Çeçen Dramı Aynasında Türk Gericiliği

Garbis Altınoğlu, 2-3 Nisan 2000      
Milliyet gazetesinin 22 Şubat 2000 tarihli sayısında “Ölümüne Bekleyiş” başlıklı bir haber yer almıştı. Bu haberde Rus ordusunun saldırısı sonucunda Çeçenistan’dan kaçarak Türkiye sınırına gelen 104 mültecinin bekleyişinin 5. gününü doldurduğu belirtildikten sonra şöyle deniyordu:   
“Büyük bölümünü çocuklar ile kadınların oluşturduğu Çeçen grup, geçen perşembe günü Türkiye’ye giriş yapmak için Gürcistan’ın Ahıska bölgesine geldi. Ancak talihsiz mülteciler, pasaportsuz oldukları için Türkiye’ye alınmadı.” Çeçen mültecilerin, “Türkiye düştüğümüz durumu görmezlikten gelemez. İnsani yardım bekliyoruz.” dediği belirtilen ve aralarında sara krizi geçiren bir kadınla gribal enfeksiyon teşhisi konmuş bulunan 17 çocuğun bulunduğu anlaşılan bu zavallı insanların karşı karşıya bulunduğu içler acısı durumun Türk gericilerinin yüreğini yumuşatmaya yetmediği anlaşılıyor. Haberde daha sonra, “bölgede hüküm süren sıfırın altında 30 dereceyi bulan korkunç soğukta hayat mücadelesi veren Çeçenler’in girişlerine 5 gündür izin vermeyen Türkiye”nin bu insanların barınma, sağlık ve yiyecek sorunlarını gidermek için lütfen harekete geçtiği ileri sürülüyordu.    

Türkiye sınırındaki Çeçen mülteciler konusu aynı gazetenin 29 Şubat tarihli sayısında, bu kez dış politika yazarı Sami Kohen’in köşesinde ele alındı. Kohen 400,000 Çeçen mültecinin Rusya Federasyonu içinde yer alan İnguşetya’da bulunduğunu ve bunların BM yetkililerinin deyişi ile “vahim şartlarda” yaşadığını belirttikten sonra bir önceki hafta Türkiye sınırına kadar gelen, ama geri çevrilerek Gürcistan’da bir kampa yerleştirilen 104 mültecinin durumuna değiniyor ve şu soruyu soruyordu:   
“Türkiye bu mültecileri geçici olarak kendi topraklarında barındıramaz mıydı?” Anlaşılan barındıramıyor; daha doğrusu barındırmaya yüreği ve olmayan vicdanı yetmiyor. Ama, çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan 104 Çeçen mültecinin dramı, onyıllardır ve özellikle sosyal-emperyalist Sovyet imparatorluğu’nun 1991’de dağılmasından sonra Türki halkların kardeşliğinden, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan bir Türk dünyasının kurulduğundan, Türkiye’nin bu bölgedeki halklara ağabeylik yapması gereğinden söz eden ve bu bölgedeki etki ve prestijinin abartılı propagandasının yardımıyla kendisini ABD ve Batı Avrupa emperyalistlerine pazarlamaya çalışan ve hatta yer yer Turan hayalleri gören Türk gericilerinin balonlarını patlatmaya yetmiştir. Kohen aynı yazıda bu mültecilerin neden Türkiye’ye kabul edilmediklerini şöyle anlatıyor:  
“Ankara’da bir yetkili bunun neden mümkün olmadığını anlatırken, iki nedene değindi. Birincisi, bu gruba izin verilmesi halinde daha yoğun bir mülteci akını ile karşılaşma endişesidir. İkincisi ise, bunun Rusya ile ilişkileri olumsuz etkileyebileceği kaygısıdır…” İşte bu kadar. Başta MHP gelmek üzere gerici ve faşist burjuva partileri ve onların perde arkasındaki suflörü askeri klik, yıllardır azgın Türk şovenizminin bayraktarlığını yapmakta ve Rus emperyalizminin Çeçenler başta gelmek üzere Kafkasya’daki Türk ve Müslüman halklara uyguladığı baskı ve terör konusunda avazları çıktığı kadar bağırmakta. Ama pratik, onların Kafkasya’daki, ve başka yerlerdeki Türk ve Müslüman halkların dostu değil, düşmanı olduklarını ortaya çıkarmıştır ve çıkarmaya da devam edecektir.    

Türk egemen sınıflarının bu milliyetçi, şovenist ve Pan-Türkist demagojisinin öncelikli hedefi öteden beri Türk işçi sınıfı ve emekçileriydi. Onlar bu demagojiye esas olarak Türk işçi ve emekçilerini aldatmak, onları kendi ideolojik ve siyasal boyundurukları altında tutmak ve haklarını aramaktan ve Kürt halkıyla dayanışmaktan alıkoymak için başvuruyorlardı. Bunun böyle olması, Türk egemen sınıflarının ve generallerinin ilerde uygun koşulların oluşması, yani güç dengelerinin değişmesi halinde Batılı emperyalistler yararına ya da onlarla işbirliği halinde Kafkasya’da (ya da başka yerlerde) askeri maceralara girişmeyecekleri ve daha şimdiden bunun ideolojik, siyasal ve psikolojik hazırlıklarını yapmadıkları, hatta bu yönde korkak ve kaçamak bazı adımlar atmadıkları anlamına gelmiyor elbet. Bu bakımdan İzvestiya’nın, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in 14 Ocak’ta Gürcistan’da önerdiği Kafkas İstikrar Paktı’nın “Rusya’nın jeopolitik eğilimlerine karşı hazırlanmış bir girişim olduğu” ve Türkiye’nin bölge devletlerini “yönlendirmeye çalıştığı” yolundaki saptaması, esas itibariyle doğrudur. Aynı şey İzvestiya’nın, “Bağımsız Devletler Topluluğu’nun dağılma süreci ve Gürcistan ile Azerbaycan’ın Rusya’dan uzaklaşma istekleri, Türkiye’nin bölgesel süper devlet rolünü kazanma çabası ile üstüste düşüyor. Ancak Ankara, Kafkasya cumhuriyetlerinin bağımsızlığının tam şekilde garantörü olma rolünü oynamaya hazır değil. Bu ülkelerin, Avrupa yapıları ve NATO’ya entegrasyonu yönünde yönlendirici rol üstlenmeye çalışıyor” biçimindeki saptaması için de geçerlidir. Ancak, Rus burjuvazisinin sözcüsü olan bu gazetenin sözkonusu saptamalardan hareketle, Çeçen direnişini gayrımeşru ve bu orta erimli ABD-Türkiye planının bir parçası gibi göstermeye ve dolayısıyla Rus ordusunun Çeçen halkına karşı giriştiği katliamı haklı göstermeye kalkmasının kabul edilebilir hiç bir yanı yoktur ve olamaz. Çeçen halkının kahramanca direnişinin Rus emperyalistlerinin Kafkasya’daki pozisyonunu zayıflattığı, bu savaşın yeniden başlamasının Azerbaycan petrolünün Batı pazarına taşınması için Bakü-Ceyhan güzergahını öneren Türkiye’nin tezini güçlendirdiği, bölgedeki diğer halkları da Moskova’dan uzaklaşmaya yüreklendirdiği ve dolayısıyla nesnel olarak Rusya’nın düşmanlarının işine yaradığı ileri sürülebilir elbet. Hatta, daha da ileri gidilerek, Çeçen direnişçilerinin Rus emperyalizminin bu düşmanlarından -şimdilik çok sınırlı ölçülerde- destek gördükleri de söylenebilir. Emperyalist ve sömürgeci güçler her zaman “dış güçlerin müdahaleleri”ni gerekçe göstererek, şu ya da bu devletin çıkarlarına hizmet ettiğini söyleyerek ezilen sınıfların ve halkların direnişini karalamaya çalışmışlardır. Ancak böylesi bir desteğin varlığı, ya da sözkonusu direnişin şu ya da bu devletin işine yaraması, ne sözkonusu ezilen sınıfın ya da halkın direnişini gayrımeşru kılmaya yeter; ne de onları boyunduruk altında tutan ve ezen gerici siyasal güçleri aklamaya.    

Türk gericilerine gelince onlar, 1994-96 yıllarında dünyanın ikinci büyük askeri gücüne karşı direnmiş ve bağımsızlıklarını söke söke kazanmış olan bu küçük, ama kahraman halkın Rus emperyalistlerinin 1999’da giriştikleri ikinci saldırıya karşı direnişine yardım etmek şöyle dursun, Çeçen sivillerinin karşı karşıya bulunduğu felaketi bile görmezden ve duymazdan geliyorlar. Daha da kötüsü onlar, Çeçen halkına karşı Rus emperyalistleriyle üstü örtülü bir bağlaşma yapmakta ve Grozni’nin yerlebir edilmesine, binlerce Çeçen sivilin öldürülmesine ve yaralanmasına, evlerinden ve yurtlarından ayrılmak zorunda bırakılmalarına, dolduruldukları konsantrasyon kamplarında işkence görmelerine, Çeçen kadınlarının  tecavüze uğramasına yeşil ışık yakmaktadırlar. Çünkü onların derdi, asla Türki halkların emperyalizmin ve sömürgeciliğin boyunduruğundan kurtuluşu ya da mendi yazgılarını özgürce belirlemeleri değil, kendilerinin ve uşaklık ettikleri emperyalist devletlerin bencil çıkarlarını gözetmektir.

İşte bu yüzdendir ki, 1999 Kasımı’nda Moskova’yı ziyaret eden Başbakan Bülent Ecevit, Çeçenistan’ın “Rusya’nın iç sorunu” olduğunu kabul etmiş ve o zamanlar Devlet Başkanı Vekili olan Vladimir Putin’le Kürt ve Çeçen halklarını hedef alan bir “teröre karşı işbirliği deklarasyonu” imzalamıştı. Bunda Türkiye’nin ve onun arkasındaki ABD emperyalizminin Çeçen halkı da içinde olmak üzere ezilen halklara düşmanlığı ve henüz ya da bugünkü koşullarda Kafkasya’da Rusya’yla açık bir hegemonya kavgasına girmeyi göze alamamaları belirleyici bir rol oynamıştır. Ancak bunda, Türkiye’nin enerji konusundaki büyük boyutlardaki dışa bağımlılığının ve bu bağlamda, aynı ziyaret sırasında kararlaştırılan ve Rusya’nın Türkiye’ye daha fazla doğal gaz satmasını öngören “mavi akım” projesinin ve Türk faşizminin, önderinin ihanetine rağmen henüz PKK’nın silahsızlandırılması ve tümüyle ezilmesi hedefine ulaşamamış olduğu olgularının da ikincil, ama hiç de önemsiz olmayan bir rol oynadığına ayrıca işaret edilmelidir.    
Türk gericilerinin tutumu, aradan, Çeçenistan trajedisinin bütün çıplaklığıyla gözler önüne serildiği daha sonraki yaklaşık dört ay içinde de değişmedi. Şubat ortalarında Reuters ajansı muhabiri C. Jones, bir zamanlar 1 milyonun üzerinde olan nüfusu bu tarihte 30 bine inmiş bulunan Çeçen başkentini “Dante’nin tasvir ettiği cehennem”e benzetiyor, New York Times muhabiri M. Gordon, “Rus askerleri Grozni’yi ele geçirmediler; adeta haritadan sildiler… artık Grozni sadece bir isim…” diyordu. Le Monde gazetesi ise Nazi kamplarını hatırlatan ve yaşlılar, kadınlar ve çocuklarla dolu olan ve sistemli bir işkencenin uygulandığı Çernokozovo kampının yetkilisinin, “150,000 Çeçen bu kamplardan geçmek zorunda. Kamplardan sağ çıkabilenler hayatlarını sakat olarak sürdürecek” dediğini belirtiyordu.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Şubat ayının sonunda, yani bu küçük ülkenin ve halkının tüm dünyanın gözleri önünde kurban edildiği ve çarmıha gerildiğinin hiç kimse tarafından yadsınamaz hale geldiği koşullarda, kendisi tarafından gündeme getirilen sözde Kafkas İstikrar Paktı konusunda görüşmeler yapmak üzere Türkiye’yi ziyaret eden Rus Başbakan Yardımcısı İlya Klebanov’a aynen şunları söyleyecekti:
“Türkiye, terörizmle mücadelede sivil halk ile teröristleri ayırma konusunda büyük bir hassasiyet göstermektedir. Çeçenistan’da da durum aynıdır. Rusya’nın burada teröristlere karşı mücadele verirken, sivil halka zarar vermemesi gerekir. Bunun böyle olacağına inanıyoruz.” Özgür Politika’nın 2 Mart 2000 tarihli sayısında ise Demirel’in sözlerinden duyduğu sevinci gizlemeyen Klebanov’un havaalanında yaptığı açıklamada, “Türkiye’nin Çeçenistan konusunda aldığı tavrı takdirle karşıladığı” ve “Ülkelerimiz arasında, buradaki Kürtler ile Rusya’daki Çeçenler konusunda tam bir fikir birliği ve karşılıklı anlayış vardır.” dediği belirtiliyordu. Yani elleri Kürt ve Türk işçilerinin, köylülerinin ve devrimcilerinin kanlarıyla lekeli Türk gericileri, kendi sınıf kardeşleri olan Rus işgalcilerini ve sömürgecilerini değil, yurtlarını savunmaktan başka bir suçu olmayan Çeçen savaşçılarını “terörist” olarak görmekte ve onların ezilmesine, katledilmesine, bombalanmasına asla karşı çıkmamaktadırlar. Onların, kadın ve çocuklardan oluşan sivil Çeçen mültecilere bile kapılarını açmadıkları dikkate alındığında, Washington’daki efendilerinin hoparlörü ve Türk generallerinin sözcüsü olan uşağın “sivil halka zarar verilmemesi” yolundaki ikiyüzlü dileğinin beş paralık değerinin olmadığı açıktır.    

Rus emperyalistleri öteden beri Çeçenistan’a dönük saldırgan politikalarını, bu ülkenin “bir  terörizm kaynağı” ve Rusya karşıtı siyasal etkinliklerin tezgahlandığı “bir fesat yuvası” olduğu yolundaki savlarla gerekçelendirmeye çalışmışlardır. Örneğin, bizzat kendisi iliğine değin çürümüş Rus mafya burjuva devletinin yöneticisi olan Boris Yeltsin, birinci Çeçen savaşı sırasında 27 Aralık 1994’de yaptığı bir televizyon konuşmasında Çeçenistan’ı,
“… bir suçlular yatağı, totaliter bir devlet ve bir terörizm, etnik gerginlik, uyuşturucu kaçakçılığı, siyasal aşırılık, silah kaçakçılığı, belge sahtekarlığı ve mali dolandırıcılık yuvası” (The Guardian, 28 Aralık 1994) olarak niteleyebilmişti. İkinci Çeçen savaşının başlarında ise Rusya İçişleri Bakan Yardımcısı İgor Zubov, Usame bin Ladin’le ilişkili olduğu ileri sürülen bir İslamcı Çeçen grubunun Dağıstan’a karşı giriştiği saldırıya göndermede bulunarak, “Dağıstan’da yerli ve uluslararası aşırı güçlerle Rusya’nın zayıflamasını isteyen ve amaçlarına uygun olarak petrol akımlarını yeniden yönlendirmek isteyen ülkelerin istihbaratları, çıkarları içiçe örülmüştür” diyordu. Ama o, ikinci Çeçen savaşının başlamasına vesile olan ve Eylül 1999’da Moskova’nın işçi ve emekçi semtlerindeki apartman bloklarında 250’den fazla Rus sivilin ölümüne yol açan patlamaların, Putin kliğinin ileri sürdüğü gibi “Çeçen teröristler” değil, -KGB’nin ardılı olan- FSB ajanları tarafından gerçekleştirildiği yolundaki güçlü kuşkuları ve hatta kanıtları gözadı ediyor. Buna rağmen Rus burjuvazisinin temsilcilerinin bu savlarında belirli bir gerçek payı bulunduğu kabul edilebilir.

Peki, bunun böyle olması neyi değiştirir? Hiç bir şeyi. Bunun böyle olması, sorunun özünün karartılmasını, ağaçlara bakarak ormanı görmezden gelmeyi, yani ezilen ve küçük bir ulusun, dünyanın askeri bakımdan ikinci güçlü devleti olan emperyalist Rusya’ya karşı haklı bir savaş vermekte olduğunun gözardı edilmesini, daha da kötüsü Rus emperyalistlerinin yaptığı gibi Çeçen halkının, alnına “terörist” yaftası yapıştırılarak kollektif olarak suçlanmasını ve toplu katliama tabi tutulmasını asla haklı çıkaramaz. Ezilen ulusların emperyalist, sömürgeci ve işgalci güçlere karşı yürüttükleri savaşlar haklı savaşlardır. Bu bakımdan Marksist-Leninistler, önderliğinin siyasal niteliğinden bağımsız olarak, kolay yutulur bir lokma olmadığını zaten fazlasıyla göstermiş olan kahraman Çeçen halkının Rus emperyalistlerine karşı verdiği ulusal bağımsızlık savaşını desteklemek, onun bu savaştan zaferle çıkmasını dilemek ve bunun için çaba harcamakla yükümlüdürler.

Öte yandan onlar, her fırsatta Kafkasya ve Orta Asya halklarıyla sözümona kardeşliklerini ve dayanışmalarını ilan eden, ama ABD ve Batı Avrupa emperyalistlerine peşkeş çekmeye çalıştıkları bu halkları arkadan hançerleyen ve onlara ihanet etmekte zerrece duraksamayan ve duraksamayacak olan Türk gerici egemen sınıflarının sahtekarlığını ve kalpazanlığını, karşı-devrimci, şovenist ve militarist yüzünü sergilemeli, Ermeni, Kürt ve Türk halklarının bu katillerinin Çeçen halkı da içinde olmak üzere Kafkasya ve Orta Asya halklarının da düşmanı olduğunu göstermelidirler. Kafkasya ve Orta Asya halklarının gerçek kurtuluşu, Türkiye ve Kürdistan proletaryası ve halkları da içinde olmak üzere dünya proletaryası ve halklarıyla kardeşçe bir işbirliği ve devrimci dayanışma kurmaktan, ezilen ve sömürülen sınıfların dünya ölçeğindeki ortak demokrasi ve sosyalizm kavgasında yer almaktan, Sovyet iktidarının dünyanın bu bölgesinde yeniden inşasından ve proleter devriminin zaferinden geçmektedir.                                                                                                                                  

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: