Bir Geleneğin Eleştirisi

Türk Ordusuna İlişkin Oportünist Değerlendirmelere Bir Bakış

Garbis Altınoğlu

Şubat-Nisan 1998
 
   
12 Eylül askeri-faşist darbesinin öngününde, 1 Temmuz 1980’de yayımlanan Devrimci Derleniş dergisinin 24. sayısında şunlar yazılıydı:
“Türk Ordusu Devrimci gelenekli bir ordudur. Ve Türkiye’nin tarihindeki bütün devrimlerde hep en ön safta yer almıştır. Üstelik Türk Ordusu, İngiliz Ordusu gibi soylulardan, Fransız Ordusu gibi Burjuva çocuklarından derleşik bir ordu da değildir. Türk Ordusu’nun subayları ‘subay oluncaya dek yamasız pabuç giymemiş’ halk çocuklarıdır. Böyle bir orduya Devrimcileri nasıl katlettireceğiz? Halkın üzerine nasıl süreceğiz bu orduyu?”
   
Yazıda, 1965 yılında Demirel hükümetine verilen ünlü “Dickson Raporu”na göndermede bulunulduktan sonra şöyle deniyordu:
“Demek, ABD, Türk Ordusu’na kendi alçakça planını uygulatabilmek için, önce Türk Ordusu içindeki Devrimci, yurtsever subayları ihraç ettirmek istiyor.
“Fakat ABD’nin orduyu kündeye getirebilmesi için tek başına bu operasyon başarılı olamaz. Çünkü Türk subaylarının en az yüzde doksanı vatanını ve milletini korumayı herşeyin üstünde tutar. Bu uğurda gerektiğinde gözünü kırpmadan hayatını seve seve feda eder. Bu yüzden birkaç on, yüz, belki de bin subayı ihraç etmekle, Türk Ordusu satın alınamaz. Emperyalistler bunu da biliyor.”
Daha aşağıda ise, David Galula’nın, Tümgeneral Cihat Akyol tarafından Mart 1971’de Silahlı Kuvvetler Dergisi eki olarak yayımlanan Ayaklanmaları Bastırma Hareketleri-Teori ve Tatbikatı adlı yapıtından sözedildikten ve bu yapıttan bazı alıntılar sunulduktan sonra şunlar söyleniyordu:
“Yukarda David Galula’nın önerdiği iğrenç görüşler ne yazık ki, Türk Silahlı Kuvvetleri içinden, birkaç satılmış tarafından da benimsenmiştir. Ve yukarda anılan cinayet teorisi Türkiye koşullarına uygulanır. Bu satılmış CIA ajanlarından biri Tümgeneral M. Cihat Akyol’dur.” Yazı şöyle sürüyordu:
“Yerli-yabancı parababaları, yukarda andığımız aşağılık tuzaklarla Türk Ordusu’nu avlayıp yedeklerine almak ve ona Türkiye halkını ezdirmek istiyorlar. Daha açığı Türk Ordusu’nu, Brezilya, Şili, Arjantin, Endonezya ve daha dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi kendi halkına düşman bir GORİLLER ORDUSU haline getirmek ve onbinlerce, yüzbinlerce masum insanı (yurdunu ve halkını sevmekten başka bir günahı olmayan Devrimcileri, demokratları, ilericileri) imha ettirmek istiyorlar.
“Türk Ordusu bu oyuna gelmemelidir. Bir goriller ordusu olmamalıdır. Unutmayın ki emperyalizmin uşağı olmuş, halkını emperyalistlere satmış gorilleri, tüm dünya insanlığı nefretle anar. Hatta kendi hizmetkarı olan bu gorillere emperyalistlerin kendileri bile saygı duymazlar. Onlara bir uşağa davrandıkları gibi davranırlar…”
   
Sözkonusu makalenin yazarı, Türk ordusunun “kendi” halkına, “kendi” halkından komünist ve devrimci güçlere saldırmayacağından ve herhalde Kürt halkına ve onun bağrından çıkan devrimci güçlere de “aynı sevecenliği” göstereceğinden oldukça emindi. Oysa bu satırların yazıldığı günlerde -ABD ve NATO ile işbirliği ve dirsek teması içindeki- Türk Genelkurmayı ve onun komutası altındaki ordu, tüm devrimci ve ilerici güçlere karşı yakın tarihin en kapsamlı operasyonuna ilişkin bütün hazırlıklarını çoktan bitirmiş ve darbeyi indireceği en uygun siyasal an’ı beklemeye koyulmuştu bile. 2 Ocak 1980’de Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e bir uyarı mektubu sunan kuvvet komutanları, daha 1978’den başlayarak askeri darbe hazırlıklarına girişmiş bulunuyorlardı. Mehmet Ali Birand, 12 Eylül darbesini anlatan kitabında şöyle diyordu:
“1978’de kurulan ve iki kişiden oluşturulan ‘özel çalışma grubu’, İkinci Başkan Saltık’ın emrinde uzun süredir BAYRAK PLANI’nı hazırlıyordu. Planın ana hatları tamamdı. Ayrıntıların son aşamasına gelinmişti. Çalışmaların hızlandırılması ve özel grubun 6 kişiye çıkarılması kararlaştırıldı.” (12 Eylül, Saat 04:00, İstanbul, Karacan Yayınları, 1984, s. 200) 17 Haziran 1980’e gelindiğinde, MGK’nun asker kanadıyla sıkıyönetim komutanlarının ortak toplantısında askeri darbe konusu yeniden tartışıldı. Genelkurmay Başkanı Org. Kenan Evren, bu tartışmaların ışığında güncelleştirilen BAYRAK PLANI’nı ordu komutanlarına dağıttırmaya başladı. Buna göre, ordu 11 Temmuz 1980’de yönetime el koyacaktı. Ancak 2 Temmuz 1980 günü TBMM’nde yapılan güven oylamasında Demirel hükümetinin 214’e karşı 227 oyla güvenoyu almasının ardından daha geniş bir kamuoyu desteği sağlanması amacıyla askeri darbe bir süre için ertelenecek ve bilindiği gibi 12 Eylül 1980’de gerçekleştirilecekti.
   
Şunu hemen belirtelim ki, Devrimci Derleniş dergisinin, 12 Eylül askeri-faşist darbesinin kapıyı çaldığı günlerde sergilediği aymazlık ve oportünizm, asla tekil ya da arızi bir olay gibi algılanamaz. Uzun bir siyasal kış uykusundan sonra 1960’larda yeniden dirilen Türkiye sol hareketinin önemli bir bölümünü etkisi altına alan bu aymazlık ve oportünizmin hem tarihsel, hem de güncel nedenleri bulunmaktadır. Her şeyden önce bu yaklaşımın, 1920’lerin ikinci yarısına kadar uzanan uzanan derin kökleri vardır. Bu yazı, 1920’lerden 1980’lere kadar uzanan zaman kesitinde, Türkiye sol hareketi içinde önemli ölçüde etkili olmuş olan bu yaklaşımı, bellibaşlı temsilcilerinin görüşlerini ele alarak eleştirmeyi ve sergilemeyi amaçlamaktadır.
   
Bu yaklaşımın temelinde, TKP revizyonizminin küçük-burjuva reformist, sınıf işbirlikçisi ve a la Turca Menşevik çizgisi ve bu çizginin ürettiği sol Kemalizm, egemen ulus şovenizmi ve ordu devrimciliği yatmaktadır. Ama, daha öncesini bir yana bıraksak bile 15-16 Haziran 1970’i, 12 Mart 1971’i, 12 Eylül 1980’i, 15 Ağustos 1984’ü ve 3 Kasım 1996’yı yaşamış, her tarafından kan ve irin akan Türk burjuva devlet aygıtının çürümesinin en ileri noktasına ulaşmasına tanık olmuş olmasına karşın, bugün bile bu devletten ve onun ordusundan demokratik reformlar, yenileşme vb. beklentisi içine giren devrimci ve ilerici güçler bulunuyor. Örneğin, Yalçın Küçük’ün -28 Şubat 1997 tarihli ünlü MGK toplantısından sonra kaleme aldığı ve- Mart 1997’de Özgür Politika gazetesinde yayımlanan bir dizi yazıda dile getirdiği düşünceler, TKP-TİP-TSİP çizgisinin bu sol Kemalist geleneğinin hiç de ölü olmadığını, ilk fırsatta başını kaldırmaya ve Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketini ağulamaya hazır olduğunu bir kez daha göstermişti. Askeri kliğin, siyasal İslam’la hesaplaşmaya hazırlandığını duyurduğu o günlerde Küçük, PKK önderliğine, özü askeri klikle “bağlaşarak”, daha doğrusu onun kuyruğuna takılarak siyasal İslam’a saldırmak ve böylelikle Kürt ve Türk proletaryası ve halkları için bazı kırıntılar elde etmek olan bir taktiksel planı kabul ettirmek için paçaları sıvamıştı. Çeşitli nedenlerden ötürü yaşam bulamayan bu gerici taktiksel plan, kuşkusuz ancak Türkiye ve Kürdistan devriminin tasfiyesi pahasına gerçekleşebilirdi. Küçük, “Ordu” başlıklı yazısında aynen şöyle diyebiliyordu:
“Ordu mu? Artık Eylülist günlere gelirken Türk Ordusu, bir ‘ordu’ olmaktan çıkmış, Amerikancı büyük sermaye ile göbek bağları kuvvetli ve ülkeyi, soldan ve Kürt yükselişinden kurtarmak için, Erbakan karanlığıyla nikah kıymış, bir generaller kulübüdür. İçindeki bütün halk unsurlarını tasfiye etmiştir; kalanların bir bölümünü de Harp Okulu 1978 yılı çıkışlıları da Eylülist günlerde… büyük işkencelerden geçirdikten sonra tasfiye ederek, kendisini kire gömmüş bir silahlı kuvvettir. Böyle olduğu için, kan emici Amerikan emperyalizminin, aç gözlü ve gaspettiklerini kaybetme korkusuyla kuduran büyük sermayenin kinini benimseyebiliyor ve sünni karanlığını, bir kültür olarak seçebiliyor. Bu, kendisini ordu olmaktan çıkarabiliyor ve tarihinin renkleriyle bağlarını koparıyor.” (Özgür Politika, 10 Mart 1997, abç) O, 17 Mart 1997’de yayımlanan “Karanlık” adlı yazısında ise işbirlikçi-tekelci burjuvazinin öncüsü ve Kürdistan ve Türkiye proletaryası ve halklarına karşı uygulanan tüm baskı ve katliamların mimarı ve sorumlusu olan MGK ile bir sorunu olmadığını, bu kurumun varlığına ve yetkilerine karşı çıkmadığını şu sözlerle itiraf ediyordu:
“Milli Güvenlik Kurulu’na gelince, benim sorunum, kurulun kendisinde veya yetkilerinde değildir; Türk Silahlı Kuvvetlerinin Amerika ile organik bağ içine girmesi, büyük sermaye ile kenetlenmesi ve emekçi bağlarını reddetmesidir. Benim sorunum, bu bağların kırılması, kenetlerin parçalanması ve halkçı bakış açısının yerleştirilmesidir; bu, bizim sorunumuzdur ve başka bir bakışaçısını gerektiriyor. Bu çok güçlü bir anti-Amerikan, çok güçlü bir anti-kapitalist ve çok güçlü bir emekçi aydınlık, akılcı ideolojik hücumu zorunlu yapıyor.” (Özgür Politika, 17 Mart 1997) TKP-TİP-TSİP geleneğinin, ordunun egemen sınıflarla ilişkisi konusundaki bu anti-Marksist ve bilimdışı önyargılarının dünyadaki tüm reformist ve revizyonist akımlar tarafından paylaşıldığı bilinmektedir. Ancak, yazılmasından bir süre sonra, Marksist-Leninist Komünist basında mahkum edilen bu aşırı revizyonist görüşlerin, ülkemizde yaşanan siyasal gelişmelerin bilimsel bir analizine dayanmadığı, yazarın ve onun öğütlerine büyük değer verenlerin subjektif kurgularından öte hiç bir önem taşımadığı Mart 1997’den bu yana geçen bir yıllık süre içinde bütün açıklık ve çıplaklığıyla bir kez daha ortaya çıkmış bulunuyor. Ne yazık ki, bugün Türkiye ve Kürdistan devrimi bakımından son derece önemli bir yere sahip bulunan Kürt ulusal hareketinin önderi de değişik zamanlarda benzer görüşler dile getirmiş bulunuyor. Örneğin, Abdullah Öcalan aynı günlerde, Y. Küçük’ün kendisiyle yaptığı bir röportajda “ordu partisi”nin “ideolojik ve politik olarak bir reformu yaşayaca”ğını belirttikten sonra şöyle diyordu:
“Hızlı bir solculuk gösterebilirler. Kürt sorununu herkesten daha çarpıcı ortaya koyabilirler, hatta elinizdeki delilleri bile alabilirler. Bu tür gelişmeleri de beklemek mümkün, ama bu bizi şaşırtmamalıdır. Orduyu bir yerde ne çok olumlu, ne de çok¡ olumsuz değerlendirmek gerekiyor.” (Serxwebun, Şubat 1997, Sayı: 182, s. 7) Böylesi değerlendirmeleri yalnızca, hatta esas olarak yukarda değindiğimiz olumsuz tarihsel geleneğin varlığıyla açıklayamayız.

Ne var ki devrimciliğin ve ilericiliğin yüzkarası olarak nitelenmeyi hakeden böylesi değerlendirmeler, kuşkusuz psikopatalojik bir olay -bir çeşit toplumsal mazoşizm- gibi ele alınamayacakları gibi, elverişsiz objektif ve subjektif koşulların zorlamasıyla gündeme gelen bir aşırı taktiksel esneklik olayı olarak da ele alınamazlar; bunların kökeninde sözkonusu değerlendirmeleri yapan parti, grup ve kişilerin sınıfsal konumlarından kaynaklanan ideolojik bakışaçıları ve bu zemin üzerinde oluşturulan siyasal stratejileri ve taktiksel çizgileri yatmaktadır. Bu, ideolojik bakışaçısı, kendisi de mülk sahibi bir sınıf olması nedeniyle, çağdaş toplumda sınıf savaşımının gelişip keskinleşmesinden ve bu gelişmenin mantıksal sonucu olan proleter devrimi ve proleter diktatörlüğüne varmasından öcü gibi korkan küçük burjuvazinin sınıf çıkarlarını yansıtmaktadır. Sınıf savaşımını frenlemek, onu belirli sınırlar içinde tutmak, idealize ettiği burjuva demokrasisinde konaklamak ve bu amaçla sonu gelmez ulusal ve toplumsal uzlaşma projeleri üretmek. İşte, en devrimci küçük burjuvazinin bile, asıl hedefi kapitalizmi, sömürüyü, her türlü sınıf egemenliğini ve sınıf egemenliğinin aracı olan devleti ortadan kaldırmak ve bunun için geçici bir aygıt, bir proleter diktatörlüğü kurmak olan proleter devrimciliğinden ayrıldığı ve ayrılmaya devam edeceği nokta. Bu sınıfsal zeminin ve o zemin üzerinde yükselen ilerici ve devrimci parti ve grupların egemen sınıflar ve hatta emperyalizm ve onların devlet ve ordu aygıtları konusunda zaman zaman ya da sürekli olarak birtakım revizyonist yanılsamalara ve subjektif beklentilere düşmeleri nesnelerin doğası gereğidir. İçinde yaşadığımız konjonktürde, proleter devrimi ve sosyalizm güçlerinin gerek ülke ve gerekse bölge dünya ölçeğinde görece zayıf oluşuysa, böylesi eğilimlerin yaygınlaşmasını bir ölçüde daha da fazla kışkırtmaktadır.   
                                                   *          *          *          *          *
Ezen ve sömüren sınıflarla ezilen ve sömürülen sınıflar arasındaki uzlaşmaz çelişmenin ürünü olan devletin en kısa yoldan tanımı, anlatımını Engels’in “özel silahlı adam müfrezeleri”deyişinde bulur. Lenin bir yerde şöyle diyordu:
“Sürekli ordu ve polis, devlet iktidarının başlıca güç aletleridir… ” (Devlet ve İhtilal, Ankara, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1989, s. 21) Ne kadar doğru! “En demokratik” çağdaş burjuva devleti de içinde olmak üzere gelmiş geçmiş tüm devletler, mahkemeler, meclisler, hükümetler, hatta bir süre için istikrarlı bir sivil bürokrasi olmaksızın da yapabilirler; ancak bir çeşit ordu ve/ya da polis aygıtı olmaksızın asla yapamazlar. Antik çağın köle sahiplerinden çağdaş tekelci burjuvaziye değin tüm egemen sınıflar, ezilen ve sömürülen sınıfların yarattığı artık-ürüne el koyabilmek için özü “zor” olan devlet aygıtına gereksinim duyarlar. Sınıflar ve sınıf çelişmeleri ve bundan kaynaklanan sınıf savaşımları olduğu sürece devlet aygıtı da varolmayı sürdürecektir. Ama yalnızca üretim araçlarını ve zor tekelini ellerinde bulundurmakla yetinmeyen, aynı zamanda “entellektüel üretim araçlarını” (Marks) denetimleri altında tutan egemen sınıflar, tarih boyunca devleti ve onun asıl çekirdeği olan orduyu allayıp pullamaya ve idealize etmeye, onu tüm toplumun temsilcisi, “baba”sı, koruyucusu ve maddi ve tinsel dayanağı olan sınıflarüstü bir kurum gibi göstermeye ve bu amaçla yığınların zihninde orduya ve devlete ilişkin yanılsamalar yaratmaya her zaman özen göstermişlerdir. İşte bu yüzdendir ki, Lenin Ekim Devriminin öngününde yazdığı ve devrimin patlak vermesi üzerine sevinerek yarım bıraktığı (1) ünlü broşüründe şöyle diyordu:
“Devlet’e ilişkin oportünist önyargılara karşı bir savaşım yürütmeksizin, emekçi yığınların genel olarak burjuvazinin ve özel olarak emperyalist burjuvazinin etkisinden kurtuluşu olanaksızdır. (Devlet ve Devrim’in 1. basısına Önsöz’den, Collected Works, Cilt 25, Moskova, Foreign Languages Press, s. 381) ANASOL-D hükümetinin başbakan yardımcısı koltuğunda oturan Bülent Ecevit’in, Susurluk Raporu’na göndermede bulunurken,
“Ancak rapordan, ordunun bu işlere bulaşmadığı anlaşılıyor. Eğer ordu da bu işlere bulaşmış olsaydı, işimiz çok zor olurdu. Ancak, bir yönüyle orduya, bir yönüyle İçişleri’ne bağlı olan Jandarma’da biraz da bu konumundan dolaylı sorunlar olduğu anlaşılıyor.” (Milliyet, 16 Ocak 1998) derken Lenin’in bu saptamasını bütünüyle doğruladığını söyleyebiliriz.
   
Burjuvazinin ve egemen sınıfların devletine ve onların siyasal iktidarlarının temel direği ve üretim araçları üzerindeki denetiminin baş muhafızı olan orduya karşı alınan tutum her zaman devrimcilik ile reformizm arasındaki ayrım çizgisinin belirleyici ölçütlerinden biri, belki de birincisi olmuştur. Bu bakımdan, geçmişten bu yana komünist ve devrimci-demokratik parti ve örgütlerin sağa, reformizme ve tasfiyeciliğe kaymalarının, burjuva ordusu ve devletine ilişkin oportünist ve reformist hayallerin yayılması ve derinleşmesiyle elele gitmesinde şaşırtıcı bir yan görmemek gerekiyor. Yukarda, bu eğilimin Türkiye devrimci hareketinde derin köklere sahip olduğuna değindim. Gerçekten de, 1920’lerin ortalarından 1960’ların başına kadar geçen süre içinde bu hareketin hemen hemen tek temsilcisi olan, ancak 1961-71 dönemi başta gelmek üzere, daha sonraki yıllar ve onyıllarda da bu hareket üzerindeki etkisi azalarak da olsa süren TKP revizyonizminin ve onun varyantlarının en büyük ve en başta gelen günahlarından biri de işte ordu ve devlete ilişkin bu oportünist ve reformist anlayışlarıydı. İstisnasız bütün devletler, bir sınıfın bir başka sınıf ya da sınıflar üzerindeki egemenlik araçlarıdır. Demek ki, mülksahibi sınıfların devletine ve ordusuna karşı takınılan tutum, kaçınılmaz alarak bu sınıfların kendilerine karşı takınılan tutumun bir türevi olmak zorundadır. Burjuvazi ve egemen sınıflar karşısında devrimci bir tutum alamayan bir sözde devrimci hareketin, bu sınıfların ekonomik ve siyasal çıkarlarının muhafızlığını yapan burjuva ordusuna karşı da devrimci bir tutum alamayacağı ve bunun tersinin de geçerli olduğu açıktır. O halde şimdi, bu doğruların ışığında TKP revizyonizminin bu alanda bıraktığı olumsuz teorik ve siyasal mirasın en genel çizgileriyle ve bazı tipik temsilcilerinin ağzından gözden geçirilmesine başlayabiliriz.
    
Bu Partinin çizgisine damgasını vuran Şefik Hüsnü’nün ekonomist-Menşevik mantığı Mayıs 1923’de kaleme aldığı “Seçim-Yoksul ve Orta Halli Sınıflar” adlı makaledeki şu satırlarda kendini net bir biçimde göstermektedir:
“Zaten bu ülkede bundan sonra üç türlü siyasal akım düşünülebilir: 1) Bugünkü devrimi yapan ve yaşatmaya uğraşanların temsil ettiği siyasal akım. 2) Derebeylik kalıntısı olan geleneklere ve Osmanoğlu Hanedanına bağlı olanları çevresinde toplayan karşı devrimci akım. 3) Fakir işçi ve köylü kitleleri ve orta halli sınıflar lehine devrimimizi derinleştirmek, geliştirmek ve onu ortak mülkiyete dayalı bir toplumsal devrimle sonuçlandırmak amacını güden sosyalist akım. Kazanılmış hakları eylem ve uygulama alanına aktarmak için birinci ve üçüncü siyaset uzun süre elele yürüyebilecek ve herhangi bir fırsattan yararlanarak karşı devrimin gözdağı veren bir hal aldığı zamanlarda, siyasal ve toplumsal devrim yanlıları, ulusun büyük çoğunluğu ile birlikte, bir tek vücut gibi kara güçlerin karşısına çıkacaklardır.” (Türkiye’de Sınıflar, Ankara, Ülke Yayınları, 1975, s. 156) Komünist  hareketin “Kemalist devrim”i gerçekleştiren güçlerle “uzun süre elele” yürümesinin gerekliliği üzerine hayaller kuran Ş. Hüsnü, proletaryanın demokratik devrimde hegemonyası ve iktidardaki burjuva-toprakağası kliğine karşı uzlaşmaz kavgası teori ve pratiğinin tam karşısında durmakta, proletaryaya Kemalist burjuvaziyle sınıf işbirliğini öğütlemektedir. Bu yolun demokratik devrim yolunda ilerlemeye ve sosyalist devrimin hazırlanmasına hizmet etmek bir yana, proletaryanın ve diğer sömürülen sınıfların varolan son derece alçakgönüllü “kazanılmış hakları”nın bile yitirilmesine yolaçacağı açıktı. Gene o, Ekim 1923’de kaleme aldığı “Devrim İlkelerinin Değiştirilmesi” adlı makalede burjuva diktatörlüğünün şefine olan güvenini şöyle dile getiriyordu:
“Karşı devrime yaslanmaksızın ve bir zümrenin çıkarına pek hayati haklardan bazıları milletten gaspedilmeksizin, bu ilkelerden küçük bir sapmayı bile mümkün görmüyoruz. Hem Millet Meclisi bile böyle bir girişimde bulunmak hakkına sahip değildir. Ve biz inanıyoruz ki devletin en yüksek yerinde bulunan ve devrimimizin kahramanı olan kişi böyle bir sapmaya bizzat engel olacak ve sahip olduğu büyük nüfuz ve yetkileri, devrimi almış olduğu yönde derinleştirmek ve pekiştirmek uğrunda kullanacaktır.” (Adıgeçen kitap, s. 201-202) Ş. Hüsnü oportünizminin bu çizgisi Haziran 1924’de Komünist Enternasyonal’in Moskova’da yapılan Beşinci Kongresi’nde Manuilski tarafından şöyle eleştirilecekti:
“Örneğin, TKP’nin yayın organı olan Aydınlık’ta, Komünist Partisi’ni yabancı kapitalizme karşı ulusal kapitalizmin gelişmesini desteklemeye çağıran bazı makaleler çıktı. Bu noktada, Türk yoldaşlarımız arasında, bir zamanlar Rusya’da Bay Struve’nin savunduğu (işçi sınıfı Rusya’da kapitalizmin gelişmesini desteklemeli, diyen) ‘Yasal Marksizm’ görüşünde açık anlatımını bulan bir eğilim görüyoruz.” (Mete Tuncay, Türkiye’de Sol Akımlar-I (1908-1925) Belgeler, İstanbul, BDS Yayınları, 1991, s. 559)
   
Ş. Hüsnü TKP’sinin bu çizgisinin, Kürt halkının ulusal özlemlerine karşı tam bir duyarsızlık ve sosyal-şovenizm üretmesinde de şaşılacak bir yan yoktu. Nitekim, Şeyh Sait ayaklanmasını ele alan Orak Çekiç’in 26 Şubat 1925 tarihli 6. sayısının manşetinde şöyle denecekti:
“İrticaın başında Şeyh Sait değil, derebeylik duruyor, irticaa karşı mücadelesinde halk Hükümetledir.” İlk sayfadaki “Kahrolsun İrtica” başlıklı yazıdaysa,
“Ankara Büyük Meclisi’nde müfrit sol burjuvazinin tırnakları, kafasına kurun-u vustayı dolamış yobazların gırtlağına yapıştı.” (Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar, İstanbul, BDS Yayınları, s. 195) sözleri yer alıyordu. TKP’nin yayım organının 5 Mart 1925 tarihli 7. ve son sayısında da aynı konuya değinilmiş ve,
“Yobazların Sarıkları Yobaz Zümresine Kefen Olmalı! Yobazlarıyle, Ağalarıyle, Şeyhleriyle, Halifeleriyle, Sultanlarıyle Birlikte Kahrolsun Derebeylik! İrtica ve Derebeyliğe Karşı Mücadele İçin: Köylüler (Köy Meclisleri), Ameleler (Sendikalar) Etrafında Teşkilatlanmalıdırlar” (Adıgeçen kitap, s. 199) denmişti. Öte yandan Orak Çekiç’in aynı sayısında, Şeyh Sait ayaklanması için “İngilizlerin oynattığı irtica kuklası” anlatımı kullanılmıştı. Yani bu Parti, ezilen ulusun ezen ulusa karşı savaşımının gerici bir önderliğe sahip olduğu durumlarda bile demokratik bir yan taşıdığını, devrimci prolateryanın ezilen ulusun kendi yazgısını belirleme hakkını kayıtsız koşulsuz desteklemesi gerektiğini ve egemen ulusun proletaryasının, “kendi” egemen sınıflarının ezilen  ulusa uyguladığı baskının bütün belirtilerine karşı kararlı bir savaşım vermekle yükümlü olduğunu unutmuş ya da hiç anlayamamıştı. Dolayısıyla o, ordunun ve hükümetin Şeyh Sait ayaklanmasına karşı giriştiği bastırma hareketini kayıtsız koşulsuz destekledi. Ancak bu kuyrukçu tutum, hükümetin Şeyh Sait ayaklanmasını bahane ederek tüm muhalefet gruplarına karşı giriştiği saldırıdan TKP’nin de nasibini almasına ve bundan bir hafta sonra, yani 12 Mart 1925’de Orak Çekiç’i kapatmasına hiç de engel olmayacaktı. TKP, 1937 yaz aylarında başlayan Dersim ayaklanması sırasında da, bu kez zorunlu ya da daha doğrusu kerhen illegal bir konumda bulunmasına rağmen, ordudan ve hükümetten yana tutum almakta duraksamadı. Ayaklanma sırasında TKP adına Rasim Davaz imzasıyla yayımlanan yazıda şunlar söyleniyordu:
“Feodal unsurlar, Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır. Bu bölgeye, geçtiğimiz yıl, Tunceli adı verilmişti. Dersim’in hakim tabakaları, yürürlükteki yasalara rağmen, kendi yasa dışı ayrıcalıklarını koruyabilmişlerdir… İsyanın arifesinde tapu kadastro idaresi, feodal aşiret reislerinin elinde bulunan halka ait malların incelenmesi ve saptanmasına ilişkin hükümet tedbirlerini uygulamaya başlamıştı. Bu durumda feodalizm, kendi yasa dışı egemenliğinin iktisadi temellerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu hissetti. İşte, özellikle bu tedbir, isyana yol açan neden olmuştur.” (Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6, e-448)
   
Görüldüğü gibi TKP, burjuva devletinin ve onun ordusunun ulusal ve toplumsal boyunduruk altında tuttuğu Kürt halkına karşı giriştiği katliamları, adeta devrimci-demokratik bir burjuvazinin feodalizme ve dinsel gericiliğe karşı ilerici ve demokratik bir savaşımı gibi göstermeye ve kendisini de bu sözde demokratik savaşımı “eleştirel ve bağımsız” bir konumdan desteklediği izlenimini vermeye çalışmıştır. Ama ne yazık ki, durum hiç de öyle değildi. TKP’nin Kemalist burjuvazinin güçsüz ve daha da kötüsü istenmeyen ve itilip kakılan bir eklentisi olmasının temelinde onun, demokratik devrimde proletaryanın hegemonyasını yadsıması ve demokratik devrimin görevlerinin iktidardaki burjuvazi tarafından gerçekleştirileceği anlayışı yatıyordu. Bu anlayıştan, kaçınılmaz olarak burjuvaziyle proletarya arasında sınıfsal işbirliği ve burjuva devletinden işçi sınıfı için ekonomik haklar ve tüm halk için demokratik reformlar dilenme pratiği türüyordu. Oysa, TKP’nin Komünist Enternasyonal’in yardımıyla hazırlanan 1926 Programı, onun önderliğinin sergilediği bu tutum ve yaklaşımla taban tabana karşıtlık içindeydi. Bu Program’ın 1. maddesinde şöyle deniyordu:
“1. TKP, Komünist Enternasyonal’in bir şubesi sıfatıyla, mücadelelerini Türkiye’nin hususi şartları içinde emperyalizme karşı ve milli burjuvazinin, büyük emlak ve arazi sahiplerinin hakimiyetine karşı yöneltir. Sovyetler Birliği, cihan proletarya inkılabı ve komünizm lehinde bulunur. Mevcut burjuva diktatörlüğü yerine, amele ve köylünün hakimiyetine dayanan bir Sovyet idaresi kurmak gayesini güder. Türkiye’nin emperyalizm tarafından tekrar esir edilmesinin önüne geçebilecek biricik etkili kaleyi teşkil eden Komünist Partisi, bu tehlikeye karşı ameleleri, gündelikçileri, şehirlerin ve köylerin yarı-proleterlerini sistemli bir tarzda teşkilatlandırır… ” (Sahte TKP’nin Revizyonist Programının Eleştirisi, s. 45-46) Aynı Program’ın 12. maddesinde ise TKP’nin “ordu” sorununa yaklaşımı şöyle konuluyordu:
“12. Türkiye Komünist Partisi, milli istiklali ve inkılabın kazançlarını korumanın en emin vasıtası olarak amele ve köylülerin silahlandırılmasını, burjuva muhafızlığını meslek edinmiş orduların kaldırılmasını ve onların yerine amele ve köylü milisinin konmasını ve erlere subaylarını seçme hakkının verilmesini talep eder.” (Adıgeçen kitap, s. 51) Ne var ki, Kemalist rejime karşı zaman zaman söylem düzeyinde daha sert bir muhalefet konumuna girmişse de, Ş. Hüsnü TKP’si hiç bir dönemde bu Programın özüne uygun bir rotaya oturmamış ve onun ruhuna uygun bir siyasal çalışma yürütmemiştir. Bunda, objektif ve subjektif koşulların, yani işçi sınıfının sayısal küçüklüğünün, onun kitlesel savaşımının 1920’lerin sonundan başlayarak bastırılmış, sendikal örgütlerinin denetim altına alınmış ve giderek dağıtılmış bulunmasının, Türk köylü yığınlarının göreli uyuşukluğunun ve Kürt ulusal hareketinin gerici ya da feodal önderliklerin peşinde gidiyor olmasının da belirli, ancak kesinlikle ikincil bir rolü olmuş olduğu belirtilmelidir. Burjuva-toprakağası diktatörlüğünün koyu anti-komünizmi bile TKP önderliğinin ve daha sonraları onun yolundan gidenlerin gözlerini açmaya ve onların Kemalist yanılsamalarını ortadan kaldırmaya yetmeyecekti. (2) Oysa, sınıfının gerçek bir temsilcisi sıfatıyla sergilediği ikircimsiz pratiksel tutum bir yana “ulu önder”, özellikle Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmesinden sonra rejime karşı genelde son derece ılımlı bir muhalefet sergileyen TKP’nin etkisiz siyasal çalışmasından bile büyük bir rahatsızlık duyduğunu 1929’da Eskişehir’de verdiği bir demeçte şöyle açıklamıştı:
“Türk milleti kendisinin ve memleketinin yüksek menfaatleri aleyhine çalışmak isteyen müfsit, sefil, vatansız ve milliyetsiz sebükmağızların (=hafif beyinlilerin) hezeyanlarındaki gizli ve kirli emelleri anlamayacak ve onlara müsamaha gösterecek bir heyet değildir… Bu memleketteki Komünistler, yalnız bizim tevkif ve hapsettiklerimizden ibaret değildir. Bu işlerle bizzat yakından alakadar olacağım.” (Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6, s. 1891)

Öte yandan, sahte “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh!” sloganının ardına gizlenen Kemalist burjuva diktatörlüğünün kah İngiliz ve Fransız emperyalistleriyle (İkinci Dünya Savaşı öncesinde), kah Nazi Almanyası’yla (İkinci Dünya Savaşı sırasında) ve kah ABD emperyalistleriyle (İkinci Dünya Savaşı sonrasında) sosyalist Sovyetler Birliği’ne ve bölge halklarına karşı askeri paktların ve saldırı planlarının içinde olmaya son derece hevesli olmuş olması da onların gözlerini açmaya yetmemişti. Türkiye, daha 1937’de İngiliz emperyalizminin gözetimi altında İran, Irak ve Afganistan’la birlikte -daha sonra CENTO- adını alacak olan Sadabad Paktı’na katılacak, 1939’da -o zamanlar Fransa’nın mandası altında bulunan- Suriye’nin Hatay ilini, halkının iradesini süngü zoruyla çiğneyerek ilhak edecek ve gene aynı dönemde İngiliz ve Fransız emperyalistleriyle birlikte Sovyetler Birliği’ne saldırma hazırlıklarına girişecekti. Y. Küçük, bu konuda şunları söylüyordu:
“Fakat savaş sırasında da bazı gizli belgeler ortaya çıkarılıyor. Bu kez Almanya bu işi yapıyor. Türkiye ile yakınlaşmadan önce Fransız Genelkurmayı’ndan elde ettiği bazı çok gizli belgeleri dünya kamuoyuna açıklıyor. Bu belgeler Türkiye, Fransa ve İngiltere Genelkurmaylarının Kafkasya’daki Sovyet petrol tesislerinin bulunduğu bölgede üçlü askeri harekat planladıklarını gösteriyor. Türkiye savaş öncesinde de, savaş sırasında da sürekli olarak Sovyetler Birliği’ne karşı askeri harekat düşünüyor…” (Türkiye Üzerine Tezler II, İstanbul, Tekin Yayınevi, 1987, s. 271) Küçük daha sonra R. S. Korhmazyan adlı bir Sovyet yazarının Sovyetler Birliği’ne karşı bir Türk-Alman askeri harekatı tasarısıyla ilgili şu değerlendirmesini aktarıyor:
“1942 kışında Türk Hükümeti, Almanya’nın o sırada beklenen Kafkasya harekatına dolaylı destek sağlamak üzere Almanların Türk-Sovyet sınırına kuvvet yığma önerisine mutabakatını bildirdi. Mamafih SSCB ile Türk sınırına kuvvet yığma yalnızca Almanlara yardım anlamına gelmiyor; aynı zamanda Türk yönetici çevrelerinin, Alman kuvvetlerinden önce Sovyet Kafkasyası’nı ilhak etmek gibi kendi amaçlarına da cevap veriyordu.” (Adıgeçen kitap, s. 271) Bütün bunlara, başında İsmet İnönü’nün bulunduğu tek partili burjuva-toprakağası diktatörlüğünün Nazi Almanyası’na yaklaştığı dönemde, yani 1942’de gayrımüslim azınlıklara karşı uygulamaya koyduğu Varlık Vergisi’ni, savaş sırasında işçi ve köylü kitlelerinin yoksulluğunun alabildiğine arttığı koşullarda egemen sınıfların yaptığı görülmemiş savaş vurgunlarını, 7 Eylül 1946’da Türkiye’nin IMF’nin gözetiminde ilk devalüasyonunu yapmasını, 1946’da geçici olarak ortaya çıkan yasal olanaklardan yararlanılarak kurulan Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi ile Türkiye Sosyalist Partisi’nin ve onlara bağlı olarak oluşturulan sendikaların altı ay içinde kapatılmasını ve yöneticilerinin askeri cezaevlerine atılmasını, “Sovyet tehdidi ve tehlikesi” yaygaralarının ardından Türkiye’nin Truman Doktrini uyarınca Temmuz 1947’de dünyanın yeni efendisi ABD emperyalistlerinden askeri “yardım” almaya başlamasını vb. ekleyebiliriz. Demek ki, bu dönemin Türkiyesi, Ş. Hüsnü’nün göstermeye çalıştığının tersine asla, emperyalizme ve faşizme karşı bir konuma çekilebilecek bir Cumhuriyet Halk Partisi (=CHP) tarafından yönetilmiyordu.

Bütün bu veriler 1950’de Demokrat Parti’’nin (=DP) iktidara gelmesini “anti-Kemalist karşı-devrim” olarak gösteren Mihri Belli’nin ima ettiğinin tersine, tek partili diktatörlük yıllarının, yani Atatürk-İnönü döneminin asla “devrimin üstte güreştiği” yıllar olmadığını da göstermektedir. Bu anlayışların ne denli yanlış ve gerici, dahası aptalca olduğunu gösteren bir not ekleyelim. 1950 seçimlerinden sonra, yeni Cumhurbaşkanı Celal Bayar’la, kendisini tebrik etmeye gelen İsmet İnönü arasında şöyle bir konuşma geçer. Bayar’ın ağzından dinliyoruz:
“… Ve mesela dedim:
“ -NATO’ya niçin girmediniz?
“Bu sorumdan alınmış göründü.
“ -Onlar istediler de biz mi girmedik, Celal Bey?
”Samimi maksadımı izah ettim, gerçek durumu, NATO’ya girip girmemek hususundaki esas fikrini öğrenmek istediğimi söyledim. Zaten verdiği cevaptan anlaşılıyordu ki, mukadderatımızı NATO’ya bağlamaktan zarar değil, fayda görmektedir. Bunu sarahatle ifade etti. Esasen benim görüş ve kanaatim de bu yolda idi. Fikir birliği içinde bulunuşumuzdan huzur duydum.” (“Başvekilim Menderes”, Hürriyet, 21 Temmuz 1969) Evet, 1930’ların ikinci yarısında ve 1940’larda neredeyse varolup olmadığı belirsiz hale gelen TKP, Marksizm-Leninizmin temel ilkeleriyle, kendi resmi Programıyla ve yaşanan gerçeklerle taban tabana karşıt bir yolda yürümekte işte böyle diretmişti. O böylelikle kendini tam bir etkisizliğe ve yokoluşa sürüklemekle kalmamış, ama aynı zamanda ve daha da önemlisi, daha sonraki devrimci kuşaklara, aşmaları için yoğun bir iç ideolojik kavga yürütmelerini ve ağır bedeller ödemelerini gerektirecek a la Turca Menşevik bir miras bırakmıştı.
  
Okuyucu, Ş. Hüsnü’nün ve onun başında bulunduğu TKP’nin Kemalist burjuvaziye, onun devletine ve ordusuna ilişkin yaklaşımı üzerinde bu denli durulmasını anlayışla karşılamalıdır. Bütün bunlar gereklidir; çünkü Ş. Hüsnü’nün ve onun TKP’sinin bu yaklaşımı, daha sonraki sürdürücülerinin, egemen sınıfların devletine ve ordusuna karşı tutumlarını karakterize etmeye devam etmekle kalmamıştır. Bu tutum ve onun serpintileri, 1960’larda yeniden yükselişe geçen Türkiye sol hareketinin devrimci kadrolarını ve daha az ve giderek azalan ölçüde olmakla birlikte 1970’lerin ve daha sonrasının devrimci kadrolarının tutumlarını da etkilemiştir. Özellikle 1960’lı yıllarda bu partinin resmen ya da edimsel olarak varolmamasına karşılık, TKP’nin eski kadrolarından Hikmet Kıvılcımlı ve özellikle de Mihri Belli, gelişmekte olan devrimci hareketin ideolojik biçimlenmesinde, daha doğrusu ideolojik deformasyonunda önemli bir rol oynadılar. Lenin, Ne Yapmalı? Adlı yapıtında, henüz yeni oluşmakta olan bir devrimci Parti ya da akım sözkonusu olduğunda “onu doğru yolundan saptırma tehdidinde bulunan devrimci düşüncenin öteki eğilimleriyle” hesaplaşmanın ne denli önemli olduğunu belirtiyor ve şöyle diyordu:
“Bu koşullar altında, ilk bakışta ‘önemsiz’ gibi görünen bir hata en kötü sonuçlara yol açabilir ve ancak uzakgörüşlülükten yoksun kişiler hizip tartışmalarını ve nüanslar arasında en titiz biçimde ayrım yapılmasını zamansız ve gereksiz sayabilirler.” (Lenin, Selected Works in Two Volumes, Cilt 1, Moskova, Foreign Languages Publishing House, s. 227) Evet, ne yazık ki, Türkiye devrimci hareketinin önemli bir bölümünün bu kötü öğretmenlerin sol Kemalist, sosyal-şoven ve ve Menşevik anlayışlarının etkisinden kurtulması için 12 Mart ve 12 Eylül askeri-faşist darbenin tezgahından geçmeleri ve “hareketi doğru yolundan saptıran” bu revizyonist mirasla hesaplaşmaları gerekti. Y. Küçük örneğinin gösterdiği gibi hala da gerekiyor. Şimdi bu iki önemli ismin devlet ve ordu sorununa ilişkin yaklaşımlarına daha yakından göz atalım.
                                               *          *          *          *          *
İkinci olarak, Türkiye devrimci hareketinin kıdemli militanlarından H. Kıvılcımlı’nın konumunu ele alacağım. Kürt ulusal sorunu da içinde olmak üzere bazı noktalarda geleneksel TKP çizgisinin daha ilerisinde duran H. Kıvılcımlı, 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin ertesi günü, yani 28 Mayıs’ta darbeyi gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi’ne çektiği telgrafta şunları söylüyordu:
 
“Milli Birlik Komitesi Başkanı ve TC Devlet ve Hükümet Başkanı
      ANKARA
“Sayın Orgeneral Cemal Gürsel;
“Tarihimizde daima kuvvetle çarpan kalbimizin, yiğit ordumuzun kötülüğe başeğdirişini huşuyla selamlarım. İkinci Kuvayı Milliye Gazamız kutlu olsun. Gerçek Demokraside Allah yanıltmasın.
                                                                  Vatan Partisi Genel Başkanı
                                                                              Dr. Hikmet Kıvılcımlı”
 
Aynı günlerde Org. Cemal Gürsel’e başarı dileklerini ileten bir kişi daha vardı: ABD Başkanı Eisenhower. O bu mesajda,
“… başarılan inkılabın, Türkiye demokrasisinin gelişmesinde yeni bir merhale teşkil edeceğini candan ümit ediyor ve yeni hükümetin NATO ile CENTO’da kalma kararından memnuniyetini açıklıyordu.” (Milliyet, 2 Temmuz 1960). Eisenhower’ın bu mesajının sıradan bir diplomatik metin olduğu düşünülmemelidir. 12 Eylül darbesinden sonra Barış Derneği davasında yargılanacak olan eski büyükelçi Mahmut Dikerdem’in anılarında bu konuda şöyle deniliyordu:
“Türkiye’deki 27 Mayıs Devriminin üzerinden iki aya yakın bir zaman geçmiş, Milli Birlik Hükümeti’nin NATO ve CENTO’ya bağlılığı dünyaya ilan edilmiş, eski dostlukların -ve eski düşmanlıkların- olduğu gibi süreceği, Amerikan Hükümeti’nin tam güvenini kazanmış bir diplomat olan Selim Sarper’in Dışişleri Bakanlığı’na getirilmesiyle açıkça belli olmuştu. Sanırım ki, İran Şahı, (1950-60 döneminin başbakanı ve dışişleri bakanı- b. n.) Menderes ile Zorlu’nun Moskova’ya yakınlaşma siyasetine yöneldikleri kanısına varınca DP iktidarının askeri bir darbe ile düşürülmesinden rahatlık da duymuştu.” (Bir Büyükelçinin Anıları, İstanbul, Cem Yayınevi, 1990, s. 30-31) Allah’ın birilerini yanılttığı anlaşılıyor; ama bu herhalde ABD emperyalistleri değildi.
   
Egemen sınıf bloku içinde bir çatlamanın ürünü olan ve bu çatlağı bir süre için genişletmeye devam edecek olan 27 Mayıs askeri darbesini izleyen dönemde işçi sınıfı ve gençlik hareketinin gelişmesi için bazı kanalların açıldığı doğrudur. Ancak bu, iktidardaki egemen sınıf fraksiyonunun 27 Mayıs darbesinin üzerinden fazla zaman geçmeden devrimci harekete ve halk hareketine karşı bir dizi önlem almasına hiç de engel olmamıştı. Darbeden hemen sonra NATO’ya ve CENTO’ya, yani Batı emperyalist blokuna bağlılığını yüksek sesle açıklayacak olan Milli Birlik Komitesi’nin lideri, daha sonra da Cumhurbaşkanı olan Org. Cemal Gürsel bir ara, 1963’de kurulan ve sayıları 1968’de 141’e ulaşan Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin onursal başkanlığını üstlenmekte sakınca görmemiş, 1960-61 ders yılında 4,548 öğrenciye sahip bulunan İmam Hatip Okullarında okuyan öğrencilerin sayısı 1971’de 49,308’e çıkmıştı. Kapitalist toplumlarda orduyu ve devlet aygıtını oluşturan personelin burjuvaziye, koparılması neredeyse olanaksız binlerce bağla bağlı olduğunu unutan Kıvılcımlı ise, daha sonra kaleme aldığı bir kitabında, 27 Mayıs askeri darbesinin “başarısızlığı”nın nedenini kendince şöyle açıklayacaktı:
“Ezilen, soyulan Türk ulusunun önüne, sömürmenin her biçimini kökünden ve kesince gidermeye hazır bulunan işçi sınıfı tutulup geçirilebilseydi, o zaman ulu görevlilerin (27 Mayısçılar kastediliyor- b. n.) tereddüt ve telaşına yer kalmazdı. ‘Kendi gelecek stratejilerine’, yani can kaygusuna düşmezlerdi. ‘Sosyal sınıflar stratejisine’ bel bağlarlardı. Böyle hallerde kurmay nitelikleri en iyi stratej olmalarını sağlayabilirdi.” (27 Mayıs, Yön’ün Yönü, Devletçiliğimiz, İstanbul, Bibliotek Yayınları, 1989, s. 115)
“Devrimci kendisine sırça saraylar kurup, çevresini yedi kat polis ve silahlı adamlarla sararak da sağ kalır, çarıksızlarla birarada yaşayarak, halk sevgisinden örülmüş zırhlar içinde de… Ancak kendi ülküsüne en elverişli sosyal sınıfı seçmek, Hasan Sabbah’ın Kan Kalesi içinde nefsini güvence altına almaktan çok daha garantilidir. Kişi için garantili olmasa bile, dava için garantilidir.
“27 Mayıs bu noktada yanılmıştır…
“27 Mayıs devrimcileri, sabah namazından sonra kimseyi sokağa çıkartmayacaklarına, halka güvenebilir, çarıklı köylünün yanına gitmenin bütün yollarını açabilirlerdi.
“Hırpani işçinin örgütlerini Amerika’dan, milyon sağlayan sendika gangsterlerinden kurtarabilirlerdi. Ekonomik kurtuluş savaşının manivelasını kullanabilirlerdi. Rızkını zor çıkaran küçük memuru, aydını, sermayeye haraç vermek üzere tasarruf bonosu ile yaralamayabilirlerdi.” (Adıgeçen kitap, s. 119-20)
“27 Mayıs, şu Türkiye’de gizli bir tek gerçek ya da isterseniz ‘felsefe’ bırakmamıştı.
“Bütün sorun o gerçekleri ve felsefeleri ‘çağdaş uygarlık’ toplumu içinde dayandıracak bir sosyal sınıf manivelası bulmaktaydı. Bu manivela Türkiye işçi sınıfıydı. Yoksa, herşey, fatalman kökü dışarda finans-kapital ağlarının kucağına düşmekten yakayı kurtaramazdı.” (Adıgeçen kitap, s. 122) Kıvılcımlı bu kitabın bir yerinde, 27 Mayıs askeri darbesinin dördüncü gününde kendisinin Milli Birlik Komitesi’ne yazdığı “Siyasi Gerçeklerimiz” başlıklı 1. Açık Mektup’undan aşağıdaki satırları alıntılıyor. Aynen aktarıyorum:
“150 yıl gericilik üstte, Devrim altta güreşti. Meşrutiyetten sonra boğuşma bitmedi. Yalnız bu yolda 50 yıldır Devrim üstte, gericilik altta güreşiyor… Gericiliğin zaafı: Milletten kopmuş bir avuç azınlık oluşudur… ” (Adıgeçen kitap, s. 134) Gericiliğin “milletten kopmuş bir azınlık” olduğu biçimindeki tartışmalı ve yanlış önermeyi bir yana bırakarak, Kıvılcımlı’nın, Meşrutiyet’in ilan edildiği 1876’dan, Kemalist rejimin pekişmeye yüz tuttuğu 1926’ya kadar olan dönemde “Devrimin üstte güreştiği” yolundaki tezinin gerçekleri yansıtıp yansıtmadığına göz atalım. Bu 50 yıllık döneme neler sığdı? Hemen aklımıza gelenleri sayalım: Sultan İkinci Abdülhamit’in ülkemizdeki bütün gerici çevrelerce ötedenberi yüceltilegelen yönetimi, 1880’lerden 1920’lerin sonlarına kadar gerçekleşen irili ufaklı bir dizi Kürt ayaklanmasının kanla ve ihanetle bastırılması, ünlü Hamidiye alayları ve Ermeni halkına karşı 1915-16’da doruk noktasına ulaşarak bir soykırıma dönüşen katliamlar, Alman emperyalizminin bir çeşit sömürgesi -Enverland- haline gelen Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle parçalanmaya yüz tuttuğu bu dönemde Arap ve Balkan halklarına karşı bir dizi katliam gerçekleştirmesi, can çekişmekte olan “Avrupa’nın Hasta Adamı”nın bir oldubittiyle Birinci Dünya Savaşı’na sokulması, bu savaş sırasında Yemen’den Kafkasya’ya, Çanakkale’den, Galiçya’ya kadar uzanan uçsuz bucaksız bir cephede yüzbinlerce genç Türk ve Kürt köylü ve işçisinin Hohenzollern’lerin ve Habsburg’ların çıkarları için kurban edilmesi, Kurtuluş Savaşı sırasında Rum halkına karşı girişilen katliamlar, M. Suphi TKP’sinin ve Çerkes Ethem önderliğinde gelişen çekirdek halindeki köylü gerilla hareketinin tasfiyesi, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra Şeyh Sait ayaklanması gerekçe gösterilerek Takrir-i Sükun Kanunu’nun çıkarılması, İstiklal Mahkemeleri’nin kurulması ve tüm muhalefetin yokedilmesine girişilmesi, işçi sınıfına karşı kanlı ve sert saldırılar ve onun sendikal örgütlenme çabalarının zorla bastırılması. Egemen sınıfların bu dönemde işçi sınıfının haklı savaşımları karşısında aldığı tutum  konusunda, 1976’da Tüm İktisatçılar Birliği tarafından yayımlanmış olan Türkiye İşçi Sınıfı ve Mücadeleleri Tarihi adlı kitaptan bir kaç örnek verelim:
18 Ağustos 1908: “Ücretlerine zam isteğiyle greve başlayan Aydın Demiryolu işçileri bir istasyondaki depoları yaktılar, tutuklanan işçilerin serbest bırakılması için gösteriler düzenlediler, bir treni raydan çıkardılar. Jandarmayla çıkan çatışmalarda bazı işçiler yaralandı. Grev, Mecidiye zırhlısının İzmir’e asker çıkartması ile kanlı bir biçimde bastırıldı.” (s. 53)
5 Eylül 1908: “Şark Demiryollarında çalışan işçiler greve başladı. Grev sırasında askerler bütün istasyon ve telgrafhaneleri kuşattılar. Bir dizi çatışmadan sonra grev 10 Eylül’de bastırıldı.” (s. 53)
14 Eylül 1908: “Ereğli Kömür Havzasında çalışan işçilerin başlattıkları grev Zonguldak’a asker çıkartılarak bastırıldı.” (s. 53)
1 Temmuz 1924: “İstanbul’da tramvay şirketinde çalışan işçiler bir kondüktörün işten atılmasını protesto ettiler. İşçiler üzerine jandarma kuvvetleri gönderildi. Bir çok işçi yaralandı; bir çoğu tutuklandı.” (s. 76)
Ocak 1927: “3,000 kayıkçı, liman işletmesinin kendilerine borcu olan 25,000 lirayı ödememesi üzerine direnişe başladılar. Nakliyat şirketi polise başvurarak işçilerin zorla çalıştırılmalarını istedi. Asker ve polisle çıkan çatışmaya şehirden başka işçiler de grevcileri desteklemek üzere katıldı. 10 işçi öldürüldü, 50 işçi ve polis yaralandı, 370 kişi tutuklandı. Direniş bastırıldı.” (s. 78)
Ağustos 1927: “Adana-Nusaybin demiryolu hattında çalışan 850 yapı işçisi isteklerini 31 maddelik bir liste halinde şirkete sundular…. Şirket 1.5 ay sonra bu dilekçeyi reddetti. İşçiler bayram öncesi istedikleri avansın da ödenmemesi üzerine direnişe başladılar. Direniş 20 gün sürdü. Fransız şirketinin grev kırıcılara yardım olarak gönderdiği trenin önüne yüzlerce işçi karıları ve çocukları ile yatarak trenin geçmesini önlediler. Bunun üzerine hükümet buraya askeri birlikler göndererek silahsız işçilerin üzerine ateş açtırttı. Bir çok kişi öldü. 22 elebaşı tutuklandı. Grev, yabancı kapitalistler ve hükümet tarafından ezildi.” (s. 78) Herhalde bu kadarı yeter.

Diğer kapitalist toplumlarda olduğu gibi, Türkiye’de de devlet aygıtının ve onun çekirdeğini oluşturan ordunun işçi sınıfına, diğer ezilen ve sömürülen sınıflara ve ulusal boyunduruk altında tutulan Kürt halkına karşı kesintisiz bir savaşım sürdürmesi, nesnelerin doğası gereğiydi. “Türkiye tarihinin maddesi”ni incelediğini ve kavradığını ileri süren Kıvılcımlı, en azından İttihat ve Terakki döneminden bu yana ülkemizde -tıpkı sınaileşme yoluna görece geç giren diğer ülkelerde olduğu gibi- ordunun ve devletin yalnızca burjuvazinin ve toprakağalarının çıkarlarını savunmakla kalmadığını, burjuvazinin oluşum sürecinin güdücü gücü ve organik bir parçası haline geldiğini anlamamış, ya da unutmuş gözüküyor. Ayşe Buğra adlı bir burjuva araştırmacı, Türkiye’de kapitalizmin gelişiminde devletin oynadığı rolü incelediği yapıtının bir yerinde İttihat ve Terakki Fırkası’nın lider kadrosunun özellikle savaş yılları boyunca toprak ağaları ve tüccarlarla birlikte bir çok bankanın ve anonim ortaklığın kuruluşuna katıldıklarını ve onların yönetim kurullarında yer aldıklarını belirttikten sonra sözlerini şöyle sürdürüyordu:
“Cumhuriyet’in kurulmasını takiben, devlet, ülkenin iş hayatında önemli bir rol oynamaya devam etmiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında girişimcilik faaliyetleri ve kamu görevleri hala birlikte sürdürülebilmekteydi. Bir çok devlet adamı iş dünyasında faaliyet gösteriyordu ve bunlardan hiç olmazsa bir kısmı yatırımlarını ülkeye hizmet vermenin bir ilave yolu olduğuna samimiyetle inanmaktaydı. Zaten Mustafa Kemal Atatürk ve hükümetteki yakın çalışma arkadaşları da, diğer politikacılar ve işadamlarıyla birlikte İş Bankası’nın kurucuları arasında değil miydi? Politik bağların özel sermaye birikiminde önemli bir etken olduğu tartışmasız bir gerçekti.” (Devlet ve İşadamları, İstanbul, İletişim Yayınları, 1995, s. 74) Dolayısıyla, Türk burjuva devlet aygıtının burjuvazi ve toprakağalarıyla içiçe olan, kendi sınıfsal çıkarlarının tam olarak bilincine ermiş bulunan yöneticileri, devrime önderlik edebilecek biricik güç olan işçi sınıfının yalnızca kitlesel direnişlerine değil, sınıf sendikaları da içinde olmak üzere bağımsız sınıf örgütlerine karşı da her zaman acımasız bir ideolojik ve siyasal saldırı konumunda oldular. Örneğin, Başbakan Recep Peker, 1936 yılında faşist İtalya’dan ödünç alınan ve işçi sınıfının sendikal örgütlenmesini bile suç sayan ve yasaklayan 3008 sayılı İş Yasasının amacını anlattığı Meclis konuşmasında şöyle diyordu:
“… İş Kanunu Türkiye’de Ulusal Devlet tipindeki ahenkli, muvazeneli bir hayatın tanzimine yarayacak bir esas olacaktır. Bu kanun ile yurttaşların sınıflaşarak parçalara ayrılmasına karşı bir kale duvarı örüyorsak, Türkiye’de müstehlik ve müstahsil unsurlar mücadelesinin ruhunu da ortadan kaldırmış oluyoruz. Yeni Kanun sınıfçılık şuurunun doğmasına veya yaşamasına imkan veren hava bulutlarını silip süpürecektir.” (Dr. İhsan Keser, Türkiye’de Siyaset ve Devletçilik, Ankara, Gündoğan Yayınları, 1993, s. 121) Kuşkusuz, sınıf bilincinin doğmasına ve yaşamasına engel olmak, esas itibariyle sömürücü sınıfların istek ve iradesine bağlı değildir ve olamaz da. Ancak yukardaki pasajda dile getirilen düşünceler, işçi sınıfına, diğer ezilen ve sömürülen yığınlara ve Kürt halkına duyduğu sınırsız kinle yoğrulmuş Türk gerici egemen sınıflarının amaç ve yönelimlerini ve onlara ilişkin olarak kurulan hayallerin boşluğunu göstermesi bakımından söz götürmez bir değer taşırlar.
   
Kuşkusuz ben, sivil toplumcuların ve Kürt ulusal hareketinin çok geniş kesimlerinin yaptığı gibi, -katliam ve jenositlerle lekeli olan- İttihat ve Terakki dönemini ve Kemalist burjuva cumhuriyetini Osmanlı sultanlığının basit bir devamı olarak görmüyor ve bu dönemi tümüyle olumsuzlamıyoruz. Bu dönemde, kitlelerin homurdanması ve eylemliliğine bağlı olarak gelişen 1908 Jön Türk burjuva devrimi, Türkiye’yi işgal eden emperyalist devletlere ve Yunan işgalcilerine karşı ikircimli de olsa bir bağımsızlık savaşının verilmesi, Padişahlığın ve Hilafetin tasfiyesi, 1930’ların başlarına değin emperyalist devletlerce dıştalanan Kemalist rejimin Sovyet devleti’yle bir çeşit bağlaşma ya da iyi komşuluk ilişkileri içinde olması gibi “olumlu” öğelerin de olduğunu yadsımıyorum. Ancak, 1876-1926 yıllarının, “devrimin üstte güreştiği” bir dönem olarak sunulmasının, egemen Kemalist burjuva ideolojisinden ve onun yarattığı yanılsamalardan kopamamanın su götürmez bir kanıtı olduğunun da altının çizilmesi gerekiyor. Bazan egemen sınıfın öndegelen temsilcilerinin yılların “devrimci”lerinden daha doğru ve daha objektif saptamalar yaptığına tanık olunur. Burada sözü İ. İnönü’ye bırakacağım. İ. İnönü 1968’de Ulus gazetesinde yayımlanan Hatıralar’ında, İkinci İnönü Savaşı sırasında Bursa’dan geriye doğru göçen ve içinde subay ve ailelerinin de bulunduğu bir kafileye rastladığında onlara şöyle dediğini anlatır:
“Kafileyi durdurdum. Subayları bir kenara topladım: İçinde bulunduğumuz vaziyeti bilesiniz. Bundan başka subay olarak da yerinizi bilmelisiniz. Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır. Bana bakın, dedim. Kimse işitmesin, millet düşmanınızdır.” (Aktaran İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması, İstanbul, Alan Yayıncılık, 1989, s. 96)
   
Hem başında ordunun orta ve kısmen de alt kademelerindeki subayların bulunması ve hiyararşi dışı bir eylem olması ve daha da önemlisi hem de 1950’lerin sonu Türkiyesi’nde sınıf çelişmelerinin göreli olarak az gelişmiş olması nedeniyle öncelikle ve ilk planda işçi sınıfını, emekçi yığınları ve Kürt ulusunu hedef almayan 27 Mayıs darbesinin, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinden farklı olduğu, onun daha sonraları egemen sınıf partilerinin ve Mart ve Eylül darbelerinin topa tutacağı ve göreli ileri hükümler içeren bir Anayasa bırakmış olduğu yadsınamaz. Ama, ancak iflah olmaz revizyonistler, bu olgudan hareketle objektif olarak esas içeriği ve yönelimi, 1950’ler boyunca güçlenmekte olan büyük sanayi burjuvazisinin çıkarlarını kollamak olan ve daha sonraki yıllarda da bu burjuvazinin ve onun arkasında duran emperyalizmin gereksinimleri uyarınca iç pazarı genişletmek için bir dizi ekonomik ve siyasal önlem alan 27 Mayıs hareketini yüceltebilir ve ona olmadık misyonlar biçebilirlerdi. İşte Kıvılcımlı, aynı kitabın son sayfasında tarihin bir kaç yıl sonra -12 Mart 1971’de- çürüttüğü ve yeniden ve yeniden çürüteceği şu anti-Marksist saptamayı yaparken tam da bu hataya düşüyordu:
“Finans-kapital, antika ‘moskof’, modern ‘gomoniz’ korkuluğunu var gücüyle sömürerek Türk ordusunu nato vb’ne katarken ‘hanım’laştıracağını umdu. Ekonomik ve sosyal olarak bunun olanağı yoktu. Ne Türkiye genlikli bir modern kalkınmış ekonomi temeline sahipti, ne finans-kapital oturaklı ve tutarlı bir kapitalist sınıfın bütünlüğünü ve kendince haklılığını, meşruluğunu temsil ediyordu. O yüzden Türk ordusu gerek maddesi, gerek ruhuyla, finans-kapitalin ne ayrıcalıklı metropol kastı, ne sömürge aylıklı askeri olamadı.
“27 Mayıs bu ekonomik ve sosyal kritik durumu gidermek yerine büsbütün açığa vurdu. Menderes DP’si, Türk subayını lojman vb. yem borularıyla ‘evcilleştireceğini’ umdu. Aldığı karşılık umut verici olmadı. Demirel AP’si Orko (Ordu Kooperatifi- b. n.) vb. yem borularıyla DP’nin CIA’dan öğrendiklerini yeniden uygulamaya çalışıyor. Bu, hacıağa çocuklarını meclislerde ‘transfer’ etmek, ya da halk oylarını kasaba tezgahında pazarlamak kadar kolay olacağa hiç benzemiyor.
“O zaman Türk ordusuna tek yol kalıyor. Halk ordusu olmak. 27 Mayıs ve sonrası, o çabanın bir denemesidir. Bilince çıkamadığı için kördövüşüne dönüşmüştür.” (27 Mayıs, Yön’ün Yönü, Devletçiliğimiz, s. 238) Kıvılcımlı,12 Mart 1971 darbesinden hemen önce yayımladığı Halk Savaşının Planları adlı kitabında bu görüşünü bir kez daha yineledi. O şöyle diyordu:
“Türkiye tarihinde hemen her devrim, ordu tarafından yapılmıştır…
“Ordu: Hep düzenlice ileri devrimci aksiyon vurucu gücü olmuştur ve olmaktadır.
“Ortada, geri ülkelerin ekonomik ve sosyal gidişinde çıkmaza girmiş sınıf ilişki-çelişkilerini çıkmazdan kurtarıp zembereğinden boşandıran bir gerçek Vurucu Güç vardır.
“Bu vurucu güç, Türkiye’nin yakın tarihinde, olumlu modern gelişim yönünde etkin oldu ve oluyor. Bir avuç finans-kapital kodamanı, Antika tefeci bezirgan sınıfı ile elele verip memleketi korkunç bir sömürü ile satmaya kalkıştı mıydı, vurucu güçlerimiz Halk’tan yana çıkarak o gidişi göğüslemekten geri kalmıyor. O zaman, Finans Kapital+Tefeci Bezirgan ittifakı tezine karşı gelenekçil ileri vurucu güçlerin halkla ittifakı gerçekleşiyor.” (Halk Savaşının Planları, Ankara, Derleniş Yayınları, 1978, s. 187)

Oysa, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemi Türkiyesi’nin ordusunun kural olarak, burjuvazinin ve toprakağalarının sömürüsünün muhafızlığını yaptığı, bu sömürücü sınıflarla etle tırnak gibi olduğu, yalnızca değişik ulus ve milliyetlerden “kendi” halklarının kanını bir çok kez akıtmakla kalmayıp bölge halklarına karşı değişik emperyalist devletlerle ortak harekat planları içinde de yer almış olduğu, tartışma götürmez bir gerçekliktir. Yani o, hem yerli “finans kapital”in, hem de emperyalizmin hizmetindeydi. Tek parti diktatörlüğünden çok partili burjuva-toprakağası diktatörlüğüne geçiş bu alanda herhangi bir şeyi değiştirmedi: Türkiye, Temmuz 1950’de ABD emperyalistlerinin Kore halkına karşı BM bayrağı altında yürüttükleri savaşa 4,500 kişilik bir askeri birlikle katılmakla kalmadı; o 1952’de NATO’ya üye oldu ve ABD ve NATO’nun Ortadoğu halklarına çevrilmiş bir silahı haline geldi. Kıvılcımlı, bu gelişmelerden olduğu gibi, burjuva diktatörlüğünün bekçisi olan ordunun 11 Mart 1965’de Zonguldak’ta işçilere ateş açmasından ve 2 işçiyi öldürüp 10 işçiyi yaralayarak onların grevini bastırmasından, (3) 15-16 Haziran 1970 büyük işçi direnişini bastırmak için seferber olmasından ve bu eylemin ardından İstanbul ve Kocaeli’nde ilan edilen sıkıyönetim sırasında yüzlerce işçi ve sendikacıyı işkenceden geçirmesinden, 1960’ların sonlarında Kuzey Kürdistan’da terör estirmesinden ve daha 12 Mart darbesinden önce devrimci gençlik hareketine karşı Kontrgerilla yöntemleriyle savaşmaya başlamasından da bir şey öğrenmemişti. Kıvılcımlı, 1960’lı yıllar boyunca övmeye devam ettiği ordunun 12 Mart 1971’de verdiği muhtırayı selamladı ve o sıralar yayımladığı Sosyalist adlı gazetesinde “Ordu Kılıcını Attı!” manşetiyle çıkan yazısında,
“Meclislerimizden kendi kendini düzeltmesi mi beklenir? Besbelli ki Ordu onu ummuyor. Onun için süratle idareyi ele alacaktır. Muhtıradan başka anlam çıkmıyor. Haydi hayırlısı…” (Aktaran D. Perinçek, Kıvılcımlı’nın Burjuva Ordu ve Devlet Teorisinin Eleştirisi, s. 12) diyebildi.
                                                     *          *          *         *         *
   
Şimdi de sözü Mihri Belli’ye bırakalım. O, “asker-sivil aydın zümre” olarak adlandırdığı ve küçük burjuva kategorisine koyduğu subay katmanına devrim stratejisinde son derece önemli, hatta belirleyici bir rol biçmesiyle tanınmaktadır. Türk ordusunun subay kademesinin demokratik devrimden yana olduğunu, hatta sosyalist devrime karşı olmadığını (!) savunacak kadar ileri gidebilen M. Belli, 5 Ağustos 1966’da YÖN dergisinde yayımlanan bir yazısında şöyle diyordu:
“Türk toplumunda pek önemli bir yeri olan, çoğunluğu küçük burjuva kökten gelme asker-sivil bürokrat aydın zümre de… küçük burjuvazi içinde ele alınmalıdır… Bizce bu zümrenin durumu özel olarak ele alınmalıdır ve bunun sosyalist teoriye aykırı bir yanı yoktur… Bugün Türkiye’de asker-sivil memurlar yarım milyona yakındır. Marks’ın önemle üzerinde durduğu sayının hemen hemen on misli… Bu zümre Tanzimat’tan bu yana Türkiye’nin yönetimini çok kez tekelinde tutmuş, hiç değilse bu yönetimde önemli rol oynamıştır. Yüzyıldan uzun bir süredir Türk tarihindeki gelişmeler bu zümrenin damgasını taşır. Pek yakın bir geçmişe kadar Türk toplumunda son söz bu zümrenindi. Ağa, eşraf, işadamı toplumda ikinci durumdaydı… ” (M. Anadol, Türkiye’de Anti-Emperyalist Savaşın Stratejisi, 1968, s. 29-30)

M. Belli’nin Türk askeri bürokrasisinin “devrimci” karakterini sözümona kanıtlamak için hem Marksizm-Leninizmi, hem de tarihsel olguları çarpıttığı açıktır. Herşeyden önce, herhangi bir çağdaş ülkede askeri (ya da sivil) bürokrasinin “ağa, eşraf ve işadamı”nı “toplumda ikinci durumda” bırakarak iktidarı kendi tekelinde tutması olanaksızdır. Bu kural, Türkiye için de geçerli olmuştur. Sömürüye dayanan sınıflı toplumlarda, devlet ve onun temel öğesi olan ordu, her zaman şu ya da bu sömürücü sınıfın -kapitalist toplumlarda burjuvazinin (ve büyük toprak sahiplerinin)- devleti ve ordusu olmuştur. İkincisi, askeri ya da sivil bürokrasinin içinde yer alan kişilerin şu ya da bu toplumsal kökene sahip olması, devletin ve ordunun sınıfsal niteliğini zerrece değiştirmez. M. Belli ve benzerleri, ancak burjuva ya da toprak ağası kökenli subayların vb. egemen sınıflara hizmet edebileceğini düşünüyor, ancak bunda fena halde yanılıyorlar. Kaldı ki, Osmanlı askeri elitiyle esasa ilişkin bir süreklilik ilişkisi içinde olan yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin askeri elitinin büyük toprak sahipleriyle ve büyük burjuvaziyle ve hatta emperyalizmle önemli ölçüde içiçe olduğu, herhalde kanıtlanması için özel çaba harcanması da gerekmeyen bir olgudur. Devam edelim. M. Belli bu yazısında daha sonra şunları söylüyordu:
“Bu konunun hiç de küçümsenmemesi gereken bir de manevi yanı var: Yüzyıldan uzun bir süredir Türkiye’nin kaderine hükmetmiş olan asker-sivil bürokrat zümre, bir geçmişin, bir geleneğin temsilcisidir. Bu geçmişte örneğin bir Çanakkale var, bir Kurtuluş Savaşı var… İşte sözkonusu zümre böyle bir geleneğin mirasçısıdır, ve bu miras elbette ki zümrenin politik bilinci üzerinde etkili olmaktadır. Onun için bu zümre ile komprador-ağa ittifakı arasında uzun süreli bir uzlaşma yalnızca maddi değil, manevi bakımdan da, gelenek ve tarih bakımından da imkansız görünmektedir… Hangi yönden bakarsak bakalım bu zümre ile komprador-ağa arasındaki derin sınıf çelişkisi ayan beyan ortadadır.
“Bu çelişkinin ideolojik alanda tezahürüne değinmeden geçmeyelim: Asker-sivil aydın zümrenin ideolojisinin günümüzün şartlarına uydurulmuş bir Kemalizm olduğu söylenebilir. Kemalizmin milliyetçi, anti-emperyalist ilkelerinin Türkiye’de sosyal adaletin gerçekleştirilmesiyle sıkı sıkı bağlı olduğu ve köklü altyapı dönüşümlerinin gerçekleştirilmesinin bugünün Kemalist politikasının gereği bulunduğu bilinci bu aydın çevrelerde yaygındır. Denebilir ki, asker-sivil aydın zümre, gerek kök bakımından, gerek genel durum bakımından içinde sayılması gerektiği Türk küçük burjuvazisinin en bilinçli kolunu, bu sınıfın öncü müfrezesini teşkil etmektedir. Son yıllarda sosyalist akım, bu zümrenin geniş çevrelerini etkilemektedir. Ve Türk sosyalistleri ne sektarizme ve ne de oportünizme sapmadan gerçekten sosyalist bir politik çizgiyi izleyebildikleri ölçüde, yani gerçek sosyalistler olabildikleri ölçüde, demokratik devrim aşamasında pek önemli bir rol oynaması mukadder olan bu zümrenin önemini doğru değerlendirmek zorundadırlar. İçinde bulunduğumuz aşamada tarihsel inisiyatife sahip bulunan asker-sivil aydın zümre kesin olarak demokratik devrimden yanadır. Sosyalist devrime karşı olması için de sınıf açısından bir neden yoktur.” (Adıgeçen kitap, s. 31-32) M. Belli’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun, Alman ve Avusturya-Macaristan İmparatorluklarının çıkarlarını savunmak için verdiği savaşın bir parçası olan Çanakkale çarpışmasına ilerici bir nitelik yüklemesi, onun Marksizm-Leninizmden, tutarlı demokratizmden ve enternasyonalizmden ne denli uzak olduğunu göstermektedir. M. Belli’nin, Türk askeri bürokrasinin yalnızca demokratik devrimden değil, sosyalist devrimden de yana olabileceği yolundaki sözleri, herhalde Marksizm-Leninizmden azçok nasibini almış sıradan bir sempatizanın bile küçümseyici bir gülümsemesine yol açacaktır. Türk ordusunu bu denli yücelten bir çizginin, onun subay kademesine egemen olan şovenist ve militarist bakış açısını da benimsemesinden daha doğal bir şey olamazdı. Nitekim, 1967 yılının sonlarına doğru Kıbrıs’ta siyasal havanın gerginleşmesi ve hatta bir Türk-Yunan savaşı olasılığının gündeme gelmesi, bunun üzerine ABD Başkanı Johnson’ın, özel temsilcisi Vance’ı Türkiye’ye göndererek, Kıbrıs’a yapılacak bir müdahalede Türk ordusunun ABD silahlarını kullanmasının ikili anlaşmalara aykırı olduğunu küstahça anımsatması, şovenist çizgisine yurtseverlik ve anti-emperyalizm görüntüsü vermeye özen gösteren M. Belli’nin karakteristik bir tepkisine yol açmıştı. O, bu ortamda 1967’de kaleme aldığı “Tarihi Fırsat” başlıklı bir yazıda şunları söyleyebiliyordu:
“Türkiye’nin Amerikan ‘arabulucularıyla’ müzakerelerde kaybedecek zamanı yoktur. Harekete geçme zamanı gelmiş, çatmıştır. Türk halkı millet olarak vakar ve haysiyetimizle bağdaşmayan ürkek davranışlara tahammülü olmadığını, şahlanışı ile, ‘Ordu Kıbrıs’a!’ haykırışlarıyla kesin olarak ifade etmiştir….
“Tıpkı Atatürk zamanında olduğu gibi, Türkiye bir kez daha bütün ileri insanlığın saygısını kazanacak, emperyalizme karşı savaşan Doğu ve Güney uluslarının öncüsü durumuna yükselecektir. Mustafa Kemal Türkiyesi bir kez daha gerçek olacaktır. Bundan sonra her gerçek Türk yurtseverinin özlediği tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye’nin gerçekleşmesi tarihi olayların akışının doğal bir sonucu olacaktır. Ve böylece emperyalizm dünyanın bu bölgesinden tasını tarağını toplayıp çekilmek zorunda kalacaktır…. Bütün gücümüzü seferber etmek ve yenmek tarihi görevimizdir. Şehitlerine ağlayan, hakaretlerin en ağırına uğramış 32 milyonluk Türk ulusu bu tarihi görevin bilincindedir. Tüm ileri insanlık bu görevimizi başarmamızı bizden beklemektedir. Tarihin bize yüklediği bu kutsal göreve layık olalım!” (Aktaran Proleter Devrimci Aydınlık, Seçmeler I, İstanbul, Aydınlık Yayınları, 1979, s. 294-95) NATO’ya ve ABD emperyalizmine bağımlı ve gerici Türk egemen sınıflarının çıkarlarının bekçisi olan Türk ordusunun Kıbrıs ve Yunan halklarının kanını dökmesi için savaş tamtamları çalan bu bay, ordu devrimciliğini ve Kemalizm kuyrukçuluğunu, Türkiye’li devrimcilerin militarizme karşı olmamaları gerektiği noktasına kadar geliştirmişti. O şöyle diyordu:
“Batı’da sosyalizm ile anti-militarizm hep birlikte gitmiştir. Ama Batı’da tarihi gelişmenin bir sonucu olan sosyalizm-antimilitarizm bağdaşması, Türkiye’nin gerçeklerine hiç uymayan bir şeydir. Öteki ülkelerin tarihinde sık sık görülen asker tarafından bastırılan halkçı ilerici hareketler bizim tarihimizde yoktur. Ve bu gerçek bizim ilerici olarak Türk ordusuna karşı tutumumuzun Batı anti-militaristlerinin tutumunun tam karşıtı olmasını gerektirir.” (Türk Solu, 4 Şubat 1969) Oysa, en azından 1920’lerden bu yana Türk ordusu bir dizi Kürt ulusal ayaklanmasını bastırmış, işçi grevleri ve direnişlerine saldırmıştı. Ve bu makalelerin kaleme alındığı yıllarda, 1952’de NATO’yla işbirliği halinde kurulmuş bulunan ve doğrudan doğruya Türk Genelkurmayıyla içiçe olan Özel Harp Dairesi’nin (ya diğer adıyla Seferberlik Tetkik Kurulu’nun) yönetimi altında Milliyetçi Hareket Parti’li (=MHP) komandolar devrimci harekete ve yığın hareketine karşı örgütlenmekte ve saldırmakta, Kuzey Kürdistan’da köyler basılmakta, Kıbrıs’ta Kontrgerilla örgütlenmesi yaratılmış bulunmakta, bizzat ordunun içindeki demokrat, yurtsever ve liberal öğelerin tasfiyesi için planlar oluşturulmakta ve olası bir gerilla savaşının ya da devrimci kitle ayaklanmasının ezilmesi için karşı hazırlıklar yapılmaktaydı. CIA ajanı David Galula’nın Ayaklanmaları Bastırma Hareketleri adlı kitabı 1965 yılında Genelkurmay tarafından bastırılmış ve orduya dağıtılmıştı. Amerikan ordusunda kullanılan FM 31-15 nolu kitabının çevirisi olan ST 31-15 Kara Kuvvetleri Komutanlığı Sahra Talimnamesi, Gayrınizami Kuvvetlere Karşı Harekat adlı kitap ta gene 1965 yılında Kara Kuvvetleri Komutanlığı tarafından bastırılıp çeşitli askeri birliklere dağıtılmıştı. M. Belli, az çok tutarlı bir burjuva demokratının bile rahatlıkla görebileceği bütün bu olguları görmezden gelmekle kalmayacak, yakın tarihimizin en büyük işçi eylemi olan 15-16 Haziran 1970 direnişinin, Türk ordusuna ilişkin yanılsama duvarında açtığı büyük gediği de elinden geldiğince onarmaya çalışacaktı. Kendisine “proleter devrimci” adını uygun gören, ama özünde ordu içinden çıkacak bir “sol” cuntayı dört gözle bekleyen M. Belli, 1970 yılının sonlarına doğru, 15-16 Haziran eylemini değerlendirmek için kaleme aldığı bir yazısında gerçekleri açıkça çarpıtarak,
“ <İşçi-Ordu Elele, Milli Cephede> sloganı direniş yürüyüşlerinin en etkili sloganı oldu. Türk Ordusu tarihi geleneğine bağlı kaldı ve Amerikan emperyalizminin işbirlikçisi bir iktidarın emrinde kendi emekçi halkına karşı koymadı.” (Aydınlık Sosyalist Dergi, Sayı: 21, s. 197) diyordu. O, adı geçen derginin bir sonraki sayısında ise şunları yazabiliyordu:
“Büyük direniş günleri Amerikan danışmanlarının telkiniyle Demirel iktidarının uygulamaya çalıştığı Türk Ordusunun milli güçlere karşı bir baskı kuvveti olarak kullanmak planı genellikle uygulanamadı. O günler <İşçi-Ordu Elele, Milli Cephede> sloganı etkili bir slogan oldu… Türk ordusunun montaj ve ambalaj sanayii işverenlerinin elinde işçiye karşı bir baskı aracı rolünü oynatmak kolay bir iş değildir… Türkiye’de millici ve devrimci bir geleneğe sahip Atatürkçü Türk ordusunun varlığı faşizmi özleyenlerin önüne dikilen büyük bir engeldir… Halkımız kendi ordusu saydığı Türk ordusuna karşı güven ve sevgi beslemektedir… ” (Adıgeçen dergi, Sayı: 22, s. 266-67)
“Balyoz operasyonu”, sıradan demokrat ve ilerici insanlara ve aydınlara varana değin tüm solu hedef alması, koyu anti-komünizmi, THKO, THKP-C ve TKP (M-L)’nin kişiliğinde radikal devrimci güçlere karşı uyguladığı terör, yaygın işkence uygulaması, Kontrgerilla’sı, daha sonra açığa çıkan CIA bağlantısı vb. ile 12 Mart askeri-faşist darbesi, Türk ordusu konusunda 1960’lı yıllarda devrimci hareket saflarında yaygın olan gerici hayalleri yerlebir etmede yüzlerce konferans ve tartışmadan daha olumlu bir işlev gördü. Ve deyim yerindeyse bir musibetin bin nasihattan daha etkili olduğunu gösterdi. Ama Türk ordusunun “devrimci nitelik ve gelenekleri”nden sözetmenin artık yürek gerektirdiği bu dönemde adeta, görmek istemeyenden daha körü olmadığı sözünü doğrulamak isteyenler yok değildi. Bunlardan birisi de 12 Mart darbesinden sonra bir sözde özeleştiri yapan M. Belli’ydi. O, yaşanan pratikten de hiç, ama hiç bir şey öğrenmediğini kanıtlayan “Özeleştiri”sinin bir yerinde şöyle diyordu:
“Biz, THKO’cu gençler tarafından ‘Ordu’ sözcüğünün kullanılmasının Türkiye’nin özel şartları bakımından yanlış olduğu görüşündeyiz. Böyle bir adlandırma, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde yer alan yurtsever unsurlarla Amerikan emperyalizmini velinimet sayan¡ işbirlikçi unsurlar arasındaki mücadelenin işbirlikçilerin kesin zaferi ile sonuçlandığı ve devrimci güçlerin Ordu’nun teşkil ettiği mücadele alanından, bir daha dönmemek üzere, yenik olarak ayrıldıkları ve orduyu tümüyle Amerikan emperyalizmine ve onun emrindeki bazı generallere terkettikleri şeklinde yorumlanabilir. Son zamanlarda (12 Mart 1971 askeri darbesini tezgahlayan kliğin şefi Org. Memduh- b. n.) Tağmaç tayfası ve onun arkasında duran emperyalizm türlü tedbirlere başvurarak Türk Ordusunu emperyalizmin emrinde kendi halkına karşı bir baskı kuvveti durumuna düşürme yolunda önemli başarılar sağlamışlardır ama, bu başarılar kesin değildir. Tarihin kaydettiği zaferle sonuçlanan ilk Milli Kurtuluş Savaşından doğan Türk Ordusu içinde gerçek Atatürkçü yurtsever unsurlarla emperyalizmin işbirlikçilerinin mücadelesi sürmektedir. Ve sürecektir. Ve biz bu mücadelede yurtsever askerlerin işini kolaylaştırmakla, işbirlikçilerin ekmeğine yağ sürecek davranışlardan kaçınmakla yükümlüyüz. Bu bir devrimci görevdir.” (Rasih Nuri İleri, Mihri Belli Olayı III, İstanbul, Anadolu Yayınları, 1976, s. 954-55)

Türk ordusuna ve burjuva devlet aygıtına karşı tutarlı bir demokratik tutum bile takınamayan ve Türk ulusalcılığının ve şovenizminin kara bayrağını dalgalandıran M. Belli, doğal olarak Kürt halkının ulusal özlemleri ve kendi yazgısını belirleme hakkına karşı da düşmanca bir tutum takınıyordu. Türk ordusunun Şeyh Sait ayaklanmasını, Dersim ayaklanmasını vb. bastırmasını alkışlayan Ş. Hüsnü kliğinin yolundan yürüyen bu bay, 29-30 Ekim 1970’de yaptığı bir konuşmada burjuva Türkiye’nin bölünmezliğini ve onun sınırlarının dokunulmazlığını şöyle savunuyordu:
“Bugün bir durum vardır: bugün, Türkiye’de de milli davaların en tutarlı savunucusu proleter devrimcileridir. Ve bu proleter devrimcileri, bütün milli davaların savunucusu oldukları gibi, Türkiye’nin toprak bütünlüğünün de tutarlı savunucularıdır. Ve Türkiye’nin toprak bütünlüğü bu 1970 yılında bir tek şekilde savunulabilir: Kürt halkına eşit haklar tanımakla, bu halka ana dilini kullanma hakkını tanımakla ve bu halkın gönül rızasıyla Türkiye Cumhuriyeti içerisinde kardeş Türk halkıyla birlikte yaşamayı istemesini sağlamakla. Biz meseleyi böyle koymaktayız. Bu, hem bilimsel sosyalizmin, hem Türkiye’nin gerçeklerinin gerektirdiği bir koyuş tarzıdır. Evet Türkiye’nin toprak bütünlüğünün en tutarlı savunucuları proleter devrimcileridir. Ve kim asimilasyonda direniyorsa, kim komando baskınları düzenliyorsa ve kim (Türk olsun, Kürt olsun) şoven duyguları kışkırtıyorsa, odur hakiki bölücü.” (Aydınlık Sosyalist Dergi, Sayı: 27, s. 228) Yani, sözde Kürt halkının Türk halkıyla eşit haklara sahip olmasını istediğini ileri süren bayımıza göre Kürt halkı, ana dilini kullanabilir hale gelmekle yetinmeli, ama bağımsız bir Kürdistan kurmayı asla düşlememeli, Türkiye’yi bölmeye, onun sınırlarıyla oynamaya asla kalkışmamalıdır. Ancak, daha da önemlisi onun, Türk egemen sınıflarından, Kürt halkının bu hakkını tanımasını rica etmesinin gerekçesidir. Marksist-Leninistler, “kendi” burjuvazisinin ideolojik-siyasal boyunduruğundan kurtulabilmesi, sınıfsal bağımsızlığını kazanabilmesi ve devrimin ve tüm ezilen ve sömürülen sınıf ve katmanların önderi konumuna yükselebilmesi için işçi sınıfını enternasyonalizm, tutarlı demokratizm ve sosyalizm ruhuyla eğitmekle yükümlüdürler. Bu da işçi sınıfının, zulüm ve sömürünün bütün biçim ve belirtilerine komünist bir bakış açısıyla karşı çıkacak bir devrimci refleks ve gelenekle donatılmasıyla olanaklıdır ancak. M. Belli’ye göre ise, Kürt halkına uygulanan ulusal baskıya karşı çıkmak, daha doğrusu onun kendi ana dilini kullanmasını sağlamak, Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunması için verilmesi gerekli bir ödündür; aksi halde onun -ve Türk burjuvazisinin- üzerinde titrediği ülkenin toprak bütünlüğü korunamayacak ve tehlikeye düşecektir.
                                                 *          *          *          *          *
12 Mart askeri darbesinin ardından, Türkiye sol hareketi içinde yer alan bir dizi odağın yaptığı oportünist değerlendirmeler de temellerini TKP revizyonizminin attığı sol Kemalist ve Menşevik bakış açısıyla uyum içinde oldu. 1960’lı yıllarda belli bir kitleselliğe ulaşmış, ama her zaman parlamenter oportünizmin temsilcisi olmuş olan TİP’nin (=Türkiye İşçi Partisi) önderliği, askeri darbe tehlikesinin yoğunlaştığı Şubat 1971’de yayımladığı bir bildiride (TİP Genel Yönetim Kurulu Bildirisi) şöyle diyordu:
“Ordu, devletin tarafsız gücü olacaksa, işçi ve emekçi sınıflar ile burjuvazi arasındaki mücadeleye karışmaması, taraf tutmaması ve sadece yurt savunması ile ilgilenmesi gerekir.” (Kıvılcımlı’nın Burjuva Ordu ve Devlet Teorisinin Eleştirisi, Ankara, Aydınlık Yayınları, 1975, s. 15) Aynı partinin genel başkanı Behice Boran, generallerin, başında Demirel’in bulunduğu Adalet Partisi hükümetine verdiği 12 Mart muhtırasını duyduktan sonra basına verdiği demeçte ordudan beklentilerini şu sözlerle dile getirecekti:
“TİP kuruluşundan beri ısrarla Anayasanın eksiksiz, tastamam uygulanmasını, toplumsal reformların yapılmasını, parlamenter demokrasinin halktan yana geliştirilmesini istemiş ve bunun yiğit mücadelesini vermiştir. Yine baştan beri Partimiz aynı ısrar ve kesinlikle iktidarın izlediği politika ve icraatının Anayasa çizgisi dışına, Anayasaya aykırı duruma düştüğünü belirtmiştir. İktidar son zamanlarda ise açık teröre dayanan bir yönetime yönelmiş ve böyle bir yönetimin hukuki kılıflarını da parlamentodan geçirmeye hazırlanmıştır.
“Anayasal demokratik düzen, sosyal hukuk devleti gerçekleştirilmediği ve geliştirilmediği için bugünkü politik buhrana düşülmüştür. Bunun başlıca mesuliyeti iktidar partisinde ve hükümetinde olmakla beraber diğer burjuva partileri de sorumludur.
“Bizce Türkiye’nin bu çıkmazdan kurtuluş yolu Anayasal demokratik düzenin gerçekleştirilip halktan yana geliştirilmesidir. Demokrasinin üç kıstası vardır: 1) İktidarın halkın yararına işler yaparak ülkeyi kalkındırması; 2) İşçi ve emekçi sınıfların politik örgütlenme ve faaliyetlerine serbestlik ve imkan tanınması; 3) Bunun için ve bunun sonucu olarak da parlamentonun bileşiminin toplumun sınıfsal güçlerini yansıtması.
“Bu nedenle,
“1- İşçi ve emekçi sınıfların politik örgütü olan Partimiz üzerindeki ve diğer ilerici güçler üzerindeki dolaylı-dolaysız baskı ve şiddet uygulamalarının derhal kaldırılması ve önlenmesi,
“2- Seçim kanununda seçimlerin dürüst, halkın eğilimlerini yansıtacak ve alınan oyların gerçek oranlarda parlamentoda temsilini sağlayacak değişikliklerin yapılarak genel seçimlere gidilmesi,
“İlk alınacak tedbirler olmalıdır.” (Sadun Aren, TİP Olayı, 1961-1971, İstanbul, Cem Yayınevi, 1993, s. 147-48) Evet, B. Boran ve onun başında bulunduğu TİP; Ş. Hüsnü’lerin, H. Kıvılcımlı’ların, M. Belli’lerin geleneğinin temsilcisi ve sürdürücüsü olduklarını ülke tarihinin bu dönemeç noktasında da kanıtlıyorlardı. B. Boran partisinin başından beri, yer yer liberal burjuva bir karakter taşıyan 27 Mayıs Anayasasının “eksiksiz, tastamam uygulanmasını, toplumsal reformların yapılmasını, parlamenter demokrasinin halktan yana geliştirilmesini” istediğini belirttikten sonra boşuna burjuva hükümetlerinin yapmasını bekleyip durduğu “toplumsal reformları” bu kez -kuşkusuz gene boşuna- generallerin yapmasını beklemekle kalmıyordu. O aynı zamanda generallerden daha da ilerisini, neredeyse demokratik bir devrim yapmalarını bekliyordu: “Bizce Türkiye’nin bu çıkmazdan kurtuluş yolu Anayasal demokratik düzenin gerçekleştirilip halktan yana geliştirilmesidir.” O bu arada AP hükümetinin “izlediği politika ve icraatının Anayasa çizgisi dışına, Anayasaya aykırı duruma düştüğünü” belirterek generallere göz kırpıyor ve onlarla arasındaki “amaç birliğini ya da benzerliğinin” altını çiziyordu. Öyle ya, 12 Mart generalleri de Demirel hükümetine verdikleri üç maddelik muhtıranın 2. maddesinde,
“2. Türk Milletinin ve sinesinden çıkan Silahlı Kuvvetleri’nin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliği giderecek çarelerin, partilerüstü bir anlayışla Meclislerimizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek ve Anayasa’nın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılap kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir.” (Ali Gevgilili, Yükseliş ve Düşüş, Altın Kitaplar Yayınevi, 1981, s. 453-54) demiyorlar mıydı? Ama bu oportünist manevralar ve subjektif analizler sınıf savaşımının katı gerçekleri karşısında çok geçmeden tuzla buz olacaktı. “İşçi ve emekçi sınıflar ile burjuvazi arasındaki mücadeleye karışmaması, taraf tutmaması”ve “Anayasal demokratik düzeni gerçekleştirip halktan yana geliştirmesi” beklenen ordu, TİP’ni Anayasa Mahkemesi eliyle 20 Temmuz 1971’de temelli kapattıracaktı. 12 Mart muhtırası verildiğinde, yönetiminde TİP’nin çizgisinde ve bu partiye yakın duran sendikacıların bulunduğu DİSK de, yayımladığı bildiride ordunun darbe girişimini destekleyecekti. 12 Mart 1971 günü toplanan DİSK Yürütme Kurulu’nun yayımladığı bildiride şunlar söyleniyordu:
“DİSK, Atatürk devrimlerinin ve Anayasa ilkelerinin korunmasında, uygulanmasında ve geliştirilmesinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin yanında olduğunu belirtmekten kıvanç duyar.
“Parlamentodan çıkarılan Anayasaya aykırı kanunlar ve hükümetin ısrarla yürüttüğü Anayasa dışı uygulamalar, sosyal patlamalara yolaçan tutum ve davranışlar memleketi bir kardeş kavgasının eşiğine getirmiştir.
“İşte böyle bir ortamda memleketin beceriksiz ellerde emekçi halkımızın da perişanlığını arttıracak bir yuvarlanmayı gören ve Türk milletinin bağrından oluşan Silahlı Kuvvetlerin bu vahim durum karşısında aldığı kararlar işçi sınıfımızın devrimci kesiminde büyük bir ferahlık yaratmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının tanıdığı hakları en cesur şekilde kullanan Türk Silahlı Kuvvetlerinin çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak, Atatürk devrimlerini hakim kılmak ve Anayasanın öngördüğü reformları gerçekleştirmek, özellikle Anayasamızın temel ilkelerine yürekten bağlı kalmak yolunda görev başında olduğunu radyolardan ilanı karanlık ufukları aydınlığa kavuşturmuştur.” (Milliyet, 13 Mart 1971) Ancak, genel başkanı Kemal Türkler’in 15 Haziran 1970 akşamı radyodan yaptığı açıklamada işçileri, “şerefli Türk ordusuna” karşı çıkan kışkırtıcılardan uzak durmaya çağıran DİSK’in böyle bir bildiri yayımlaması da, onu 12 Mart askeri-faşizminin gazabına uğramaktan alıkoyamayacaktı. 12 Mart cuntası, yerini almış olduğu AP hükümetinin 1970’de gündeme getirdiği, ancak 15-16 Haziran 1970 direnişi nedeniyle geriçekmek zorunda kaldığı 1317 sayılı Sendikalar Kanununu yürürlüğe koyacak ve İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom’un THKP-C tarafından cezalandırılmasından sonra yürürlüğe konan “Balyoz Operasyonu” sırasında Kemal Türkler, Kemal Sülker, Şinasi Kaya, Kemal Nebioğlu gibi DİSK yöneticilerini de tutuklayacaktı. İşçi sınıfının daha militan kesiminin içinde örgütlü olduğu DİSK’i ortadan kaldırmayı ve Türk-İş’in sendikal tekelini sağlamayı amaçlayan bu yasa, 1972 sonlarında Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilecekti.
   
Öte yandan DİSK, 1974’te Kuzey Kıbrıs’ın Türk ordusu tarafından işgal edilmesi sırasında bu operasyonu destekleyen bir bildiri de yayımlayacaktı. Sosyal-şoven bir konumda bulunan DİSK yönetimi, işçileri devletin savaş fonuna birer brüt gündelikle katılmaya çağıracak kadar ileri gidecek, ama savaş gerekçe gösterilerek ilan edilen sıkıyönetim, aralarında DİSK üyesi işçilerin de yeraldığı pek çok grevi “ulusal güvenlik” gerekçesiyle yasaklayacaktı.
  
Yurtdışında konuşlanmış revizyonist bir mülteci grubundan başka bir şey olmayan ve Sovyet sosyal-emperyalizminin borazanlığını yapan TKP de 12 Mart askeri darbesi karşısında benzer bir tutum takındı. İsmail Bilen kliğinin yönetimindeki bu sözde partinin 1 Nisan 1971’de “Bizim Radyo”dan açıkladığı “TKP’nin İstekleri” şu maddeleri kapsıyordu:
“1- İlerici güçlere karşı açılan kovuşturmaların, arama taramaların kesilmesi, üniversite ve fakültelerdeki polis kuvvetlerinin kaldırılması. Bütün devrimci ve yurtsever eylemlerinden ötürü tutsak edilmiş olanların derhal serbest bırakılması.
“2- Faşist komandoların, toplum polisinin, faşizmin ocağı olan ‘Komünizmle Mücadele Derneği’nin dağıtılması.
“3- Kürdistan’da, doğu illerinde Kürt yurttaşlarımıza karşı AP hükümetinin geniş ölçülerde özel komando, zırhlı birlikleriyle girişmiş olduğu tepeleme ve kanlı terör hareketlerinin derhal durdurulması.
“4- Anayasanın ve Siyasi Partiler Kanununun yasakladığı eylemlerde bulunan ve Demirel hükümetinin vurucu gücü olan Milliyetçi Hareket Partisi’nin kapatılması.
“5- Demirel iktidarının getirdiği faşist tasarıların Meclisten geri alınması. Sendikalar Kanunu’nda Demirel hükümetinin sendika özgürlüğünü daha da kısıtlayan değişikliklerin kaldırılması.
“6- Devlet ve hükümet mekanizmasının Atatürk düşmanlarından, faşist, padişahçı ve Cumhuriyet düşmanlarından, Amerikan CIA ajanlarından temizlenmesi. Demirel hükümetinin ordudan kovduğu yurtsever subayların orduya alınması.
“7- Anayasayı çiğneyen, işçi sınıfına ve gençliğe karşı cinayetler işleyen, devlet hazinesini soyan ve soyduran AP hükümetinin ‘Yüce Divan’da yargılanması.
“8- Anayasanın emrettiği toprak reformu, vergi adaleti, halkçı eğitim sistemi gibi halktan yana reformların yapılması.
“9- Ulusal bağımsızlığımızı yokeden NATO ve ikili anlaşmaların bozulması. Topraklarımızdaki NATO ve Amerikan üslerinin kaldırılması. Ordunun NATO ve Amerikan komutasından çıkarılması. NATO’ya verilen tümenlerin geri alınması.
“10- Seçim kanununa milli bakiye sistemi yeniden getirilerek genel seçime gidilmesi.” (Tayfur Ketenci, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Aşırı Sol, Ankara, Altınok Matbaası, s. 132-33)
   
Görüldüğü gibi, her iki revizyonist parti de büyük bir pişkinlik ve ikiyüzlülükle Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da işçi sınıfına, diğer emekçilere, Kürt halkına, onların devrimci öncülerine ve genel olarak ilerici güçlere karşı sürdürülen baskı ve terörün, Türkiye’nin NATO ve diğer emperyalist kuruluşlara kölece bağımlılığının, MHP ve Komünizmle Mücadele Dernekleri gibi terör örgütlerinin oluşturulmasının, hatta ordu içindeki ilerici ve demokrat subayların tasfiyesinin vb. sorumluluğunu tümüyle AP hükümetinin ya da en iyi olasılıkla tüm burjuva partilerinin üzerine yıkmaktadırlar. Ama onlar, “ulusun gözbebeği” saydıkları orduya toz kondurmamaya büyük bir özen göstermekte, en iyi durumda da ordunun başındaki bir kaç ipliği pazara çıkmış faşist ve gerici generali hedef almakla yetinmektedirler. Kuşkusuz, koşulların elvermesi halinde onlarla da tam bir konsensüse varmalarının hiç de zor olmayacağını söylemekle bu bay ve bayanlara haksızlık yapmış sayılmayız. Ordunun başında ABD emperyalizmine değil, kendi efendileri Sovyet sosyal-emperyalizmine yakın bir komuta kademesinin bulunması durumunda kuşkusuz, bu “küçük” sorun da ortadan kalkardı.
   
Aynı kulvarda koştukları halde, yıllarca birbirlerine karşı en ağır suçlamaları yapmaktan geri kalmayan bu iki parti taslağı 1988’de her türlü devrim iddialarını söylem düzeyinde bile bir yana atarak ve Gorbaçov’un ültra-revizyonist tezlerini benimseyerek, başında Nabi Yağcı’nın bulunduğu Türkiye Birleşik Komünist Partisi (=TBKP) adlı kulübün çatısı altında biraraya geleceklerdi. Bu birleşme sırasında benimsedikleri “Barış ve Demokratik Yenilenme” etiketli karşı-devrimci reformist strateji uyarınca, eskiden yapmakta oldukları gibi söylem düzeyinde NATO’ya ve IMF’ye, yani emperyalizme karşı çıkmaktan da vazgeçen bu iflah olmaz burjuva kuyrukçuları, yayımladıkları “Program Tasarısı”nda ordu ve devletin öteki şiddet aygıtlarına ilişkin politikalarını şöyle koyuyorlardı:
“-Milli Güvenlik Kurulu kaldırılmalıdır.
“-Silahlı Kuvvetlerin demokratik rejime karşı kullanılmasını önleyecek, onu yurt savunmasıyla görevli kılacak, demokratik rejime ve halkın seçtiği parlamentoya bağlı kalmasını sağlayacak, iç yapısını demokratikleştirecek bir reform yapılmalıdır.
“-Ordu ve öteki devlet kurumları Amerikancı, faşist, demokrasi düşmanı kadrolardan arındırılmalı, yabancı gizli servislerin devlet kurumlarına sızması önlenmelidir.” (TBKP Program Tasarısı, Essen, Ermiş Verlag, 1987, s. 37)
   
Rahatlıkla görülebileceği gibi TKP revizyonizmi ve onun varyantları, dünyanın başka yerlerindeki benzerleri gibi ne kendilerine, ne de işçi sınıfına ve diğer sömürülen yığınlara güven duyuyorlardı. Dolayısıyla, onların devrimci bilincini, örgütlülüğünü ve eylemini geliştirmeyi ve bu yolla burjuvazinin ve toprakağalarının devlet aygıtını yıkmayı hiç bir zaman amaçlamadıkları gibi, böyle bir şeyi akıllarından geçirmeye bile cesaret edememişlerdi. Umutlarını egemen sınıfların değişik kanatları orasındaki kavga ve sürtüşmelerin sunacağı olanaklara bağlamayı bir gelenek haline getiren bu çevreler, sosyal-emperyalist Sovyetler Birliği’nin çözülmeye doğru gittiği bu konjonktürde daha da geri bir konuma çekilmişlerdi. Artık sosyal-demokrat burjuva partileri haline gelmeyi hedefleyen bu gruplar, sömürücü sınıfların ve onların devlet aygıtının kendilerinin gerçekleştirebileceği sınırlı -ve muhalefetteki burjuva partilerinin de rahatlıkla gündemlerine alabileceği türden- bazı demokratik reformlara bile razı duruma gelmişlerdi.
   
Ama, en önemlisi, revizyonist parti ve örgüt taslaklarının her dönemde kendi kölelik felsefelerini, ezilen ve sömürülen yığınlara “devrimci bir strateji” olarak sunmalarıydı. İşçi sınıfına, emekçilere ve ezilen uluslara, burjuvazinin, toprakağalarının ve emperyalistlerin sofralarından dökülecek kırıntılarla ve düzenin efendilerinin kendilerine “lütfedeceği” reformlarla yetinmelerini öğütleyen bu çevreler, demokratik ve sosyalist bilinçlerini yozlaştırdıkları yığınların kurtuluş savaşımı karşısında objektif olarak karşı-devrimci bir rol oynamaya mahkumdular. Bundan ötürüdür ki, TKP revizyonizminin ve onun çizgisinden yürüyenlerin 12 Mart darbesi karşısında sol Kemalist ve ordu kuyrukçusu bir yaklaşım sergilemelerinde yadırganacak bir yan yoktu.
   
Ama aynı şeyi, 1960’ların, tutarlı Marksist-Leninist bir konumdan uzak bulunmakla birlikte, alt sınıfların devrimci eğilimlerini yansıtan üniversite gençliğinin radikal küçük-burjuva devrimci gençlik örgütü -daha sonra Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu (Dev-Genç) adını alacak olan- Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) için söylemek olanaklı değildi. 1970’den başlayarak kurulacak olan THKP-C, THKO, TKP (M-L) gibi radikal devrimci örgütleri yaratacak olan kadro ve yöneticilerin beşiği olan Dev-Genç, 1965 sonrasında yoğunlaşan öğrenci, işçi ve köylülerin demokratik ve anti-emperyalist kavgaları içinde oluşmuştu. Siyasal bakımdan çocuk denebilecek konumda bulunan, Marksizm-Leninizmle tanışma fırsatını henüz yeni bulmakta olan ve daha da kötüsü ideolojik besinini başta M. Belli gelmek üzere TKP revizyonizminin çizgisindeki sözde öğretmenlerden alan Dev-Genç’in ve ondan türeyen radikal devrimci örgütlerin ordu, devlet ve devrim konularında yanlışlar yapmaları anlaşılabilirdi. Bu, onları küçük-burjuva devrimcileri olmaktan çıkarmasa da. Bu bakımdan, 12 Mart darbesine karşı alınan tutumları değerlendirilirken TKP, TİP vb. çevrelerin Kemalist “yanılsamaları”yla Dev-Genç’in ve onun militan kadrolarının büyük bölümünü kendi bünyesinde örgütleyen THKP-C’nin Kemalist yanılsamalarının asla aynı kefeye konulamayacağı unutulmamalı. Birincisi, TKP revizyonizminin ve onun varyantlarının Marksizm-Leninizmin ordu ve devlet sorununa ilişkin tezlerinin ve burjuva Türk ordusu ve devletinin kanlı sicilinin neredeyse kasıtlı bir çarpıtılmasında ve Türk gerici egemen sınıfları önünde yaltaklanma ve secdeye gelmede anlatımını bulan yıllanmış ve kemikleşmiş oportünizmini ve askeri darbeci taktiksel anlayışlarını yansıtıyordu. İkincisi ise, siyasal deneyimleri çok az, küçük-burjuva demokratizminden proleter sosyalizmine geçme fırsatını daha yeni elde etmiş genç devrimcilerin -bir ölçüde ve bir yere kadar kaçınılmaz- oportünist hataları ve Kemalist yanılsamalarını. Birincisi, siyasal yaşlanmadan kaynaklanan bir sağcılığı, ikincisi ise siyasal çocukluktan kaynaklanan bir “solculuk”u yansıtıyordu.
   
O halde tartışmamızı sürdürebiliriz. THKP-C eğilimli devrimcilerin yönetimine egemen oldukları Dev-Genç, 12 Mart muhtırasının hemen ardından yayımladığı bildiride TİP, TKP, M. Belli ve H. Kıvılcımlı çevrelerininkine benzer bir tutum takınıyor, ancak onlara kıyasla daha ihtiyatlı ve dikkatli bir yaklaşım sergiliyordu. Bildiride şu görüşler dile getiriliyordu:
“Türkiye’mizdeki varlığını herşeye rağmen sürdürmek isteyen Amerikan emperyalizmi de, yıpranan sağcı Demirel iktidarının yerine bir yenisini getirme; radikal genç subaylara oyun oynama; Türkiye’mizde sınıf mücadelesini durdurma çabalarına hız vermiştir.
“Amerikan emperyalizmi, milliyetçi-devrimci diye lanse ettiği bazı yüksek rütbeli subaylar vasıtasıyla, radikal subayların hareketini kontrol altına alma; onların bağımsız örgütlerini dağıtma; hareketlerini pasifize etme oyununu ustalıkla oynamaya başlamıştır.
“Genelkurmay Başkanının ve Ordu Komutanlarının verdiği muhtıra sonucu, yıpranan sağcı Demirel hükümeti istifa ettirilmiş ve böylece radikal subayların hareketi bir süre daha ertelenmiş, Amerikan emperyalizmi oynadığı oyunda zaman kazanma fırsatına sahip olmuştur.
“Anti-emperyalist mücadelesini sürdüren ve olayların gelişmesini dikkatle izleyen devrimci gençlik, ancak şu şartlar yerine getirildiği takdirde ordudan gelecek her ilerici hareketi sonuna kadar desteklemeye hazırdır.” (Ali Yıldırım, Belgelerle FKF, Dev-Genç 2, Ankara, Yurt Kitap Yayın, 1988, s. 353-54) Dev-Genç yönetimi daha sonra 11 tane istem sıralamakta, bütün yurtseverleri bu ilkeler uğruna savaşıma çağırmakta ve sözlerini şöyle sürdürmekteydi:
“Devrimci gençlik bütün yurtseverleri bu ilkeler uğruna sonuna kadar mücadeleye çağırır.   
“Devrimci gençlik, ancak bu kısaca sayılan şartlar yerine getirildiği takdirde hareketin anti-emperyalist ve demokratik yönde geliştiğine inanır ve onu sonuna kadar destekler.
“Devrimci gençlik, Türkiye’nin gerçek kurtuluşunun işçilerin, köylülerin, gençlerin, devrimci askerlerin ve bütün sömürülen halk kitlelerinin ortak ve zor bir mücadelesi sonucu gerçekleşeceğine inanır.” (Adıgeçen kitap, s. 354)
   
Aynı yaklaşım, THKP-C’nin önderi Mahir Çayan’ın 1971 başlarında kaleme aldığı görüşlerinde de yansımasını buluyordu. M. Çayan’ın tezlerine göz atıldığında onun, Kemalist yanılsamalarını sürdürdüğü, ancak o zamana kadar bağlaşma içinde olduğu M. Belli kliğinin -bunalımın derinleşmesine bağlı olarak- giderek daha belirgin hale gelen Menşevik, askeri darbeci ve sosyal-şoven çizgisinden tartışma götürmez bir biçimde uzaklaşmakta olduğu görülür. O, 12 Mart muhtırasının hemen ertesinde kaleme aldığı “Ülkemizde Oynanan Oyun ve Bütün Küçük Burjuva Oportünist Fraksiyonların İhanetleri” adlı makalesinde emperyalizmin ve yerli egemen sınıfların, içindeki “küçük-burjuva radikalleri”ni adım adım tasfiye etmek, askeri liseleri aşağı sınıflardan gelen gençlere kapatmak, Ordu Yardımlaşma Kurumu (=OYAK) aracılığıyla orduyla tekelci sermaye arasında giderek güçlenen bağlar kurmak vb. suretiyle, o zamana kadar “küçük ve orta burjuvazinin vurucu gücü” olageldiğini ileri sürdüğü orduyu yavaş yavaş denetimleri altına almaya başladıkları yolundaki görüşünü şöyle dile getiriyordu:
“Bütün bu oyunları tezgahlayarak orduyu adım adım kontrolları altına alırlarken, Kemalizmi de kimseye bırakmadılar. Kendi adamlarının ‘Kemalist’ diye reklamlarını yaptılar. Türkiye’de milli meseleyi, Kürt meselesini ön plana çıkartarak, özellikle ordu içindeki küçük burjuva radikallerinin dikkatlerini gelişen sınıf mücadelesinden uzaklaştırmak, onların anti-komünist yanlarını bilemek için yoğun bir demagojik propaganda kampanyasına giriştiler. Şovenizmi, ırkçı duyguları her fırsatta körüklediler.” (THKP-C Dava Dosyası, Yazılı Belgeler, İstanbul, Yar Yayınları, 1988, s. 269) Sözkonusu makaleyi, devrimci gençlik hareketini, iktidara gelmesi umulan sözümona sol bir cuntanın yedek gücü haline getirmeyi tasarlayan ve bu amaçla “ordunun devrimci geleneği”nin altını çizmeye devam eden M. Belli revizyonizmiyle yollarını ayırdığı bir dönemeçte yazan Çayan sözlerini şöyle sürdürüyordu:
“BİZDE ORDU GENELLİKLE KÜÇÜK VE ORTA BURJUVAZİNİN VURUCU GÜCÜ OLAGELMİŞTİ. TÜRKİYE’DE ORDUYU KESİNLİKLE OLİGARŞİK GERİCİ YÖNETİMLERİN UYDUSU OLAN LATİN AMERİKA ORDULARINDAN AYIRAN ÖZELLİK DE BURADAYDI. Ne var ki, ülkemizde sınıflar arasındaki ilişki ve çelişkileri hesaba katmadan yapılacak her değerlendirme ve değişen sınıf dengesini hesaba katmadan kurulacak bütün teoriler de içi boş kalıplar olarak kalmaya mahkumdu. İşte gelenek ve göreneklerin pasifliğini, edilgenliğini unutarak ‘ordunun devrimci geleneğini’ alabildiğine abartıp, değişen sınıf ilişkileri ve çelişkilerine göre hiç değişmeden kalan bir gerçekmiş gibi kabul eden ve umudunu buna bağlayarak ‘devrim teorileri’ kurmaya çalışan revizyonist fraksiyonların yanılgıları buradaydı… GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ DEĞİŞEN SINIF DENGESİNE PARALEL OLARAK ORDU DA ADIM ADIM KÜÇÜK VE ORTA BURJUVAZİNİN VURUCU GÜCÜ OLMAKTAN ÇIKMAYA, EMPERYALİZMİN VE YERLİ HAKİM SINIFLARIN KONTROLÜ ALTINA GİRMEYE, RADİKAL REFORMİST GELENEĞİNİ YİTİRMEYE BAŞLADI.” (Adıgeçen kitap, s. 269-70) Çayan, aynı makalenin daha sonraki sayfalarında adlarını açıkça zikrederek Mihri Belli, Doğu Perinçek ve Hikmet Kıvılcımlı çevrelerinin 12 Mart askeri darbesine ilişkin oportünist beklentilerini eleştirmekteydi. Devrimci M. Çayan, ölümünden bir kaç ay önce kaleme aldığı bu satırlarda Türk ordusunun sözümona farklılığına ve kendine özgü ilerici tarihsel geleneğine ilişkin hatalı ve oportünist görüşlerini korumaktadır. Ancak o, yaşanan anda umudunu ordu içindeki sözümona sol bir askeri darbe tezgahlamakta olan burjuva subaylara bağlayan ve asla bağımsız bir devrimci hareket örgütlemeyi düşünmeyen küçük-burjuva reformizmiyle yollarını kesin bir biçimde ayırmaktaydı. O aynı makalede M. Belli’nin yaklaşımını şu sözlerle mahkum ediyordu:
“Süratle kadroların en aktif mücadeleye hazırlanmaları ve emperyalizmin oynadığı oyunun açıklanması gereken bir dönemde, proleter devrimcileri ve küçük burjuva devrimcilerini aldatmaya çalışarak, objektif olarak emperyalizmin oyununa hizmet etti. Emperyalizmin oyunu olduğu açıkça belli olan, ustaca kaleme alınmış komutanların bildirisi karşısında ise, AYDINLIK YAZI KURULU imzasıyla yayınladığı bildiride, ‘ordu Kemalist geleneğe sadık kaldığını ispatlamıştır.’ diyerek Mihri Belli ve tekkesi diğer bütün oportünist fraksiyonlarla birlikte emperyalizmin oyununa açıkça alkış tuttu.” (Adıgeçen kitap, s. 278)
    
Bu dönemi kapamadan önce, son olarak D. Perinçek’in başını çektiği TİİKP/ Proleter Devrimci Aydınlık (=PDA) çevresinin ordu konusuna ilişkin oportünist yaklaşımlarına göz atacağız. Meşruiyeti, devrimci meşruiyet olarak değil, burjuvazinin meşruiyeti olarak anlayan ve 27 Mayıs anayasasının koyduğu sınırları aşmamaya özen gösteren bu bay, Mayıs 1969’da kaleme aldığı bir yazıda gençliğin devrimci eylemine karşı tutumunu şöyle dile getirmişti:
“Gençler, güçbirliği bozguncularına olduğu gibi gençliğin eylemine anarşizmi ve terörcülüğü sokmak isteyenlerle de mücadele ediyorlar. Gençlik eylemini 27 Mayıs anayasasının meşruiyet sınırları dışına taşırmak isteyen küçük burjuva anarşistleri karşısında gençler uyanık devrimciler olarak hareket ediyorlar. Polisten gelen bombalı tertiplere, suikast tekliflerdine yüz vermiyorlar.” (D. Perinçek, Aydınlık Sosyalist Dergi, Sayı: 7, s. 21) Ş. Hüsnü’lerin ve M. Belli’lerin öğrencisi ve izleyicisi D. Perinçek, 1970’te yayımlanan bir başka yazısında ise,
“Bizim partimiz MİLLİ KURTULUŞ cephesidir. Bizim partimizin komutanı Mustafa Kemal’dir. Bizim partimizin üyeleri Amerikan sömürücüleriyle ortaklık etmeyen bütün bir bir MİLLET’tir.”  (İşçi-Köylü, Sayı: 7, s. 4) demişti.
   
1969’un sonları ve 1970’in başlarında, ayrı bir grup olarak ortaya çıkan PDA çevresi önceleri kendi farklılığını vurgulamak, bir süre sonra ise kendi saflarındaki -sonraları TKP (M-L)’yi oluşturacak olan- daha devrimci öğelerin baskısıyla M. Belli revizyonizminin ordu, devlet ve ulusal sorun konusundaki kaba oportünist, sol Kemalist ve sosyal-şoven görüşlerini ikiyüzlü bir biçimde eleştirmeye ve görünüşte, ama yalnızca görünüşte doğruya daha yakın eklektik görüşler savunmaya başladı. Örneğin onlar, Proleter Devrimci Aydınlık adlı dergilerinin Şubat 1971’de yayımlanan 31. sayısında şöyle diyorlardı:
“Ordunun anlam ve rolünü, halkımızın menfaatleri açısından tespit ediyoruz. Ordu, hakim sınıfların baskı aracıdır. Halkın mücadelesi ilerledikçe, ordu içindeki yurtseverlerin halkla birleşmesi, bu anlam ve rolü değiştirmez. Ancak bir şeyi gösterir: Halkımızın mücadelesi ilerlemektedir ve hakim sınıfların baskı kurumları çözülmekte, halkın devrimci safları güçlenmektedir. Ordu içindeki bütün yurtseverler gerçekleri kavramalıdır. Mensup oldukları ordunun ABD emperyalizmine bağımlı niteliğine boyun eğmemelidir. Emperyalistlerin ve sömürücülerin halkı ezme yolundaki emirlerini dinlememelidirler.” (Proleter Devrimci Aydınlık, Seçmeler II, s. 199-200) Gene onların hazırladığı Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (=TİİKP) Program Taslağı’nda,
“47. Demokratik halk hükümeti, hakim sınıfların muhafızlığını meslek edinmiş orduyu kaldıracak, işçi ve köylülerin genel silahlandırılmasına dayanan halk ordusunu kuvvetlendirecek ve böylece milli bağımsızlığımızı ve yurdumuzun savunmasını gerçek teminatına kavuşturacaktır.” (TİİKP Davası, Belgeler I, İstanbul, Aydınlık Yayınları, 1975, s. 31) deniyordu. Ama egemen sınıflara kuyrukçuluk siyasetinden, TKP revizyonizminin ordu devrimciliği geleneğinden ve burjuva dünya görüşünden aslında hiç bir zaman kopmamış olan bu çevre, gerçek yüzünü gerek propaganda ve saptamalarının eklektik içeriğiyle ve gerekse oportünist pratiği ve taktikleriyle açığa vuracaktı. Bu sinsi ve ikiyüzlü oportünistler, Proleter Devrimci Aydınlık’ın Ocak 1971’de yayımlanan sayısında “Anti-faşist mücadelenin amacı devrimci iktidarı kurmak değildir.” derken, her tür ve renkten oportünist ve revizyonist parti ve çevrelerin iktidar korkusunu ve burjuvazinin şu ya da bu fraksiyonunun kuyruğuna takılma yolundaki genel eğilimini yansıtıyorlardı. İbrahim Kaypakkaya bu çevrenin yaklaşımını eleştirirken şöyle diyordu:
“M. Belli, D. Avcıoğlu ve H. Kıvılcımlı, askeri darbeye bel bağladıklarını açıkça ilan ediyorlardı. Bu bakımdan onlar, PDA revizyonistlerinden daha samimi sayılmalıdırlar. PDA revizyonistleri ise aynı şeyi çok daha sinsice yapıyordu.” (İ. Kaypakkaya, Seçme Yazılar, İstanbul, Ocak Yayınları, 1979, s. 283) TİİKP-PDA revizyonistleri 12 Mart askeri darbesinin ayak seslerinin duyulduğu bir dönemde Şubat 1971’de yayımladıkları bir genelgede şöyle diyorlardı:
“Reformcu burjuvazinin iktidarı ele geçirmesi halinde, partimizin davranışı, emperyalizme en sadık, en gerici, en şoven düşmanlara karşı halk yığınlarını harekete geçirmek, halkın somut taleplerini devrimci propaganda ile birleştirmek olacaktır.” (Adıgeçen kitap, s. 284) TİİKP, 12 Mart darbesinin yaklaşmakta olduğu dönemde -TİP ve TKP’ninkini andıran- bir ivedi istemler listesi yayımlamış, ayrıca Proleter Devrimci Aydınlık’ın muhtıradan dört gün sonra yayımlanan 34. sayısının kapağında da şu istemleri sıralamıştı:
“İş Güvenliği ve Sendika Hürriyeti!
“Genel Grev Hakkı!
“Toprak Köylünündür!
“Kürt Halkı Üzerindeki Baskıya Son!
Jandarma ve Polis Zulmüne Son!
“141. ve 142. Maddeler Kalkmalıdır!
“Genel Af!” (Proleter Devrimci Aydınlık, Seçmeler II, s. 244) Leninist devlet teorisini savunma yolundaki boş övünmelerinin tersine onlar da dönemin diğer reformist ve oportünist çevreleri gibi davranmış ve egemen sınıfların yaklaşan faşist saldırısı konusunda pembe hayaller yaratmaya ve kitleleri aldatmaya hizmet etmişlerdi. Sözkonusu derginin aynı sayısında, 12 Mart muhtırasına dayanarak yaptığı aşağıdaki taktiksel saptama, bu savı bir kez daha doğrulamaktadır:
“Parlamenter yolla veya askeri müdahaleyle bazı reformlar yaparak buhrana hal çaresi bulma eğilimi, bugün için faşist bir diktatörlük hazırlayan en gerici güçlere üstün gelmiştir.” (THKP-C Dava Dosyası, Yazılı Belgeler, s. 279) Oysa gerçekte olan, faşist generaller kliğinin durumunu sağlamlaştırmak için “reform” gevezelikleri yapmasından, ordu içindeki muhaliflerini ve radikal devrimci güçleri tasfiye etmek için zaman kazanma manevrasından başka bir şey değildi. Bu çevre, TKP revizyonizminin ordu ve devlete ilişkin karşı-devrimci ve Menşevik geleneğinden kopamadığını, devrim ile karşı-devrim arasındaki kavganın daha da yoğunlaşacağı 1970’lerin ikinci yarısında ve 12 Eylül 1980 askeri-faşist darbesinin hemen sonrasında çok daha net bir tarzda ortaya koyacak, sözcüğün gerçek ve tam anlamıyla egemen sınıfların ve askeri kliğin bir uzantısı ve borazanı haline gelecekti.
                                                     *          *          *          *          *
Geçerken, ordu devrimciliğinin ve sol Kemalizmin 1960’ların ikinci yarısında Türkiye devrimci hareketi üzerinde önemli bir etki yaratmasının, yalnızca TKP revizyonizminin ve onun varyantlarının tasfiyeci mirasına ve gerici ideolojik yolgöstericiliğine bağlanamayacağını anımsatmalıyız. Bu özgün dönemde, devrimci hareketin saflarında, Türk ordusunun ilerici bir karakter taşıdığı ya da en azından onun, bağrında önemli bir ilerici potansiyel barındırdığı yolundaki görüşün bu denli yaygın oluşunun belli bir maddi ve objektif zemini de vardı. Şimdi kısaca da olsa bu maddi ve objektif zemini değerlendirmemiz gerekiyor. Yukarda değinmiş bulunduğumuz gibi -12 Mart ve 12 Eylül askeri-faşist darbelerinden farklı olarak- hiyerarşi dışı bir eylem olan 27 Mayıs askeri darbesi, esas olarak işçi sınıfının, diğer emekçilerin ve Kürt ulusunun gelişen devrimci hareketine, sol ve devrimci güçlere karşı değil, iktidardaki DP kliğine karşı yapılmıştı. Bu askeri darbeyle açılan dönem, 1920’lerden bu yana ilk kez belirli bir düşünce özgürlüğü ortamının oluşmasına, devrimci ve sol düşüncelerin yaygınlaşmasına ve devrimci hareketin kitleselleşmesine tanıklık edecekti. Koyu anti-komünizmiyle ve ABD emperyalizmine kölece bağlılığıyla ün salmış Bayar-Menderes kliğine karşı yapılan darbenin ardından Türkiye’nin gelmiş geçmiş en liberal anayasası olmuş olan 1961 anayasası hazırlanmış ve işçi sınıfı toplu iş sözleşmesi ve grev haklarını elde etmişti. Düzen güçlerinin 27 Mayıs askeri darbesine ve 1961 anayasasına önce daha alçak ve giderek daha fazla yükselen bir sesle, ama sistemli bir biçimde saldırmaları ve aynı koroya katılan,“toplumsal uyanışın ekonomik gelişmeyi geçti”ğini ileri süren ve “anarşi ve terör”ün baş sorumlularından biri ilan ettikleri bu anayasayı değiştirmeyi ilk işlerinden biri haline getiren 12 Mart generallerinin yaklaşımları da radikal devrimci güçlerin 27 Mayıs’a, onu gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi’ne ve subaylara bakışını etkileyen faktörlerden biri olmuştur. Bir diğer önemli faktör, işçi sınıfının, emekçi köylülüğün, üniversite gençliğinin 1960’larda gelişen ve anti-emperyalist ve demokratik yanı ağır basan kitlesel eylemliliğinin, 27 Mayıs darbesinin “hava”sını üzerinden tam olarak atamamış olan genç subaylar ve askeri öğrenciler üzerindeki devrimci etkisiydi. Esas olarak 12 Mart 1971’e kadar süren bu devrimci etki, ordu saflarında ve askeri okullarda önemli bir ilerici ve anti-emperyalist potansiyelin oluşmasına yolaçmıştı. 12 Mart’ın sıkıyönetim mahkemelerinde görülen THKP-C davasında yargılanan 256 sanığın hemen hemen üçte birinin asteğmen, teğmen ve üsteğmen gibi küçük rütbeli subaylar olduğu anımsansın.

Kuşkusuz bütün bu söylenenlerden, 27 Mayıs askeri darbesinin halkçı ve demokratik bir hareket olduğu, emperyalizme karşı olduğu ya da 27 Mayısçıların sola ve devrime yakınlık duydukları sonucu asla çıkarılamaz. Gerçekte olan, işçi sınıfının, diğer emekçilerin ve henüz burjuvaziyle ve devletle ideolojik göbek bağını koparmamış olan o dönemin devrimci hareketinin düzen güçlerinin cephesinde meydana gelen yarıktan ilerleme olanağı bulmuş olmalarıydı. 27 Mayıs askeri darbesi, objektif olarak ve son çözümlemede, egemen sınıfların farklı kanatları -öncelikle sanayi burjuvazisi ile büyük toprak sahipleri- arasındaki çelişmenin zor yöntemiyle çözülmesinden başka birşey değildi. 1950’li yıllarda dışa bağımlı kapitalizmin görece hızlı bir tempoyla geliştiği Türkiye’de, onyılın sonuna yaklaşılırken keskinleşmeye yüz tutan bu çelişme, daha çok CHP ile DP arasındaki çelişme biçimine bürünmüştü. O günün konjonktüründe başka faktörlerin de devreye girmesi, bu çelişmenin “olağan”, yani parlamenter bir yoldan çözümünü olanaksız kıldı. Bunlar arasında, DP’nin başında bulunan Bayar-Menderes kliğinin uzlaşmaz tutumunu, 1940’lardan bu yana ordu içinde oluşmakta yeni subay kuşağının, eski ve küflenmiş ordu hiyerarşisine karşı tepkilerini, üniversite gençliğinin, aydınların ve memurların DP hükümetinin ekonomik politikasının sonuçlarına ve siyasal baskılarına karşı öfkesini sayabiliriz. Bütün bu faktörler birbirine eklemlenecek ve ana çizgileriyle CHP muhalefetinin rotasında gelişen 27 Mayıs hareketini doğuracaktı. Öte yandan 27 Mayıs hareketinin, Talat Aydemir kliğinin 1962 ve 1963’deki başarısız darbe girişimlerinin ve 12 Mart öncesinde gündeme gelen “sol” cunta projelerinin de tanıklık ettiği gibi, sözcüğün bir anlamında burjuva düzeninin “normal işleyişini” bozduğunu, Türk ordusu içinde -egemen sınıfların, askeri kliğin ve emperyalizmin ortadan kaldırmak ve kökünü kazımak için çaba göstereceği- bir hiyerarşi-dışı askeri darbe geleneği yarattığını da unutmamamız gerekiyor.
   
12 Mart askeri-faşizmi, burjuvazinin muhafızı olan Türk ordusunun gerçek yüzünü gözler önüne sermek suretiyle Türkiye sol hareketinin radikal kanadının TKP revizyonizminden devraldığı uğursuz ordu devrimciliği ve sol Kemalizm mirasından kurtulmasında önemli bir rol oynadı. Kuşkusuz, teorik ayağı çok zayıf kalan, daha çok ampirik bir karakter taşıyan bu öğrenme süreci son derece yüzeysel bir biçimde yaşandı. Ama gene de radikal devrimci hareket bakımından bunun, 1920’li yıllardan bu yana yaşanan revizyonist gelenekten önemli bir kopuş anlamına geldiği belirtilmelidir. 1970’lerin ve 1980’lerin siyasal pratiği, sol hareketin reformist ve revizyonist kanadının ise yaşananlardan hiç bir şey öğrenmediğini, öğrenme yeteneğine sahip olmadığını, hatta ordu ve devlete ilişkin gerici hayallerini giderek derinleştirdiğini gösterecekti. Bunun, nesnelerin doğası gereği olduğunun altını bir kez daha çizmemiz gerekiyor. Çünkü sözkonusu partiler, devrim, anti-emperyalizm, sosyalizm, işçi sınıfı vb. konulardaki tüm gevezeliklerine karşın aslında kapitalist düzenin ayakta kalmasından yanaydılar. Onların tek kaygısı, baskı ve sömürünün yoğunlaşmasına bağlı olarak ezilen ve sömürülen yığınların devrimci isyan duygularının kabarması ve böylelikle burjuvazinin egemenliğinin tehlikeye girmesi, burjuvazinin terminolojisiyle konuşacak olursak düzenin, bir “istikrarsızlık tehlikesi”yle yüzyüze gelmesiydi. Stratejileri özetle “burjuva demokrasisi” olan böylesi partiler düzenin, işçi sınıfına, diğer emekçilere ve ezilen uluslara verilecek bazı ödünler ve haklar yardımıyla daha kalıcı ve daha istikrarlı hale getirilebileceğine ve getirilmesi gerektiğine inanmaktaydılar.

Böyle bir “devrim stratejisi”nden türeyen temel siyasal yönelim de ister istemez sınıf savaşımı değil, sınıfsal işbirliği olacaktı ve olmaktaydı. Böylesi partiler, komünist hareketin temel siyasal yöneliminin tersine, proletaryanın ve diğer sömürülen yığınların burjuvaziye ve onun devletine karşı sınıf savaşımının geliştirilmesi ve keskinleştirilmesi için değil, tam tersine onun yumuşatılması ve bastırılması için çalışıyorlardı. Onların bir devrim ve Sovyet iktidarı hedefinin olamayacağı ve bir devrim ve Sovyet iktidarı hedefi olmayan partilerin de, burjuvazinin ordusunu ve devlet aygıtını yıkma ve çökertme gibi bir yöneliminin olamayacağı açıktı. Bu yaklaşımları, sözkonusu partilerin programlarına ve diğer temel belgelerine de yansımakta ve onların, proletaryanın ve onun önderlik ettiği emekçi ve sömürülen yığınların iktidarı nasıl ele geçirecekleri konusunu ya karanlıkta bırakmalarına, ya da bazı oportünist formülasyonlarla geçiştirmelerine yolaçmaktaydı. Oysa, yalnızca komünist partisinin değil, herhangi bir devrimci partinin de programında öngördüğü reform ya da devrim içerikli değişiklikleri yapabilmesinin, üzerinden atlanamaz ve vazgeçilmez önkoşulu, siyasal iktidarın bir devrim yoluyla daha ileri sınıf ve katmanların ve onların siyasal öncüsünün eline geçmesidir. Lenin’in de söylediği gibi, “Her devrimin temel sorunu iktidar sorunudur.” Siyasal iktidar sorununu Marksizm-Leninizmin, yani dünya proletaryasının genelleştirilmiş deneyimlerinin ışığında ve ülkenin tarihsel, toplumsal özgül nitelikleri ve bölge ve dünya siyasal konjonktürü temelinde ele almayan ve kendini başta devrimin önderi proletarya gelmek üzere sömürülen yığınlara kopmaz bağlarla bağlamayan ve onların toplumsal hareketinin başında yürümeyen bir sözde komünist ya da devrimci parti, teori ya da pratik alanında hangi geçici ve parlak başarıları kazanırsa kazansın orta ve uzun erimde en iyi olasılıkla havanda su dövmekten başka bir şey yapmış olmayacaktır.
   
Sözkonusu revizyonist çevrelerin iktidar sorununa ilişkin anti-Leninist formülasyonlarının en belirgin özelliklerinden biri de, onların, ordu ve devlet aygıtının sınıfsal özelliklerini, bu aygıtlarla egemen sınıf arasındaki son derece güçlü bağları gözardı etmeleri ve sömürücü sınıfların bu aygıtlarının -her nasılsa saflarına sızmış bulunan (!)- faşist, emperyalist uşağı, halk düşmanı vb. öğelerden arındırılmasını öngörmekle yetinmeleridir. Onlar böylelikle burjuvazinin, toprak ağalarının ve emperyalistlerin çıkarlarının bekçisi ve vurucu gücü olan ordunun, işçi sınıfının ve diğer emekçilerin hizmetine gireceğini gevelemekte, ancak görünür ya da görünmez binbir bağla egemen sınıflara kopmaz bir biçimde bağlanmış olan ordunun nasıl olup da böylesi bir kuruma dönüşeceğini tartışmaktan da özenle kaçınmaktadırlar. Bu anlayışa göre, burjuva ordusu ve devleti, asla yıkılmaması, tersine içindeki kendisini “kirleten ve kendisine yabancı” öğelerden arındırılması ve -ona ne şüphe!- korunması ve yüceltilmesi gereken bir kurumdur. Bırakalım devrimci bir içeriğe sahip olmasını, herhangi bir ilerici yan da taşımayan bu yaklaşımın, statükoyu muhafaza etmekten başka bir derdi olmayan burjuvazinin kendi yaklaşımından hiç de farklı olmadığı açıktır. Susurluk olayından bu yana, askeri klik de içinde olmak üzere Türk gerici egemen sınıflarının değişik fraksiyon ve partileri de devletin, saflarına sızmış olduğunu ileri sürdükleri çetelerden, devlet yetkilerini kötüye kullanan vb. kişilerden arındırılmasını istiyorlar! Bu bakımdan bu bayların ve bayanların ordu ve devlete ilişkin programlarının özü, bu aygıtların kitleler katındaki saygınlığının arttırılmasından, yani devletin ideolojik hegemonyasının güçlendirilmesinden başka bir şey değildir; dolayısıyla gerici bir karakter taşır. Devam edelim.
                                                   *          *          *          *          *
12 Mart askeri-faşizmi dönemi, 14 Ekim 1973 seçimleriyle sona erdi. (Ama, daha sonraki yıllarda yaşanan olayların ve 12 Eylül darbesinin de göstereceği gibi 12 Mart aslında hiç bir zaman sona ermemişti. Tıpkı 12 Eylül’ün de aslında henüz sona ermemiş olduğu gibi.) 1974’den itibaren Marksizmi esas aldığını ve sosyalizm ve sınıfsız toplum için savaştığını belirten bir dizi legal “sosyalist” parti kuruldu. Bunlar arasında, Haziran 1974’de kurulan Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’ni (=TSİP), Şubat 1975’de kurulan Türkiye Emekçi Partisi’ni (=TEP), Nisan 1975’de yeniden kurulan Türkiye İşçi Partisi’ni (=TİP), Ekim 1975’de kurulan Sosyalist Devrim Partisi’ni (SDP), Ocak 1978’de kurulan Türkiye İşçi Köylü Partisi’ni (=TİKP) sayabiliriz. Bazı nüanslarla TKP revizyonizminin siyasal geleneğinin sürdürücüsü ve temsilcisi olan bu partilerin programlarının -ve kuşkusuz siyasal pratiklerinin de- şöyle üstünkörü bir incelenmesi bile onların tıpkı başka ülkelerdeki benzerleri gibi, ülkemizde ve dünyada yaşanan tüm deneyimlere karşın genel olarak burjuvazi ve özel olarak burjuva ordusu ve devletine ilişkin reformist ve karşı-devrimci hayal ve beklentilerinden vazgeçmeye ne niyetli, ne de yetenekli olduklarını gösterecektir. Şimdi bu partilerden SDP dışında kalanlarının programlarının konumuzla ilgili yanlarına kısaca göz atalım.
   
TSİP’nin programının “Giriş” bölümünde,
“İşte bu durumda, işçi sınıfımızın yakın hedefi, emperyalizme bağımlı tekelci burjuvazinin ve müttefiklerinin egemenliğine son vererek bağımsızlık ve demokrasinin gerçekleştirilmesidir…. Halkın demokratik iktidarının kurulması için sürdürülen mücadele, ülkemizde çıkarları bağımsızlık, demokrasi ve özgürlükten yana olan tüm toplum kesimlerinin birlikteliğini gerektirir.” (Saçak, Sayı: 46, s. 16) denmektedir. Daha ilerde, TSİP’nin “demokratik halk iktidarına giden yolda, halklarımızın sürdürmekte olduğu bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinde emperyalizme ve gerici iktidarlara yönelen bütün anti-emperyalist ve anti-faşist girişimleri destekle”yeceği biçiminde belirsiz bir anlatım yer almakta, ardından programın “Siyasi Görevler” başlıklı bölümünde,
“Devlet, bütünüyle, demokratik halk iktidarının koruyucusu ve bekçisi haline getirilecektir.” (Adıgeçen dergi, s. 17) denmektedir. Başında Memduh Tağmaç’ların, Faruk Gürler’lerin, Celal Eyiceoğlu’ların, Muhsin Batur’ların, Faik Türün’lerin, Memduh Ünlütürk’lerin vb. bulunduğu Kontrgerilla devletinin nasıl bu hale getirileceğine değinmeyen revizyonistlerimiz, programlarının hiç bir yerinde varolan askeri-bürokratik aygıtın yıkılması ve yerine yeni ve Sovyetik bir işçi-emekçi devletinin kurulması gibi bir görevden sözetmemektedirler. Proleter devrimciliği ile yalnızca küçük-burjuva reformizmini ve her tür ve renkten oportünizm ve revizyonizmi değil, küçük-burjuva devrimciliğini de ayırdeden en önemli ölçütlerden birinin bu olduğu unutulmuş ya da geçiştirilmiştir. Ve bu program 12 Mart askeri-faşizminin üzerinden henüz iki yıl bile geçmeden yayımlanmıştır! Herhalde, “Hafıza-ı beşerin nisyan ile malul” olduğu deyişi böyleleri için söylenmiş olmalı.
   
Başında M. Belli’nin de yer aldığı TEP’ne geçelim. Bu partinin programının “Gerçek Demokrasi” başlıklı bölümünde şöyle deniliyor:
“3) Türkiye halkının egemenliğinin engelsiz gerçekleştirilebilmesi için Milli Demokratik Devrimin başlıca görevlerinin yerine getirilmesiyle gerçekten demokratik şartların yaratılması. Bu uğurda çok yönlü mücadeleye paralel olarak anti-demokratik hükümler taşıyan Siyasi Partiler Kanunu’nun, Seçim Kanunu’nun değiştirilmesi, emekçi halkın serbestçe örgütlenmesinin hukuki ve diğer bütün engellerin, tüm anti-demokratik kanunların kaldırılması; şehir ve köy emekçilerinin kendi siyasi, mesleki ve diğer örgütleri içinde birleşmelerini sağlayacak halk egemenliğinin hukuki dayanağı niteliğinde demokratik kanunların kabulü ve uygulanması.” (Adıgeçen dergi, s. 24) “Halk egemenliğinin hukuki dayanağı niteliğinde demokratik kanunların kabulü ve uygulanması”nın bir devrim sorunu olduğu ve iktidarın proletaryanın önderliği altındaki emekçi sınıflara geçmesinden önce bu istemin gerçekleşemeyeceği unutulmuştur, ya da daha kötüsü egemen sınıflardan beklenmektedir. Programın bir sonraki “Tam Bağımsızlık İçin” başlıklı bölümünde ise daha bir kaç yıl önce ABD emperyalizminin de destek ve katkısıyla 12 Mart askeri darbesini gerçekleştiren, devrimcileri darağaçlarına çeken, onbinlerce ilerici ve demokratı Kontrgerillanın işkence tezgahlarından geçiren ve askeri cezaevlerine dolduran, Kürdistan’da terör estiren ve 20 Temmuz 1974’de, yani TEP’nin kuruluşundan 9 ay önce Kıbrıs’ın kuzeyini işgal eden burjuva ordusu konusunda şunlar söylenebilmektedir:
“2) Türk Ordusunun, kendi komutanlarının komutası altında ikmalini ulusal kaynaklardan sağlayarak, milli bir strateji içinde yurdun savunmasını sağlaması ve bundan herşeyden önce kendi halkının aktif desteğine ve kendi savaş gücüne güvenmesi ve dayanması. Ordunun sırf tüketici durumdan çıkartılarak, mümkün olduğu ölçüde üretime katılmasının sağlanması, asker-emekçi kaynaşmasının sağlanması.” (Adıgeçen dergi, s. 24) Türk şovenizminin devrimci hareket içindeki bu en açıksözlü temsilcilerinin, ordu devrimciliğinin ve sol Kemalizmin bu en gözüpek savunucularının, sömürücü sınıfların bekçisi olan burjuva ordusunun “kendi halkının aktif desteğine… dayanması”nı ve kapitalizm koşullarında “asker-emekçi kaynaşmasının sağlanması”nı önermeleri hiç de şaşırtıcı değildir. Hatta onların, emperyalistlerin ve onlarla işbirliği içinde olan ve dolayısıyla “kendi” yurduna ve halkına karşı bir konumda bulunan gerici egemen sınıfların ordusunun “milli bir strateji içinde yurdun savunmasını sağlaması”nı olanaklı görmeleri de. Bu onların, haklarında boş hayaller yaratmaya çalıştığı egemen sınıflarla işçi ve emekçi sınıflar arasında sınıfsal işbirliği ve egemen sınıflara kölelik politikasının kaçınılmaz sonucudur. Emperyalizme bağımlı egemen sınıfların ve özellikle, kapitalizme özgü sınıfların ana çizgileriyle oluştuğu ve proletarya-burjuvazi çelişmesinin keskinleşmeye yüz tuttuğu ülkelerde, hatta orta burjuvazinin ne bu önerilenleri yapması olanaklıdır; ne de böyle bir istem ve eğilime sahip olmaları. Bir devrim olmadan, proletaryanın önderlik ettiği ezilen ve sömürülen yığınlar iktidarı ele geçirmeden ve dolayısıyla burjuva ordusunun yerine bir halk ordusu kurulmadan “milli bir strateji içinde yurdun savunmasının sağlanması”, bu savunmanın halkın “aktif desteğine ve kendi savaş gücüne güvenmesi ve dayanması”, “asker-emekçi kaynaşmasının sağlanması” olanaksızdır. Bu bakımdan, kapitalizm ve emperyalizmin egemenliği koşullarında, bütün bunların olabileceğini söyleyenler ya aptaldırlar; ya da kasıtlı olarak işçileri ve diğer emekçileri aldatmaktadırlar. Her iki durumda da egemen sınıfların değirmenine su taşıdıklarıysa gün gibi açıktır.
   
İkinci TİP’nin programına göz attığımızda da üç aşağı beş yukarı benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. Bu partinin programında haklı olarak Türkiye burjuvazisinin ve iktidarlarının sola karşı “son derece sert bir tutum içinde ol”dukları, öte yandan emperyalizmin “kendi nüfuz alanındaki ülkelerin demokratikleşmesine kesinlikle karşı ol”duğu belirtilmektedir. Ama, eğer okur bu ve benzer saptamalardan yola çıkarak TİP’nin barışçı yollardan devrimin olanaksızlığını ve burjuva ordusunun ve devlet aygıtının kitlelerin devrimci zoru ile yıkılmasını öngören bir siyasal stratejiyi savunmasını beklerse fena halde yanılmış olacaktır. Aynı bölümde, “Türkiye İşçi Partisi”nin “sosyalizm doğrultusunda ülkenin demokratikleştirilmesi ve emperyalizmin geriletilmesi için tüm demokratik olanakları sonuna kadar kullanarak” mücadele edeceğinin belirtilmesiyle yetinilmekte, yani devrim sorununun can damarı olan iktidar sorunu tümüyle geçiştirilmektedir. Program,
“Milli savunmamızın, yalnızca ‘yurt savunması’ gerekleri açısından yeniden düzenlenmesi ve örgütlenmesi” ni (Adıgeçen dergi, s. 39) öngörmekte, ancak bu görevin nasıl başarılacağı konusunu, beklendiği ve alışılageldiği üzere karanlıkta bırakmaktadır. Gene TİP programı, tıpkı TSİP ve TEP programlarında olduğu gibi, Türkiye’nin NATO, CENTO, Ortak Pazar gibi emperyalist askeri ve ekonomik kuruluşlardan çıkmasının gerekliliğinden vb. sözetmekte, ancak bütün bu hedeflere ulaşılmasının önündeki en büyük engeli, yani egemen sınıfları ve onların askeri-bürokratik mekanizmasını nasıl aşacağı ya da etkisizleştireceği konusunda gene tek söz etmemektedir.
   
Türk ordusunun Nikos Sampson kliğinin Kıbrıs’ta 15 Temmuz 1974’de gerçekleştirdiği askeri darbeyi bahane ederek 20 Temmuz 1974’de bu adanın kuzeyini işgal etmesi üzerine takınacakları tutum, sözkonusu partilerin “kendi” egemen sınıfları karşısındaki konumlarının bir başka somut göstergesi olacak ve onların devrimciliklerini yaşamın ve siyasal pratiğin şaşmaz terazisinde tartacaktı. Kestirilebileceği gibi, TKP revizyonizminin varyantlarından başka bir şey olmayan bu partiler büyük bir hırs ve pervasızlıkla Türk şovenizminin ve yayılmacılığının kara bayrağına sarıldılar. Örneğin TSİP, bu işgal harekatının başlamasından üç gün sonra, yani 23 Temmuz’da yayımladığı bildiride şöyle diyordu:
“Emperyalizmin kuklası faşist Yunan Cuntası’nın, Akdeniz’deki emperyalist emelleri ve faşist özlemleri gerçekleştirmek üzere, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını çiğnemesi, Türkiye’nin garantör devletlerden biri olarak Ada’ya müdahalesine yolaçmış bulunuyor. Bu müdahale, yoğun diplomatik temaslardan bir sonuç alınamaması üzerine ve Hükümet sözcüleri ve Başbakan’ın resmen bildirdiği gibi Kıbrıs’ın bağımsızlığı, Ada’da özgürlük ve demokrasinin yeniden kurulması için yapıldı…. Hükümetin, Sayın Başbakan Ecevit’te sözcülüğünü bulan Kıbrıs’ın bağımsızlığı, özgürlüğü ve demokrasi amaçlarını destekliyoruz.
“Özgürlük ve demokrasiden yana tüm güçlere, başta Ecevit hükümeti olmak üzere bugün her zamankinden daha önemli görevler düşmektedir. Bu görevlerin başında, dünya barışı ve Türkiye halkının çıkarları doğrultusunda, müdahalenin açıklanan amaçlarını sonuna kadar izlemek ve savunmak gelmektedir.” (Kitle, Sayı: 18) Bununla da yetinmemiş ve CHP-MSP hükümetinin, ordunun isteği üzerine Kıbrıs’taki olağanüstü durumu gerekçe göstererek ilan ettiği sıkıyönetimi desteklemiş olan TSİP revizyonistleri, gazetelerinin aynı sayısında şu satırlara da yer veriyorlardı:
“Bu sıkıyönetim, yurtdışından gelebilecek müdahale ve saldırılara karşı, savaş düzenini sağlayabilecek bir tedbir olarak zorunlu görülmüştür. Hükümetin sıkıyönetim kararını tartışılmaz bir zorunluluk karşısında verdiği bilinmektedir.” (Adıgeçen dergi, Sayı: 18) Kıbrıs’ın işgali sırasında henüz kurulmamış bulunan TİP çevresinin tutumu da TSİP’ninkinden farklı olmadı. Bu partinin önderlerinden B. Boran, o günlerde verdiği bir gazeteye verdiği demecinde şöyle diyordu:
“Kıbrıs’ta Türk ve Rum topluluklarının barış içinde yanyana kardeşçe yaşayabilmeleri için, sadece Rum kesiminde Sampson ve EOKA-B gibi kişi ve hareketlerin bertaraf edilmesi ile o kesimde demokrasinin gerçekleşmesi yetmez. Türk toplumu ve yönetiminin de demokratikleşmesi gerekir.” (Yeni Ortam, 13 Ekim 1974) Yani bu hanımefendi, daha üç yıl önce bir askeri darbe gerçekleştirmiş ve tüm ilerici güçler ve halk üzerinde terör estirmiş olan Türk ordusunun Kıbrıs’a, oradaki “Türk ve Rum topluluklarının barış içinde yanyana kardeşçe yaşayabilmeleri için” (!) müdahale ettiği , “Sampson ve EOKA-B gibi kişi ve hareketleri bertaraf” ederek Rum kesiminde demokrasiyi gerçekleştirdiği ve dolayısıyla Kıbrıs’ın işgalinin meşruiyeti konularında en küçük bir kuşku taşımıyor. O, yalnızca faşist ve gerici generallerden,“Rum kesimi”nde gerçekleştirdikleri “demokratikleşme”den “Türk kesimini” de yararlandırması dileğinde bulunuyor:
“Türk toplumu ve yönetiminin de demokratikleştirilmesi gerekir.” Herhalde burjuvaziye uşaklığın ve sosyal-şovenizmin bu kadarı pek ender görülür. “Kendi” egemen sınıflarının yayılmacı ve işgalci eylemini kınamaktan kaçındığı gibi, onların yanında yeralarak karşı tarafı, yani Yunan egemen sınıflarının ve onların Kıbrıs’taki bağlaşık ve uşaklarının politikasını “eleştiren” bu bay ve bayanlar, enternasyonalizmin yerine en berbat ve en gerici türden bir burjuva ulusalcılığını ve şovenizmi geçirmişlerdi. Daha da önemlisi TKP, TSİP, TEP ve TİP revizyonistleri, egemen sınıfların ve Ecevit-Erbakan hükümetinin Kıbrıs’a “barış ve demokrasi” götürdükleri yaygarasıyla Türkiye ve Kuzey Kürdistan proletaryası ve halklarını kandırma ve 12 Mart askeri-faşizminin henüz zihinlerde taze olan işkence ve terör uygulamaları nedeniyle tinsel otoritesi bir ölçüde yıpranmış olan Türk ordusunun imaj tazeleme çabasına destek verdiler. Onlar, Türk-İş, DİSK ve bağımsız sendikaların başında bulunan bürokratların sürmekte olan grevlerin durdurulması ve uyuşmazlık halindeki toplu sözleşme görüşmelerinin dondurulması yolundaki kararlarını alkışladılar. Onlar CHP-MSP hükümetinin ve Türk ordusunun, emperyalist statükoya meydan okuyan ve onu bozmaya cüret eden bir güç olduğu yolundaki burjuva propagandasının gönüllü misyonerliğine soyundular ve böylelikle ilerici kitlelerin anti-emperyalist bilincinin yozlaştırılmasına katkıda bulundular. Dahası onlar, ABD ve Batı Avrupa emperyalistlerinin Kıbrıs işgaline yönelik -Türkiye’ye bir silah ambargosu konmasını da içeren- ikiyüzlü tepkilerini kendi sosyal-emperyalist emelleri için kullanmaya çalışan Yeni Çarların diplomatik atağını kayıtsız koşulsuz destekleyeceklerdi. 1960’lı yılların ortalarından başlayarak Sovyetler Birliği-Türkiye ilişkilerinin gelişmeye yüz tutmasına büyük umutlar bağlayan ve bu yönde atılan adımları, Türkiye’nin emperyalist bloktan uzaklaşması olarak değerlendiren bu sözde partilerden TSİP’nin teorik yayım organı, Rus sosyal-emperyalistlerinin Kıbrıs bunalımı sırasında izlediği politikaya ilişkin olarak şunları yazıyordu:
“Sovyetler Birliği, bu konuda aktif bir politika izlemiş ve 50 bin paraşütçü ile Türkiye’yi destekleyebileceği haberleri yayılmıştır. Bulgaristan ve Yugoslavya, Yunan sınırına yığınak yapmışlardır. Demokratik Alman Cumhuriyeti müdahaleyi olumlu karşıladığını belirtmiştir.” (İlke, Sayı: 8, s. 55) 
   
1974’ten sonra yeniden toparlanma çabasına giren ve 1975’de yeni bir program yayımlayan TKP, ordu, devlet ve devrim konusunda Ş. Hüsnü oportünizminin bilinen revizyonist ve karşı-devrimci anlayışlarını sürdürdü. TKP bu programda orduya,
“… emperyalizme karşı, işbirlikçilere karşı savaşmak, yurdun bağımsızlık, egemenlik ve halkın demokratik haklarını savunmak” görevini veriyor ve,
“Türkiye Komünist Partisi, orduyu emperyalistlerin, NATO’nun, işbirlikçilerin, militarist kliğin elinden kurtarmayı öngörür.” (Sahte TKP’nin Revizyonist Programının Eleştirisi, İstanbul, Aydınlık Yayınları, 1976, s. 15) diyordu. İ. Bilen’in partisinin programında şunlar da söyleniyordu:
“Parlamentoyu gerici, işbirlikçi burjuvazinin, toprak beylerinin, militarist kliğin yararına işleyen bir araç olmaktan çıkarmak, onu, işçi sınıfının, halkın yararına işleyen bir araç haline getirmek için daha geniş yollar açılıyor.” (Adıgeçen kitap, s. 16) Bu revizyonist kliğin bir yandan burjuva ordusuna ilişkin oportünist hayaller yayar ve askeri darbe kışkırtıcılığı yaparken, bir yandan da burjuva parlamentosunu yüceltmesi ve parlamenter budalalığını sergilemesi, asla bir tutarsızlık anlamına gelmiyor. Benzer bir durumun, TKP gibi, reformist küçük burjuvazinin parlamenter ve legalist partileri olan TİP, TEP ve TSİP ve diğerleri için de geçerli olduğu anımsansın. Küçük-burjuva reformistleri bakımından askeri darbecilik, parlamenter budalalığın tersyüz edilmiş biçiminden başka birşey değildir. Her iki durumda da küçük-burjuva reformizmi, burjuvazinin ve büyük toprak sahiplerinin devlet aygıtını yıkmayı değil, onu fethetmeyi ve son çözümlemede onun bir parçası haline gelmeyi amaçlamaktadır. Her tür ve renkten revizyonistler, burjuvazinin devlet aygıtının -ve onun esasını oluşturan askeri-bürokratik aygıtının olsun, parlamenter ya da yargısal aygıtının olsun- kitlelerin devrimci zoruyla yıkılmadan ve yerine işçi sınıfının önderliğindeki ezilen ve sömürülen yığınların Sovyetik devleti kurulmadan emeğin gerçek ve sonal kurtuluşu işine girişilemeyeceğini bir türlü anlamamışlardır ve anlayamayacaklardır. Oysa Marks, daha 1871’de Paris Komünü’nün deneyimini incelediği Fransa’da İç Savaş adlı yapıtında şunu belirtmişti:
“Paris Komünü, özellikle bir şeyi, ‘işçi sınıfının hazır bir devlet makinesini ele geçirip onu kendi hesabına kullanmakla yetinemeyeceğini’ tanıtlamıştır.” (Aktaran Lenin, Devlet ve İhtilal, s. 48) Onların çizgisi, bu satırlarda anlatımını bulan Marks’ın ve izleyicilerinin çizgisinden, yerin gökten uzak olduğu kadar uzaktır.
   
TKP’nin şefi İ. Bilen, bu partinin merkezi yayım organı Atılım’ın Haziran 1979’da çıkan sayısında sözde Türkiye’de militarizmin ve ordu üst kademesi ile burjuvazi arasındaki ilişkilerin gelişmesini incelediği “Militarizm” başlıklı yazısında şöyle diyordu:
“Ordu NATO’ya bağlandıktan sonra bazı eski geleneklerini yitirdi. Tepedeki militarist klik ulusal kurtuluş savaşı geleneklerini kenara attı. Eski kışla kırbaç sistemini Amerikan kışla sistemiyle birleştirdi. Amerikan ordu eğitim düzeni yöntemleri, yönergeler, üniformasıyla, hemen hemen herşeyiyle orduya gelip oturdu. Subay kadrosunun halk kökeninden gelmesi baltalandı. Askersel okullara alma ve eğitme sistemi değiştirildi. Burjuvazi, subay kesiminin kendi sınıfından olmasını başa aldı.
“En önemli ayrışma, sivrilme militarist klik arasında, tepede oldu. Bu gelişme Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle, memleket ekonomisinin, devlet bütçesinin askersel raylara oturtulması politikasıyla hızlandı. Bunların yalnız aylıkları artmadı. Özel villaların yanısıra başka ‘nimetler’ de geldi.
“Ordunun tepesinde belli bir kol yerli ve yabancı kumpanyalarla, bankalarla, tekellerle bağlandı. OYAK Holding bu yolda geniş olanaklar sağladı. Türün’ler, Tağmaç’lar, Elverdi’ler, Sunay’lar, bunlar gibileri bankaların, anonim ortaklıkların yönetim kurullarına, bol aylıkla üye oldular. Militarizm yerli ve yabancı tekellerle böyle bağlaştı.” (Ö. Sağlam, Ana Halka, s. 20) İ. Bilen daha ilerde, Türkiye’nin NATO’ya bağlanmasından bu yana “dünya barışı için, bölgemizde güvenliğin sağlanması için olumlu değil, olumsuz bir öğe” haline geldiğini söyledikten sonra sözlerini şöyle sürdürüyordu:
“Ordunun bir tepesi, bir de gövdesi var. Bu gövde, er, assubay, yurtsever subay ve komutanlar bu tutuma, bu gidişe karşıdır. Ta ötedenberi, emperyalizme, militarizme, faşizme karşı savaşagelen TKP, ordudaki yurtseverleri destekliyor. Onların NATO’ya, Amerikan köleliğine, militarizme karşı tutumlarına arka oluyor. Onların bu yoldaki girişimleri, halkımızın ulusal bağımsızlık ve ileri demokrasi için verdiği savaştan ayrılmaz.” (Adıgeçen dergi, s. 21)

Görüldüğü gibi, İ. Bilen’in konumu, 1950 seçimlerinden sonra Bayar-Menderes kliğinin yönettiği DP’nin iktidara ortak olmasını “anti-Kemalist karşı-devrim” olarak değerlendiren M. Belli’nin konumunu andırmaktadır. Oysa Türk ordusu, Türkiye’nin 1952’de NATO’ya girmesinden önce de bir ulusal kurtuluş geleneğine sahip değildi. Bayımız, 1920’lerin Türkiyesi’nde ulusal kurtuluş geleneğini, esas olarak Anadolu’nun çeşitli köşelerinde halkın bağrından çıkan milis ve çete örgütlenmelerinin temsil ettiğini, Kemalistlerin ise bu kendiliğinden-gelme halkçı askeri çekirdekleri ezerek ya da yutarak iktidara yerleştiklerini, bu onların ulusal kurtuluş savaşının bütün evrelerinde Saray’la ve emperyalistlerle sürekli pazarlık içinde olduklarını, bu “ulusal kurtuluş gelenekli” olduğunu ileri sürdüğü ordunun 1930’lu ve 1940’lı yıllarda İngiliz, Fransız ve Alman emperyalistleriyle sosyalist Sovyetler Birliği’ne ve bölge halklarına karşı bir dizi plan ve komplo içinde yeraldığını ve dolayısıyla NATO’ya girmeden çok önce de “dünya barışı için, bölgemizde güvenliğin sağlanması için olumlu değil, olumsuz bir öğe” olduğunu unutmuştur.
   
Bilen ve benzerlerinin -küçük-burjuva devrimciliği tarafından da genelde paylaşılan- bir başka önyargısı da, 27 Mayıs askeri darbesi sonrası kurulan OYAK’a ve benzeri düzenlemelere olağanüstü bir önem biçmeleridir. Evet, kapitalizmin gelişmesine ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin oluşmaya başlamasına koşut olarak, 27 Mayıs sonrasında gerek OYAK aracılığıyla ve gerekse emekli generallerin daha sistemli bir biçimde bankaların ve diğer ortaklıkların yönetim kurullarına getirilmesi gibi yollarla vb., burjuvaziyle ordunun komuta kademesi arasındaki ilişkilerin daha da güçlendirildiği doğrudur. Ne var ki, gerek asker ve gerekse sivil bürokratların en irilerinin iş dünyasıyla yakın ilişki içinde olmaları, hatta bizzat kendilerinin kapitalistler haline gelmeleri, 27 Mayıs’tan çok önce başlamış bir gelişme olduğu gibi, hiç bir biçimde Türkiye’ye özgü bir olgu da değildi. Yukarda, Mustafa Kemal ve hükümetteki yakın çalışma arkadaşlarının İş Bankası’nın kurucuları arasında olduğuna değinmiştik. Burada, ulusal kurtuluş savaşı döneminin ünlü “Galip ağası”nın, yani tek parti döneminin gözde bakanı ve bir ara başbakanı ve DP döneminin cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın durumuna değinmekle yetineceğiz. Rozaliev bu konuda şunları yazıyordu:
“Biyografi ve faaliyetleri yukarda bir bölümüyle anlatılan eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, ülkenin ‘en büyük özel örgütü’ İş Bankasının kurucusu ve yöneticisiydi. Ayrıca onlarca sayıda sanayi şirketinin, banka ve sigorta şirketlerinin kurucusu ve ortağıydı.” (Türkiye’de Kapitalizmin Gelişme Özellikleri, Ankara, Onur Yayınları, 1978, s. 242) Kaldı ki, Cumhuriyet öncesinde, İttihat ve Terakki döneminde (1908-18) de burjuvaziyle bürokrasi arasında organik bir bağ oluşturmak için bir dizi adım atıldığı biliniyor. İttihat ve Terakki’nin “ulusal kapitalizm” yaratma çabaları ve “milli iktisat” öğretisi anımsansın. Demek ki, 27 Mayıs’tan sonra OYAK’ın kuruluşunu adeta bir devrin kapanışı ve yeni bir devrin açılışı gibi sunmaya çalışan, daha önceleri “halkçı” ya da “ulusal kurtuluş gelenekli” olduğu varsayılan ordunun burjuvalaşmasını 27 Mayıs 1960’dan başlatmaya kalkışan küçük burjuvalarımızın görüşleri, olsa olsa vülger burjuva sosyolojisi kitaplarının sayfalarına yaraşır. Egemen sınıflarla ordu arasındaki -sistemli bir araştırmanın konusu olması gereken- ilişkilerin somut görünümlerine ve tarihsel evrimine ilişkin bilgilere sahip olmak ve bu bilgileri ortaya çıkan yeni verilerin ışığında yeniden ve yeniden gözden geçirmek ve bunlardan gereken siyasal ve taktiksel sonuçları çıkarmak, kendi ülkesinde devrim yapmak ve sosyalizmi inşa etmek isteyen bir komünist hareket açısından elbette büyük önem taşır. Ancak bu, sapla samanı birbirine karıştırmaya yol açmamalı, ağaçlardan ormanın görülmesini engellememelidir.
   
TKP’nin aşırı oportünist ve kuyrukçu çizgisi, 12 Eylül askeri-faşist darbesini izleyen dönemde daha da derinleşti. O, 12 Eylül askeri darbesini “faşist” olarak nitelemeyi bile hatalı görüyor, askeri cuntaya karşı “CHP’liler, Kemalistler, anti-emperyalist konumlara gelen dinsel çevreler”le ve cuntanın güdümüne giren ve onun Bülend Ulusu hükümetine genel sekreteri Sadık Şide’yi bakan veren, başkanı Şevket Yılmaz’ın 1982 anayasasına desteğini açıklayacağı Türk-İş yönetimiyle birlikte hareket etmeyi düşlüyor, hatta AP ile cunta arasındaki çelişmeler ve ordunun ve cuntanın kendi içindeki çelişmeler üzerine planlar kuruyordu. Bu sözde partinin şefi İ. Bilen, TKP Merkez Komitesi’nin 1981 plenumunda yaptığı konuşmada şöyle diyecekti:
“Genellikle Atatürkçüler  bir çok konuda karşı çıksalar da cuntayı şu ya da bu yönde destekliyor… Cunta ve ordu yönetimi içindeki çelişkiler bir denge politikasında kimi zaman en gerici güçlerden yana, kimi zaman liberal çevrelerden yana sapmalar yaratıyor. Kuşkusuz cunta her geçen gün saldırısını daha çok işçi sınıfına, ilerici güçlere karşı yoğunlaştırdıkça onun karşısında giderek büyüyen güçler oluşuyor. Bu durumda komünistler bir yandan bugün ortaya çıkan ve yarın çıkacak olan toplumsal muhalefetin ister eski ister yeni, somut her temsilcisini zamanında tanımalı, onlarla eylem birliği olanaklarını kullanmalıdır… Partimiz bütün bu çelişkiler arasında esnek bir politika ile tüm ulusal demokratik güçleri birleştirmeye çalışmalıdır. Bu ise bugün cuntanın çevresindeki gerici kümelenmeler içinde emperyalizm, işbirlikçi tekelci burjuvazi, toprak ağası blokuna karşı tüm güçleri hesaba almayı gerektirir. Onları birleştirmek cuntanın tüm saldırılarına ve cuntanın en gerici, Amerikancı öğelerine karşı geniş bir hareket yaratmak olanaklı ve zorunludur.” (TKP Davası İddianame, İşçinin Sesi Yayınları, 1982, s. 116) (4) Sözcüğün tam anlamıyla bir hayal aleminde gezinen ve taktiksel esneklik adına en derin bir oportünizm ve subjektivizm batağına gömüldüğü anlaşılan bayımız sözlerini şöyle sürdürüyordu:
“Cunta, temel doğrultusu emperyalizm ve NATO yanlısı olan bir politika izliyor… En gerici, emperyalist çevreler bugünkü koşullardan yararlanarak Türkiye üstündeki baskılarını arttırıyor . Bu durum cunta ile ya da bir kesimiyle emperyalist çevreler arasında ikincil sorunlarda da olsa çelişki yaratabilir. Başta Sovyetler Birliği olmak üzere sosyalist dünyanın gücü cuntanın politikasını etkiliyor. Cuntanın sosyalist ülkelerle işbirliği yolundaki girişimleri emperyalizmin en saldırgan kesimlerinin politikasıyla çelişkiler taşıyor. Bu yolda atılan adımlar ülkede işçi sınıfı ve ilerici güçlerin savaşımı için daha elverişli koşullar yaratıyor. Bu durumda ordu ve cunta içinde emperyalizmin en saldırgan, koyu Amerikancı kesimlerinden yana güçlerle, cunta içinde dış politikada realist görüşleri ağır basan şu ya da bu ölçüde de olsa ulusal çıkarları gözeten güçler arasında çelişkiler keskinleşebilir.” (Adıgeçen kitap, s. 126) İnsan sahibinin sınıfsal ve siyasal konumunu çırılçıplak ortaya koyan ve herhangi bir açıklama ya da sergileme çabası gerektirmeyen bu satırları okuduğunda kendi kendine sormadan edemiyor: Ya Yeni Çarlara bağımlı olan bir Türkiye’de, 1981’de Polonya’da olduğu gibi Rus sosyal-emperyalizminin desteklediği bir askeri cunta işbaşına gelseydi ne olurdu? Acaba bu bay ve benzerleri o zaman neler söylerlerdi? Bu bay ve benzerlerinin öyle bir durumda neler söyleyip neler yapacaklarını kestirmek için insanın hiç de zengin bir hayalgücüne sahip olması gerekmiyor.
                                                    *          *          *          *          *
Türk egemen sınıflarının ordusu ve devletine ilişkin olarak ham hayaller kuran ve etkileri altında bulunan işçi ve emekçi kitleleri ve onların kitle örgütlerini ideolojik, siyasal ve örgütsel bakımdan silahsızlandıran sözkonusu revizyonist çevreler, 1970’li yıllar boyunca kendi gözlerinin önünde yaşanmakta olan gelişmeleri de görmezden geliyorlardı. Herşeyden önce şu net olarak saptanmalıdır: 1974’den başlayarak yoğunlaşan, 1980’e kadar binlerce devrimci, demokrat, emekçi ve aydının ölümüne yolaçan beyaz terörün baş sorumlusu gözüken MHP’nin, Kontrgerilla’nın (ya da öteki adıyla Özel Harp Dairesi) sivil biçimi olduğu ve Genelkurmay tarafından yönlendirildiği, herhalde artık hiç kimsenin yadsımaya cesaret edemeyeceği bir gerçekliktir. (5) Demek ki, emperyalizme bağımlı Türk egemen sınıflarının ordusunun, doğrudan ya da dolaylı olarak yönlendirdiği çeşitli baskı aygıtları aracılığıyla sürdürdüğü sınıf savaşımı, 12 Mart askeri-faşizm döneminin sözümona kapanmasıyla asla sona ermemişti. Bu sınıf savaşımı yalnızca işçi sınıfının, diğer emekçilerin ve Kürt ulusunun devrimci öncülerine değil, tüm ilerici ve anti-faşist güçlere, tüm halka karşı yürütülmekteydi. Asla unutulmaması gereken bir nokta da şuydu: ABD başta gelmek üzere Batılı emperyalistler, Türk egemen sınıflarıyla aralarındaki -Kıbrıs’ın işgalinin ardından konan ve bir kaç yıl süren silah ambargosunda olduğu gibi- bazı anlaşmazlık ve sürtüşmelere karşın, devrim ile karşı-devrim arasında süregelen bu kavganın sürekli olarak içinde ve bir yanında olmuşlardı. Türkiye’nin onlar bakımından taşıdığı stratejik önem hesaba katıldığında bunda şaşılacak hiç bir yan olmadığı görülür. CIA’nın ve ABD emperyalizminin diğer “görevlilerinin” 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin gerek hazırlanması ve gerekse gerçekleştirilmesi dönemlerinde Türk generalleriyle ve Türk istihbarat örgütleriyle sürekli bir dirsek teması içinde olduklarını, sağır sultan da içinde olmak üzere herkes biliyor. Bu bakımdan, 12 Mart’tan 12 Eylül’e giden yol kuşbakışı incelendiğinde bu dönemin, özellikle ABD emperyalizmiyle dirsek teması içinde bulunan ve ordu ve devlet aygıtına egemen olan klikler tarafından yönlendirilen “sivil” güçlerin öne çıktığı ve özellikle MHP’li faşist komandoların koçbaşı olarak kullanıldığı sistemli ve giderek yoğunlaşan bir saldırı ve terörle karakterize olduğu rahatlıkla görülebilecektir. Tek tek devrimci gençlerin öldürülmesiyle başlayan bu dönem, kahvehanelerin ve otobüslerin taranmasından ilerici gecekondu semtlerinin faşist güçlerin saldırısına uğramasına, Kontrgerilla tarafından gerçekleştirildiği artık belgelenmiş olan 1 Mayıs 1977 katliamından Sivas, Erzincan, Malatya, Elazığ gibi illerde Alevi-Sünni mezheplerden halk arasında çatışmaların körüklenmesine, ülkenin bir bölümünde sıkıyönetimin ilanına yolaçan Aralık 1978 Maraş katliamından, demokrat ve ilerici aydınların, hatta CHP’lilerin ve CHP’ne yakın devlet görevlilerinin öldürülmesine, Şubat 1980’deki Tariş direnişinden Temmuz 1980’de Çorum’da meydana gelen çatışmalara kadar varan bir dizi çatışma, provokasyon ve direnişe tanık oldu.

Adalet Partisi, Demokratik Parti, Cumhuriyetçi Güven Partisi ve Milli Selamet Partisi gibi diğer burjuva partilerinin de aktif desteğini arkasına almış olan ordu ve devlet aygıtı, kuşkusuz bu sürece yalnızca dolaylı bir tarzda, yani Kontrgerilla, onun sivil biçimi MHP ve polis örgütü gibi güçleri aracılığıyla müdahale etmiyordu; onlar esas olarak devrimci ve demokratları yargılayan Devlet Güvenlik Mahkemeleri, gene esas olarak ilerici kitleleri ve Kürt ulusal hareketi de içinde olmak üzere radikal devrimci hareketi hedef alan sıkıyönetim aracılığıyla da rollerini oynuyorlardı. Türkiye 12 Eylül dönemecine yaklaşırken, devrimci güçlerin ve kitlelerin direnişi sonucunda önemli darbeler yiyen ve buna da bağlı olarak beyaz terörist yüzü giderek daha fazla açığa çıkan MHP’nin yerini ordu ve jandarma daha fazla doldurmaya başladı. Bu, özellikle Şubat 1980’de Tariş direnişinin bastırılmasında, Nisan 1980’de Tarsus’ta (6), Haziran 1980’de İzmir İnciraltı öğrenci yurdunda yapılan katliamlarda, Temmuz 1980’de Fatsa’da gerçekleştirilen “Nokta Operasyonu”nda, askeri darbe öncesinde Kürdistan’da iyice yoğunlaşan operasyonlarda görülecekti. Kuşkusuz burada, ne bu sürecin iç çatışmalar ve sürtüşmeler olmaksızın ilerlediği söylenmektedir, ne de burjuva ordu ve devlet aygıtının çelişmesiz ve homojen bir bütün olduğu ve kusursuz bir biçimde çalışan bir mekanizma gibi hareket ettiği. 1977’de zamanın, MHP’ne yakın olduğu söylenen Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Namık Kemal Ersun ve ekibinin “henüz koşulları olgunlaşmamış” bir askeri darbe girişiminde bulunmalarının ardından sessizce ve apartopar emekli edilmeleri (7), bunun belki de en çarpıcı örneğiydi. Buna, burjuvazinin saflarındaki -anlatımını AP ile CHP ya da Milliyetçi Cephe ile CHP arasındaki saflaşmada bulan- sürtüşme, polis örgütünde Pol-Bir ile Pol-Der arasındaki çatlamanın da tanıklık ettiği siyasal kutuplaşma eğiliminin ortaya çıkışı ve ordu saflarındaki genç subayların bir bölümünün devrimci harekete yaklaşması eklenebilir.
 
Egemen sınıfların ve burjuvazinin saflarındaki çelişme ve çatışmalar, doğal olarak onların ordu ve devlet aygıtı içinde de yansımasını bulur ve bulacaktır. Ve komünist ve devrimci partiler gerçekten büyüdükleri, kitleselleştikleri ve taktiksel alanda ustalaştıkları ölçüde bu sürtüşme ve yarışmalardan yararlanmanının yollarını da arayacak ve bulacaklardır. Ancak, her tür ve renkten revizyonistlerin yapmakta olduklarının tersine devrimci proletarya ve onun partisi, egemen sınıfın ABD başta gelmek üzere emperyalist devletlere daha sıkı bağlarla bağlı olan, halka ve devrime karşı daha saldırgan bir politika izleyen kanadını “faşist ve militarist” ve diğer kanadını “yurtsever ve ilerici” olarak tanımlama ve kitleleri aldatma ve yanıltma hakkına asla sahip değillerdir. Ve böyle davrananları da acımasızca sergileyeceklerdir.
   
Burjuva ordusunun işçi ve emekçi kökenli tabanı ile onun egemen sınıflarla kaynaşmış olan komuta kademesi arasında bir çıkar karşıtlığı, bir antagonizm olduğu ve devrimci proletaryanın ve radikal devrimci güçlerin bu karşıtlık ve antagonizmden kaynaklanan devrimci olanakları değerlendirmekle yükümlü oldukları tartışma götürmez. Tarihsel deneyim, “olağan” dönemlerde ordu ve devletin kural olarak, üretim araçlarını elinde bulunduran sömürücü egemen sınıfın ve kapitalist toplumlarda burjuvazinin ve büyük toprak sahiplerinin iktidarının bekçisi olarak kalmaya devam ettiğini, egemen sınıfların iktidarını derinden sarsan büyük toplumsal çalkantılar olmadığı sürece de ordunun bu konumundan sıyrılma şansının olmadığını gösteriyor. Öte yandan bu deneyim, devrimle karşı-devrim arasındaki çelişmelerin keskinleştiği, devrimci yığın hareketinin yükseldiği ve egemen sınıfın saflarında ciddi ve önemli saflaşmaların olduğu dönemlerde burjuvazinin ordu ve devlet aygıtı içinde devrimci proletaryanın belirli, hatta önemli mevziler elde etmesinin, özellikle erlerin, yedek subayların ve diğer küçük rütbeli subayların devrim saflarına çekilmesinin olanaklı, hatta kaçınılmaz hale geleceğini göstermiştir. Lenin, “Moskova Ayaklanmasının Dersleri” adlı makalesinde şöyle diyordu:
“Aslında her gerçek halk hareketi sırasında kaçınılmaz olarak yaşanan askeri birliklerin yalpalaması, devrimci savaşımın keskinleşmesine bağlı olarak, zorlu bir askerleri kazanma kavgasına yolaçar.” (Lenin, Selected Works, Cilt  III, Londra, Lawrence and Wishart, 1936, s. 349)

Bu söylenenlerin, Türk ordusunun “tarihsel devrimci geleneği” üzerine gevezelik yapan ya da egemen sınıfların ya da onların bir kanadının Sovyet sosyal-emperyalizmine yaklaşması olasılığına bağlı olarak “kapitalist-olmayan yol”dan, yani sözde anti-emperyalist bir askeri darbe yoluyla (ya da parlamenter yoldan!)iktidara gelmeyi kuran revizyonistlerimizin politikalarıyla hiç bir ilgisi ve benzerliği olmadığı herhalde açık olmalıdır. Her halükarda devrimci proletaryanın ve Türkiye devrimci hareketinin, 1960-70 dönemi devrimcilerine egemen olan TKP revizyonizmi patentli ordu devrimciliğinin ve sol Kemalizmin ve her tür ve renkten oportünist ve revizyonistlerin anti-Marksist tezlerinin basit bir reddiyle yetinmeleri sözkonusu olamaz. Eğer gerçekten iktidarı istiyorlarsa onların, devrimci yığın hareketinin gelişimine koşut olarak burjuva ordusunun içinden çökertilmesine ilişkin net ve sağlam bir politika oluşturmaları ve bu alanda da iyi planlanmış bir kavga yürütmeleri gerekmektedir. Daha şimdiden bu önemli alanda da burjuvaziye, emperyalizme ve onların ajanlarına karşı kapsamlı bir savaşım planı hazırlamayan, özellikle ordunun tabanını oluşturan askerler arasında kendi devrimci mevzilerini oluşturmaya yönelmeyen, ordu içinde ve dışında ve özellikle askerlik çağındaki işçi, işsiz, öğrenci vb. gençler arasında etkili bir anti-militarist ve devrimci propaganda ve ajitasyon çalışması yürütemeyen bir komünist hareket, devrim günleri gelip çattığında tümden fenersiz yakalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Bugün Kürt halkına ve gerillalarına karşı sürdürülmekte olan “kirli savaş”ın yenilgiye uğratılması çerçevesinde üzerimize düşen enternasyonalist sorumluluklar, bu görevin önemini daha da arttırmaktadır. Kuşkusuz, burada yalnızca geçerken değinebildiğimiz bu sorun, apayrı bir yazının ve radikal devrimci hareket saflarında kapsamlı bir tartışmanın konusu olmayı hakedecek bir önem taşımaktadır.  
                                                   *          *          *          *          *
Son olarak, 1970’lerin ikinci yarısında oportünist çizgisini, karşı-devrimci “Üç Dünya” teorisini esas alarak derinleştirmeye girişen ve zamanla açıkça gerici bir çizgiye oturan TİKP-Aydınlık revizyonistlerinin ordu ve devlete ilişkin görüşlerini ele alacağız. Hiç bir zaman TKP revizyonizminin sol Kemalist ve Menşevik çizgisinden kopmamış olan Aydınlıkçılar, 1970’lerin ikinci yarısında devrim ile karşı-devrim arasındaki çelişmelerin keskinleşmesine koşut olarak derece derece doğrudan burjuva ordusunun ve devletinin safında yer alma konumuna sürükleneceklerdi.
   
Aydınlık revizyonistleri daha 1976’da, çıkarmakta oldukları haftalık Halkın Sesi gazetesinin 72. sayısında yayımlanan “Ege Haritası” başlıklı bir yazıda şöyle diyorlardı:
“Yunanistan’a karşı bir ‘Dördüncü Ordu’ değil, yurt savunması için bir ‘Dördüncü Ordu’ isteğinin ne kadar haklı olduğunu, gelişmeler artık açık olarak göstermektedir. Bu istek, gerici savaşla mücadelenin ve Yeni Çarlara karşı yurt savunması ihtiyacının bir ifadesidir. Ancak iki süper devlete ve özellikle Yeni Çarlara karşı olan bir askeri strateji ‘milli savunma’ adına layık olabilir… Demirel-Türkeş’lerin hükümeti, yurt savunmasına hizmet eden bir strateji uygulayabilir mi? Mesele bu değildir. Mesele, doğru bir yurt savunması anlayışını halk yığınlarına mal etmek ve onu doğru siyasetler etrafında örgütleyebilmektir.” (Aktaran ‘Türkiye Ordusu’nun Güvenilir Dostu ‘Halkın Sesi’nin ‘Dördüncü Ordu’ Siyaseti Üzerine, İstanbul, Halkın Kurtuluşu Yayınları, 1976, s. 10)

Görülebileceği gibi revizyonistlerimiz, diğer benzerleri gibi, yurt savunması olayını iktidarın hangi sınıf ve katmanların elinde olduğundan bağımsız olarak ele alıyor ve böylelikle gerici egemen sınıfları ve onların emperyalist-uşağı ve halk düşmanı ordu ve devletini aklıyor, idealize ediyorlardı. Bunun, sınıfsal işbirliği siyasetinin en pespaye ve en iğrenç biçimi olduğu açık olmalıdır. Şunu da ekleyelim: Aydınlık revizyonistleri, Çin sosyal-emperyalistlerinden devraldıkları “Üç Dünya” teorisinin de yardımıyla daha 1976’da ABD’nin gerileyen, statükoyu muhafaza etmek isteyen ve dolayısıyla barıştan yana olan, Sovyetler Birliği’nin ise gelişen, nüfuz alanlarının yeniden paylaşımını isteyen ve dolayısıyla asıl savaş kışkırtıcısı konumunda bulunan süper devlet haline geldiği kanısına varmışlardı. Anımsanacağı üzere Çin sosyal-emperyalistleri bu dönemde, dünyanın her yerinde gerici, faşist ve emperyalist devletler de içinde olmak üzere Sovyet sosyal-emperyalistlerine karşı olan tüm güçlerle ortak davranma ve bağlaşma yolunu tutmuşlardı. Onların -iç politika hedefleriyle sıkı sıkıya bağlı- dış politika hedeflerinin üstü örtülü bir biçimde anlatımından başka bir şey olmayan bu “teori”, Aydınlıkçıların Türk gerici egemen sınıflarıyla işbirliği ve radikal devrimci harekete düşmanlık eğilimleriyle bütünüyle örtüşüyordu. Çünkü bu “teori”, ABD emperyalizmini zararsız ve kocamış bir kurt gibi göstermenin yanısıra , “ikinci dünya”ya yerleştirdiği ikinci dereceden emperyalistleri (Batı Avrupa, Japonya, Kanada vb.)dünya devriminin bağlaşıkları, “üçüncü dünya”ya yerleştirdiği geri ve bağımlı ülkelerin egemen sınıflarını ve onların gerici ve faşist rejimlerini dünya devriminin temel güçleri arasında sayıyordu. ABD’ni ve NATO’yu ve onların uşağı Türk egemen sınıflarını barış faktörleri, kendisi dışındaki sol hareketin neredeyse tümünü “sahte sol” ve “Moskova’nın uşağı” olarak gösteren Aydınlık revizyonistleri, bu dönemde, özellikle de 1977’den sonra egemen sınıfların ve askeri kliğin basit ve kişiliksiz bir uzantısı haline geldiler. Onlar bu dönemde, inandırıcılıklarını tümden yitirmemek için, ABD emperyalizminden ve Türk gerici egemen sınıflarından adeta bağımsız davrandığını (!) ileri sürdükleri MHP’ni ve Kontrgerillayı hedef alan bir sergileme kampanyası yürütmeyi ve böylece hedef şaşırtmayı da ihmal etmediler. Bu klik, 26 Ocak 1980’de TİKP’nin 1. Kongresinde oybirliği ile kabul edilen Merkez Komitesi raporunda, “devlet partisi” adını verdiği fraksiyonu, yani askeri kliği, “hakim sınıfların Sovyetler Birliği’ne karşı en uyanık kesimi” diyerek övüyordu. Ve o, daha ilerde Türkiye’nin askeri bir faşist darbeninin eşiğine geldiğini hemen hemen herkesin gördüğü o günlerde şu görüşleri dile getiriyordu:
“Milli Güvenlik Kurulunun ve ordunun başında bulunan generallerin zaman zaman Ortadoğu’daki hegemonya mücadelelerine dikkat çekmeleri ve Sovyetler Birliği’ne karşı uyanık bir tutumu savunmaları da ülkemizin yararınadır. Afganistan’ın işgalinden sonra ordu, dış tehdide karşı milli savunma görevinde yoğunlaşmak ve bu nedenle Sıkıyönetimi bırakmak istemektedir.” (Türkiye İşçi Köylü Partisi’nin Siyasi Çizgisi, Ankara, TİKP Yayınları, 1980, s. 69) D. Perinçek aynı belgede, 25 Nisan 1979’da AP, CHP, MSP gibi burjuva partilerine TİKP’nin de içinde yer alacağı bir “Milli Birlik” hükümeti kurulması için çağrıda bulunduklarını anımsattıktan sonra şunları da söylüyordu:
“1979 yılı sonunda Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları ve Jandarma Genel Komutanı Cumhurbaşkanına bir uyarı mektubu verdiler. ‘Türk Silahlı Kuvvetlerinin Görüşü’ başlığını taşıyan metinde anarşi ve terörün kaynakları olarak İstiklal Marşımıza saygısızlık edenler, şeriat düzeni davetçileri ve her türlü faşizmi getirmek isteyenler gösteriliyordu. Şeriat düzeni yanlıları dışında bu tespit yerindedir. Mektup, Moskovacı ve faşist anarşi odaklarını toplumumuzun diğer siyasi güçlerinden dikkatle ayırdetmiştir.” (Adıgeçen kitap, s. 83-84) Sözde “milli bağımsızlığın korunması”nı temel görev kabul eden bu klik, bütün çabasını, ABD ve Batı Avrupa emperyalistlerine bağımlı burjuvazinin ve büyük toprak sahiplerinin ordu ve devlet aygıtının güçlendirilmesi, komünist, devrimci ve ulusal kurtuluşçu hareketin ezilmesi ve yığınların gerici egemen sınıflara yedeklenmesi üzerinde yoğunlaştırmıştı. Bu nedenle o, “Rusya’nın beşinci kolunun halk ve silahlı kuvvetler içinde yaymak istediği teslimiyetçiliğe, yıkıcılığa ve pasifizme karşı” savaşım verilmesi, “gerekli demokrasi önlemleri alınarak halkla ordu arasındaki ve ordunun kendi içindeki birli”ğin geliştirilmesi ve “böylece silahlı kuvvetlerin moral gücü”nün yükseltilmesi, NATO’dan ayrılınmaması gerektiğini söylüyor ve devlete şu çağrıyı yapıyordu:
“Anarşi odaklarına karşı bir milli seferberlik ilan edilmelidir. Hükümet, halkın desteğini alarak terör örgütlerinin beynine inmelidir.” (Adıgeçen kitap, s. 92)
   
Evet, 12 Eylül 1980’de askeri bir faşist darbe yapan egemen sınıflar -kuşkusuz öğüt ve yolgöstermelerine hiç bir biçimde gereksinim duymadıkları Aydınlık revizyonistleri öyle istediği için değil- “anarşi ve terör odaklarına karşı bir milli seferberlik ilan” ettiler. Ama bu arada onlar, özellikle 12 Eylül askeri-faşist darbesinin öngününde karınca kararınca devlete yardım etmek için ellerinden geleni ardlarına koymayan bu bayları ve bayanları da içeriye aldılar. Bu haksızlığa “isyan eden” Aydınlıkçılar, yargılandıkları sıkıyönetim mahkemelerine verdikleri dilekçelerde kendilerini aynen şöyle savunuyorlardı:
“Partimiz, orduyu parçalamak bir yana, orduyu düşman ilan edenlerin adresini göstermiştir.” (Sosyalist Birlik, Sayı: 1) Bu satırların yazarına ekleyecek bir şey kalmıyor. Aydınlıkçıların bundan daha iyi bir öz-sergilenimi yapılamazdı!

                                                                                                                 
                                                                    
DİPNOTLAR

(1) Lenin, Devlet ve İhtilal’in 1. basısına sonsözünde şöyle diyordu:
“Bu broşür 1917 Ağustos ve Eylülünde yazılmıştır. Son bölümün, ‘1905 ve 1917 Devrimleri deneyimi’ başlığını taşıyan VII. bölümün planlarını daha önce kararlaştırmıştım. Ama, başlık dışında, 1917 Ekim Devriminin öngününü belirleyen siyasal bunalım tarafından ‘engellenmiş’ olarak, bu bölümün bir tek satırını bile yazacak vaktim olmadı. Ama bu broşürün (‘1905 ve 1917 Rus Devrimleri Deneyimi’ne ayrılmış) ikinci fasikülü, kuşkusuz çok daha sonraya bırakılacak; bir ‘devrim deneyi’ yapmak, o konuda yazmaktan daha güzel ve daha yararlıdır.”

(2) Kuşkusuz bütün bu eleştirilerin yapılması, genellikle yığın hareketinin son derece zayıf olduğu ve yasal ve demokratik olanakların hemen hemen hiç bulunmadığı tek parti diktatörlüğü ortamında, yani son derece zor koşullarda TKP saflarında savaşım vermiş militan ve sempatizanların özveri ve kavgalarının taşıdığı büyük tinsel değer ve önemin yadsınması anlamına gelmiyor. Günümüzün Türkiye komünist hareketi, TKP revizyonizmini ve onun, kendisinin gelişimini frenleyen olumsuz mirasını red ve mahkum ederken, bu Partinin saflarında kavga vermiş, proleter devrimi bayrağını yüksekte tutmaya çalışmış komünist işçi ve aydınların yarattığı devrimci değerleri unutmamak ve onların anısını bugün yürüttüğü devrim ve sosyalizm savaşımında yaşatmakla yükümlüdür.

(3) “Zonguldak Kömür İşletmeleri Karadon Kömür Ocaklarında çalışan 5,000 işçi, patronu ve patronla işbirliği içindeki sendika yöneticilerini ve liyakat zammının dağıtım biçimini protesto etmek amacıyla direnişe başladı. Direnişin ilk gününde iki mühendis yaralandı. Bölgeye polis ve jandarma gönderildi. 10 Mart’ta 49 işçi gözaltına alındı. 11 Mart’ta Kozlu bölgesinde çıkan çatışma sonucu 2 işçi öldü, 10 işçi ve 12 jandarma eri yaralandı. İşçiler yaralılarını ve rehin aldıkları bir mühendisi vermemekte direnince bölgeye askeri jetler gönderildi. Olayların sonunda 14 işçi tutuklandı.” (Türkiye İşçi Sınıfı ve Mücadeleleri Tarihi, s. 157)

(4) Burjuvazinin “cuntaya muhalif” kesimleriyle, hatta cuntanın “daha az gerici” kanadıyla güç birliği olanakları arayan revizyonist şef, karşı-devrimci ilan ettiği radikal devrimcilere karşı, egemen sınıfların bu kesimlerine olduğundan çok daha mesafeli, hatta düşmanca bir tutum içindeydi. O aynı yerde şunları söylüyordu:
“TKP’nin terörizme karşı oluşuyla cunta rejiminin terörizme karşı oluşu arasındaki ayrım açıktır: Birincisi, cunta sol terörizmin objektif bakımdan karşı-devrimci eylemlerini demokrasi güçlerine, tüm özgürlüklere karşı saldırı bahanesi olarak kullanıyor. İkincisi, sol terörizmi komünizm ülküsünü lekelemek için komünist hareketin bir parçası olarak tanıtıyor. Üçüncüsü, sol terörizme şu ya da bu nedenlerle sürüklenen bir avuç Maocu, serüvenci elebaşının şaşırttığı genç insanlara karşı insanlık-dışı bir kıyım kampanyası yürütüyor. Karşı-devrimci öz taşıyan terörist eylemlere bulaşanları, uğradıkları bu baskılardan ötürü kahramanlaştıran, onları öne çıkaracak bir ajitasyon, işçi sınıfının bilincini bulandırır. Bu nedenle onlara karşı uygulanan insanlık-dışı yöntemlere (idam, işkence, insan avı, vb.) karşı çıkmalı, ama tek tek kişiler kampanya konusu yapılmamalıdır.” (TKP İddianamesi, s. 128-29) TKP’nin “Güncel İstemler Platformu”nda ise,
“… Faşist ve Maocu teröristlerin dışında, tüm politik tutuklular, işçi ve sendikacılar hemen serbest bırakılmalı, kovuşturmaya son verilmelidir. Yurttaşlıktan çıkarma kararları kaldırılmalıdır.” (Adıgeçen kitap, s. 130) maddesi yer alıyordu.

(5) 12 Mart askeri-faşizmi döneminde 1. Nihat Erim hükümetinin Başbakan Yardımcısı ve ünlü “balyoz operasyonu”nun mimarlarından Sadi Koçaş, Atatürk’ten 12 Mart’a adlı kitabında Kontrgerilla konusunda şu ilginç ve Türk burjuva devlet aygıtının işleyiş tarzını birinci elden sergileyen açıklamayı yapıyordu:
“… 1971’in son günlerinde kurulduğunu öğrendiğimiz Kontr-gerilla örgütü, Genelkurmay başkanının emriyle, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı ve MİT tarafından müştereken kanundışı kurulmuş, yönetilmiş ve kanundışı çalışmış bir örgüttür. Kuruluşu yasaya aykırıdır. Her iki makam da bana bağlanmış olmasına rağmen haberim yoktur. Genelkurmay Başkanının yasadışı emriyle kurulmuştur. Ve bir af ile yaptıklarının hesabını vermemiş, üstelik asıl suçlulara söz bile söylenmeyerek yapılan işler iki üç küçük memurun üzerine atılıvermiştir. Böyle devlet olmaz ve böyle devlet yönetilemez.” (Aktaran Süleyman Genç, Bıçağın Sırtındaki Türkiye, İstanbul, Der Yayınları, 1978, s. 231-32)

(6) “23 Nisan günü, Tarsus’ta Adana-Mersin karayolunda hasta babasına ilaç almaya giden 15 yaşında bir kız çocuğu kamyon altında kalarak öldü. Bu ölüm haberi kısa sürede çevre mahallelerde duyuldu. Aynı yol üzerinde 24 kurban veren ve sayısız kez önlem alınması için yetkililere başvuran, buna karşılık kendi elleriyle yola yaptıkları kasisler bile sökülen halk, akın akın kaza yerine geldi. Burada toplanan 1,500’ü aşkın kalabalık, yollara barikatlar kurdu ve gösteriler yaptı.
“Çevre il ve ilçelerden takviye edilen güvenlik güçleri, halk topluluğunun çevresini kuşattı. Tartışmalar başladı. Bu tartışmalar sürerken, bir subay aniden ateş emri verdi. Jandarma ateş açtı. Bu ateş ve çıkan panik sırasında 10 kişi can verdi. Ölenler arasında biri 6 yaşında üç çocuk ve 65 yaşında bir yaşlı da bulunuyordu. Ayrıca 21’i ağır olmak üzere 300’den fazla kişi çeşitli yerlerinden yaralandı. Katliam sonrasında yüzden fazla insan gözaltına alındı. Katliam, ‘Çatışma çıktı, asker de ateş açtı’ yalanıyla örtbas edilmeye çalışıldı.” (Derleyen Oğuzhan Müftüoğlu, 1960’lardan 1980’e Türkiye Gerçeği, İstanbul, Patika Yayıncılık, 1989, s. 356)

(7) ABD’nde yayımlanan The Monitor adlı gazete bu darbe girişimi konusunda şunları yazmıştı:
“… İhtilal teşebbüsüne yeni-faşist eğilimli Milliyetçi Hareket Partisinin lideri Alpaslan Türkeş idaresinde aşırı sağcı 200 subay giriştiler. Kara Ordusundan kıdemli asgari üç general de bu teşebbüste yer aldılar. Halen bu subaylar ya nezaret ya da gözaltında tutulmaktadır.
“2 Haziran’da Cumhurbaşkanı Korutürk’ün tasvibiyle vaktinden önce ve sebep gösterilmeden emekliye sevkedilen Kara Kuvvetleri komutanı General Namık Kemal Ersun’un da ihtilal liderlerinden biri olduğu sanılmaktadır. İhtilal teşebbüsüne karışan üçüncü yüksek rütbeli subayın ise General Musa Öğün olduğu ifade ediliyor. 1971 yılında askeri kuvvetlerin desteklediği rejimin liderlerinden biri olan General Öğün’ün adı aynı zamanda esrarengiz bir ‘Kontrgerilla Organizasyonu’na da karışmaktadır. Eski Türk siyasi mahkumlarına göre bu teşkilatın Türk solcu ve liberallerine işkence yaptığı belirtilmektedir. İhtilal teşebbüsü 2 Haziran günü için planlanmıştı. Milliyetçi Hareket Partisinin adına ‘Bozkurt’ denilen komando birlikleri caddelerde çatışma çıkarıp, resmi müesseselere hücum edecek ve seçim toplantılarına müdahalede bulunacaklar ve böylece Ordu idareye el koyacaktı.” (Hürriyet, 12 Haziran 1977)

    
 

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: