Esnaf Eylemlerinin Aynasında Yansıyanlar

Garbis Altınoğlu

5-6 Haziran 2001  
                                                                    
Küçük esnaf ve zanaatkarların, işçi sınıfının ve işsizlerin bir kesiminin de katılımıyla gerçekleştirdiği ve Mart ayının sonlarında başlayarak Nisan ayının ortalarına kadar devam eden eylemler yalnızca Türkiye’nin yakın tarihinde bir ilk olmakla kalmadı. (1) Tarihsel önem taşıyan bu militan kitle eylemleri, aynı zamanda Türkiye devrimci hareketinin ve onun çeşitli bileşenlerinin taktiksel önderlik yeteneğini ve onun ötesinde devrimciliğini de sınavdan geçirdi. Ne var ki, bu yazı, Türkiye devrimci hareketinin çok zayıf olan taktiksel önderlik yeteneğini ve siyaset yapma tarzını konu almayacak; o, dikkatini Yeniden Atılım ve kısmen de Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak’ın “esnaf eylemleri” karşısında devrimcilik sınavında çakmaları ve sergiledikleri ikircimli, korkak ve devrimci-olmayan tavır üzerinde yoğunlaştıracaktır.
Yeniden Atılım’ın 14 Nisan 2001 tarihli 39. sayısının 3. sayfasında yer alan haber-yorumda küçük esnafın eylemleri titrek bir dille de olsa olumlulanıyor ve şöyle değerlendiriliyordu: “Esnafların öncülüğünde başlayan sokak eylemleri, kısa bir süre içerisinde işçi, işsiz ve yoksul kesimleri de içerisine alan kendiliğinden bir kitle hareketine dönüştü. Kökeni itibariyle ekonomik nedenlere dayanan bu hareket, IMF’yi ve hükümeti hedef olarak belirlemesiyle de siyasi bir boyut kazandı… “Kendiliğinden gelişen bu kitle hareketinin öne çıkan en önemli yanını, hükümeti oluşturan partilerin ve en genel anlamda tüm düzen partilerinin hedef tahtasına oturtulması oldu. Eylemler, emekçilerin faşist rejime duydukları hoşnutsuzluğu ve kitlelerin tepkisini düzen içine akıtmaya hizmet eden düzen partilerine varolan güvensizliğin ulaştığı boyutu ortaya koydu.”
Ama, bu saptamalar Yeniden Atılım’ın aynı sayısında yer alan “Küçük Burjuvazinin İsyanı, Riskler ve Olanaklar” adlı yazıda unutulmakta, içinde önemli devrimci olanaklar taşıyan bu kitle hareketi karşısında liberal-reformist bir yaklaşım sergilenmekte ve şu herzelere yer verilmektedir: “Öte yandan, şu gerçeği de görmek ve eklemek gerekir ki, umutsuzluk içinde isyan eden kent küçük burjuvazisi, daha katı bir diktatörlük heveslilerinin oyuncağı da olabilir. “Tabii ki, kriz ve yarattığı yok olma tehdidi, orta sınıfların aklını kaçırmasına neden olmuş, onları kışkırtarak isyan ettirmiştir. Fakat hepsi bu kadar mı? Küçük burjuvazinin isyanında yalnızca krizin kışkırtıcılığını görmek, gerçeğin önemli bir yanını atlamak olur. Küçük burjuvazi, işbirlikçi oligarşi, büyük burjuvazi ve emperyalizm  tarafından manipüle edilmektedir… Gerek işbirlikçi oligarşi, gerek büyük burjuvazi ve gerekse Washington’daki ağababaları, mevcut burjuva partiler düzeni ve bunların toplam yapılanmasını Türkiye kapitalizminin dünya kapitalist düzeniyle eklemlenmesinin yeniden yapılandırılmasında bir engel, bir ayakbağı gördükleri için, mevcut belirleyici siyaset kadrolarını hizaya getirmek; olmadı tasfiye etmek için yüksek sesle partiler ve seçim yasalarının değiştirilmesini talep ediyorlar… TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan’ın 26 Mart’ta Washington’da yaptığı, ‘Aslında tepkimizi daha açık gösterebiliriz. Ancak sokak kontroldan çıkar endişesiyle dikkatli davranıyoruz. Sertleşmek istemiyoruz. Ama her şeyin bir sınırı var’ şeklindeki açıklaması, işbirlikçi oligarşinin küçük burjuvaziyi manipüle ettiğinin en çarpıcı verisidir. “Sosyalizm mücadelesinin ve güçlerinin dünya çapında halen oldukça zayıf olduğu, keza ülkemizde proletarya hareketinin sosyalist ve devrimci bir önderlikten yoksun olduğu koşullar altında başkaldıran küçük burjuva yığınların devrimci proletaryanın önderliği altında anti-kapitalist bir çizgiye çekilmesi oldukça güçtür.”
Aynı gazetenin, 5 Mayıs 2001 tarihli 42. sayısının Analiz köşesinde yer alan “Esnafın Kaçınılmaz Sonu” başlıklı köşenin yazarı da aynı telden çalmaktaydı. O, gerçek bir devrimcinin yapması gerektiğinin tersini yapmakta, yani bu kitle eyleminin içerdiği devrimci olanakları değerlendirmeye çalışmak ve bu doğrultuda çağrılar ve somut planlar sunmak yerine, siyasal ekonomi anlatan bir profesör edasıyla kitlelere ders vermeye kalkışmaktadır. Yeniden Atılım’ı az-çok düzenli olarak izleyenler, onun, sistemli bir biçimde işçi ile küçük burjuvayı, işçi ile işçi-olmayan emekçiyi birbirine karıştırdığını, işçi sınıfını ‘kitleler’ ya da ‘emekçiler’ içinde erittiğini ve işçi sınıfı, işçi sınıfı devrimciliği ve proleter diktatörlüğü gibi kavramları kullanmaktan özenle kaçındığını bilirler. İşte bu Yeniden Atılım, bu kez işçi-olmayan emekçilerin gerçek bir ayaklanmasıyla yüzyüze geldiğinde, küçük burjuvazinin işçi sınıfıyla farklılığının altını çizmeye ve küçük burjuva kitlelerinin tutarsızlık ve yetersizliğinin altını çizmeye girişiyor. Onun bu konudaki sabıkasını bilmeyenler, fazlasıyla gecikmiş de olsa bu uyanışa kanabilir, hatta bundan bir çeşit sevinç duyabilirlerdi. Ama, Yeniden Atılım, işçi sınıfıyla küçük burjuvazinin farklılığını, tam da küçük esnafın ayaklanması karşısında net bir tutum almaya zorlandığı bu dönemde ve onlara sırtını dönmek için anımsıyor. Böylesi bir kitlesel eylem karşısında duyulması gereken devrimci coşkudan yoksun olan Yeniden Atılım, Marks ve Lenin’den aldığı uzun alıntıların yardımıyla küçük burjuvazinin sınıfsal tanımını yapar, doktriner bir ukala edasıyla onun anti-kapitalist bir sınıf olmadığını göstermeye ve sokağa dökülen kitlelerin ne kadar yanlış düşündüğünü (!) kanıtlamaya çalışırken devrimci içtenliğin zerresini bile taşımadığını ele vermektedir: “Önemli olan, esnaf diye tanımlanan bu küçük burjuva kesimin, yok oluşunun gerçek nedenini görememesi ve yanlış adrese başvurmasıdır… Ayaklanan esnaf, şehir küçük burjuvazisinin; bu sosyal alt grupların temsilcisiydi… “Bu küçük burjuvazinin görmediği ve iktisadi çıkarlarından dolayı da göremeyeceği gerçeklik, onu yok edenin bizzat kapitalizm olduğudur. Kriz dönemlerinde uç noktalara varan yok oluş, kapitalizmin günlük ‘normal’ seyri içinde, yani her gün gerçekleşiyor… Hükümetin alacağı tedbirler de esnafı kurtaramaz. Onun geleceğini, bizzat içinde bulunduğu ilişkiler; kapitalizm belirlemektedir… Önemli olan bu potansiyele, kendi kurtuluşunun da anti-emperyalist demokratik devrimde olduğunu kavratabilmektir. Anti-emperyalist demokratik devrim, toplumun bu kesimini de yabancı sermayenin; emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin hakimiyetinden kurtaracak… tır. Kent ve de kır küçük burjuvazisi, proletaryanın yanısıra devrimin temel gücüdür.”    
Bu alıntıların bütününü gözönüne aldığımızda bir embarrasse de richesse ile karşı karşıya olduğumuzu görebiliriz. Her şeyden önce Yeniden Atılım, sözkonusu esnaf eylemlerine nasıl yaklaşacağına, yani onları savunması mı, yoksa karalaması mı gerektiğine karar verememiş gözükmektedir. (Daha doğrusu o, bu eylemleri karalamaya karar vermiştir; ama “devrimci” adını ve görüntüsünü kurtarabilmek için bir yandan onlara sahip çıktığı izlenimini vermeye çalışırken, bir yandan da demagoji yoluyla okurlarının kafalarını karıştırmaktadır.) Kendisinin de itiraf etmek zorunda kaldığı gibi, bu ‘kitle hareketinin öne çıkan en önemli yanı’, ‘hükümeti oluşturan partilerin ve en genel anlamda tüm düzen partilerinin hedef tahtasına oturtulması’dır. Gene ona göre, bu ‘Eylemler, emekçilerin faşist rejime duydukları hoşnutsuzluğu ve kitlelerin tepkisini düzen içine akıtmaya hizmet eden düzen partilerine varolan güvensizliğin ulaştığı boyutu ortaya koy’maktadır. Peki, hal böyleyse, ‘Küçük burjuvazi, işbirlikçi oligarşi, büyük burjuvazi ve emperyalizm  tarafından manipüle edilmektedir’ biçimindeki gerici tezlerini bu tablonun neresine oturtmaktadırlar? Bunu itiraf etmekle, bu gerici tezlerini kendi elleriyle çürütmüş olmuyorlar mı? Öte yandan, onlar bu durumda, egemen sınıflar tarafından manipüle edildiğini ileri sürdükleri küçük burjuvazinin eylemini, sahte ve ikiyüzlü bir biçimde de olsa, neden alkışladıklarını ve destekler gözüktüklerini açıklamak zorunda değil midirler? Yoksa, tam tersine kendileri mi düzenin efendilerinin -kitle hareketini karalama ve saf ve deneyimsiz devrimcilerin kafasını karıştırma doğrultusundaki- manipülasyonunun bir parçasıdırlar?    
İkincisi; Yeniden Atılım, küçük burjuvazinin ve onun bir parçasını oluşturan küçük esnafın nasıl kurtulacağından emin değildir, ya da sık sık olduğu gibi bu konuda da karşıt ve birbirini çürüten görüşler savunarak okurlarının kafasını karıştırmaya yönelmektedir. O, ‘küçük burjuvazinin’, ‘onu yok edenin bizzat kapitalizm olduğu’nu göremediğini belirtirken, doğru olarak, kapitalizm yıkılmadıkça küçük burjuvazinin kurtulamayacağını söylemektedir:
“Kriz dönemlerinde uç noktalara varan yok oluş, kapitalizmin günlük ‘normal’ seyri içinde, yani her gün gerçekleşiyor… Onun geleceğini, bizzat içinde bulunduğu ilişkiler; kapitalizm belirlemektedir.” Yanısıra o, bu tezin tam tersini ileri sürmekte, kapitalizm yıkılmadan da küçük burjuvazinin kurtulabileceğini söylemektedir:
“Önemli olan bu potansiyele, kendi kurtuluşunun da anti-emperyalist demokratik devrimde olduğunu kavratabilmektir.” (abç) Ama, emekçileri ya da onların bir bölümünü ‘yabancı sermayenin; emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin hakimiyetinden kurt’aracak olan bir devrim meta ekonomisini ve kapitalizmi ve demek ki burjuvazinin işçiler ve diğer emekçiler üzerindeki baskı ve sömürüsünü ortadan kaldırmayacaktır. Küçük üreticilerin olsun, işçi sınıfının olsun, anti-emperyalist demokratik devrimle, yani demokratik bir kapitalizmin kurulmasıyla kurtulabileceği -ve dolayısıyla sosyalizme gerek olmadığı- tezi ise, Yeniden Atılım’ın bir türlü yakasını kurtaramadığı Maoizmin ve çoktandır küçük-burjuva reformizmine evrilmeye başlamış olan bu küçük-burjuva devrimci akımın oportünist siyasetinin temel direklerindendir.    
Üçüncüsü; Yeniden Atılım, bir yandan, hem genel yaklaşımları itibariyle, hem de son değerlendirmelerinde küçük esnafın da içinde yer aldığı küçük burjuvaziyi devrimin temel gücünün bir parçası olarak görmektedir: “Kent ve de kır küçük burjuvazisi, proletaryanın yanısıra devrimin temel gücüdür.” (“Esnafın Kaçınılmaz Sonu”) Dahası, ona göre, “Ayaklanan esnaf, şehir küçük burjuvazisinin; bu sosyal alt grupların temsilcisiydi.” (Aynı yerde) Ama Yeniden Atılım, bir yandan bunları söylerken, bir yandan da, “ayaklanan” kitlelere duyduğu derin güvensizliği ya da daha doğrusu düşmanlığı saklamamakta, adeta onları siyasal gericiliğe armağan etmek için çırpınmaktadır. Yeniden Atılım’a göre küçük esnaf, daha katı bir diktatörlük kurmak isteyenlerin oyuncağı olabilecek konumda olup, “işbirlikçi oligarşi, büyük burjuvazi ve emperyalizm tarafından manipüle edilmektedir.”  Tasfiyecilerimiz, kendisini yok edenin bizzat kapitalizm olduğunu görmediğini ve “iktisadi çıkarlarından dolayı da göremeyeceği”ni ileri sürdükleri küçük burjuvazinin “devrimci proletaryanın önderliği altında anti-kapitalist bir çizgiye çekilmesi (nin) oldukça güç” olduğunu ileri sürmektedirler. Peki ne sanmışlardı? Kendilerine, küçük burjuvazinin anti-kapitalist bir çizgiye çekilmesinin, yalnızca günümüzde değil, her zaman zor olduğunu ve Lenin’in deyişiyle “proleter devriminin kolay görevler tanımadığı”nı anımsatmak gerekir. Dahası, bu durumda, onların Trotskistler gibi küçük burjuvazinin devrimci potansiyelini küçümsedikleri ya da reddettikleri, ama buna rağmen bu katmanı devrimin temel güçleri arasında görmeye devam ederek tutarsızlığın ve ilkesizliğin doruklarında gezindikleri açıktır.    
Dördüncüsü; Yeniden Atılım, kemikleşmiş kuyrukçu ve kendiliğindenci önderlik anlayışını küçük esnaf eylemleri karşısında bir kez daha sergilemektedir. O, “umutsuzluk içinde isyan eden kent küçük burjuvazisinin, daha katı bir diktatörlük heveslilerinin oyuncağı da olabil”eceğini belirtmekte, küçük burjuvazinin, “işbirlikçi oligarşi, büyük burjuvazi ve emperyalizm tarafından manipüle edilmekte” olduğundan yakınmaktadır.    
Değişik tarihsel olguların da gösterdiği gibi yalnızca küçük burjuvazi gibi ara katmanlar değil, işçi sınıfının kendisi de “daha katı bir diktatörlük heveslilerinin oyuncağı” ya da karşı-devrimci girişimlerin kitle tabanı haline gelebilir. Haziran 1953’de Demokratik Almanya’daki işçilerin, 1980’lerde Solidarnosc sendikası çevresinde örgütlenmiş Polonya işçilerinin durumu hemen akla gelen örneklerdir. Peki, böyle bir olasılığın olması, Yeniden Atılım’ın yaptığı gibi kitlelere güvensizlik yaymayı ve kollarını kavuşturup oturmayı ve ayaklanan küçük üreticilere lanet okumayı mı gerektirir? Eğer burjuvazi ve emperyalizm sokağa dökülen, polisle çatışan ve IMF ve burjuva hükümet aleyhine slogan atan kitleleri manipüle ediyorsa (!), o zaman devrimci öncülüğe soyunmuş olan güçlerin bu oyunu bozmak ve sokaklardaki eyleme girişmiş olan kitleleri devrimci hedeflere yöneltmek için harekete geçmeleri gerekmez mi? Ve bu koşullar, varsa eğer, böylesi manipülasyon girişimlerini boşa çıkarmak ve ayaklanan kitleleri devrimci bilinçle aydınlatmak için en elverişli koşullar değil midir? Eğer bostan korkuluğu değil de gerçekten devrimci öncü ise, okurlarının gözünü boyamak için “sokağa, eyleme, özgürleşmeye!” sloganını yıllardır dilinden düşürmeyen Yeniden Atılım’ın da bu elverişli ortamdan yararlanması gerekmez mi?    
Devrimci öncünün görevi,
“Sosyalizm mücadelesinin ve güçlerinin dünya çapında halen oldukça zayıf olduğu, keza ülkemizde proletarya hareketinin sosyalist ve devrimci bir önderlikten yoksun olduğu koşullar altında başkaldıran küçük burjuva yığınların devrimci proletaryanın önderliği altında anti-kapitalist bir çizgiye çekilmesi oldukça güç” olduğu gerekçesinden hareket ederek, yenilgi ve felaket tellallığı yapmak değildir. Bu sonuncusunu yapmaya eğilimli olduğu anlaşılan Yeniden Atılım, “… bu küçük burjuva kesimin, yok oluşunun gerçek nedenini anlayamadığını ve yanlış adrese başvur”duğunu, “onu yok edenin bizzat kapitalizm olduğu”nu görmediğini ve dahası “göremeyeceği”ni ileri sürüyor. Ama o bunu yaparken, işçi ve emekçi kitlelerini demokratik ve sosyalist bilinçle donatmanın devrimci öncünün görevi olduğunu unutuyor ve kendisine herhangi bir misyon biçmediğini bir kez daha ele veriyor. 
Bütün bunlarla yetinmeyen Yeniden Atılım, sokağa dökülen kitlelerin eyleminin somut siyasal içeriğini çarpıtmaya girişiyor. Onun savlarının tersine, Mart-Nisan eylemlerinde, genellikle hükümeti, burjuva partilerini, basınını ve IMF’yi hedef alan küçük esnafın çok da “yanlış bir adrese başvur”duğu söylenemez. Hükümet, burjuva partileri ve basını ve IMF, küçük esnaf da içinde olmak üzere sömürülen sınıf ve katmanların en azılı düşmanları arasında yer almaktadırlar. Onyıllardır siyasal gericiliğin ve cehaletin karanlığına mahkum edilmiş küçük esnaf ve zanaatkar kitlelerinin, ilk tarihsel eylemlerinde kurtuluşlarının kapitalizmin devrilmesinden ve sosyalizmden geçtiğini algılamalarını beklemek, bunu göremeyince ağlayıp sızlanmak, Yeniden Atılım’a yakışıyor doğrusu! Öncü-sınıf ve kitleler arasındaki ilişkinin diyalektiğinden ve dünya devrimlerinin tarihsel deneyimlerinden habersiz gözüken bu ukala ve doktriner bay ve bayanlar, 7 Kasım 1917’de gerçekleşen Ekim Sosyalist Devrimi’nde bile Bolşevik Partisi’ni destekleyen küçük burjuva emekçi kitlelerinin, kendilerini “yok edenin bizzat kapitalizm olduğu”nun bilincine varmış olmadıklarını bilmiyorlar ya da bilmezden geliyorlar.     
Beşincisi ve en önemlisi; Yeniden Atılım’ın kitle hareketi karşısında aldığı liberal-reformist ve gerici tutumdur. Onyıllar boyunca her türlü devrimci siyasal eylemin uzağında kalmış, şovenizm ve anti-komünizmden büyük ölçüde etkilenmiş ve egemen sınıfların, burjuva partilerinin ve askeri kliğin pasif kitle desteği olmuş geniş bir emekçi katmanı belki de ilk kez tarih sahnesine kendine özgü istemlerle çıkıyor ve egemen sınıfların ideolojik ve siyasal vesayetinden kurtulma doğrultusunda adımlar atıyor. Dahası, içlerinde çok sayıda işçi, işsiz ve kent yoksulunun da yer aldığı bu heterojen kitle, ülkenin başkentinde oda başkanlarının yatıştırma çabalarına rağmen saatler boyunca siyasal sloganların egemen olduğu militan kitle gösterileri yapıyor ve kendilerine panzerlerle, gaz bombalarıyla, coplarla saldıran polis sürülerini püskürtüyor, apar topar kaçmak zorunda bırakıyor. Aynı ölçüde militan olmasa da bu eylemler, Konya, Kayseri, Maraş gibi siyasal gericiliğin kaleleri arasında yer alan iller de içinde olmak üzere bir dizi ilde yineleniyor.

Bırakalım komünist olmayı, devrimci olmanın minimal ve olmazsa olmaz ölçütü, bu gelişme karşısında heyecan ve sevinç duymak değil midir? Kendilerine işçi sınıfının ve diğer emekçilerin öncüsü payesini biçenlerden, faşizmin kitle temelini zayıflatan ve devrimi güçlendiren ve işçi sınıfının yedeklerini arttıran bu tarihsel eylemin ülkemiz devriminin tarihinde bir dönemeç noktası olacağını kavramalarını beklemek hakkımız değil mi? Ama hayır. Yeniden Atılım yazarları, bırakalım üstelik resmen “devrimin temel güçleri” arasında saydıkları bu katmanın taşıdığı devrimci potansiyeli kucaklayacak taktiksel planlar oluşturmaya girişmeyi, onların harekete geçmesinden heyecan ve sevinç bile duymamakta, tersine rahatsız olmaktadırlar. Ve devrimci üslubu bile bir yana bırakarak “kriz ve yarattığı yok olma tehdidi”nin, “orta sınıfların aklını kaçırmasına neden ol”duğunu, “onları kışkırtarak isyan ettir”diğini ileri sürmektedirler. Evine ekmek götüremeyen, evinin ve dükkanının kirasını, bankalara olan borçlarının anaparasını ve faizlerini ödeyemeyen küçük esnafın militan eylemini “aklını kaçırma” olarak nitelemek, herhalde aç kalmanın ne olduğunu bilmeyen burjuva liberallerine ve bürokratlara, isyanı akıl kaçırmayla özdeşleştiren reformistlere ve düzen bekçilerine yakışır. 
Manipülasyon savları konusunda ise şunu söyleyebiliriz: Yüzbinlerin katıldığı her önemli kitlesel harekette kuşkulu ve gerici öğeler yer alabileceği gibi, bu tür hareketler burjuvazinin ve emperyalistlerin ve onların siyasal ajanlarının manipülasyon ve saptırma çabalarının hedefi olabilir ve olacaktır da. Mart-Nisan esnaf eylemlerinin başında da böylesi çabaların olduğu anlaşılıyor. Ancak, bu eylemlerin somut analizi, harekete geçen kitlelerin devrimci öfke ve hoşnutsuzluğunun sözkonusu çabaları daha ilk başlarda boşa çıkardığını gösteriyor; gelişmeleri, burjuvazinin at gözlükleriyle değil de az-çok objektif bir tarzda izleyen herkes bunu görebilir. Çanakkaleli köylülerin yürüyüş kararı aldıklarını belirten Çanakkale Ziraat Odası Başkanı Celil Yavuz, “77 yıldır milletin efendisi olan köylüyü artık tutamaz hale geldiklerini” (Özgür Politika,  8 Nisan 2001) söylüyor, Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu Başkanı, “Esnaf bize rağmen sokağa indi.” (Alınterimiz, 19 Nisan 2001) diyordu. Yavuz Donat gibi su katılmadık bir gerici bile Sabah’ın 12 Nisan 2001 tarihli sayısında, Ankara’daki görkemli 11 Nisan eylemini anlatırken şunları söylüyordu:
“Ne zaman bir ‘esnaf lideri’ kürsüye çıksa… Konuşmaya kalksa… Gök gürültüsüne benzeyen gürültü yeniden başlıyordu. Meydan nutuk dinlemek istemiyordu. Ya ne istiyordu? Yürümek! Ama çevre barikat üstüne barikatla kuşatıldığına göre… Yürüyüş nasıl olacak? Olamıyordu tabii. Olamadıkça da… Gerilim tırmanıyor. Yer yer çatışmaya dönüşüyordu.”
Ama ne gam! Subjektivizmin ve tasfiyeciliğin bataklığında kulaç atan ve kıblesini egemen sınıflara dönmüş olan Yeniden Atılım, sokaklara dökülen kitlelerin tarihsel eylemini, faşist rejimi sallayan objektif olarak devrimci pratiğini ve onların kendisini frenlemeye çalışan yöneticilerine haddini bildirmesini vb. görmezden geliyor. TÜSİAD Başkanının 26 Mart’ta Washington’da söyledikleri onun için yeterlidir. Ona göre, bu bayın “sokak kontroldan çıkar endişesiyle dikkatli davran”dıkları yolundaki sözleri, “… işbirlikçi oligarşinin küçük burjuvaziyi manipüle ettiğini” kanıtlamaya yetmekte ve artmaktadır da. Yeniden Atılım’ın devrimci sağduyusunu çoktan yitirmiş olduğunun ve devrimci duygularının can çekişmekte olduğunun bundan daha iyi ve daha somut bir kanıtı olamazdı.
Lenin, 1916 yılında İrlanda’da İngiliz emperyalizmine karşı gerçekleştirilen Paskalya ayaklanmasını bir “darbe” olarak gören, onun “çok gürültü koparmış olmasına karşın, fazla bir toplumsal desteği olmayan, yalnızca kentlerde bir küçük-burjuva hareketi” olduğunu söyleyen Radek’i bir “doktriner” ve “ukala” olmakla suçladıktan sonra şunları söylüyordu: “ ‘Saf’ bir toplumsal devrim bekleyen kimsenin ömrü, bunu görmeye yetmeyecektir. Böylesi, gerçek bir devrimin ne olduğunu hiç anlamayan sözde-devrimcidir. “1905 Rus devrimi bir burjuva demokratik devrimdi. Bu devrim, nüfusun hoşnut olmayan bütün sınıflarının, grup ve öğelerinin vermiş oldukları bir dizi savaşı içerdi. Bunlar arasında en barbar önyargılara sahip bulunan en muğlak ve akılalmaz amaçlar için savaşan yığınlar vardı, Japonlardan para alan küçük grupçuklar vardı, spekülatörler, serüvenciler vb. vardı. Nesnel olarak, yığınların hareketi çarlığı sarsıyor ve demokrasi yolunu açıyordu. Onun için bilinçli işçiler hareketin başında idiler. “Avrupa’da sosyalist devrim bütün ezilenlerin ve hoşnutsuz öğelerin yığın savaşımının patlak vermesinden başka bir şey olamaz. Küçük burjuvaziden ve bilinçsiz işçilerden öğeler, bu devrime kaçınılmaz olarak katılacaklardır -bu katılma olmadan yığın savaşı olanaklı değildir, hiçbir devrim olanaklı değildir- ve, bu öğeler aynı şekilde kaçınılmaz olarak harekete kendi önyargılarını, gerici özlemlerini, zaaflarını ve yanılgılarını da getireceklerdir. Ama nesnel olarak bunlar sermayeye saldıracaklardır, ve dağınık, uyumsuz, karmakarışık, ilk bakışta birlikten yoksun bu yığın savaşı nesnel gerçeğini ifade eden devrimin bilinçli öncü birliği, ilerici (orijinalinde “ileri”- b. n.) proletarya, bu yığınları birleştirip onlara yön verebilecek, iktidarı alabilecek, bankaları ele geçirebilecek, (değişik nedenlerden olmakla birlikte!) herkesin nefret ettiği tröstleri mülksüzleştirecek ve tamamı burjuvazinin devrilmesi ve sosyalizmin zaferini sağlayacak olan başka kesin önlemleri alacaktır. Bu zafer de, hemen kendini küçük-burjuva posadan ‘temizleyecek’ değildir.” (“Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı Üzerine Bir Tartışmanın Özeti”, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Ankara, Sol Yayınları, 1989, s. 210-11)
Lenin, sosyalist devrimin, yani kapitalizmin devrilmesinin gündemde olduğu Batı Avrupa koşullarında bile, küçük burjuvazinin bir bölümünün “bu devrime kaçınılmaz olarak” katılacağını söylüyordu. Ama tasfiyecilerimiz, anti-emperyalist demokratik devrimin gündemde olduğu, yani kapitalizmin devrilmesinin henüz gündemin birinci maddesi olmadığı ve dolayısıyla devrimin toplumsal tabanının daha geniş olduğu koşullarda ülkemizdeki küçük burjuvazinin devrime katılmasını neredeyse olanaksız görüyorlar. Gerek Marksizm-Leninizmle ve gerekse ülkemiz devriminin somut tarihsel deneyimiyle bağdaşmayan bu berbat yaklaşımın ardında, küçük burjuvazinin ilerici ve devrimci potansiyelini küçümseyen Trotskizmin hayaletini görmemek olanaksızdır.
Abdullah Öcalan’dan ve onun borazanlarından esinlenerek yıllardır Türk işçi ve emekçi kitlelerinin “şovenizmle zehirlenmiş ve düşürülmüş” olduğu laflarını ağızlarına sakız eden ve karamsarlık yayanların, kitlelerin eylemsizliğinden yakınan, ama onları harekete geçirmek için ciddiye alınabilecek bir etkinlik sürdürmeyenlerin, böyle bir eylem dalgasıyla karşılaştıklarında apışıp kalmaları nesnelerin doğası gereğidir. (2) Daha da kötüsü, kafayı sokağa dökülen kitlelerin bilinç geriliğine ve kafakarışıklığına takan, birilerinin manipüle ettiği gerekçesiyle kitlelerin faşist rejimi silkeleyen bu eylemlerini küçümsemeye kalkan ve bu eylemlere müdahale için planlar hazırlamayan ve güçlerini seferber etmeyen ve üstüne üstlük, onların bu tarihsel çıkışını karalayanlar, değil öncü, artçı bile olamayacaklardır.
Öncülüğün hakkının, uzaktan ve dergi sayfalarında işçi sınıfına ve diğer emekçilere nutuk çekmekle asla verilemeyeceğini, bunun eylem alanlarında kitlelerin içinde ve önünde yer alarak ve onlar arasında sistemli bir örgütlenme ve siyasal aydınlatma çalışması yürütülerek kazanılacağını, kitlelerin gericiliğe ve burjuvaziye karşı savaşım içinde devrimcileşeceğini (3) hiçbir zaman anlamamış olanlar, doğal olarak Yavuz Donat gibi gericilerin bile gerisine düştüklerini göreceklerdir. Sınıf savaşımı, devrimci olanla olmayanı ayrıştıran bir turnusol kağıdı gibidir. Bu yolda yürümekte diretirlerse, işçi ve emekçi kitle hareketinin önümüzdeki dönemde mutlaka gündeme gelecek olan yeni dalgaları Yeniden Atılım’ı ve onların kafadarlarını hakettikleri yere, şimdiden önemli ölçüde gömülmüş oldukları tasfiyeciliğin batağına bir daha çıkmamacasına gömecektir.
Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak dergisinin esnaf eylemleri karşısındaki tutumu, Yeniden Atılım’ınkiyle özde aynı oldu. Bu derginin 14 Nisan 2001 tarihli sayısında yayımlanan “Sınıf ve kitle hareketini boğmaya dönük kirli planları boşa çıkaralım!” başlıklı yazıda şunlar söyleniyordu: “Sınıf ve emekçi kitlelerin yeni yeni kıpırdanmaya başladığı bir evrede, düzenin kullanılmaya müsait esnaf eylemlerine yaslanarak meşrulaştırmaya çalıştığı ‘yeni’ kriz yönetme taktiklerinin temel hedefi bellidir. Asıl hedef ve amaç, sınıf hareketinin daha baştan önünü kesmek, işçi hareketliliğini daha başlamadan bitirmektir.  “Bu amaç çerçevesinde kirli oyunlar sahnelenmeye başlandı bile. Ankara’da esnaf mitinginde yaşanan ve her zaman karanlık merkezlerle koordineli çalışan sermaye medyası tarafından aşırı bir histeriyle sunulan olaylar, oynanmak istenen oyunu ve elde edilmek istenen sonucu tüm açıklığı ile gözler önüne serdi. Olayların daha akşamında, İller İdaresi Yasası’na dayanılarak Ankara’da bir ay süreyle gösteri yasağı ilan edildi. Böylece hem Emek Platformu’nun 14 Nisan eylemi hem de 1 Mayıs şimdiden yasaklanmış oldu. Bu tür yasaklar, sendika bürokratlarının hiç değilse bir kısmı tarafından, ilan etmek zorunda kaldıkları eylemlerden yan çizmenin de bulunmaz fırsatı olarak değerlendirilecek.”     
Aynı derginin 21 Nisan 2001 tarihli 5. sayısında yer alan bir haber-yorumda ise 11 Nisan’daki esnaf eyleminin, “birkaç gün sonra yapılması planlanan Emek Platformu mitinginin ve hemen arkasından gelen 1 Mayıs’ın önünü kesmek için” miting ve yürüyüş yasağı ilan eden devletin işine yaradığı şöyle anlatılıyordu: “Halihazırda işçi ve emekçi hareketinde merkezi eylem arayışının kendisini güçlü bir biçimde hissettirdiği bir dönemde merkezi eylemliliklerin önünün alınması da hesaplanıyordu. Esnaf eylemi sermaye devletinin tüm bu hesaplarına sadece uygun bir zemin yaratmış oldu.”     
Bu satırları okuyanlar, Yeniden Atılım için yapılmış olan eleştirilerin önemli bir bölümünün Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak için de geçerli olduğunu anlamakta zorlanmayacaklardır. Onun kaleminde, küçük esnafın eylemleri, Emek Platformu’nun eyleminin ve 1 Mayıs’ın önünü kesmek için düzenlenmiş bir provokasyon, burjuva basınının, bu emekçi kitlelerinin tarihsel eyleminden paniğe kapılan egemen sınıfların ruhsal durumunu yansıtan haber ve yorumları ise “aşırı bir histeri” oluveriyor. Bunları söyleyebilenlerin, yüzbinlerce işçi ve emekçinin siyasal sloganlarla sokaklara dökülmesini ve meşru istemleri uğruna devletin “güvenlik” güçleriyle çatışmaya girişmesini bir “kirli oyun” olarak nitelendirebilenlerin tutumunun 1905 Rus devrimini gerçekleştiren kitleler için “Silaha sarılmamalıydılar” diyen Plehanov’un tutumundan  özde bir farkları yoktur. Böylelerinin yapabileceği en hayırlı iş, devrimcilik savlarının bir hiç olduğunu kabul ve bu işin kendilerine göre olmadığını itiraf etmeleri ve köşelerine çekilip çoluk çocuklarıyla uğraşmalarıdır. Yoksa, sınıf savaşımı kendilerini çok daha acımasız bir tarzda ve tempoda layık oldukları yere gönderecektir.                                                                                           
DİPNOTLAR (1) Kuzey Kürdistan’da gerçekleştirilen serhildanlara ve diğer kitlesel gösterilere, halkın diğer katmanlarının yanısıra, doğal olarak küçük esnaf ve zanaatkarlar da katılmışlardı ve katılmaya da devam etmektedirler. Ancak, onlar bu eylemlere öncelikle küçük esnaf ve zanaatkar kimlikleriyle değil, Kürt kimlikleriyle, yani ulusal motiflerle katılıyorlardı. Bu bakımdan, Kuzey Kürdistan’ın bazı kent ve kasabalarında da patlak veren Mart-Nisan eylemlerinin ülkemizin bu bölümü için de bir yenilik olduğunu söyleyebiliriz.
(2) Yeniden Atılım yazarları, gazetelerinin 7 Mart 1998 tarihli 31. sayısının Denge Brati köşesinde Türk halkı konusunda şu düşünceleri dile getirebilmişlerdi: ”Türk halkı kendisine dışardan enjekte edilen şovenizm zehirini halen içinden atamamıştır. Bunun için Bosna’ya, Arnavutluk’a, Somali’ye faşizmin askeri olarak gidebilmektedir. Ve bunun için Kore’de hiç tanımadığı insanların kanlarını dökebilmiştir rahatlıkla. Dahası hala davul zurnalarla, bir halkı katletmeye uğurlayabilmektedir sömürgeciliğe askerlik yapacak evlatlarını… Halk duyarsızlaşmış, ölümü, katliamı kanıksamış, tepkisizleşmiştir. Faşizm bu noktada başarı elde etmiştir. Açıkçası bir halk bundan daha fazla düşkünleştirilemez…” 
(3) Lenin şöyle diyordu:
“Kitlelerin gerçek eğitimi, hiçbir zaman onların bağımsız, politik ve özellikle devrimci mücadelelerinden ayrılamaz. Sömürülen sınıfı yalnızca mücadele eğitir. Yalnızca mücadele, ona gücünün büyüklüğünü gösterir, ufuklarını, yeteneklerini genişletir, kafasını açıklığa kavuşturur, kararlılığını sağlamlaştırır.” (“1905 Devrimi Üzerine Konuşma”, Marks-Engels-Lenin, Sendikalar Üzerine, İstanbul, Bilim Yayınları, 1975, s. 355)     
EK I: Özgür Politika gazetesinin 12 Nisan 2001 tarihli sayısında yer alan “Yüzbinler Sarsıyor” başlıklı yazıdan: “Türkiye genelinde gerçekleşen eylemlerde dün tarihi anlar yaşandı. 150 bini aşkın kişinin katıldığı Ankara’daki eylemde ortalık savaş alanına döndü, polisin bomba ve kurşunları kar etmedi. Başbakanlık binası polis tarafından ablukaya alındı ve onlarca kişi yaralandı. İzmir de tarihinin en büyük eylemine tanıklık ederken, Mersin, Konya, Denizli ve Antep’te de kitlesel eylemler gerçekleştirildi. “Ankara Esnaf ve Sanatkar Odaları’nın dün Tandoğan Meydanı’nda düzenlediği mitinge 150,000’i aşkın esnaf ve emekçi katılırken, büyük çatışma yaşandı. 48’i polis olmak üzere toplam 150’ye yakın kişi yaralandı… “Başkentteki esnaf yürüyüşü sırasında Tandoğan Meydanı’nda müdahaleye uğrayan ve Celal Bayar Bulvarı yönüne gelen göstericilerin yürüyüşü sürdürmelerine öfkelenen polis yoğun şekilde havaya ateş açtı. Ancak göstericiler dağılmamakta direnerek, sloganlar atıp, gösterilerini sürdürdü. Bu arada, Celal Bayar Bulvarı yönüne giden gruptakilerin bir kısmı rayları işgal ederek, tren seferlerini durdurdular. Aynı güzergah üzerinde bulunan çok sayıda belediye otobüsünün camlarının da göstericiler tarafından kırıldığı görüldü. Bu arada Ulus’a doğru yürüyüşe geçen göstericilerin THK (Türk Hava Kurumu) binasını da taşladıkları gözlendi. Polisin barikat kurarak yürüyüşü önlemek istemesi sırasında kasasında esnafları taşıyan bir kamyonun polislerin üzerine doğru sürülmesi üzerine polisler kaçmak zorunda kaldı. Bu arada gaz bombaları atan polis hedefi şaşırınca kendisi zehirlendi. Göstericiler Celal Bayar Bulvarı ve tren köprüsü altında iki barikat kurarak ateşe verdiler. Köprü altında da bir kamyonet, göstericiler tarafından ateşe verildi. Polisin yakaladığı bazı göstericilere acımasızca vurması tepkiyle karşılandı. Onlarca gözaltı ve 150’ye yakın yaralının olduğu öğrenildi. Eylem, haber yayına hazırlandığı saat 17:00 sıralarında küçük gruplarla devam ediyordu… “Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği Başkanlar Meclisi’nce düzenlenen miting, İzmir’de şimdiye kadar yapılan en kitlesel miting olarak tarihe geçti. Eyleme yaklaşık 150,000 kişi katıldı. “Gündoğdu Meydanı’nda düzenlenen açık hava mitinginde temel istek hükümetin istifası yönündeydi. İzmir esnafı saat 11:00’de başlayacak miting için kepenk kapatarak saat 10:00’dan itibaren “Hükümet İstifa!” sloganlarıyla Gündoğdu Meydanı’na geldi. 136 oda üyesi esnafla çevre ilçelerden gelen esnaf kitlesi hükümeti protesto eden sloganlar attılar. Saat 11:00’de başlayan mitingte konuşma yapmak üzere mikrofona gelen İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği Başkanı Cemal Tercan, meydandaki kalabalık tarafından protesto edilerek yuhalandı… Eyleme ticaret merkezi Kemeraltı’nın tüm esnafı tarafından destek verildi. Polis, tarihi Kemeraltı’nın ara sokakları ile caddelerinde geniş güvenlik önlemi aldı. Çoğunlukla kuyumcular, manifaturacılar ve ayakkabıcıların bulunduğu çarşıda, iş merkezleri ve hanların da tamamının kepenk kapattığı görülürken, Çankaya ve Mimar Kemalettin Caddeleri üzerinde bulunan tekstil ve konfeksiyoncuların ise dükkanlarını açmadıkları gözlendi…”     
EK II: Alınterimiz gazetesinin 19 Nisan 2001 tarihli sayısında yer alan “Özgürlük Alanı Dövüşerek Açılır” başlıklı yazı: “11 Nisan günü sabah saatlerinde yüksek katılımla kepenk kapatan esnaf Ankara’nın dört yanında yolları trafiğe kapatarak Tandoğan Meydanı’na aktı. Yol boyunca çeşitli semtlerde (Siteler, İvedik, Ulus vd.) kepenk kapatmayanların camları kırıldı. ‘Esnaf Buraya!’ sloganlarıyla 100 bin kişi meydanı doldurdu. Siteler ve otomotiv sanayi esnafları yoğun katılım sağladı. Ankara sokaklarında fırtına öncesi sessizlik hakimdi. Bugün alışverişler de ertelenmişti. (Kepenkler akşam saatlerine kadar kapalı kaldı.) Yürüyüş kortejlerinde yer almak isteyen bazı kadın Alınterimiz okurlarının kortejlerden yürümesine izin verilmedi. Bunda kadınların katılımının olmaması da etkendi. “Tandoğan’daki mitinge geçen haftalarda sokağa çıkarak hazırlanmıştı esnaf. Bu çatışmalarda ağır yaralananlar olmuş, bir işçi de ölmüştü. Polis gaz bombaları ve panzerlerle, biber gazıyla Kurtuluş Parkı civarında püskürtebilmişti esnafı. Ostim ve Siteler’de de karayolları trafiğe kapatılmıştı. ATO başkanı esnafı kendi çıkarına kullanmaya çalışmış, ama zaptedemez hale gelmişti. “Önceki eylemlerde (Yeni Mahalle’de) ‘Teknokratlar Hükümeti İsteriz!’ dövizi bu manipülasyon çabasının bir göstergesiydi! Başka bir dövizde ise, ‘Hapishaneleri Esnaf İçin mi Boşalttınız!’ sloganı yazılıydı. Hiçbir önlem esnaf eylemlerini engelleyemedi, son ‘yumuşatma’ kararları da… “Bu süreçten sonra esnaf Tandoğan Meydanı’nda patladı. Esnaf odalarının başkanları istedikleri gibi eylem yapamadı. Konuşmalar sürerken kitleler Meclis’e yürümek için harekete geçtiler. Oda başkanları yuhalandı, taşlandı. ‘Sakin olun, içinizde tahrikçiler var’ feryatları fayda etmedi. Kürsü onlarca esnaf tarafindan işgal edildi. Kamyon polis barikatlarına sürüldü, barikat dağıtıldı. (Bu arada eyleme çeşitli ilçelerden de esnaflar ve işçiler katıldı.) “Sık sık, ‘Şerefsiz Polis, Şerefsiz Bahçeli!’, ‘Hükümet İstifa!’, ‘Esnaflar Elele!’, ‘Esnaf Meclise!’ vb. sloganları atıldı. “Esnaf odaları başkanları polisi imdada çağırdı. Esnaf burjuva basını da ‘Hükümetin Yalakaları!’ diye tartakladı, dövdü. Bir esnaf kürsüde ‘Bu öfkeye ne polis, ne ordu, tank, top dayanır!’ dedi. Öfkeyi dindirmek için İstiklal Marşı çalındı. Esnaf ve işçiler aldırmadı buna. Anıtkabir’e doğru, ardından da Meclis’e doğru yürüyüşe geçildi. Kitlenin önü polislerce kesildi. Çatışma başladı. “Kitleler ellerine geçirdiklerini polise fırlattı. Panzerlerle su sıkıldı. Ortalık savaş alanına döndü. Çok sayıda esnaf, emekçi ve polis yaralandı. Çevredeki binaların camları da kırıldı. Taşlardan polis kalkanları kırıldı. Eylem alanına kurtarıcı olarak faşist Keçiören Belediye Başkanı (önce MHP’de idi, şimdi FP’de) Turgut Altıok getirildi. Kimileri alkışladı, çoğunluk ise yuhaladı. Turgut’a da avucunu yalamak düştü. Çatışma yeniden başladı. Polisin direnci iyice kırıldı. 100 kişilik askeri tim getirildi. Bazı polisler yedikleri taşlarla ve destek gücün gelmemesi üzerine kalkanlarını yere atarak dağıldı. Telsizlerden silah kullanma yetkisi istediler. Çok sayıda polis ezildi, dövüldü. Sonrasında gaz bombaları kullanıldı. Kitle geri çekildi, bunun üzerine polis ve jandarma coplarla saldırarak çok sayıda göstericiyi vahşice dövdü. Bu arada polisler, kitlenin karşı saldırısı sonucu dayak yediler. Kitle, Ulus Tren Garına doğru geriletildi. Toplananlar taş yağmuruna devam etti. Polisler kitleye ve havaya seri silah atışları yaptı.  “Göstericiler barikat kurarak arabaları ateşe verdiler. Stad içindeki karakol taşlandı. Sıhhiye’ye doğru yürüyüş başladı. Polis araçları, devlet büroları taşlandı. Gözaltına alınanlar vahşice dövüldü. Kitleler iyice öfkelendi, “Şerefsiz Polis!” sloganı hiç susmadı. Bazı gruplar ASKİ binasını taşladı. Çatışma her bölgeye yayıldı. Maltepe’de ise lambalar söküldü, polis taşlandı, bankaların camları indirildi. Buradaki grup dağıtıldı. Eyleme işçi ve çıraklar da katıldı. Yüzlerce ayakkabı yollara döküldü. Ankara’nın geniş bir bölgesi savaş alanına döndü. Yol boyunca Başbakanlık ek binası, Ankara Radyosu, THY, Devlet Bahçeli’nin özel konutunun önündeki polisler taşlandı, dövüldü. Çok sayıda polis aracı ve 3 otobüs tahrip edildi. “İçlerinde devrimci ve demokratların olduğu binlerce kişilik gruplar Kızılay’ı savaş alanına çevirdi. Taş üstünde taş kalmadı. Bankaların camları indirildi. Kızılay polislerce ablukaya alındı. Trafik kesildi. ‘Kurtuluş Yok Tek Başına’, ‘Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz!’, ‘Susma Sustukça Sıra Sana Gelecek!’ sloganları atıldı.  “Siren sesiyle kitleyi taciz eden polis aracı taşlandı, polis aracı zor kaçtı. Kızılay’da atlı polisler, özel timler, SAT komandoları, Akrepler, askeri timler, gün boyu uçuşan helikopterler eksik olmadı. Adeta iç savaş provasıydı. Kızılay’dan Kolej’e çekilen gruplar Mithatpaşa’da barikatlar kurdu. Gaz bombaları ve panzerlerle buradaki grup dağıtıldı. Bunda grup içindeki bazılarının ‘dağılıyoruz’ anonsları da etkili oldu. “Olaylarda 198 kişi gözaltına alındı. 100’den fazla kişi yaralandı. Çevik amirlerinden birinin kafası çatladı. Polisler, ‘Hemen dağılın!’ uyarılarıyla Kızılay’da biriken gruplara, yoldan geçenlere terör estirdi. Eylem sırasında bazı grupların ‘Biz PKK mıyız, biz Türküz’ diye şovenizmin derin zehrini de yansıttıkları görüldü. Ama kendileri de durumu anlamaya çalışıyor, eylem ve çatışmanın içerisinden filizleniyor antifaşist bilinç…  “Ulus’ta MHP binası taşlandı. Ayrıca 80 kişilik lise öğrencisi grup da Ulus’da yürüyüş yaptı. ‘Emekçilere Uzanan Eller Kırılsın!’, ‘Hepimiz Emekçi Çocuğuyuz!’ şeklinde sloganlarla yürüyerek emekçilere saldırıyı protesto ettiler. Eylemden sonra gözaltılar için üç gün süre alındı. Mahkemeye çıkarılan eylemcilerden 9’u tutuklandı.       

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: