Bunalımdan Devrimci Çıkış Önerisi

            
                                                  AÇIKLAMA NOTU          

Aşağıdaki yazı Mart 2002’de kaleme alındı ve çeşitli Türkiyeli devrimci gruplara gönderildi. Bir süredir Türkiye devrimci hareketinin radikal kesiminin ana gövdesinin siyasal ve örgütsel çalışma tarzına ve  onun teori, strateji ve taktikler sorunlarına yaklaşımı hakkında kaygılar taşımaktaydım ve hala da taşıyorum. Bu yazının yazıldığı sıradaysa, beni özellikle kaygılandıran, bu grupların, işçilerin ve emekçilerin karşı karşıya bulunduğu çok daha önemli ve ivedi görevleri ihmal etme pahasına, dikkatlerini cezaevlerindeki ölüm orucu ve açlık grevi eylemi üzerinde yoğunlaştırmış bulunmalarıydı. Bu yüzden, bu makale aracılığıyla kendilerine yoldaşça bir uyarıda bulunmak ve bir devrimci sağduyu çağrısı yapmak istedim. Böylesi bir uyarı ve çağrının çok az etkisi olacağını çok iyi biliyordum; özellikle bir bireyden gelen bu uyarı ve çağrının dinlenmesi ve dikkate alınması olasılığı çok düşüktü. Gene de bunun yapılması gerekiyordu.
   
Burada, hemen hemen tüm Türkiyeli radikal devrimci grupların, birbirlerinin ve (uluslararası komünist ve devrimci hareketinkinin yanısıra işçi sınıfı hareketininki de içinde olmak üzere) başkalarının deneyimlerinden öğrenmelerini önleyen yerleşiklik kazanmış belirli eğilimlerine işaret etmek isterim. Son çözümlemede, hareketin küçük-burjuva sınıfsal niteliğinden kaynaklanan bu ilkel, kibirli ve içedönük tutum, Türkiyeli devrimci grupların kendi deneyimlerinden öğrenmelerini, durumlarının muhasebesini yapmalarını ve çalışmalarının objektif bir çözümlemesini yapmalarını da çok güç kılmaktadır. Bu, ideolojik ve tarihsel yanları üzerinde durmayacağım kökü derinlerde yatan bir handikaptır. Her halükarda, Türkiye devrimci hareketinin ana gövdesinin karşı karşıya olduğu temel sorunlar el sürülmeksizin durmakta ve zaten büyük ölçüde zayıflamış bulunan hareketin sınırlı siyasal prestij ve etkisini aşındırmaya ve ne yazık ki onu daha da güçten düşürmeye ve marjinalleştirmeye devam etmektedir.
   
Türkiye devrimci hareketinin ana gövdesinin karşı karşıya bulunduğu sorunların temelinde, küçük-burjuva dünya görüşünün egemenliğinin yatmakta olduğunun bilincindeyim; onun çoktandır işçi sınıfı hareketinden yalıtılmış olmasının, burjuva-demokratik önyargılara köleliğinin ve strateji ve taktikler alanındaki yalpalamalarının asıl nedeni budur. Kuşkusuz bunda, bu hareketin içinde geliştiği tarihsel arkaplan ve ülkemizde işçi sınıfı devrimciliği geleneğinin zayıflığı da rol oynamıştır. “Hareketimizin İvedi Görevleri” adlı yazısında Lenin şöyle diyordu:
“Bütün ülkelerde işçi hareketinin sosyalist hareketten ayrı olduğu, her ikisinin kendi yolundan gittiği bir dönem olmuştur ve hepsinde de bu yalıtılma durumu, hem sosyalist hareketi, hem de işçi hareketini zayıflatmıştır. Ancak sosyalizmle işçi hareketinin birleşmesi, bütün ülkelerde her ikisi için de sağlam bir temel yaratır.”  (Selected Works, Londra, Lawrence and Wishart, 1936, Cilt 2, s. 11)

Hükmünü sürdüren küçük-burjuva zihniyet, emperyalizmin desteklediği faşist rejime ve siyasal gericiliğe karşı devrimci, demokratik ve ilerici güçlerin, en azından taktiksel birliğinin oluşturulmasını da engelleyen bellibaşlı faktörlerden biridir. Sekter tutumlar ve küçük çekişmeler çeşitli radikal devrimci gruplar arasında bile yoldaşça diyalogu ve ilkeli eleştirinin yürütülmesini büyük ölçüde engellemiş, dahası, en azından 20 yıldan bu yana
cezaevlerinde ve dışarda faşist terör ve baskıya karşı omuz omuza savaşım veren bu gruplar arasındaki ilişkileri de zedelemiştir.
                                       *      *      *      *      *
Bazı göndermeler dışında, aşağıdaki yazıda Türkiye devrimci hareketinin karşı karşıya bulunduğu sorunların temel nedenine ilişkin görüşümü ne belirttim, ne de vurguladım. Ama bunun, o zaman bu konuyu önemsiz saymamdan kaynaklandığı sanılmamalı. Tam tersi doğrudur. Ben o zaman ve orada kendimi, devrimci gruplara yoldaşça bir uyarıda bulunmakla ve onlara kısa erimde bugünkü bunalımdan çıkış yolunu göstermeye çalışmakla sınırlamıştım. Dolayısıyla bu yazıda Türkiye devrimci hareketini stratejik bir değerlendirmeye ve analize tabi tutmayı amaçlamadım. Başka türlü davranmak, yüzlerce siyasal mahkumun faşist rejimin saldırısıyla yüzyüze bulundukları ve bir ölüm orucu ve açlık grevi eylemi sürdürdükleri koşullarda ne ahlaksal, ne de taktiksel bakımdan doğru olurdu. Bu anlamda, sözkonusu yazı “yetersiz ve yüzeysel”dir. Dahası, o aynı zamanda bir “uzlaşma belgesi” niteliği taşımaktadır. Ancak bu, bilinçli bir seçimin ürünüdür. Dolayısıyla okurlar, aşağıdaki yazıyı bu içsel sınırlılık bağlamında okumalı ve değerlendirmelidirler.

28 Aralık 2002

   

BUNALIMDAN DEVRİMCİ ÇIKIŞ ÖNERİSİ

3-8 Mart 2002      

Bugün ülke, bölge ve dünyamızdaki genel duruma Türkiye devrimci hareketinin (=TDH) görüş açısından yaklaşan her devrimci örgüt, çevre ve kişi pek çok bakımdan son derece ağır ve güç bir durumla, hatta bir çeşit bunalımla karşı karşıya bulunulduğunu herhalde kabul edecektir. Dünyada ve ülkemizde, proletarya ve ezilen halkların kurtuluş savaşımının ancak büyük güçlükleri ve özverileri göze alarak gerçekleştirilebileceği, emperyalistlerin ve burjuvazinin bu kurtuluş savaşımlarını ezmek ve yoketmek için ellerinden gelen herşeyi yaptıkları ve yapmaya da devam edecekleri tartışma götürmez. Fakat, TDH’nin, en azından ana gövdesinin karşı karşıya bulunduğu sorun, esas olarak böylesi güçlükleri hesaba katmak ve o güçlüklerin gerektirdiği bedelleri ödeme bilincinde ve kararlılığında bir zayıflık değil. (1) Sorun, bu hareketin zaten zayıf olan siyasal reflekslerinin, taktiksel esnekliğinin, kitle bağları ve desteğinin ve içinde bulunduğu duruma devrimci müdahale kapasitesinin daha da zayıflamasıdır. Onun alışılagelmiş savaşım biçimlerine körükörüne sarılmanın ötesinde bir şey yapamadığı, hatta -bu konular üzerinde ciddi bir biçimde kafa da yormadığı gözönüne alınırsa- bunu bir çeşit akıl tutulması olarak niteleyebiliriz.     
Bu durumun sonucu ise, TDH’nin işçi sınıfı ve emekçilerin ileri kesimleri üzerindeki zaten ötedenberi sınırlı etkisini ve daha da kötüsü kendi tabanını ve özgüvenini giderek daha fazla yitirmesi olmuştur ve olmaktadır. Esas olarak, uzun süredir neredeyse bütün dikkat ve enerjisini cezaevlerinde süregelen ÖO eylemi üzerine yoğunlaştırmak biçiminde ortaya çıkan, ama asla bununla sınırlı olmayan bu tarzın kendisinin içe kapanma ve adeta kendisine dönük siyaset yapma eğilimini daha da güçlendirdiğini belirtmek gerekir. Ama böylelikle içine girilen kısır döngü, ÖO cephesindeki tıkanmaya, diğer görevlerin yerine getirilememesine ve daha da daralmaya bağlı olarak devrimci örgütlerde karamsarlığı ve moral bozukluğunu arttırmakta ve TDH’ne belki de emperyalizmin ve burjuvazinin cepheden saldırılarından daha fazla zarar vermektedir. Bu kendi kendini yiyip bitirme ve kanama sürecinin bir yerde bilinçli bir müdahaleyle durdurulması, bunun için de TDH’nin nereden gelip nereye gittiğine ilişkin bir saptama, bir durum değerlendirmesi yapılması gerekiyor. Bunu ise öncelikle TDH’nin ve/ya da onun içindeki örgütlerin yapması gerekiyor. Burada yer yer değinme ya da göndermeler yapılsa da bu yazının konusu TDH’nin durumunun genel bir analizi değil. Onun konusu, TDH’nin içine sıkıştırılmak istendiği kapandan nasıl kurtulabileceği ve işçi ve emekçi kitlelerinin yakıcı ve yaşamsal sorunlarına nasıl müdahale edebileceği.    
Son 1.5 yıllık dönem içinde, Türkiye işçi ve emekçilerini doğrudan ya da yakından ilgilendiren ve dolayısıyla TDH’nin de gündemine alması gereken bir dizi gelişmenin yaşanmış olmasının, böylesi bir durum değerlendirmesini daha da gerekli kıldığı, hatta dayattığı açık olmalı. Bunlar arasında; 2000 yılının sonundan itibaren Türkiye’nin içine sürüklendiği ekonomik bunalımın sıradan emekçiler üzerindeki korkunç baskısını, Türk faşizminin PKK’nın yaşadığı tıkanma ve teslimiyetten yararlanarak Kürt halkı ve onun demokratik kurumlarına karşı saldırısını yoğunlaştırmasını, bütün dünyayı ateşe vermeye hazırlanan ABD emperyalizminin 11 Eylül eyleminin ardından beyaz terörünü daha üst bir düzeye tırmandırması ve özellikle Arap ve İslam halklarını hedef almasını, Ortadoğu’da, özellikle son 18 aydır Filistin halkının kanının akmakta olmasını ve Irak’ta yaklaşan ABD saldırısını vb. sayabiliriz. Bütün bu gelişmelerin, TDH’nin doğrudan ilgi ve hatta sorumluluk alanı içinde bulunduğu tartışma konusu olmadığına göre kendimize şunu sormalıyız. Yazılı basınında ajitasyon, propaganda ve analizinin konusu yapmanın ötesinde bu temel sorunlara ciddi bir ilgi göstermeyen ya da gösteremeyen, onları eyleminin konusu yapmayan ya da yapamayan TDH’nin kendi genel durumunu ve siyaset yapma tarzını sorgulaması gerekmez mi? Onun, egemen sınıfların ve emperyalizmin kendisini sıkıştırmak istediği köşeden çıkarak emekçi kitlelerin yakıcı ve yaşamsal sorunlarını merkeze koyan bir siyasal taktiğe yönelmesi her bakımdan çok daha doğru ve yararlı olmayacak mıdır? Lenin,
“Siyaset kitlelerin, ama binlerin değil, milyonların olduğu yerde başlar. İşte gerçek siyasetin başladığı yer.“ (Aktaran E. H. Carr, What is History?, Londra, Penguin Books, 1988, s. 50) diyordu. Gerçek siyasetin milyonların olduğu yerde başlayacağını söyleyen ve dolayısıyla taktiklerin saptanmasında mutlaka milyonların bilinç ve eylem düzeyini dikkate almak gerektiğini söyleyen Lenin, bunu anlamayan devrimcileri şöyle eleştirmişti:
“… ama asıl sorun şu ki, bizim için zamanını doldurmuş olan bir şeyin, sınıf için, yığınlar için zamanını doldurduğunu sanmamak gerekir.” (Komünizmin Çocukluk Hastalığı, ‘Sol’ Komünizm, Ankara, Sol Yayınları, 1991, s. 53)” Ama TDH’nin bu konuda, Lenin’in eleştirisinden ve daha da önemlisi, kendi deneyiminden öğrendiğini söylemek zor.    
Eğer gerçekten de öncü sıfatını hak etmek istiyorlarsa, devrimci parti ve grupların, onlardan kopmaksızın işçi ve emekçi kitlelerinin önünde yürümeleri, önünde yürümeyi öğrenmeleri gerekir. Bu da kitlelerin halihazırdaki bilinç ve kavrayış düzeyini ve bununla kopmaz bir bağlantı içinde olan kendiliğinden-gelme savaşımlarını hesaba katmayı, onların yakıcı istemleri ve güncel gereksinimlerini dikkate almayı gerektirir. Kitleleri arkasından sürüklemesini beceremeyen devrimci örgütler, kendilerine hangi sıfatı layık görürlerse görsünler, pratiksel duruşları itibariyle “öncü” değil artçıdırlar. (2) Kuşkusuz bu, hiç de kitlelerin geri bilinçlerine ve önyargılarına tutsak olmayı ve kendini onların yakıcı istemleri ve güncel gereksinimlerinin karşılanmasıyla sınırlamayı gerektirmez. Ama, TDH’nin en önemli sorununun ya da hiç olmazsa en önemli sorunlarından birisinin, kitlelerin gündemiyle kendisinin gündemi arasındaki açıklığı bir türlü kapatamamak olduğunu herhalde her insaf ve sağduyu sahibi devrimci kabul edecektir.    
TDH’nin saflarında, F-tipi saldırısının bu hareketi tümüyle bitirmek için gerçekleştirildiği konusunda bir konsensüs var. Bu saptama doğrudur. Hatta, F-tipi saldırısının bir biçimde kitleleri hedef aldığı saptaması da. Ama, toplumsal pratiğin de doğrulamış olduğu gibi, bu saptama, devrimci taktiğin odağına F-tipi saldırıya karşı savaşımın konmasını ve işçi ve emekçilerin, F-tipi saldırıya karşı yürütülen propaganda ve ajitasyon ve bu bayrak altında gerçekleştirilecek eylemlerle seferber edilebileceği varsayımını haklı çıkarmaz. TDH, faşist rejimin F-tipi saldırısının da bir parçası olduğu genel ekonomik ve siyasal saldırısına nasıl, hangi taktik, metod ve araçlarla karşılık verilebileceğini doğru bir tarzda ortaya koyamamış, sorunu gerek eylem ve gerekse ajitasyon-propaganda düzeyinde adeta öncü kuvvetlerle faşist rejim arasındaki bir kavga biçiminde algılamış ve dolayısıyla sınıf düşmanının devrimci öncüyü izole etme çabasına istemeyerek de olsa yardımcı olmuştur.

Bu, kitlelerin, hatta onların ileri kesimlerinin kendi deneyimleriyle eğitilmek suretiyle devrimci öncünün yanında saf tutmalarına olanak vermeyen bir çizgiydi. Kitlelerin siyasal eğitimi, yukarda da belirtildiği gibi, ancak ve ancak onların halihazırdaki bilinç ve savaşım düzeyini dikkate almak, onların düzene karşı kendiliğinden-gelme savaşımları içinde yer almak ve bu savaşımı daha üst düzeye çekmeye çalışmak suretiyle yapılabilirdi. Lenin şöyle diyordu: “Kitlelerin gerçek eğitimi, hiçbir zaman onların bağımsız, politik ve özellikle devrimci mücadelelerinden ayrılamaz. Sömürülen sınıfı yalnızca mücadele eğitir. Yalnızca mücadele, ona gücünün büyüklüğünü gösterir, ufuklarını, yeteneklerini genişletir, kafasını açıklığa kavuşturur, kararlılığını sağlamlaştırır.” (“1905 Devrimi Üzerine Konuşma”, Marks-Engels-Lenin, Sendikalar Üzerine, İstanbul, Bilim Yayınları, 1975, s. 355) Faşizmin, zindanlarda sessiz bir ölüme terketmek istediği devrimci kadrolara sahip çıkmanın yolu da buradan, yani kitlelerin devrimci istemlerine sahip çıkmaktan, onların kendiliğinden-gelme eylemlerine aktif ve birleşik bir müdahaleyi gerçekleştirmekten ve bu eylemleri daha üst bir düzeye yükseltmeye çalışmaktan ve böylelikle bir bütün olarak TDH’nin etki ve devrimci meşruiyet alanını genişletmekten geçmektedir.     
TDH, bu görevini başaramamasını, öncelikle ve esas olarak Türk faşizminin koyu baskı ve terör siyasetine bağlayarak ya da öncelikle zindanlardaki tutsakları savunma yükümlülüğünün ardına gizlenerek açıklayamaz. Nüfusunun büyük bir çoğunluğu ekonomik bunalımın, hatta yarı-açlığın pençesinde kıvranan, PKK önderliğinin ihanetine rağmen bağrında büyük bir devrimci potansiyel taşıdığını kanıtlamış bulunan bir Kürt halkının yaşadığı, iktidarıyla muhalefetiyle burjuva partilerinin hepsinin de itibarlarını tüketmiş olduğu, objektif koşulların reformizmin kitleleri etkilemesine elverişli olmadığı, burjuvazisi ve ordusunun ABD’nin hizmetinde Ortadoğu ve Orta Asya halklarının kanını daha büyük ölçüde dökmeye hazırlandığı ve neredeyse emperyalizmin bir sömürgesi durumuna düşürülmüş bir ülkenin devrimcileri etki ve devrimci meşruiyet alanlarını genişletmesini başaramıyorlarsa, öncelikle bir aynaya bakmak ve bunun kabahatini kendilerinde, kendi siyaset yapma tarzlarında aramak zorundadırlar. Ve sakın ola ki onlar, bu kendilerine özeleştirel bir tarzda bakma çağrısını, gereksiz ve yararsız bir kibir ve kendini beğenmişlik duygusuyla karşılamasın ve adeta kendi devrimciliklerinin sorgulanması gibi algılamasınlar. Eğer TDH, kendisini Türkiye işçi ve emekçilerinin kavgasına önderlik etmekle yükümlü görüyor -ki görmelidir- ve dahası kendisine bölge proletaryası ve halklarının kavgalarına katkıda bulunma gibi bir misyon biçiyorsa -ki biçmelidir- o zaman kendi siyaset yapma, yönetme ve taktik oluşturma tarzını hiçbir komplekse kapılmadan tartışabilmeli ve sorgulayabilmelidir. Lenin’in, özeleştirinin önem ve gerekliliğine ilişkin aşağıdaki sözlerini anmanın tam zamanıdır: “Bir siyasal partinin kendi yanılgıları karşısındaki tutumu, bu partinin ciddi olup olmadığını, kendi sınıfına karşı ve emekçi yığınlara karşı görevlerini yerine gerçekten
getirip getirmediğini saptayabilmemiz için, en önemli ve en güvenilir ölçütlerden biridir.” (Komünizmin Çocukluk Hastalığı, “Sol” Komünizm, s. 52)    
Her bunalım dönemi gibi, ABD emperyalizminin dünya ve özellikle de Arap ve İslam halklarına yönelik saldırısıyla nitelenen 11 Eylül sonrası dönem de olağanüstü zorlukların yanısıra kapitalist-emperyalist sisteme ve onun küstah şefi ABD’nin küresel terörizmine gereken yanıtın verilmesi ve devrimin ilerletilmesi bakımından önemli fırsatlar da sunmaktadır. Yaşadığı son derece ağır zaaf ve sıkıntılara, hatta bunalıma rağmen, bünyesinde hala önemli bir devrimci birikimi barındıran ve yaklaşık 35 yıllık bir savaşım geçmişi ve deneyimine sahip bulunan TDH yukarda sayılan gelişmeler karşısında sessiz kalamaz ve kalmamalıdır. TDH’nin, deyim yerindeyse, elinin altında yalnızca Türkiye işçi ve emekçilerinin önemli devrimci potansiyeli bulunmuyor; o, en azından aralarında Filistin, Afganistan, Kolombiya, Filipinler, Arjantin, Brezilya, Endonezya, Hindistan vb. halklarının bulunduğu dünya işçi sınıfı ve halklarının yanısıra yeniden toparlanmaya başlayan ve gündemine emperyalist savaşa karşı direnişi de almaya başlayan küreselleşme karşıtı hareket gibi güçlü bağlaşıklara sahip bulunuyor. Demek ki o, kısa erimde karşı karşıya bulunduğu tüm zorluklara rağmen Türk faşizmine ve onun da bir ucundan ortak olduğu emperyalist saldırganlığa karşı Türkiye, bölge ve dünya işçi sınıfı ve halklarının daha da gelişecek olan savaşımı süreci içinde kendi makus talihini yenme olanağını yakalayabilir. (3) TDH, bu dönemi devrimci bir öngörüyle, doğru bir taktik ve gerçek bir devrimci birleşik bir cepheyle karşılayabilir, Türk faşizminin baskı ve terörüne ve ABD’nin öncelikle Arap ve İslam halklarını hedef alan saldırısına gereken yanıtın verilmesine -Türkiye ve Kürdistan devriminin ilerletmek suretiyle- katkıda bulunabilirse, hem enternasyonalist görevlerini yerine getirebilecek ve hem de bunu yapabildiği oranda kendi bunalımını da aşabilecek, en azından aşmaya başlayacaktır.     
Tam da burada, dönemin bazı görece özgül niteliklerine değinmekte yarar var. Onyıllardır Türk egemen sınıfları, bütün sol hareketleri bir yandan kökü dışarda ve başta Sovyetler Birliği gelmek üzere dış güçlerin maşası ve bir yandan da İslam’a karşı olmakla suçlamış ve Türkiye işçi ve emekçilerini devrim ve sosyalizm düşün ve eyleminin etkilerinden uzak tutmak için bu motifleri gerici ajitasyon ve propaganda etkinliklerinin temel bir öğesi yapmışlardı. Ama bu dönem, Türk faşizminin bu “kozlarının” etkisinin önemli ölçüde azaldığı bir dönem olma özelliğini de taşıyor. Birincisi, büyük ölçüde ABD emperyalizminin savaş arabasına bağlanmış ve ülke ekonomisinin yönetimini Osmanlı İmparatorluğu’nun son onyıllarındaki Düyun-u Umumiye dönemini anımsatırcasına IMF ve Dünya Bankası’na teslim etmiş olan egemen sınıflar “yurtseverlik” ve “ulusalcılık” silahını TDH’ne karşı kullanabilecek konumda değillerdir. İkincisi, hem 28 Şubat-sonrası konumları, hem de ABD emperyalizminin “İslami terörizme karşı savaş” adı altında Ortadoğu ve Orta Asya halklarına karşı giriştiği savaşta üstlenmeye soyundukları jandarmalık rolü nedeniyle Türk egemen sınıfları, din silahını da TDH’ne karşı kullanabilecek konumda değillerdir. (4)     
Nisan 2001 eylemlerinde tepkilerini açığa vuran küçük esnaf ve zanaatkarların durumunun da gösterdiği gibi, derin ekonomik bunalım ve onun da katkısıyla yaşanmakta olan toplumsal deprem koşullarında TDH, yalnızca geleneksel olarak beslendiği işçi ve emekçi katmanlar arasındaki desteğini genişletme olanağına sahip olmakla kalmamaktadır; o, bu ortamda, dinsel inançları güçlü emekçiler arasında ve hatta burjuva ordusunun tabanında destek ve yedek güçler edinme olanağına da sahiptir. Ancak, bir kez daha yinelenmesi gerekiyor ki, böylesi el değmemiş kaynakları harekete geçirebilmesinin vazgeçilmez önkoşulu, TDH’nin stratejik ve taktiksel bakışını ve siyaset yapma tarzını devrimci bir özeleştiriye tabi tutması ve köklü bir biçimde geliştirmesidir. Kuşku yok ki o, Türk ulusalcılığına ödün vermeksizin işçi ve emekçi kitlelerinin yurtsever ve anti-emperyalist tepkilerini ve dinsel gericiliğe ödün vermeksizin onların, ABD neo-faşistlerinin Arap ve İslam halklarına açtığı haçlı seferine karşı anti-emperyalist tepkilerini yedeklemeye çalışabilir ve çalışmalıdır da. Birleşik ve ciddiye alınabilecek bir güç olarak siyaset sahnesine çıkması ve ülkenin sömürge statüsüne indirilmesine ve Arap ve İslam halklarına karşı yürütülen emperyalist teröre cepheden karşı tutum alması, TDH’ne, kitlelerle olan bağlarını güçlendirme, etki ve devrimci meşruiyet alanını genişletme ve böylelikle Türk faşizminin ve ABD emperyalizminin çok yönlü saldırısını püskürtme olanağını verecektir.     
Güçlerini birleştiren ve işçi ve emekçi kitlelerinin gerçek özlemlerine sahip çıkan bir TDH, onyıllardır kanı akmakta olan Kürt halkının haklı barış özleminin yaşama geçirilmesi ve diğer ulusal-demokratik istemlerinin gerçekleştirilmesi davasına da omuz verebilecek ve özellikle A. Öcalan’ın yakalanmasından bu yana barış özlemi alçakça istismar edilen bu yiğit halka yardım elini uzatabilecektir. Ama Filistin ve Kürdistan devrimlerinin deneyimlerinin de gösterdiği gibi, “adalet olmadan gerçek barış olamaz.” Bir başka deyişle, sırtını ABD emperyalizmine dayamış olan Türk faşizmine ve İsrail Siyonizmine karşı savaşım vermeden ve bu üçünün oluşturduğu “şer ekseni”ne ağır darbeler indirmeden ne Kürdistan’da, ne Filistin’de ve ne de Ortadoğu’da barış, demokrasi ve ulusal kurtuluş olabilir.    
İçinde bulunduğumuz dönemin dünya ölçeğinde en önemli belirleyeni, Hitler faşizminin yolundan giden Amerikan neo-faşistlerinin dünya halklarına karşı, kendi deyişleriyle en az on yıl sürecek bir Üçüncü Dünya Savaşı başlatmış bulunmalarıdır. Bu evrede asıl hedefleri Ortadoğu ve Orta Asya halklarını boyunduruk altına almak, enerji kaynakları üzerindeki denetimlerini güçlendirmek ve böylelikle Çin, Rusya, AB ve Japonya gibi emperyalist rakiplerini geriletmek ve bu arada Siyonist İsrail’in “güvenliğini” sağlamaya çalışmak olan ABD emperyalizmine karşı dünya halklarının barış, demokrasi ve bağımsızlık cephesinin kurulmasında TDH de kendisine bir misyon biçmelidir.     
Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası uyarınca, göreli bir gerileme yaşamasına rağmen ABD halihazırda dünyanın en büyük ekonomik gücü olmakla kalmayıp, askeri bakımdan bütün öteki emperyalist ülkeler karşısında büyük ve hayli uzun bir süre kapatılamayacak bir üstünlüğe sahip bulunuyor. (5) Dahası o, bu üstünlüğünü görsel medya, popüler kültür ve eğlence endüstrisi alanındaki tekele yakın konumuyla pekiştirebilmiştir. Ancak, çılgınca bir silahlanma yarışına girişen, uzayı askerileştirmeye başlayan, insansız uçaklar, robotlar gibi bir dizi yeni askeri teknoloji geliştirmeye çalışan küstah Yanki emperyalistlerinin bu taktiksel üstünlük ve gücü, ne onların yenilmez olduğu anlamına gelir, ne de derin çelişmelerle parçalanmış Amerikan toplumunun iliğine değin çürümüş olduğunu gizlemeye yeter. 1960’lı ve 1970’li yıllarda Vietnam’da, 1983’de Lübnan’da ve 1992-93’de Somali’de yaşanan deneyimlerin gösterdiği ve büyük olasılıkla Afganistan ve Kolombiya deneyimlerinin de göstereceği gibi, terörist ABD tekelci burjuvazisi, dünya işçi sınıfı ve halklarının öfke ve nefretiyle kuşatılmıştır ve orta erimde onlara karşı uzun süre dayanacak güç ve dirence sahip değildir. Yeter ki, dünya işçi sınıfı ve halkları ve özellikle onların devrimci öncüleri, bu emperyalist ahtapotun psikolojik gövde gösterisinin etkisinde kalmasın ve ona karşı bir çok cephede savaşma irade ve cesaretini göstererek onun kanlı ve iğrenç kollarını kesebilsinler. (6)    
Bu bağlamda TDH, faşist Saddam Hüseyin rejiminin yerine sözümona “demokratik” bir yönetim geçirmek amacıyla Irak’a karşı girişilecek bir ABD saldırısını şimdiden kesin bir dille red ve mahkum etmekle kalmamalı, bunu günlük siyasal savaşımın bir konusu haline getirmeli, Afganistan, Filistin, Irak ve diğer İslam ülkeleri ve halklarına karşı girişilen ve girişilecek emperyalist savaşa ve teröre karşı açık ve eylemli bir tutum almalıdır. Özellikle, Afganistan’daki Türk askeri varlığına, Türkiye’deki NATO üslerinin Irak’ın bombalanması için yıllardır kullanılmakta olmasına, asker üniformalı Türk ve Kürt emekçi çocuklarının yaklaşan Irak operasyonunda top yemi olarak kullanılmasına ve ve İsrail Siyonizminin Filistin halkının kanını akıtmasına karşı açık ve eylemli bir tutum takınması, TDH’nin Türkiye, Ortadoğu ve Orta Asya halkları ve özellikle onların İslamın etkisi altında bulunan geniş kesimleri katında saygınlığını arttırmaya da hizmet edecektir. Türk egemen sınıflarının ve Genelkurmayının bir Irak operasyonuna ilişkin ikiyüzlü “kaygı” ve çekincelerine gelince, bunlar herhangi bir ilkeye ya da iyi komşuluk kaygısına dayanmıyor. Onların derdi, Güney Kürdistan’da varlığı Kuzey Kürdistan’ı da etkileyebilecek bir Kürt devletinin oluşması ve uluslararası alanda tanınmasının ve yaşanacak çatışmaların PKK’nın içindeki devrimci potansiyeli yeniden harekete geçirecek olmasının yanısıra ve uğrayabilecekleri -turizm, petrol fiyatları, Irak’la ticaret vb.- büyük ekonomik zararlarla ilgilidir. Ama onlar, bir yandan da, böylesi bir operasyonun gerçekleşmesi halinde, yağmadan nasıl pay kapacaklarını tasarlamakta, Türkmen halkı aracılığıyla bölgedeki nüfuzlarını arttırmayı planlamakta ve bir kez daha geleneksel Musul-Kerkük hayallerini canlandırmaktadırlar.     
Kuşkusuz, hiç kimse Irak’ı hedef alan ABD saldırganlığına karşı çıkışın altında, üstü örtülü de olsa bir Saddam Hüseyin rejimi savunması aramaya kalkmamalıdır. Elleri yüzbinlerce Kürt, Türkmen ve Şii ve Sünni mezheplerden Arap emekçinin kanıyla lekeli BAAS rejimi devrilmeyi ve cezalandırmayı fazlasıyla hak etmiştir; ama bu, başkasının değil, çeşitli uluslardan Irak halklarının işidir. Kaldı ki, başta ABD ve Britanya gelmek üzere emperyalistler yıllardır -özellikle İran’a karşı- destekledikleri, silahlandırdıkları bu rejimi, 1991’deki İkinci Körfez Savaşından sonra patlak veren Kürt ve Şii ayaklanmalarına karşı korumuş ve 11 yıldır sürdürdükleri BM ambargosu yoluyla sessiz bir soykırım gerçekleştirmiş ve çoğu çocuk, yaşlı ve kadın bir milyondan fazla emekçinin ölümüne yol açmışlardır. Böylece onlar, uygulanan ambargodan kendisi asla zarar görmeyen ve bu ülkede bir devrimci durumun ya onu anımsatan bir ortamın belirmesi halinde duraksamaksızın yeniden destekleyecekleri bu faşist kliğin Irak ve Ortadoğu halkları gözünde meşruiyetini güçlendirmesine yardımcı olmuş ve dolayısıyla onun Irak halkları tarafından devrilmesini daha da zorlaştırmışlardır.     
Bu arada, 11 Eylül eylemi sonrasında birbirlerine daha fazla yaklaşan ABD ve AB emperyalistleri arasında gerek -dünya ekonomisinin aşılamayan durgunluğuna bağlı olarak- ekonomik ve gerekse -birincisinin eksiksiz bir dünya egemenliği kurma yolundaki çabalarına bağlı olarak- siyasal alandaki gerilim de yavaş yavaş yeniden su yüzüne çıkmaktadır. AB emperyalistlerinin gereksinimleri ve dayatmalarıyla Türk egemen sınıflarının geleneksel iç ve dış siyasetleri arasındaki gerilimle üstüste gelen bu gerilim, onların ABD ve Batı Avrupa yanlısı kanatları arasındaki çelişmelerin keskinleşmesini de beraberinde getirmektedir. TDH; PKK ve reformist gruplar tarafından, ABD’ne kıyasla siyasal ve askeri bakımdan çok daha zayıf olan ve hala bir çok sorunda birleşik bir irade ortaya koyamayan AB emperyalistlerine ilişkin olarak yayılmak istenen yanılsamalara karşı çıkmayı sürdürmelidir. Ancak o, mızrağın sivri ucunu dünya proletaryası ve halklarının baş düşmanı ABD’ne yöneltirken, herhalde bu iki haydut çetesi arasındaki çatlağın ve hegemonya kavgasının, devrimin dolaylı bir yedeği işlevi görebileceğini de aklının bir köşesinde tutmalıdır.    
Peki, ne yapmalı?    
TDH’nin, ortak dava doğrultusunda bir şeyler yapabilmesinin en öndegelen koşullarından biri de, ortak görevleri, sorumlulukları ve birlikte iş yapma olanakları konusunda kendi içinde gerçekten içtenlikli ve ilerletici bir diyaloga girişmesi, eylem birliği yolundaki görece zayıf geleneğini aşmaya ve geleceğe dönük pratik adımlar atmaya başlamasıdır. Bu bağlamda, içinden geçmekte olduğumuz zor dönemde, ÖO’na ilişkin yapılan ve özellikle de yapılacak olan tartışma ve eleştirilerin düzey ve üslubunun denetimden çıkmamasına, bu tartışmaların, TDH’ni, kendisini bekleyen yakıcı görevlerden alıkoymamasına ve zaten zayıf olan ortak iş yapma geleneğini daha da zayıflatmamasına özen göstermek, son derece büyük önem taşımaktadır. Kısmi bir zaferle noktalanan 1996 ÖO sonrasında yaşanan tartışmaların yol açtığı gerilim ve erozyon bu konuda uyarıcı olabilir. O günden bu yana TDH hayli güç, özgüven ve itibar yitirmiş, 2000-2002 ÖO, 1996 ÖO’na göre çok daha uzun sürmüş ve her bakımdan çok daha büyük bedeller ödenmesine yol açmıştır.     
O halde, TDH’nin alışkanlıklarını dikkate aldığımızda, halihazırdaki ÖO eylemini ölçüsüz ve son derece kırıcı bir tartışma döneminin izlemesi olasılığının yüksek olduğunu söylemek kehanet sayılmaz. Ama TDH, -ÖO sürecinin değerlendirilmesi de içinde olmak üzere- geçmişin hata ve deneyimlerini unutmaksızın, onları eleştirel bir tarzda değerlendirme görevini bir kenara atmaksızın asıl dikkatini bugünün ve geleceğin yakıcı görevlerine çevirme beceri ve kararlılığını gösterebilmelidir. Yapıldığı ölçüde tartışmada dikkatlerin TDH’nin ortak hata ve erdemlerinin yanısıra ÖO eyleminin ana taktiği ve genel siyasal arkaplanı üzerinde yoğunlaştırılması, direnişin gelişmesinde belirleyici olmayan detaylar üzerinde fırtına koparılmaması, gereksiz ve aşırı gerilimlerden kaçınmaya ve bu tartışmanın bir çeşit “iç savaş”a dönüşmemesine hizmet edecektir. TDH, zor da olsa, özellikle Türkiye, hatta bölge ve dünya ölçeğinde önemli görevlerle karşı karşıya bulunduğu bu dönemde, bünyesinde pekala derin ve kapanması zaman alacak yeni yaralar açacak böylesi bir “iç savaş”tan kaçınabilir ve kaçınmalıdır da.    
Sonuç olarak, Türkiyeli devrimcilerin birbirlerini dinlemeyi, birbirleriyle ilerletici bir tarzda tartışmayı ve zindanlar dışındaki alanlarda da birlikte davranmayı öğrenmek zorunda oldukları söylenebilir. Bunu, varolan önemli görüş ayrılıklarına ve hatta sürtüşmelere rağmen, zindanlarda büyük ölçüde yapabilen devrimci parti ve grupların, benzer bir pratiği kitle savaşımının diğer alanlarında da yapabilmelerini ummak, örneğin -eleştiri ve bağımsız örgütsel çalışma haklarını saklı tutarak- neden işçi ve emekçi memur sendikalarında, öğrenci gençlik, insan hakları ve siyasal tutsakların savunması alanlarında birlikte davranamadıklarını sormak, sınıf bilinçli işçilerin ve emekçilerin ileri kesimlerinin hakkıdır. Herhalde, faşizmin zindanlarında, sokaklarda, dağlarda vb. devrim davası için canını veren şehitlerin anısının da bunu gerektirdiğini hiçbir devrimci örgüt yadsıyamaz.    
TDH, büyük burjuvazinin ve emperyalizmin azgın sömürüsü nedeniyle işçi ve emekçi kitlelerinin hoşnutsuzluğunun son derece yaygın olduğu, saflarında yaşanan çürüme ve yozlaşmanın egemen sınıfların itibarını neredeyse sıfırladığı, ülkenin aşağı yukarı bir ABD sömürgesine dönüştürüldüğü, başta Kürt halkı gelmek üzere tüm halkın en temel haklarının ayaklar altında tutulduğu ve ülkemizin Afganistan ve Irak başta gelmek üzere İslam halklarına yönelik saldırıların bir üssü haline getirilmekte olduğu vb. koşullarda savaşım veriyor. Bu koşullarda, TDH, kitlelerin yakıcı ve yaşamsal istemlerini bayrak yapan bir birleşik cephe halinde siyaset arenasına çıktığı takdirde, Türk faşizminin ve emperyalizmin kendisine dayattığı tasfiye ve yokoluş kıskacından kurtulabilir. Kuşkusuz, böylesi bir çıkışın, ona kısa sürede kitlesel bir taban kazandıracağını ve işçi ve emekçi kitleleriyle devrimci hareket arasında kökeni onyıllara dayanan kopukluğu kısa sürede ve bir kaç hamlede ortadan kaldıracağını hiç kimse ileri süremez. Ancak Türkiye’mizin kördüğüm olmuş sorunlarını çözebilecek başka bir İskender de yoktur. Derin bunalım ortamları çoğu kez devrimci partilere büyük olanaklar sunar. Gerçekten devrimci bir inisiyatif gösterdiği, büyük düşündüğü ve ortaya çıkmış ve çıkacak olan bu olanakları değerlendirme yetisi ve kararlılığına sahip olduğu takdirde, TDH’nin bu dönemi ciddi bir ileri sıçramayla kapatabileceği düşüncesi hiç de hayali değildir. Ama, yukarda da belirtildiği gibi, bunun olmazsa olmaz önkoşulu, onun kendini devrimci bir özeleştiriye tabi tutması, siyaset yapma tarzını gözden geçirerek kitlelerin nabzını yakalamayı öğrenmesi ve kendine gerçekten toplumu dönüştürücü bir rol biçmesidir.     
Bu yolu tutması halinde TDH’nin, işçi ve emekçi kitlelerinin bellibaşlı güncel ve yaşamsal istemlerini gündemine koyan ve günlük propaganda ve ajitasyonuna temel oluşturacak açık, anlaşılabilir ve görece kısa bir platform hazırlaması gerekecektir. Bu, kendi başına bir devrim platformu olmamakla birlikte, gerçekleştirilmesi için yürütülecek savaşım, kitleleri devrimcileştirebilecek ve devrimin yolunu açacak olan bir platform olmalıdır. Bu platform; halkın geniş kesimlerinin yoksulluk, işsizlik, açlık gibi temel sorunlarına demokratik ve halk yararına çözümler getirilmesini kapsamalıdır. Bu sorunlar arasında; Türkiye’nin IMF ve Dünya Bankası reçeteleri uyarınca soyulup soğana çevrilmesini, işçilerin ve diğer emekçilerin büyük burjuvazi tarafından acımasızca sömürülmesini, kamu kaynaklarının mafyalaşmış burjuvazi, rantiyeler ve işbirlikçileri eliyle yağmalanmasını, askeri kliğin sınırsız yetkilerini, Türk ve Kürt işçi ve emekçilerinin ABD emperyalizminin Afganistan ve Irak başta gelmek üzere İslam halklarına karşı saldırılarında top yemi olarak kullanılmasını (ve kullanılması olasılığını), Kürt halkının ulusal ve demokratik haklarının çiğnenmesini, siyasal tutsaklara uygulanan izolasyon ve diğer baskıları, başta Kürt halkı gelmek üzere tüm halka karşı sürdürülen faşist terörü vb. sayabiliriz. Daha da önemlisi, bu platformun temel bir çıkış noktasını, sözkonusu alanlarda yapılacak reform ve iyileştirmelerin asla egemen sınıflara ya da onların bir kanadına ya da Batı Avrupalı emperyalistlere vb. dayanarak değil, işçilerin ve emekçilerin özgücüyle, onların işyerlerinde, sokaklarda ve semtlerde sürdüreceği inatçı savaşımlar sonucunda gerçekleştirilebileceği düşüncesi oluşturmalıdır.    
Böylesi bir platform, kitleleri değil, öncüyü dikkatinin odağına koyan bir siyaset yapma tarzına alışık olan TDH ya da onun bileşenlerinin önemli bir bölümü tarafından yeterince radikal ve yeterince devrimci bulunmayabilir; onun da ötesinde reformist ve tasfiyeci bir girişim olarak algılanabilir. Ne var ki, böyle bir eleştiri haklı olmayacaktır. Herşeyden önce bu eleştiri, işçi ve emekçi kitlelerinin halihazırdaki bilinç ve savaşım düzeyini hesaba katmamakla, ikincisi, bugün, faşizmin ve emperyalizmin çok yönlü bir saldırısıyla karşı karşıya bulunan TDH’nin, içine sıkıştırılmak istendiği son derece dar alandan mutlaka çıkması ve işçi ve emekçi kitleler katında devrimci bir meşruiyet edinmesinin yaşamsal önemini görmemekle sakatlanmış olacaktır. TDH yoluna artık böyle devam edemeyeceğini anlamak zorundadır. Kaldı ki, böylesi bir platform temelinde yürütülecek güncel propaganda, ajitasyon ve örgütlenme çalışması, devrim ve sosyalizm perspektifinin muhafazası ve savunulmasıyla ve tekil devrimci örgütlerin kendi bağımsız varlıklarını ve etkinliklerini sürdürmeleriyle hiçbir biçimde çelişmemektedir. Ama, günümüz koşullarında çubuğun, TDH’nin yüzyüze olduğu ortak tehdidin püskürtülmesi ve işçi ve emekçi kitlelerinin yaşamsal ve yakıcı istemlerinin yanıtlanması doğrultusunda bükülmesinin gerektirdiğinin altı bir kez daha çizilmelidir.    
Dar grupçuluğun etkisinden hala esas itibariyle kurtulamamış ve devrimci siyasete emekçi milyonların gereksinimleri açısından bakmayı hala yeterince öğrenememiş olan TDH’nin, yukarda iskeleti çizilen böylesi bir siyasal-örgütsel çıkış formülünü en azından yadırgayacağı kestirilebilir. Bu formülün pek de alışılagelmiş bir şey olmadığı, bir ölçüde olağandışı bir nitelik taşıdığı açıktır. Ama bu, TDH’nin süreğen zaaf ve sıkıntılarının, içinden geçmekte olduğumuz dönemin bir yere kadar dünya ölçüsünde olağandışı bir nitelik taşımakta olmasının ve siyaset yapma tarzı tıkanmış olan TDH’nin bugünkü özgül durumunun doğrudan bir sonucundan başka bir şey değildir. Devrimci partiler, kendi hedeflerine varmak ya da yaklaşmak, işçi ve emekçi kitlelerinin kurtuluş davasını ilerletmek için koşulların gerekli kıldığı özveri, manevra yetisi ve yaratıcılığı ve taktiksel ustalığı gösteremezlerse eğer, iddialarının arkasında duramadıklarını ve iktidar perspektifinden yoksun olduklarını gösterecekler ve arkalarındaki giderek azalan sınırlı kitle desteğini de tümüyle yitireceklerdir.     
Şunu da eklemek gerekiyor: Ülkemizde, esas olarak reformizmin maddi zemininin zayıf ve başta burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki çelişme gelmek üzere tüm toplumsal çelişmelerin keskin olması ve egemen sınıfların baskı ve terörü esas alan siyasetleri gibi nedenlerden ötürü reformist parti ve grupların ciddi bir kitle tabanı edinme şansları yoktur ve tarihsel olarak da olmamıştır. (Özel durumları nedeniyle Kürt ulusal hareketine dayanan siyasal partiler, bu kuralın istisnasını oluştururlar.) Bizde, en azından şimdiki durumda Rusya’daki Menşevikler ya da Sosyalist-Devrimciler gibi geniş işçi ve köylü kitlelerini etkileyen reformist partiler yok. Ve büyük olasılıkla yakın gelecekte de böylesi partiler olmayacak. Bu bakımdan, TDH’nin reformist siyasal parti ve gruplara karşı siyasal savaşımı fazlasıyla önemseyen ve abartan yaklaşımının yanlış olduğu söylenebilir. Paradoks gibi gözükse de bu, TDH’nin ve onun bileşenlerinin, kendi iç bünyelerinde oluşacak ve yer yer de oluşmakta olan reformist ve tasfiyeci eğilime karşı özellikle bu daralma ve bunalım döneminde son derece uyanık olması gerekliliğini asla ortadan kaldırmaz. Yakın tarihimiz, devrimci demokrasiden reformizme ve tasfiyeciliğe evrilme tehlikesinin son derece büyük olduğunu gösteren bir dizi örnek sunmaktadır.     
Yukardaki taslak platformda sıralanan istemlerin, esas olarak reform nitelikli istemler olduğu da doğrudur. Ama devrimci partilerin, reformizme düşmeksizin ve devrim perspektiflerini yitirmeksizin, yani devrim hedefine bağlı kalmak kaydıyla reformlar uğruna kavga vermesinde yanlış olan bir şey yoktur. Stalin bu konuda şunları söylüyordu: “Reformcu için reform her şeydir; devrimci çalışma ise yalnız gelip geçicidir, sözü edilecek bir konudur, göz boyamaya yarar. Onun için reform, reformcu taktikle burjuva iktidarı koşulları içinde, kaçınılmaz olarak bu iktidarın bir aleti, devrimci unsurların dayanışmasını baltalamaya yarayan bir aleti haline gelir. “Devrimci için ise… devrimci taktik ile reform burjuva iktidarı koşulları içinde doğal olarak bu iktidarı baltalayan bir araç, devrimi pekiştiren bir araç, devrimci çalışmanın daha da gelişmesi için bir dayanak haline gelir.” (Leninizmin İlkeleri, Ankara, Sol Yayınları, 1979, s. 95-96) TDH’nin yukardaki istemler için birleşik bir kavga sürdürmesinin onun kitlelerle bağlarını güçlendireceğini, faşist diktatörlüğü zayıflatacağını, emperyalizme darbe indireceğini ve tasfiyeci havayı dağıtacağını ve dolayısıyla ülkemizi devrime yaklaştıracağını, Stalin’in deyişiyle “devrimi pekiştiren bir araç, devrimci çalışmanın daha da gelişmesi için bir dayanak” işlevi göreceğini söylemeye herhalde gerek bile yoktur.    
Son olarak, izlemekte olduğu tasfiyeci ve teslimiyetçi çizgi dikkate alındığında, TDH’nin bu evrede PKK’nın -ve onun doğrultusunu benimsemiş bulunan Kürt örgütlerinin- aşağıdaki Ek’te değinilen “bunalımdan çıkış önerisini” kesin bir dille reddetmesi gerekir. Umudunu ABD’nin başını çektiği kapitalist-emperyalist sistemin ve onun küreselleşme adı verilen ekonomik-siyasal saldırısının bölgemizi ve dünyamızı “demokratikleştirmesi”ne bağlayan PKK’nın, yaklaşan Irak operasyonunda ABD’nin vurucu gücü olacağını aylardır davul zurnayla ilan etmekte olması ve Kürt ulusal hareketinin yanısıra TDH’ni de tasfiye etmeyi hedefleyen önerileri, herhalde şimdiye kadar PKK yönetiminin bu gerçekliğini kabul etmekte zorlanan devrimci güçlerin de gözlerini açmış olmalıdır. (7) En azından, A. Öcalan’ın yakalanmasını izleyen dönem boyunca PKK’nın siyasetinin bu Türk Genelkurmayı-emperyalizm patentli tasfiye stratejisinin bir parçası olduğu herhalde açık olmalıdır.                 
EK: PKK’NIN BUNALIMDAN ÇIKIŞ ÖNERİSİ    
Bilindiği gibi, PKK Parti Meclisi’nin, Türk Genelkurmayı’nın 12 maddelik ültimatomunun ardından Ocak ayı sonunda yapılan 5. Genel Toplantısının Sonuç Bildirgesinde, PKK’nın tasfiyesini tamamlama planı açık bir biçimde ortaya kondu. Kürt ve PKK adlarını kullanmama dayatmasını kabul eden Parti Meclisi, PKK’yı ABD emperyalistlerin Irak başta gelmek üzere Ortadoğu’yu kan ve ateşe bulama yolundaki planlarının basit bir maşası haline getirme ve Türk faşizminin isteği uyarınca Kürt halkının ulusal-demokratik savaşımının kazanımlarının kökünü kazıma niyetini bir kez daha açığa vurdu. Ne var ki, PKK’ya Türk Genelkurmayı’nın elinde tutsak bulunan A. Öcalan ve Başkanlık Konseyi üyeleri eliyle dayatılan tasfiye planının hedefleri arasında TDH de bulunuyor. Bu plan, bir süredir daha da sık dile getiriliyor.    
Özgür Politika’nın 8 Şubat 2002 tarihli sayısında, Mehmet Özgül imzasıyla yayımlanan ve bu arada Alınteri, Atılım, Devrimci Demokrasi, Partizan-İşçi Köylü, Kızıl Bayrak, Vatan dergi ve gazetelerinin “birleşik parti”ye ilişkin düşüncelerini aktaran “Solda Birlik Partisi Tartışmaları” başlıklı yazı, TDH’nin radikal kanadında yer alan devrimci örgütleri de aynı tasfiye ve yokoluş sürecine katılmaya çağırıyordu. Ancak, PKK’nın bu gayrıresmi sözcüsünden daha önce, PKK’nın yetkili ağızları bu konuyu pek çok kez işlemişlerdi. Örneğin, Ö. Politika’nın 25 Ocak 2002 tarihli sayısında çıkan bir yazıda şöyle deniyordu: “Öcalan açıklamasında, 1970, ’82 ve 90’larda yapılamayan demokratik Kürt-Türk ittifakının bu dönemde yapılabileceğini, kendilerinin de böylesi bir ittifaka hazır olduklarını söyledi. PKK Genel Başkanı Öcalan, ‘Kürt halkının bütün oyları birlik halindedir. Demokratik hareketin demokratik birlik platformları, birlik konferansları olabilir. Avrupa’da birlik konferansları gelişebilir. Bu tarihi bir adımdır, ortaklaşa örgütlenme gerçekleşmelidir’ dedi.     
Öte yandan PKK Başkanlık Konseyi üyelerinden Cemil Bayık aynı konuda şöyle diyordu:  “Türkiye’nin hızla yeni bir partileşmeye ihtiyacı vardır… En temel sorunlarda ve herkesin birleştiği asgari müştereklerde, fazla detaylara girmeden, halkın somut taleplerine cevap veren bir program etrafında birleşilerek en geniş demokrasi bloğu yaratılarak, bir blok partisi kurulabilir ve bu Türkiye’nin sorunlarına çözüm getirebilir. Türkiye’nin bugün en temel sorunu demokratikleşme ve bu temelde Kürt sorununa çözüm getirmedir. Yeni parti; Kürt sorununun çözümünü öncelikli hedefi olarak ele alan, demokratikleşmeyi önüne koyan, tüm demokrasi güçlerini asgari müştereklerde birleştiren, Türk, Kürt ve tüm etnik toplulukları kapsayan, kitlelerin acil ve somut talepleri olan yolsuzluk, pahalılık, çeteleşme, ifade, örgütlenme ve eylem özgürlüğünü, insan haklarını kapsayan bir program ve eylemlerle kendini kısa sürede iktidar gücü haline getirebilir. Yeni parti; dar, slogancı, dogmatik, klasik yaklaşımları ve söylemleri terk eden, her yönüyle kitlelere güven veren, programı, örgütlenmesi, eylemi ve söylemi ile gerçekten yeni olan bir parti olmalıdır. Blok partisi olmalı, hedefine demokratikleşmeyi koymalı, herkese önceliklerle ters düşmeyecek bir biçimde siyaset yapma imkanı sunmalıdır. Böylesi bir partinin kurulmasına CHP’den, ÖDP’den ayrılanlar, HADEP vb. bir çok sol demokratik parti kurum, çevre, kişi öncülük edebilir… “… PKK, Türkiye’nin acil ihtiyacı olan böyle bir partileşmeyi gerçekleştirmek istemekte ve bunu tüm sol ve demokrasi güçleri ile birlikte başarmayı arzulamaktadır…” (Ö. Politika, 3 Şubat 2002, abç)    
PKK Parti Meclisi’nin, diğer şeylerin yanısıra bu konuyu da ele alan 5. Genel Toplantısının Sonuç Bildirgesi’nde “daralmış ve baskıcı içerik kazanmış olan milliyetçi, dini ve sol düşünce sisteminin aşılıp demokratik düşünce sistemine ulaşmanın gerekliliğine” değinildikten sonra şunlar söyleniyordu:   “Bu amaçla Parti Meclisimizin 5. Toplantısı, herhangi bir dış müdahaleye meydan vermemek için bütün bölge siyasi güçlerini, demokrat ve aydınlarını, dar ve dogmatik düşünce kalıplarını kırmaya, demokratik siyasi yapılanmaya ulaşmaya, bu temelde başta Kürt ve Filistin sorunları olmak üzere bölgenin ağırlaşan sorunlarını demokratik yöntemlerle ve işbirliği temelinde çözerek yeni demokratik ve birleşmiş Ortadoğu’yu yaratmaya çağırmaktadır.” (Ö. Politika, 6 Şubat 2002, abç)     
Görülebileceği gibi PKK yöneticileri, PKK’yı ve Kürt ulusal hareketini tasfiye etmek için ellerinden geleni yapmakla kalmamakta, TDH’ne ve Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerine de aynı yolu tutmalarını, yani devrim ve sosyalizm davasından vazgeçmelerini ve “kendi” burjuvazileriyle, yani TÜSİAD’la, TİSK’le, TOBB’le, burjuva partileriyle, burjuva ordusu ve polisiyle vb. “barış” yapmalarını, devrim davasını bir yana bırakmalarını, sınıfsal işbirliği ve “toplumsal barış” yolunu izlemelerini ısrarla önermektedirler. Dahası onlar, TDH’nin yanısıra, Ortadoğu bölgesindeki tüm devrimci güçleri aynı tuzağa çekmeye çalışmakta, Türkiye, Ortadoğu ve dünya işçi sınıfı ve halklarına emperyalizmle barış içinde yaşamalarını, yani ona kölece boyun eğmelerini önermektedirler. Hem de, ABD başta gelmek üzere emperyalist ülkelerde faşizmin ayak seslerinin duyulduğu, Yanki emperyalistlerinin kanlı ellerini dünyanın pek çok köşesine uzattıkları ve bir Üçüncü Dünya Savaşı başlatmaya hazırlandıkları, hatta başlattıkları bir dönemde! Ve üstüne üstlük PKK yöneticileri bütün bunları “barış ve demokrasi” adına, hatta sosyalizm adına önermektedirler! Herhalde siyasette yüzsüzlüğün bu kadarı dünya tarihinde çok az görülmüştür.    
Ve herhalde söylemeye gerek bile yoktur ki, TDH böylesi emperyalizm ve Türk Genelkurmayı kaynaklı önerileri hiçbir biçimde ciddiye almayacaktır.                                                                                                                           

DİPNOTLAR
(1) TDH’nin homojen bir hareket olmayıp aralarında yer yer önemli ideolojik ve siyasal farklılıklar bulunan değişik örgütlerden meydana geldiği doğrudur. Ancak, bu yazının içeriği ve amacı bakımından bu farklılıkların çok fazla anlam taşımadığı söylenebilir. TDH’ni oluşturan örgütlerin son 1.5 yıldır sürmekte olan ÖO direnişini eksen alan bir taktiksel rota tutturmuş olmaları ise bu yaklaşımı mazur gösteren bir başka faktördür.
(2) “Tüm gerçek şudur ki, Parti yalnızca önde gitmekle kalmamalı, fakat geniş kitlelerin kendisini izlemesini de güvence altına almalıdır. Geniş kitlelerin kendisini izlemesini güvence altına almadan ilerlemek, aslında hareketten kopmak anlamına gelir. Leninist önderliğin özü, tam da öncünün, artçının kendisini izlemesini, öncünün kitlelerden kopmadan önde gitmesini güvence altına almasında yatar.” (Stalin, “The International Situation and the Defence of the USSR”,  Works,  Moskova, 1954, Cilt 10, s. 29-30)

(3) Dünya halklarının ABD terörizmine karşı anti-emperyalist kavgasının gelişme olanakları konusunda hiç kimse bir karamsarlığa kapılmamalı. Kuvvetlerini Afganistan’ın yanısıra Pakistan, Suudi Arabistan, Özbekistan, Kırgızistan, Kosova, Kuveyt, Filipinler, Kolombiya, Gürcistan, Katar gibi ülkelere mevzilendiren, Irak, Somali, Yemen, Suriye, Kuzey Kore, Libya, İran, Sudan, Venezuella gibi ülkelere saldırmayı planlayan Yanki emperyalistleri daha şimdiden batağa batmış durumdadırlar. Onlar ellerindeki “kitle imha silahları”nın yardımıyla daha belki milyonlarca işçi ve emekçiyi katledecek, ama bir yandan yarı-sömürge ülkelerdeki yitirecek şeyleri olmayan halkların ve bir yandan da “kendi” işçi sınıflarının giderek büyüyecek savaşımı sonucunda yenileceklerdir. Afganistan’daki son çatışmaların da gösterdiği gibi, onlar, girdikleri ülkelerde kötek yemeye başlamışlardır ve daha çok kötek yiyeceklerdir.
(4) Türkiye’nin Afganistan’daki Uluslararası Güvenlik Yardım Gücü’nün komutanlığını almasının tartışıldığı dönemde Başbakan Ecevit’in “Bu onurlu ve çetin görevi” üstlenmek için bazı koşulların yerine getirilmesi gerektiği, yani emperyalist efendilerinden para, silah ve destek dilendiği haberi basında yer aldı. Haberde ayrıca şunlar belirtiliyordu: “Ecevit koşulların kabul edilmesi ile Türkiye’nin görevi üstlenmesi durumunda yalnız Afganistan’da değil, Orta Asya’daki Türk cumhuriyetlerinde de huzur sağlanacağını, tüm bölgenin terörizm belasından da, irtica tehlikesinden de kurtulabileceğini bildirdi.” (Hürriyet, 1 Mart 2002)
(5) Ocak 2002 sonunda yaptığı bir konuşmada Başkan Bush, ABD’nin askeri harcamalarının 48 milyar dolarlık bir artışla 379 milyar dolara yükseleceğini açıkladı. Bu son artışla birlikte ABD’nin askeri harcamaları dünya toplamının yüzde 40’ını buluyor. Halihazırda, ABD’nin askeri harcamaları, ondan hemen sonra gelen 19 devletin askeri harcamalarının toplamından daha fazla. Ama, bununla da yetinmeyen Bush aynı konuşmasında, ABD’nin önümüzdeki beş yıl içinde “savunma”ya tam 2 trilyon dolar ayıracağını belirtti. ABD ekonomisinin bu yükü uzun süre kaldırması beklenemez. ABD, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde dünya üretiminin yaklaşık yüzde ellisine sahipti. O günlerden 1990’ların başına kadar geçen sürede bu payı giderek azalan ABD, rakip süper devlet Sovyetler Birliği’nin çökmesi, 1990’larda, yani Clinton yıllarında görece hızlı ekonomik büyümesi ve son yıllarda Japonya’nın yaşadığı gerileme nedeniyle bugün dünya üretiminin yeniden yaklaşık yüzde 30’unu denetleyecek duruma gelmiştir. Fakat, ABD’nin Çin, AB gibi rakiplerine göre daha yavaş büyümekte olduğu, Rusya’nın ekonomik büyümesinin yeniden başladığı ve ABD’nin dünyanın her tarafına müdahale edecek biçimde yayılmasının ekonomiye son derece ağır yükler getirdiği ve getireceği gözönüne alındığında, yeni bir ekonomik resesyona girmekten kaçınabilse bile, orta erimde ABD göreli olarak zayıflamaya devam edecektir. 
(6) İsrail’in Haziran 1982’de Lübnan’ı işgalinin ve 24 Ağustos’ta Falanjistlerin İsrail ordusunun denetim ve gözetimi altında Sabra ve Şatila mülteci kamplarında gerçekleştirdikleri katliamın ardından bu ülkeye, sözümona Lübnan halkının güvenliğini sağlamak amacıyla Amerikan, İngiliz, Fransız ve İtalyan askerlerinden oluşan 5,800 kişilik bir Çokuluslu Kuvvet yerleştirilmişti. Çok geçmeden Lübnan halkı, bu işgal kuvvetlerine karşı direnişe geçti. Bu direniş eylemlerinin en etkilisi 23 Ekim 1983’de gerçekleştirildi. Hemen hemen aynı anda, içi patlayıcı maddelerle dolu iki kamyon Amerikan ve Fransız askerlerinin kamplarına daldı. Bu eylemde 241 Amerikan deniz piyadesinin ve 58 Fransız askerinin ölmesinden birkaç ay sonra, yani 2 Şubat 1984’de Başkan Reagan ABD askerlerini geri çekmek zorunda kaldı.    
ABD, Kasım 1992’de de Somali’ye, sözümona insani yardım amacıyla 30,000 kişilik bir kuvvet yollamıştı. Bir süre sonra, bu kuvvetin gerçek amacının “insani yardım”dan çok, kıtanın bu bölgesinde emperyalist hegemonya kurmak olduğu ortaya çıkınca General Muhammed Farah Aydid komutasındaki Birleşik Somali Kongresi kuvvetleriyle ABD işgalcileri arasında çatışmalar başladı. 3 Ekim 1993’de başkent Mogadişu’da 19 Amerikan deniz piyadesinin ve yüzlerce Somali’li sivilin öldüğü ve bir ABD helikopterinin düşürüldüğü çatışmalardan sonra ABD, Mart 1994’de kuvvetlerini geri çekmek zorunda kaldı.
(7) PKK Başkanlık Konseyi üyesi Murat Karayılan, 11 Eylül eyleminden kısa bir süre sonra yayımlanan demecinde şöyle diyordu: “Şimdi anlaşılıyor ki ABD, bu olayla birlikte yeni bir konsept geliştiriyor. Dünyanın çeşitli ülkelerinde, bölgelerinde ve en temelinde Ortadoğu’da, Kafkasya’da yeni bir düzenleme geliştirmek istiyor. Bu sadece ABD değil, genel anlamda NATO politikasına dönüşebilir. Dolayısıyla yeni düzenlemede Kürtlerin bu yeni süreci hassasiyetle ele almaları ve kendilerine bir yer yapmaları gerekiyor. Bizim yaklaşımımız budur…
“Irak’a yönelik bir plan gelişirse, bu yeni süreç Güney’e çok yönlü olarak yansıyacaktır. Şimdi iki şey var: Irak’a yönelik mücadelede Güneyli Kürtler mi esas güç olarak görevlendirilecek, yoksa Türk ordusu mu?” (Ö. Politika, 2 Ekim 2001)    
PKK Parti Meclisi’nin 5. Genel Toplantısında ise aynı konuda şöyle deniyordu: “Irak’taki sistem mücadelesi yeni Ortadoğu sisteminin nasıl olacağını belirleyecek, bu da yeni uluslararası sistemin temel ölçü ve özelliklerini yaratacaktır. Açıkça görülüyor ki Irak üzerinde yoğunlaşan mücadelenin bölgesel ve uluslararası karakteri vardır ve bu mücadele eski sistem ile yeni sistem, eski statüko ile yeni statüko arasındaki bir mücadele olmaktadır. Önümüzdeki süreçte siyasi ve askeri düzeyde daha da keskinleşerek çözüm yaratmaya çalışacak olan böyle bir mücadelede Partimizin ve halkımızın yeri, hiç kuşkusuz Kürdü inkar eden ve yok etmek isteyen eski statüko cephesinde değil, yeni bir sistem yaratmak isteyen değişim cephesinde olacaktır. Yine Partimiz ve halkımız baskı, parçalanma ve terör cephesinde değil, demokrasi, barış ve özgür birlik cephesinde saf tutacaktır. Çünkü Kürt halkının olduğu gibi, bölge halklarının ve dünya demokrasi güçlerinin çıkarları burada yatmaktadır.” (Ö. Politika, 6 Şubat 2002, abç)     

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: