Körfez’in Suları Yeniden Isınırken

 Garbis Altınoğlu
                                         1 Şubat 1998      
    
ABD ile Irak arasında bir süreden beri ilk elde, UNSCOM uzmanlarının denetimlerinin  zorlaştırılması ya da engellenmesinden kaynaklandığı izlenimini veren gerginlik, karşılıklı açıklamalar ve meydan okumalarla giderek daha da tırmanıyor. 1991’deki Körfez Savaşından bu yana kendisine karşı uygulanmakta olan ambargonun kaldırılmasını yıllardır istemekte olan Irak yönetimi, bu ülkenin elindeki ‘kitle imha silahlarını’ yoketmekle görevlendirilmiş olan UNSCOM’a karşı tepkisini son aylarda bir kez daha yoğunlaştırmıştı. Irak bu komisyonda ağırlıklı olarak Amerikan uzmanlarının yeralmasından yakınmış, bu uzmanların casusluk yaptığını ileri sürmüş ve UNSCOM’un bileşiminin diğer Güvenlik Konseyi üyelerinden uzmanların yararına değiştirilmesini istemişti. Geçenlerde ise Irak yönetimi, elindeki ‘kitle imha silahlarının’ yokedilmiş bulunduğunu ileri sürerek bu denetimlerin tümüyle sona erdirilmesini istemini gündeme getirdi. ABD ise, elinde hala bu tür silahlar bulunduğunu ileri sürdüğü Irak’ın komşuları için büyük bir tehlike oluşturmayı sürdürdüğünü söylüyor ve bu komşu devletleri Saddam Hüseyin’in şerrinden korumak (!) için elinden geleni ardına koymayacağını yüksek sesle yineliyor. Bu yazıda, dünya halklarını, Irak’ın elinde bulunandan bin kat, milyon kat daha fazla ‘kitle imha silahı’ bulunduran ABD’nin şerrinden kimin koruyacağı sorusunu  bir yana bırakarak, gelişmelerin tarihsel arkaplanına ve son duruma kuşbakışı göz atacağım.    

Bu sürtüşmenin altında, ABD’nin 1991’den bu yana BM marifetiyle Irak’a uyguladığı kuşatma ve onun kolunu kanadını kırma politikası yatıyor. Saddam Hüseyin kliği, İkinci Körfez Savaşı’ndan sonra bu ülkenin egemenliğini kısıtlayan -BM yaptırımları ve kararları uyarınca Irak’ın kara ve hava kuvvetlerini 36. paralelin kuzeyine çıkaramaması, bu ülkenin petrol satışının hemen hemen tümden yasaklanmış olması ve ona uygulanan ambargo- ABD’nin boyunduruğundan kurtulmaya çalışıyor. Burada asıl suçlunun, şamar oğlanına çevirdiği Saddam Hüseyin kliği üzerinden bölge ve dünya halklarına gözdağı vermeyi amaçlayan ABD  olduğu tartışma götürmez. Herhalde, hiç bir aklı başında gözlemci, Clinton’ın ya da onun ‘Savunma’ ve Dışişleri Bakanlarının ‘açıklamalarını’ kabul edecek ve Irak’ın halihazırda -kendi halkı bir yana bırakılacak olursa- elindeki ‘kitle imha silahları’ sayesinde herhangi bir ülke için bir tehdit oluşturduğu ya da Washington’ın motiflerinin gerçekten de Irak’ın komşularının güvenliği olduğu yolundaki savlara inanacak değildir.    

Irak’ın, BM maskeli ABD boyunduruğundan kurtulma çabaları yeni değil. Anımsanacağı üzere, Bağdat’la taktiksel bir bağlaşmaya girmiş bulunan Barzani kliği Ağustos 1996’da rakibi Talabani kliğine saldırarak onu yenilgiye uğratmıştı. Bu iki savaş ağası arasındaki, kendisinin yanısıra Ankara’nın da kışkırttığı bu çatışmayı bahane eden Irak ise, 1991’den bu yana ilk kez bu dönemde kuvvetlerini Güney Kürdistan’a sokmuş, Erbil kentinde ABD güdümlü Irak Ulusal Kongresi’nin şemsiyesi altında örgütlenen yüzlerce yerel CIA ajanını tutuklamış ve binlercesini bu bölgeden kaçmak zorunda bırakmıştı. Bu noktada, ABD emperyalizmi yeniden dişlerini göstermiş, Bağdat’ın güneyindeki askeri haberleşme ve hava savunma tesislerini bombalamış ve Irak’a karşı yeniden geniş çaplı bir müdahaleye girişme tehdidinde bulunmuştu. Kasım 1997’de ise Bağdat, UNSCOM uzmanlarının geri çekilmesi istemini bir kez daha gündeme getirmiş ve elinde bulunduğu ileri sürülen silahların denetimi için kullanılan Amerikan U-2 uçaklarını düşürebileceğini duyurmuştu. ABD o zaman da benzer bir tepki göstermiş, ancak bu kez Irak, Ağustos 1996’da olduğu gibi silahlar konuşmadan geri adım atmak zorunda kalmıştı.                                                                                              Ne var ki, bütün bunlar Saddam Hüseyin kliğinin gerek Ağustos 1996’da ve gerekse Kasım 1997’de yaşanan gerginliklerden siyasal olarak kazançlı çıktığı gerçeğini değiştirmiyor. Elleri Kürt, Arap, Türkmen ve Fars halklarının kanlarıyla lekelenmiş olan Baas gericiliği, dünya jandarması ABD’nin ölçüsüz küstahlığı sayesinde dünya halklarının ve ilerici güçlerinin gözünde adeta zorla mazlum ve mağdur bir topluluk konumuna yükseltilmiş bulunuyor. Artık hemen herkes, hatta Amerikan uzmanları ve siyasal yorumcuları, 1991’den bu yana uygulanan ambargonun yüzbinlerce Irak’lı bebek ve çocuğun ölümüne, Irak halkının açlığa mahkum edilmesine ve bu ülkede sağlık hizmetlerinin çökmesine yolaçtığını, BM aracılığıyla uyguladığı yaptırımlarla, ‘Uçuşa Yasak Bölgeler’le ve ekonomik yaptırımlarla ABD’nin Irak’ı neredeyse bir sömürgesi haline getirdiğini kabul ediyor. Özellikle,
a) 1995’in sonlarından bu yana bölgede bir ABD-İsrail-Türkiye ekseninin oluşmaya başladığı, Türk ordusunun Güney Kürdistan’a -Irak’ın 36. paralelin kuzeyindeki toprakları üzerindeki egemenlik haklarının askıya alınmış olması sayesinde- askeri operasyon düzenlemeye alıştığı, Irak-Türkiye sınırında bir tampon bölge oluşturma niyetini giderek daha yüksek sesle dile getirdiği ve Mayıs 1997’de Güney Kürdistan’da PKK’ya karşı gerçekleştirdiği büyük operasyonun ardından da bu niyetini bir anlamda yaşama geçirdiği,
b) İsrail’in Nisan 1996’da  Güney Lübnan’a karşı düzenlediği ‘Gazap Üzümleri Operasyonu’nun ve Eylül 1996’da İsrail ‘güvenlik’ kuvvetleriyle Filistinliler arasında 80 kişinin ölümü ve 1000’e yakın insanın yaralanmasıyla sonuçlanan olayların, Güney Lübnan’da ve Filistin’de Siyonist işgale karşı direnişin giderek güçlenmesinin da tanıklık ettiği gibi 1993 tarihli Rabin-Arafat anlaşmasını fiilen ortadan kaldırdığı*,
c) ABD-İsrail-Türkiye blokunun Suriye ve İran çevresinde bir cordon sanitaire örme yolundaki başarısız çabalarını sürdürdüğü, Ortadoğu halklarının tepkisine ve Arap devletlerinin ikiyüzlü muhalefetine karşın ABD, İsrail ve Türkiye’nin Ocak 1998’de, bölge halklarına gözdağı anlamına gelen ‘Güvenilir Denizkızı’ kod adlı bir ortak deniz tatbikatı gerçekleştirdikleri,
d) ABD’nin, nükleer silahlara da sahip bulunduğu bilinen, halihazırda Irak’tan askeri olarak çok daha güçlü olan ve BM kararlarına uymama konusunda Irak’ınkinden çok daha kabarık bir sicile sahip bulunan İsrail’in, Filistin ve Lübnan halkları başta gelmek üzere bölge halklarına yönelik saldırganlığına açık çek verdiği,
e) Irak’ın ekonomik, siyasal ve askeri bakımlardan 1991 başlarında olduğundan çok daha güçsüz durumda olduğu vb. gözönüne alındığında, Washington’ın Saddam Hüseyin kliğini, ‘bölgeyi tehdit eden baş tehlike’ olarak gösterme çabalarının neden tam bir kara mizah görüntüsü verdiği anlaşılır.      

Öte yandan, 1991 konjonktüründen farklı olarak Fransa, Rusya ve Çin gibi Güvenlik Konseyi’nin sürekli üyelerinin ve Almanya ve Japonya gibi diğer öndegelen emperyalist ülkelerin olası bir ABD müdahalesine sıcak bakmadıkları biliniyor. Bunun farkında olan ABD, Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın gerçekleştirmekte olduğu mekik diplomasisi yoluyla başta Rusya ve Fransa gelmek üzere bu devletleri yumuşatmaya, en azından bu devletlerin, tek başına girişmekte kararlı olduğunu açıkladığı bir hava-deniz bombardımanına karşı çıkmamalarını sağlamaya çalışıyor. Her zaman ABD’nin kuyruğuna takılmaya alışmış olan İngiliz emperyalistleri ise kraldan çok kralcı bir tutumu benimsemekte gecikmediler. Öyle ki, ‘işçi’ hükümetinin başbakanı Tony Blair, ABD yöneticilerinden de ileri giderek Saddam Hüseyin’in devrilmesi çağrısında bulundu.    

Peki, ya Türk gericiliği ne yapacak? Körfez Savaşının Güney Kürdistan’da bir ‘otorite boşluğu’na yolaçtığını, bununsa PKK’nın güçlenmesine yaradığını ileri süren ve Irak’ın Güney Kürdistan’ı demir bir yumrukla yönettiği günleri özlemle düşleyen, dahası Irak’a uygulanan ekonomik ambargo nedeniyle 1991’den bu yana 35 milyar dolar zarar ettiğini ileri sürerek ağlaşan Ankara, olası bir ABD operasyonunu destekleyecek mi? Hükümetin, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki statükodan zarar gördüğü ve dolayısıyla İncirlik üssünün halihazırdaki gerginlikte kullanılmasından yana olmadığı yolundaki açıklamasının hiç bir gerçek değeri yoktur.   Hürriyet gazetesinin 5 Kasım 1998 tarihli sayısında yer alan şu haber Türkiye’nin olası bir askeri çatışma karşısında nasıl bir tutum takınacağı konusunda bir fikir veriyor :
“Irak ile ABD arasında gözlemci krizi derinleşirken, İncirlik üssünde konuşlu Keşif Güç’teki uçaklarının sayısını arttırma isteğini Türkiye’nin kabul etmesiyle, ABD, F-16’larını kısa bir süre önce İncirlik’e gönderdi… ABD’nin yeni uçaklarla bağlantılı olarak görev yapması için İncirlik’e 200 kadar kara personeli de göndereceği belirtildi. Keşif Güç’teki Amerikan uçaklarının arttırılması kararının Türk ve ABD askerleri tarafından ortak alındığı ve bu kararın ANASOL-D koalisyonu tarafından onaylandığı öğrenildi…İki ülke (ABD ve Irak) arasında çıkacak herhangi bir krizde Irak, Kuzey’de uçak uçurduğu takdirde Keşif Güç uçakları tarafından gerektiğinde vurularak önlenecek. Ankara, Irak ile ABD arasında Körfez krizinden sonra yaşanan ciddi krizlerde bile o zaman Çekiç Güç adını taşıyan uluslararası gücün güçlendirilmesine karşı çıkmıştı. Ankara’nın bu kararı almasının çok önemli bir politika değişikliği olduğu belirtiliyor.”     Bu satırların yazıldığı sırada(1 Şubat 1998) ABD, askeri yığınağını arttırmayı sürdürüyor ve Ortadoğu’da yeniden söz sahibi olmaya çalışan Rusya -Dışişleri Bakanı Yevgeni Primakov’un ABD’li meslekdaşıyla görüşmesinden sonra- bölgeye kendi özel temsilcisi V. Posuvalyuk’u gönderiyor. CNN, Fransa ve Türkiye’nin de bugünlerde Bağdat’a temsilcilerini yollayarak, Irak’tan BM kararlarına uymasını isteyeceklerini haber verdi. ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright dün Binyamin Netanyahu’yla yaptığı görüşmenin ardından bugün Yaser Arafat’la biraraya geliyor. Daha sonra Suudi Arabistan’a gidecek olan Albright, ülkesinin Irak’a karşı güç kullanma konusunda kararlı olduğunu bir kez daha yineledi. Önümüzdeki günlerde ABD büyük olasılıkla sözde Irak’ı yola getirmek ve onun ‘uluslararası topluluğun’, yani başında kendisinin bulunduğu dünya emperyalizminin disiplinine uymasını sağlamak için gelişmiş silahlarıyla Irak halkına yeniden ölüm kusacaktır. Ancak, Irak-ABD ilişkilerinin temel parametrelerini değiştirmeyecek olan böylesi bir güç gösterisinin tek, hatta esas hedefi Saddam Hüseyin kliği değildir. Herhalde, ABD’nin Irak’ı bombalarken öncelikle Filistin, Lübnan ve Kürdistan halkları başta gelmek üzere dünya halklarına, ama aynı zamanda bölgedeki ve dünyadaki ‘dost ve bağlaşıklarına’, kendisinin hala bir numara olduğu, Pax Americana’nın sürdüğü mesajını vermek istediği açık olmalıdır: “Kızım sana söylüyorum, ama gelinim sen anla!” Ne var ki, bir bakıma kendi çaresizliğini kanıtlayacak olan ABD’nin bu küstah ve saldırgan tutumundan bölge ve dünya proletaryası ve halkları ve özellikle onların devrimci öncülerinin almaları gereken mesaj da açıktır: Ulusal ve toplumsal kurtuluş devrime, tüm gerici burjuva iktidarlarının işçi-emekçi yığınlarının ayaklanmasıyla yıkılmasına ve iktidarı kendi ellerine geçirmelerine bağlıdır; diğer sözde yollarsa oportünist yanılsamalardan ve boş ve karşı-devrimci gevezeliklerden başka bir anlama gelmemektedir. Bölgemizde yaşanan bu son gelişmeler, devrimin uzak geçmişte kalmış nostaljik bir anı olmadığını, tam tersine bugünkü yaşamın içinden fışkıran gerçek bir gereksinim ve emperyalizmle ezilen halklar ve burjuvazi ile proletarya arasındaki gerçek çelişmelerin kaçınılmaz sonucu olarak gündeme geldiğini ve gelmekte olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır.                                                                                                                       

DİPNOTLAR
(1) Hürriyet gazetesinin 15 Ocak 1998 tarihli sayısında yer alan bir haberde şöyle deniliyordu:
“İsrail Yönetimi güvenlik gerekçesiyle nihai bir anlaşma yapılsa bile Batı Şeria’nın büyük bir kısmını kontrol altında tutacağını açıklayarak barışa son noktayı koydu. Filistin Yönetimi’nde kızgınlık yaratan İsrail kabinesinin bu kararı Ortadoğu’da tansiyonu yeniden yükseltti…İsrail’in kararı ABD Başkanı Bill Clinton’ın Ortadoğu barışına ivme kazandırmak için yaptığı girişimin de ölü doğmasına yol açtı.”  

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: