulusun birliği” düşüncesinden yana olmak, ulusalcılık bayrağı altında proletaryayı ve diğer sömürülen yığınları boyunduruk altında tutmayı ve onların devrimci sınıf bilincinin ve savaşımının gelişmesini engellemeyi amaçlayan sömürücü ve -küçük burjuvazi de içinde olmak üzere- mülk sahibi sınıfların tutumudur; proletaryanın ve komünistlerin değil.      Biz  kural olarak, gerek demokratik devrim ve gerekse sosyalist devrim koşullarında, ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen sınıflardan oluşan ulusun birliğinin yıkılması ve ulusun saflarında yer alan devrimci sınıf ve katmanların birliği için savaşım veririz. Birlikle savaşım arasında diyalektiksel bir birliktelik vardır; her birlik aynı zamanda bir bölünmedir. Dolayısıyla, bölünmeyi göze alamayan, ne denli birlik yanlısı geçinirse geçinsin, aslında objektif olarak birliği istememektedir, ya da en iyi olasılıkla işe yaramaz bir birlik partizanıdır. Ulusun geniş yığınlarının emperyalizme ve ezen ulusun burjuvazisine karşı savaşımı, yalnızca işbirlikçi güçlere karşı savaşımdan geçmez; aynı zamanda bu birliği baltalayan orta burjuvazinin ve bazı durumlarda küçük burjuvazinin üst katmanının etkisizleştirilmesinden ve onlara karşı savaşımdan, yani onlarla bir bölünmenin sağlanmasından geçer. Proletaryanın ve bağlaşıklarının kapitalizme karşı savaşımı, yalnızca burjuvaziye ve onun partilerine karşı savaşımdan geçmez; aynı zamanda sömürülen yığınların anti-kapitalist birliğini baltalayan küçük-burjuvazinin, sendikal bürokrasinin ve reformist partilerin etkisizleştirilmesinden ve onlara karşı  savaşımdan, yani onlarla bir bölünmenin sağlanmasından geçer. Proletaryanın ve diğer emekçilerin faşizme ve gericiliğe karşı savaşımı, yalnızca faşizmin ve gericiliğin ajanlarına karşı savaşımdan geçmez; aynı zamanda halk yığınlarının anti-faşist birleşik cephesinin kurulmasını baltalayan sosyal-demokrat ve reformist partilerin etkisizleştirilmesinden ve onlara karşı savaşımdan, yani onlarla bir bölünmenin sağlanmasından geçer. Öncü işçilerin ve komünist aydınların komünist partisi içinde birliğinin sağlanması, yalnızca devrimci küçük burjuvaziye karşı ideolojik bir savaşımdan geçmez; aynı zamanda komünist hareketin saflarındaki birliği baltalayan küçük-burjuva öğelerin ve oportünistlerin etkisizleştirilmesinden ve onlara karşı savaşımdan, yani onlarla bir bölünmenin sağlanmasından geçer. MLKP’nin temsil ettiği birlik devrimini ölçüsüz bir biçimde övüp göklere çıkaran arkadaşımız onun, komünist güçlerin birliği konusunda kafası karışık olan yaldaşlara karşı uzun, karmaşık ve çetin bir ideolojik savaşım içinde ve bu birliğin açık ve gizli düşmanlarıyla bölünmeye kadar varan bir çatışma içinde yaratıldığını bile unutmuş gözüküyor.    

                                                                VIYazar MLKP’yi ve onun öncülüğünü yaptığı komünist birlik geleneğini savunma adına, 1971 devrimciliğinin olumlu yanlarını tek yanlı bir tarzda abartır, 1980 öncesinin ve sonrasının devrimci hareketine damgasını vurduğunu söylediği kendiliğindenliğin önünde boyun eğme eğilimiyle 1971 devrimci hareketinin sergilediği devrimci irade arasındaki “karşıtlığın” altını çizer ve 1980 öncesinin devrimci hareketini adeta yerin dibine batırmaya çalışırken şöyle diyor: “Böyle bir miras üzerinde Mahirlerin, Denizlerin, İbrahimlerin, yani THKP-C, THKO, TKP (M-L) üç ana devrimci örgütün ‘70’lerdeki çıkışı tarihsel bir öneme sahiptir. Bu, onların her birinin düşüncelerinden, teorik öngörülerinden ayrı olarak, onların devlete, rejime ve düzene karşı kesin bir düşmanlık ilanıyla, ölümüne bir savaşı başlatmalarını ifade eder. Biz ‘71 devrimcilerinde, devrimci önderlerimizde ve onların örgütlerinde devrimci iradeyi görüyoruz. Son 25 yıldır devrimci örgütlerin genel olarak sahip olamadığı cevheri buluyoruz; bu devrimci iradedir.” (Adıgeçen dergi, s. 78) Yazar daha ilerde ise, “Eğer ‘89, ‘90, ‘91 yıllarını bir eksen olarak kabul ederseniz, aşağı yukarı kendisini sosyalist ve devrimci olarak tanımlayan, diyelim ki sosyal demokrasinin solunda yer alan tüm devrimci, sosyalist, anti-faşist örgütler, krizler yaşamışlardır. Bunlar, ideolojik, siyasi ve örgütsel yanı olan krizlerdir.” (Adıgeçen dergi, s. 79) diyor. O daha sonraki sayfalarda ise 1980 öncesinin devrimci hareketine şu “öldürücü darbeyi” indiriyor: “… geride kalan bu tarih, MLKP öncellerinin de ayrılmaz bir parçası olduğu bu tarih, çok ciddi siyasal hastalıklarla zedelenmiş bir tarihtir. Bu tarihle hesaplaşma, bu tarihte olmayan bazı şeyleri yaratma, bazı şeyleri kesin bir şekilde değiştirme görevimizin olduğunu, ileri sıçramak için bu tarihten bir dizi noktada kopma zorunluluğumuzun bulunduğunu görmek ve kavramak zorundayız… Nitekim şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, ‘74-’80 dönemi istisnasız, bellibaşlı bütün grupların ideolojik/ siyasi yalpalamalarıyla ve örgütsel parçalanmışlıklarıyla belirlenmiştir. Devrimci harekette ‘anlaşılmaz’ bir şekilde sonsuz bölünmeler ilkesi egemen olmuştur.” (Adıgeçen dergi, s. 82)      Bu pasajlarda eleştirilecek pek çok şey olduğu kuşku götürmez. Çok daha geniş bir tartışmaya konu edilmesi gereken bu noktalara yer darlığı nedeniyle esas konumuzu ilgilendirdiği ölçüde ve kısaca değinmekle yetineceğim. Her şeyden önce şunu belirteyim: 1971 devrimci hareketinin, yazarın da Marksist-Leninist bir siyasal çizgiye sahip olmadıklarını kabul edeceğini umduğum üç ana örgütünün, yani THKP-C, THKO ve TKP (M-L)’nin devlete, rejime ve özellikle de düzene, yani kapitalizme karşı “kesin bir düşmanlık” konumunda durduklarını ileri sürmesinin, kendisi bakımından bile hiçbir mantıklı ve tutarlı yanı yoktur. Aralarındaki önemli farklılıklara karşın, hepsi de devrimci-demokratik bir konumda bulunan bu örgütlerin ufuklarının emperyalizme, faşizme ve feodal kalıntılara karşı savaşımla sınırlı olduğu, hatta özellikle THKO’nun durumunda, onun bile gerisinde kaldığı malumun ilanından başka bir şey değildir.      

Ama burada asıl önemli olan, son yıllarda moda haline gelmekte olan bir söylenceyi yıkma gereğidir. Evet, 1971 devrimci çıkışının örnek alınacak ve bugüne taşınacak bir dizi olumlu yanı vardır; ama bizler her iki devrimci dönem (yani 1971-73 dönemi ve 1974-80 dönemi) arasında soğukkanlı bir analiz temelinde adaletli bir karşılaştırma yapmak ve asla bir devrimci nostalji atmosferi yaratmamakla yükümlüyüz. 1971 devrimci çıkışını idealize edenler nedense, bir bütün olarak o hareketin çok kısa bir süre içinde, yani 1971-73 yılları arasında egemen sınıfların devlet aygıtınca vurulan bir kaç darbe sonucunda tümden çökertildiğini belirtmiyor, bunu anımsatmıyor ve belki de bilmiyorlar. Oysa, yazar arkadaşımız da içinde olmak üzere kimsenin beğenmediği 1974 sonrası Türkiye devrimci hareketi, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında varlığını ve siyasal etkinliklerini, önemli bir daralmaya karşın ve çok daha yoğun bir baskı ortamında sürdürmeyi başarabilmiştir. 1971 devrimci hareketi 1974 sonrasına ciddi bir kadro stoku aktaramazken, 1974-80 devrimci devrimci hareketinin bu konuda çok daha parlak bir sicile sahip olduğunu kabul etmeliyiz. Bütün bunlara, 1971-73 döneminin çok daha yumuşak olan cezaevi koşullarına karşın 1980 sonrasında cezaevlerinin birer işkence ve rehabilitasyon merkezi haline getirilmiş olduğunu, ama buna ve pek çok boyuneğme örneğine karşın 1974-80 devrimci hareketinin kadrolarının 12 Eylül askeri darbesi sonrasında cezaevlerinde, bugün de sürdürülen yaygın ve militan bir direniş geleneği yarattıklarını da eklemeliyiz.      İkincisi; büyük bir değer taşımasına karşın, komünist ve devrimci öncülerin devrimci irade, inisiyatif, kararlılık ve yiğitliklerinin, proletaryanın ve diğer sömürülen ve ezilen ve sömürülen yığınların savaşımıyla birleştirilemediği sürece, bunun herhangi bir ülkedeki sınıf savaşımının akışı üzerinde hiçbir ciddi ve kalıcı etki bırakamayacağını berrak bir tarzda kavramamız gerektiğini söylemeliyim. Bebeklik aşamasını geride bırakmış olan Türkiye devrimci hareketinden, bir yanlıştan (sağ kendiliğindenlik) kurtulmak için, onun tersi olan bir başka yanlışa (“sol” kendiliğindenlik) saplanmamasını umabilmeliyiz herhalde. “Sol” oportünist ve maceracı bir kitle çizgisi izleyen 1971 devrimcilerinin sergilediği devrimci iradenin, onların kendiliğindenliğe boyun eğmeleriyle çelişmediğinin görülmesi gerekiyor. Lenin, ekonomizm ile terörizm arasındaki ortak yanı anlatırken, “Ekonomistler ile bugünün teröristleri arasında ortak bir kök bulunmaktadır, ve bu, … kendiliğindenliğe kölece boyuneğiştir. ’Günlük tekdüze mücadeleyi’ vurgulayanlar ile bireylerden en özverili mücadeleyi bekleyenler arasındaki fark o kadar büyüktür ki, ilk bakışta, bu söylediklerimiz bir paradoks gibi gözükebilir. Ama bu, bir paradoks değildir. Ekonomistlerle teröristler kendiliğindenliğin yalnızca farklı uçlarına boyun eğmektedirler; ekonomistler ‘salt işçi hareketi’ önünde boyun eğmektedirler, teröristler ise devrimci mücadele ile işçi sınıfı hareketini birbirini tamamlayan bir bütün içinde birleştirme yeteneğinden yoksun olan aydınların tutkulu öfkesinin kendiliğindenliği önünde boyun eğmektedirler.” (Ne Yapmalı?, 1977, s. 95-96) diyordu.      

O dönemi bilenler, 1971 devrimcilerinin ve onların öncellerinin, 1960’ların ikinci yarısında yoğunlaşan ve 15-16 Haziran işçi direnişiyle doruk noktasına çıkan işçi sınıfı hareketi karşısında kendiliğindenci bir konumda durduklarını, en iyi durumda bu hareketin peşinden sürüklendiklerini, en kötü durumda ise ona tümden sırtlarını döndüklerini ve sınıfın, en kör gözlerin bile görebileceği devrimci potansiyelini -dogmatizmleri ve subjektivizmleri nedeniyle-  kavramadıklarını da anımsayacaklardır. Dahası, yazarın göstermeye çalıştığının tersine, 1974-80 dönemi devrimci hareketinin homojen bir karakter taşımadığı ve bu dönemde de devrimci iradeye vurgu yapan/ öncü savaşını savunan ve esas itibariyle bireysel terörizm yolunu izleyen örgütlerin var olduğu unutulmamalı. Bu dönemde, HDÖ (Halkın Devrimci Öncüleri), MLSPB (Marksist-Leninist Silahlı Propaganda Birliği), Eylem Birliği, THKP-C Sempatizanları, Acil, hatta Devrimci Sol, TKP (M-L) gibi örgütler, 1971 devrimci hareketinin “sol” oportünist ve yarı-anarşist kitle çizgisini andıran bir yoldan yürüyorlardı. Ancak, 1971-73 döneminden farklı olarak, 1974-78 döneminde kitle hareketinin bir yükselme trendi izlemekte olması, bu tip örgütlerin izlediği kitle çizgisinin yetersizliğini ve kitle hareketi karşısında bir başka türden kendiliğindenlik anlamına geldiğini daha berrak bir biçimde gösterecekti.                     Üçüncüsü; eğer 1974-80 devrimci hareketi ve bu arada MLKP’nin öncelleri, söylendiği kadar ilkel, geri ve olumsuz bir konumda iseler, ölçüsüz bir biçimde övülen MLKP’nin nereden geldiğini, kimler tarafından oluşturulduğunu ya da gökten zembille mi indirildiğini sormak gerekir. Yazarın 1974-80 döneminin “bütün grupların ideolojik/ siyasi yalpalamalarıyla ve örgütsel parçalanmışlıklarıyla” belirlendiği konusundaki yakınmasını MLKP’nin öncellerinin ve komünist hareketin diğer bileşenlerinin ideolojik ve örgütsel evrimi çerçevesinde ele aldığımızda ne görüyoruz? Türkiye komünist hareketini oluşturacak olan gruplar 1974 sonrasında yavaş yavaş ve ürkek adımlarla küçük-burjuva ideolojisinden uzaklaşmaya ve Marksizm-Leninizme yönelmeye başlamışlardı. 1974 sonrasında THKP-C/ M-L’nin THKP-C’nin ana gövdesinden ayrılması, THKO içinde THKO çoğunluğuyla THKO Mücadelede Birlik grubu arasında bir saflaşmanın meydana gelmesi, TKP (M-L) Hareketi’nin TKP (M-L)’den kopması, yarı-Maoist bir konumda bulunan bu örgütlerin AEP’nin de yardımıyla 1977’de “Üç Dünya” teorisine karşı çıkmaları ve 1979-80 dönemecinde Maoizme karşı kesin bir tutum almaları, 1977’de daha sonraları, yani 1979’da TİKB’yi kuracak olan grubun THKO’dan kopması vb., “ideolojik/ siyasi yalpalama ve örgütsel parçalanma” olarak nitelenip mahkum edilebilir mi? Sözkonusu olanın hangi doğrultuda bir “yalpalama” ve ne türden bir “örgütsel parçalanma” olduğunu hesaba katmadan böylesi süreçleri peşinen toptan mahkum etmek, ancak “ilkesiz birlik”çilerin, ne pahasına olursa olsun birlik isteyenlerin, daha ileri olanın daha geri olana, yani devrimci-demokratizmin tasfiyeciliğe ve reformizme ve Marksizm-Leninizmin devrimci-demokratizme başkaldırısını reddedenlerin işi olabilir. Kafasını “birlikçilik” ve “birleştiricilik”le bozmuş olan arkadaşımızın bu “ideolojik/ siyasi yalpalama ve örgütsel parçalanma”nın Marksist ideolojik ve örgütsel konumlara yakınlaşma anlamında, yani ileriye doğru bir “ideolojik/ siyasi yalpalama ve örgütsel parçalanma” olduğunu görememesi, nesnelerin doğası gereğidir.      

Her ne kadar, bunu yapmamışsa da, aynı mantık ve bakış açısı, onu kaçınılmaz olarak, ölçüsüz bir biçimde överek göklere çıkardığı 1971 devrimci hareketinin doğuşuna da karşı çıkmaya mahkum etmektedir ve edecektir. Neden? Çünkü, 1971 devrimci hareketinin bileşenlerinden THKO’yu ve THKP-C’yi oluşturacak olan kadrolar Mihri Belli revizyonizminin ve TKP (M-L)’yi oluşturacak olan kadrolar da TİİKP-Aydınlık revizyonizminin ideolojik hegemonyasından koparak, birincilerle olan örgütsel birliklerini yıkarak ve devrimci hareketi bölme suçlamasıyla damgalanmayı göze alarak tarih sahnesine adım attılar. 1971 devrimci hareketinin oluşumu sırasında siyasal olarak aktif bir kadro olmuş olması halinde, bu sevgili arkadaşımızın bilinen anlayışlarıyla böylesi bir bölünmeden yana olabileceği düşünülebilir mi? Lenin, Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisi’nin Temmuz 1903’de yapılan İkinci Kongresi’ni değerlendirdiği bir yazısında şöyle diyordu:    “İleri olanlar gericilere karşı isyan ettiği zaman, isyan şahane bir şeydir. Devrimci kanat oportünist kanada karşı isyan ettiği zaman, isyan güzeldir. Oportünist kanat devrimci kanada karşı isyan ettiği zaman ise, o isyan kötüdür.” (Bir Adım İleri, İki Adım Geri, Ankara, Sol Yayınları, 1979, s. 257) Bu kadar net ve yalın!      Yazarın, 1989-91 döneminde “sosyal-demokrasinin solunda yer alan tüm devrimci, sosyalist, anti-faşist örgütler”in “krizler yaşa”dıkları, bu krizlerin “ideolojik, siyasi ve örgütsel yanı olan krizler” olduğu ve bu dönemin “devrimci hareket içerisinde reformizm-devrimcilik ayrışmasının başladığı veya kristalize olduğu dönem” (XD, Sayı: 11, s. 85, abç) olduğu yolundaki saptamaları da gerçeklerle uyuşmamaktadır. Bu dönemde, yalnızca ülkemizde değil, dünya ölçeğinde, Sovyet modern revizyonizminin yolundan yürüyen sözde parti ve örgütler başta gelmek üzere çok sayıda parti ve örgütün ideolojik, siyasal ve örgütsel bir kriz yaşadığı ve yaşamakta olduğu doğrudur. Öte yandan, bu dönemde yaşananların, AEP’nin izinden yürüyen Marksist-Leninist parti ve örgütlerle radikal Maoist örgütleri de bir ölçüde etkilediği elbette söylenebilir ve söylenmelidir. Ama, bu kategorideki parti ve örgütler sözkonusu gelişmelerden daha ya da çok daha az ve dolaylı bir biçimde etkilenmişlerdir. Türkiye’deki sınıf savaşımının gereksinimlerine yanıt veremeyen ve reformizme doğru evrimini tamamlayan TDKP’nin kendi pratiğinden kaynaklanan yozlaşması bir yana bırakılırsa, MLKP’nin ve Türkiye komünist hareketini oluşturan diğer örgütlerin “ideolojik, siyasi ve örgütsel yanı olan krizler” yaşadıkları savı yanlıştır. Bu, sav, yazarın, gerçekleri çarpıtmak pahasına, tüm devrimci parti ve örgütlerin aynı sorunlarla karşı karşıya bulundukları, dolayısıyla “yeni bir tarz” oluşturmaları ve giderek tek bir devrimci-demokratik örgütün çatısı altında erimeleri gerektiği yolundaki yarı-bilinçli görüşünü kanıtlama ve gizlice sokuşturma çabasının bir ürünüdür.      

Bunu söylerken, kuşkusuz MLKP’nin ve Türkiye komünist hareketinin diğer bileşenlerinin işçi sınıfı hareketiyle birleşmek, kendi ideolojik birliklerini derinleştirmek, adına layık ve bütün savaşım ve örgüt biçimlerini kullanmakta ustalaşmış militan bir komünist partisi yaratmak, Türkiye devriminin bir dizi stratejik sorununu iddialarına yakışır düzeyde çözmek gibi bir dizi devsel boyutta görevleri olduğunu unutmuyorum. Tam tersine onların, bu görevlerini yerine getirmelerini zorlaştıran -ve küçük-burjuva devrimciliğinden bütünüyle kopamamış olmaktan kaynaklanan- önemli, hatta yer yer çok önemli sorun ve zaafları bulunduğunu asla gözardı etmiyor, dahası bu sorun ve zaafların aşılmaması halinde devrimci gelenekleri görece zayıf olan Türkiye işçi sınıfıyla bağları aşırı ölçüde sınırlı olan ve Marksist-Leninist ideolojik-siyasal formasyonu yeterince gelişmemiş bulunan komünist hareketimizin geriye, küçük-burjuva devrimciliğine doğru evrileceğinden duyduğum kaygıyı dile getiriyorum.      Yeni bir olgu olduğu hiçbir biçimde söylenemeyecek olan reformizmle devrimcilik arasındaki ayrışmaya gelince, onun, -TKP’nin geleneksel ve yapısal reformizmini saymazsak- devrimci hareketin uzun bir aradan sonra yeniden canlanmaya başladığı 1960’ların ortalarından bu yana gündemde olduğu biliniyor. 1960’larda TİP ve onun fraksiyonları, 1970’lerde TİP, TKP, TSİP, TİKP, TEP  vb. örgütlerle simgelenen reformizm cephesi, 12 Eylül askeri-faşist darbesinin ve ardından revizyonist/ sosyal-emperyalist blokun çöküşüyle genişlemiş, bu cephe 1980’lerin ikinci yarısından ve 1990’ların başlarından bu yana Devrimci Yol, TKKKÖ, TKEP ve en son TDKP’nin katılımıyla daha da genişlemiştir. Ve  eleştiregeldiğimiz bu yazıdan görünen o ki, reformizm, Türkiye komünist ve radikal devrimci hareketinin saflarında da bir dizi gizli sempatizana sahip bulunuyor.   

                                                        VII   Yazar bir yerde, haklı olarak şunları söylüyor:    “Biz, Türkiyeli komünistler ve devrimciler şunu anlamak zorundayız ki, politikanın bütün sorunları sadece ve yalnızca kuvvetle çözülür.” (Adıgeçen dergi, s. 82) O daha ilerde taktiğin çoğunlukla dergi sayfalarında yazı yazmak olarak algılandığını söyledikten sonra sözlerini şöyle sürdürüyor: “Eğer sizin arkanızda yönetebileceğiniz kuvvetleriniz yoksa, taktik adına söyleyecekleriniz bütünüyle laftan ibaret kalmaya mahkumdur… Böylesine bir kuvvet zayıflığının, savaşımda bizi savaş meydanının dışında bıraktığını ve bu kuvvet zayıflığıyla hiçbir devrimci örgütün ve devrimci hareketin bir yere varamayacağını… belirtmeliyiz.” (Adıgeçen dergi, s. 84)  Daha aşağıda ise şu satırları okuyoruz: “Siz iktidar için mücadele ediyorsanız, arkanızda bu mücadelede bir ağırlığı, bir hükmü olan kuvvetler olması gerekir. Ve eğer birleştirici değilseniz,… iktidar mücadelesinden ne kadar bahsederseniz bahsedin, gerçekte hiçbir zaman iktidarı fethedecek kuvvetleri biraraya getirme yeteneği gösteremeyeceksiniz demektir.” (Adıgeçen dergi, s. 96) Yazar aynı bölümde şunları da söylüyor: “Ve burada geliştirilen partinin yönünü ve geleceğini ifade eden şiar ‘Öncü Partiden Önder Partiye’dir. Açık olarak görüldüğü gibi öncülükle önderliği bir ve aynı şey olarak görmüyoruz… Öncü parti bize göre her şeyden önce kavga içerisinde durduğumuz yeri, nerede konumlandığımızı, hangi mevzide savaş siperine yattığımızı ifade eder…    “İkinci olarak, önderlikten bahsettiğiniz zaman… sizi izleyen kitleler gerekir.” (Adıgeçen dergi, s. 92-93)        Türkiye komünist ve devrimci hareketinin durumunu ve sorunlarını tartışan ve bu hareketin içinde bulunduğu tıkanmayı, yalıtılmışlığı ve güçsüzlüğü aşması için neler yapılması gerektiğini araştıran böylesi bir yazı, işte tam da bu sorunun, yani “yönetebileceğimiz kuvvetlere” nasıl sahip olabileceğimiz, onları nasıl meydana getirebileceğimiz sorusunun yanıtını bulmaya çalışmalıydı. Ne yazık ki, ne idüğü belirsiz bir “yeni tarz”dan sözedip duran yazarın diriliş reçetesinde, yanlış anlaşılmış ve ileri sınıfın eyleminden kopuk bir devrimci irade vurgusunun, herkese kucak açan pragmatist bir ilkesiz birlikçiliğin, teorik bulanıklığın ve sosyalizm perspektifinden yoksunluğun ötesinde bir şey göremiyoruz. Öyle ki, yazar haklı olarak eleştirdiği önemli bir hatanın bugün de devam ettiğini, yani MLKP’nin, taktiğini proleter ve yarı-proleter yığınlarının gerçek durumuna ve onların eylemlilik düzeyine bakarak, değil de, daha çok öncünün durumuna göre saptamaya çalıştığını, onun hala (hala!) bu objektif verileri dikkate almaksızın dergi sayfalarında yazarak taktik oluşturmaya çabaladığını atlamış ya da görememiştir. Gerçek duruma gözlerini kapamayan ve subjektif değerlendirmelerle kendinden geçmeyen herkes, komünist basının sayfalarında çizilen stratejik ve taktiksel planlarla, komünist hareketin proleter ve yarı-proleter yığınlarla bağlarının ve onlar üzerindeki siyasal-örgütsel etkisinin düzeyi arasında, neredeyse bir uçurum olduğunu görmekte zorlanmayacaktır. 1928 yılında kaleme alınan Komünist Enternasyonal programında komünist hareketin strateji ve taktiğinin temel hedefleri açıklanırken,    “Kadın proleterler ve işçi gençliği dahil, kendi sınıfının çoğunluğunu kazanmak. Buna erişmek için, proletaryanın büyük kitle örgütlerinde (şuralar, sendikalar, işyeri meclisleri, kooperatifler, spor ve kültür örgütleri, vb.) Komünist Partisinin belirleyici etkisinin sağlanması gereklidir. Proletarya çoğunluğunun kazanılması açısından, sendikaların, proletaryanın günlük mücadelesiyle sıkı bir bağlantı içinde bulunan bu geniş kapsamlı kitle örgütlerinin kazanılması için yürütülecek sistemli çalışmanın özellikle büyük önemi vardır.” (“Komünist Enternasyonal Programı”, III. Enternasyonal, 1919-1943, Belgeler, İstanbul, Belge Yayınları, s. 188) deniyor ve daha ilerde şunlar söyleniyordu:    “Komünist Partisi taktik çizgisini saptarken, mevcut iç ve dış durumu, sınıf güçlerinin karşılıklı oranını, burjuvazinin sağlamlık ve güçlülük derecesini, proletaryanın mücadeleye hazır olma düzeyini, orta tabakaların tutumunu, vb. hesaba katar.” (Adıgeçen kitap, s. 190) Ne var ki, yazarın “yeni bir tarz” yarattığını döne döne vurguladığı MLKP, strateji ve taktiğini gerçekten de Komünist Enternasyonal programında ortaya konan bu temeller üzerinde kurmamış, kuramamıştır. Daha da önemlisi o, eleştirmekte olduğumuz yazının içeriğinin de tanıklık ettiği gibi, bu konuda net, tutarlı ve ikircimsiz bir bakış açısı ve doğrultuya da sahip değildir. Eğer biz, Türkiye ve Kürdistan siyaset sahnesinde gerçek bir güç olacaksak, mutlaka ve ne pahasına olursa olsun işçi sınıfı içinde ciddi ve sökülmez bir tarzda mevzilenmeli, sınıfın ileri öğelerini ve doğal önderlerini komünizm ruhuyla eğitmeli ve onları komünist hareketin saflarında örgütlemeliyiz. Eğer biz, gerçekten de ileri sınıfın partisi olacak, Türkiye ve Kürdistan’da demokrasi ve sosyalizm kavgasını zaferle taçlandıracaksak, “yönetebileceğimiz kuvvetlere” nasıl sahip olabileceğimiz sorusunun yanıtını, teorik planda işte böyle koymalı ve pratik planında da çözmeli, en azından çözmeye başlamalıyız. İşçi sınıfıyla ve onun kitle örgütleriyle bağları ve sınıfın ekonomik ve siyasal savaşımı üzerindeki etkisi acınacak düzeyde olan MLKP’nin “yeni tarz”a ilişkin söylem ve iddiası, ancak o zaman bir anlam taşımaya, dost devrimci örgütler ve proletaryanın ve diğer ezilen ve sömürülen sınıfların ileri ve siyasal bakımdan bilinçlenmiş öncü öğeleri ancak o zaman bize güven duymaya ve peşimizden yürümeye başlayacaklardır.      

Demek ki, amacına ulaşabilmesi için yazarın, her Marksistin mutlaka yapması gerektiği gibi, kafasının içinde oluşturduğu yapıntılardan değil, gerçek durumun doğru ve sağlam bir analizinden yola çıkması gerekmektedir. O, Türkiye toplumu ve devrimini tarihsel bir bağlam içinde değerlendirmeye, Türkiye komünist ve devrimci hareketinin tarihsel evriminin özgül niteliklerini incelemeye, günümüz Türkiyesi’nde işçi sınıfı başta gelmek üzere ezilen ve sömürülen kitleleri devrimcileştirmek ve komünist harekete yakınlaştırmak için nasıl bir yol izlenmesi gerektiği üzerinde kafa yormaya ve öncelikle komünist okurlarını ve dinleyicilerini de bütün bunları yapmaya çağırmalı ve özendirmeliydi. Ama o, bunları yapmaya girişeceği yerde, “Öncü Partiden Önder Partiye” türünden anlamsız sloganlar üzerinde gevezelik yapmakta ve her ne demekse “öncülükle önderliği bir ve aynı şey olarak” görmediğini (!) ileri sürmektedir. Ona göre, “mücadelenin en ileri saflarında mevzilenme”yi başardığınız takdirde “öncü parti” nitelemesini hak etmektesiniz; yani arkanızda proletaryanın ileri kesimi olmadan da “öncü parti” olabileceğiniz gibi, sizi destekleyen sınıf ve katmanların hangileri olduğu da herhangi bir önem taşımamaktadır. (Yazar, komünist partisinin proletaryanın öncü müfrezesi olduğu yolundaki Marksist önermeyi unutmuştur!) Hatta, “öncü parti” olabilmeniz için arkanızda herhangi bir kitle desteğinin olmasına da gerek yoktur; çünkü sizi izleyen kitleler varsa, artık “öncü parti” olmaktan çıkmış ve “önder parti” olmaya ilerlemişsiniz (!) demektir: “önderlikten bahsettiğiniz zaman sizi izleyen kitleler gerekir.” (XD, Sayı: 11, s. 92-93) Herhalde, bütün bu kafa karışıklığının ve bir tümcesi diğerini çürüten akıl yürütmelerin, komünist hareketin yolunu aydınlattığı ileri sürülemeyecektir. Öğütleriyle Türkiye komünist ve devrimci hareketine yol göstermeye ve onu eğitmeye çalışan yazarın geri, ilkel ve oportünist konumu bize, bilimsel sosyalizmin kurucusu Marks’ın “Feurbach Üzerine Tezler”indeki şu deyişini anımsatıyor:    “Koşulların değiştirilmesine ve eğitime ilişkin materyalist doktrin, koşulların insanlar tarafından değiştirildiğini ve eğitmenlerin kendilerinin de eğitilmesi gerektiğini unutmaktadır.” (Derleyen T. B. Bottomore and Maximilien Rubel, Karl Marx, Selected Writings in Sociology and Social Philosophy, Middlesex, Penguin Books, 1979, s. 82-83)                                                                                        SONSÖZ           

İnsanların ya da partilerin, yaptıklarını ileri sürdükleri ya da sandıkları şeyin tam tersini yapıyor olmaları gerek günlük yaşamda, gerekse siyasette hiç de seyrek rastlanan bir şey değildir. Söylemle eylemin birbiriyle uyumsuz, hatta birbirine taban tabana karşıt bir konumda bulunmasının bilinçli bir kararın ya da seçimin sonucu olup olmadığının ise, gerçek yaşamda ve siyasal savaşımda, genellikle pek az önemi vardır. Bu bağlamda, haklı olarak, cehenneme giden yolun iyi niyet taşlarıyla döşendiği söylenmiştir. Eleştiregeldiğim yazar arkadaşımızın da, tüm komünist ve devrimci güçlerin emperyalizme, faşizme ve gericiliğe karşı sağlam ve sarsılmaz birliğinin sağlanması ve bu yolla devrimin zaferinin yakınlaştırılması, hatta sosyalizmin kurulması gibi son derece soylu motiflerle hareket ettiğinden kuşku duymamız için görünürde herhangi bir neden yok. Ama bu, tek başına hiçbir değer taşımaz. Birilerinin birlik için avazının çıktığı kadar haykırması ve birlikten yana olduğuna her gün yemin billah etmesi, sözkonusu kişinin ya da kollektifin gerçekten de ilkeli ve devrimci bir birlikten yana olduğunun göstergesi olmadığı gibi, onun eyleminin içeriğinin, birliğin güçlenmesine hizmet ettiği anlamına da gelmez. Böylesi bir söylemi benimsemesi, onun değerlendirme ve önerilerinin, pratikte gerek özel olarak komünistlerin birliği ve gerekse genel olarak devrimci, anti-emperyalist ve anti-faşist güçlerin birliği davası açısından zararlı ve olumsuz bir rol oynamasına asla engel değildir. Ne yazık ki, sivil toplumcuların, Trotskistlerin, Aydınlıkçıların vb., özellikle 1989-90 yıllarından sonra komünist harekete ve radikal devrimci demokrasiye karşı yönelttiği sözde eleştirilerin büyük ölçüde etkisi altında kaleme alınmış olan bu yazının da ne özel olarak komünistlerin birliğine, ne de genel olarak devrimci, anti-emperyalist ve anti-faşist güçlerin birliğine herhangi bir katkı sağlayacağı söylenebilir. (4)      Ben, Marksizm-Leninizmin değil, oportünizmin damgasını vurduğu bu yazının, açık seçik bir biçimde mahkum edilmesini, ilkesiz, pragmatist ve belkemiksiz içerik ve biçimi gözönüne alınarak onun, özellikle genç komünistlerin ideolojik-siyasal eğitimi için “olumsuz anlamda bir malzeme” olarak kullanılmasını, XD Yazı Kurulunun  yaşanan bu acı deneyimden öğrenmesini ve bu yazının Lenin’in oportünizm için söylediği aşağıdaki sözlere tipik bir örnek oluşturduğunun kavranmasını umuyorum:    “Oportünizmle savaştan sözederken, bugünkü oportünizmin her alanda gösterdiği karakteristik bir özelliğini, yani bulanıklığını, şekilsizliğini (amorphousness), kaypaklığını hiç akıldan çıkarmamalıyız. Oportünist kişi, yapısı gereği, her zaman açık ve kararlı bir tutum takınmaktan kaçınacaktır; her zaman orta yolu arayacaktır; her zaman birbirine karşıt görüşler arasında bir yılan gibi kıvır-kıvır gidip gelecek, her ikisiyle ‘görüş birliği’ içinde olmaya ve fikir ayrılıklarını küçük değişikliklere, kuşkulara, masum ve dindarca öğütlere, vb. indirgemeye çalışacaktır.” (Bir Adım İleri, İki Adım Geri, 1979, s. 253-54) Özgüvenden, iktidar ruhundan ve proleter-devrimci cesaretten yoksun olan bu yazının yazılmış, başka devrimci örgütlerin temsilcilerinin önünde okunmuş ve daha da kötüsü yayımlanmış olması, herhalde ilerde komünist hareketin tarihine bir başka skandal olarak geçecektir. Tabii, onu anımsayanlar olduğu takdirde. Özü, proletaryanın bilimsel dünya görüşünden yoksun ve ne idüğü belirsiz bir birlik tellallığı olan bu yazının başka devrimci örgütlerden muhatapları (dinleyici ve okurları) üzerindeki etkisi, herhalde, onların dudaklarında alaycı ve küçümseyici bir gülümsemeye yol açmaktan ibaret kalmıştır.       

Eleştirimi, Lenin’in oportünist birlik anlayışının savunucularına karşı onyıllar önce söylediği ve “emin olun ki”, yalnızca 1910’ların Rusyası için geçerli olmakla kalmayan ve tazeliğini bugün de koruyan ve korumaya devam edecek olan şu sözleriyle noktalayacağım: “Liberal işçi politikacılarıyla, işçi sınıfı hareketinin yıkıcılarıyla, çoğunluğun iradesini tanımayanlarla, federal ya da başka türden hiçbir birlik olamaz. Bütün tutarlı Marksistler arasında, Marksist yapının bütünlüğünü ve onun budanmamış sloganlarını savunanlar arasında, tasfiyecilerden bağımsız ve onları dıştalayan bir birlik olabilir ve olmalıdır.    “Birlik büyük bir şey ve büyük bir slogandır. Fakat işçilerin davasının gereksindiği Marksistlerin birliğidir; Marksistlerle Marksizmin düşmanları ve çarpıtıcıları arasında birlik değil.” (“Unity”, Collected Works, Cilt 20, Moskova, Foreign Languages Publishing House, 1972, s. 232)                                                                                                                                                                                                                                                             

DİPNOTLAR(1) İkinci Dünya Savaşından sonra, genel olarak dünyada ve özel olarak Doğu Avrupa’da güç dengesinin büyük ölçüde devrimci proletaryadan ve sosyalizmden yana değiştiği koşullar altında, bir dizi Doğu Avrupa ülkesinde varolan komünist partileriyle faşizme karşı savaşım veren bazı küçük-burjuva oportünist ve revizyonist partiler tek bir parti çatısı altında birleştirilmiş, Halk Demokrasisi rejimlerini yönetecek olan birleşik partiler (Almanya Sosyalist Birlik Partisi, Polonya Birleşik İşçi Partisi, Romanya İşçi Partisi, Macaristan Emekçi Halk Partisi vb.) oluşturulmuştu. Ancak, bu ilkesiz birleşme, oluşan ve oportünizmle sakatlanmış olan birleşik partilerin zamanla daha da gerilemelerine, çürümelerine ve dolayısıyla sözkonusu ülkelerde revizyonizmin zaferine yolaçtı. Enver Hoca bu gelişmeyi şöyle açıklıyordu: “Daha sonra, Polonya, Almanya, Çekoslovakya, Macaristan ve diğer ülkelerin partilerinde komünist, sosyalist ve sosyal-demokrat partiler arasında örgütsel, siyasal ve ideolojik bir birlik sağlandı. Böylece, dışarda, cephenin içinde kalması gerekirken sosyal-demokratik sinekkurdu partinin içine sokulmuş oldu. Şarap sulandırıldı ve şimdi de sirkeye dönüşmüş bulunuyor. Stalin’in sağlığında Cyrankiewicz, Otto Grotewohl, Fierlinger’in sosyal-demokrat partileri göze batmamaya dikkat ettiler, fakat yapabildikleri ölçüde partiyi çürütmeye, demoralize etmeye, becerebildikleri ölçüde önemli mevkiler ele geçirmeye yönelik çalışmalarını partinin içinde sürdürüyorlardı. ” (“Revizyonist Ülkelerdeki İşçi Sınıfı Savaş Alanına İnmeli ve Proletarya Diktatörlüğünü Yeniden Kurmalıdır”, Leninist Parti ve Kadrolar, İstanbul, Sun Yayıncılık, 1990, s. 83)(2) Stalin, Lenin’in önderliğindeki Bolşeviklerin, emperyalizm ve proleter devrimleri çağının gerektirdiği yeni tipte proleter partisi anlayışının oluşum sürecini ortaya koyarken, İkinci Enternasyonal oportünistlerinin, Birinci Emperyalist Savaşın patlak vermesinin ardından burjuvaziye karşı herhangi bir ciddi devrimci direniş örgütlemeye olanak bırakmayan parti anlayışı ve pratiğini şöyle sergiliyordu: “Bu partiler, Marksist ve oportünist unsurların, devrimin dostları ve düşmanlarının, Parti ilkesini destekleyenlerle ona karşı olanların bir karışımı, bir çorbasıydı. Marksist, devrimci ve Parti ilkesinden yana olan unsurlar zamanla ideolojik yönden oportünist unsurlarla uzlaşıyor ve sonuç olarak onlara boyun eğiyorlardı. Oportünistlerle, devrim hainleriyle uzlaşma ne uğruna?-diye sordu Bolşevikler, Batı Avrupa Sosyal-Demokratlarına. Onlarsa, ‘Parti içerisinde barış’ uğruna, ‘birlik’ uğruna diye cevap veriyorlardı. Kiminle birlik, oportünistlerle mi? Evet, diye cevap veriyorlardı, oportünistler. Böyle partilerin devrimci partiler olamayacakları apaçık ortadaydı.” (SBKP (Bolşevik) Tarihi, 1975, s. 176)      

Daha sonra, Almanya Bağımsız Sosyal-Demokrat Partisi’nin proleter sol kanadıyla birleşerek Almanya Komünist Partisi adını alacak olan Spartaküs Birliği’nin kurucu ve önderlerinden Rosa Luxemburg ise, 1916 ilkbaharında kaleme aldığı bir broşürde İkinci Enternasyonal oportünistlerinin ve onların başını çeken Alman Sosyal-Demokrat Partisi’nin oportünist birlik anlayışını aynı biçimde eleştirirken,    “Yoldaşlar! Güç sağlayacağı gerekçesiyle birlikten dem vuran eski boş sözlere kapılmayın. Scheidemann ve Ebert’in parti yönetimi de artık bu sloganı diline dolamağa başlamıştır. Elbette birlikten güç doğar-ama bu birlik, örgüt içinde birbiriyle çatışan unsurların dışa karşı mekanik şekilde biraraya toplanması değil, örgüt içindeki sağlam bir ortak inanışa dayanan bir birlik olmalıdır. Güçlülük sayılarda değil, ruhumuzda, açıklıkta ve bizleri canlandıran eylem gücünde yatmaktadır. Kendimizi güçlü sanırken, savaş öncesinde aldığımız dört milyon oyla böbürlenip dururken, daha ilk sınavda, gücümüz iskambil kağıtlarıyla kurulan bir ev gibi nasıl da yıkılıverdi! Burada da uğradığımız hayal kırıklığından ders çıkarmak zorundayız.” (“Yol Ayrımında”, Spartakistler Ne İstiyor?, İstanbul, Belge Yayınları, 1979, s. 107) demişti. İkinci Enternasyonal oportünistlerinin Marksistlerle Marksizmin düşmanlarını birarada barındıran ve sonuçta birincilerin ikincilere boyun eğmesini kaçınılmaz kılan bu sözde proleter partisi anlayışı, bazı nüanslarla tüm oportünist ve revizyonist eğilimlerin sözde proleter partisi anlayışlarıyla çakışmaktadır. Proletaryanın içinde bir çok fraksiyon olduğu düşüncesinden hareketle, proleter partisinde de farklı fraksiyonlar olabileceğini savunan Trotski’nin, toplumdaki proletarya-burjuvazi çelişmesinin komünist hareket içine zorunlu olarak yansıyacağını ileri süren Mao Zedung’un ve diğerlerinin anti-Leninist proleter partisi anlayışları, İkinci Enternasyonal oportünistlerininkinden farksızdır. Geçerken, yazarın kendisinden “öğreneceğimiz sayısız şeyler” olduğunu ileri sürdüğü ve “seçkin bir devrimci” (XD, Sayı: 11, s. 87) olarak nitelediği Mao Zedung’a ilişkin değerlendirmesinin de asla rastlansal olmadığını belirtmeliyim. Ama daha da tutarlı olmak istiyorsa, bu öğretmen listesini Kautsky, Zinovyev, Buharin, Trotski, Tito gibi adlarla “zenginleştirmesi” gerekeceğini anımsatmak isterim. Eğer frenlere basmayı başaramazsa, bunu yapmaktan kendisini hiçbir güç alıkoyamayacaktır. (3) Birlik sorununa yazar arkadaşımız gibi yaklaşanların, dünya komünist ve devrimci hareketinin birliği sorununu da “birleştirici bir görüş açısı”yla, yani “ilkesiz birlik” anlayışıyla ele alacaklarını kestirmek hiç de güç olmasa gerek. Dolayısıyla, yazarın eleştirmekte olduğumuz yazısına damgasını vuran oportünist birlikçiliğin, “Yeni Komünist Enternasyonal” vb. olaylarda kendini açığa vurmuş olması asla rastlantı olmayıp, MLKP önderliğinin çizgisini karakterize etmeye başlayan ortayolculuğun doğal yansımasından başka bir şey değildir. Çeşitli örneklerden de görülebileceği gibi, kaynağında küçük-burjuva pragmatizminin yattığı bu anlayış, girilen uluslararası ilişkilerde ve düzenlenen uluslararası konferanslarda kendini göstermeye devam etmekte, Partiyi reformistlerle, revizyonistlerle, devrim kaçaklarıyla, naylon örgütlerle ve hatta gerici ulusalcı örgütlerle aynı platformları paylaşmaya mahkum etmektedir.(4) Doğu Perinçek, Rafet Ballı’nın 1988 sonunda kendisiyle yaptığı röportajda şunları söylüyordu: “Eski parçalanma sürecinin yerini birleşme süreci alıyor. Sosyalist sol yeniden harmanlanıyor. Bütün sosyalist kümelenmeler, reformcu ve devrimci kanatlara bölünüyor.” (Sosyalist Sol Konuşuyor, İstanbul, Cem Yayınevi, 1989, s. 33-34) Aynı kitapta, siyasal spektrumun “karşı” ucunda yer alan ve TKP Merkez Komitesi ve Politbüro üyeliği yapmış olan Veysi Sarısözen’le yapılmış bir röportaj da yer alıyordu. Bu bayın, Doğu Perinçek’inki ile aşağı yukarı çakışan analizi ise şöyleydi: “Çünkü böylece biz, egemen güçlerin en doğru, en parlak programlardan değil, Marksist solun birliğinden korktuğunu, deneyleriyle, böyle bir birlik halindeki solun gerçekten de ülke koşullarına en uygun, verimli bir program ve politika ile ortaya çıkacağını çok iyi kavradığını anlayabiliriz. Bu tespit, bize dogmatik, şematik görüşlerle sözde ‘ideolojik savaş’ vermek yerine, Marksist solun birliği için çalışmanın en temel ödev olduğunu göstermektedir.” (Adıgeçen kitap, s. 213-14) Evet, anlaşılan herkes “birlik”ten yana ve “ilkesiz ayrılıkçılık”a ve sidik yarıştırmaya karşı!   

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: