GÜNCEL SİYASAL DURUMUN BAZI ÖZELLİKLERİ

        Güncel Siyasal Durumun Bazı Özellikleri
                                      

                    29-30 Ocak 2003

İçinde bulunduğumuz olağanüstü dünya ve bölge konjonktürü, Türkiye proletaryası ve halklarına ve onların öncüsü misyonunu yüklenmesi gereken Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketine çok ağır sorumluluklar yüklüyor. Devrimci hareketin, Kürt ve Türk proletaryası ve halklarının öncülerinin ise, çeşitli nedenlere bağlı olarak, olayların peşinde sürüklendikleri, sorumluluklarının tam olarak bilincinde olmadıkları ve hatta bir aymazlık içinde oldukları ve bazı özel ve istisnai durumlarda bu sorumluluklarına kasıtlı olarak sırtlarını döndükleri söylenebilir ve söylenmelidir. Objektif ve subjektif nedenleri bir yana, Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketinin ana gövdesinin, bugünkü durumun ve dünya, bölge ve ülke koşullarının bilimsel analizi üzerine oturan doğru bir taktiksel çizgi izledikleri ise, ne yazık ki asla ve kesinlikle söylenemez. Bu yazı, doğru taktiksel sonuçlar çıkarılmasına yardımcı olacağı düşüncesiyle bugünkü siyasal durumun bazı belirleyici yanlarını kaba çizgileriyle değerlendirmeyi amaçlıyor.

Bugünkü Durumun Özgül Nitelikleri
Bugün dünya proletaryası ve halkları, olağan emperyalist saldırganlık ve yarışmanın ötesinde bir durumla karşı karşıyadırlar. Bush kliğinin başını çektiği ABD emperyalizmi, esas hedefi dünya proletaryası ve halklarının çetin savaşımlar sonucu kazanmış olduğu hakları gasbetmek, bu çerçevede adeta tarihin saatini yüzyıl geriye almak ve tüm dünyayı ABD’nin sömürgesi ya da yarı-sömürgesi yapmak olan bir III. Dünya Savaşını başlatmış bulunuyor. Bu savaşın, emekçi insanlığı, Hitler kliğinin III. Reich’ının dünya egemenliği kurma savaşı kadar, hatta belki ondan da büyük bir tehlikeyle (nükleer, biyolojik, kimyasal silahlar da içinde olmak üzere kitle imha silahlarının kullanılacağı savaşlar, kitlesel katliamlar, emperyalizm destekli devlet terörizminin büyümesi, yaygın açlık, hastalık ve yoksullaşma, faşist, anti-demokratik ve ırkçı eğilimlerin dünya ölçeğinde yaygınlaşması vb.) yüzyüze getirdiği ortadadır. Bütün bunalım dönemlerinde olduğu gibi bu dönemde de, kapitalist-emperyalist sistem, suratını örten eğreti “uluslararası hukuk” ve uygarlık maskesini ve burjuva meşruiyetini bir yana atıyor, kaba gücün, orman yasasının ve eşkiya hukukunun her zamankinden daha fazla geçerli hale geldiğini ilan ediyor, bir terörizm histerisinin etkisi altında bireyleri, grupları ve halkları toptan potansiyel suçlu ilan ediyor.

Özellikle ABD emperyalistleri, kendilerinden olmayan herkesin kendilerine karşı olduğunu söyleyebilmekte, “önleyici savaş” faşist söyleminin ardına saklanarak yalnızca düşmanlarına değil, sözümona dost ve bağlaşıklarına karşı bile nükleer silah kullanabileceklerini ileri sürebilmekte, BM ya da benzer uluslararası kuruluşların kayıtsız bakışları altında, ulusların kendi yazgılarını belirleme hakkını açıkça ayakları altına alabilmekte, başka ülkelerin rejimlerini devirme, hatta onların yöneticilerini öldürme hakkını kendilerinde gördüklerini söyleyebilmekte, daha önce imzalamış oldukları ya da imzalayacaklarını açıkladıkları bir dizi uluslararası anlaşmayı yüzsüzce çiğneyebilmekte ve bütün bunları “terörizmle savaş” demagojisiyle örtmeye çalışmaktadırlar.

Öte yandan ABD emperyalizmi, 11 Eylül eylemi sonrasında giriştiği atakla rakip emperyalist devletlerin nüfuz alanlarını sınırlamak, onların kendi aralarında (ABD-karşıtı) bağlaşmalar oluşturmalarını önlemek ve başta petrol olmak üzere hammadde kaynakları, pazarlar ve stratejik bölgeler üzerindeki denetimini arttırmayı hedeflemektedir. Yanki haydutları; daha şimdiden bir yandan Balkanlara ve Doğu Avrupa’ya, bir yandan da Kafkasya’ya, Afganistan’a ve Orta Asya’ya yerleşmiş, oralarda askeri üsler kurmuş, ya da eski üslere yenilerini eklemiş, Ortadoğu’daki mevzilerini genişletmek vb. suretiyle AB, Çin, Rusya başta gelmek üzere emperyalist rakiplerini kuşatmaya girişmişlerdir. Bu saldırgan politikanın emperyalistlerarası gerginliği tırmandırdığı ve orta erimde emperyalist savaşların patlak vermesini kışkırttığı kesindir. (AB’nin merkezileşme sürecinin hızlanması, NATO’dan bağımsız bir Avrupa ordusunun kurulması ve son haftalarda bir Almanya-Fransa ekseninin oluşması bunun gözle görülür belirtilerinden yalnızca biridir.) Ancak halihazırda, hemen hemen hiçbir rakip emperyalist devlet, dünyanın zenginliklerinin yağmalanmasında en yağlı parçaları kendisinin alacağını histerik bir sesle haykıran Amerikan hayduduna karşı sesini yükseltmeye cesaret edememektedir.

Bunun esas nedeni, hiçbirinin statükoyu kendi lehine değiştirmek için tüm dünyayı kana bulama istek ve kararlılığını gizlemeyen ve ekonomik-siyasal ve özellikle askeri potansiyeli bakımından halihazırda rakiplerinin daha ilerisinde/ çok ilerisinde bulunan ABD emperyalizmine kafa tutacak konumda olmamasıdır. Demek oluyor ki, ABD emperyalizminin dünya proletaryası ve halklarının baş düşmanı sıfatını her zamankinden daha fazla hak ettiği bir momentte bulunuyoruz.

Ama, “bugünkü durum”un, –taşıdığı sembolik öneme rağmen- asla 11 Eylül eylemiyle ve Bush kliğinin iktidara gelmesiyle başlamadığını ve başını Sovyetler Birliği’nin çektiği blokla ABD’nin önderlik ettiği blok arasındaki nüfuz kavgasının sona erdiği 1990-91 yıllarından bu yana geçen dönemin tümünü karakterize ettiğini söylemeliyim. Daha 1990’ların ortalarında Savunma Bakanlığı Müsteşarı Paul Wolfowitz başkanlığındaki bir uzmanlar grubu tarafından hazırlanan ‘Savunma Planlama Rehberi’nde şöyle deniyordu:
“ABD, tek süper güç olma konumunu garanti altına almalı, bunun için de kendine rakip olabilecek kuvvette tek bir devletin ortaya çıkmasına ya da bir kaç ülkeden oluşan bir ittifakın kurulmasına izin vermemelidir. Bu amaçla ABD, potansiyel rakiplerini dünyada önemli roller üstlenmekten vazgeçirmeli ve ileri sanayi ülkelerinin çıkarlarını yeterince gözeterek, onları Washington’un süper güç konumuna karşı çıkma girişimlerinden caydırmalıdır… ABD, hiç bir devletin veya bağlaşmanın karşı koyamayacağı düzey ve yetenekte bir askeri gücü muhafaza etmelidir… ABD, hiç bir devletin veya bağlaşmanın karşı koyamayacağı düzey ve yetenekte bir askeri gücü muhafaza etmelidir…” Gene ABD emperyalizminin öndegelen temsilcilerinden Zbigniew Brzezinski, Washington’un jeostratejik bakışını Avrasya üzerinde odaklaştırmasının zorunlu olduğunu belirtiyor ve “dünya nüfusunun yüzde 75’ini barındıran, yeryüzünün bilinen enerji rezervlerinin yüzde 65’i ile çok zengin maden kaynaklarına sahip olan ve dünya gayrısafi hasılasının yüzde 60’ını üreten Avrasya”nın, “tek bir devletin veya bir kaç ülkeden oluşan bir ittifakın egemenliği altına gir”mesi durumunda ABD’nin ortaya çıkacak bu yeni güç karşısında üstünlüğünü yitireceğini ileri sürüyordu.

Dünya proletaryası ve halklarına ve rakip emperyalist güçlere karşı giriştiği haçlı seferinde ABD emperyalistlerinin en yakın bağlaşık ve uşakları İngiliz emperyalistleri ve İsrail Siyonistleridir. Gene ABD, rüşvet, tehdit vb. yollarıyla ve bölgesel gerginlikleri kışkırtmak, “terörizm” ve özellikle de “İslami terörizm” korkuluğunu sallamak suretiyle ve “böl ve egemen ol!” ilkesi uyarınca Japonya, Hindistan, Avustralya, Kanada gibi devletleri yedeklemeye, hatta Rusya gibi potansiyel rakiplerini tarafsızlaştırmaya, AB emperyalist bloku içindeki farklılık ve anlaşmazlıkları kullanmaya çalışmaktadır.


Öncelikli Hedef:  Arap ve İslam Halkları
ABD başta gelmek üzere emperyalist devletler İkinci Dünya Savaşını izleyen onyıllarda –çoğunlukla anti-komünist ve gerici bir renk taşıyan- siyasal İslamla gevşek bir bağlaşma içindeydiler. Bazılarının sandığının tersine, ABD’nin siyasal İslamla flörtü, 1970’lerin sonlarında, yani ABD’nin Sovyetler Birliği’nin ve Sovyet blokunun çöküşünü hızlandırmayı öngören politikaların yürürlüğe konmasıyla başlamamıştı. Sosyalist –daha sonra revizyonist- Sovyetler Birliği’ni bir “yeşil kuşak”la çevreleme ve sosyalist ve devrimci güçlere karşı siyasal İslamı seferber etme politikasının kökeni en azından 1950’li yıllara uzanmaktadır. Ortadoğu’da radikal Arap ulusçuluğuna karşı Müslüman Kardeşler türünden örgütlerin desteklenmesi, gerici Vahhabi mezhebinin egemen olduğu Suudi Arabistan’la ABD arasındaki stratejik bağlaşma, 1965-66’da Endonezya’da Komünist Partisi’ne ve Endonezya işçi sınıfı ve emekçilerine karşı İslami gericiliğin de aktif katkısıyla gerçekleştirilen kitlesel katliam vb., bunun ilk akla gelen örnekleridir. Bunun ülkemizdeki yansıması da, 1960’lı yılların kötü ünlü Komünizmle Mücadele Dernekleri türünden örgütlerdi.
Fakat, 1990-91 yıllarında Sovyet blokunun dağılmasının hemen ardından ABD emperyalistleri, İslam halklarını ve siyasal İslamı hedef alan bir söylem ve teori geliştirmeye giriştiler. Bu dönüşümün en fazla dikkat çeken sembolü “Uygarlıklar Çatışması” adlı kitabı büyük patırtı koparan Samuel Huntington oldu. Ne var ki, Huntington’ın önümüzdeki onyılların “Batı uygarlığı” ile “İslam uygarlığı” arasındaki çatışmayla karakterize olacağı yollu görüşü, asla onun kişisel bir fantezisi değildi; bu “teori”, halihazırda ABD başta gelmek üzere dünya emperyalizminin proletarya ve halklara saldırısının önündeki en önemli engelin Arap ve İslam halkları ve onların örgütlü güçleri olduğu biçimindeki algılamaya dayanıyordu. Bugünkü ABD dış politikası, bu ideolojik algılamanın yön verdiği emperyalist stratejinin bir anlatımından başka bir şey değildir.ABD emperyalizminin 11 Eylül eyleminden sonra “terörizme karşı savaş” yaygarasıyla bir üst aşamaya yükselttiği saldırı, tüm dünya halklarını hedef almakla birlikte, öncelikle Arap ve İslam halklarını ve onların içinden çıkan anti-emperyalist ya da ABD ve İsrail-karşıtı örgütleri hedef tahtasına oturtmaktadır. Bunun bellibaşlı maddi nedenleri şöyle sıralanabilir:
a) Yanki haydutlarının üzerinde denetimlerini pekiştirmeyi hedefledikleri petrol ve doğal gaz kaynaklarının en önemli bölümü Ortadoğu’da (Suudi Arabistan, Irak, Kuveyt, İran), Kafkasya ve Orta Asya’da (Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Hazar Denizi) bulunuyor. Sanayinin kanı olan ve halihazırda gerçek bir alternatifi bulunmayan petrole duyulan gereksinimin katlanarak artmakta olduğu koşullarda Washington neo-faşistleri, bir yandan petrol üreticisi ülkelerin ve onların OPEC türü örgütlenmelerinin getirdiği sınırlamaları ortadan kaldırmak, bir yandan da Nijerya’dan Açe’ye (Endonezya), Suudi Arabistan’dan Kazakistan’a, Venezuella’dan Gürcistan’a kadar uzanan ve esas itibariyle Müslüman halklarla meskun çok geniş bir alanda petrol ve doğal gaz kaynaklarının ve bu kaynakların geçeceği deniz ve kara yollarının “güvenliğini” sağlamak için çılgınca bir çabaya girişmiş bulunuyorlar. Ve dolayısıyla onlar, dünya egemenliği planlarını yaşama geçirme kavgasında, öncelikle Müslüman halklarla ve onlara dayanan militan örgütlerle karşı karşıya geliyorlar.
b) Dünya komünist hareketinin son derece zayıf olduğu, sosyalizmin işçi sınıfı ve emekçi kitleler katında etkisinin büyük ölçüde gerilemiş olduğu ve İslam ülkelerinde ciddiye alınabilecek komünist ve radikal devrimci örgütlerin bulunmadığı bu taktiksel evrede, İslam halkları emperyalizme ve Siyonizme öfkelerini İslami kanallardan ve İslami bir söylemle dile getiriyorlar. Bu yüzden, ABD’nin başını çektiği dünya emperyalizminin ve bağlaşık ve uşaklarının halkları köleleştirme çabasının karşısında esas olarak, birçoğu silahlı savaşım deneyimi ve geleneğine sahip İslami köken ve ideolojiye sahip örgütler duruyor. Bu, başta Filistin ve Afganistan gelmek üzere, Cezayir, Keşmir (Hindistan), Mindanao (Filipinler), Lübnan, Mısır, Çeçenistan, Tacikistan gibi bir dizi ülke için geçerlidir. Sınıfsal karakterleri ve ideolojik ve siyasal konumları dikkate alındığında, hiçbirisi de tutarlı demokratik ve anti-emperyalist bir nitelik taşımayan bu türden hareketlerin kapitalist-emperyalist sisteme kesin ve çökertici bir darbe indirme olanağına sahip olmadıkları, dahası proletarya ve halkların gerçek kurtuluş kavgasının yükseldiği koşullarda –tarihsel deneyimin de göstermiş olduğu gibi- rahatlıkla emperyalizm ve siyasal gericilikle işbirliği yapmaya girişebileceklerini söylemek bir abartma olmaz. (Ama, onların, daha devrimci alternatiflerin olmadığı koşullarda emperyalizme karşı halkların direnişinin odakları ve kanalları olabileceği ve olacağı gerçeğini değiştirmez bu.) Dolayısıyla, tüm tutarlı devrimciler ve sınıf bilinçli işçiler, anti-emperyalist eğilimli İslami hareketlerle taktiksel bağlaşmalar oluşturmaya girişmekten kaçınmaksızın, emperyalizme ve kapitalizme karşı savaşımın bayrağını ancak gerçek devrimci öncüsünün yönetimi altındaki işçi sınıfının taşıyabileceğini unutmamak ve halkların yükselmekte olan anti-emperyalist ve anti-kapitalist kavgasının başına geçme görevlerini savsaklamamakla yükümlüdürler.

c) Emperyalist sistemin yaşamakta olduğu bunalım, ABD emperyalizminin Filistin halkı başta gelmek üzere Ortadoğu halklarına doğrultulmuş tabancasından başka bir şey olmayan İsrail Siyonizminin bu çilekeş halka karşı giriştiği yoketme savaşıyla örtüşmüş ve onu daha da yeğinleştirmiş bulunuyor. Bu yüzdendir ki, objektif olarak dünya halklarının öncü bölüğü konumunda bulunan Filistin halkının varolma ve kendi yazgısını belirleme hakkı için verdiği kahramanca savaşım, bu küçük halkın yakılıp yıkılmış ülkesinin sınırlarının çok ötesinde, onun çapıyla ölçülemeyecek düzeyde bir yansıma bulmaktadır. Demek oluyor ki, Ortadoğu’ya bütünüyle egemen olmayı kuran ABD emperyalistlerinin Siyonist uşaklarını daha da büyük bir hırsla desteklemeleri, Filistin halkı ve onun yanında yer alan İslam halklarıyla ABD emperyalizmini karşı karşıya getiren üçüncü bir faktör olmaktadır.

Güncel Devrimci Taktik İçin Anahtar
Yirminci yüzyıl boyunca yaşam Lenin’in, emperyalizmin her türden gericiliğin temeli ve esas kaynağı olduğu yolundaki öngörüsünü yüzlerce kez kanıtladı. Onun dediği gibi,
“Emperyalizm, hem dış, hem de iç siyasette demokrasiyi yıkmaya doğru, gericiliğe doğru mücadele eder. Bu anlamda emperyalizm söz götürmez bir biçimde genel olarak demokrasinin, bütün demokrasinin ‘inkarı’dır.” (Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, İstanbul, Koral Yayınları, 1991, s. 47) Lenin’in bu genellemesini güncel durumun somut analiziyle birleştirdiğimizde ne görürüz? Bugünkü durumu, mutatis mutandis, dünya proletaryası ve halklarının ana görevinin Almanya-İtalya-Japonya faşist-emperyalist blokuna karşı savaşım olduğu 1930’lu ve 1940’lı yılların durumuna benzetebiliriz. 21. yüzyılın eşiğinde çürümesi daha da ilerlemiş ve her yanından gericilik fışkırmakta olan ve tüm dünyayı barbarlığa sürüklemekle tehdit eden emperyalizme ve onun başını çeken Amerikan neo-faşistlerine ve onların bağlaşık ve uşaklarına karşı savaşım günün ivedi görevidir. 1930’lu 1940’lı yıllarda, dünya işçi sınıfı hareketi ve bütün tutarlı devrimciler, tüm yerel ve parçaya ilişkin görevlerini, faşist-emperyalist bloku yenilgiye uğratma biçimindeki ana göreve bağımlı kılmışlardı. Nasıl o gün, kendi yerel ve parçaya ilişkin hedeflerini gerçekleştirmek için faşist-emperyalist blokla taktiksel vb. bağlaşma kuran ulusal, demokratik kurtuluş hareketleri objektif olarak faşizmin ajanı konumuna düşmüş idilerse, bugün de benzer bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz. Herhalde, ABD emperyalizminin Ortadoğu’yu ya da dünyanın bir başka bölgesini kendi yağma emelleri için yeniden dizayn etmesinden medet umanlar, ya da Pentagon’un bomba, füze ve tanklarının bölgemize demokrasi getirebileceğinden dem vuranlar, kendi halklarını felakete sürüklemek ve uşaklık ve onursuzlukla damgalamak istemiyorlarsa, bölge ve dünya tarihinin derslerini yeniden incelemelidirler.

Hiç kimse, bütün dünya proletaryası ve halklarını karşısına almış olan Yanki emperyalistlerinin yenilmez olduğu ve dünyayı istediği gibi düzenleyebileceği hayaline de kapılmamalıdır. Şimdiden Afganistan batağına saplanmış ve Afgan direnişinden gereken yanıtı almaya başlamış bulunan Amerikan neo-faşistleri güçlerini yaydıkları ve saldırganlıklarını arttırdıkları ölçüde daha fazla yalıtılacak, daha fazla sergilenecek ve daha fazla kötek yemeye başlayacaklardır.

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bütün tutarlı devrimciler ve gerçek demokratlar açısından, günün ivedi ve yaşamsal görevinin ABD emperyalizminin -ve yakın bağlaşıkları, ya da uşakları İngiliz emperyalizminin ve İsrail Siyonizminin- bu karşı-devrimci ve faşist haçlı seferine karşı durmak olduğu, tüm güçlerin bu ana görev esas alınarak konuşlandırılması gerektiği herhalde yeterince açık olmalıdır. Bütün tutarlı devrimciler ve gerçek demokratlar, kendi yerel ve ülkesel gündemlerini bu ana göreve, yani başında ABD’nin bulunduğu bu şer ekseninin saldırısının durdurulması ve püskürtülmesi görevine tabi kılmak zorundadırlar. Lenin, (“Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı Üzerine Bir Tartışmanın Özeti” adlı yazısında şöyle demişti:
“Ulusların kaderlerini tayin hakkı dahil, demokrasinin çeşitli istemleri mutlak şeyler değildir, bunlar dünya demokratik hareketinin (bugün sosyalist hareketinin) tümünün bir parçasıdır. Bazı somut durumlarda, parçanın, bütün ile çelişkiye düşmesi olasılığı vardır; o zaman parça atılır.” (Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Ankara, Sol Yayınları, 1989, s. 192)

ABD emperyalizminin ölçüsüz saldırganlığı yalnızca Arap ve İslam halkları başta gelmek üzere dünya proletaryası ve halklarını hedef almakla ve rakip emperyalist devletleri köşeye sıkıştırmaya girişmekle sınırlı değil. Bush kliğinin ve Amerikan burjuva medyasının El Kaide ve Afganistan üzerinde kopardığı yaygara çoktan unutuldu; şimdi sıra kanıtlanmış petrol rezervleri bakımından Suudi Arabistan’dan sonra ikinci sırada bulunan Irak’a gelmiş bulunuyor. Ama, ABD emperyalistlerinin hedefleri Irak ile de sınırlı değil. Topun ağzında İran, Suriye ve Suudi Arabistan başta gelmek üzere diğer bölge ülkeleri de bulunuyor. Pentagon’a, yani ABD “Savunma” Bakanlığı’na danışmanlık yapan Savunma Politikası Kurulu’nun 10 Temmuz 2002’de sunduğu raporda Suudi Arabistan “ABD’nin düşmanı” olarak tanımlanıyor ve Suudilere “terörizmi desteklemekten” vazgeçmeleri için bir ültimatom verilmesi öngörülüyordu. Rapor, bu ültimatoma uyulmaması halinde ABD’nin Suudi Arabistan’ın petrol kuyularının işgal edilmesini ve ABD’ndeki mali varlıklarına el konmasını salık veriyordu. Saflarında bu eğilimin giderek güç kazandığı ABD egemen sınıfları, Irak’ta şansları yaver giderse, stratejik ortakları İsrail’in “güvenlik” kaygılarını da giderecek tarzda, İran ve Suriye’ye karşı da benzer harekatlar planlamaktalar.

Öte yandan, topraklarında Afgan gerillalarının üslendiği Pakistan ile ABD arasındaki ilişkilerin gerginleşmesi, İslamcı hareketin giderek güçlendiği Endonezya ile ABD arasındaki ilişkilerin bozulmaya yüz tutması, Suudi Arabistan’daki onbinlerce ABD askerinin yanısıra Kuveyt, Katar ve Umman’da onbinlerce ABD askerinin konuşlandırılması, ABD donanmasının Ortadoğu’ya demir atması, Washington’un açık çek verdiği İsrail Siyonistlerinin Filistin halkına karşı giderek daha vahşi bir hal alan saldırısı, hatta ABD’nin, Irak operasyonuna –kendi gerici kaygıları nedeniyle- çok da gönüllü sayılamayacak bir biçimde destek veren kıdemli uşakları Türk gericilerine aba altından sopa göstermesi vb., Müslüman halkların ABD emperyalizmine duydukları öfkeyi giderek arttırmaktadır. Bu meşru öfke, ABD emperyalistlerinin ve onların bağlaşık ve uşaklarının askeri maceralarının ve terörist eylemlerinin artmasına paralel olarak büyüyecek ve şu ya da biçimde siyasal eyleme ve örgütlenmeye dönüşecektir.

Türkiye’de ve bölgede devrimci siyaset yapmak isteyen her akım ve kişi bu somut durumu dikkate almak ve Müslüman halkların bu dev potansiyel enerjisini devrimci kanallara akıtmak için çaba harcamakla yükümlüdür. Bu, siyasal İslam’ın tarihsel olarak devrimci ya da ilerici bir geleneğinin bulunmadığı ülkemiz için bile geçerlidir. Ne var ki, propaganda ve ajitasyonunun ateşini Türkiye’nin siyasal yaşamına egemen olan ve esas itibariyle ABD emperyalistlerinin hizmetinde bulunan askeri kliğin değil de, 3 Kasım 2002 seçimlerinin ardından hükümeti kurmuş olan AKP üzerine yoğunlaştırmış olması ve ABD emperyalizmine ve onun yakın bağlaşığı ve uşağı askeri klik-büyük burjuvazi blokuna karşı geniş bir cephe kurma perspektifi ve uzakgörüşlülüğünden yoksun bulunması, Türkiye devrimci hareketinin ana gövdesinin, yaşadığımız sürecin somut karakterini kavramadığını ve dolayısıyla ortaya çıkan siyasal fırsatları değerlendirme yeteneğine sahip olmadığını bir kez daha kanıtlıyor. Bu soruna, bir başka yazıda değinilecek.


 

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: