“ÖBÜR SAVAŞ”: AFGANİSTAN DİRENİYOR

Garbis Altınoğlu

20-22 Haziran 2003
Afgan Halkının Direnişinin Tarihsel ve Güncel Önemi

ABD emperyalistleri 11 Eylül 2001 eyleminin üzerinden daha bir ay bile geçmeden, yani 7 Ekim 2001’de, bu eylemi gerçekleştiren Usame bin Ladin’i ve onun yönettiği  El Kaide örgütünü barındırdığı gerekçesiyle Afganistan’a karşı saldırıya geçtiler. AB emperyalistleri başta gelmek üzere hemen hemen tüm emperyalist devletlerin yanısıra Türk gericiliğinin de utanç verici bir teslimiyet ve dalkavukluk ruh hali içinde desteklediği bu saldırı, uluslararası burjuva hukukuna olduğu kadar, ulusların kendi yazgılarını belirleme hakkını –en azından kağıt üzerinde- kabul eden BM’in temel yasasına da aykırıydı. Aykırıydı; çünkü, Amerikan neo-faşistleri, hemen hemen her zaman olduğu gibi kendilerine hem savcı, hem yargıç ve hem de cellat rolünü vermekle kalmamış, aynı zamanda Afganistan’da yeni, daha doğrusu kendilerine bağımlı bir kukla rejim kurmayı planlamışlardı. Sonrası biliniyor: 1996’da Kabil’i ele geçirmesinin ardından sonra halka karşı uyguladığı vahşi baskı rejimi nedeniyle toplumsal tabanı daralmış olan Taliban rejimi, bir yandan “Kuzey İttifakı” adı altında biraraya gelen Tacik, Türkmen ve Hazara kökenli savaşağalarının saldırısı, bir yandan da ABD emperyalistlerinin yoğun hava bombardımanı sonucunda kısa zamanda çökertildi. Kaynaklar, bu savaşta Taliban kuvvetlerinin çok önemli kayıplar vermeksizin geri çekildiklerini, ancak ABD bombardımanları ve “Kuzey İttifakı” güçlerinin vahşi misillemeleri sonucunda en az 5,000 dolayında Afgan emekçisinin can verdiğini belirtiyorlar. Taliban rejiminin çöktüğü Aralık 2001’den bu yana meydana gelen çatışmalarda, savaşın yol açtığı kaos ve istikrarsızlık ortamında artan yoksulluk, açlık ve hastalıklar nedeniyle yaşamını yitirenler de hesaba katıldığında bu rakamın, en azından birkaç katına çıktığı görülecektir.

Ama, gerek dünya halklarının ve gerekse özellikle Afgan halkının tarihsel deneyimi, ABD emperyalistlerinin bu asi ve boyuneğmez ülkeye asla uzun süre egemen olamayacaklarını gösteriyordu. Gerçekten de Afgan halkı, ABD emperyalistlerinin Orta Asya’ya yerleşmek, bölgenin petrol ve doğalgaz başta gelmek üzere doğal kaynaklarının denetimini ellerine geçirmek, Rusya ile Çin arasında oluşmakta olan emperyalist bağlaşmayı etkisizleştirmek, diğer emperyalist devletlere ve Arap ve İslam halkları başta gelmek üzere dünya işçi sınıfı ve halklarına gözdağı vermek için giriştikleri terörist haçlı seferine karşı direnişin en ön safında yer aldı ve yer almaya da devam ediyor.
Burjuvazi ve onun medyası her zaman, eski deyişle hafıza-ı beşerin nisyan ile malul (yani insan belleğinin unutkanlıkla sakatlanmış) olduğu ilkesinden hareket etmekle kalmaz; onlar aynı zamanda ezilen sınıfların kollektif belleğini silmek ve çarpıtmak için de sistemli bir çaba harcarlar. İşte, egemen sınıfların istihbarat servisleriyle içiçe olan bu medyanın sürdürmekte olduğu propaganda savaşı, en azından 1970’lerin ortalarından bu yana iç çatışmaların ve emperyalist saldırganlığın pençesinde kıvranan ve bir dönem adeta 11 Eylül eyleminin sorumlusu gibi sunulan bu yoksul ve talihsiz ülkeyi ve özellikle de Afgan halkının direnişini unutturmayı başardı. Irak savaşına ilişkin gelişmeler, Siyonist İsrail’in Filistin halkına karşı yürüttüğü savaş ve ABD’nin  İran ve Suriye’ye yönelik saldırı planları da Afganistan’da yaşananların unutulmasına yardımcı oldu. Ama, emperyalist teröre boyun eğmeyen Afgan halkı, yavaş yavaş bu sessizlik komplosunu da parçalıyor. Ben bu yazıda, bir yandan açlık, hastalık ve yoksullukla boğuşurken, bir yandan da ABD neo-faşistlerine ve onların ortaklarına karşı savaşan kahraman Afgan halkının unutulan ve unutturulmak istenen direnişinin kaba bir tablosunu çizmeye ve bu direnişin ABD emperyalist terörizmine nasıl ağır darbeler indirdiğini göstermeye çalışacağım.

Şunu da eklemek gerekiyor: Tarihi boyunca yabancı istilacılara karşı koymuş, hemen hemen hiçbir zaman uzunca sayılabilecek bir süre sömürge boyunduruğu altında kalmamış olan Afgan halkı 19. yüzyılda o dönemin süper devleti olan İngiltere’ye, 1979-86 döneminde Rus sosyal-emperyalistlerine nasıl teslim olmadıysa, bugün de ABD emperyalistlerine teslim olmayacaktır. Gerek merkezi devlet örgütlenmesinin zayıflığı (farklı etnik gruplara ve bölgesel aşiretlere dayanan yerel iktidarların göreli güçlülüğü) ve gerekse saldırgan gücün (bugün için ABD) ekonomik ve askeri güç ve potansiyelinin ölçülemez derecede daha üstün olması nedeniyle Afgan halkının direnişi kaçınılmaz olarak ve daha önce de olmuş olduğu gibi, zamana yayılmış bir gerilla savaşı niteliği taşıyacaktı.  

Afgan halkının direnişi, halihazırda devrimci bir önderliğin olmamasına, hatta önderliğinin gerici karakterine rağmen objektif olarak devrimci bir rol oynamaktadır. Özellikle, Amerikan neo-faşistlerinin tüm dünya işçi sınıfı ve halklarını teslim almak ve tüm gerçek ve potansiyel rakiplerine gözdağı vermek ve dünyanın biricik efendisi olduklarını kabul ettirmek için kendi deyişleriyle bir “dördüncü dünya savaşı” başlattıkları, sadece rakip burjuva ve emperyalist devletlerin değil, emekçi yığınları temsil ettiğini ileri süren pek çok parti ve grubun da ABD emperyalizminin gücü karşısında utanç verici bir teslimiyeti yaşadığı bugünkü koşullarda Afgan halkının direnişi çok daha büyük bir önem ve değer taşımaktadır. Afgan savaşçılarının işgalci güçlere karşı sıktığı her kurşun, attığı her bomba, fırlattığı her füze, dünya işçi sınıfı ve halklarının, Hitler faşizminden daha tehlikeli baş düşmanı olan IV. Reich’a, yani ABD imparatorluğuna karşı kavgalarına yapılmış bir önemli katkıdır.
Dolayısıyla, gelişmiş kapitalist ülkelerin işçi sınıfı başta gelmek üzere dünya işçi sınıfı ve halklarının, Afgan halkının direnişine her bakımdan omuz verme ve bir yere kadar ondan öğrenmekle yükümlü olduklarının altı çizilmelidir. Zaten Lenin ve Stalin’in de pek çok kez belirtmiş oldukları gibi, kapitalist-emperyalist sistem ve halihazırda onun başını çeken Amerikan neo-faşizmi, ancak ileri kapitalist ülkelerin işçi sınıfı ile yarı-sömürge ülkelerin işçi sınıfı ve halklarının ortak cephesinin kurulabilmesiyle kesin ve sonal bir yenilgiye uğratılabileceklerdir.

Bunları söylerken Afgan direnişinin önemini fazlasıyla abarttığım ya da onu idealize ettiğim sanılmasın. Afganistan gibi, üretici güçlerin gelişim düzeyi bakımından son derece geri, işçi sınıfının hemen hemen olmadığı ve ekonomisi uzun iç savaşlar ve emperyalist saldırılar nedeniyle çökmüş bir ülkedeki direnişin -hele de devrimci ve komünist bir önderliğin olmadığı ve farklı etnik gruplar ve aşiretler arasındaki çekişmelerin hala önemli bir rol oynadığı koşullarda- kazanacağı başarıların bu kavgada tek başına asla çok önemli bir rol oynayamayacağı açıktır. (1) Lenin’in “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı Üzerine Bir Tartışmanın Özeti” adlı makalesinde söylediği gibi,
“Tarihin diyalektiği öyledir ki, emperyalizme karşı savaşımda bağımsız bir etken olarak güçsüz olan küçük uluslar, asıl anti-emperyalist kuvvetin, sosyalist proletaryanın sahneye çıkmasına yardım eden mayalardan biri, basillerden biri rolünü oynar.” (Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Ankara, Sol Yayınları, Kasım 1979 , s. 211) Dahası, bugün Afgan direnişinin başını çeken Molla Muhammet Ömer, Gülbettin Hikmetyar gibi kişilerin ve onların Taliban ve Hizb-i İslami Afganistan gibi örgütlerinin gerici sınıfsal karakterleri nedeniyle bu ülkede demokratik devrimi zafere götüremeyecekleri gibi, emperyalizme karşı tutarlı ve istikrarlı bir savaşım çizgisinde de kalamayacakları açıktır. Bugün, taktiksel nedenlerle de olsa, ABD’nin Orta Asya’daki pozisyonunu zayıflatmak isteyen  Rusya, Çin, İran ve hatta Pakistan gibi ülkelerin üstü örtülü desteğinden yararlanmakta olan Taliban ve Hizb-i İslami Afganistan’ın, gelecekte ABD emperyalizmi ile pekala yeniden pazarlık masasına oturmaları bile tümüyle olanaksız değildir. Ama, bu gerekçelerden hareketle, Afgan halkının direnişini küçümsemek, görmezden gelmek ve desteklememek ve Afgan halkının derin tarihsel kökleri bulunan bağımsızlık tutkusunu hesaba katmamak, en koyu türünden bir teslimiyetçiliğe, İkinci Enternasyonal oportünizminden de beter bir sosyal-şovenizme ve emperyalizm uşaklığına denk düşecektir.

                                                   *    *    *    *    *
ABD işgali, Afgan halkının uzun yıllardır çekmekte olduğu yoksulluk, işsizlik, eğitim ve sağlık hizmetlerinden yoksunluk türünden temel sorunlarını asla çözmediği gibi, bunlara sivil hedeflerin bombalanmasını, keyfi ve rastgele ev aramaları, tutuklamalar ve işkence gibi emperyalist savaş uygulamalarını, Amerikan neo-faşistlerinin hizmetinde olan ve olmayan savaşağalarının yağma ve terörünü ve bu savaşağalarının egemen olduğu bölgelerde afyon üretiminin patlamasını eklemiştir. (İngiltere’de yayımlanan The Observer gazetesi, 6 Ekim 2002 tarihli sayısında, Taliban döneminde yasaklanmış olan afyon üretiminin 2001 yılında 185 tondan 2002 sonlarında 2700 tona fırladığını yazıyordu.) Taliban döneminde, rejimin gerici uygulama ve kısıtlamalarına rağmen insanlar genel olarak can ve mal güvenliği kaygısı olmaksızın gece ya da gündüz ülkenin pek çok yöresine gidebiliyor, iyi-kötü işleyen bir burjuva adalet sisteminin “güvencesi” altında yaşıyorlardı. Ama şimdi onlar, ABD emperyalistlerinin ve onların uşaklarının terörü, kaos ve yaygınlaşan suçluluk ortamı nedeniyle evlerine hapsolmuş durumdalar. Çeşitli kaynaklar cinayet, hırsızlık, adam kaçırma, silahlı soygun ve diğer adi suçların Taliban dönemine göre büyük ölçüde ve katlanarak arttığında birleşiyorlar. Amerikan neo-faşistlerinin Afganistan’a yağdırdığı çok sayıda misket bombasının hala can almaya devam etmekte olması, seyreltilmiş uranyumlu mermi ve roketlerin yolaçtığı kanser türü hastalıkların yaygınlaşması (2), beslenme yetersizliği ve sağlık koşullarının daha da kötüye gitmesi nedeniyle çocuk ve doğum yapan anne ölümlerinin artması da cabası.

Ayrıca Afgan emekçileri, savaşın bitiminden sonra teslim olan 3,000 dolayında Taliban tutsağının Türk gericiliğinin gözdesi sözde general R. Dostum’un cellatları tarafından ABD ordusu ve CIA’nın gözetimi altında katledilmelerini, eski UNOCAL şirketi görevlisi Hamit Karzai’nin Haziran 2002’de toplanan Loya Jirga (=Yüce Konsey) toplantısında ABD’nin ve onunla birlikte hareket eden Kuzeyli savaşağalarının dayatması sonucunda devlet başkanlığına getirilmesini, aralarında çocukların da bulunduğu yüzlerce Afgan ve diğer tutsağın herhangi bir biçimde suçlanmaksızın ya da mahkeme önüne çıkarılmaksızın Amerikan neo-faşistleri tarafından Guantanamo konsantrasyon kampında tutulmalarını, ABD uçaklarının pek çok kez çatışmalarla hiçbir ilgisi olmayan köyleri, düğün alaylarını ve sıradan sivilleri bombalayarak katletmeye devam etmelerini unutmuyorlar ve unutmayacaklardır. ABD emperyalistlerinin kendi “uygarlıkları” adına övünebilecekleri şeyler ise Kabil’de açılmış olan birkaç internet kafe, McDonald’s mağazası, porno filmler oynatan sinema ve alkollü içki satan dükkandan öteye geçmemektedir. Veriler, savaştan önce kadınların durumunu kendi gerici ve emperyalist alabildiğine sömürmüş olan Amerikan neo-faşistlerinin, bu alanda da hiç bir adım atmadıklarını, gene savaştan önce Bamiyan bölgesindeki Buda heykellerinin Taliban yönetimi tarafından tahrip edilmesi üzerine yaygara koparan bu ikiyüzlü ve sahtekarların Afganistan’ın antik eserlerini –tıpkı Irak’ta yaptıkları gibi- yağmaladıklarını göstermektedir.
Afgan Halkının Görkemli Direnişi

Şimdi sadede geliyorum. Bu yazının asıl amacı, ABD Nazilerinin, dünya kamuoyunun ve özellikle de “kendi” işçilerinin ve emekçilerinin gözlerinden özenle saklamaya çalıştıkları Afgan direnişinin kısa bir panoramasını sunmaktır. Emperyalist saldırganların uyguladığı sistematik sansürün perdesini yırtmak ve gerçekleri, kısmen de olsa açığa çıkarmak, bugün çok önemli. Önemli; çünkü, Batılı haber ajanslarının (AP, AFP, Reuters, BBC vb.) kendilerinin bu konuya ilişkin ve çoğu ABD askeri yetkililerine dayandırılan haberleri bile gazete sayfalarına, radyo bültenlerine ve TV ekranlarına son derece sınırlandırılmış ve çarpıtılmış bir tarzda yansımaktadır. Burjuvazi ve emperyalizmin işçi sınıfı ve halklara karşı yalnızca roketlerle, tanklarla ve uçaklarla değil, aynı zamanda onların öncü güçlerinin ve siyasal olarak ileri öğelerinin zihinlerini teslim almak suretiyle savaştıkları ve bu nedenle dezenformasyon ve psikolojik savaşı çoktandır egemenliklerini sürdürmenin en önemli öğelerinden birisi olarak algıladıkları biliniyor.

Buna bağlı olarak, burjuvazinin ve emperyalizmin egemenliğinin değiştirilemez ve onların askeri gücünün yenilmez olduğu safsatası, -özellikle ileri kapitalist ülkelerde- ilerici kamuoyunun çok geniş kesimleri katında tartışma götürmez bir veri, hatta köklü bir önyargı niteliği kazanmış ve dolayısıyla olduğu kadarıyla savaşım, bu egemenliğin yıkılması ve ortadan kaldırılması değil, yumuşatılması üzerine yoğunlaşmıştır. Afganistan ve Irak’ı hedef alan emperyalist yağma savaşına karşı dünya ölçeğinde gösterilen geniş muhalefet ve tepkilerin bir süre sonra sabun köpüğü gibi sönmesinde, burjuvazinin ve emperyalizmin egemenliğinin üstü örtülü ya da açık bir biçimde kabulünün, yani reformizmin belirleyici bir rol oynadığı, tartışma götürmez bir gerçekliktir. Buna ileri kapitalist ülkelerdeki ilerici ve savaş-karşıtı harekete egemen olan sömürgeci zihniyet, yani geri ülkelerin işçi sınıfı ve halklarının ve onların savaşımının öneminin küçümsenmesi ve ulusların kendi yazgılarını belirleme hakkının kararlı bir biçimde savunulmaması eklenmelidir. Bu ilerici çevrelerde, “hümaniter” amaçlarla olmak kaydıyla, ABD başta gelmek üzere emperyalist devletlerin başka ve özellikle küçük ülkelerin içişlerine karışma ve hatta onların rejimlerini değiştirme “haklarının” adeta meşru görüldüğünü söylemek hiç de abartma olmayacaktır.
Konumuza dönecek olursak, uluslararası burjuva hukuku bakımından da hiçbir haklı dayanağı ve meşruiyeti olmayan Afganistan savaşında can veren ABD askerlerinin sayılarının olabildiğince düşük gösterilmesi, sözde güçlü ABD ordusunun yoksul Afgan halkı ve direnişçileri karşısında ne zavallı hallere düştüğünün gözlerden saklanması, bugün ABD askeri sansürünün ve onun izinden yürüyen burjuva medyasının temel ilkesi olmuştur. Ama, mızrağın çuvala sığmayacağı noktaya da yavaş yavaş yaklaştığımızı söyleyebiliriz. Gerek ABD’nde ve gerekse İngiltere’de Bush kliğinin İran’a ve ardından Suriye’ye vb. saldırma planlarına karşı bizzat egemen sınıfların kendi saflarından gelen direnişin en önemli nedeni, Afganistan ve Irak işgalinin her geçen gün Amerikan neo-faşistlerine ve ortaklarına maliyetinin daha da yükseldiğinin ortaya çıkması ve bu gidişatın Washington teröristlerinin yenilmezliği balonunu patlatacak, işçi sınıfı ve halkların özgüvenlerinin büyümesine katkıda bulunacak ve –tıpkı Vietnam halk savaşı sırasında olduğu gibi- giderek emperyalist egemenliğin maddi ve manevi temellerini sarsacak olmasıdır.
 

Afgan Halkının Direnişinden Enstantaneler

*Pakistan’da yayımlanan Frontier Post adlı gazete, 8 Kasım 2001 tarihli sayısında, önceki günlerde Kandahar civarında meydana gelen çatışmalarda 45 ABD askerinin öldüğünü, bunlardan 26’sının cesedinin Pakistan’daki Yakubabad kenti yakınlarında bulunan ABD askeri üssüne götürüldüğünü yazdı. 
*15 Şubat 2002’de 1,000 dolayında hacı, kendileriyle konuşmaya gelen kukla Afgan hükümetinin Sivil Havacılık Bakanı Abdul Rahman’ı döverek öldürdüler. İki gündür dondurucu soğukta Hacca gitmek üzere Kabil havaalanında bekleyen ve kendilerine uçak tahsis edilmeyen hacıların saldırısı sırasında koruma görevlileri ve havaalanında görevli polisler ve ISAF’ne bağlı askerlerin çabaları, bakanı kurtarmaya yetmedi. Olaydan sonra hiç kimse tutuklanmadı.
*26 Mart 2002’de El Cezire TV kanalında kendisiyle yapılan bir konuşmada adı açıklanmayan bir Taliban komutanı, Doğu Afganistan’da Gardez, Paktiya ve Khost bölgelerinde meydana gelen yoğun çatışmaların sonuçları hakkında bilgi verdi. Komutanın açıklamasına göre, çatışmada 16 ABD helikopteri düşürülür ve çalışır durumda 3 helikopter ele geçirilirken 18 erkek ve 2 kadın ABD askeri personeli tutsak alındı. Komutan, Afgan direnişçilerinin 25 ölü ve 23 yaralılarına karşılık 170 ABD askeriyle 80 dolayında kukla Afgan askerinin öldürüldüğünü ileri sürdü.
*6 Temmuz 2002’de Başkan Yardımcısı ve Nangarhar  valisi Hacı Abdülkadir ISAF’ın koruması altındaki Kabil’in göbeğinde vurularak öldürüldü. “Başkan Hamit Karzai’den sonraki en güçlü Paştun” diye anılan Hacı Abdülkadir, ABD’nin Afganistan’daki en önde gelen uşaklarından birisiydi ve Amerikan neo-faşistlerinin Doğu Afganistan’daki operasyonlarına bizzat katılmaktaydı.
*5 Eylül 2002’de, kardeşinin düğünü vesilesiyle Kandahar’ı ziyareti sırasında kukla Başkan Hamit Karzai’ye suikast girişiminde bulunuldu. Karzai, Kandahar valisinin yaralandığı eylemde kılpayı kurtulurken, kukla başkanın Amerikalı muhafızlarının açtığı ateş sonucunda suikastçının yanısıra oradan geçmekte olan iki kişi öldü.
*22 Ekim 2002’de Pravda’da yayımlanan “Talihsiz Amerikalılar” başlıklı yazıda, Afganistan’daki partizan savaşından hiç de hoşnut olmayan ve ağır kayıplar veren Amerikalıların acınacak durumda olduklarına ve üslerine hapsolmuş durumda olan “kurtarıcılar”ın gene de Afgan direnişçilerinin mermileri ve füzelerinden kurtulamadıklarına değiniliyordu. Gazete, örnek olarak 19 Ekim 2002’de Khost kenti yakınındaki hava üssüne beş füze fırlatıldığını, 16 ABD askerinin öldüğü saldırının ardından yapılan aramanın sonuçsuz kaldığını anlatıyordu.

*Kasım 2002 sonlarında Kandahar kentinde bir askeri araçta meydana gelen bir patlamada çok sayıda kukla Afgan askeri öldü.
*1 Aralık 2002’de Afganistan’ın batısındaki Herat kenti yakınlarında Afgan direnişçileri tarafından sıkıştırılan Amerikan askerleri, ancak B-52’lerin bombardımanı sayesinde canlarını kurtarabildiler.
*Güney Veziristan’lı tanınmış bir aşiret öndegeleni, adının gizli tutulması kaydıyla Pakistan-Afganistan sınırı yakınındaki Maşadet Kot’ta bulunan ABD kampına ilişkin deneyimini Asia Times Online’a anlattı. Yaşlı adam, kamptaki ABD subaylarıyla bizzat görüştüğünü ve yaklaşık bir saat süreyle sohbet ettiğini, ama, 22 Aralık 2002’de kampın yoğun bir roket, havan ve füze saldırısına hedef olduğunu söyledi: “Çok sayıda Amerikalı’nın öldüğüne yemin edemem. Ama, saldırıyı duyduktan sonra kampı ziyaret ettim. Burası tümüyle tahrip edilmişti ve ortalıkta hiçbir yaşam izi yoktu.”
*Gene 22 Aralık 2002’de Kandahar kentinde kukla Afgan askerlerini taşıyan bir araca düzenlenen roket saldırısında 1 asker öldü ve 3 asker yaralandı.
*Associated Press ajansının verdiği habere göre, 29 Ocak 2003’de Bagram havaalanı yakınlarında Afgan direnişçileri tarafından düşürülen bir ABD UH-60 helikopterinde bulunan 4 Amerikan askeri öldü. ABD yetkilileri helikopterin teknik arıza(!) nedeniyle düştüğünü açıkladılar.

*Yeni Şafak gazetesinin Afganistan’da 12 ABD askerinin öldürüldüğünü anlatan 31 Ocak 2003 tarihli haberinde şöyle deniyordu:
“Afganistan’daki Amerikan askerleriyle direnişçi güçler arasında yoğun çatışmalar yaşanıyor. Pazartesi günü başlayan ağır çatışmalar hala devam ediyor. Taliban, El Kaide ve Gülbeddin Hikmetyar güçlerinin ortak hareket ettiği çatışmalarda 12 Amerikan askerinin ve 18 ABD yanlısı Afgan’ın öldüğü, 20 kişinin de yaralandığı bildirildi. Kandahar’daki Spin Boldak bölgesiyle Zabul şehrindeki Ağar bölgesi arasında devam eden çatışmalarda, direnişçi güçlerden de 4 kişinin öldüğü belirtildi. Salı günü Spin Boldak’taki bir muhbirden Adday bölgesinde 80 kişilik mücahidin toplandığı bilgisini alan Amerikalılar, 120 asker ve helikopterlerle bölgeye gitti. Ancak kendilerini bekleyen savaşçılar tarafından pusuya düşürüldü. Çatışmaların Anaconda harekatından bu yana en şiddetli savaş olduğu bildirildi.”

*ABD askeri yetkililerinin açıklamasına göre, 5 Şubat 2003’de Helge Boes adlı CIA ajanı Doğu Afganistan’da gerçek cephanelerin kullanıldığı bir askeri
eğitim sırasında meydana gelen bir kazada öldü. Aynı olayda 2 Amerikalı da yaralandı.

*7 Şubat 2003’de Taliban savaşçıları Helmand ilinde kukla hükümetin ordusuna ait bir mevziye saldırdılar. Öndegelen bir Afgan yetkilisi, Kandahar’ın 300 km güneyindeki Çoto yöresinde meydana gelen bu saldırıda en az 5 kukla Afgan askerinin öldüğünü kabul etti.

*BBC’nin Peşaver muhabiri Rahimullah Yusufzai, 8 Şubat 2003’te geçtiği bir haberde, Aralık 2001’de devrilen Taliban rejiminin lideri Molla Muhammet Ömer’in bir açıklama yayımladığını bildirdi. Yusufzai’ye göre Ömer, Afgan halkını, Afganistan’ı bir sömürgeye dönüştürdüğünü belirttiği ABD önderliğindeki koalisyon güçlerine ve kukla Karzai hükümetine karşı cihada çağırıyor, ABD’nin Irak’a yönelik olası bir saldırısını Müslümanlara ve İslam’a karşı bir eylem olarak niteliyor ve ABD saldırganlarının 19. ve 20. yüzyılda Britanya’nın ve 1980’lerde Sovyetler Birliği’nin akibetine uğrayacağını belirtiyordu.

*Sada News haber ajansının 25 Şubat 2003 tarihinde geçtiği bir habere göre, Afganistan’ın güneybatısındaki Arzagan ilinin Geyzab yöresinde mücahitlerin yeni kurulmuş olan bir ABD askeri üssüne saldırısı sonucunda 7 ABD askeri öldü ve çok sayıda ABD askeri de yaralandı. 

*Reuters haber ajansına göre, 2 Mart 2003’te Taliban savaşçılarıyla işgalci birlikler arasında Doğu Afganistan’da meydana gelen çatışmalarda en az 1 Amerikan askeriyle 2 kukla Afgan ordusu askeri öldü ve birçoğu da yaralandı. Taliban rejiminin Aralık 2001’de devrilmesinden bu yana meydana gelenlerin en şiddetlisi olduğu belirtilen bu çatışmaya, B-52 bombardıman uçaklarının desteğinde katılan Afgan askerleri ve onların Amerikalı danışmanları, Afgan direnişçileri tarafından püskürtüldüler ve geri çekilmek zorunda kaldılar.

*25 Mart 2003’de Miranşah’da Badşah Han Zardan’a bağlı kuvvetlerle ABD askerleri arasında meydana gelen şiddetli çatışmada 15 ABD askeri öldü ve 20’si de ağır yaralandı. Olay ABD askerlerinin Vazi kontral noktasını ele geçirmeye girişmeleri üzerine patlak verdi. Badşah Han’ın en yaşlı oğluyla 12 adamının yaşamını yitirdiği ve ikinci oğlunun yaralandığı çatışmadan sonra kontrol noktası hala Badşah Han’ın milislerinin elinde bulunuyordu.

*Jane’s Intelligence Review’nun verdiği habere göre, 29 Mart 2003’de Helmand ilinin Girişk yöresinde mücahitler tarafından pusuya düşürülen 2 ABD askeri öldürüldü. Ertesi akşam ise Kabil’in merkezindeki ISAF (“Uluslararası Güvenlik ve Yardım Gücü”) karargahına 122 mm.’lik bir roket isabet ederken kentin doğu ucunda bulunan Kabil Askeri Eğitim Merkezi de füze saldırısına hedef oldu.

*Rus Novosti ajasının, Pakistan NNI ajansının 13 Nisan 2003 tarihli haberinden aktardığına göre Afganistan’ın Konar ilinde Taliban savaşçılarının bir ABD askeri üssüne makinalı tüfeklerle açtığı ateş sonucunda 3 ABD deniz piyadesi öldü, 2’si de yaralandı. ABD askerlerinin karşı ateşi ise iki direnişçinin yaralanmasına yol açtı.
*Islam News ajansının 17 Nisan 2003 tarihli haberine göre, Kandahar’da Afgan direnişçilerinin gerçekleştirdikleri pusuda 3 kukla Afgan askeri ölürken 2’si de yaralandı. Eylemi doğrulayan ABD askeri sözcüsü Albay Roger King, Afgan direnişçilerinin Khost’taki İtalyan askerlerine de saldırdığını, ancak işgal güçlerinin herhangi bir kayıp vermediğini belirtti.
*Yeni Şafak gazetesinin 17 Nisan 2003 tarihli bir haberinde şöyle deniyordu: “Afganistan’ın Host bölgesinde, 12 yaşındaki bir Afgan genci aralarında ABD askerlerinin de bulunduğu askeri birliğe el bombasıyla saldırdı. Gündüz vakti meydana gelen olayda, 11 askerin öldüğü bildirildi. Ölen askerlerden 7’sinin Amerikan askeri, 4’ünün ise Afganlı olduğu bildirildi. Saldırının, askeri birliklerin Muta Cina mevkiinde mola verdikleri sırada gerçekleştiği kaydedildi. Mola bitiminde araçlarına binip geri dönüş hazırlıkları içindeki askeri birliklerin üzerine 12 yaşındaki Afganlı bir genç çocuğun bir kaç el bombası fırlattığı ve olaydan sonra da kaçtığı belirtildi. Olay sırasında askeri aracın yakınında bulunan 2 asker ise ağır yaralandı…. Başka bir olayda ise, yabancı güçlere bağlı 3 askerin öldüğü açıklandı. Fransız Haber Ajansı AFP, geçen pazar akşamı Kabil’deki Amerikan elçiliğinde meydana gelen birkaç patlamada can kaybının olmadığını açıkladı.”
*Associated Press haber ajansı, 21 Nisan 2003 tarihli haberinde silahlı kişilerin hafta sonunda ABD’nin Afganistan’daki ana üssü olan Bagram hava üssüne iki ayrı saldırı düzenlediğini, ama ABD askeri sözcüsünün bu saldırılarda ölü ya da yaralı olup olmadığı konusunda bilgi vermediğini belirtti.
*AFP, 25 Nisan 2003 tarihli bir haberinde, ABD askeri yetkililerinin, Afganistan’ın güneydoğusunda mücahitlerin saldırısı sonucunda 2 ABD askerinin öldüğünü ve çok sayıda ABD ve kukla Afgan askerinin yaralandığını belirttiğini yazdı. Haberi doğrulayan ABD Genelkurmay Başkanı General Myers, saldırıya uğrayan birlikleri için hava desteği gönderdiklerini, ancak bu arada Afgan direnişçilerinin bölgeden uzaklaşmış olduklarını söyledi.

*Daily Islam haber ajansının 29 Nisan 2003 tarihli haberine gore, Doğu Afganistan’ın Paktika ilinde meydana gelen bir mayın patlamasında 12 ABD askerinin yanısıra 7 kukla Afgan askeri öldü.

*Scott Baldauf and Owais Tohid’in 8 Mayıs 2003 tarihli haber-yorumlarında, yeniden örgütlenmiş bulunan Taliban’ın giderek daha gözüpek saldırılara giriştiği anlatılıyordu. Yazarlar, Nisan 2003’de Taliban güçlerinin Pakistan sınırındaki Zabul iline bağlı iki uzak mıntıkayı (Şenkay ve Çapan) iki hafta süreyle kendi denetimleri altında tuttuklarını ve ancak ABD Özel Kuvvetlerinin ve silahlı helikopterlerin desteğindeki kukla Afgan ordusunun saldırısı sonucunda oradan çekildiklerini kaydettiler.

*Daily Islam haber ajansının 12 Mayıs 2003 tarihli haberine göre, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Armitage’ın binanın içinde bulunduğu sırada Kabil’deki ABD elçiliğinde bir patlama oldu. ABD elçiliğinin sözcüsü patlamanın Armitage’ın programında bir değişikliğe yol açmadığını söylerken, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı aynı akşam geç saatlerde Afganistan’dan ayrıldı. 
*Daily Islam haber ajansının 12 Mayıs 2003 tarihli bir başka haberine göre, Afgan direnişçileri Khost kentinin 7 km güneyinde bulunan Lilma yöresinde devriye gezen ISAF askerlerine roket ve makinalı tüfeklerle saldırdılar. Saldırıda 1 ABD ve 3 İtalyan askerinin yanısıra 1 kukla Afgan askeri öldü ve 6 kukla Afgan askeri yaralandı. İki askeri aracın da tahrip edildiği saldırı sonrasında ABD savaş uçakları ve helikopterleri bölgedeki çeşitli evleri bombaladılar.
*The Australian gazetesi 15 Mayıs 2003’de, Afgan direnişçilerinin Abdullah adlı öndegelen bir kukla Afgan komutanını  öldürdüklerini bildirdi. Habere göre Nangarhar ilindeki ordu birliklerinin başında bulunan Abdullah’ın içinde bulunduğu araç, Celalabad’ın 35 km. güneyindeki Hisar Şah bölgesinde pusuya düşürülmüşü.

*Daily Islam haber ajansının 21 Mayıs 2003’de bildirdiğine göre, Paktiya ilinin Barmal yöresinde bir mayına çarpan araç havaya uçtu. Araçta bulunan 4 ABD askeri öldü ve 3 asker de yaralandı. Görgü tanıkları, ölü ve yaralı askerlerin helikopterle Kabil’deki Bagram havaalanına götürüldüklerini kaydettiler.
*Aynı ajansa göre, gene 21 Mayıs’ta işgal birliklerinin Afgan direnişçilerine karşı saldırılarında kullandıkları yeni Khost havaalanına bilinmeyen kişiler tarafından yapılan füze saldırısında 2 İtalyan askeri öldü ve 1 kukla Afgan askeri ağır biçimde yaralandı. Füze saldırısından hemen sonra havalanan ABD uçakları eylemi gerçekleştiren direnişçileri bulamadılar.
*Islam Online.net’in 3 Haziran tarihli haberine göre, Afganistan’ın Konar ilindeki bir ABD mevzisine yapılan füze saldırısında 4 ABD askeri öldü ve 2 ABD askeri yaralandı. Konar’daki Taliban sözcüsü Mevlevi Halit, “yabancı güçlere ve onların uşaklarına” karşı direniş operasyonlarının kesintisiz bir biçimde süreceğini belirtti. İslami haber ajansları, 2 Haziran günü Başkan Karzai’nin kardeşi Ahmet Vali Karzai’nin Kandahar’daki evine iki füze fırlatıldığını ve evin batı tarafındaki duvarın çöktüğünü duyurdular.
*7 Haziran 2003’de Kabil’in göbeğinde bir Afgan direnişçisi, patlayıcı madde yüklü taksiyle bir askeri otobüse karşı kamikaze eylemi gerçekleştirdi. Patlamada, ISAF’nde görev yapan  4 Alman askeri öldü ve 31 Alman askeri yaralandı.

*Daily Islam haber ajansının 9 Haziran 2003’de geçtiği bir habere göre, Haziran ayı başında Paktiya ilinin Şahi Kot bölgesindeki Arma köyü yakınlarında mücahitlerle onların kurduğu pusuya düşen ABD askerleri arasında meydana gelen çatışmalarda düzinelerce ABD askeri öldü ve onlarca askeri araç tahrip edildi. Çatışmaların sona ermesinden sonra, düşman ölü ve yaralılarını 50 dolayında helikopterle taşıyabildi.
*Reuters haber ajansının 9 Haziran 2003’te geçtiği habere göre, Taliban yetkilileri Afgan askerleri ve polisine yaptıkları çağrıda onların, Karzai hükümetine ve ABD işgalcilerine karşı yürütülen kavgaya katılmalarını istedi. Kukla Afgan yetkilileri, dağıtılan bildirilerde, Taliban’ın buyruklarına uymayanların öldürüleceklerinin söylendiğini belirttiler. Reuters’e göre, Batılı diplomatlar, özellikle ülkenin güneyi ve güneydoğusunda Taliban gerillalarının sayılarının ve özgüvenlerinin artmasından kaygı duyuyorlar.
*Paktribune.com.news’un 16 Haziran 2003 tarihli haberine göre, Afganistan’ın Şahi Kot bölgesinde meydana gelen ve Taliban güçlerinin saldırısı sonucu çıkan çatışmada 2 ABD askeri, 3 kukla Afgan askeri ve 3 Taliban savaşçısı öldü.
*Gene Paktribune.news.com’un 21 Haziran 2003 tarihli haberine göre Doğu Afganistan’ın Konar ilinin dağlık kesimlerinde Taliban güçlerine karşı operasyona katılan işgal kuvvetlerine açılan roket ateşi sonucunda 3 ABD askeri ölürken 5’i de yaralandı.

Amerikan Kaynaklarının Değerlendirmeleri
En azından son bir yıldır, gerek resmi ve gerekse muhalif Amerikan kaynakları, emperyalist medyanın yaymaya çalıştığı “iyimserlik” havasıyla hiç de bağdaşmayacak bir dizi açıklama ve değerlendirme yapmış bulunuyorlar. Burada bunlardan bir demet sunacağım.
Washington Post’ta 8 Kasım 2002’de yayımlanan bir habere göre, ABD Genelkurmay Başkanı General Richard B. Myers, Brookings Institution adlı düşünce üretim kuruluşunda yaptığı sohbette, işgal güçlerinin “momentum yitirdiğini” ve Afgan direnişçilerinin ABD saldırganlarına başarıyla karşı koyduklarını şu sözlerle itiraf etmek zorunda kaldı:
“Onlar bizim taktiklerimize kendilerini büyük ölçüde uyarladılar; biz ise düşünmeye, onlardan daha iyi düşünmeye devam etmeli ve bu konuda onlardan daha hızlı olmalıyız.”
Aralık 2002 başında Afganistan’ı ziyaret eden bu ülkedeki ABD kuvvetlerinin komutanı olan General Tommy Franks ise, “aşırı öğelerin ülkenin üçte birinde aktif olduklarını” ve ülkenin değişik yerlerindeki ABD üslerinin hemen hemen her gün roket saldırılarına hedef olduklarını kabul ediyordu.

Washington Post’un 31 Mart 2003 tarihli sayısında yer alan bir haberde, Afganistan’da süregelen direnişin Pakistan’daki yansımaları tartışılıyor ve bu arada Pakistan’daki Amerikan hedeflerine yapılabilecek saldırılara ilişkin kaygılar dile getiriliyordu. Yazıda, Pakistan’ın başkenti İslamabad’daki ABD elçiliğinin yüksek düzeyde alarm halinde bulunduğu ve ABD yurttaşlarını “kalabalık sokaklarda sokak satıcıları ya da dilenciler kılığında dolaşan teröristler” hakkında uyardığı ve yurttaşlarına kalabalık yerlerden uzak durmalarını salık verdiği belirtiliyordu.
“İlerici” Amerikan yazarlarından Bill Berkowitz, 16 Nisan 2003 tarihli yazısında, Nisan ayı başlarında ABD Dışişleri Bakanlığının Afganistan’a gidecekleri uyarmak zorunda kaldığını belirtirken şöyle diyordu: “Afganistan’daki ABD yurttaşlarına yönelik güvenlik tehdidi hala yüksek düzeyde. Eski Taliban rejiminin ve El Kaide terörist şebekesinin kalıntılarının ve hükümete düşman olan diğer grupların yanısıra kriminal öğeler de hala aktifler.”  
ABD “Savunma” Bakanı Donald Rumsfeld 28 Nisan 2003’de yaptığı bir açıklamada, “Sürekli Özgürlük Operasyonu” adını taşıyan Afganistan’ı işgal harekatının resmen sona erdiğini açıklamıştı. “Afgan Tünelinde Işık Gözükmüyor” başlığını taşıyan 13 Mayıs 2003 tarihli yazısında Albay David H. Hackworth, bu aşırı iyimser açıklamaya katılmadığını, tam tersine Afgan direnişinin her zamankinden daha güçlü olduğunu belirtiyordu.  Hackworth yazısında, giderek özgüvenleri ve cüretleri artan direnişçilerin Nisan ayında Pakistan sınırındaki iki bölgeyi “komutanlarımızın burnunun dibinde” ele geçirdiklerini, işgalci güçlerin ve kukla Afgan birliklerinin saldırıya uğramadıkları gün olmadığını ve Nisan ayı içinde ABD’nin savaş kayıplarının 30’u bulduğunu söylüyordu. Afganistan’daki “İstikrar Sağlama Operasyonu”nun giderek artan can kayıplarının ötesinde ABD ekonomisine yılda 9 milyar dolarlık bir yük getirdiğini belirten “uzakgörüşlü” albay, ülkede görev yapan pek çok Amerikan askerinin, durumu Vietnam savaşına benzetmeye başladıklarını anımsatıyordu.
Bir süre önce Taliban güçlerinin güpegündüz bir ABD bölüğüne saldırdıklarını, 2 ABD askerini öldürüp 5’ini de yaraladıktan sonra Pakistan sınırı içindeki üslerine kaçtıklarını anımsatan Hackworth, ABD Özel Kuvvetlerine mensup bir askerin şu ilginç sözlerini de aktarıyordu:
”Daha da kaygı verici olanı, kıdemli komutanlarımızın ABD kayıpları olasılığından korkarak Taliban’a karşı askeri operasyona girişme konusunda temkinli davranmaları. Kuvvetlerimize verilen direktif, ABD personelinin, ancak en az riskle karşı karşıya bulundukları koşullarda saldırıya geçmeleri yolunda.  Çoğu zaman üslerimizde oturuyor ve onların tüfekleri ve roketleriyle bizi vurmalarını bekliyoruz.”
Jim Lobe’un 21 Haziran 2003 tarihli “ABD Afganistan’da Barışı Yitiriyor” başlıklı yazısında ise, Amerikan neo-faşistlerinin nasıl Afganistan batağına batmakta oldukları inceleniyordu. Lobe yazısında, ABD’ni perde arkasından yöneten kurumlardan birisi olarak kabul edilen Dış İlişkiler Konseyi’nin Asia Society (Asya Derneği) adlı bir kuruluşla ortaklaşa hazırladığı, “Afganistan: Barışı Yitiriyor muyuz?” başlıklı 24 sayfalık raporuna da göndermede bulunuyordu. Lobe’a göre, bu raporda şöyle deniyordu:
”Başkan Karzai’nin geçiş hükümetine daha fazla destek sunulmazsa, Afganistan’da güvenlik ortamı daha da kötüleşecek, ekonomik yeniden inşa umutları daha da zayıflayacak ve Afganistan savaşağalarının egemen olduğu anarşi ortamına geri dönecektir.
“Bu başarısızlık, ABD’nin dünyadaki inandırıcılığını büyük ölçüde yıpratacak ve terörizme karşı ABD-önderliğinde yürütülen savaş açısından ağır bir yenilgi anlamına gelecektir.”

Kamuoyuna yalnızca bir bölümü yansıyan bu tartışmalardan da anlaşılabileceği gibi, ABD tekelci burjuvazisinin daha uzakgörüşlü temsilcileri bir çıkmazda olduklarını iyi-kötü görüyor ve bu çıkmazdan nasıl kurtulabilecekleri üzerine tartışıyorlar. İşçi sınıfı ve halklar, kendi anladıkları dilden konuşmaya devam ettiği sürece, burjuvazinin ve emperyalizmin iç çelişmeleri daha da keskinleşecek ve bunalımı daha da derinleşecektir. Ama, hiç kimse kolay zafer umuduna kapılmasın. Kapitalist-emperyalist sistemin bir daha dirilmemecesine gömülmesi, gerek ileri kapitalist ülkelerde ve gerekse yarı-sömürge ülkelerde işçi sınıfı ve halkların, çok daha büyük bedeller ödeyerek ve büyük olasılıkla kan selleri dökerek sürdüreceği savaşımın yazgısına bağlıdır. Başını ABD’nin çektiği dünya tekelci burjuvazisi, imtiyazlı konumlarını yitirmemek için, herşeyi yapacak, hatta elinde bulundurduğu nükleer, biyolojik ve kimyasal kitle imha silahlarını devrim ve sosyalizm için ayağa kalkan işçilere ve emekçilere karşı kullanmayı pekala göze alabilecektir. Ama, sömürü, zulüm, yoksulluk ve savaştan arınmış, adil ve insanca bir dünyada yaşamanın bu ağır bedelleri ödemeyi göze almaktan başka yolu yok. Başka ülkelerdeki kardeşleri, ağır bedeller ödeyen ve en zor koşullar altında, dünyanın tek süper devletine karşı savaşmaya cüret eden Afgan emekçilerinin kahramanlığından öğrenebilirler ve öğrenmelidirler de.
Sonsöz

Afgan direnişi, bütün halk direnişlerinin doğruladığı gerçekleri yeniden doğruluyor ve emperyalizme ve gericiliğe karşı savaşım veren halklara özgüven ve moral aşılıyor. Onun dersleri arasında şunları sayabiliriz:

a) Saldırgan emperyalist güçlerle kendilerini savunan emekçi halklar arasındaki güç eşitsizliği ne denli büyük olursa olsun, örgütlü ve kendisini savunmaya kararlı bir halk asla köleleştirilemez.
b) Savaşta belirleyici faktör silahlar ve tekniksel üstünlük değil, karşı karşıya gelen tarafların insan malzemesinin niteliği ve siyasal çizgileridir.
c) İliğine değin çürümüş kapitalizmden başka bir şey olmayan emperyalizm, Lenin’in deyişiyle “çamurdan ayaklı bir dev”dir; taktiksel olarak, yani, kısa erimde güçlü olmasına rağmen stratejik olarak, yani orta ve uzun erimde zayıftır.
d) Tarihi yapan korkak burjuvazi ve sömürücü sınıflar, ya da kitlelerden kopuk küçük gruplar değil, işçiler ve diğer sömürülen kitlelerdir.

EK: ABD saldırganlarının toplam kayıpları üzerine bilgi

www.rense.com adlı internet sitesinde, Muhammet Davut Miraki’nin 23 Mart 2003 tarihli ve “ABD Kayıpları Kabul Edilenin Çok Daha Üstünde” başlıklı bir yazısı yayımlandı. Bu yazıda özetle şöyle söyleniyordu:
“En son verilere göre, ABD, Kandahar ve Bagram hava üslerinden ve Özbekistan’ın Taşkent kentinden çok sayıda Amerikan askerinin cesedini Ortadoğu’ya taşıdı. Görgü tanıklarının anlatımına göre, Katar’ın El-Adid havaalanına 600 ceset geldi. Cesetlerin geri kalanı ise, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’daki ABD üslerine getirildi. Bu stratejinin ardında yatan neden, bu cesetleri, askerlerin Irak’taki savaşta öldüklerini söyleyerek ABD’ne yollamak olmalı…
“2 Ocak 2003’de 900’den fazla ABD askerinin öldüğünü bildirmemden bu yana ABD kayıpları önemli ölçüde artmıştır…
“Değişik istihbarat örgütlerinin verilerine göre, ABD Afganistan’da 1200’den fazla asker yitirmiştir. Rus istihbarat örgütleri ilk altı ay için (yani 7 Ekim 2001-7 Nisan 2002 arası-b. n.) ABD kayıplarını 373 ölü ve 585 ağır yaralı olarak verdi. Bu arada, İran ve Hindistan istihbarat örgütlerininki de içinde olmak üzere değişik istihbarat örgütlerinin raporları ilk bir yıl için (7 Ekim 2001-7 Ekim 2002-b. n.) ABD’nin kayıplarını 600’ün üzerinde ölü ve ilk 18 ay için ise 1200’ün üzerinde ölü ve 1500 ağır yaralı olarak verdiler…”

DİPNOTLAR

(1) Tacik, Türkmen ve Hazara etnik gruplarından savaşağalarının Taliban rejiminin yıkılmasında ABD işgalcileriyle işbirliği yaptıkları ve hala ordu ve hükümet içindeki en önemli mevkilere sahip oldukları, öte yandan işgale karşı direnişin yükünü, neredeyse bütünüyle, ülkedeki en büyük etnik grup olan Paştun halkının çekmekte olduğu dikkate alındığında, ABD emperyalistlerinin kovulmasından sonra bu ülkede etnik temelde bir saflaşmanın ve hatta yeni bir çatışma ve iç savaşın yaşanmasının olasılık dışı olmadığı görülür. Ne yazık ki, Afganistan’ın yakın tarihi, bu açıdan çok umut verici deneyimler sunmuyor. Bu, Afganistan’ın karmaşık ve köklü sorunlarının ancak, işçi sınıfının önderliğinde ve tutarlı bir enternasyonalist çizgi izleyen gerçek bir Marksist-Leninist partinin rehberliğinde çözülebileceğini gösterir.

(2) Yeni Şafak’ın 26 Mayıs 2003 tarihli sayısında yer alan bir haberde bu konuda şu bilgilere yer veriliyordu:
“Geçen hafta Katar’dan yayın yapan el-Cezire televizyonuna Afganistan’da savaş sonrası uranyum üzerine yaptıkları araştırmanın ilk sonuçlarını açıklayan Dr. Asaf Durakovic, araştırmalarının kendilerini şok ettiğini belirtti. Washington’da faaliyet gösteren Uranyum Tıbbi Araştırmalar Merkezi (UMRC) Başkanı Dr. Durakovic’in, Afganistan’da siviller arasında yaptığı bir araştırma, ABD ordusunun silahlarında kullandığı seyreltilmiş uranyumun sivillere verdiği zararın boyutlarını çarpıcı bir biçimde ortaya koydu. ABD ve İngiltere, Afganistan saldırısında seyreltilmiş uranyum içeren silahlar kullanılmadığını öne sürerken, El-Cezire televizyonun’da “Bila Hudud” adlı programa katılan Dr. Durakovic, Afgan siviller üzerinde yapılan testlerde rekor düzeyde uranyum oranlarına rastlandığını kaydetti…. Yapılan testler sonucu Afganlar’ın idrarlarındaki uranyum oranları uzmanları şaşkına çevirdi. Uranyum kirlenmesi adı verilen bu tehlikeli durumu araştıran uzmanlar bir gramın milyarda biri anlamına gelen ve nanogram adı verilen bir ölçü ile idrardaki uranyum oranlarını ölçtü. Uranyum kirlenmesi görünmeyen bir Afgan’ın idrarındaki uranyum oranı 9.4 nanogram olarak saptandı. Ancak test sonuçlarına göre Afganlar’ın idrarında litre başına ortalama 315 nanogrom uranyuma rastlandı. Hatta bir çocuğun idrarında 2,031 nanogram uranyum bulundu….
“UMRC’nin raporunda özetle şu bulgulara yer verildi: ‘Her şeyden önce şunu belirtmek gerekiyor ki, UMRC’nin saha timleri bombardımanların kamu sağlığı üzerinde yarattığı çevre ve insan felaketi karşısında şok geçirdiler. Son derece titiz yöntemlerle yapılan araştırmalarda, bombalanan yerlerde yaşayan herkesin istisnasız ciddi tıbbi sorunlarının olduğu görüldü.’
“Afganistan’da kullanılan uranyum ölçüsünün savaşın amacını tamamen ortaya koyduğunu belirten Dr. Durakovic, hedefin Afgan halkını tamamen öldürmek ya da yok etmek olduğunu belirtti. Durakovic, kadınlar, çocuklar ve bölgenin tüm halkı üzerinde yaptıkları araştırmalarda sağlık sorunlarının bütününün uranyum kirliliğinden kaynaklandığını belirtti. Afganlar’ın bedeninde bulunan uranyum izinin Afganistan’ı nesiller boyunca etkileyeceğini açıklayan Durakovic, ayrıca Afgan siviller kadar operasyona katılan askerlerin ve ülkede görev yapan sivil toplum örgütü çalışanlarının da tehlikede olduğunu söyledi. Afganistan’nın 2. Hiroşima olduğunu belirten Durakovic, Afganistan’da yaşananların Hiroşima’dan daha tehlikeli olduğunu bildirdi.
“Raporlarının neticelerini BM başta olmak üzere birçok yere sunduklarını belirten Dr. Durakovic, buna sebep olan ülkelerin derhal yargılanmaları gerektiğini ifade etti. Durakovic, seyreltilmiş uranyum kullanmanın kesinlikle bir savaş suçu olduğunu söyledi… Birinci ve İkinci Körfez savaşında da seyreltilmiş uranyum kullanıldığını açıklayan Durakovic, Amerika ve İngiltere’nin başka ülkelerde de uranyum kullanmaması için dünya ülkelerinin harekete geçmesi gerektiğini vurguladı. Durakovic, uranyumun kitle imha silahları kategorisinde olduğunu da bildirdi.”

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: