Başkanlık Konseyi Nereye?

Garbis Altınoğlu

Temmuz 1999
                

“Eğer özgür olmak istiyorsak, eğer gerçekten de, o kadar uzun zamandır uğrunda savaştığımız paha biçilmez haklara el sürülmemesinden yanaysak, eğer o kadar uzun zamandır sürdürdüğümüz soylu kavgamızı aşağılık bir biçimde terketmek istemiyorsak ve kavgamızın görkemli hedefine varana kadar asla vazgeçmemeye söz vermişsek, savaşmaya devam etmeliyiz!…
“Başkalarının nasıl bir yol tutacağını bilemem; ama ben ya özgürlüğümü istiyorum, ya da ölümü!” (Amerikan bağımsızlık hareketinin önderlerinden Patrick Henry’nin 23 Mart 1775’te Virginia Yurttaşlar Meclisi’nde yaptığı konuşmadan)

   

PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan’ın 31 Mayıs’ta İmralı’da başlayan ve ilk aşaması 29 Haziran’da sona eren duruşması, beklendiği gibi idam kararıyla sonuçlandı. Devlet güdümlü güruhların mahkeme öncesinde sanık avukatlarına ve yakınlarına yönelik olarak başlattıkları ve tüm dünyanın gözü önünde sürdürdükleri protesto ve saldırı eylemleri, polisin ve diğer görevlilerin taciz ve kısıtlamaları, varolan yasaları açıkça çiğneyen burjuva medyasının mahkeme öncesinden başlayarak kamuoyunu Kürt halkına ve ulusal kurtuluş hareketine karşı koşullandırmayı amaçlayan bir kirli psikolojik savaş yürütmesi, A. Öcalan’ın avukatlarının görevlerini yapmalarının ve müvekkilleriyle burjuva yasalarının öngördüğü haklar çerçevesinde özel görüşmelerde bulunmalarının bile engellenmesi, sözde şehit ailelerinin ve müdahil avukatlarının, mahkeme heyetinin olağanüstü hoşgörüsüyle salonu bir şovenist tiyatro gösterisine çevirmeleri vb. bu davanın ne kadar “adil” bir biçimde görüldüğünü gösteren veriler.

Ancak, bütün bunlarda şaşırtıcı hiç, ama hiçbir şey yoktur. Düşman, yani emperyalizm ve Türk egemen sınıfları, Kürt ve Türk işçi sınıfı ve halklarına, Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketine karşı ötedenberi hangi genel çizgiyi izlediyse, bu son dönemde de böyle davranmakta, aynı genel çizgiyi izlemektedir. Bu da, başta beyaz terör gelmek üzere her türlü yönteme başvurarak işçi sınıfı ve halkların, demokrasi, ulusal kurtuluş ve sosyalizm özlemlerini boğmak, onları ebedi köleliğe mahkum etmek olarak özetlenebilir. İçinde bulunduğumuz konjonktürde ise onlar, ele geçirmiş olduklarını düşündükleri bu fırsattan, yani önderinin ele geçirilmesinden yararlanarak Kürt ulusal hareketine son ve bitirici darbeleri indirmeye çalışmaktadırlar. Düşmanın, A. Öcalan’ın yargılanması öncesinde, sırasında ve sonrasında, elinin altındaki tüm olanakları kullanarak giriştiği histerik propaganda kampanyası, onun Türkiye ve Kürdistan devrimine karşı nesnelerin doğasına uygun olarak yıllardır, hatta onyıllardır yürüttüğü çok yönlü bastırma ve ezme savaşımının bir parçasıdır. Düşmanın sürdürdüğü bu psikolojik savaşın sergilenmesi, tüm devrimci ve anti-faşist güçlerin doğal görevlerinden biridir.

Ama, devrimci öncü güçlerin rollerini oynamaları, kitlelere güvenlerini yitirmemeleri ve genel rotalarını şaşırmamaları durumunda bu psikolojik savaşın, Türkiye ve Kürdistan devriminin gidişatında herhangi bir önemli rol oynayamayacağının altının da özenle çizilmesi gerekiyor. Devrimci ve anti-faşist güçlere düşen görev, düşmanın düşman gibi davranmasından yakınmak, dikkatlerinin odağına yalnızca düşmanın sergilenmesini koymak, hatta siyasal gelişmeleri değerlendirmek ve devrimci görevlerin ve taktiklerin saptanmasıyla yetinmek  olamaz. Onların görevi öncelikle, işçi sınıfının ve halkların siyasal seferberliğini sağlamak ve bu yığınların faşizme, kapitalizme ve emperyalizme karşı demokrasi, ulusal kurtuluş ve sosyalizm kavgalarını ilerletmektir. Kendisine devrimci diyen güçler, başka türlü davranma hakkına sahip değillerdir. Marks’ın “Feurbach Üzerine Tezler”inde belirttiği gibi,
“Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumlamışlardır, oysa sorun onu değiştirmektir.” (K. Marx/ F. Engels, Seçme Yapıtlar I, Ankara, Sol Yayınları, 1976, s. 14)

Bunun en başta gelen önkoşullarından biri, hatta birincisi; Türkiye ve Kürdistan devriminin öncü güçlerinin, genel rotalarını şaşırmamaları, işçi sınıfı ve halkların devrim davasına sırtlarını dönmemeleri ve tasfiyeci ve teslimiyetçi dalgaya karşı koyacak iradeyi göstermeleridir. Uğranılan belirli kayıp ve yenilgiler, düşmanın ve onun ajanlarının devrimin olanaksızlığına, Türk gericiliğinin gücü ve kapitalist-emperyalist sistemin yenilmezliğine, sosyalizmin modasının geçtiğine ilişkin yoğun propagandasına görünüşte, ama yalnızca görünüşte kısmi bir inandırıcılık kazandırmaktadır. Ama, gerçekten de “önder” yüce adına layık olmak; işçilerin ve emekçilerin zafere ulaşması için onca özveride bulundukları, genç devrimcilerimizin uğruna taptaze yaşamlarını verdikleri davaya ihanet etmemekle ve devrimci konumlarda sağlam durmakla olanaklıdır. “Önder” yüce adına layık olmak; ağaçların ormanı görmesini engellemesine ve karşı karşıya bulunulan geçici zorlukların zafer olanağını gölgelemesine izin vermemekle, düşmana ilişkin yanılsamalardan arınmakla ve onun saldırılarını bütün cephelerde boşa çıkaracak bir çizgi izlemekle olanaklıdır. Bunu yapmayanlar, yapamayanlar, bugünkü konumları ne olursa olsun tarih ve gelecek kuşaklar tarafından eleştirilecek ve lanetle anılacaklardır. Bu genel yaklaşımın, emperyalizmin ve Türk egemen sınıflarının daha büyük bir ilgisine mazhar olan ve dört yandan düşmanın ve onun ajanlarının kuşatması altında bulunan Kürt ulusal hareketi ve onun öncüsü olan PKK için daha da geçerli olduğunun altı çizilmelidir.         

Bu bağlamda, kendisine bir ulusun ve ulusal kurtuluş davasının önderi adını veren A. Öcalan’ın mahkemedeki tutumunun, kendisinin Kürt ulusal hareketi içindeki -edimsel ve sanal- yeri gözönüne alındığında, büyük bir önem taşımış olduğunu söylemeliyiz. Bilindiği gibi o, burjuva mahkemesini devrim ile karşı-devrim arasındaki kavganın yürütüldüğü bir alan olarak değerlendiremediği, hatta bunu amaçlamadığı gibi, orada süregelen bu kavgada karşı-devrimin safında yer aldı. Kendi suç ve günahlarını gizlemeyi amaçlayan düşmanın mahkemede, A. Öcalan’ın ve PKK’nın kişiliğinde devrim, ulusal kurtuluş ve sosyalizm davasını, Kürt ve Türk proletaryası ve halklarının kurtuluş umutlarını yargılamaya çalışacağı belliydi. Bunun karşısında görev, bu mahkemeyi faşizmin, sömürgeciliğin ve emperyalizmin sergilendiği ve mahkum edildiği, özelde Kürt ulusunun ve genelde Türkiye işçi sınıfı ve halkının haklı davalarının dile getirildiği bir arenaya dönüştürmek, en azından bu doğrultuda kesin ve kararlı bir çaba harcamaktı. Bunun için gerçeklerin ortaya konması ve Kürt halkına çektirilen acıların, işlenen cinayetlerin, gerçekleştirilen işkence ve katliamların, köy ve orman yakmalarının, kent ve kasabaların bombalanmasının, Kürt halkının yasal partilerine, gazetelerine ve kültür kurumlarına, seçilmiş milletvekillerine, yazarlarına, gazetecilerine, aydınlarına, hatta işadamlarına yapılan saldırıların, kısacası Türk egemen sınıflarının uyguladığı ulusal zulmün tüm dışavurumlarının açıkça dile getirilmesi yeter de artardı bile.

Ama bu yapılmamış, gerçekler ortaya konmamış ve onların üzerine sünger çekilmiş, bir şal örtülmüştür. A. Öcalan kardeşliğe, barışa ve birliğe ilişkin peri masalları anlatmış, elikanlı Türk gericiliğini ve onun silahlı muhafızı Türk ordusunu “demokratik” bir güç olarak göstermiş, Kürt halkının ve ulusal hareketinin haklı kavgasını yadsımış ve karalamış, geçmişin devrimci mirasını reddetmiş, PKK’nın yürüttüğü savaşımdan ötürü faşizme “özeleştiri”, yani bir pişmanlık bildirgesi vermiştir. Bütün bunlarla yetinmeyen bu bay, Kürt halkının şehitlerine hakaret etmiş, “Atatürk milliyetçiliği”ni alkışlamış, ABD’nin uşağı Türk büyük burjuvazisinin “büyük Türkiye” hayallerine destek sözü vermiş, ARGK (=Kürdistan Ulusal Kurtuluş Ordusu)’nın Türk faşizminin ve yayılmacılığının paralı askeri haline getirilmesini önermiştir vb. Sözümona kardeşlik, barış ve birlik adına düşmanın işinin böylece kolaylaştırılmış olmasının ve ona destek sunulmasının asla mazur görülemeyeceği ve kabul edilemeyeceği açıktır. Kürt halkının, devrimcilerinin ve gelecek kuşakların bu ihanet ve teslimiyeti ve onun gönüllü avukatlığını yapanları çok ağır bir dille mahkum edeceklerinden ve bu duruşmayı Kürt halkı ve ulusal kurtuluş hareketi bakımından bir yüzkarası sayacaklarından kuşku duyulamaz.
                                                   *     *     *     *     *
Burada büyükçe bir parantez açacak, Kürt halkının ve ulusal hareketinin, sırtına birer asalak gibi yapışmış olan ve çoğu Türkiye devrimci hareketinden gelme sahte dostlarının olumsuz misyonunu da masaya yatıracak ve devrimci eleştirinin, daha doğrusu teşhirin hedefi haline getireceğiz. Kuşkusuz, kendi dostlarını ve düşmanlarını olduğu gibi, gerçek dostlarıyla sahte dostlarını ayırdetmek öncelikle Kürt ulusal hareketinin önder kadrolarının işi. Ama uzun süredir, bu ayrımı yapmadıklarını ya da yapamadıklarını kanıtlamış oldukları için onların da bir eleştiriyi fazlasıyla hak ettiklerinin altı çizilmeli. PKK’nın yönettiği Kürt ulusal hareketine ötedenberi sözle ve eylemle gerçekten destek verenler, onunla omuzomuza faşizme ve sömürgeciliğe karşı savaşanlar ve bu uğurda bedel ödeyenler, tüm eksiklik ve yetersizliklerine rağmen Türkiye ve Kürdistan’daki örgütlü devrimci güçler olmuşlardır. Kürt ulusal hareketi, sayfalarını işte bu güçlere, yani gerçek dostlarına, BDGP (=Birleşik Devrimci Güçler Platformu) içinde ya da dışında yer alan bu devrimci örgütlere açmayı değil, edimsel olarak tasfiye olmuş ya da artık sadece kağıt üzerinde varlıklarını sürdürmekte olan sözde örgütlere ve örgütlü savaşımın tümüyle dışında kalmış ve çoğu çürümüş olan bireylere açmayı seçmiştir. Dahası o bunu bir politika haline getirmiştir.

Ulusal hareketin yayım organlarının köşelerini parsellemiş ve PKK’nın en içten dostları görünümüne bürünmüş bulunan bu sözde “örgüt” temsilcilerinin ve bireylerin hemen hemen hepsi, doğal olarak kendi gerçek siyasal konumlarına ve duruşlarına denk düşen bir çizgi izlemişlerdir ve izlemektedirler. Başka türlü olması da olanaklı değildi. Onlar; Kürt ulusal hareketinin en geri yanlarını okşamakta, Kürt halkını ve ulusal hareketini reformist ve tasfiyeci bir çizgiye çekmek için çaba harcamakta, Kürt ulusal hareketi ile onun en güvenilir dostu ve desteği olan Türkiye devrimci hareketi arasındaki çatlağı genişletmeye ve Kürt ulusal hareketinin saflarında Türkiye devrimci hareketine ve Türk işçi ve emekçilerine karşı güvensizlik yaymaya çalışmakta, temelsiz ve sahte bir barış ve demokrasi çığırtkanlığı yapmakta, emperyalizme ve Türk gericiliğine ilişkin hayaller yaymaktadırlar.

Hemen hemen hepsinin biricik kaygıları, Kürt ulusal hareketinin sırtından kariyer ve saygınlık kazanmak olan Kürdistan devriminin bu sinsi düşmanları, kendilerini sahte ve abartılı bir PKK ve A. Öcalan savunuculuğu ve hayranlığıyla kamufle etmekte ve sürekli olarak “Türk solu”na sövmekte ve onu karalamaktadırlar. Misyonları Kürt halkını ve devrimcilerini zehirlemek olan bu kişilerin üstü örtülü karşı-devrimci propaganda çizgisi insana, “Böyle dostlarım varken düşmana gereksinimim yok.” diyen ünlü devlet adamını anımsatıyor. Kendi iktidarsızlıklarını, tükenmişliklerini, karamsarlıklarını, dönekliklerini ve yalnızca devrime ve sosyalizme değil, Kürt halkının ulusal kurtuluşuna da inançsızlıklarının üstünü, “Kürt halkına dostluk” ve “Başkan Apo’ya sadakat”  gevezelikleriyle örten bu kişileri zamanında deşifre edip kendi çevresinden uzaklaştıramaması ve yıllar boyu sırtında taşıması, PKK’nın en önemli zaaflarından birisidir. Kürt halkının ve ulusal hareketinin büyük bedeller karşılığında elde ettiği mevzileri ve olanakları böylesi kimselere peşkeş çekmeye hiç kimsenin hakkının olmaması gerekirdi. Bu mevzi ve olanakların ortaya çıkmaması halinde ilerici kamuoyu bu aydın ve yazar taslaklarının çoğunun adlarını bile duymayacak ya da onları hak ettikleri gibi unutacaktı. Ne var ki, hemen hemen hepsi yalnızca devrimci alçakgönüllülükten ve devrimci ruhtan değil, entellektüel dürüstlükten de yoksun olan bu kişiler PKK tarafından alabildiğine şımartılmışlardır. Çoğu ciddi bir bilgi birikimine de sahip olmadıkları halde büyük teorisyenler, stratejistler ve taktisyenler edasıyla yazıp çizen hiç mesabesindeki bu kişiler, kendilerine tanınan olağanüstü hoşgörüden yararlanarak Kürt halkına ve ulusal kurtuluş hareketine ve Türkiye devrimci hareketine öğüt vermeye ve onları yönlendirmeye çalışmaya cüret edebilmektedirler. Bu kişilerin bugün A. Öcalan’ın mahkemede sergilemiş olduğu olumsuz çizgiyi göklere çıkarmaları da nesnelerin doğası gereğidir.  Onlar, A. Öcalan’ın, teslimiyet ve ihanetinde ve Türk egemen sınıfları ve emperyalizm önünde secdeye gelmesinde bile bir keramet bulmakta, bunu gerçek barışa ve kurtuluşa açılan bir kapı olarak nitelemektedirler. Kürt halkının, başına gelebilecek bir felaket durumunda PKK gemisini ilk başta terkedecek olan bu fareler, objektif olarak emperyalizmin ve Türk gericiliğinin ajanları konumunda bulunuyorlar.
                                                    *     *     *     *     *
Konumuza dönecek olursak, içinden geçmekte olduğu bu kritik dönemeçte Kürt halkının ve ulusal hareketinin yazgısının, esas olarak onun önderliğinin, yani Başkanlık Konseyi’nin alacağı tutuma, göstereceği kararlılık, cesaret, uzakgörüşlülük ve yönetim kapasitesine bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla burada öncelikle PKK Başkanlık Konseyi’nin ve yer yer de PKK’ya yakın duran kurum ve kişilerin yaklaşım ve görüşleri kuşbakışı ele alınacak ve değerlendirme konusu yapılacaktır.
Değerlendirmelerimize PKK VI. Kongresi’nin kararlarına göz atmakla başlayacağız. Gerilla denetiminde bulunan Kürdistan topraklarında 300’ü aşkın delegenin katılımıyla gerçekleştirildiği bildirilen ve örgütün en üst organı olması hasebiyle onun iradesinin gerçek temsilcisi sayılması gereken Kongre’nin kararlarında diğer şeylerin yanısıra şöyle deniyordu:
“Partileşmeyle birlikte, özellikle gerilla savaşı ve ordulaşmayı geliştirmeyen, askerileşmeyi zayıflatan, gerillayı marjinalleştiren, kendini nihai zafere kilitlemeyen, koşullara uygun yaratıcı bir taktik anlayışa ulaşamayan, gerilla tarzıyla çelişen her türlü yaşam, savaş ve komuta tarzını eleştirerek mahkum etmiştir. ‘Gerilla vazgeçilmez yaşam güvencemizdir’ ve ‘her şeyimiz gerilla ordumuzdur’ şiarlarından hareketle ARGK’nin sürekli büyütülmesini, askeri eğitim ve gerillanın nitelik bakımından geliştirilmesini, savaş tarzında kesin bir düzeltmeyi yaşayarak yaratıcı bir taktik uygulama içinde olunmasını ve bu temelde önümüzdeki dönemde gerçek bir gerilla savaşının yürütülmesini gerekli ve mümkün görmüştür…
“Parti VI. Kongresi, ilişki ve ittifak siyasetimiz doğrultusunda bir diplomatik faaliyet yürütmeyi, bu çalışma alanındaki hata ve yetersizlikleri de mutlaka aşmayı, başta Ortadoğu’nun ilerici-yurtsever güçleri olmak üzere dünyadaki tüm sosyalist ve demokratik çevrelerle ilişki ve ittifak içinde olmayı gerekli görmüştür…
“VI. Kongremiz Türkiye Devrimi ve demokrasisinin geliştirilmesi üzerinde her zamankinden daha fazla durmuştur. Ulusal kurtuluş mücadelemizin ulaştığı aşamada Türkiye devrim ve demokrasi mücadelesini daha fazla geliştirmek ve sömürgeciliğe ve faşizme karşı mücadele eden tüm güçleri her bakımdan destekler ve oluşan güç birliklerini anti-faşist mücadele cephesine ulaştırmaya çalışırken, diğer yandan Türkiye halklarının örgütlülüğü ve eylemliliği için her türlü çalışmayı bizzat yapmayı, başta Karadeniz ve Akdeniz olmak üzere gerillayı Türkiye’nin içlerine kadar yaymayı, bu doğrultuda gelişen Anadolu Halk Kurtuluş Ordusu’nu sürekli güçlendirmeyi gerekli görmüştür…
“VI. Kongre’miz ulusal bütünlük çerçevesinde Kürdistan’ın tüm parçalarındaki özgün durumları değerlendirmiş, bu noktada özellikle Güney Kürdistan üzerinde durmuştur. Bu alana hem Irak’taki gelişmeler, hem de yürüttüğümüz devrimci çalışma ve savaş açılarından yaklaşan kongremiz, alandaki istikrarsız ortama ve değişim ihtimaline dikkat çekerek örgütlenmenin ve devrimin geliştirilmesini gerekli görmüştür. Bu temelde parti çizgimizi alanın koşullarında hayata geçirmek üzere alandaki tüm faaliyetlerimizi PKK Başur adı altında yürütmeyi kararlaştırmıştır.” (Özgür Politika, 5 Mart 1999)
Bütün bunların yanısıra, Türk egemen sınıflarına, ABD emperyalizmine ve Siyonizme meydan okuyan VI. Kongre’nin bu kararları özde devrimci bir nitelik taşımakta ve Kürdistan ve Türkiye ve Ortadoğu işçi sınıfı ve halklarına devrimci bir mesaj vermekteydi.

Bu tarihten yaklaşık bir ay sonra Duran Kalkan, Başkanlık Konseyi adına yaptığı açıklamada üç aşağı beş yukarı benzer görüşler dile getiriyordu. ABD’nin Irak’taki başarısızlığını PKK’yı ezerek örtbas etmek istediğinin altını çizen Kalkan, Kürt ulusal kurtuluş savaşımının ulaştığı düzey karşısında Türk devletinin çözümsüz kaldığını, bununsa NATO’nun devreye girmesine yol açtığını belirtiyordu. Kalkan, emperyalizm ve Türk gericiliğinin tutumunu mahkum ettiği konuşmasında “uluslararası komplo”nun sürdüğünü anımsattıktan sonra şöyle diyordu:
“Düşman çeşitli adımlar ve hamlelerle bunu devam ettirmek istiyor ve daha fazla isteyecektir. Bu komploda kesin sonuca gitmek, yani Önderliğimizi, partimizi ve onun yarattığı tüm gelişmeleri ezmek, halkımızın üzerindeki son kırım politikasını da bu biçimde hayata geçirmek, onun temel hedefidir. Bu hedefe ulaşmayı başarma doğrultusunda birçok oyuna başvuruyor, yeni saldırılara yöneliyor.
“… Düşmanın yürüttüğü uluslararası komployu daha da geliştireceği, bunu ordumuza karşı saldırıyla birleştireceği hiçbir zaman unutulmamalıdır. Daha şimdiden bu amaçla büyük hazırlıklar yapıldığı, düşmanın gerillayı ezmek için kapsamlı saldırılara yöneleceği çok değişik çevreler tarafından söylenmektedir… Düşman, bütün uluslararası gericiliği arkasına almış, Önderliğimizi, partimizi ve gerillamızı imha etmek, böylece halkımız üzerindeki soykırımı sonuca götürmek istiyor. Bu da VI. Kongremizle en ileri düzeyde açığa çıkarılmıştır.” (Özgür Politika, 7 Nisan 1999)
                                                *     *     *     *     *
Her iki açıklamanın içeriğinin ve tonunun, PKK önderliği adına A. Öcalan’ın 1993’den ve özellikle 1995’ten bu yana yaptığı açıklamaların, siyasal ve taktiksel önermelerin reformist ve tasfiyeci içeriğiyle bağdaşmadığı, hatta esas itibariyle çeliştiği belliydi. A. Öcalan, daha yakalanmasından önce yıllar boyu, Kürt sorununun faşist diktatörlük yıkılmaksızın ve Kürt ulusu özgürlüğüne kavuşmaksızın, yani emperyalistlerin ve Türk egemen sınıflarının himmetiyle “çözümü”nü savunmuş, Kürt halkının can düşmanlarıyla barışması ve birleşmesinin borazanlığını yapmıştı. Örneğin o, daha Aralık 1995’de Yalçın Küçük’ün kendisiyle yaptığı bir röportajda şunları söylüyordu:
“Orduya da sesleneceğiz, bürokrasiye de sesleneceğiz. Bizimle barış projesine, özgürlük projesine varsanız, buyrun toplanın diyeceğiz. Sosyalisti de çağıracağız, liberali de çağıracağız. Gelin şu ahmak gidişatı durduralım, asgari müşterekler var, onda bir konsensüse, bir uzlaşmaya varalım, bunda hepimizin çıkarı var diyeceğiz. Bütün bunlara toplumun sessiz kalması düşünülemez…” (Diriliş Tamamlandı, Sıra Kurtuluşta, s. 284) ABD ve Batı Avrupa emperyalistlerini Kürt sorununun “demokratik çözümü” için Türk egemen sınıflarına baskı uygulamaya çağırmayı da alışkanlık haline getirmiş bulunan A. Öcalan, 11 Ocak 1998’de MED TV’de gerçekleştirilen Özel Program’da şunları söylüyordu:
“Clinton ta Bosna’ya gideceğine acaba Kürtlere de bir nasılsın diyemez mi? Eğer tutarlı bir insan hakları yaklaşımına sahipse. Özellikle Almanya gerçekten 12 Eylül’ün mimarlarındandır. Kürt soykırımının tamamlanmasına yalnız göz yummadı. El altından müthiş silah, ekonomiyle destekledi.
“… PKK’nın çok aşırı taleplerde bulunmadığı da bilinmelidir. Biz Kürt kimliğinin tanınması dedik ve Türkiye’nin sınırları dahilinde her tür çözüme varız dedik. Bosna’ya devlet kurdurdular diyelim, peki neden Kürt kimliğini Türklere kabul ettiremiyorlar…      
“Eğer bir öneri gündeme getirilirse şu olmalı: Filistin meselesinde Madrid Konferansı toplandı ve ondan sonra bir sürece girildi. Bosna için çok etkili toplantılar yapıldı. En son askeri müdahaleye kadar gidildi. Bunlara benzer bir süreci acaba Avrupa başlatabilir mi? ” ( Özgür Politika, 13 Ocak 1998)

PKK VI. Kongresi’nin ve ondan hemen sonraki Başkanlık Konseyi açıklamalarının görece militan ve devrimci özünün ve söyleminin, A. Öcalan’ın zaman içerisinde daha da koyulaştırarak sürdürdüğü yukardaki yaklaşımdan büyük ölçüde farklı olması sevindiriciydi. Ancak sözkonusu açıklamalarda, kafakarışıklığından kaynaklanan önemli bir tutarsızlık ve yalpalama da dikkat çekiyordu. VI. Kongre açıklamasından yola çıkarak bir kaç örnek üzerinde duralım. Örneğin burada, Türk devletinin yöneticilerine hitap edilirken,
“Mevcut uygulamalar devam ederse, bunu yapanlar da bizden benzer uygulamalar göreceklerdir. Bu dünyada ya yanyana yaşam olacak, ya da bize yaşam hakkı vermek istemeyenlere biz de yaşam hakkı vermeyeceğiz.” (abç) deniyordu. Bu duraksamalı yaklaşım Kongre’nin, Kürt, Türk ve dünya işçi sınıfı ve halklarının düşmanları olan ABD emperyalizmine ve İsrail Siyonizmine hitabında da kendisini gösteriyordu. Kongrede onlar için,
“Yine bu insanlık dışı komploya ortak ve alet olan tüm güçler yaptıklarını telafi etmedikleri müddetçe hakettikleri zararı göreceklerdir.” (abç) belirlemesi yapılıyordu. VI. Kongre’nin, Türkiye, ABD ve İsrail yöneticileriyle uzlaşma kapısını tümüyle kapatmadığını ve onlardan adalet, demokrasi ve barış bekleme anlayışını kesinlikle ve tümüyle reddetmediğini gösteren bu sözlerin içeriği ve tonu, Başkanlık Konseyi’nin daha sonraki haftalarda ve aylarda yapacağı açıklamalara damgasını giderek daha fazla vuracak ve onun çizgisini A. Öcalan’ın çizgisine yaklaştıracaktı. Öte yandan, Kongre “Serok Apo”ya övgüler düzmeye devam ediyor ve ona “yönelik mevcut uygulamalar”ın derhal durdurulması ve onun “halkımızın temsilcisi olarak muhatap” alınması” gerektiğini dile getiriyordu. Ama aynı Kongre, devrimci niteliğine uygun olarak, düşmanın elinde tutsak olan PKK lideriyle arasına bir mesafe koyma yolunda ürkek ve daha sonra arkasını getirmeyeceği bir girişimde bulunmuş ve şunları söylemişti:
“Partimizin tüm kadro ve savaşçıları, düşman gerçeğinin derin bilincinde olarak her türlü düşman oyununa karşı uyanık davranmalı, özellikle Parti Önderliğimiz adına düşman tarafından yapılabilecek sözlü veya yazılı açıklamaların önderliğimizi ve bizi bağlamayacağını ve bunların düşmana ait olacağını kesin bilmelidir.”
                                          *     *     *     *     *
Zaman, Kongre’nin iradesini yansıtması gereken Başkanlık Konseyi’nin bu kendi içinde çelişmeli tutumdan da uzaklaşacağını ve A. Öcalan’ın, devletin gözetimi ve denetiminde, avukatları aracılığıyla gönderdiği mesaj ve açıklamalara büyük değer biçeceğini gösterecekti.

Ama, iş bununla kalmayacak ve zaman Başkanlık Konseyi’nin bir dizi temel konuda VI. Kongre’nin -zaten yeterince tutarlı olmayan- görece radikal ve devrimci çizgisinden de uzaklaştığını gösterecekti. Bunda, Başkanlık Konseyi’nin ve onun üyelerinin kendi ideolojik ve siyasal zayıflıkları ve yalpalamaları belirleyici bir rol oynamış olmalı. Onlar, büyük olasılıkla önemli ölçüde etkisi altında bulundukları A. Öcalan’ın mahkeme öncesinde, sırasında ve sonrasında devlet aracılığıyla ve doğrudan kamuoyuna -ve belki bazı özel kanallardan doğrudan kendilerine de- ulaştırdığı gerici ve teslimiyetçi mesajların da etkisiyle, onun çizgisine doğru savrulmuş gözüküyorlar. Başkanlık Konseyi’nin konumunu ve yalpalamalarının doğasını daha iyi anlayabilmek için burada, Kürt sorununun çözümü ve PKK’nın yeni yönelimi bağlamında A. Öcalan’ın mahkemeye sunduğu iki savunmanın (Savunma ve Esasa İlişkin Savunma) temel noktalarına değinmemiz gerekiyor. A. Öcalan’ın bu belgelerde Kürt sorununun “çözümü” için önerdiği görüşleri şöyle özetleyebiliriz:

a) Devrimler çağı sona ermiş, “demokrasi”, yani kapitalizm ve emperyalizm tartışma götürmez zaferini ilan etmiştir.
“Demokrasinin, yüzyılın sonunda tam zaferini ilan etmesi, tekniğin, üretimin bu en muazzam çağında nedensiz olmayıp, demokratik sistemin mekanizmalarıyla yakından bağlantılıdır. Toplumlar, dolayısıyla bireyleri, hiçbir sistem, kendi doğallığında bu kadar açığa çıkaramamış ve yaratıcı kılamamıştır. Gücünü özgürleştirmeden alır. Basit ve zor gelişir. Ama, sonuçlarının en hızlı ve güçlü görünen rejimden daha güçlü olduğu günümüzde tamamen kanıtlanmıştır… 90’lı yıllardan itibaren, sosyalist sistemin çözülüş ve demokrasiye dönüşümüyle, demokrasinin büyük zaferi aslında daha başlangıcındadır.” (A. Öcalan, Savunma)
b) Türk egemen sınıfları ve onların devleti demokratikleşmektedirler.
“Şiddet, artık Cumhuriyetin gündeminden kesin kalkmalıdır. Sanıyorum, Türkiye’de tüm kesimlerin konsensüs sağladıkları en temel bir konu budur. Kimse sorunların şiddetle çözüleceğine inanmıyor. Bunun, açık ve tarihten en büyük dersi çıkarmış görünen ve büyük zor gücüne rağmen, bu gücün etkisini ancak, yaratıcı çağdaş bir demokrasiye yönlendirmede kullanan ve açıkça 90 ortalarından beri MGK konseptleri ile yürütülen, içinden geçmekte olduğumuz tarihi aşamayla da, kanıtlanmaktadır…” (A. Öcalan, Savunma)
c) “Ulusların kendi yazgılarını belirleme hakkı”nın modası geçmiştir.
“70’lerde moda olan, ve uygulandığında sadece, ayrı devlet anlamında yorumlanan “ulusların kaderlerini tayin hakkı” gerçekten, bu yorumuyla bir çıkmazdı. Kürdistan pratiğinde, sorunu yokuşa sürme yanı ağır basıyordu. Bunu, fiilen belirttiğim tarzda aşmaya çalıştım. Ancak, demokratik çözüm tarzının zenginliği karşısında, ayrı devlet, federasyon, otonomi ve benzeri yaklaşımların bile, geri ve bazen çözümsüzlüğe yol açtığını pratikte görünce; demokratik sistem üzerinde yoğunlaşma, bana çok önemli geldi.” (A. Öcalan, Savunma)
d) Türkiye’de Kürt sorununun şiddete dayalı olmayan, barışçı çözümü hem esastır, hem de olanaklı. Bu da Kürtlerle Türklerin bir “Demokratik Cumhuriyet” çatısı altında birleşmelerini gerektirir.
“Demokratik Cumhuriyet sisteminde şiddete yer olamaz. Sorunların çözüm dili isyan veya devrim olamaz. Barış içinde anayasal evrim yolu geçerlidir. 20. yüzyılın sonu bunu böyle emretmektedir. Tarihin bu topraklarda bütünlük içinde, özgürce yaşama iradesini saygıyla karşılamak tüm toplumun kutsal barış ve büyük gelişme yoludur.” (A. Öcalan, Savunma)
e) Kürt sorununun çözümü için dil ve kültür özgürlüğü yeterlidir.
“Dolayısıyla dil ve kültür özgürlüğüyle, ifade etme araçları önündeki engellerin kaldırılması, sorunun yaşadığı karmaşayı aşmak kadar, birçok yanlışı, korkuyu, dolayısıyla tepkileri de kaldıracak, ayrılık ve zayıflık yönünde değil; birlik, zenginlik ve güçlenme temelinde tarihi çözümü ve gelişmeleri beraberinde getirecektir.” (A. Öcalan, Savunma)
“Pratik çözüm Türk ulusal değerlerini, başta Türkçe olmak üzere temel eğitim dili olarak öğretmek, Kürtçeyi de serbest ifade ve eğitim dili olarak bırakmaktır.” (A. Öcalan, Esasa İlişkin Savunma)
f) Bu yolla Kürt halkı devlete bağlanacak, Türk egemen sınıflarının faşist rejimi daha da istikrar kazanacak ve güçlenecektir.
“PKK’nin askeri sorun olmaktan çıkması, Kürt sorununun siyasi çözümünün yolunu açacak ve beraberinde siyasi sorun olmaktan çıkması anlamına da gelecektir. Devletin bütünlüğünü birliğini zorlamaktan, ona güç verme sürecine girilecektir. Devletle demokratik bütünleşme yolu açıldıkça devlete karşıt konum aşılacaktır.” (A. Öcalan, Esasa İlişkin Savunma)
g) Gerek PKK ve gerekse Türkiye’li devrimci örgütler şiddetten vazgeçmeli, yasal çalışma yolunu tutmalı ve Türk devletiyle barışmalıdırlar.
“Silahlı çatışma ortamının ortadan kalkması, yıllardır yasadışı konumda olan birçok örgütü, demokratik ortamla bütünleşmeye itecektir. Özellikle çıkarılacak bir af ve yasal, siyasal çalışmanın önü açık tutulduğunda demokratikleşmenin daha da kökleşmesine yol açacaktır.” (A. Öcalan, Savunma)
“Sorunun özü gereği askeri olarak çözülecek bir durum da yoktu… O halde devletin de gerekli duyarlılığı göstermesi halinde silahlı çatışmadan vazgeçme vakti gelmiş ve hatta geçmektedir.” (A. Öcalan, Esasa İlişkin Savunma)
h) Türkiye barış ve demokratik birlik yoluyla Kürt sorununu çözdüğünde bölgenin güçlü ve lider ülkesi olacaktır.
“Cumhuriyet tarihinin bu en zor sorunu çözümlendiğinde Türkiye’nin iç barışından aldığı güçle bölgede lider bir ülke olarak hamle gücüne kavuşacağı kesindir. Ortadoğu’da liderlik dönemi Orta Asya’dan Balkanlar ve Kafkaslara kadar etkili olma anlamına gelecektir. Demokratik sistemin çözüm gücü, başta barış olmak üzere, birçok çelişki ve sorun olan bu bölgelere haklı bir müdahale ve desteğin verilmesi ve istenmesine de yol açacaktır.” (A. Öcalan, Savunma)
“Türkiye burada büyük tehlikelerden korunma kadar, tersine yani güç kaynağına dönüştürme şansına sahip olacaktır. İçte ve dışta PKK’nin askeri savaş olanakları çözümle birlikte Türkiye’nin hizmetine girecektir… Kürtlerin Demokratik Cumhuriyet’le bütünleşmesi geliştikçe bu askeri anlamda da karşı tehditten stratejik bir güç kaynağına dönüşecektir. Çözüm bu büyük fırsatı sunuyor. Geleceğe en büyük stratejik yatırım oluyor.” (A. Öcalan, Esasa İlişkin Savunma)
ı) PKK kendini bu sürece uydurmalı, yeniden yapılanmalı ve V. ve VI. Kongrelere damgasını vuran çizgiyi terketmelidir.
“V. ve VI. Kongre bu anlamda tekrar yanı olan kongreler oluyor. Görülüyor ki, PKK gerçekten büyük bir yol ayrımında; ya klasik çizgisinde daha katılaşıp, sertleşip, geniş iç ve dış olanaklara dayanarak yaşamını sürdürecek, ya da, dünya ve Türkiye realitelerini doğru değerlendirip, silahlı mücadele aşamasını belli yasal güvenceler temelinde temel taktik olarak bırakıp, yine programına Türkiye bütünselliğini esas alıp genel bir demokrasi programıyla daha da ayrıntılı işlenmiş bir Kürt toplumunun, dönüşüm programını, siyasal-yasal eylem ve örgüt biçimini esas alan bir yapıya kendini dönüştürecektir. Tarihi aşama kesinlikle budur. Bu dönüşüm, asla bir döneklik ve tasfiyecilik olarak görülmek şurada kalsın, gerçek bir devrimci dönüşüm olarak algılanmalıdır.” (A. Öcalan, Savunma)
                                                  *     *     *     *     *
PKK VI. Kongresi’nin çizgisiyle, A. Öcalan’ın savunmalarında dile getirdiği çizginin birbirlerinden büyük ölçüde farklı olduğu tartışma götürmez. Bunlardan birincisi, ‘Gerilla vazgeçilmez yaşam güvencemizdir’ ve ‘her şeyimiz gerilla ordumuzdur’ sloganlarını atmakta ve “ARGK’nın sürekli büyütülmesini, askeri eğitim ve gerillanın nitelik bakımından geliştirilmesini” öngörmekte, diğeri ise bir yol ayrımında olduğunu ileri sürdüğü PKK’nın “dünya ve Türkiye realitelerini doğru değerlendirip,
silahlı mücadele aşamasını belli yasal güvenceler temelinde temel taktik olarak bırak”masını savunmaktadır.

VI. Kongre’nin, Başkanlık Konseyi tarafından bir süre, tutarsız ve kararsız bir biçimde de olsa savunulan devrimci çizgisi, “Türkiye devrim ve demokrasi mücadelesini daha fazla geliştirmek ve sömürgeciliğe ve faşizme karşı mücadele eden tüm güçleri her bakımdan destekle”mekten, “oluşan güç birliklerini anti-faşist mücadele cephesine ulaştırmaya çalış”maktan sözetmekte ve “Türkiye halklarının örgütlülüğü ve eylemliliği için her türlü çalışmayı bizzat yapmayı, başta Karadeniz ve Akdeniz olmak üzere gerillayı Türkiye’nin içlerine kadar yaymayı, bu doğrultuda gelişen Anadolu Halk Kurtuluş Ordusu’nu sürekli güçlendirme”yi esas almaktadır. A. Öcalan’ın çizgisi ise egemen sınıfların ve onların ordu başta gelmek üzere devlet aygıtının ülkeyi, rejimi ve kendisini tam olarak demokratikleştirmesine (?) bel bağlamakta ve “Silahlı çatışma ortamının ortadan kalkması”nı, yıllardır yasadışı konumda olan devrimci örgütlerin, “demokratik ortamla bütünleşme”sini ve çıkarılacak “bir af” yasası yoluyla yasal, siyasal çalışma tuzağına çekilerek tasfiyesini öngörmektedir.

VI. Kongre, PKK’nın “ilişki ve ittifak siyaseti”nin “başta Ortadoğu’nun ilerici-yurtsever güçleri olmak üzere dünyadaki tüm sosyalist ve demokratik çevrelerle ilişki ve ittifak içinde olmayı gerekli gör”düğünün altını çizerken, A. Öcalan, “Türk-Kürt kardeşliği” maskesi altında Kürt halkıyla Türk faşizminin ve sömürgeciliğinin “kardeşliğini”, yani Kürt halkının Türk egemen sınıflarına ve emperyalizme köleliğini savunmaktadır. Dahası birinci çizgi, Ortadoğu halklarının ve devrimci güçlerinin emperyalizme, faşizme, Siyonizme ve sömürgeciliğe karşı birliğini savunurken, ikinci çizgi, PKK’nın, Kürt ve Türk halklarına ve diğer Ortadoğu halklarına karşı Türk egemen sınıflarıyla ve hatta ABD emperyalizmiyle -ve kaçınılmaz bir biçimde bu ikisinin ortağı İsrail Siyonizmiyle de- bir bağlaşma kurmasını öngörmektedir.
VI. Kongre’nin çizgisi, Kürdistan devriminin Güney’e de taşırılmasını ve bu amaçla PKK Başur adlı bir örgütün kurulmasını içermekte, “Kürtlerin en ağırlıklı bölümü, yüzde yetmişlere varan kısmı Türkiye’de olduğu gibi diğer parçalar ve alanlardaki Kürtler ve birlikte yaşadıkları Türkmenler de Misak-ı Milli gereği Türkiye’den sayılırlar” diyen A. Öcalan’ın çizgisi ise Güney Kürdistan’ın Türk gericiliğinin hegemonyası ya da işgali altına sokulmasını öngörmektedir. Bütün bunlardan, hakkıyla savunulduğu takdirde VI. Kongre’nin çizgisinin A. Öcalan’ın çizgisiyle bağdaşmasının olanaksız olduğunu ve olacağını söyleyebiliriz ve söylemeliyiz.
VI. Kongre’den bir süre sonra, Serxwebun’un, Mayıs 1999 sayısında 24 Nisan 1999 tarihli ve Başkanlık Konseyi imzalı bir yazı yayımlandı. “18 Nisan Seçimlerinin Açığa Çıkardığı Gerçekleri Doğru Kavrayalım, Devrimci Görevlerimize Başarıyla Sahip Çıkalım” adlı bu yazı, doğru görüşlerin yanısıra Başkanlık Konseyi’nin VI. Kongre çizgisinden sağa, A. Öcalan’ın teslimiyetçi çizgisine doğru savrulmasının bir dizi öğesini içeriyor, çelişmeli ve birbirini çürüten görüşlerin etkisi altında bulunan Başkanlık Konseyi’nin kafasının ne denli karışık olduğunu gösteriyordu. Yazıda diğer şeylerin yanısıra şöyle deniyordu:
“Şu net söylenebilir ki; Türkiye’de bütün siyasal olaylar ordu tarafından hazırlanıp, düzenlenip yürütülüyor. Bu anlamda seçimler de böyle olmuştur…   
“İşte 18 Nisan seçimleriyle ortaya çıkan gerçeklik bu oluyor. Eriyen, yokolan kemalist cumhuriyet siyasal yapılanmanın gerçekliğinin ta kendisidir. Onun yerine ne konuluyor? En son şekli 12 Eylül askeri-faşist darbesinde bulan faşist rejimin kendisini sivil siyasette örgütleyecek bir siyasal yapıya kavuşması oluyor… İdeolojik çerçevesi olan ‘70’lerden itibaren devrimciliği saptırmak için kullanılan özel savaş ve yönetimindeki ideolojik yapılar, siyasi akımlar bugün Türkiye siyasal yapısına hakim hale gelmiş bulunuyorlar. Bu yeni siyasal yapılanmadır ve artık eski siyasi yapılanmanın aşılması anlamına geliyor. Temel özelliği kemalizmi aşan bir ideolojik muhtevaya sahip olmasıdır… Böyle bir nitelik taşıması 12 Eylül darbesiyle oluşturulan faşist sistem üzerine faşist yapılanmanın geçirilerek tamamlanması anlamına geliyor…
“Özellikle ABD-İsrail ittifakı, bölgesel ve dünya halkları üzerinde karşı-devrimciliği daha da güçlendirecektir. Askeri ve siyasal olarak kendi rejimini böyle bir temelde geliştirmişken, TC gücünü bölge halklarına karşı kullanmaması düşünülemez… İşte demokratik mücadeleye karşı faşist yönelim, mevzileri daha şimdiden daraltarak, ortadan kaldırarak ulusal imhayı esas alacaktır. Bu temelde Ege, Kıbrıs, Ortadoğu ve Kafkasya bu yönelimlerin ilgi ve hareket alanı olacaktır….
“Seçimde ortaya çıkan yapılanma sonucunda acaba TC ne yapmak ister? Belli çözümlere yönelebilir mi?… Değişiklik yapmak için güce ve birliğe ihtiyaç var. Bu güç şimdi ortaya çıkmıştır. Bu demokratik temelde olmadı, çeşitli biçimlerde bir liberal açılımla olmadı. En gerici, en faşist temelde oluyor. Fakat yine de bir birlik oluyor, yani bir güçlenme oluyor. Bu güç birliğine ve siyasi güçlenmeye dayanarak kendilerini daha ileriye götürmek için kendileri için engel olan sorunları çözmeye yönelebilirler mi? Bu anlamda eski politikalarında bir değişiklik yapabilirler mi?… Bunlar soru işaretleridir, ipuçları çok az olan soru işaretleridir… Mesela benzer bir durum İsrail’de yaşandı ve yaşanıyor. Acaba böyle bir şey Türkiye’de de olabilir mi? Mevcut yeni yapılanması içinde Türkiye kendi programını kendi içinde ve kendi dışında uygulamak isterken böyle bir durumdan kurtulmak ve sorunu çözmeden güç alarak daha güçlü hareket etmek ister mi? Mantıksız bir düşünce değildir, fakat Türkiye gerçeği, Türk politikası, Türk gerçeği gözönüne alındığında böyle gündemde olmayan kesinlikle belli bir olgu. Türkiye’de de böyle bir şey yok şu anda…
“Eğer çözüm aranacaksa tek muhatap olarak Önderlik ortadadır. Zaten onbeş-yirmi yıldır süren bir ulusal kurtuluş mücadelesi var, o da bir olgu olarak ortadadır. Bu anlamda kemalizm bir yönüyle Türkiye’nin denetiminde ve faşist üstlenme temelinde aşılırken Kürdistan’da da mevcut ulusal kurtuluş mücadelesi temelinde aşılmış durumdadır Acaba birbirine ters de olsa, bu olguları bir noktada birleştirmeye, uzlaştırmaya yönelmek, bir uzlaşmayı aramak gündeme gelebilir mi? Parti Önderliğimiz bunu uzlaştırmak istedi. Bir yönüyle siyasi çözüm, siyasi diyalog arayışı aslında, buna hizmet eden bir arayıştır… Eğer gerçekten bu aşınmışlığı birleştirmek isterse Türkiye gerçeğine engel olmamak lazım. Yani bir önderlik yönetimi olarak kapalı olmamak, bu fırsatı tanıma ve çözümler geliştirmek yerinde olur. Fakat uluslararası komplo ve saldırılar gösteriyor ki, onun esas yönü böyle bir çözüm yerine Kürdistan’da ulusal kurtuluş temelinde ortaya çıkan akımları kabul etmek, bir uzlaşma temelinde arayış içinde olmak yerine kemalist yöntemlerle ezerek ortadan kaldırma ve Kürdistan’a bu biçimiyle hakim olma eğilimi de daha fazladır.”

Bu görece uzun bir alıntı, devrimci ve tasfiyeci eğilimlerin karşılıklı etki alanı içinde bulunan PKK Başkanlık Konseyi’nin yönünü berrak bir biçimde görmekten ne denli uzak olduğunu göstermektedir. Bu yazının, VI. Kongre’nin devrimci eğilimiyle A. Öcalan’dan kaynaklanan tasfiyeci eğilim arasında görülmemiş ölçüde yalpaladığı anlaşılan Başkanlık Konseyi’nin yönünü giderek tasfiyeci eğilime doğru dönmesinde önemli bir dönemeç noktası olduğu anlaşılıyor. Her ne kadar Başkanlık Konseyi bu yazıda,

a) “En son şekli 12 Eylül askeri-faşist darbesinde bulan faşist rejimin kendisini sivil siyasette örgütleyecek bir siyasal yapıya kavuş”tuğunu,
b) bunun “… 12 Eylül darbesiyle oluşturulan faşist sistem üzerine faşist yapılanmanın geçirilerek tamamlanması anlamına gel”diğini,
c) “ABD-İsrail ittifakı”nın bölge ve “dünya halkları üzerindeki karşı-devrimciliği daha da güçlendirece”ğini,
d) “… MHP ve DSP’nin yayılmacı karakteri ve TC’nin ordu gücünün devreye konulması”nın gelişeceğini,
e) “demokratik mücadeleye karşı faşist yönelim”in, “mevzileri daha şimdiden daraltarak, ortadan kaldırarak ulusal imhayı esas alaca”ğını,
f) seçimlerle ortaya “en gerici, en faşist temelde” bir güç ve birliğin çıktığını söylemekteyse de o, bütün bu esas itibariyle doğru saptamalardan doğru ve devrimci sonuçlar çıkaramamaktadır. Başkanlık Konseyi’nin bütün bu saptamalardan çıkarması gereken sonuç ve taktiksel yönelim, VI. Kongre’nin kararları doğrultusunda olmak gerekirken o, çok zayıf olduğunu kendisinin de belirttiği olasılıklara özenle vurgu yapmakta, bu olasılıkların gerçekleşmesi için adeta can attığını gizlememekte ve şöyle diyebilmekteydi:
“Bu güç birliğine ve siyasi güçlenmeye dayanarak kendilerini daha ileriye götürmek için kendileri için engel olan sorunları çözmeye yönelebilirler mi? Bu anlamda eski politikalarında bir değişiklik yapabilirler mi?.. Bunlar soru işaretleridir, ipuçları çok az olan soru işaretleridir.” Başkanlık Konseyi böylesi bir değişikliğin “çok zayıf bir ihtimal” olduğunu, hatta bunun “gündemde olmayan” bir olgu olduğunu söylemektedir; ama o, “çok zayıf” ve “gündemde olmayan” olasılık ve olgular üzerinden politika yapılamayacağını unutmakta ve strateji ve taktiğini işte bu olgu ve olasılıklar üzerine kuran “güneşi”nin, yani A. Öcalan’ın yörüngesine doğru savrulmaktadır.

İsrail, daha doğrusu Filistin deneyimine göndermede bulunan Başkanlık Konseyi, Filistin tipi bir çözüme açık olduğu mesajını da veriyordu; ama Konsey, Arafat ayarında bile olamadığını kanıtlamış bulunan A. Öcalan’ın düşmana teslim olduğu ve onun ağzıyla konuşmaya başladığı koşullarda, ona rest çekmeden, onun ihanet çizgisine karşı çıkmadan Kürt ulusal hareketinin, Arafat’ın elde ettiği kadarını da elde etmesinin olanaksız olduğunu göremiyor, ya da gördüğü halde bunu dile getiremiyordu. Burada Arafat’ın, bu tür pragmatist politikalar izleme ve elindeki kozları burjuva politikası temelinde kullanma konusunda A. Öcalan ve izleyicilerinden çok daha becerikli olduğuna işaret edilmelidir. Ama asıl önemlisi, arkasında Arap halklarının, kamuoyunun ve devletlerinin görece geniş maddi ve moral desteği bulunan bu bayın, Washington’un himmetiyle ve İsrail’in rızasıyla Filistin halkının sırtından bir devlet karikatürü kurabilmiş olmasına öykünmenin Başkanlık Konseyi üyelerine herhangi bir saygınlık kazandırmayacağının anlaşılmasıdır. Eğer o, kendi halkına zulüm uygulayan ve Siyonist İsrail’in polis komiserliğini yapan Arafat’ın yolundan gitmeyi kuruyorsa bize de kendisine “uğurlar olsun!” demekten başka bir şey kalmaz.
                                                   *     *     *     *     *
Bu kaygı verici yalpalamanın ardında, Başkanlık Konseyi üyelerinin kendi ideolojik ve siyasal duruşlarındaki zayıflık temeli üzerinde A. Öcalan’ın düşünce ve yaklaşımlarından derinden etkilenmelerinin bulunduğu tartışma götürmez. A. Öcalan’ın Newroz’dan hemen önce avukatları aracılığıyla -ve doğal olarak Türk Genelkurmayı’nın direktifiyle değilse de onayıyla- dışarıya gönderdiği mesajda, Türkiye’deki kavganın “barış ve demokrasi isteyenler ile istemeyenlerin” kavgası olduğunu belirttikten sonra,
“Türkiye’nin ülke bütünlüğü ve bağımsızlığı temelinde barışın ve gerçek demokrasinin sağlandığı, halklarımızın barış içinde ve özgürce birarada yaşama koşullarının yaratıldığı bir çözüm bizim de arzumuzdur.” (Özgür Politika, 20 Mart 1999) demiş olması ve bunu bu içerikte başka mesajların izlemesi, Başkanlık Konseyi’nin duraksama ve yalpalamalarının ardındaki kaynağı göstermeye yeter.
Konsey’in yalpalamaları onun, Mayıs ayında yaptığı bir başka açıklamada daha da belirginleşti. Kendisini ve Kürt halkının ulusal kurtuluş kavgasını neredeyse bütünüyle A. Öcalan’a endekslemiş gözüken Konsey, “Mahkeme Sürecinde Başkan Apo ile Daha Sıkı Bütünleşelim” başlıklı açıklamasında şöyle diyordu:
“Eğer TC devleti mahkeme sürecine olumlu yaklaşırsa, yani Başkan Apo’nun çalışmalarını temel sorun olan Kürt sorununun çözümünde tarihsel fırsat olarak görür ve bu temelde Kürt sorununun demokratik çözümüne yönelirse bu durum Türkiye potansiyelinin tamamen aktifleşmesine ve Kürt potansiyeli ile birleşmesine yol açacak… Bu durum yeni yüzyıla Türkiye’nin çok büyük bir atılım yaparak girmesi anlamına gelir… Bunun tersi olarak mahkeme sürecine olumsuz yaklaşılırsa, yani Başkan Apo’nun oluşturduğu çözüm şansı doğru değerlendirilmez ve Ulusal Önderliğimiz şahsında Kürt ulusal iradesi ezilmeye, katledilmeye, soykırımdan geçirmeye yönelinirse bu durum onlarca yıl sürecek olan bir Türk-Kürt düşmanlığının gelişmesine ve oluşan Türkiye potansiyelinin Kürdistan’daki savaşta tükenmesine yol açacaktır… “ (Özgür Politika, 7 Mayıs 1999, abç) Başkanlık Konseyi bu açıklamasında şunu da belirtiyordu:
“Tarihsel sorunları çözen güçlere yakışan büyük bir olgunlukla her türlü duygusal ve tahrik edici yaklaşımdan uzak durarak soruna çözümleyici yaklaşım göstermek büyük gelişmelerin önünü açacaktır…” (Aynı yerde, abç)

Başkanlık Konseyi, “Türkiye’nin potansiyelinin tamamen aktifleşmesi”ne, “yeni yüzyıla Türkiye’nin çok büyük bir atılım yaparak girmesi”ne yardımcı olmanın, kendisinin ve Kürt halkının işi olmadığını unutmuş gözüküyor. Osmanlı İmparatorluğu’nu restore etme ve “Adriyatik’ten Çin Seddi”ne uzanan bir Turan devleti oluşturma hayalleri kuran Türk militaristleri ve yayılmacıları, Türkiye’nin Balkanlar’da, Ortadoğu’da ve Kafkasya’da lider ülke olması gerektiğinden sözedebilirler ve sözetmektedirler. Ama onları cesaretlendirmek ve bu yolda yürümeleri için özendirmek, dahası onları “büyük bir olgunluk”a sahip ve “tarihsel sorunları çözen” güçler olarak niteleyerek onore etmek, ezilen bir ulusun kurtuluş hareketine değil, Barzani ve Talabani gibi işbirlikçi güçlere yakışırdı ancak.

Yukarda da değinildiği gibi, VI. Kongre’nin çizgisine sahip çıkar gözüken Başkanlık Konseyi’nin çizgisiyle A. Öcalan’ın çizgisi arasındaki farklılık, hatta karşıtlık, özellikle A. Öcalan’ın 31 Mayıs’ta başlayan yargılanması sonrasında, önce belirsiz ve bulanık bir hal almaya ve sonra da ortadan kalkmaya başladı. Bunun Başkanlık Konseyi’nin, kamuoyu önünde A. Öcalan’ın teslimiyetçi çizgisiyle karşıtlık içinde gözükmeme ve PKK saflarında herhangi bir görüş ayrılığı olmadığı görüntüsünü verme kaygısından mı kaynaklandığını, yoksa gerçekten de onun çizgisinden etkilenme, bu çizgiye boyun eğme anlamına mı geldiğini, ya da hiçbir zaman kendi çizgilerine sahip olmamış olan Konsey üyelerinin A. Öcalan’ın mesaj ve açıklamalarının baskısı altında onun çizgisine dönmelerini mi gösterdiğini bilemeyiz.

Ama herhangi bir ciddi örgütün yönetim organının açıklamalarında yer alan düşünceler, hele onların pratikteki duruşlarıyla da çelişmiyorlarsa, kural olarak objektif içeriklerine göre değerlendirilirler. Biz de böyle yapacağız. Burada, ARGK’nın Türk ordusuna karşı edimsel olarak bir savaş yürütmekte olmasının, Başkanlık Konseyi’nin çizgisine damgasını vuran tasfiyeciliği örtmemesi gerektiğinin, bunu ortadan kaldırmaya yetmeyeceğinin altını çizmeliyiz. Neden? Çünkü 1 Eylül 1998’de ilan edilmiş bulunan tek yanlı ateşkesi sürdürmekte olan ARGK, faşist diktatörlüğün saldırılarına karşı kendisini savunmakla sınırlı bir askeri eylemi yürütmektedir. Bu bakımdan, -ters yönde bazı belirtilere rağmen- yaptığı açıklamalardan yola çıkarak halihazırda Başkanlık Konseyi’nin giderek daha geri konumlara sürüklenmiş olduğunu ve VI. Kongre kararlarına önemli ölçüde sırt çevirdiğini, hatta ters düştüğünü saptamak zorundayız. 

A. Öcalan’ın “demokratik birlik” ve “demokratik cumhuriyet” önerilerini üç aşağı beş yukarı benimsemiş olduğu gözüken Başkanlık Konseyi Haziran ayının ilk yarısında, savcının mütalaasından sonra da bir açıklama yaptı. O, bu açıklamada şöyle diyordu:
“Genel Başkan A. Öcalan yoldaş İmralı mahkemesinde Türkiye için oldukça kapsamlı bir Demokratik Cumhuriyet projesi sunmuş, bu temelde Kürt toplumunun özgürleştirilmesinin ve Kürt sorununun çözümünün doğru yolunu göstermiştir. Demokratik Cumhuriyet ve Kürt sorununun barış ve kardeşlik temelinde çözümü, Türkiye’nin yaşadığı gelişmeleri karşılayacak, toplumsal barışı ve halkların kardeşliğini yaratacak, 21. yüzyıla Türkiye’nin ve Kürtlerin güçlü bir birlik içinde girişimini sağlayacak yegane yoldur. Bu çözüm Türk ve Kürt halklarının çıkarına olduğu gibi, savaş rantından çıkar sağlayanlar dışında, bölgede ve dünyada da herkesin çıkarınadır…” (Özgür Politika, 11 Haziran 1999, abç) Açıklama şöyle sürüyordu:
“İyi biliniyor ki İmralı mahkemesi uluslararası karar ve plan çerçevesinde ortaya çıkmış olan bir mahkemedir. Bu nedenle Başkan Apo’nun yaşamından ve Kürt sorununun çözümünden dünyada herkes sorumludur. Bu çerçevede barış ve demokrasi yanlısı olan herkes sorumluluğunun gereğini yerine getirmelidir. İyi niyetli tüm çevreler barış için girişimlerini şimdiden yapmalıdırlar. Yoksa iş işten geçtikten sonra söyleneceklerin bir anlamı olmayacaktır. Özellikle başta ABD olmak üzere, Türkiye üzerinde etkili olabilecek tüm güçleri bu kritik süreçte etkinliklerini kullanmaya çağırıyoruz.” (Aynı yerde)

Aynı gazetenin 7 Temmuz 1999 tarihli sayısında PKK Başkanlık Konseyi’nin bir başka açıklaması yayımlandı. Bu açıklamada, “yabancı güçlerin taraflar üzerindeki etkisinden dolayı barışın ve özgür ilişkilerin yerine savaşın egemen olduğu” ifade ediliyordu. Başkanlık Konseyi açıklamasında, “200 yıl boyunca süren bu karmaşanın iki halka da, Kürt halkı kadar olmasa da Türk halkına da çok şey kaybettirdiği” belirtiliyordu. Konsey, “sorumluluğunun bilincinde hareket etmeyen Türk devlet yetkililerinin böylesi bir senaryoya çözümsüz tutumlarıyla olanak sağladıkları”nı vurguladıktan sonra şu görüşleri dile getiriyordu:
“Buna karşı Genel Başkanımız A. Öcalan yoldaşın geliştirdiği Partimiz ve halkımızca tam bir kabul gören demokratik barış mücadelesi, çözümün yolunu aralamaktadır. Kürt tarafı barışçıl demokratik çözüme hazırlanırken, Türk tarafı imhayı nasıl geliştireceğinin hazırlıklarını yapıyor. Egemen olandan beklenen çözümleyici yaklaşım sergilenmemektedir…
“Eğer gireceğimiz yüzyılı da savaş sürecine dönüştürmek istemiyorsak ve barıştan yana tercih yapmak istiyorsak önderliğimizin uzattığı barış eli tutulmalıdır. Egemen bir devlet olmanın bir gereği olarak hoşgörülü ve çözümleyici bir tutum tercih edilmelidir. Türk ulusu büyüklüğünü bu temelde göstermelidir. Hem Devlet, hem de ulus olarak Türk’ü yüceltecek olan barışçıl, demokratik bir çözümü gerçekleştirmelidir.” (abç) deniyordu. Açıklamanın “Devrimci, Demokratik, Yurtsever Güçlere” başlıklı bölümünde Başkanlık Konseyi, devrimci güçlerin PKK’nın başlattığı “barışçıl, demokratik çözüm mücadelesi” karşısındaki tutumunu eleştiriyor, “Demokratik Cumhuriyet temelinde çözüme katkıda bulunmaya çağır”dığı bu güçlerin de sözkonusu ihanet ve teslimiyet sürecine katılmasını istiyordu. Bu konuyu daha sonra ele alacağız.
                                                       *     *     *     *     *
Burada, Başkanlık Konseyi’nin Türk burjuva devletinin “büyüklüğü”nden söz ederek, Kürt, Türk vb. işçilerinin, emekçilerinin ve devrimcilerinin katillerinin ve işkencecilerinin iğrenç ve despotik rejimini bir kez daha yüceltmesinin demokratizmin asgari ölçütlerini çiğnemek ve ona dalkavukluk yapmak anlamına geldiğini belirtmek ve mahkum etmek gerekir. Ama özellikle de onun, tarihsel gerçekleri çarpıtmasını ve Osmanlı ve Türk gericiliğinin yüzyılları kapsayan ağır suçlarını aklamaya  çalışmasını mahkum etmek gerekir. Bu açıklamada, Kürt-Türk ilişkilerinden söz edilirken “200 yıl boyunca süren bu karmaşanın iki halka da, Kürt halkı kadar olmasa da Türk halkına da çok şey kaybettirdiği” belirtilmekte ve “yabancı güçlerin taraflar üzerindeki etkisinden dolayı barışın ve özgür ilişkilerin yerine savaşın egemen olduğu” söylenmektedir.

Ne Kürt halkının, ne de diğer boyunduruk altındaki halkların Osmanlı feodal despotizmine karşı verdiği kurtuluş savaşımları “karmaşa” olarak nitelenebilir ve lanetlenebilir. Bu, devrimcilerin değil, emperyalistlerin ve burjuvazinin ve özellikle Türk egemen sınıflarının en gerici kesimlerinin ağzıdır. Sözkonusu savaşımlar, esas itibariyle haklı bir nitelik taşıyorlardı. Öte yandan, Osmanlı ve Türk gericiliğinin, İmparatorluğun, çökmeye başladığı 18. yüzyılın sonlarından bugüne kadar uzanan dönemde, Kürt halkının yanısıra, Balkan ve Arap halklarına ve diğer halklara karşı uyguladığı baskı ve terörün sorumluluğunu “yabancı güçlerin” üzerine yıkmak, gerçekleri açıkça ve son derece çirkin bir tarzda çarpıtmaktan ve değişik milliyetlerden bölge halklarının bu elikanlı katillerini ve cellatlarını aklamaktan başka bir anlama gelmez. O dönemin güçlü devletlerinin, yani İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Çarlık Rusyası’nın kendi burjuva ve burjuva-feodal çıkarları uyarınca “Hasta Adam”ın içişlerine giderek daha büyük ölçülerde karıştıkları doğrudur. Ancak bu, Osmanlı gericiliğinin Kürt halkı da içinde olmak üzere değişik halklara uyguladığı sistemli karşı-devrimci terörü mazur göstermenin gerekçesi asla yapılamaz. Böylesini, en bağnaz Türk gericilerinin bile yapmaya kolay kolay cesaret edemediklerini, örneğin onların, en büyük suçlarından birini oluşturan bir Ermeni soykırımını “karşılıklı çatışma” olarak nitelediklerini anımsatmalıyız.
Cumhuriyet dönemi için de benzer bir saptama yapılmalıdır. “Yabancı güçler”in, yani kapitalist ve emperyalist devletlerin içişlerine karışmaması halinde gerek Osmanlı İmparatorluğu’nda ve gerekse Türkiye Cumhuriyeti’nde Kürt ve Türk halkları arasında savaşın yerine “barışın ve özgür ilişkilerin” egemen olacağı savı bütünüyle yanlıştır ve Osmanlı ve Türk gericiliğinin kırımcı ve barbar yüzlerini gizleme yönünde yapılmış son derece beceriksiz ve aptalca bir girişim olarak kalmaya mahkumdur. Farklı etnik kökenlerden halklar arasında “barışın ve özgür ilişkilerin” kurulabilmesi, o halkların sömürücü egemen sınıfların (feodal beylerin, burjuvazinin, sömürgecilerin ve emperyalistlerin) boyunduruğundan kurtulmuş olmasını öngerektirir. “Yabancı güçler”in kışkırtmalarda bulunmaması halinde Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde, yani burjuvazinin ve toprak ağalarının egemenliği koşullarında değişik halklar arasında “barışın ve özgür ilişkilerin” kurulabileceği savı; hem tarihsel materyalizme, hem de yaşanmış olan tarihsel gerçeklere ve olgulara aykırıdır. Osmanlı dönemini göklere çıkaran Türk faşistlerinin ve Kemalizmin Kenan Evren gibi en gerici temsilcilerinin savunması gereken bu sava Başkanlık Konseyi’nin, Türk gericiliği ve devletiyle sözümona iyi ilişkilere girme adına sahip çıkmış olmasının, utanç verici bir tutum olduğu ortadadır. Dahası böylesi bir tutum, Başkanlık Konseyi’nin, PKK’nın 1978’den bu
yana kendi bağlayıcı belgelerinde kesintisiz bir biçimde dile getirmiş olduğu saptamaların içtenliksiz bir biçimde yalanlanması ve yadsınması anlamına da gelmektedir. 

Konsey’in, Haziran 1999’da yayımlanan ve yukarda alıntılanan açıklamasında ileri sürdüğü ve A. Öcalan’ın sunduğu “Demokratik Cumhuriyet projesinin” “savaş rantından çıkar sağlayanlar dışında, bölgede ve dünyada herkesin çıkarına” olduğu yolundaki tezi de bütünüyle yanlıştır. “Savaş rantından çıkar sağlayanlar dışında bölgede ve dünyada herkes” kavramı, emperyalistlerin, burjuva ve toprak ağası sınıflarının çoğunluğunu ve Türk egemen sınıflarının büyük bir bölümünü kapsar. Peki, bu çoğunluğun “savaşa karşı ve barıştan yana” olduğu ve onun çıkarlarının, en azından bu konuda Kürt, Türk, Arap vb. işçileri ve emekçilerinin çıkarlarıyla esas itibariyle aynı olduğu, örtüştüğü düşünülebilir mi? Elbette ki hayır. Eğer öyle olmuş olsaydı, herhalde A. Öcalan ve benzerlerinin yıllardır yaygarasını yaptığı “barış” hemen sağlanırdı. Eğer öyle olmuş olsaydı, yalnızca Kürdistan’da değil, Ortadoğu da içinde olmak üzere dünyanın pek çok bölgesinde işçilerin ve diğer emekçilerin kanı, emperyalistlerin, burjuvazinin ve çeşitli gerici kliklerin çıkarları için oluk oluk akmaya devam etmezdi. Eğer öyle olmuş olsaydı, devrimlere ve ayaklanmalara gerek kalmaz; “demokratik diyalog” yoluyla sömürü ve zulmün olmadığı bir dünya kurulabilirdi! Gerçek durumun, bu gerici saptamalarla taban tabana karşıt olduğunu kanıtlamaya çalışmak bile ortalama bir devrimci sempatizanın kavrama yeteneğine saygısızlık etmek anlamına gelecektir.

Burada aynı zamanda sözümona barış adına devrimci iç savaşın, silahlı savaşımın vb. devrimci meşruiyetinin sinsi bir tarzda ve üstü örtülü olarak mahkum edilmesi çabası sözkonusudur. Komünistler ve tutarlı devrimciler, savaş tutkunu değildirler kuşkusuz; onlar, son çözümlemede egemen sınıfların baskı ve sömürüsü, yarışma ve entrikaları sonucu çıkan savaşlarda en büyük acıları işçi ve emekçilerin çektiğini bilmekte ve savaşın ve şiddetin geri dönülmez ve kalıcı bir biçimde ortadan kaldırılması için uğraş vermektedirler. Ancak onlar ezilen sınıfların ve halkların burjuvaziye ve emperyalizme karşı savaşımlarının kaçınılmaz olduğunun, bu savaşımların er ya da geç bir gerilla savaşı, silahlı ayaklanma vb. aşamasına evrileceğinin, egemen sınıfların devlet iktidarının yığınların devrimci şiddetiyle yıkılmasının hem demokratik, hem de sosyalist devrimlerin temel yasalarından biri olduğunun da bilincindedirler. Dolayısıyla onlar, proletarya ve ezilen halkların sömürü ve zulümden kurtuluş amacıyla silaha sarılma, iç savaşa girişme ve ayaklanma hakkını gözardı eden ve kötüleyen bir yaklaşımı asla onaylayamazlar. Lenin,
“Halklar iç savaş okulundan boşuna geçmiyorlar. Bu, zorlu bir okuldur ve bütün programında kaçınılmaz olarak karşı-devrimin  zaferleri, kudurgan gericilerin çılgınlıkları ve eski iktidarların isyancılara intikam duygularıyla verdikleri vahşi cezalar vb. de vardır. Fakat halkların bu çetin okula girmelerinden olsa olsa ukalalar ve eli ayağı tutmaz bunaklar sızlanabilir. Bu okul, ezilen sınıflara iç savaşı nasıl yürüteceklerini öğretir. Onlara devrimde zafer kazanmayı öğretir. Bu okul, modern köle kitlelerinde ezilmiş, uyuşuk ve cahil kölelerin ezelden beri içlerinde taşıdıkları ve köleliklerinin zilletini kavradıklarında onları tarihin en büyük kahramanlıklarına ilerleten nefreti yoğunlaştırır.” (Aktaran Dimitrov, Savaşa ve Faşizme Karşı Birleşik Cephe, İstanbul, Aydınlık Yayınları, 1978, s. 86-87) diyordu.

Sokaktaki sıradan insanın bile düşemeyeceği ve tüm eksiklik ve zaaflarına rağmen PKK’nın birikiminin de asla haklı gösteremeyeceği bu teorik ve siyasal sefalet örnekleri, Başkanlık Konseyi’nin giderek daha geri bir tutuma sürüklenmekte olduğunun somut ve tartışma götürmez kanıtlarıdır. Bunun temelinde ise onun, emperyalizme ve Türk gericiliğine karşı kavgayı sürdürme, VI. Kongre’nin kararlarına bağlı kalma, düşmanın ve onunla bağlaşma halindeki A. Öcalan’ın gerici basıncına direnme iradesindeki zayıflama yatmaktadır. A. Öcalan’a yönelik herhangi bir eleştiri getirmeyen, onun yaptığı açıklamalara katıldığını belirten ve üstüne üstlük, çözümün adresi ve muhatabı olarak, bir de KNK Onursal Başkanı sıfatını edinmiş olan PKK Genel Başkanını göstermeye devam etmekte olan Başkanlık Konseyi, A. Öcalan’ın İmralı’da sunduğu iki savunma metninde ve diğer açıklamalarında yer alan temel görüşlere ilişkin tüm eleştirilerin de öndegelen bir muhatabı durumundadır. Bu kafa karışıklığını ve kararsızlığı aşamadığı ve kendisini A. Öcalan kamburundan kurtaramadığı sürece Konsey’in, Kürt ulusal sorununun devrimci yoldan çözümüne herhangi bir katkıda bulunması olanaksız olacaktır. Devam edelim.
                                                      *     *     *     *     *
Duruşmaların başlamasının ardından Başkanlık Konseyi üyesi Duran Kalkan, Özgür Politika’nın 5 Haziran 1999 tarihli sayısında yayımlanan ve bu saptamayı doğrulayan açıklamasında bunu şöyle itiraf ediyordu:
“Önderlik gerçeğimizin içinde bulunduğu durum  nedeniyle düşmanın içine girmiş durumdayız. Bu anlamda yaklaşımlarımız değişiklikler arz ediyor. Etmek durumunda. Süreç değişiyor ve biz çözüm arıyoruz. O nedenle geçmişteki gibi davranışlar gösteremeyiz. Çözüm değil de mücadeleyi geliştirmek istediğimiz dönemin sloganlarıyla bu dönemi götüremeyiz. Bu dönem çözüm dönemi. Çözüm de; 15 Şubat öncesi farklıydı çözüm arayışımız, 15 Şubat’tan sonra biraz farklılık arzetmiştir. Düşmanla farklı bir diyalogu, zemini ararken, uluslararası güçler bizi böyle bir duruma sürüklediler. Hakimdirler. Bu anlamda çözümü bizim de bu gerçeği görme temelinde aramamız gerekli. Sistemin içine girmiş olarak, sıfırdan başlayarak yeniden çözüm adım adım ulusal, kültürel sorunumuzu çözüp, adım adım geliştirmemiz bizim için bir zorunluluk oldu. Bunu da herkesin iyi görmesi, anlaması önemli… Başkan Apo’ya yönelik NATO kararıyla ABD öncülüğünde İngiltere’nin planladığı, politikalarını oluşturduğu bir saldırı yürütüldü…
“Eğer 15 Şubat olayı ortaya çıktıysa böyle bir uluslararası karar, plan ve saldırı temelinde ortaya çıktı. Ve bu mahkeme oluyorsa, bu mahkemeyi yaratanlar aslında ABD ve Avrupa’nın kendisidir. Bu anlamda kuşkusuz bu dava yürüyen mahkemede çıkacak sonuçlardan en başta bu devletlerin sorumlulukları var. Bunlar davaya neden olan, sorunu yaratan ve çözümünden sorumlu olan güçlerdir.” (abç)

Kalkan, VI. Kongre’nin kararlarını ve ABD emperyalizminin Kürt, Türk, bölge ve dünya işçi sınıfı ve halklarının en azgın düşmanı olduğunu “unutmayı” yeğliyor. O, emperyalizmin “hakim” olduğunu, dolayısıyla PKK’nın da Kürt ulusunun davasını, “sistemin içine girmiş olarak”, yani ABD ve Batı Avrupa emperyalistleriyle ve onların uşaklarıyla çatışmadan ve onlarla uyum içinde savunması (!) gerektiğini vazediyor. “Sisteme” karşı konamayacağını ve “mücadele”nin unutulması ve yerine “çözüm”ün (!) geçirilmesi gerektiğini ileri süren Kalkan, “mahkemeyi yaratan” ve “davaya neden olan” ABD ve Avrupa’nın, sorunu çözmek için inisiyatif alacağını da ima ederek, Kürt halkını ve ulusal hareketini boş ve tehlikeli bir beklenti havasına sokuyor. Görüldüğü gibi, bir kez daha sapla saman ve dostla düşman birbirine karıştırılmakta, en gerici, ama aynı zamanda en aptalca politika ve taktikler yiğit Kürt halkı adına savunulabilmekte ve bu halk ve onun öncü gücü adeta emperyalistlerin ve gericiliğin potansiyel vurucu gücü gibi pazarlanmakta ve açık arttırmaya çıkarılmaktadır. Bu ortamda Yaşar Kaya gibilerinin de umutlarını ABD’ne ve Pax Americana’ya bağlaması, nesnelerin doğası gereğidir. PKDW (=Sürgünde Kürt Parlamentosu) Genel Başkanı, Kalkan’ın sözkonusu açıklamasından kısa bir süre sonra yayımlanan bir köşe yazısında şunları söylüyordu:
“Bir defa şurası şüphe götürmez ki, öncelikle Ortadoğu’da, özellikle de Türkiye’de istikrar ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları için çok önemliydi. Güney Kürtleri Saddam’a karşı kullanılacaktı. Ama acaba daha büyük güç olan Kuzey Kürtleri için, ABD ne düşünüyordu? Bu konuya ABD’nin bigane olduğunu kimse söyleyemez. Hele hele Kuzey’de, Doğu’da ve Güney’de halkın tabanına dayanan PKK gibi yaygın güçlü bir Kürt partisi var iken… Esas politikalara bakılırsa ABD’nin Kürt sorununu çözmesi için Türkiye’ye tanıdığı on yıllık müddet sona ermiş, Türkiye ne askeri, ne demokratik yolla bunu hal edememişti. Bu artık ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarına zarar veriyordu.” (Özgür Politika, 18 Haziran 1999, abç)

Duran Kalkan, Özgür Politika gazetesinin kendisiyle Temmuz 1999’da yaptığı bir röportajda Türkiye ve ABD’nin tutumunu değerlendirirken Yaşar Kaya’nın görüşlerini bir biçimde yineleyecekti. O, Türk yöneticilerinin tutumunu değerlendirirken şunları söylüyordu:
“Biz demokratik bir süreci geliştiriyoruz, beğenilir de beğenilmez de, benimsenir de eleştirilir de. Bunlar sürecin gereği. Bu anlamda gittikçe seviye kazanan, olgunlaşan bir yaklaşımın varolduğunu kısmen hissediyoruz… Aslında bu tür işaretler var. Bunu rahatlıkla insan görebiliyor. Fakat henüz tam hakim değil, açığa çıkmış değil. Açığa çıkması, hakim hale gelmesi gerekli ki, süreç olumlu yönde ilerlesin. Bunun uzaması da görülüyor ki, zarar verici oluyor. Birçok ters olaylar, istenmeyen olaylar, kamuoyunu zorlayan olaylar bu sürecin işletilmemesi nedeniyle yaşanıyor…” (Özgür Politika, 15 Temmuz 1999)

Görüldüğü gibi o, kendi kendine gelin güvey olmakta diretmekte, yani bu yönde hiçbir veri bulunmamasına rağmen Türk gericiliğinin Kürt sorununun “çözümü” konusunda “gittikçe seviye kazanan, olgunlaşan bir yaklaşım” sergilediğini düşlemektedir. Kalkan, ABD emperyalizminin Ortadoğu politikasını tartışırken de aynı aptalca iyimserliği sergilemektedir. O, “Çözümün nasıl olacağı konusunda yanıl”dıklarını (!) düşündüğü ABD emperyalistlerinin akıl hocalığına, onların gönüllü danışmanlığına soyunmuş gözüküyor. Ama o, daha da ileri gitmekte ve Barzani ve Talabani kliklerinin “çözüm gücü” olamadıklarını ve ABD’nin ancak PKK’yla ilişki kurarak “çözüm” ve “istikrar” sağlayabileceğini şu sözlerle dile getirmekteydi:
“Amerika çözümden de sorumlu. Geçmişten beri soruna böyle dar çıkarlar çerçevesinde yaklaşmıyor. Kendi çıkarını ifade eden bir sistem çerçevesinde yaklaşıyor. Bu kapsamlı bir yaklaşım. Bu yaklaşım gereği sorunun çözümüyle de yakından ilgili. Bize karşı yürütülen mücadelede de öncülük yapıyor. Bunu herkes biliyor, hepimiz biliyoruz. Son uluslararası komploda da öncülük rolü var. Çıkan tepkileri de aslında bu sorumluluğunu yansıtıyor. Diğerleri gibi olmadı. Fakat çözümleyici bir sürece giremiyor aslında Amerika. Çözüm ararken, çözümün nasıl olacağı konusunda yanılıyor. Çözümleyici güçleri bulabilmiş değil, tutabilmiş değil. Kendisinin çözüm gücü olarak gördükleri güçler, çözüm gücü olamıyorlar. Bu anlamda da zayıf konumu yaşıyor. Çözüm ararken, çözümsüz kalıyor. Bu tutumunu devam ettirirse bölgede, diğer alanlarda ulaştığı sonuçlara ulaşamaz. Bu konuda Kürt sorunu çok önemli bir anahtar olma rolünü sürdürüyor. Kendi sorumluluk düzeyini de herkes, hepimiz iyi biliyoruz. Bu çerçevede  herhalde gerçekleri daha iyi görüyor, görecek. Giderek daha gerçekçi çözüm arayışına bölge gerçeği çerçevesinde, yine Kürt sorununa çözüm arayışında da Kürt halkının durumu, gerçekliği çerçevesinde yaklaşım gösterir. Eğer böyle olursa bir çözüm sahibi olabilir. Eğer olmazsa en azından bölgede başarılı adımlar atamayacak, etkisiz kalacaktır.” (Aynı yerde, abç) 

Öcalan, Kalkan ve Kaya gibileri, ABD başta gelmek üzere emperyalizmin ve Türk egemen sınıflarının çıkarlarıyla Kürt ve Türk proletaryası ve halkı da içinde olmak üzere bölge proletaryası ve halklarının çıkarlarının asla bağdaşmayacağını bir türlü anlayamamaktadırlar. Ve belki de hiçbir zaman anlayamayacaklardır. Kuşkusuz, genel çizgileri hesaba katıldığında, Kürt halkına ve onun savaşçılarına olan güvenlerini çoktan yitirmiş gözüken Öcalan, Kalkan ve Kaya gibilerinin Kürt halkını ve ulusal hareketini, ABD emperyalizminin ya da Türk militarizminin Saddam’a ya da başkalarına karşı kullanacakları potansiyel bir vurucu güç gibi pazarlamaya kalkışmaları yadırganamaz. Zaten A. Öcalan, yakalanmasından hayli zaman önce, MED TV’de yayımlanan ve ARGK’nın dağıtılmasını ve Türk burjuva devletinin sivil savunma birliklerine katılmasını ve onun içinde eritilmesini önerdiği bir konuşmasında şunları söylemişti:
“Gerilla da tartışılabilir… Gerilla (Kürt halkının demiyorum dikkat edin) Türkiye’deki demokrasinin çağrı gücüdür. Türkiye’deki halkların demokratik kurumlaşmasının motorudur. Bu görevler eğer yerine getirilirse mesela biri demokrasi yerine geliyor, halkların hakları güvenceye kavuşuyor. O zaman ayrı bir gerillaya ihtiyaç kalmaz. Ne yapacağız biz gerillayı? Gerillayı, halkların güvencesi, nasıl güvencesi milis gücü haline getiririz. Milis gerekli değil mi yani? Hatta Türkiye’de sivil savunma birlikleri vardır. Gerillayı biz sivil savunma birlikleri haline getiririz. Bundan daha pratik çözüm olur mu?.. Böylece gerilla diye korktukları bir şey de rahatlıkla aşılmış olur, tabii eğer çözüm istiyorlarsa.” (Özgür Politika, 8 Şubat 1998, abç)

Ama VI. Kongre kararlarında da belirtildiği gibi, “Gerilla vazgeçilmez yaşam güvencemizdir” ve “her şeyimiz gerilla ordumuzdur”. Düşman bunu çok iyi bildiği için A. Öcalan’ın yakalanmasından sonra “sıranın dağ kadrolarına geldiğini” söylemiş ve dikkatini ARGK’nın dağıtılması ve silahtan arındırılması üzerinde yoğunlaştırmıştır. O, Kürt halkının kurtuluşunun asıl güvencesinin, onun büyük bedeller ödeyerek oluşturduğu ordusu olduğunu, bu ordunun çökertilmesinin ulusal kurtuluş davasına indirilmiş belirleyici bir darbe olacağının tümüyle bilincindedir. O halde, Öcalan, Kalkan ve Kaya’ya, hangi hakla bu yolda yürümekte direttiklerini sormak gerekir. PKK’yı “korucu”laştırmaya çalışan bu baylara hangi yüzle Osmanlı döneminin Hamidiye alayları, Irak gericiliğinin “caş” ve Türk egemen sınıflarının köy korucuları uygulamalarını eleştirdiklerini ve hangi hakla Kürt halkını ve onun devrimci kadrolarının bilincini yozlaştırmaya kalkıştıklarını sormak gerekir. Ve 9 Ekim komplosundan sonra görünürde ABD emperyalizmine daha da fazla atıp tutan böylelerine, Kürt halkını Beyaz Saray’ın paralı askerliğini yapmaya çağırmanın, onları Osmanlı sultanlarına, Türk ve Irak gericilerine hizmet etmeye çağırmaktan daha onurlu bir iş mi olduğunu da sormak gerekir. Ancak, önemli bir siyasal deneyim ve bilinç birikimi edinmiş olan Kürt halkı, onun yiğit savaşçıları ve Kürt ulusal hareketi, bu gerici politikaların nesnesi haline gelemez, getirilemezler. Onların, dünyanın efendilerinin önünde elpençe divan durmaktan yana olanların gerici öğütlerine uymayacağına inanmak için bir yığın neden var.

Öcalan, Kalkan ve Kaya gibilerinin “unuttukları” ya da belki de hiçbir zaman anlamamış oldukları bir başka nokta da “istikrar” ve “çözüm” gibi terimlerin proletarya ve halkların dilinde başka, emperyalizm ve burjuvazinin dilinde başka anlamlar taşıdıklarıdır. Emperyalizm ve burjuvazi için Türkiye’de ya da başka bir yerde “istikrar”ın sağlanmasının ve siyasal ve toplumsal sorunların “çözüm”ünün yalnızca bir tek anlamı ve yolu vardır: Proletarya ve halkların boyunduruk ve sömürü altında tutulması; bu boyunduruk ve sömürüyü ortadan kaldırma ya da zayıflatma yolundaki tüm girişimlerin, yani yalnızca devrim ve sosyalizm kavgasının değil, demokratik hakların genişletilmesi ve sömürünün sınırlandırılması yolundaki her türlü girişimin de devlet aygıtı ve burjuva egemenliğinin diğer aygıtları aracılığıyla etkisiz hale getirilmesi, saptırılması ve ezilmesi.

Eğer Başkanlık Konseyi, Türkiye’de ve Ortadoğu’da ABD emperyalizminin ve Türk egemen sınıflarının “istikrar” ve “çözüm” planlarına katkıda bulunmayı ya da bu planların bir parçası haline gelmeyi kuruyorsa, bunun Kürt, Türk, Arap, Fars vb. proletaryası ve halklarına karşı onların düşmanlarıyla birlikte saf tutmak anlamına geleceğini, böyle bir yola girmenin ise PKK’nın PKK olmaktan çıkması ve kendisini tasfiye etmesi anlamına geleceğini kavramak zorundadır. Kürt halkı ve onun kurtuluş savaşçıları buna izin veremezler ve vermeyeceklerdir.
                                                 *     *     *     *     *
Dikkat çeken bir başka nokta da, VI. Kongre’yi izleyen dönemde Başkanlık Konseyi adına yapılan açıklamalarda, Kürt ulusunun kendi yazgısını belirleme, yani ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkının savunulmamış olmasıdır. (Serxwebun’un Haziran 1999 tarihli 210. sayısında çıkmış olan ve aşağıda değinme fırsatını bulacağımız imzasız yazı, bunun belki de tek istisnasıdır.) Bunda Başkanlık Konseyi’nin, A. Öcalan’ın “barış, birlik ve kardeşliği” gerçekleştireceğini ileri sürdüğü “demokratik cumhuriyet” maskaralığıyla ters düşmeme kaygısı rol oynamış olmalıdır. Anımsanacağı üzere, Kürt ulusunun kendi yazgısını belirleme hakkını ve dolayısıyla ulusal eşitlik ilkesini reddeden ve böylelikle Türk ulusunun Kürt ulusundan üstün ve onun karşısında ayrıcalıklı konumda olduğunu ya da olması gerektiğini ileri süren A. Öcalan, mahkemeye sunduğu Savunma’da bu konuda şunları söylemişti:
“70’lerde moda olan, ve uygulandığında sadece, ayrı devlet anlamında yorumlanan ‘ulusların kaderlerini tayin hakkı’ gerçekten, bu yorumuyla bir çıkmazdı. Kürdistan pratiğinde, sorunu yokuşa sürme yanı ağır basıyordu. Bunu, fiilen belirttiğim tarzda aşmaya çalıştım. Ancak, demokratik çözüm tarzının zenginliği karşısında, ayrı devlet, federasyon, otonomi ve benzeri yaklaşımların bile, geri ve bazen çözümsüzlüğe yol açtığını pratikte görünce; demokratik sistem üzerinde yoğunlaşma, bana çok önemli geldi… ” (PKK-b. n.) ‘Ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesi’nin artık geçerliliğini yitirdiğini, bilimsel-teknik değişmenin aslında 17. yüzyıldan beri gelişmenin ürünü
olan ulus-devlet anlayışını çözdüğünü aynı sınırlar dahilinde demokrasiyi geliştirerek, sınırlara hiç dokunmadan geliştirilecek bir çözümün daha gerçekçi olduğunu görmeliydi.”

Oysa reformist bir nitelik taşıyan 19 Mart 1993 tarihli PKK-PSK protokolü bile, Kürt ulusunun “kendi geleceği ile ilgili olarak serbestçe karar verme” hakkını ve Kürt ve Türk halklarının “eşitliği”ni savunuyordu. Bu protokolun 3. maddesinde aynen şöyle deniyordu:
“3- Kürt ulusu da her onurlu ulus gibi özgür yaşama, kendi geleceği ile ilgili olarak serbestçe karar verme, zulüm ve baskıya karşı direnme hakkına sahiptir. Bu haklar BM, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Sözleşmesi’nde (AGİK) dile getirilmiştir. Son yıllarda Kürt kimliğini tanıdığını ileri süren Türk hükümeti, Kürt halkının meşru haklarını tanımamakta ısrar ediyor. Oysa Kürtlerin temel haklarını tanımadan Kürt kimliğini tanıyorum demesinin bir anlamı yoktur.
“Kürt sorununa adil çözüm ancak iki halkın eşitliği temelinde mümkündür. Biz böylesine demokratik bir yapıda iki halkın yanyana, kardeşçe, barış içinde yaşayabileceği görüşündeyiz. Bunun biçimi demokratik federasyondur.” (Yeni Ülke, 28 Mart-3 Nisan 1993)

A. Öcalan’ın yaptığı gibi Kürt ulusunun, ya da herhangi bir ulusun kendi yazgısını belirleme hakkını reddetmek, onun ezen ulusun devletinin sınırları içinde zorla tutulmasını, yani ilhakı onaylamak anlamına gelmektedir. Eğer emperyalist ve sömürgeci burjuvazinin başka halkları zorla boyunduruk altına alması meşru görülmeyecek, ulusal eşitlik ilkesi reddedilmeyecek ve demokrat olmanın asgari ölçütleri ayaklar altına alınmayacaksa, o zaman Kürt ulusunun ve diğer ezilen ulusların kendi yazgılarını belirleme, yani ayrılma ve ayrı devlet kurma haklarının kayıtsız koşulsuz bir biçimde savunulması gerekecektir. Marksizmin ABC’sini bilenler, ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkının ayrılma ve ayrı devlet kurma zorunluluğu anlamına gelmediğini de bilir ve A. Öcalan’ın Savunma’sında yaptığı gibi bu ikisinin kasıtlı bir biçimde birbirine karıştırılmasına karşı çıkarlar. Bu bakımdan, hangi gerekçeyle olursa olsun, Kürt ulusunun kendi yazgısını belirleme hakkını reddeden A. Öcalan’a itiraz etmemiş, bu hakka titizlik ve kıskançlıkla sahip çıkmamış olan Başkanlık Konseyi bu konuda da son derece ağır bir hata işlemiştir. Büyük olasılıkla, A. Öcalan’la ters düşmemek, onun sözde demokratik cumhuriyet markalı teslimiyet projesine destek verir gözükmek kaygısıyla emperyalizme, Türk şovenizmine ve gericiliğine böyle ilkesizce ödün verilmesinin savunulacak hiçbir yanı yoktur ve olamaz. Her zaman Kürt ulusunun kendi yazgısını, Kürt proletaryası ve diğer emekçilerinin çıkarları doğrultusunda belirlemesinden, yani ulusal kurtuluşun proletaryanın önderliğinde gerçekleştirilmesinden ve sosyalist devrim ve proletarya diktatörlüğüyle tamamlanmasından yana olmuş olan Marksist-Leninistler, A. Öcalan ve Başkanlık Konseyi de içinde olmak üzere, hiç kimsenin ya da kurumun bu hakkı görmezden gelme, onu yok sayma hak ve yetkisine sahip olmadığının özenle altını çizerler. 
                                                  *        *        *        *        *
Marksizm, ilkel komünal toplumu izleyen bütün toplumların çıkarları birbirine karşıt ve birbiriyle çatışan sınıflardan oluştuğunu ve tarihsel ve toplumsal gelişmenin temelinde sınıf savaşımının yattığını göstermiştir. Komünist Manifesto’da da söylendiği gibi, “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir.” (K. Marx/ F. Engels, Seçme Yapıtlar I, Ankara, Sol Yayınları, 1976, s. 132) Bu genelleme, ulusal kurtuluş savaşımları için de geçerlidir; çünkü son çözümlemede ulusal kurtuluş savaşımları ezilen ulusun emekçi sınıflarının, emperyalist burjuvaziye ve/ ya da ezen ulusun burjuvazisine ve diğer egemen sınıflarına karşı savaşımlarından başka bir şey değildirler. Üretim araçlarını ve siyasal iktidarı ellerinde bulunduran egemen sınıfların genel siyasal yönelimleri, onların sınıfsal konumlarıyla uyum içindedir. Egemen sınıflar ve çağdaş toplumlarda burjuvazi asla kendi sınıfsal çıkarlarına taban tabana karşıt bir rota izlemez ve izleyemez. Marksizmin ve tarihsel materyalizmin ortaya koyduğu ve yaşamın yeniden ve yeniden kanıtladığı bu gerçeği görmek için insanın Marksist olması da gerekmez elbet; her aklıbaşında işçi ve emekçi yaşamın bu gerçeğini bilir. Bu bakımdan, Türk egemen sınıfları da içinde olmak üzere egemen sınıfların ya da emperyalistlerin barıştan, kardeşlikten, demokrasiden yana oldukları ya da olabilecekleri konusunda anlatılan gerici peri masallarının beş paralık bir değeri bile yoktur ve olamaz. Bunun böyle olduğunu anlatmaya çalışmak bile abestir. Böylesi öyküleri ya emperyalistlerin ve egemen sınıfların kendileri ya da onların en pespaye revizyonist uşakları ve ajanları anlatıp durmuşlardır.

Onların hepsinin de hedefi birdir: İşçi ve emekçi yığınlarını aldatmak, egemen sınıflara ve emperyalizme ilişkin yanılsamalarla zehirlemek ve onların demokrasi, ulusal kurtuluş ve sosyalizm kavgalarını baltalamak. Her tutarlı devrimci ve enternasyonalist; kardeşlik ve birlik dendiğinde, değişik ulus ve milliyetlerden işçiler ve diğer sömürülen emekçilerin bütün sömürücü sınıflara karşı kardeşlik ve birliğinin kastedildiğini, ülkemiz sözkonusu olduğunda ise öncelikle Türk ve Kürt işçi sınıfı ve halklarının emperyalizme, faşizme ve kapitalizme karşı kardeşlik ve birliğinin kastedildiğini anlar. Ve her tutarlı devrimci ve enternasyonalist, barışın yolunun, ezilen ve sömürülen yığınların işçi sınıfının önderliğinde faşizme, emperyalizme ve kapitalizme karşı vereceği bir dizi devrimci savaştan geçtiğini, ülkemiz sözkonusu olduğunda işbirlikçi-tekelci burjuvazinin diktatörlüğü bir halk devrimiyle yıkılmadıkça ve süreç içinde yerini çeşitli milliyetlerden Türkiye işçi sınıfının diktatörlüğüne bırakmadıkça gerçek ve kalıcı bir barışın kurulamayacağını anlar.

Nasıl, bir hastalığın doğru tedavisinin yapılması için öncelikle onun doğru bir teşhisinin yapılması zorunluysa, aynı şekilde siyasal ve toplumsal bir sorunun doğru çözümü için de öncelikle sorunun kendisinin doğru formüle edilmesi zorunludur. O halde, şu belirleyici ve yaşamsal soruların yanıtının, hem de dosdoğru verilmesi zorunludur:
    KİMİN KİMİNLE KARDEŞLİĞİ?
    KİMİN KİMİNLE BİRLİĞİ?
    KİMİN KİMİNLE BARIŞI?
Bu soruları şöyle de formüle edebilir ve Başkanlık Konseyi’ne şunları sorabiliriz: “Demokratik cumhuriyetten, kardeşlikten, birlikten ve barıştan söz ediyorsunuz? Ama kimin kiminle kuracağı bir demokratik cumhuriyetten, kimin kiminle kardeşliğinden, birliğinden ve barışından söz ediyorsunuz? Bu kardeşlik, birlik ve barışın taraflarından biri Kürt halkıdır. Peki diğer tarafta kim durmaktadır? Kürt halkına kiminle kardeşlik, birlik ve barış yapması ve ortak bir demokratik cumhuriyet kurması önerilmektedir?”

A. Öcalan’ın ve duraksamalı bir biçimde de olsa Başkanlık Konseyi’nin bu temel soruya verdiği yanıt bellidir. Onlar, Kürt halkının Türk egemen sınıflarıyla ortak bir demokratik cumhuriyet (?) içinde birleşmesini istemektedirler; yani onlar, Kürt halkını kendi cellatları, işkencecileri ve gardiyanlarıyla; Türk Kontrgerillası, polisi, büyük sermayesi, burjuva partileri ve hepsinin has temsilcisi Türk Genelkurmayıyla kardeşlik, birlik ve barışa çağırmaktadırlar. Kürt halkını bu güçlerle “kardeşlik, birlik ve barış”a çağırmak ne demektir? Bu, ona ebedi köleliği önermek, ona ihanet etmek, onu aldatmak ve onun düşmanlarının hizmetine girmek demektir. Dahası bu, Türk işçi sınıfı ve halkına karşı da Türk egemen sınıflarının saflarında yer almak anlamına gelir.

Çağımızda emperyalistler ve onların uzantısı konumundaki işbirlikçi burjuva sınıflar, her türden gericiliğin, yani faşizmin, saldırgan savaşların, beyaz terörün, ulusal zulmün, ırkçılığın, militarizmin vb. başta gelen dayanakları ve kaynaklarıdırlar. Genel olarak barış ve demokrasi davası, ancak bu güçlerin devrimle yıkılması ve ezilmesi yoluyla zafere ulaşabilir. Gelişen devrimci yığın savaşımının onlara çok ağır darbeler indirerek onları geriletmesi sayesinde de ezilen yığınlar ve sınıflar bazı mevziler kazanabilirler. Ama bunun ötesine geçemezler. Bağrındaki uzlaşmaz sınıf çelişmeleri kapitalist toplumda kalıcı bir barışı olanaksız kılar; en demokratik burjuva cumhuriyeti bile son çözümlemede burjuvazinin işçiler ve diğer sömürülen sınıflar üzerindeki diktatörlüğünden başka bir şey değildir. Bu olgular, aşağıda da değineceğimiz gibi, kalıcı bir barışın ve en geniş demokrasinin, ancak kapitalizme ve giderek her türlü sınıf egemenliğine son vermeyi hedefleyen ve sosyalizmin inşasının yolunu açacak olan proleter devrimiyle gerçekleşebileceğini göstermektedir. Türkiye de içinde olmak üzere hiçbir yerde ve hiçbir zaman, gerici egemen sınıflar, ezilen ve sömürülen yığınlara barış ve demokrasi bağışlamamışlardır. Bu, A. Öcalan’ın önünde secdeye geldiği ve hayranlığını dile getirdiği Batı’nın “demokratik uygarlığı” için de bütünüyle geçerlidir.

Başkanlık Konseyi’ne şunu sormak gerekiyor: Gerçekten de Süleyman Demirel’lerin, Hüseyin Kıvrıkoğlu’ların, Atilla Ateş’lerin, İlhan Kılıç’ların, Salim Dervişoğlu’ların, Bülent Ecevit’lerin, Devlet Bahçeli’lerin, Mesut Yılmaz’ların, Tansu Çiller’lerin, Recai Kutan’ların, Şenkal Atasagun’ların vb. Kürt ve Türk işçi sınıfı ve halklarıyla “kardeşlikten, barıştan ve demokrasiden” yana olduklarını, onlarla bir ortak “demokratik cumhuriyet” içinde yaşamak istediklerine ve yaşamak isteyebileceklerine inanıyor musunuz? Evleri yakılan, kız ve oğulları kurşuna dizilen, köylerinden kovulan, diline kilit vurulan Kürt halkının bu kişilerle ve onların temsil ettiği egemen sınıflarla bir ortak  “demokratik cumhuriyet” içinde birleşmesinin olanaklı olduğuna inanıyor musunuz? Egemen sınıfların, sömürdükleri ve faşist terörle ezdikleri Türk işçi sınıfına ve diğer emekçilerine demokrasi bağışlamasının olanaklı olduğuna inanıyor musunuz? Kendinizin ve Türkiye devrimci hareketinin bu hedefe ulaşmak için Türk egemen sınıflarıyla işbirliği yapmasının, bu egemen sınıflarla Türk, Kürt vb. işçileri ve halkları arasında bir “toplumsal barış” ortamının yaratılmasının olanaklı, gerekli ve doğru olduğunu düşünüyor musunuz? Görünüşe bakılırsa, ne yazık ki Başkanlık Konseyi, bütün bu sorulara olumlu yanıt vermektedir. A. Öcalan’ın izinden gittiği anlaşılan Başkanlık Konseyi, Özgür Politika’nın 7 Temmuz 1999 tarihli sayısında yayımlanan ve yukarda aktardığımız Açıklamasının “Devrimci, Demokratik, Yurtsever Güçlere” başlıklı bölümünde tutarlı devrimci güçlerin A. Öcalan’ın başlattığı “barışçıl, demokratik çözüm mücadelesi” karşısındaki tutumunu eleştirdikten, evet eleştirdikten (!) sonra sözlerini şöyle sürdürüyordu:
“Nasıl bu tutum sahiplerine rağmen bu savaş geliştiyse bedelleri ne kadar ağır olursa olsun barışçıl, demokratik çözüm mücadelesi de gelişecektir. Ancak Partimiz sizlere rağmen bir çözümden yana değildir…
“Bütün Devrimci, Demokratik ve Yurtsever güçleri ulusal imhaya karşı durmaya, Demokratik Cumhuriyet temelinde çözüme katkıda bulunmaya çağırıyoruz.”
Başkanlık Konseyi, halkımızın deyişiyle “Hem suçlu, hem güçlü” konumdadır. O, yalnızca Kürt halkını çıkmaz bir yola sürüklemeye kalkışmakla, böylelikle sözünü ettiği “ulusal imha” sürecinin gelişmesine katkıda bulunmakla kalmamakta, daha da “ileri” gitmektedir. O, bu uğursuz girişime Türkiye komünist ve devrimci-demokratik hareketinin de onay vermesini istemekte, A. Öcalan’ın izinden giderek Türkiye komünist ve devrimci-demokratik hareketini “Türkler” ile “Kürtleri” barıştırıp birleştirecek (?) olan “Demokratik Cumhuriyet” projesine katılmaya çağırmaktadır. Yani Konsey, komünist ve diğer devrimci güçlere ve Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerine devrim ve sosyalizm davasından vazgeçmelerini ve “kendi” burjuvazileriyle, yani TÜSİAD’la, TİSK’le, TOBB’le, burjuva partileriyle, burjuva ordusu ve polisiyle vb. “barış” yapmalarını, sınıfsal işbirliği ve “toplumsal barış” yolunu izlemelerini önermektedir. Böylece o, A. Öcalan’ın yıllardır az çok üstü örtülü olarak savunduğu ve yakalanmasından sonra “derinleştirerek” ihanet noktasına getirdiği çizgiye hayli yaklaşmış olduğunu kanıtlamaktadır. Anımsanacağı üzere A. Öcalan, daha 1996’da, Türkiye’nin sorunlarının da “barışçı” yoldan çözümünü savunmaktaydı. O, Ağustos 1996’da, 15 Ağustos atılımının 12. yıldönümünde yaptığı bir konuşmada aynen şöyle diyordu:
“Başta ulusal sorun olmak üzere Türkiye’nin bir çok ekonomik, demokratik, sosyal, kültürel sorunlarına barışçıl, siyasal çözümü öngörme istemimizi her zaman dile getirmemize rağmen, özel savaşın daha da geliştirilmiş biçimleriyle üzerimize gelinmesi… durumu sözkonusudur.” (Serxwebun, Sayı: 176, Ağustos 1996, s. 12)
Bu yolun bir çıkmaz olduğunun, PKK bakımından bir siyasal ve örgütsel intihar anlamına geleceğinin, Kürt halkını barışa ve demokrasiye kavuşturmak bir yana, onun çok daha büyük acılar çekmesine yol açacağının altını çizmeliyiz. Gerçek kardeşlik, barış ve birlik ve gerçek demokrasi; Demirel’lerle ve onların temsil ettiği sınıf ve katmanlarla kucaklaşarak sağlanamaz. Gerçek kardeşlik, barış ve birlik ve gerçek demokrasi; sözkonusu sınıfların iktidarının bir halk devrimiyle yıkılması ve onların mülksüzleştirilmesi ve onların devletinin yerine bir işçi-emekçi devletinin, yani sahte değil, gerçek bir demokratik cumhuriyetin kurulması ve giderek proletarya diktatörlüğü ve sosyalist devrim yoluna girilmesiyle sağlanabilir. Bu ise, ilk aşamada Türkiye bağlamında Kürt ulusal hareketini yöneten PKK ile Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketi içindeki gerçek devrimci güçlerin faşizmi, sömürgeciliği ve emperyalizmi yıkmayı ve bir halk iktidarını, yani gerçek bir demokratik cumhuriyeti kurmayı hedefleyen eylem birliğinin ve birleşik cephesinin kurulmasından ve bu cephenin Ortadoğu bağlamında da benzer bir eylem birliği ve birleşik cephe politikasıyla tamamlanmasından geçer.

A. Öcalan’ı bir yana koyacak olursak, yukardaki soruya açık yanıt vermeyi yeğleyenlerden birisinin Özgür Politika’nın yazarlarından Taylan Pir olduğu görülüyor. Pir, adıgeçen gazetenin 28 Haziran 1999 tarihli sayısında yayımlanan “Demokratik Cumhuriyet” başlıklı yazısında Türklerin de Kürtlerin de “demokratik cumhuriyet”in çatısı altında  özgür ve kardeşçe yaşayacağını söyledikten sonra şunları sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Ama bana göre bundan daha önemli bir nokta var. O da şu; böylesi bir cumhuriyetle Demirel’den tutun bütün generallere, başbakan ve bakanlara kadar Türkiye’de herkesin devlet için olmaktan çıkartılabilmesi ve özgürleştirilmesidir. Bu çok önemlidir. Çünkü, en tepedekiler sokaktaki Kürt’ten ve Türk’ten daha çok devletin kulu, kölesidir. Yani bizleri kullar, köleler yönetiyor. Sokaktaki Türkler ve Kürtler kölenin kölesi.”

Görüldüğü gibi Kürt ulusal hareketinin genel havasını yansıtan ve tipik burjuva ve küçük burjuva ulusalcısı konumunda olan yazar, sınıf ayrımı yapmaksızın büyük burjuvasından yoksul köylüsüne ve proleterine kadar bütün Türkleri bir sepete, gene farklı sınıflardan bütün Kürtleri de bir başka sepete doldurmaktadır. Onun sivil toplumcu tezlerine göre, egemen sınıfların kendileri de içinde olmak üzere bütün Kürtler ve Türkler, soyut ve ne idüğü belirsiz bir devlet tarafından ezilmektedirler ve herhalde ona karşı savaşmalıdırlar! Lenin, 1903’te kaleme aldığı “Programımızda Ulusal Sorun” adlı yazısında şöyle diyordu:
“PSP (Polonya Sosyalist Partisi-b. n.), ulusal sorunun, ‘biz’ (Polonyalılar) ve ‘onlar’ (Ruslar, Almanlar, vb.) karşıtlığına öncelik verirler. Oysa sosyal-demokrat (komünist-b. n.), ‘biz’ proleterler ve ‘onlar’ burjuvazi karşıtlığına öncelik verir.” (Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, Ankara, Sol Yayınları, 1979, s. 21) Ama keşke Pir’in günahı bundan ibaret olsaydı! “Sınıf ayrımcılığı”na karşı olduğu (!) anlaşılan yazar, A. Öcalan’ın “Demokratik Cumhuriyet” projesinin, yalnızca ezilen ve sömürülen yığınları değil, Türk egemen sınıflarını, yani Demirel’leri, generalleri, başbakanları ve bakanları da özgürleştireceğini, onları da “devletin kulu, kölesi” olmaktan kurtaracağını ileri sürüyor! “Devlet” dediği şeyin, metafiziksel bir varlık değil, işbirlikçi-tekelci burjuvazinin temsilcisi olan bu bayların ta kendisi, onların toplamı olduğunu kavramamış olan yazarın, pusulasını iyice şaşırdığı anlaşılıyor. Ama Pir’in yaklaşımının uç ya da aşırı bir örnek olduğu düşünülmemelidir. Onun yaklaşımı, Türk ordusuna ve Genelkurmayı’na “demokrat”lık ve “ilerici”lik payesi veren, faşistler ve gericilerle birlikte “Demokratik Cumhuriyet” kurma masalları anlatan A. Öcalan’ın açıklamalarıyla ve giderek onun çizgisine yaklaşan Başkanlık Konseyi’nin yaklaşımıyla bütünüyle uyumludur.
                                             *     *     *     *     *
A. Öcalan da içinde olmak üzere, Türklerle Kürtlerin kardeşliğinden sahte ve ikiyüzlü bir tarzda söz edenler sık sık 1919-23 yılları arasındaki ulusal kurtuluş savaşı döneminin Türk-Kürt ilişkilerini örnek göstermekte ve o dönem yaşama geçirilmiş olduğunu ileri sürdükleri “kardeşçe ilişki tarzının”, bugünün sorunlarının çözümünde esas alınabilecek bir referans noktası olduğunu savunmaktadırlar. Egemen sınıflar, özellikle başları sıkıştığında, gerek “kendi” işçi sınıflarını ve halklarını ve gerekse ezilen ulusun işçi sınıfını ve halkını aldatmaya, onları, kendi bencil siyasal hedeflerine varmak için basamak yapmaya kalkışacak ve bu amaçla dostluk, kardeşlik ve birlik üzerine bir yığın demagoji yapacaklardır. Onlar, halkımızın o güzel deyişiyle “Köprüden geçene değin ayıya dayı denmesi gerektiğini” çok iyi bilmektedirler. Mustafa Kemal ve ortaklarının Kürtlere karşı dostluk gösterileri yaptığı dönem de işte böyle bir dönemdi. Yani, Anadolu’nun emperyalistlerin ve Yunan burjuvazisinin işgali altında olduğu ve Türk burjuva ve toprak ağalarının, Türk işçi ve köylülerinin yanısıra, “kendi” ağaları ve beylerinin güdümünde olan Kürt köylülerine de kesinkes gereksinim duyduğu bir dönem. Bu dönem kapandıktan ve Anadolu’nun işgali ve sömürgeleştirilmesi tehlikesi geçtikten sonra Kemalist burjuvazi Balkan, Ermeni ve Arap halklarına karşı uyguladığı politikanın bir benzerini Kürt halkı için de gündeme getirecekti. Ve öyle de oldu.

Buna benzer bir gelişme yakın tarihte de yaşandı. Süleyman Demirel, 20 Ekim 1991 genel seçimlerinin ardından başbakanlık koltuğuna oturduktan sonra gittiği Diyarbakır’da 8 Aralık 1991’de yaptığı konuşmada,
“Kürt kimliği diyoruz. Artık buna karşı çıkmak mümkün değil. Türkiye Kürt realitesini tanımak zorunda. Artık ‘Sen Kürt değilsin, Türksün, Orta Asya’dan beraber yola çıktık, dillerimiz yolda değişti’ falan diyemeyiz. Bu devleti beraber kurmuşuz. Osmanlı dağıldığında iki büyük kavim kalmış. Türkler ve Kürtler. Devletimiz üniter, azınlık yok. Hepimiz bu ülkenin sahibiyiz. Türkiye’de Kürtçe konuşan vatandaş da her şeyin sahibi.” (Tercüman, 9 Aralık 1991) demişti. Ama söyleyene değil, söyletene bakmak gerek. Kürt ve Türk işçi sınıfı ve halklarının bu azgın düşmanına bu sözleri söyleten, Kürt halkının başarıyla gelişen gerilla savaşı ve serhıldanlarının yanısıra Türkiye işçi sınıfının 1987’den sonra yükselen ve milyonları kucaklayan büyük kitle eylemleriydi.

Öte yandan, aşağıdaki pasajda Mahir Çayan’ın da bütünüyle doğru bir tarzda dile getirdiği gibi, kendi devrimci öncüleri tarafından yönetilmeyen, dolayısıyla “kendi” egemen sınıflarının denetiminde olan halkların gerici ya da emperyalist bir güce karşı sözde ortak eylemi, sözde dayanışması, hiçbir biçimde halkların kardeşliği ve dayanışması olarak adlandırılamaz. Zayıf da olsa anti-emperyalist ve ilerici bir karakter taşıyan Türk Kurtuluş Savaşı sırasında, Kürt beylerinin ve ağalarının Kemalistleri desteklemesinin ve Kürt köylülerini Kemalist burjuvazinin hizmetine koşmasının, -bazı yerel ve halk kaynaklı inisiyatifler bir yana konacak olursa- Kürt ve Türk halkları arasındaki kardeşliğin ve birliğin örneği olarak asla gösterilemeyeceği açıktır.

Mahir Çayan, “1965-1971 Türkiye’de Devrimci Mücadele ve Dev-Genç” adlı makalesinde Mihri Belli’nin 1970 yılında yapılan bir toplantıdaki konuşmasından aşağıdaki pasajı aktarıyordu:
“Türkiye’de aşağı-yukarı dört milyon Kürt yaşıyor. Bu Kürt topluluğu ile, Türklerin kardeşliği tarihin sınavından geçmiştir. 19. yüzyıla kadar, Kürtler Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu sınırlarını korudular… 1880’den 1925 Şeyh Said isyanına kadar sözü edilecek bir Kürt isyanı olmadı. O dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun dağıldığı, bölündüğü bir dönemdir. Milli toplulukların hemen hepsi isyan etti. Ermenisi, Rumu, Bulgarı, Arabı. Ama Kürtler isyan etmediler o çöküş döneminde (altını çizen Mahir Çayan).” O, Mihri Belli’nin bu tümcelerde dile getirdiği sosyal-şoven çizgisini eleştirirken şunları söyleyecekti:
“Bu lafları edenin Mihri Belli olduğunu bilmesen, Osmanlı Hanedanının son şehzadesinin konuştuğunu zannedersin. Daha milli şuurun uyanmadığı bir dönemde Kürtlerin feodal beylerinin emrinde Osmanlı İmparatorluğunun doğu sınırlarını korumasını; feodal beylerin baskısı altında uluslaşamamış iki halkın aynı sınırlar içinde yaşamasını, Birinci Dünya Savaşında iki halkın bilinçsizce emperyalist güçlerden birinin ve hakim sınıfların kontrolünde omuz omuza cepheye sürülmelerini övgüye değer birşeymiş, sanki iki halk hep ortak menfaatleri için savaşmışlar ve bu yüzden aralarında geleneksel bir dostluk doğmuş gibi göstermeye çalışmaktadır Mihri Belli. Artık işin bu kadarına da ne demeli, ‘deli saçması’ mı demeli bilemiyoruz?” (Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi, Dava Dosyası, Yazılı Belgeler, Yar Yayınları, 1988, s. 352)
                                              *     *     *     *     *
Burada yıllardır gerek A. Öcalan’ın ve gerekse PKK’nın ve ona yakın duran kişi ve grupların dillerine pelesenk ettikleri, yozlaştırdıkları ve anlamını büyük ölçüde tersine çevirdikleri barış kavramı üzerinde de durmamız gerekiyor. Tutarlı devrimci ve enternasyonalistlerin her türlü barıştan yana olması, “nasıl ve ne pahasına olursa olsun barış” formülasyonunu savunmaları olanaksızdır. Tıpkı savaş gibi barış da politikanın devamı ve uzantısıdır. Onlar, nasıl haklı ve ilerici savaşlarla haksız ve gerici savaşlar arasında ilkesel bir ayrım yapıyorlarsa, barış için de benzer bir ayrımı yapmakla yükümlüdürler. İşçi sınıfının, diğer emekçilerin ve ezilen ulusların kendilerini ezen ve sömüren güçlere karşı koymamaları, yenilmeleri ya da boyun eğmeleri üzerine kurulan barış da bir barıştır. Ama bu, sözde bir barıştır; devrimci ve ilerici insanlığın istediği ve özlediği bir barış değildir.

Osmanlı sultanlarının kılıçla hükmettikleri topraklarında, İngiliz sömürgecilerinin uzun süre boyunduruk altında tuttukları Hindistan’da, Fransız burjuvazisinin Paris Komünü’nün kanla bastırılmasının ardından Paris’te ve Fransa’da, Hitler kliğinin iktidarı ele geçirmesinden sonra Almanya’da, Türk gericiliğinin Dersim isyanının bastırılmasından sonra Türkiye Kürdistanı’nda, gene Türkiye’nin 1974 “Barış Harekatı”ndan sonra Kıbrıs’ta, NATO’nun geçtiğimiz aylarda Miloseviç kliğini teslim almasının ardından sonra Kosova ve Yugoslavya’da vb. empoze ettikleri “barış”ı, yani emperyalist ve gerici savaşların uzantısı olan emperyalist ve gerici barışları alkışlayacak ve onaylayacak bir komünist, demokrat ya da anti-faşist düşünülebilir mi? Devrimci ve ilerici insanlığın istediği, özlediği ve uğruna savaştığı barış, ancak barışın düşmanları olan emperyalizmin, faşizmin ve kapitalizmin yenilgisi üzerine kurulabilir. Demek ki, gerçek ve haklı barış, asla yalnızca savaşın ve silahlı çatışmanın durması ya da olmaması olarak anlaşılamaz. Bugün de, ABD başta gelmek üzere emperyalist devletler tarafından desteklenen Türk egemen sınıflarının Kürt halkı üzerindeki ulusal boyunduruğu kırılmadıkça ya da devrimin darbeleri altında büyük ölçüde zayıflamadıkça, faşist diktatörlük yıkılmadıkça, Türkiye ve Kürdistan’da silahların susması asla barış anlamına gelmeyecektir.

Gerçek ve demokratik bir barış ile devrim arasında her zaman kopmaz bir bağ olmuştur. Lenin, bir yerde şöyle diyordu:
“Günümüzde, devrimci kitle eylemi çağrısıyla elele gitmeyen bir barış propagandası, yanılsamalar yaymak ve onu, burjuvazinin insancıllığına inandırmak suretiyle proletaryayı demoralize etmekten ve onu saldırgan ülkelerin gizli diplomasisinin bir oyuncağı haline getirmekten başka bir sonuç vermez.” (“Conference of the Sections of the R. S. D. L. P. Abroad”, Selected Works, Londra, Lawrence & Wishart Ltd, 1936, Cilt 5, s. 135) Gene O, her türlü savaşa karşı çıkan ve “ne pahasına olursa olsun barış” formülünden yana olan burjuva pasifistleriyle sosyalistler arasındaki farkı anlattığı “Sosyalizm ve Savaş” adlı yazısında şunları belirtiyordu:
“Sosyalistler, halklar arasındaki savaşları daima barbarca ve canavarca bularak kınamışlardır. Ancak, bizim savaşa karşı tutumumuz  burjuva pasifistlerinin ve anarşistlerin tutumundan farklıdır. Her şeyden önce, biz, birincilerden bir yanda savaşlar ile öte yanda bir ülke içindeki sınıf savaşımı arasındaki kopmaz bağı anlamakla, sınıflar ortadan kaldırılmadan ve sosyalizm kurulmadan savaşların ortadan kaldırılmasının olanaksızlığını anlamakla ve iç savaşların, yani, ezilen sınıfın ezen sınıfa, kölelerin köle sahiplerine, serflerin toprak ağalarına, ücretli işçilerin burjuvaziye karşı verdikleri savaşların haklılığını, ilericiliğini ve zorunluluğunu bütünüyle kabul etmekle ayrılırız.” (Collected Works, Cilt XVIII, New York, s. 219)

Savaş ve barış ile sınıf savaşımı, barış ile devrim, kalıcı barış ile proleter devrimi arasındaki bağları anlamayanlar ya da koparmaya, devrimsiz bir barışı pazarlamaya çalışanlar, başta Kürt halkı gelmek üzere ezilen ve sömürülen yığınların cellatlarının, işkencecilerinin ve gardiyanlarının aklayıcıları ve ajanları adını hak edeceklerdir. PKK’nın bugüne kadar ezilen Kürt halkının ulusal kurtuluşu uğruna yürüttüğü gerilla savaşı da işte Lenin’in sözünü ettiği “haklılığı, ilericiliği ve zorunluluğu” asla reddedilemeyecek savaşlar kategorisine girmektedir. A. Öcalan’ın bugün bu devrimci mirası reddetmesi ve Başkanlık Konseyi’nin de onun peşinden sürüklenme eğiliminde olması, bu gerçeği zerrece değiştirmez. Böylesi bir yolun tutulması, ancak Kürt halkının kurtuluş kavgasını daha da zorlaştırır ve provokasyon edebiyatı yapmaya meraklı Kemal Burkay gibi kemikleşmiş reformistlerin asla hak etmedikleri bir meşruiyet zırhına bürünmelerine yardımcı olur. (1)

Öte yandan, A. Öcalan’ın ve onun izinden gidenlerin öteden beri yapmakta olduğu barış çığırtkanlığı yalnızca stratejik bakımdan yanlış ve gerici olmakla kalmamakta, yıllardır ve günümüz koşullarında taktiksel bakımdan da gerici bir nitelik taşımakta ve Kürt halkının ulusal kurtuluş savaşımına zarar vermektedir. Bu subjektif ve gerici ateşkes ve barış gevezeliklerinin, yaşanan gerçeklikle taban tabana karşıt olduğu da kanıtlanmış bulunuyor. Her siyasal ya da taktiksel önerinin doğruluğunun ya da yanlışlığının biricik kriteri, şaşmaz hakemi gerçek yaşamdır. Türk egemen sınıfları PKK’nın yıllardır yaptığı bu ateşkes ve barış girişimlerine herhangi bir olumlu yanıt vermemiş, tam tersine bu abartılı ve ölçüsüz barış gevezeliklerini -kendilerince haklı olarak- A. Öcalan başta gelmek üzere, PKK önderliğinin savaşma kararlılığında bir zayıflama, onlardaki savaş yorgunluğunun artışı olarak algılamışlardır. Bu ise, onların  generallerinin ve polis şeflerinin özgüvenlerini arttırmış, onları daha küstah, daha saldırgan kılmış ve dolayısıyla barış ve hatta ateşkes olasılığını daha da azaltmıştır.

Dünya proletaryası ve halklarının deneyimleri, saldırgan gerici, faşist ve emperyalist güçlere karşı izlenen yatıştırma ve ödün verme politikasının barış olasılığını güçlendirmek bir yana, tam tersi yönde etki yaptığını, onların saldırganlığını daha da arttırdığını pek çok kez kanıtlamıştır. Bunun belki de en iyi bilinen ve klasik sayılabilecek örneği, İkinci Dünya Savaşına giden yolda İngiltere ve Fransa başta gelmek üzere bir dizi Avrupa devletinin ve ABD’nin, Hitler Almanyası’na, faşist İtalya’ya ve Japon militarizmine karşı izledikleri yatıştırma ve ödün verme politikası ve onun trajik sonuçlarıdır.

Doğru taktikler ve onlardan türeyen istemler ve sloganlar, hayaller ve özlemler üzerine değil, sınıflar ve siyasal partiler arasındaki ilişkilerin doğru ve bilimsel analizi üzerine kurulduklarında bir anlam ve değer taşıyabilirler. O yüzdendir ki Lenin, “ ‘Sol’ Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı” adlı ölümsüz yapıtında,
“Taktikler, belirli bir devlet içindeki (komşu devletler ve tüm devletlerdeki, yani dünya ölçeğindeki) bütün sınıf güçlerinin soğukkanlı ve eksiksiz bir objektif kestiriminin yanısıra, devrimci hareketlerin deneyimlerinin kestirimine de dayandırılmalıdır.” (Selected Works, Cilt 10, Londra, Lawrence & Wishart Ltd, 1938, s. 104-05) diyordu.

Peki, A. Öcalan’ın izinden giderek kulakları sağır eden bir barış senfonisi sunmakta olan Başkanlık Konseyi’nin beklentileri gerçek yaşamla ne denli uyum içindedir? Bu sorunun yanıtını verebilmek için, yukardaki Leninist yaklaşımdan yola çıkarak olgulara ve yaşanan pratiğe bakmamız gerekecek. Komünist, devrimci-demokratik ve ulusal kurtuluşçu akımların bazı durumlarda, yani güç ilişkilerinin elverdiği koşullarda soluklanmak, güç biriktirmek, düşmanı geçici bağlaşıklarından koparmak, onun yedeklerini zayıflatmak ve manevra yapmak amacıyla geçici ateşkes çağrısında bulunmaları peşin olarak reddedilemez elbet. Ancak, PKK’nın 1993’den bu yana gündeme getirdiği ateşkes ve barış çağrılarını taktiksel amaçlarla yapmadığı açıktır. Bu, gerek onun pratikte izlediği rotadan ve gerekse A. Öcalan’ın -15 Şubat 1999’dan önce ve sonra yaptığı- açıklamalardan ve PKK’nın bir dizi kongre ve konferans belgelerinden görülebilir. (2) Yani sözkonusu olan, yıllar öncesine uzanan stratejik bir reformizm, Türk egemen sınıflarıyla ve emperyalizmle stratejik uzlaşma arayışı çizgisidir.

Düşmana gelince o, Özal kliğinin yalpalamalarının aşıldığı ve 1993 konsepti denen topyekün savaş uygulamasının gündeme sokulduğu tarihten bu yana, hatta 1993 öncesinde bile herhangi bir uzlaşmaya yanaşmamıştır. PKK’nın 1993’den bu yana ilan ettiği üç tek yanlı ateşkese ve yaptığı diğer bir dizi barış ve ateşkes çağrısına yanıt vermeyen Türk egemen sınıflarının, ulusal hareketin daha zayıf bir konumda olduğu bugünkü koşullarda böylesi bir sözde barışı kabul edeceklerini ummak, hayal etmek öngörüsüzlüğün doruğu ve tasfiyeci pasifizmin eşi görülmemiş bir örneği olacaktır. 28 Şubat 1997 sonrasında, siyasal İslam’dan kaynaklanan burjuva alternatifi de -en azından şimdilik- giderek etkisizleştiren ve egemen sınıfların siyasal birliğini sağlamış gözüken Genelkurmay’ın, Kürt ulusal hareketiyle herhangi bir pazarlığa girmesi olasılığı, halihazırda ve yakın gelecekte hemen hemen sıfıra eşdeğerdir. Onların, konumlarının görece güçsüz ve savunulması zor olduğu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti konusunda bile 25 yıldır herhangi bir ödün vermeye yanaşmazken, konumlarının daha güçlü olduğu Kürt sorununda herhangi bir ödün vermesini beklemek, PKK yöneticilerinin sık sık yaptıkları gibi bir kez daha kendi subjektif hayallerini katı gerçeğin yerine geçirmektir.

Demek ki, bugün Kürt politikasında Türk egemen sınıflarının ve -onunla Güney Kürdistan’ın statüsüne ilişkin ikincil farklılıklar dışında benzer konumda bulunan- ABD emperyalizminin politikası, PKK ile ateşkese ve yarım yamalak bir barışa, olabilecek en uzak noktada bulunuyor. Onlar, Suriye’deki üssünü ortadan kaldırdıkları, Avrupa’daki desteğini zayıflattıkları, askeri olarak belirli ölçülerde denetim altına aldıkları ve Başkanını ele geçirerek karşısında taktiksel ve psikolojik bir üstünlük kazandıkları PKK’yla hiçbir pazarlığa girmemek ve onu bütünüyle ezmek yolundan yürüyorlar. Onlar zayıflattıklarını düşündükleri rakiplerine (PKK) soluklanma ve ayağa kalkma fırsatını vermeyi değil, onu tümüyle nakavt etmeyi amaçlıyorlar. Bu bakımdan, Başkanlık Konseyi’nin, ateşkes, Türkiye’de işbirlikçi-tekelci burjuvaziyle “kardeşlik, barış ve birlik” ve sözde ortak demokratik cumhuriyet ve Ortadoğu’da ABD’nin “çözüm” ve “istikrar” planlarına bir vida ya da dişli düzeyindeki onursuz katılım türünden reformist olarak bile nitelenemeyecek taktiksel önermeleri, burjuva siyasal bir bakış açısından da gerçekçi değildirler.

Emperyalistler ve Türk gericileri, bütünüyle reforme olması halinde bile, devrimci bir geçmişe sahip olması nedeniyle PKK ‘yla ya da onun gölgesi olan bir örgütle değil, Barzani ve Talabani klikleri gibi sınanmış uşak ve işbirlikçileriyle iş tutmayı yeğleyeceklerdir. İşte bu yüzdendir ki, salt pragmatist açıdan da böylesi taktiksel önermeler gerçekçi değildirler ve varolan siyasal durumla kesinlikle bağdaşmamaktadırlar. Demek ki, komünist ve devrimci-demokratik güçleri dogmatizmle eleştiren ve kendi güncel politika yapma yetenekleriyle (!) övünüp duran PKK yöneticilerinin, ne yazık ki bu konuda da sınıfta kaldıkları görülüyor. Onlar, günümüz konjonktürünün, Kürt halkıyla düşmanları arasında en sefil bir uzlaşmaya bile elvermediğini anlayamamakta, dolayısıyla “kardeşlik, barış ve birlik” konusundaki sonugelmez gevezelikleriyle  kendilerini ve ne yazık ki kendileriyle birlikte Kürt halkını da gittikçe daha fazla aşağılamakta ve bir bataklığa doğru çekmektedirler. 

Sözün özü, PKK ve onun Başkanlık Konseyi yalnızca iki seçenekle karşı karşıyadır: Ulusal-devrimci bir çizgide yürümeye ve uzun erimli bir direnişe hazırlanmak ya da belli bir can çekişme sürecinden sonra yok olmak. Üçüncü bir seçenek yoktur. Başkanlık Konseyi hiç değilse, Güney Lübnan ve Kolombiya örneklerinden gereken sonuçları çıkarmayı başarmalıdır. Eğer, dünyanın en güçlü ve motivasyon ve tekniksel düzeyi en yüksek ordularından birine sahip olan İsrail, son seçimlerde temel kampanya sloganı, Güney Lübnan’daki “güvenlik şeridi”nden çekilmek, Hizbullah’la bir ateşkes yapmak olan genelkurmay başkanı eskisi bir başbakanı (Ehud Barak) göreve getirmişse ve Siyonist burjuvazinin geniş kesimleri de aynı eğilimi benimsemişlerse, bunun altında yatan, Hizbullah’ın yıllardır bükülmez bir iradeyle sürdürdüğü dişediş ve inatçı gerilla savaşının İsrail ordusuna giderek tırmanan askeri kayıplar verdirmesidir. Eğer Kolombiya’da muhafazakar devlet başkanı Pastrana, gerilla savaşının bütün yoğunluğuyla sürmesine rağmen FARC (=Kolombiya Devrimci Silahlı Kuvvetleri) ve ELN (=Ulusal Kurtuluş Ordusu) gibi gerilla örgütleriyle “barış” yapmakta diretiyorsa, bunun altında yatan, burjuva kaynaklarına göre bile ülkenin yüzde kırkından fazlasını denetimleri altında tutan ve geçtiğimiz günlerde eylemlerini başkent Bogota yakınlarına kadar genişleten gerilla örgütlerinin gücü ve kararlılığıdır.
                                                          *     *     *     *    *
Demek ki, ister gerici ve devrimci güçler arasında olsun, isterse farklı gerici kuvvetler arasında olsun ateşkes ve barış, hiçbir zaman rakibine, muhatabına yalvarmakla, ondan ateşkes ve barış dilenmekle değil, tam tersine güçlü bir mevziden pazarlık yapmakla, yapabilmekle, güçlü, kararlı ve özgüvenli olmakla olanaklıdır. Kaldı ki, düşmanın son haftalarda ve aylardaki pratiğini ortaya koyan ve Özgür Politika  gazetesinden aktardığım aşağıdaki haber özetleri bile durumun anlaşılması için yeter. Düşmanın ne yaptığını ve ne yapacağını sahte barış çığırtkanlarının tasfiyeci teorik analiz ve siyasal değerlendirmeden çok daha iyi anlatan bu haber özetleri, yaşamın en iyi öğretmen olduğunu da gösteriyor:
“Bursa’da kaldıkları otelde önceki akşam saldırıya uğrayan ve can güvenlikleri olmadığı için dünkü duruşmaya katılmayan PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan’ın avukatları kendilerine yapılan saldırıların planlı ve organizeli olduğunu belirttiler.” (4 Haziran 1999)
“İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı Akın Birdal, daha önce hakkında verilmiş hapis cezalarından dolayı Ankara Merkez Kapalı Cezaevine konuldu.” (4 Haziran 1999)
“İşkence mağdurlarına tedavi hizmeti veren Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Amed Temsilcisi Av. Sezgin Tanrıkulu, bölge olarak tanımlamak zorunda kaldığı Kuzey Kürdistan’da gözaltında işkencenin tüm hızıyla devam ettiğini belirterek, kendilerine çok sayıda başvuru yapıldığını söyledi.” (4 Haziran 1999)
“Almanya hükümeti, Türkiye’nin gazetemiz Özgür Politika’yı bir çok kez ihbar ederek kapatılmasını istediğini doğruladı.” (9 Haziran 1999)
“Türk Dışişleri Bakanlığı, Fransa’da Grenoble belediyesi tarafından açılan Ermeni soykırımı anıtını hazmedemedi. Osmanlı devletinin 1915’ten itibaren 1.5 milyon Ermeni, Asuri-Süryani’yi katletmesini kabullenmeyen Türkiye, sözkonusu anıtın Türkiye-Fransa ilişkilerini bozmayı hedeflediğini iddia etti.” (9 Haziran 1999)
“Dersim’in Mazgirt ilçesine bağlı Germısi (Bulgurcular) köyünü 5 Haziran’da basan Türk devlet güçleri, Kaya Yıldırım adındaki köylüyü PKK’ye yardım ettiği gerekçesiyle ağaca bağlayarak kurşuna dizdi.” (9 Haziran 1999)
“PKK Genel Başkanı A. Öcalan’ın Asrın Davası’nda önerdiği barış ve demokratik çözüm çabalarına ve ARGK Askeri Konseyi’nin Öcalan’ın açıklamaları temelinde hareket edeceklerini belirtmesine rağmen Türk ordu güçlerinin Kürdistan’da başlattığı askeri harekatlar devam ediyor.” (9 Haziran 1999)
“Türk ordusunun Dersim Eyaletine yönelik başlattığı askeri harekatların yer yer devam ettiği bildirilirken, Haziran’ın ilk haftasında ARGK gerillaları ile Türk ordu güçleri arasında çıkan çatışmalarda 18 askerin öldüğü öğrenildi. Hakkari’nin Yüksekova ile Şemdinli ilçeleri kırsal alanındaki çatışmalarda 2 asker öldü.” (13 Haziran 1999)
“Maraş’ın Pazarcık ilçesi Tilkiler köyü mevkiinde 10 Haziran günü ARGK gerillaları ile Türk ordu birlikleri arasında çıkan ve 1 askerin öldüğü, 2 askerin de yaralandığı çatışmanın ardından bölgede başlatılan operasyonun devam ettiği bildirildi.” (13 Haziran 1999)
“Mazlum-Der Genel Başkanı Yılmaz Ensaroğlu, Mayıs ayı insan hakları raporunu açıkladı. Sivil toplum örgütlerine yönelik baskıların arttığına işaret eden Ensaroğlu, örgütlenme önündeki engellerin devam ettiğini söyledi. Ensaroğlu, ‘… Hala köyler basılmakta, abluka altına alınmakta, boşaltılmakta, evler ateşe verilmekte, insanlar kaybedilmektedir’ diye konuştu.” (17 Haziran 1999)
“Türk devletinin sendikacılar ve demokratlar üzerindeki sindirme politikaları artarak devam ediyor. Türkiye Deri-İş Sendikası Tuzla Şube Sekreteri Hasan Sonkaya 15 Haziran günü gözaltına alındı. Aynı gün savcılığa çıkartılan Sonkaya tutuklanarak Kartal F Tipi Cezaevine gönderildi.” (17 Haziran 1999)
“Türk ordu birlikleri Van’ın Başkale ile Gürpınar ilçeleri arasındaki kırsal alanı kapsayan bir operasyon gerçekleştirdi. ARGK gerillalarının, operasyonları pusu eylemleriyle karşılaması sonucu ilk belirlemelere göre 9 asker öldü, 11 asker de yaralandı.” (17 Haziran 1999)
“KESK, maaş zamları önerisine karşı dün ‘Bordro yakma eylemi’ gerçekleştirdi. Antep’te, KESK’e bağlı memurların, maaş artışı önerisine karşı düzenlemek istediği eyleme polis saldırdı. 6’sı sendika şube başkanı olmak üzere 34 kişi gözaltına alındı. Mersin’de düzenlenen ‘Bordro yakma eylemi’ne, izinsiz olduğu gerekçesiyle saldıran polis, KESK Genel Başkanı Siyami Erdem ve 20 kişiyi gözaltına aldı.” (17 Haziran 1999)
“Nazilli E Tipi Cezaevinde, cezaevi idaresinin provokatif amaçlı saldırılarda bulunduğunu belirten PKK’li savaş esirleri, üzerlerindeki yıldırma, sindirme politikalarına hız verildiğini bildirdi.” (20 Haziran 1999)
“Çiğli Organize Sanayi Bölgesinde bulunan İnteks Tekstil fabrikasından işten çıkarılan işçiler önceki akşam silahlı saldırıya uğradı; saldırı sonucu 1 işçi ağır yaralandı.” (20 Haziran 1999)
“Mardin’in Nusaybin ilçesi Duruca nahiyesi yakınlarında başlatılan harekatta çatışma çıktı… 17 Haziran günü çıkan çatışmada, ilk belirlemelere göre 3 Türk askeri öldü, 2 asker de yaralandı. Çatışmalarda 1 ARGK gerillasının da yaşamını yitirdiği bildirildi.” (20 Haziran 1999)
“Maraş’ın Pazarcık ilçesine bağlı Tilkiler köyü Çerdigen mezrası yakınlarındaki Fıstıkçılar mevkiinde bulunan 15 bağ evi, içindeki eşyalarla birlikte ateşe verildi. İHD’ye başvuran İbrahim Alpdoğan adlı köylü açıkta kaldıklarını bildirdi.” (20 Haziran 1999)
“Maraş’ın Pazarcık ilçesinde 9 Haziran’da 5 köye yapılan operasyonda gözaltına alınan 49 kişiden 33’ü tutuklanarak Maraş Cezaevi’ne gönderilirken, serbest bırakılanlardan Bilal İper, gözaltı sırasında Türk askerlerinin kendisine dışkı yedirdiklerini belirtti.” (24 Haziran 1999)
“Muş’un Varto ilçesine bağlı köylerde Türk ordu güçleri tarafından sürdürülen askeri harekatlarda 30’un üzerinde köylünün gözaltına alındığı belirtildi.” (24 Haziran 1999)
“Malatya’da İnönü Üniversitesinde uygulanan Kılık-Kıyafet Genelgesini protesto için yapılan gösterilere katılan 43’ü tutuklu 75 kişinin yargılanmasına başlandı… Savcı, yargılanan kişilerden 51’inin ‘demokratik laik cumhuriyete karşı Anayasayı ve mevcut anayasal düzeni zorla değiştirmeye kalkışmak’ suçundan, TCK’nun 146. maddesinin 2. ve 3. bentlerine göre idamla cezalandırılmasını talep etti.” (24 Haziran 1999)
“Adana’da gözaltında olduğu kabul edilen, ancak ‘Dörtyol kırsalında mayına bastı’ denilerek cesedi ailesine teslim edilen Rasim Kayra’nın annesi Zeynep Kayra, oğlunun açıkça infaz edildiğini belirtti.” (30 Haziran 1999)
“ARGK gerillaları tarafından 22 Haziran tarihinde Dersim’in Ovacık ilçesine yönelik gerçekleştirilen, bir polisin ölümü ile bir polisin yaralanması ile sonuçlanan çatışmadan sonra siviller üzerinde yoğunlaştırılan baskılar sürüyor.” (30 Haziran 1999)
“Amed’in Lice ilçesine bağlı köy ve mezralardaki köylülere, Haziran ayının gıda alım fişleri, ikinci bir emre kadar verilmeyeceği  bildirildi. Ambargo nedeni ile stokları tükenen köylülerin Amed’den getirdikleri gıda maddelerine de el konuldu… Bu arada Bingöl’ün Yayladere ilçesine bağlı Hasköy, Cönek, Maran, Şıxan, Anzeving, Avtariç ve Zeynelli köyleri ile Elazığ’ın Karakoçan ilçesine bağlı 40 köye yönelik Haziran ayı başında uygulamaya konulan gıda ambargosunun, köy sakinlerini açlıkla karşı karşıya getirdiği bildirildi.” (30 Haziran 1999)
“PKK Genel Başkanı A. Öcalan’a verilen idam cezasından sonra Kuzey ve Güney Kürdistan’daki çatışmalar arttı. Çatışmalarda 22 asker öldü, 3 gerilla yaşamını yitirdi.” (4 Temmuz 1999)
“Amed’in Hani ilçesine bağlı Huri köyü Türk ordu birlikleri tarafından boşaltıldı. Uzunlar köyüne düzenlenen baskında ise köylüler dayaktan geçirildi. Siirt’in Eruh ilçesine bağlı ve daha önce boşaltılan üç köy de ateşe verildi.” (4 Temmuz 1999)
“ARGK gerillalarının gerçekleştirdiği eylemden sonra Türk devlet güçleri ilçede gözaltı furyası başlattı. Aralarında HADEP’lilerin de bulunduğu 67 kişi gözaltına alındı.” (4 Temmuz 1999)
“Türk Kara Kuvvetlerinin ABD’den tedarik edilmesi planlanan 50 adet S-70 Blackhawk (Karaşahin) tipi genel maksat helikopterlerden ilk 10’unu resmen teslim aldığı bildirildi.” (4 Temmuz 1999)
“Türk ordu güçlerinin Kürdistan’da sivil halka yönelik başlattığı şiddet her geçen gün tırmandırılırken, Şırnak’ın İdil ilçesinde 11 yaşındaki bir çocuğun kafası taşla ezilerek öldürüldü. Amed’in Lice ilçesine bağlı köylerde ormanlık alanlar, ekinler, bağ bahçeler askerlerce ateşe verildi. Erzurum’un Çat ilçesine bağlı Karabey köyüne baskın düzenleyen Türk askerleri ise 10 evi ve ahırı içindeki eşyalar ve hayvanlarla birlikte yaktı.” (7 Temmuz 1999)
“Siirt’in Ziyaret beldesine bağlı Mizzi ve Kox köylerine gerilla kılığında giden özel tim elemanları halktan zorla 1 milyar lira para topladı. Ardından köye baskın düzenleyen askerler köylüleri PKK’ye yardım etmekle suçladılar.” (7 Temmuz 1999)
“Türk ordusuna bağlı askeri birliklerin 2 Temmuz günü Güney Kürdistan’a yönelik başlattığı askeri harekat devam ediyor. Harekatın Haftanin alanında yoğunlaştığı bildirildi.” (7 Temmuz 1999)
“Çankırı Valisi Ayhan Çevik’e yapılan bombalı saldırının failleri oldukları iddiasıyla, tutuklanarak Eskişehir Özel Tip Cezaevine konulan Kemal Ertürk ve Bülent Ertürk’ün başlattığı açlık grevinin ölüm sınırına geldiği bildirildi. Av. Filiz Kalaycı, Kemal Ertürk’ün açlık grevinin 51., Bülent Ertürk’ün ise 44. gününde olduğunu ve tüm girişimlerinin sonuçsuz kaldığını açıkladı.” (7 Temmuz 1999)
“Adana’da jandarmalar tarafından hırsızlık yaptıkları iddiasıyla geçen hafta gözaltına alınan Bitlis’in Hizan ilçesi nüfusuna kayıtlı H. S. (13) ve Van nüfusuna kayıtlı olan M. A. D.’nin işkenceye maruz kaldıkları belirtildi.” (16 Temmuz 1999)
“Kuzey ve Güney Kürdistan’da Türk ordusunun aralıksız olarak sürdürdüğü operasyonlarda çıkan çatışmalarda 17 asker ve 13 PDK’lı öldü.” (16 Temmuz 1999)
“Ankara Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde (GATA) askerlik yaparken 12 Temmuz Pazar gecesi intihar ettiği iddia edilen 24 yaşındaki Süleyman Aksoy’un babası Ali Aksoy, oğlunun ölümünün şüpheli olduğunu belirterek yetkililerin bir an önce açıklama yapmasını istedi.” (16 Temmuz 1999)
“Almanya’da siyasi sığınma hakkına sahip ERNK (=Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi) Avrupa Örgütü üyesi Cevat Soysal’ın seyahat için gittiği Moldova’da Türk devletine teslim edilmesi, Türk devletinden kaçarak Avrupa’ya sığınan Kürdistanlıların can güvenliğini gündeme getirdi.” (23 Temmuz 1999)
“Şemdinli karakolunda 18 Temmuz günü ARGK gerillalarının pusu kurması sonucu çıkan çatışmada 2’si özel harekat timi elemanı 6 askerin ölmesinden sonra askerler, Altınsu köylülerine saldırdı. Birçok köylünün yaralandığı saldırıya tepki gösteren Şemdinli halkı ayağa kalktı…
“Köylülerin İlçe Jandarma Karakoluna götürülmesinden sonra, Altınsu, İncesu ve Dereboyu köylüleri toplanarak ilçeye doğru yürüyüşe geçti. İlçe girişindeki karakolda durdurulan köylülerin ilçe merkezine girişlerine izin verilmeyince, ilçe halkı da toplanarak destek amacıyla karakola yürüdü.” (23 Temmuz 1999)
“Mardin Belediye Başkanı Abdülkadir Tutaşi’nin adamları önceki gün saat 22:00 sıralarında polis desteğinde grev çadırına baskın düzenledi.” (23 Temmuz 1999)
“Kızıltepe’de 20 Haziran günü kaymakamlık binasına ARGK gerillaları tarafından düzenlenen saldırı ardından, polisin ilçe sakinleri üzerinde uyguladığı baskı devam ediyor.” (23 Temmuz 1999)
“Özgür Bakış gazetesinin Batman bürosuna sivil polisler 20 Temmuz günü saat 15:30 ile 17:30’da iki kere baskın düzenledi. Baskında… polisler büro temsilcimiz Narin Adsan, muhabirler Salih Erol, Kemal Şahin, Hüseyin Gündüz ile çalışanlar Selim İmret, Filiz Yürek ile Reşat Tunç ve büroda misafir olarak bulunan Melik İl Behmandoğu’yu gözaltına aldılar.‘ (23 Temmuz 1999)
“Amed’in Dicle ilçesine bağlı Keferberi (Baltacı) köyüne 19 Temmuz günü askerler tarafından baskın düzenlendi. Evlerde arama yapan askerler, eşyaları dağıtırken, gıda maddelerini de tahrip etti. Samanlıkları ateşe veren askerler, koruculuk dayattıkları köylüleri meydanda toplayarak sıra dayağından geçirdi.” (23 Temmuz 1999)
“Eruh ilçesi kırsalında 7 Temmuz’dan bu yana aralıklarla yapılan harekatlarda ormanlık alanlar ateşe veriliyor. 7 Temmuz günü Paris (Üzümlük) köyü ile daha önce boşaltılan Qalender, Kanika köyleri ile çevredeki bağ, bahçe ve ormanlık alanları ateşe veren askerler, 9 Temmuz günü de Çirav dağındaki ormanlık alanlar ile daha önce boşaltılan Torik köyü çevresindeki meyve ağaçlarını ateşe verdi.
“21 Temmuz günü yine bölgede harekat başlatan askerler geri kalan ormanlık alanları da ateşe verdi. Otların kuruduğu bir zamanda kırsal alandaki ormanlık alanların ateşe verilmesiyle, yangın tüm bölgeyi etkisi altına aldı. Yangın, Eruh ilçe merkezi ile Siirt arasında yer alan tüm bölgeyi etkisi altına alırken, askerler daha önce boşaltılan Hedid (Demirören), Bareşa, Ginyanis (Yeşilören), Torik, Rexene (Kavaközü), Üfaça, Taşiki, Şerika, Banekuxi, Gundidera, Daramile, Mizgeft ve Memira köylerindeki boş evleri de ateşe verdi.” (26 Temmuz 1999)
“İHD Antep Şubesi, Antep Valiliğinin yazılı emriyle, gerekçesiz olarak üç ay süreyle kapatıldı.” (26 Temmuz 1999)
“Batman’ın Kozluk ilçesi Bekirhan beldesine bağlı Yanıkkkaya Jandarma Karakolu, bölgesinde bulunan 19 köye baskın düzenleyerek, köylülerin traktör ruhsatlarını topladı. Köylülere, karakola 6 ile 36 milyon lira arasında bağışta bulunmaları durumunda ruhsatlarının verileceği söylendi.” (26 Temmuz 1999)
                                                     *     *     *     *     *
Peki, bu koşullarda, Türk egemen sınıflarını ve emperyalist destekçilerini sergilemek ve yalıtmak amacıyla devrimci bir barış kampanyası açmak, gerekli ve doğru mudur? Evet, bazı koşullar yerine getirilmek kaydıyla bu, teorik olarak gerekli ve doğrudur.
a) Barışın gerçek düşmanı ve Kürt halkına ve Türkiye ve Kürdistan’daki komünist, devrimci ve ilerici güçlere karşı yürütülen kirli savaşın sorumlusu olan Türk faşizmini ve ABD emperyalizmini hedef almak, onlardan hesap sormak,
b) Kürt ve Türk işçi sınıfları ve halklarının bilincini yozlaştırmamak ve onların zihinlerinde emperyalist burjuvaziye ve onun ajanlarına ilişkin reformist yanılsamalar yaratmamak ve bu güçlerden medet umma anlayışını mahkum etmek,
c) Kürt halkının devrim yapma ve ayrı devlet kurma hakkına ve onun öncüsü PKK’nın yürütmekte olduğu gerilla savaşına ve karşı çıkmamak, bu hakların meşruiyetini asla tartışma ve pazarlık konusu yapmamak,
d) Kürt ve Türk işçi sınıflarının ve diğer emekçilerinin ve onların gerçek dostları olan komünist, devrimci ve anti-faşist güçlerin ülke ve bölge ölçeğinde eylem ve cephe birliğini esas almak kaydıyla böyle bir kampanya açmak hem gerekli ve doğru olur, hem de Türk gericiliği ve militarizminin suçlarını tüm dünya halklarının gözleri önünde sergilemeye hizmet ederdi. Ne var ki, böyle bir kampanya açmanın teorik olarak gerekli ve doğru olmasıyla, onun pratikte gerçekleştirilebilirliği arasında büyük bir fark var.

PKK ve onun Başkanlık Konseyi’nin yukarda da çözümlediğimiz halihazırdaki siyasal konumu ve çizgisi, ERNK ve PKDW’nin politika yapma tarzı ve yönelimleri dikkate alındığında, Kürt ulusal hareketinin ve onun kurumlarının böylesi bir devrimci barış kampanyası içinde yer almalarını beklemek, hiç de gerçekçi olmayacaktır. Her halükarda, sorunun asıl taraflarından birisi olan Kürt ulusal hareketinin ve onun kurumlarının içinde yer almadığı bir kampanyanın başarılı olamayacağı açıktır. Öte yandan, Türkiye komünist ve devrimci hareketi, PKK’dan bağımsız olarak böylesi bir kampanyayı yürütecek güçte değildir. Bütün bu faktörler dikkate alındığında, -Türk gericiliğinin süregelmekte olan uzlaşmaz konumundan bütünüyle bağımsız olarak- böylesi bir devrimci barış taktiğini yaşama geçirme şansının, bugün için olmadığını söyleyebiliriz.
                                                 *     *     *     *     *
Özgür Politika’nın 7 Temmuz 1999 tarihli sayısında A. Öcalan’ın “Türk devlet yetkililerine iletilmek üzere Cezaevi Yönetimi’ne verdiği” ve “kamuoyunda tartışıl”makta olduğu belirtilen bir mektubun bazı bölümleri yayımlandı. Başkanlık Konseyi’nin bakış açısını ve taktiksel yaklaşımını giderek daha fazla yönlendirdiği izlenimini veren A. Öcalan bu ihanet belgesinde şöyle diyordu:
“Yapabileceğim, gücüm oranında özellikle PKK’dan kaynaklanan amacı çoktan aşan ve çok büyük dış güce, kişiye çıkar aracı haline gelen bu gidişe dur demektir. Şuna çok eminim, bazıları çok iyi niyetli de olsa, bu duruma düşmekten kurtulamıyorlar. Taraftar kitle ve örgüt yapılarımız için bunu önemle belirtmeliyim. Bazıları da benim durumumu örgüt içinde ve dışında gerçekten ister farkında olsun ister olmasın sahte bir yaşam aracına dönüştürmüş. Bu durum ülke içinde çok daha tehlikeli bir etken rolünü oynuyor. Tam bir hastalık halinde bir yaşam aracına, politikasına dönüştürülmüş ve her geçen gün etkisini arttırıyor. Devlet seviyesinde dış güçlerin bunu kullanmaları daha tehlikeli ve iş hızla o kulvara doğru da yuvarlanıyor… Neredeyse kardeşlik çatışması diyebileceğimiz bu çatışmayı derinleştirmek, duygulara boğmak, etkisini uzun geleceğe yaymak en büyük cehalet kadar gaflet ve hatta ihanettir…
“Umut ve beklentim mahkemeden sonra devletin -illa beni veya PKK’yi resmen muhatap kabul etsin demiyorum- uygun bir yöntemle gerçekten tüm sorunların kilidi haline gelmiş bu silahlı çatışmayı kalıcı olarak sona erdirmek için, duyarlı, bilimsel ve durumumuzu bütün boyutlarıyla gözönüne alan bir planlamayla gündemleştirmesi ve payıma düşen görevleri belirlemesidir. Şu anda etkileme gücümüz sona erdirmeye uygundur. Uzun sürmesi kontrolü kaybettirebilir. Çünkü çok çıkar ve güç üzerinde oynuyor… Irak, K. Irak her şeyden önce Türkiye’nin zayıf karın bölgesidir. Darbe er veya geç oradan vurulmaya çalışılacaktır… İşbirlikçi Kürt oluşumu ne kadar Türkiye’nin denetiminde de olsa bu haliyle er veya geç Türkiye’nin aleyhinde en önemli rolü oynayacaktır. Çünkü kullanılmaya çok müsaittir. Bu oluşumun bu biçimiyle doksanlar sonrasında oluşumu; dünya dengeleri içinde Sovyetlerin çözülüşünden sonra Türkiye’nin kaçınılmaz olarak yükselecek konumunu, bölgedeki etkinliğini frenlemek, hatta kendine bağlamak için çok yönlü geliştirildiğinden kuşku duymamak gerekir… Bana göre özellikle son 10 yıldır takip edilen ve giderek adeta bir strateji haline getirilen nokta Türkiye’yi PKK ile, daha sonra benimle yoğun uğraştırıp alttan alta daha kalıcı alt yapıyı başta bir işbirlikçi Kürt oluşumu sağlayıp, böylece birinci aşamaya ulaştıktan sonra ikinci aşamaya açık oynamak olacaktır… Bu aşamada Türkiye’nin çok aleyhine gelişmesi kaçınılmaz olan olaylara, bu oluşumun kendisine Türkiye müdahale ettikçe bu sefer Irak’ın, Yugoslavya’nın ve benzer birçok yerin başına gelen Türkiye’nin başına gelecektir. Yine bana göre birinci tamamlanmak üzere. Bunda şüphesiz PKK ve beni görünür hedef olarak kullanmak ve Türkiye’nin özellikle 1993’lerden beri kilitlenmesi önemli bir rol oynadı. Olan da şimdiden bu demin söylediğim tüm stratejik güçler daha şimdiden kendi Kürdünü, oluşumunu yaratmış, hatta benim dışımda temel güç olarak PKK’yi de parselleme planlarını hazırlamışlardır…” (Özgür Politika, 7 Temmuz 1999, abç)
Aslında herhangi bir yorumu gerektirmeyecek olan bu uşaklık bildirgesinin A. Öcalan’ın duruşma sırasında ve savunmasındaki tutumunun bir devamı olmasının ötesinde bir anlamı yok gibi gözüküyor. Ancak bu açıklamada, PKK ve büyük olasılıkla Başkanlık Konseyi içindeki diri güçlerin tezgahlanan ihanete karşı tutum almaya başladıklarını gösteren veriler, daha doğrusu ipuçları göze çarpıyor. Türk egemen sınıflarını ellerini çabuk tutmaya çağıran tümceler başka türlü yorumlanamaz. (3)

Evet, ihanete karşı çıkmanın ve onu PKK saflarında yürütülecek bir savaşımla açıkça mahkum ve tasfiye etmenin zamanıdır. Ortaya çıkmasında A. Öcalan’ın kendisini PKK’ya ve Kürt halkına dayatma yolundaki planlı ve sistemli etkinliğinin ve PKK kadro ve yöneticilerinin Apo kültüne karşı çıkmamalarının, hatta destek olmalarının yanısıra Kürt halkının siyasal ve kültürel geriliğinin de payının bulunduğu bu ihanet, PKK’yı zayıf düşürmüş, ama yok edememiştir. Esas itibariyle sağlıklı olan beden mikrobu dışarı atmak için verdiği savaşımda yorgun düşecek, ama mikroptan ve onun yol açtığı hastalıktan kurtulduğunda her bakımdan daha da güçlenmiş olacaktır. Burada Başkanlık Konseyi’ne ve tüm PKK kadrolarına son derece önemli bir görev düşüyor. PKK’nın ulusal-devrimci geçmişine ve Kürt halkının devrimci mirasına titizlik ve kıskançlıkla sahip çıkmak, onların dağlarda, zindanlarda, gecekondu semtlerinde vb. verdiği şehitlerin davasını sürdürmek. Bunun için Türkiye ve Ortadoğu işçi sınıfı ve emekçileriyle ve onların komünist ve devrimci öncü güçleriyle sarsılmaz bir kavga birliği oluşturmak. Bu zor ve karmaşık görevin yerine mutlaka getirilmesi gerektiğine ve getirilebileceğine inanmak için pek çok neden var. Ama bir tanesi yeter de artar bile: Kahraman Kürt halkı, ulusal zulümden kurtuluş umudunun yokedilmesine seyirci kalamaz, kalmamalıdır.
                                                 *     *     *     *     *
A. Öcalan, 17 Ocak 1992 tarihli bir konuşmasında emperyalizmin yıllanmış uşağı Talabani’nin kendisine yazdığı bir mektubu yorumlarken şöyle diyordu:
“Talabani mektubunda kapitalizm temelinde dünyanın nasıl yeniden düzene tabi tutulduğunu, ılımlılaşma ve serbest ekonomi adı altında serbest piyasanın nasıl geliştirildiğini belirterek adeta şunları demeye getirmektedir: ‘Emperyalist kapitalizm Kürdistan için kapitalist bir program geliştiriyor. Ben şimdiden buna dört elle sarılmış bulunuyorum. Sen de sarılmak zorundasın. Ulusal kurtuluş, sosyalizm vb. lafları bir yana bırak. Kapitalizmden gelebilecek uşaklık payını alalım. Apo kardeş, eğer bunları yaparsan iyisin, güzelsin; yapmazsan bu yaman dönemde tarih seni tasfiye edecektir…’ ”   (Serxwebun, Sayı: 122, Şubat 1992)

Evet, ‘Apo kardeş’, ‘Mam Celal’in davetine icabet etmiş bulunuyor. Ama PKK Başkanlık Konseyi aynı utanç verici yolu izlememelidir. Konsey’in ve üyelerinin, Türk egemen sınıflarının ve ABD emperyalizminin, Batı Avrupa emperyalistlerinin onayıyla PKK’yı bütünüyle ezmek ve çökertmek yolundaki hedeflerinden asla şaşmadıklarını ve şaşmayacaklarını gösteren pratikten öğreneceklerini umuyor, buna inanıyoruz. Kürt işçi sınıfı ve halkı, Türkiye ve Ortadoğu işçi sınıfı ve halklarıyla omuz omuza emperyalizme, faşizme ve kapitalizme karşı uzun erimli bir savaş yürütmeye, devrime mahkumdurlar. Yaşanan zorluklar ne olursa olsun, sonunda onlar kazanacaklardır.
                                                                                                                             
                                                                                                                    
  
DİPNOTLAR 

(1) Milliyet gazetesinin yazarlarından Derya Sazak’ın 3 Temmuz 1999 tarihli köşe yazısı, “Burkay ve Kürt Solu” başlığını taşıyordu.  Kemal Burkay, Sazak’a gönderdiği notta şöyle demekteydi:
“Biz başından beri Kürt sorununun terörize edilmesine karşı çıktık. Bunu en çok Türkiye’deki rejimin -o zaman 12 Eylül dönemiydi- istediğini söyledik. PKK 1984 Ağustosunda silahlı eylem başlattığı zaman 11 Kürt örgütüyle birlikte yayımladığımız ortak bildiride bu eylemleri yanlış bulduğumuzu söyledik, ‘macera’ olarak niteledik ve ‘halkımızın haklı davasına zarar vereceğini’ söyledik. Şimdi Öcalan, aradan 15 yıl geçtikten sonra aynı noktaya gelmiştir, en azından savunmasında öyle demektedir.”

(2) A. Öcalan mahkemeye sunduğu Savunma’da şöyle diyordu:
”Devletin 90 başlarında dil yasağını kaldırması, dil ve kültür alanına getirilen sınırlı özgürlük ve üst düzey yetkililerinin sorunu kabul edip çözüme yönelik çabaları, en son benim Mart 93 ateşkes yaklaşımım, aslında özgür birlikteliğe giderek vurgu yaptığımız dönemi açıkça ortaya koyuyordu. Bu yıllardan itibaren özgür birlik propagandası hakimdir. 96’dan itibaren bize gelen dolaylı mesajlara çözümü ‘ülkenin bütünlüğü ve devletin bağımsızlığı çerçevesinde demokratik birlik’ biçiminde açıkça sözlü ve yazılı değerlendirmelerimizde esas alıyorduk. Bunda hem devletin yaklaşımlarının eski katılığı aşması hem de pratikte ayrılıkçı yaklaşımın gerçekçi olmamak, pek yararlı bir yol olmamak kadar acı ve kaybının çok olmasının da payı büyüktür. Hayat neyin doğru ve birleşme zemini olabileceğini bize her geçen gün daha açık gösteriyordu.
“Dolayısıyla başsavcılık iddianamesinde, bu hususun basit bir taktik manevra olarak görülmesini, bu çok önemli dönüşümü görüp değerlendirememesini, büyük bir eksiklik olarak görüyorum. Demokratik Cumhuriyet’le demokratik birlik yaklaşımı; stratejik olmak kadar, bizzat mücadelenin bize gösterdiği, dayattığı en doğru çözüm yolu olarak anlaşılmalıdır.” (abç)

(3) Serxwebun’un Haziran 1999 tarihli 210. sayısında yer alan “Halkların Hukuku ve Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” başlıklı yazıda yer alan aşağıdaki tümceler, A. Öcalan’ın rotasına biçimsel bağlılığın arkasında ciddi itirazların yatmakta olabileceğini akla getirmektedir:
“Emperyalistlerin bugün Kürt sorununa yaklaşımları, bilimsel ulus tanımına, ulus haklarına, Kürdistan gerçeğine ve ulusların kendi kaderini tayin hakkına taban tabana zıttır. Bu nedenle Türkiye için düşünülen ve tartışmaya açılan “demokratikleşme” ve “insan hakları” projeleri Kürdistan’daki ulusal sorunu çözmediği gibi, Kürt ulusunun kendi kaderini kendisinin belirlemesi hakkı karşısında da geri ve ilkel bir düzeyi ifade etmektedir.” Aynı yazıda, PKK’nın A. Öcalan’ın çözüm önerilerine kayıtsız koşulsuz bağlı olmadığının altı çizilirken şöyle denmektedir:
“PKK Genel Başkanı A. Öcalan yoldaşın İmralı’da yaptığı açıklamalar ve önerdiği çözüm paketi, bireysel düşünceler değil; Kürt halkının istemleridir. Bu açıklamalarda “Türkiye’den ayrılarak yaşama” değil, “demokratik cumhuriyette, demokratik birliktelik” tercihi yer almaktadır. Bu tercihin nasıl yürüyeceği, ne kadar süreceği, sonraki dönemlerde değişip değişmeyeceği de Türk egemenlerinin değil, Kürt ulusunun vereceği karara bağlıdır. Eşitlik ve özgürlük ilkesi temelindeki bu birliktelik arzusu, Kürt ulusunun bugün için kendi kaderini belirleme noktasında da ilk tercihtir.
“Demek ki Kürtler bugün için başka uluslarla ilişkilenme biçimi noktasındaki haklarını “ayrılma”dan yana değil, birlikte yaşamaktan yana kullanmaktadır. Ancak bu hakkı veya bu tercihi Kürtler adına Türk devleti veya başka devletler istediği veya dayattığı sürece ne Kürtler eşit ve özgür olabilir, ne de Türkler.”

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: