ABD Emperyalizmi Yenilmez midir?

26-28 Mart 2003
ABD emperyalistleri ve onların İngiliz yamakları, Irak’a karşı hazırlığını uzun süredir yürüttükleri savaşı 20 Mart günü başlattılar. Savaşın ilk birkaç günlük bilançosu, karşı karşıya gelen güçler arasındaki çok büyük dengesizliğe, BAAS rejiminin gerici niteliğine ve dolayısıyla yığın desteğinin görece zayıflığına rağmen, saldırganların Irak ordusu ve halkının direnişi karşısında şimdiden önemli kayıplara uğradıklarını ve büyük bir hayal kırıklığı ve şok yaşadıklarını gösteriyor. ABD emperyalistleri 20 Mart öncesinde ellerindeki geniş olanakları kullanarak yoğun bir psikolojik operasyon yürüttüler. Ama, BAAS rejimi altında çok acı çekmiş ve daha da önemlisi, uzun süredir gerici Barzani ve Talabani kliklerinin önderliğine mahkum edilmiş olması nedeniyle Kürt halkı bir yana bırakılacak olursa Irak halkı, esas itibariyle bu operasyona sıcak bakmadı, işgalci güçleri bir kurtarıcı gibi karşılamadı ve onlara karşı direnen ordunun yanında yer aldı ya da en kötü olasılıkla bir bekle-gör tutumu takındı. Tam da burada, gerici niteliğine rağmen BAAS rejiminin ABD ve ortaklarının saldırısına karşı savaşının haklı bir savaş olduğunun altı çizilmelidir. Lenin, “Sosyalizmin İlkeleri ve 1914-1915 Savaşı” adlı makalesinde şöyle diyordu:
“Örneğin, yarın, Fas Fransa’ya, Hindistan İngiltere’ye, İran ya da Çin Rusya’ya… savaş açsalar, ilk saldıran kim olursa olsun, bu savaşlar, ‘haklı’ savaşlar, ‘savunma’ savaşları sayılırlar; ve her sosyalist, ezilen, bağımlı, eşit olmayan devletin, ezen, köleci, soyguncu ‘büyük’ devlete karşı kazanacağı zaferi sevgi ile karşılar.” (Sosyalizm ve Savaş, Ankara, Sol Yayınları, 1976, s. 13) Lenin’in bu sözleri, günümüzün Nazileri olan ABD emperyalistlerinin, dünya halklarına karşı topyekun bir savaşa giriştiği ve kendilerini dünyanın biricik ve karşı konulmaz efendisi ilan ettiği bugünkü koşullarda, her zamankinden daha fazla geçerlidir. BAAS rejiminin sınıfsal doğasından bağımsız olarak Irak halkı ve ordusunun yürüttüğü savaş, dünya işçi sınıfı ve halklarının demokratik ve anti-emperyalist savaşımının son derece önemli bir parçası haline gelmiştir.

Bununla birlikte, dünya halklarının büyük çoğunluğunun umutlarının tersine, ABD ve yamakları, büyük ölçüde zorlanmak, ağır kayıplar vermek ve ellerindeki -bol bol reklamını yaptıkları ve bazıları küçük çaplı nükleer silahlar kadar etkili- kitle imha silahlarını daha büyük ölçüde ve daha pervasızca kullanmak suretiyle bu savaşı kazanabilir, Saddam Hüseyin rejimini devirebilir ve Bağdat’a kukla bir yönetim yerleştirebilirler. Peki bu, ABD emperyalistleri için bir zafer sayılabilir mi?

Hayır. Bu olsa olsa, bir Pirüs zaferi olacaktır. Böyle bir durumda, istisnasız tüm Irak halkı ABD’nin çirkin yüzünü görecek, Ortadoğu ikinci bir Filistin kazanacak, Arap ve İslam proletaryası ve halkları başta gelmek üzere dünya proletaryası ve halklarının moral ve maddi desteğini arkasına almış olan Irak halkının emperyalist işgale ve sömürgeleştirmeye karşı direnişi büyüyerek sürecek ve Ortadoğu’nun siyasal haritasının işçi sınıfı ve halkların lehine değişmesine önemli ölçüde katkıda bulunacaktır. (1) Hatta, ABD’nin Ortadoğu’ya yerleşme ve saldırılarını diğer bölge ülkelerine de genişletme yolundaki planları dikkate alındığında, gelinen aşamada, Irak’ta onbinlerce işçi ve emekçinin ölümü pahasına kazanılacak böylesi bir “zafer”, metropol ülkeler de içinde olmak üzere dünya ölçeğinde –çıplak saldırganlığı nedeniyle kendi sahte siyasal meşruiyet zeminini de ortadan kaldırmış bulunan- Amerikan neo-faşizmine karşı gelişen kavganın daha da yükselmesine yardım edecektir. Daha şimdiden, bir dizi Ortadoğu ülkesinde canlanan anti-emperyalist ve demokratik barış hareketi, yavaş yavaş yerli egemen sınıf ve kliklere de yönelmekte, ABD’nin uşaklarının maskelerini indirmekte, gerici statükoyu sarsmakta ve geniş yığınları politize etmekte ve sokaklara dökmektedir. Bu hareket, sadece ABD emperyalizminin savaş karargahı haline gelmiş olan Kuveyt ve Katar gibi devletçiklerdeki kukla yönetimlerin değil, Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır gibi ülkelerdeki gerici egemen sınıfların da yığın desteklerini aşındırmaya ve tahtlarını sallamaya başlamıştır.

ABD tekelci burjuvazisi, 11 Eylül eyleminin yarattığı ortamı kullanarak ve diğer emperyalistlerin de desteğini alarak Afganistan’a saldırısının hemen ardından, Irak seferinin hazırlıklarına başlamıştı. O, bu arada da pençelerini Kolombiya’dan Kırgızistan’a, Pakistan’dan Filipinler’e, Cibuti’den Gürcistan’a, Mali’den Katar’a kadar uzanan bir alana uzatmış, bir dizi ülkede yeni üsler kurmuş, çok sayıda ek ABD askeri personelini bu geniş jeografiye yerleştirmiş, donanmasını daha önce göndermediği sulara göndermiş, zaten devasa boyutlarda olan savaş harcamalarını daha da arttırmıştı. Amerikan neo-faşistleri, bütün bunlara paralel olarak “terörizme karşı savaş” ve “iç güvenliğin sağlanması” vb. gerekçeleriyle Amerikan yurttaşlarının özgürlüklerini kısıtlayan, zaten varolan sansürü daha da koyulaştıran, toplum yaşamını askerileştirmeyi hedefleyen ve devlet aygıtının gücünü arttıran bir dizi yeni yasa çıkardılar. Başka ülkelerin halklarına karşı artan saldırganlık, ister istemez Amerikan halkına karşı artan saldırganlıkla elele gidecekti. Marks’ın dediği gibi, “başka bir ulusu ezen bir ulus özgür olamaz.”

Ne var ki ABD’nin, öncelikle enerji kaynakları üzerinde tekel kurarak Çin, AB, Rusya emperyalistleriyle olan yarışmasında daha elverişli bir konuma gelmeyi ve aynı zamanda dünya işçi sınıfı ve halklarına gözdağı vermeyi ve onların örgütlü öncü güçlerini ezmeyi amaçlayan bu çıkışı ters tepmiştir ve tepecektir. Her halükarda, zaten “kendi” işçi sınıfı ve gençliğinin büyüyen direnişiyle de karşı karşıya bulunan ABD tekelci burjuvazisinin ne tökezlemekte olan ekonomisi, ne de asla küçümsenmemesi gerekmekle birlikte fazlasıyla yayılmış ve olası saldırılara açık hale gelmiş olan devsel askeri gücü böylesi bir macerayı kaldırabilir. Buna, ABD’nin artan emperyalist terörizmine, ölçüsüz saldırganlığına ve uluslararası burjuva hukukunu bile hiçe sayan politikasına isyan eden çok geniş işçi, emekçi ve gençlik yığınlarının dünyanın hemen hemen her yanını kucaklayan direnişinin ve rakip emperyalist devletlerin muhalefetinin yol açtığı “zorluklar” eklenmektedir. İşte bu sürtüşme ve çelişmelerin zorladığı tartışma ve sorgulama ortamı, çok geniş medya olanaklarının yardımıyla yürüttükleri psikolojik savaşa, yani yalan kampanyasına rağmen Washington haydutlarını köşeye sıkıştırmıştır. (2) Bu süreç onların, özellikle 11 Eylül 2001 eyleminden sonra gündeme soktukları “terörizme karşı savaş”ın maskesini büyük ölçüde indirmiştir. Ve bu süreç onların, ulusların kendi yazgılarını kendilerinin belirlemesi ilkesini reddederek başka ülkelerin rejimlerini değiştirme, oralara  sözümona
demokrasi vb. götürme biçimindeki –geleneksel sömürgeciliğe özgü- moral argümanlarını yerlebir etmiş, ipliklerini pazara çıkarmış ve onları modern emperyalizmin tarihinde daha önce görülmemiş ölçüde yalıtmıştır.

Bush kliğinin önderliğinde ortaya konan daha saldırgan bir stratejiyi benimsediği 11 Eylül sonrası dönemde, ABD’nin yürüttüğü psikolojik savaşın en önemli öğelerinden biri de kendisinin sözümona karşı konulmaz gücü ve yenilmezliği söylencesidir. Bugün, askeri gücü bakımından diğer emperyalist devletler karşısında tartışılmaz bir üstünlüğe sahip bulunan ABD emperyalizminin elinde, gerçekten de son derece etkili ve yıkım gücü çok büyük kitle imha silahları bulunuyor. Ve bununla da yetinmeyen ve adeta askeri-emperyalist bir devlet haline gelen ABD, yeni ve daha etkili savaş araçları geliştirmek için kesintisiz ve yoğun bir çalışma sürdürüyor. Dahası, Amerikan finans kapitalinin başında Bush kliğinin bulunduğu neo-faşist kanadı, benimsediği Hitlerci “önleyici vuruş” teorisi uyarınca kendisi açısından potansiyel tehdit oluşturduğunu düşündükleri ülkelere saldırma hakkına sahip olduklarını, içlerinde “bağlaşıkları” da bulunan bir dizi ülkeye karşı nükleer silah kullanma seçeneğini bile ellerinin altında bulundurduklarını söyleyebiliyorlar. Önemli bir psikolojik savaş öğesi içermekle birlikte, bu tehditlerin ciddiye alınması gerekmektedir. Ne de olsa, ABD, Ağustos 1945’te yenilmiş ve teslim olmak üzere olan Japonya’ya karşı iki kez nükleer silah kullanmış, 1954’te Fransız emperyalizminin şefi De Gaulle’ü, kendilerini yenmek üzere olan Vietnam halkına karşı nükleer silah kullanmaya teşvik etmiş (ama önerisi reddedilmiş), 1962 Küba krizi sırasında Küba’ya karşı nükleer silah kullanmanın eşiğine gelmiş ve gene Vietnam halkının kahramanca direnişi karşısında yenilgiye giderken, yani 1960’ların sonunda nükleer silah kullanmayı bir kez daha düşünmüş olan bir devlettir. Ve ABD emperyalistleri, en azından son 50 küsur yılın tarihsel deneyiminin de göstermiş olduğu gibi (Kore, Vietnam, Irak vb. savaşları) ellerinde bulunan korkunç silahları, işçi sınıfı ve halkların demokrasi, bağımsızlık ve sosyalizm savaşımlarını ezmek için olsun, rakip emperyalist devletleri hizaya sokmak için olsun, kullanmayı ve milyonlarca ve onmilyonlarca insanı katletmeyi pekala göze alabilirler.

Ama, bütün bunlar, genelde emperyalizmin ve özelde ABD emperyalizminin, stratejik açıdan zayıf, Lenin’in deyişiyle “çamurdan ayaklı bir dev” olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Askeri teknoloji ve taktik alanında meydana gelen -ve devrim, anti-emperyalizm ve sosyalizm davaları için savaşmayı kafasına koymuş bulunan her parti ve bireyin mutlaka hesaba katması ve incelemesi gereken- bir dizi önemli değişikliğe rağmen insan, savaşta belirleyici faktör olmaya devam etmektedir. Önünde sonunda savaşları kazanan, silahlar değil, insanlardır. İşçi sınıfı ve halkların öfkesiyle kuşatılmış ve kuşatılmakta olan Amerikan neo-faşistleri çöküşe, yenilmeye ve tarihin çöp sepetine atılmaya, Hitler’lerin, Mussolini’lerin ve Japon militaristlerinin akibetini paylaşmaya mahkumdurlar. Yakın geçmişte yaşanan bir dizi deneyim, taktiksel olarak kesinlikle ciddiye alınması gereken bir düşman olmakla birlikte, ABD emperyalizminin, haklı davaları için savaşmaya cüret eden işçiler ve emekçiler karşısında geri çekilmeye zorlandığını ve yer yer taktiksel yenilgilere uğratıldığını ve önünde sonunda Amerikan işçi sınıfı tarafından devrileceğini göstermektedir. O halde belleğimizi bir kez daha tazeleyelim:

İsrail’in Haziran 1982’de Lübnan’ı işgalinin ve 16-17 Eylül’de Falanjistlerin İsrail ordusunun gözetimi altında Sabra ve Şatila mülteci kamplarında gerçekleştirdikleri katliamdan sonra bu ülkeye, sözde Lübnan halkının güvenliğini sağlamak için Amerikan, İngiliz, Fransız ve İtalyan askerlerinden oluşan 5,800 kişilik bir Çokuluslu Kuvvet gönderilmişti. Lübnan halkı, bu işgal kuvvetlerine karşı direnişe geçti. 23 Ekim 1983’de, aşağı yukarı aynı anda, içi patlayıcı madde yüklü iki kamyon Amerikan ve Fransız askerlerinin kamplarına daldı. 241 Amerikan deniz piyadesinin ve 58 Fransız askerinin öldüğü bu eylemden birkaç ay sonra, yani Şubat 1984’de Başkan Reagan ABD askerlerini geri çekmek zorunda kaldı. (3)

ABD, Kasım 1992’de de Somali’ye, sözümona insani yardım amacıyla 30,000 kişilik bir kuvvet yollamıştı. Bir süre sonra, General Muhammed Farah Aydid komutasındaki Birleşik Somali Kongresi kuvvetleriyle ABD işgalcileri arasında çatışmalar başladı. 3 Ekim 1993’de başkent Mogadişu’da bir ABD helikopterinin düşürüldüğü, 19 Amerikan deniz piyadesinin ve yüzlerce Somali’li, sivilin öldüğü çatışmalardan sonra ABD, Mart 1994’de pılısını pırtısını toplayıp bu ülkeden çekildi.

Lübnan ve Somali gibi küçük, zayıf ve üstelik yıllar ya da onyıllar süren iç savaşlar nedeniyle iyice bitkin düşmüş ülkelerin halkları, üstelik devrimci bir önderlikten yoksun oldukları koşullarda ABD emperyalistlerinin burnunu sürtmeyi ve onları ülkelerinden kovmayı başarabildiler. O halde, Türkiye gibi orta büyüklükte, yetmiş milyona yakın bir nüfusa sahip ve görece gelişmiş bir ülkenin işçi ve emekçilerinin, proletaryanın Marksist-Leninist partisinin önderliği altında çok daha fazlasını başarabileceğini düşünmeli değil miyiz?
Aslında bir çok burjuva yazar ve analist de ABD emperyalizminin bu zayıflığı nedeniyle, girişeceği haksız bir savaşta ciddi ve kararlı bir direnişle karşı karşıya gelmesi halinde, gerçek bir motivasyondan yoksun bulunan ve esas olarak bir paralı asker ordusu olan ABD silahlı kuvvetlerinin bocalayacağının ve bununsa “canları tatlı olan Amerikalılar”ın evlerine geri dönme isteklerini kamçılayacağının bilincindedir. ABD-İngiliz güçlerinin Irak’a saldırısının başlamasından birkaç gün sonra yaptığı yorumunda bir Ürdün istihbarat kaynağı saldırganların durumunu çok doğru bir biçimde tanımlamıştı:    
“Onlar Basra, Musul ve Bağdad gibi büyük kentleri kuşatacaklar. Fakat, elit Cumhuriyet Muhafızları siperlerinde mevzilenmiş durumdalar. Amerikalılar, Irak’ın şu anda, binlercesi, onbinlercesi Bağdad’ın içinde bulunan en iyi askerlerine saldırmak zorundalar. Amerikalılar Bağdad’ı işgal edemezler; bunu yapacak sayıda askerleri yok. Bağdad’ın nüfusu, Lübnan’ın tümünün nüfusundan daha fazla. Dışarda bekleyip bombalamayı sürdürebilirler. Ama bunu ne kadar süreyle yapabilirler? Aylar sürecek bir savaşı göze alamazlar.” 27 Mart 2003’de yaptığı bir konuşmada BM silah kontrolörlerinin eski şefi Scott Ritter da aynı konuya değindi. Diğer şeylerin yanısıra Ritter şunları söyledi:
“Irak askerleri teslim olmuyorlar ve savaşıyorlar. İkmal yollarımız birdenbire kesildi. Ve şimdi, eskiden gözüktüğü kadar yenilmez olmadığımız anlaşılıyor. Efektlere dayanan strateji işlemez hale geldi ve şimdi bu sürecin Başkan’ın savaşı onaylarken sözverdiğinin tersine kısa ve hızlı olmayacağı ortaya çıktı.” 

Zaten, şimdiki kuşakların pek bilmediği ya da hatırlamadığı görkemli Vietnam ulusal kurtuluş savaşında da böyle olmamış mıydı? Vietnam halkı, 1954 yılında Dien Bien Phu’da Fransız sömürgecilerini yenilgiye uğratmasından sonra onların yerini dolduran ABD emperyalistlerine karşı 1973 yılına kadar sürdürdüğü kahramanca savaşı sadece, hatta esas olarak savaş alanında kazanmadı. Yanki haydutları bu eşitsiz savaşta nükleer silahlar dışında her türlü silahı, adeta sınırsız denebilecek ölçüde kullandılar (4) ; ama ulusal devrimci bir önderliğe sahip olan Vietnam halkı, esas olarak kararlılığı, moral üstünlüğü ve haklı bir savaş sürdürmekte olması sayesinde, ama aynı zamanda ABD ordusunun içindeki aktif ve pasif direniş (5), ABD’nde ve dünya ölçeğindeki barış hareketi gibi hepsi de aynı doğrultuda etki yapan bir dizi faktörün, saldırganın çirkin ve barbar yüzünü dünya kamuoyunun gözü önünde sergilemesi sayesinde kazandı. (Amerikalı’ların, objektifliği son derece tartışmalı rakamlarına göre) Bir milyondan fazla Vietnam’lı asker ve sivile karşı ancak 60,000 dolayında ABD askerinin öldüğü bu savaş, ABD emperyalistlerinin savaş alanlarında kesin bir askeri yenilgiye uğratılmalarıyla değil, bir dizi siyasal, askeri ve moral faktörün düşmanın savaşı sürdürme iradesini kırması sonucunda kazanıldı.

Yaşanan sürecin ve siyasal gelişmelerin bilimsel, yani Marksist-Leninist bir yaklaşımla çözümlenmediği koşullarda, anti-emperyalist ve savaş-karşıtı hareket içinde yer alan pek çok parti, çevre ve birey, ABD tekelci burjuvazisinin psikolojik savaşından etkilenebilmekte ve iliğine değin çürümüş ABD emperyalizminin gücünü gözlerinde büyütebilmekte ve ister istemez dünyanın ve emekçi insanlığın geleceği konusunda karamsarlığa sürüklenebilmektedirler. Özellikle 11 Eylül 2001’den bu yana oluşmuş bulunan ve bir yandan ABD’nin dünya işçi sınıfı ve halklarına karşı işlediği ve işlemekte olduğu suçları sergileyen, bir yandan da Washington haydutlarının özellikle Bush kliğinin işbaşına gelişinden sonra uygulamaya koyduğu dünya egemenliği kurma planlarını açığa vuran çok geniş siyasal literatür, ne yazık ki, pek çok durumda, en azından objektif olarak böylesi bir karamsarlığın taşıyıcısı olabilmektedir. Bu literatür bir yanıyla olumlu bir işlev görmektedir. Çünkü o,
a) ABD burjuvazisi ve emperyalizminin Kızılderili jenosidinden 20. yüzyılın başlarında Filipinler’de gerçekleştirdiği katliama, Latin Amerika ülkeleri başta gelmek üzere dünyanın pek çok ülkesinde tezgahladığı askeri darbelerden, Kore’de, Vietnam’da, Kamboçya’da ve başka yerlerde işlediği savaş suçlarına ve toplu katliamlara ve İsrail, Endonezya, Guatemala, Şili, İran, Nikaragua, Güney Afrika, Kongo, Türkiye, Pakistan gibi ülkelerdeki uşaklarının gerek kendi halklarına ve gerekse başka halklara karşı gerçekleştirdikleri katliamlara doğrudan ve dolaylı bir biçimde destek vermesine kadar pek çok konunun yeniden gündeme getirilmesine ve işçi sınıfı ve halkların kollektif belleğinin tazelenmesine yardımcı olmakta,
b) ABD emperyalizminin, Ortadoğu başta gelmek üzere dünyanın bir dizi bölgesinde, esas olarak büyük askeri gücüne dayanarak dünya haritasını yeniden çizmek, kendisine meydan okuyanları başta gelmek üzere bir dizi  devletin rejimini değiştirmek ve bu devletleri daha küçük ve zayıf birimler halinde yeniden örgütlemek suretiyle hem kendi egemenliğini pekiştirme ve dünya enerji kaynaklarını denetimini arttırma, hem de Siyonist İsrail’in güvenliğini sağlama yolundaki ihtiraslarını açığa vurmaya yardımcı olmaktadır.

ANCAK, burjuva hümanist, pasifist ya da küçük-burjuva demokratik bakış açısının damgasını vurduğu bu literatür, başını ABD’nin çektiği dünya emperyalizminin görünüşteki gücünün örttüğü, ya da örter gözüktüğü dış kabuğun altında bambaşka bir tablonun yattığını, esas olarak görememektedirler. Bu etkileyici dış kabuğun altında, alabildiğine zayıflamış, asalaklaşmış ve ömrünün sonuna gelmiş olan bir kapitalizm ve buna bağlı olarak toplum yaşamının neredeyse tümünü ve bütün yönlerini kucaklar hale gelmiş bir çürüme ve kokuşma yatmaktadır. Amerikan neo-faşistlerinin, yalnızca Irak’ı ele geçirmekle kalmayacakları ve tüm bölgeyi “yeniden düzenleyecekleri”, Ortadoğu’nun haritasını yeni baştan çizecekleri yolundaki görüşleri ve buna ilişkin planları ve girişimleri ciddiye alınmalıdır elbet. Çünkü, ABD emperyalistleri, daha doğrusu onların daha saldırgan ve Bush kliği tarafından temsil edilen neo-faşist kanadı da bu sözü çok edilen “imparatorluk” peri masalına inanmış, ABD’nin emperyalistlerarası nüfuz alanı yarışmasında geride kalmamak için böyle bir hat izlemekten başka bir çaresi olmadığı sonucuna varmış ve kendi askeri kuvvetlerini buna göre konuşlandırmışlardır. Ama, daha Afganistan’da bile “pasifikasyon” amacına ulaşamamış ve Afgan halkının büyüyen direnişinden darbeler yemekte olan ve Irak’ta bir batağa saplanan, kuvvetlerini Kolombiya ve Filipinler’deki halk direnişiyle savaşmak için konuşlandırmak ve bu arada Kuzey Kore’nin meydan okumalarını sessizlikle geçiştirmek zorunda kalan bir ABD’nin bu plan ve girişimlerinin, en azından orta erimde bir kıymet-i harbiyesi yoktur ve olamaz. Olamaz, çünkü ABD emperyalistleri yutabileceklerinden çok daha büyük bir lokmayı ağızlarına almışlardır. Kendi Siyonist uşakları, 1948’den bu yana Filistin halkını dize getirememiş ve Filistin sorununu “çözememişken”, onların çok daha büyük bir Filistin haline gelmeye aday olan Ortadoğu’yu teslim alabileceğini düşünmek, en iyimser anlatımla abesle iştigaldir.

Önümüzdeki aylar ve yılların bu balonu patlatacağını, dünya işçi sınıfı ve halklarını kuşatmak ve teslim almak isteyen Yanki haydutlarının, tam tersine kendilerinin işçi sınıfı ve halklar tarafından kuşatılmakta olduklarını ve giderek daha ağır darbeler yiyeceklerini göreceğiz. Dolayısıyla, ABD emperyalistlerinin neo-faşist kanadının, giderek Amerikan işçi sınıfının da direnişine ve hatta ABD tekelci burjuvazisinin bir bölümünün –şimdilik alçak sesli- itirazına yol açmakta olan bu aşırı hırslı politikasının iflasına bağlı olarak, ABD’nin önümüzdeki yıllarda Clinton dönemindekine benzer “liberal emperyalist” bir politikaya dönmesi pekala olanaklıdır. (Kuşkusuz böylesi bir değişiklik, çıplak güç gösterisinin, yerini daha ihtiyatlı ve daha ikiyüzlü bir emperyalist saldırganlık politikasına bırakmasından başka bir anlama gelmeyecektir.)

Bütün bu temel gerçekleri ve gelişmenin ana doğrultusunu göremeyenler, başını ABD’nin çektiği kapitalist-emperyalist sistemin “yenilmezliği”ne inanacak ve dünyanın efendilerinin üstün teknolojisi karşısında teslim olma eğiliminde olacaklardır. Onlar, ABD’nin dünyaya egemen olma planlarının, onun olanaklarının çok ötesindeki boş ve subjektif hayallerden ibaret olduğunu göremeyecek ve dolayısıyla kendilerini emperyalizmin dezenformasyon çalışmalarının ve psikolojik savaşının kurbanı ve yumuşak hedefi haline getireceklerdir. Bir yanlış anlamaya meydan vermemek ve Hitler faşizminin yerini doldurmaya soyunmuş olan Amerikan neo-faşistlerine karşı savaşımın hiç de öyle kolay olmayacağının da altını çizmek için, bir başka yazımdan sunacağım kısa bir alıntıyla satırlarıma son vermek istiyorum:
“Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası uyarınca, göreli bir gerileme yaşamasına rağmen ABD halihazırda dünyanın en büyük ekonomik gücü olmakla kalmayıp, askeri bakımdan bütün öteki emperyalist ülkeler karşısında büyük ve hayli uzun bir süre kapatılamayacak bir üstünlüğe sahip bulunuyor. Dahası o, bu üstünlüğünü görsel medya, popüler kültür ve eğlence endüstrisi alanındaki tekele yakın konumuyla pekiştirebilmiştir. Ancak, çılgınca bir silahlanma yarışına girişen, uzayı askerileştirmeye başlayan, insansız uçaklar, robotlar gibi bir dizi yeni askeri teknoloji geliştirmeye çalışan küstah Yanki emperyalistlerinin bu taktiksel üstünlük ve gücü, ne onların yenilmez olduğu anlamına gelir, ne de derin çelişmelerle parçalanmış Amerikan toplumunun iliğine değin çürümüş olduğunu gizlemeye yeter.
“Dünya halklarına gözdağı amacıyla modern silah 1960’lı ve 1970’li yıllarda Vietnam’da, 1983’de Lübnan’da ve 1992-93’de Somali’de yaşanan deneyimlerin gösterdiği ve büyük olasılıkla Afganistan ve Kolombiya deneyimlerinin de göstereceği gibi, terörist ABD tekelci burjuvazisi, dünya işçi sınıfı ve halklarının öfke ve nefretiyle kuşatılmıştır ve orta erimde onlara karşı uzun süre dayanacak güç ve dirence sahip değildir. Yeter ki, dünya işçi sınıfı ve halkları ve özellikle onların devrimci öncüleri, bu emperyalist ahtapotun psikolojik gövde gösterisinin etkisinde kalmasın ve ona karşı bir çok cephede savaşma irade ve cesaretini göstererek onun kanlı ve iğrenç kollarını kesebilsinler.” (“Bunalımdan Devrimci Çıkış Önerisi”, 3-8 Mart 2002)
 
DİPNOTLAR

(1) Savaşın uzaması, Irak halkının ve ordusunun Amerikan-İngiliz saldırganlığına karşı direnişinin, çeşitli Arap ve İslam ülkelerinden ve hatta diğer ülkelerden gelecek gönüllülerin katılımıyla genişlemesi ve 1936-39 İspanya İç Savaşı ya da 1980’lerde Afgan direnişi sırasında olduğu gibi uluslararasılaşması olasılığını arttırıyor. Herhalde bu, ABD emperyalistleri için “en kötü durum” senaryosu olacaktır.

(2) Burada, iletişim teknolojisi alanında meydana gelen ilerlemelerin sadece genelde emperyalizmin ve özelde ABD emperyalizminin yığınları aldatma, manipüle etme ve yönlendirme olanaklarını arttırmakla kalmadığını kaydetmekte yarar var. TV kanallarının ve radyo istasyonlarının sayısının hızla ve katlanarak artması ve özellikle internet ortamının ilerici ve devrimci basına sesini duyurma olanağı sağlaması, yazılı ve görsel basın üzerindeki tekelci egemenliğin giderek pekişmesine ve özellikle savaş ve sıkıyönetim ortamlarında sansürün koyulaşmasına rağmen, burjuvazinin, emperyalizmin ve militarizmin sergilenmesini ve yığınların aydınlatılmasını ve uyandırılmasını kolaylaştırmaktadır. 26 Mart’ta Bağdat’ta bir pazar yerini bombalayarak 15 kişinin ölümüne ve 100’den fazla kişinin yaralanmasına yol açan Amerikan ve İngiliz emperyalistlerinin, olayın hemen ardından, bu saldırıyı görüntüleyerek tüm dünyaya yayan El Cezire TV kanalını tehdit etmeleri, bunun göstergelerinden sadece biridir.

(3) O zamanlar tümgeneral olan bugünkü ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, daha sonra yazdığı anılarında Lübnan macerasını şöyle değerlendirecekti:
“Pentagon’daki tüneğimden Amerika’nın elini bin yıllık bir eşekarısı yuvasına soktuğunu görebiliyordum.” Powell ve benzerleri ellerini bu kez çok daha büyük bir eşekarısı yuvasına soktuklarını hala anlamamışlarsa, yakında anlayacaklardır.

(4) ABD’nin Vietnam halkının direnişi karşısında yenilmekte olmasının kesinlik kazandığı ve Richard Nixon’un başkanlık koltuğunda oturduğu 1969-71 yılları arasında, ABD Hava Kuvvetlerinin, sadece Vietnam, Laos ve Kamboçya’ya attığı bombaların miktarının, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nın tümü boyunca Avrupa ve Pasifik operasyon alanlarında kullandığı bombaların miktarından daha fazla olduğu tahmin edilmektedir.

(5) Haziran 1971’de Armed Forces Journal (=Silahlı Kuvvetler Dergisi) adlı yayım organında çıkan “Silahlı Kuvvetlerin Çöküşü” adlı makalesinde Albay Robert D. Heinl Jr. Şöyle diyordu:
“ABD Silahlı Kuvvetlerinin morali, disiplini ve savaşma kapasitesi…. yüzyılımızda ve hatta tüm ABD tarihinde görülmedik ölçüde düşük ve kötü bir düzeydedir.
“Nereden bakarsanız bakın, tekil birimleri çarpışmalara girmekten kaçınan ya da bunu düpedüz reddeden, subaylarını ve astsubaylarını öldüren, uyuşturucuya boğulmuş ve ayaklanmanın eşiğinde olmadıkları yerlerde kayıtsız olan Vietnam’daki ordumuz çöküşün eşiğindedir.”
 

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: