Bay Öndül’ün Masalları ya da Hangi İnsanların Hakları?

11 Nisan 2006’da bianet’te yayınlanan “Barış İsteyenlerin Elini Güçlendirmek Gerek” başlıklı yazıda “Silahlar Sussun, Çatışmalar Dursun” bildirisinin imzacılarından Oya Baydar, Gençay Gürsoy ile Tarık Ekinci’nin ileri sürdüğü görüşler, demokrat ve liberal Türk aydınlarının ve onların kuyruğuna takılanların ideolojik sefaletini bir kez daha gözler önüne serdi. Onlar, iki siyasal güç –bu durumda TSK ile Kürt halkı- arasında süregelen çatışmada, ezen ve haksız tarafa karşı net ve ikircimsiz bir tavır koymak, Kürt halkına ve onun siyasal öncülerine karşı uygulanagelen zulüm ve katliamları, onların son derece alçakgönüllü taleplerine yıllardır sopa, dipçik, darağacı ve kurşunla yanıt verilmiş ve verilmekte olmasını kınamaktan çok uzaklar. Onlar, siyasal çizgisinin niteliği bir yana, PKK’nın, gerek A. Öcalan’ın yakalanmasından önce ve gerekse sonra ilan ettiği tek yanlı ateşkeslere ve sayısız barış ve görüşme çağrılarına Türk Genelkurmayının hep beyaz terör ve şovenist retorikle karşı çıkmış olduğunu ve onun, kuyruğunda sürüklenen burjuva partileri ve medyasıyla birlikte özellikle son 1-1.5 yıldır kasıtlı ve planlı bir biçimde Kürt ve Türk halkları arasında ulusal düşmanlığı körüklemekte olduğunu unutmuş gözüküyorlar. Bu koşullarda, “Gerçekten de, dünyanın hiçbir yerinde silahlı güçler silahlarını bırakmadan masaya oturulamadı. İrlanda deneyimi de, Bask deneyimi de bunu gösteriyor. Silahlı güçlerin ‘silah bırakmaya hazırız’ demesi gerek” (Oya Baydar) türünden argümanlarla Kürt halkını silahsızlanmaya ve pratikte Türk gericiliğine teslim olmaya davet eden bu yaklaşımın “barış” adımı olarak sunulması, tam bir karamizah örneğidir. Gerçekleşmesi halinde böyle bir adım, Kürt halkına herhangi bir kazanım sağlamayacağı gibi, bugün ABD, İsrail ve Britanya ile birlikte Ortadoğu’da emperyalist savaşın ve yayılmacılığın bayrağını dalgalandırmakta olan Türk militaristlerini daha da yüreklendirecektir; yani bir barış değil savaş adımı olacaktır. Tarihsel deneyimin yeniden ve yeniden göstermiş olduğu gibi, az-çok sahi ve az-çok kalıcı bir barışın sağlanması, ezilen sınıfların ve ezilen ulusların emperyalist ve gerici burjuvaziye karşı meşru direnişinin yükseltilmesinden ve bu güçlere ağır darbeler indirilmesinden geçmektedir. Sekiz yıl kadar önce, Gürsoy, Baydar ve Ekinci’nin bugün savunduğu görüşlere benzer görüşler savunan, Hüsnü Öndül’ü eleştirmek için kaleme alınmış olan aşağıdaki yazı, günümüzün burjuva demokrat ve liberal aydınlarının teslimiyetçi görüşlerinin bir eleştirisi olarak da okunabilir.

Garbis Altınoğlu, 12 Nisan 2006

   

  Bay Öndül’ün Masalları ya da Hangi İnsanların Hakları?
                                         2-4 Ekim 1999

   
Özgür Politika’nın 22 Eylül 1999 tarihli sayısında, okuyucuya ilk bakışta Genelkurmayın ya da Hükümetin bir temsilcisi tarafından kaleme alınmış olduğu izlenimini veren bir yazı yayımlandı. “Tam Bir Yol Ayrımındayız” başlıklı yazı, İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül’ün imzasını taşıyordu. Ama ne yazık ki, az çok tutarlı bir insan hakları savaşımının ve az çok tutarlı bir burjuva demokratizminin damgasını vurması beklenen bu yazı, yalnızca devrim ve sosyalizm davasına değil, ama aynı zamanda Kürt halkına ve ulusal hareketine, ülkemizdeki demokrasi ve insan hakları kavgasına sinsi ve üstü örtülü bir düşmanlıkla nitelenmişti. Aşağıdaki yazı bunu göstermeye çalışacaktır.    

Öndül, Türkiye’de demokrasi sorununun en önemli halkasının Kürt sorunu olduğunu belirttikten sonra sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bu ifade tarzı, sistemi demokratik olarak niteleyenlere, ‘sistem demokratik değildir’ demektir. ‘Sistemi demokratikleştir, insan hakları ve demokratik standartları ulusalüstü insan hakları belgelerindeki standartlara yükselt’ demektir.”    

Acaba İHD Genel Başkanı, ağzına pelesenk ettiği “demokrasi” sözcüğünden ne anlıyor, insanlığın demokratikleşme alanında kaydettiği mesafeyi neye bağlıyor? “Sistemi demokratik olarak niteleyenlere”, yani ülkedeki düzenin bekçilerine seslendiğine, “insan hakları ve demokratik standartları yükselt”meyi onlardan beklediğine bakılırsa o, gerek ülkemizde ve gerekse dünyada demokratikleşme alanında katedilen mesafenin işçilerin ve diğer emekçilerin ödedikleri büyük bedeller karşılığında elde edildiğini bilmemekte ya da bilmezden gelmektedir. Öndül; olduğu kadarıyla günümüzdeki burjuva demokrasinin temelinde İngiltere’deki 1648 devriminin, Fransa’daki 1789 burjuva-demokratik devriminin, İngiltere’deki 1830’ların Çartist hareketinin, Fransa’daki 1871 Paris Komünü ayaklanmasının, Rusya’daki 1917 Şubat ve Ekim devrimlerinin, İkinci Dünya Savaşında Alman, İtalyan ve Japon faşizmine karşı sürdürülen görkemli kavganın, 1949 Çin devriminin ve işçilerin ve diğer emekçilerin gerçekleştirdiği daha bir dizi devrimin ve devrimci kitle hareketinin yattığını unutmuş, ya da belki de hiç bir zaman öğrenmemiştir. O, demokratik hakları, egemen sınıfların, aristokratların, tekelci burjuvaların ve sömürgecilerin ezilen yığınlara, avama, çulsuzlara, “demos”a bağışladığı bir armağan gibi algılamakta ve bugün de “Sistemi demokratikleştir” diye seslendiği tepedekilerin, yani S. Demirel’lerin, H. Kıvrıkoğlu’ların, B. Ecevit’lerin, D. Bahçeli’lerin “ayaktakımı”na haklar bağışlamasını beklemektedir. Onun son dönemdeki af tartışmaları sırasında yaptığı açıklamalarda kimin kimi affetmesi gerektiğini unutarak, hep genel affın kapsamlı olması gerektiğini savunmuş olması da bunu gösteriyor.

Böylelikle o tek sözcükle, anti-demokratik bir konumda olduğunu göstermektedir; ezilen yığınlarla egemen sınıfları ve onların devletini -ikincilerin yararına- uzlaştırmaya, daha da kötüsü “toplumsal barış”ı savunma görüntüsü altında işçi sınıfının ve diğer ezilen yığınların ulusal kurtuluş, demokrasi ve sosyalizm kavgasını yolundan saptırmaya çalışan bir liberal-gerici olduğunu kanıtlamaktadır.    

Egemen sınıfları demokratikleşmenin temel öznesi ya da temel öznelerinden biri olarak gören bay Öndül şöyle sürdürüyor sözlerini:
“Biz, karar vericilere, toplumların geleceğinin duygularla değil, akıl ile planlanacağını söylüyoruz… Bu noktada, kine, intikama, nefret duygularına, zafer ya da yenilgi ajitasyonuna ve propagandasına yer verilemeyeceğine işaret etmek istiyoruz… ”    

Sayın çok bilgili İHD Genel Başkanı “karar vericilere” akıl veriyor ve onlara duygusal değil, rasyonel davranmaları gerektiğini söylüyor. Yani o, bu düzenin sahiplerine, yani bankaları, tekelleri, fabrikaları ve devlet aygıtını elinde bulunduran baylara ve bayanlara, onyıllardır bu ülkeyi yöneten ve milyonlarca çocuk ve kadın işçi de içinde olmak üzere işçilerin ve diğer emekçilerin kanını emenlere ve dökenlere, Kürt halkına karşı bir dizi katliam ve sayısız cinayet gerçekleştirmiş ve gerçekleştirmekte olan egemen sınıflara, Susurluk’un mimarlarına, faili meçhullerin ve gözaltında kayıpların sorumlularına, Kontrgerilla şeflerine, ülkemizi ABD emperyalizminin Irak’a, Yugoslavya’ya ve diğer bölge ülkeleri ve halklarına yönelik saldırılarının üssü haline getirmiş ve getirmekte olanlara, yurdumuzun zenginliklerini “özelleştirme” adına emperyalist burjuvaziye peşkeş çekenlere tavsiyelerde bulunuyor. Hem de insan hakları ve demokrasi adına!    

Önce kendisine, egemen sınıfların kendi çıkarlarının nerede yattığını pekala bildiklerini, dolayısıyla onların bay Öndül’ün ve benzerlerinin “parlak” düşüncelerine pek de gereksinim duymayacaklarını anımsatmalıyız. Gene de kendisinin bileceği bir şey tabii. Ne de olsa ülkemizde insanların diledikleri mesleği seçme özgürlüğü var. Ne var ki, o zaman kendisine yanlış koltukta oturduğunu söylemek gerekecek. Bay Öndül’ün yerinin İHD Genel Başkanlığı koltuğu değil, burjuva hükümetinin insan hakları danışmanlığı koltuğu olması ya da kendisinin İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Ali İrtemçelik’in makamına aday olduğunu açıklaması gerekirdi. Tabii o, bu verilerin ışığında kendisinin, işçileri ve diğer emekçileri ve Kürt halkını aldatmaya, onların demokrasi, ulusal bağımsızlık ve sosyalizm kavgasını yolundan saptırmaya çalıştığını ve objektif olarak egemen sınıfların bir ajanı gibi davrandığını söylememizden alınmamalıdır. Öndül daha sonra şöyle buyuruyor:
“… bir siyasal organizasyon (devlet de bir siyasal organizasyondur, ama bunu devlet dışı organizasyonlar açısından söylüyoruz) silahla, şiddet araçlarıyla ve şiddet uygulayarak bir kişiye, bir topluluk ya da halka bir şeyi belirli bir süre yaptırabilir, onu susturabilir de… Bir devlet de, otoritesini silahla, şiddet araçlarıyla ve bunları ölçüsüz ve hukuka aykırı olarak kullanmak suretiyle sağlayabilir… Görünürde sükunet sağlanmış olabilir. Her iki durumda da ve her tür siyasal organizasyon açısından da, sözkonusu olan, halkın beyninde ve yüreğindeki nüfuz alanıdır. Bununsa, silahla ve genel olarak zor araçlarıyla sağlanamayacağı açıktır.” (abç)    

Bay Öndül’ün “devlet dışı organizasyonlar”a, yani esas itibariyle burjuva devletlerine karşı savaşım veren komünist, devrimci ve ulusal kurtuluşçu örgütlere yaptığı bu göndermenin, sıkıyönetim komutanlarının ya da burjuva polis şeflerinin söylediklerinden bir farkını gören varsa beri gelsin. O, PKK da içinde olmak üzere ulusal ve toplumsal kurtuluş hareketlerinin otoritelerini “halkın beyninde ve yüreğinde” bir “nüfuz alanı” yaratarak değil, “silahla, şiddet araçlarıyla ve şiddet uygulayarak” oluşturduklarını ileri sürerken, egemen sınıfların karaçalmalarını yinelemekten ileri gidemiyor. Yani sayın Genel Başkana göre, düzene karşı devrimci şiddet yöntemleriyle kavga veren örgütler otoritelerini “silahla, şiddet araçlarıyla ve şiddet uygulayarak” sağlamaktadırlar. Egemen sınıflara ve emperyalistlere, “çok aşırı gitmemek”, yani kendi deyişiyle “ölçüsüz ve hukuka aykırı ol”mamak kaydıyla  ezilen sınıflara ve halklara beyaz terör uygulama hakkını tanırken, halkı bu haktan yoksun bırakan bay Öndül’ün ne menem bir demokrat ve insan hakları savunucusu olduğu belli oluyor!   

Dünya deneyiminin de gösterdiği gibi, zaman zaman özellikle -PKK da içinde olmak üzere- küçük-burjuva devrimci ve ilerici hareketlerinin mutlaka eleştiri konusu yapılması gereken hatalı, yani yer yer halkı hedef alan şiddet uygulamalarına rastlanmaktadır. Ancak bu, asla, emperyalistlerin, sömürgecilerin ve egemen sınıfların ezilen sınıflara ve yığınlara karşı sistemli ve kitlesel bir biçimde uyguladıkları beyaz terörle, onların katliamları ve jenosidleriyle aynı kategoriye konamaz.  Her şey bir yana, böylesi bir yaklaşımın PKK’yı, onun devrimci mirasını ve Kürt halkını savunmakla da hiç ilgisinin bulunmadığı açıktır.    

Öndül, A. Öcalan’ın Savunmasına da büyük değer biçiyor ve onu şu sözlerle övüyor:
“Böylece, Savunma, yıllardır geniş demokratik kamuoyunu oluşturan kesimlerle ortak bir paydada buluşmuştur. Kalkış noktaları ve gerekçelendirmeleri ve üslubu ne olursa olsun toplumun çok farklı kesimlerinin tezleriyle, sonuçta, buluşulmuştur.”     
Öndül daha sonra şunları söylüyor:   
“İkinci temel tez ise, Savunmada genel bir değerlendirme, istek ve eğilim olarak beliren ve daha sonraki süreçte de tamamen silahsız politik faaliyet perspektifidir. Bunun ilk adımı olmak üzere, silahlı güçlerinin yurtdışına çıkarılmasıdır.   
“… Biz, politik çalışmanın barışçıl demokratik araç ve yöntemlerle yürütülmesini herkese tavsiye ve telkin ederiz… Dolayısıyla, PKK’nin en azından başlangıç olmak üzere, silahlı gruplarını TC dışına çıkarması ve çatışmadan kaçınması, bu haliyle bile memnuniyet vericidir…   
“Tüm toplum kesimlerine düşenin de bu süreci derinleştirerek, hem devlet organlarının insan hakları ve demokratik standartları için çalışmak hem de PKK’nin bu çizgisinin derinleşerek silahı politik çalışmada bir araç olmaktan çıkarma doğrultusundaki adımlarını realize etmesini istemektir… Böylelikle, hem hiç bir yurttaşımız -asker, polis, PKK militanı, ya da çatışmalardan zarar görmesi olası kişiler- zarar görmeyecek, hem de politika kendi doğal araç ve yöntemleriyle yapılabilecektir.” (abç)   

Bay Öndül’ün “altın top” olarak nitelediği A. Öcalan’ın Savunma’sının içeriğine ve tezlerine sahip çıkması başlıbaşına bir talihsizlik olmuştur. Burada bunun ne anlama geldiği üzerinde uzun boylu durmayacak, ancak bir insan hakları savunucusunun, A. Öcalan’ın en iyimser anlatımla “son derece tartışmalı” olarak nitelenebilecek siyasal pozisyonuna kendisini ve derneğini angaje etmesinin çok ağır bir hata olduğunu anımsatacağım. A. Öcalan’ın bugün “toplumun hangi “kesimlerinin tezleriyle buluşmuş” olduğu, mesajlarını “toplumun hangi kesimi” aracılığıyla ya da hangi kesiminin buyruklarıyla dışarıya ulaştırdığı bellidir. Sayın Genel Başkan, Türk burjuva devletinin güçlenmesini, bölgede lider ülke olmasını ve dolayısıyla yayılmacı
savaşlara girişmesini savunan bir kişinin tezlerine angaje olmanın insan haklarını ya da Kürt halkının haklarını savunmayla bir ilişkisinin bulunup bulunmadığını dönüp bir kendine sormalıdır.    

Bay Öndül’e, “insan hakları savunucularının” asıl işlevinin “asker ve polis”lerin ve onların bağlı oldukları devletlerin değil, her türlü şiddet araçlarını kendi tekelinde bulunduran devletlere -ve o devletlerin askerleri ve polislerine- karşı yurttaşların haklarını savunmak olduğunu da anımsatmamız gerekiyor. Onun yaklaşımının, burjuva insan hakları anlayışı bakımından bile son derece tuhaf ve anlaşılmaz olduğunun altı çizilmelidir. Ordu, polis, jandarma, istihbarat örgütleri, cezaevleri, mahkemeler gibi araçlara sahip olan burjuva devletleri ve onların görevlileri, kendilerini yurttaşlarına, özellikle ezilen sınıf ve uluslardan yurttaşlarına karşı “savunmak” için yeterince donatılmış bulunuyorlar. Demek ki onların, kendilerini “savunmak” için Öndül gibi “insan hakları savaşçılarının” yardımına hiç de gereksinimleri yok. Hele “kendi” yurttaşlarının kanını dökmede “uluslararası standart”ların hayli üzerine çıkmış olan Türk burjuva devletinin ve onun asker ve polislerinin bu konuda hiç de sıkıntısı olduğu söylenemez. Daha geçen gün, Ankara’nın göbeğinde Ulucanlar Cezaevini basan bu katiller onbir canımıza kıymadılar mı? O halde bay Öndül’ün asker ve polislerin insan haklarını savunma konusundaki bu gayretkeşlik ve “duyarlılığı” tümüyle yersiz olmanın ötesinde düpedüz gerici bir nitelik taşımaktadır. Bu tutumun, yıllardır “neden öldürülen asker ve polislerin insan haklarını da savunmuyorsunuz?” yaygarasıyla insan hakları savaşçılarını ve ilerici aydınları korkutmaya ve köşeye sıkıştırmaya çalışan faşist rejimin ve onun asker ve polis yazarlarının baskısına boyun eğme olduğu açık değil mi?
Burada, tekelci burjuvazinin generallerinin ve polis şeflerinin sıradan asker ve polislerin haklarını savunma oyununu deşifre etmenin önemine de kısaca değinmeliyiz. Bu baylar ve bayanlar, geçici ya da kalıcı olarak sırtına asker ya da polis üniforması giydirdikleri ve böylelikle aldatarak ya da satın alarak kendi sınıf kardeşlerine ve diğer emekçilere kurşun sıkmaya, cop sallamaya koşullandırılmış olan ve gerçek yerleri ezilen sınıfların ve Kürt ulusunun yanı olan asker ve polislerin çıkarlarını savunmuyorlar. Onlar, işçilerin, Kürt halkının ve devrimcilerin üzerine gönderdikleri sıradan askerleri ve polisleri değil, onların haklarını savunma görüntüsü altında sermayeyi, faşizmi ve emperyalizmi ve kendi klik çıkarlarını savunuyorlar.     

Ama daha da önemlisi burada bay Öndül’ün, “insan haklarının savunulması” olan kendi işlev ve yetki alanını aştığını, ezilen sınıfların ve ezilen ulusların kurtuluşuna ilişkin belirli bir yolun, en rezil ve en pespaye bir reformizm yolunun, egemen sınıflardan demokrasi ve insan hakları dilenme yolunun savunuculuğuna soyunmuş olduğunu söyleyeceğim. Hatta, yazdıklarını daha dikkatli bir biçimde okuduğumuzda bay Öndül’ün bunun da gerisinde olduğu görülecektir. Ezilen sınıfların ve ulusların “kurtuluşu” kavramını da ağzına almayan bay Öndül aslında, tıpkı bay Öcalan gibi teslimiyet yolunu savunmaktadır. Öndül’ün, A. Öcalan’ın, “tamamen silahsız politik faaliyet perspektifi”ni savunması ve PKK’nın “silahlı güçlerinin yurtdışına çıkarılması”nı alkışlaması, “… politik çalışmanın barışçıl demokratik araç ve yöntemlerle yürütülmesini herkese tavsiye ve telkin” etmesi (abç) ve “Tüm toplum kesimlerine düşenin de bu süreci derinleştir”mek ve “PKK’nin bu çizgisinin derinleşerek silahı politik çalışmada bir araç olmaktan çıkarma doğrultusundaki adımlarını realize etmesini istemek” olduğunu ileri sürmesi, nerede ve kimlerin yanında durduğunu gösteriyor. “PKK’nin en azından başlangıç olmak üzere, silahlı gruplarını TC dışına çıkarması ve çatışmadan kaçınması”nı, bu haliyle bile memnuniyet verici” bulan bay Öndül’ün yaklaşımıyla, bu adımı olumlu bulan, ancak bu örgütün aynı yolda daha da “ilerlemesini” ve bütün PKK militanlarının silahlarıyla birlikte teslim olmalarını savunan Genelkurmay Başkanı Org. H. Kıvrıkoğlu’nun, Başbakan B. Ecevit’in ve diğerlerinin yaklaşımı arasında yalnızca bir nüans vardır.    
Burada bay Öndül’ün geçerken ve amiyane deyimle hiç te çaktırmadan, burjuva liberallerinin klasikleşmiş bir hilesine başvurduğunu da görüyoruz. O, “politik çalışmanın barışçıl demokratik araçlarla yürütülmesini herkese tavsiye ve telkin” etmekte (abç), yani “barışçıl” ve “demokratik” kavramlarını özdeşleştirmektedir. Aynı anlayışa göre “şiddet” ve “savaş” kavramları da anti-demokratik kavramıyla özdeşleşmiş olmaktadır! Bu, ezilen sınıfları ve halkları aldatmaya hizmet eden adi bir burjuva safsatasından başka bir şey değildir. Burjuvazi ve emperyalizm hiç de doğrudan ya da sözcüğün alışılmış anlamıyla şiddet kullanmaksızın da milyonlarca ve onmilyonlarca işçi ve emekçiyi yavaş ya da hızlı bir tempoyla katletmekte, yaralamakta ve sakat bırakmaktadır. Kapitalist sömürü sisteminin sürmesi ve bunun bir dizi alandaki doğrudan ve dolaylı sonuçları, gerek metropol ülkelerde ve gerekse özellikle bağımlı ülkelerde geniş işçi ve emekçi yığınlarının yaşamını cehenneme çevirmektedir. Ağır ve çetin çalışma koşulları, iş kazaları, ekonomik ambargo, sağlık ve sosyal sigorta sistemlerinin çöküşü, AIDS ve benzer hastalıkların yaygınlaşması, çevre kirliliği, uyuşturucu kullanımının artışı gibi nedenler her yıl milyonlarca ve milyonlarca kişinin yaşamına mal oluyor. 17 Ağustos depreminde onbinlerce insanımızın yaşamını yitirmesi bunun en taze örneklerinden biri değil midir?

Öte yandan, hangi aklıevvel Amerikan bağımsızlık savaşçılarının İngiliz sömürgecilerine karşı verdikleri bağımsızlık savaşını, Büyük Fransız Devriminin aristokrasiye ve karşı-devrimcilere uyguladığı terörü, işgal altındaki Avrupa ve Asya halklarının Nazizme, faşizme ve Japon militarizmine karşı yürüttükleri partizan savaşlarını ve benzerlerini şiddet içerdiği gerekçesiyle anti-demokratik ilan edebilir? Varsa yüreği etsin!   

Bay Öndül daha sonra şöyle diyor:
“Bu savaşta, her zaman da savaş yasalarına uyulmadığını, bundan da en çok sivillerin zarar gördüğünü belirtmemiz gerekir. Herhangi bir kesimi yargılamaksızın söylemeliyiz ki, ülkemizin insan, doğa ve ekonomik kaynaklarını tüketen bir savaştı bu.” (abç)  

Bugün Kürdistan’da süregelen savaştan “Herhangi bir kesimi yargılamaksızın” söz etmek ve “Herhangi bir kesimi yargılamaksızın” savaş yasalarına uyulmadığından ve ülkenin insan, doğa ve ekonomik kaynaklarının tüketilmesinden yakınmak, bu savaşın sorumlularını gizlemekten ve Kürt halkına karşı işlenen ağır suçların üstünü örtmekten, yani generallerin ve polis şeflerinin yardakçılığını yapmaktan başka bir anlama gelebilir mi? Kürt halkının kanını oluk oluk akıtan ve onu vahşi bir ulusal boyunduruk altında tutmakta direten, PKK’nın bir dizi ateşkes girişimine kan ve ateşle yanıt veren ve varlığını bile kabul etmediği “Kürt sorunu”nu şiddet yoluyla çözmekte inat eden, savaş yasalarına uymamak ve kuralsız bir kirli savaş sürdürebilmek için Cenevre Anlaşması’nın hükümlerinin uygulanmasını kabul etmemekte direten ve şimdi bile “tam ve koşulsuz teslimiyet”ten azına razı olmadığı bilinen Türk egemen sınıfları ile Kürt halkı ve gerillaları nasıl olur da bu savaştan eşit ölçüde sorumlu tutulabilirler?

Hal böyleyken sayın Genel Başkanın, Türk egemen sınıflarını ve onları silahlandıran ve destekleyen emperyalizmi mahkum etmekten kaçınması, tek sözcükle utanç vericidir. Eğer o az çok tutarlı bir burjuva demokratı, az çok tutarlı bir insan hakları savunucusu olmuş olsaydı, uluslararası burjuva hukukunun bundan onyıllarca önce -biçimsel bir tarzda da olsa- ezilen halkların baskıya karşı direniş hakkını kabul ve bu halkların sömürge boyunduruğu altında tutulmasını mahkum ettiğini anımsardı. Örneğin, 10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin Giriş bölümünde,   
“İnsanın istibdat ve baskıya karşı, son çare olarak ayaklanmak zorunda kalmaması için, insan haklarının bir hukuk düzeni ile korunmasının zorunlu olduğu,” (Mehmet Genç, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri, Bursa, Uludağ Üniversitesi, 1997, s. 239) belirtilmekte, yani insanın baskı ve istibdata karşı ayaklanması meşru görülmektedir. Öte yandan, 14 Aralık 1960 tarihli Sömürgelere ve Halklarına Bağımsızlık Güvencesine İlişkin Bildirge’de, emperyalist ve sömürgeci ülkelerin sömürgeleri zorla boyunduruk altında tutması kınanmakta, bu ülkelerin halkları için,   
“4. Onları tam bağımsızlık ve ulusal ülkelerinin bütünlüğüne saygı gösterilmesi yolunda barışçı ve hür iradelerini kullanmaktan alakoyacak her çeşit baskı önlemleri ve bütün silahlı eylemler durdurulmalıdır.” (Adıgeçen kitap, s. 248) denmektedir. Ben kendisine yalnızca şunu söyleyeceğim:   
“Bay Öndül, ezilen sınıflara ve ezilen uluslara ve bu arada PKK’ya ve Türkiye devrimci hareketine strateji ve taktik babında tavsiyelerde bulunmak, hele onlara, egemen sınıflara boyun eğmelerini önermeye cüret etmek sizin işiniz değildir. Lütfen haddinizi bilin ve çizmeyi aşmayın. Eğer Kürt ve Türk işçi sınıflarının ve halklarının kavgasına alçakgönüllü bir destek sunmak istiyorsanız, ülkemizde insan haklarına karşı Türk devleti ve onun asker ve polisleri tarafından her gün, her saat işlenmekte olan suçlara karşı durunuz. Eğer bunu da yapamıyorsanız, gölge etmemeniz ve köşenize çekilip oturmanız en hayırlısı olacaktır. Bu yolda ilerlemekte diretirseniz, sizi Türk burjuvazisinin ve Genelkurmayının bir ajanı olarak suçlamamızdan ve sergilememizden de alınmamalısınız.”    

Öte yandan bay Öndül’ün emperyalizme karşı savaşım ya da tutum alma diye bir derdi olmadığı, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesinden yana olduğu, hatta buna can attığı da anlaşılıyor. İnsan hakları savunuculuğunun, kişiyi Türkiye gibi bağımlı ülkelerin emperyalist sistemle daha fazla ekonomik ve siyasal “entegrasyonu”nun avukatlığını yapmakla yükümlü kıldığına inandığı anlaşılan bay Öndül bu konuda şunları söylüyor:   
“Savunma’da dile getirilen görüşlerin ve silahsız politik perspektifin, gerilimi düşürdüğü bir olgudur. Bu durumun gelişme için elverişli bir ortam yarattığı da. Böyle bir durumda, AB üyeliği için de bir yol açılmış olmaktadır. Sınırları içinde büyük sosyal olayların ve silahlı çatışmaların cereyan ettiği bir ülkeyi, AB’nin bünyesine katması ve bu çatışmalarda taraf durumuna düşmesini beklemek çok yanlış bir değerlendirme olur.   
“O nedenle, ılıman iklim ve silahların kesin olarak susması perspektifi AB-Türkiye ilişkilerini müthiş etkilemiş ve Türkiye’ye inisiyatif kazandırmıştır.
Belirtilen durumda, AB perspektifinin realize olması da bu iklimin devamına bağlıdır. Ölüm cezasının infazı ise, bırakınız AB perspektifinden ebediyyen uzaklaşılmasını, Avrupa Konseyi ve pek çok ikili ilişkinin dondurulması sonucunu doğuracaktır.”    

İlahi bay Öndül; AB ve ABD emperyalistlerinin yalnızca Türkiye ve Kürdistan’daki bu çatışmada değil, Endonezya, Yugoslavya, Kolombiya, Batı Sahra, Filistin, Filipinler, Kongo, Sierra Leone, Peru, Güney Afrika vb. ülkelerdeki çatışmalarda da baştan beri taraf olduklarını, ateşteki kestanelerini başkalarına aldırmakta ustalaşmış olan emperyalistlerin çoğu zaman bu savaşların açık ya da gizli tarafları olduğunu hala anlayamamışsınız! Hadi bunu anlamadınız diyelim; daha geçenlerde, “aşırı solcu” bir gazetede değil, Milliyet gibi “saygın” bir burjuva gazetesinde yayımlanan “Özel Timleri ABD Eğitti” başlıklı haberi okumamış olabilir misiniz? (1) Her şey bir yana, bu emperyalist devletlerin senatolarında, parlamentolarında, basınında vb. Türkiye’ye satılan silahlar ve işkence aletleri, bu ülkelerde eğitilen polis şefleri, Kontrgerilla ve Özel Tim elemanları konusunda yıllardır yapılan ikiyüzlü tartışmalardan, ABD, Almanya, İngiltere gibi “çağdaş demokrasiyle” yönetilen ülkelerin o çok saygı duyduğunuz “seçkin” devlet başkanlarının, başbakanlarının ve bakanlarının PKK’nın önderlik ettiği Kürt ulusal hareketini “terörizm” demagojisiyle karaladığından ve böylelikle aynı zamanda Kürt halkına karşı sürdürülen kirli propaganda savaşına da bir taraf olarak katıldığından da habersizsiniz anlaşılan! Ya da belki, daha da kötüsü, habersizmiş gibi davranıyorsunuz!    

Bay Öndül’ün Osmanlı-Türk komprador aydınlarına özgü Batı hayranlığının ürünü olan Avrupa (ve Amerika) tutkusunu, insan hakları savunuculuğuyla nasıl bağdaştırdığını açıklaması gerekiyor. Kendisine sormak gerekir: Türkiye’nin Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya gibi emperyalist ülkelere olan bağımlılığına karşı çıkmak ve bağımsızlığını savunmak yerine, bu bağımlılığın daha da derinleşmesinden yana olmak acaba ne menem bir insan hakları savunuculuğu oluyor? Emperyalizme bağımlılığı ve dolayısıyla onun sonuçlarını savunmak ta bir çeşit insan hakları savunuculuğu olarak anlaşılabilir elbet. Ama bu, en tepedeki bir avuç “insanın” büyük çoğunluğu ve özellikle geri ve bağımlı ülkelerin işçi ve emekçi kitlelerini ezme ve sömürme “haklarının”, daha doğrusu imtiyazlarının “savunuculuğu” olacaktır. Doğan Uluç, Hürriyet’in 13 Temmuz 1999 tarihli sayısında yayımlanan ve Öndül’ün önünde secdeye gelmiş olduğu emperyalist küreselleşmenin sonuçları konusunda bilgi verirken, en zengin ülkelerle en yoksul ülkeler arasındaki uçurumun giderek büyüdüğünü ve 80 ülkenin gelirinin son 10 yılda artacağına azaldığını belirtiyor ve şöyle diyordu:   
“Küreselleşme zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapıyor. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın dün açıklanan raporunda dünyanın en zengin 200 kişisinin servetinin, dünya nüfusunun yüzde 41’ine, yani yaklaşık 2.5 milyar kişinin varlığına eşit olduğunu gösterdi.”    

Demek ki, gerçekten de “Tam Bir Yol Ayrımındayız.” Bay Öndül ve onun gibi düşünenler artık bir karar vermelidirler. Kimin ya da kimlerin, hangi insanların ya da hangi sınıfların haklarını savunacaklar? İliğine değin sömürülen işçilerin, kent ve kır yoksullarının haklarını mı, yoksa TÜSİAD patronlarının ve büyük tekelci burjuvaların haklarını mı? Evleri ve köyleri yakılan ve işkenceden geçirilen, çocukları kurşuna dizilen ve zindanlarda çürütülen ve ulusal haklarından yoksun bırakılan Kürt halkının haklarını mı, yoksa elleri Kürt ve Türk emekçilerinin ve devrimcilerinin kanlarıyla lekelenmiş Türk generallerinin ve Kontrgerilla ve polis şeflerinin haklarını? Dünyanın en zengin 200 kişisinin haklarını mı, yoksa can çekişmekte olan zavallı Afrika’nın ve diğer yoksul ülkelerin yüzmilyonlarca emekçisinin haklarını mı? Bay Clinton ve ortaklarının haklarını mı, yoksa 1991’den bu yana ekonomik ambargo terörünün yol açtığı yetersiz beslenme ve ilaç yokluğuna bağlı olarak 1.5 milyondan fazla ölü veren Irak halkının haklarını mı? Ve en sonuncusu 26 Eylül’de Ankara Kapalı Cezaevi’nde olmak üzere faşizmin zindanlarında yüzlercesi can veren devrimci tutsakların haklarını mı, yoksa onların katillerinin, cellatlarının ve işkencecilerinin haklarını mı? Özcesi, emperyalizmin ve burjuvazinin haklarını mı, yoksa proletaryanın ve ezilen halkların haklarını mı?                                                                                                                                                                                                                                                                      

DİPNOTLAR

(1) Milliyet’in 20 Eylül 1999 tarihli sayısında, Zafer Arapkirli’nin Londra’dan geçtiği bir haberde şöyle deniyordu:   
“BM şemsiyesinde toplanan müdahale gücü, Doğu Timor’da bağımsızlık karşıtı milislere ve Endonezya özel birlikleriyle olası bir çatışmaya hazırlanırken, aynı birliklerin kısa bir süre öncesine kadar ABD ve Britanya tarafından eğitildiği ortaya çıktı.   
“Doğu Timor’daki vahşete katılan özel Endonezya timlerinin eğitimi için sadece Britanya’nın 1 milyon sterlin tutarında bir program uyguladığı ileri sürüldü.   
“The Observer gazetesinin dün manşetten verdiği habere göre, ABD hükümetinin uyguladığı ‘Demir Denge’ adlı gizli bir program çerçevesinde Endonezya birliklerinin eğitimden geçtiği belirtildi.”

              

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: