BİR UŞAĞIN YAKINMALARI YA DA EKTİĞİNİ BİÇMEK

Garbis Altınoğlu                
17-21 Temmuz 2003
Başkanlık danışmanlarından ve ünlü Standard Oil petrol tekelinin sahiplerinden Nelson A. Rockefeller 1956’da ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower’a yazdığı bir mektupta aynen şöyle diyordu:
“Biz askeri paktlarımızı kurmayı ve sağlamlaştırmayı hedef alan tedbirlere devam etmeliyiz…. büyük ölçüde politik ve askeri nüfuz garantileyecek genişlikte bir ekonomik yayılma planını Asya, Afrika ve diğer azgelişmiş bölgelerde uygulamak zorundayız… Bu ülkelere yapılacak yardımlar ve açılacak krediler öncelikle askeri nitelikte olmalıdır. Oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur. Bu noktada Dışişleri Bakanlığı ile aynı fikirdeyim; genişletilmiş askeri yardım, -örneğin Türkiye’ye- bazı hallerde düşünülenin tam tersi sonuçlar verebilir. Yani bağımsızlık eğilimini arttırıp, mevcut askeri paktları zayıflatabilir. Bu tip ülkelere –Türkiye gibi- doğrudan doğruya iktisadi yardım da yapılabilir, ama bu bize uygun ve bağlı hükümetleri iktidarda tutacak ve bize düşman muhalifleri zararsız bırakacak biçim ve miktarda olmalıdır.” (Aktaran, M. Emin Değer, Oltadaki Balık Türkiye, İstanbul, Otopsi Yayınları, 2004, s. 17, abç)
                                                   
*   *   *   *   *
Süleymaniye Operasyonu…
4 Temmuz günü ABD askerlerinin, Türk Özel Timinin Süleymaniye’deki karargahını basması, Tim mensuplarının “Biz Türk askeriyiz” biçimindeki feryatlarına aldırmadan 3 subay ve 8 assubaydan oluşan grubu ellerini kelepçeleyip kafalarına da çuval geçirmesi, konuşanları tokatlaması, Kerkük’te sorguladıktan sonra Bağdat’a götürmesi ve çeşitli girişimlere rağmen ancak 60 saat sonra serbest bırakması, Türk burjuva siyaset çevrelerinde adeta bir şok yarattı ve yeni bir ikiyüzlü yurtseverlik ve burjuva ulusalcılığı patlamasına vesile oldu. Türk Başbakanı, Genelkurmay Başkanı, Dışişleri Bakanının vb. telefonla kurdukları bağlantılara Amerikalı efendilerinden elle tutulur bir yanıt alamamaları, daha doğrusu sözcüğün tam anlamıyla oyalanmaları, ciddiye alınmamaları ve aşağılanmaları, egemen sınıflarımızın ve onların borazanlarının yaşadığı hayal kırıklığı duygusunu daha da derinleştirdi. Neler oluyordu? 50 yıldır stratejik uşaklık içinde oldukları efendileri acaba neden böyle davranıyorlardı?
Başbakan R. Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül bu krizde, korkak ve takiyyeci gerici İslamcı burjuvazinin çıkarlarına uygun bir kişiliksizlik ve uşaklık çizgisi izlediler. Türkiye-ABD ilişkilerinin “mükemmel” durumda olduğunu utanmadan dile getirebilen ve Irak savaşı öncesinde ve sırasında olduğu gibi, ABD’nin ülkemizdeki sözcüleri gibi konuşan bu baylar, Türk gericiliğinin suratına indirilen şamarı neredeyse görmezden gelmeye çalıştılar. Bunda, ABD’nin ve uluslararası tekelci sermayenin  güvenini kazanmayı ve böylelikle askeri kliğin mevzilerini yıpratarak kendi mevzilerini güçlendirmeyi hedefleyen bu gerici burjuva fraksiyonunun kendi özgül hesaplarının da bir payı olsa gerek. [AB-Türkiye ilişkilerinin geliştirilmesi yönündeki sözde çabalar –ardı ardına açılan uyum paketleri vb.- , özelleştirmeye hız verilmesi de, bir yandan işbirlikçi tekelci Türk burjuvazisinin ABD, Avrupa ve Japonya finans kapitalinin daha da fazla boyunduruğu altına girmesine hizmet ederken, bir yandan da bu amaca hizmet ediyor. (1) ] Devletin “asıl sahibi” konumundaki askeri kliğin sözcüleri ise, Türk özel kuvvetlerinin orada ne tür pis işler çevirmekte olduğu konusuna girmeksizin Washington’daki efendilerine duydukları kırgınlığı dile getirdiler. Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Y. Büyükanıt, 5 Temmuz’da yaptığı açıklamada,
“Olay maalesef doğru… Elli senelik bir müttefiğin böyle bir harekete başvurması bizleri derinden üzdü ve sarstı. Bir müttefiğe karşı böyle bir hareketin yapılabilmiş olması çok ciddi bir durum. Olacak şey değil’’ dedi.  Genelkurmay Başkanı Org. H. Özkök ise, 7 Temmuz’da, görev süresi dolan ABD elçisi R. Pearson’ı karargahında kabul ettiği sırada yaptığı konuşmada ABD ordusunu kamuoyu önünde şu sözlerle eleştirdi:
“Bir istihbarat alınabilir, bir problem olabilir, fakat bunun hallinin bu şekilde olmamasını dilerdim. Çünkü biz Amerikan silahlı kuvvetleriyle Kore’den beri çeşitli yerlerde omuz omuza savaştık ve omuz omuza görev icra ettik” (Milliyet, 7 Temmuz 2003) Askeri kliğin yaşadığı şaşkınlığı dile getiren Özkök aynı konuşmasında, bu olayın Türk ve ABD silahlı kuvvetleri arasında “en büyük bir güven bunalımını yarat”tığını ve iki ülkenin silahlı kuvvetleri arasındaki ilişkilere büyük önem verdiğini belirttikten sonra,
“Ama, bu ilişkilerin önemi kadar önemli olan bir şey vardır, o da milli onurumuz ve Türk silahlı kuvvetlerinin onurudur” diyecekti.
Ve Evveliyatı

Türk generalleri bir anlamda ve bir yere kadar “haklı”lar. Gerçekten de Türk egemen sınıfları, onyıllardır emperyalistlerle “omuz omuza savaşmış” ve “görev icra etmiş”, yani Türkiye işçi ve emekçilerinin Washington’un, Londra’nın, Paris’in, Berlin’in bankerlerinin, tekellerinin çıkarlarının bekçiliğini yapmasını ve bu çıkarlar için kanlarını akıtmalarını sağlamışlardır. Ama, böyle bir çizgi izleyenlerin “milli onuru” ya da herhangi bir onuru olamaz. Belleğimizi bir yoklayalım.

Can çekişmekte olan Osmanlı İmparatorluğu 1914’te, Enver, Talat ve Cemal Paşaların yönettiği İttihat ve Terakki gerici çetesinin girişimiyle Birinci Dünya Savaşı’na katılmıştı. Berlin’in “Enverland” olarak andığı Osmanlı İmparatorluğu, İngiltere ve Fransa’ya karşı emperyalist yağmadan daha büyük pay almak isteyen Almanya’nın ucuz ve onursuz uşağı olarak girdiği bu savaşta yıkılmış ve onun küllerinden bugünkü Türkiye doğmuştu. Birinci Dünya Savaşının patlak vermesini izleyen yaklaşık 90 yıllık süre ve özellikle de 1950’den bu yana geçen dönem, Türk egemen sınıflarının özgüven ve ulusal onurdan yoksun ve emperyalist uşağı çizgisinin hiç de değişmediğini pek çok kez gösterdi. Evet, onlar, İkinci Dünya Savaşı öncesinde İngiliz-Fransız emperyalistlerinin ve bu savaş sırasında da Nazi Almanyası’nın Rusya’daki Sovyet iktidarını yıkma çabalarına destek vermekten 1950-53 yıllarında Kore savaşına katılmaya, 1950’li ve 1960’lı yıllarda “Bağlantısızlar Hareketi” içinde ABD ve NATO’nun borazanlığını yapmaktan Cezayir ulusal kurtuluş savaşında Fransız emperyalistlerinin yanında yer almaya, Türkiye’yi ABD ve NATO üsleriyle donatmaktan 1950’li ve 1960’lı yıllarda Ortadoğu’daki (Mısır, Suriye, Irak gibi) ulusal burjuva rejimlere karşı Washington’un sopası rolünü oynamaya, 1960’lı yılların ortalarında başlayan Filistin silahlı direnişinde Siyonist İsrail’le birlikte saf tutmaktan Pehlevi faşizmini desteklemeye kadar uzanan ve halka “stratejik ortaklık” diye yutturmaya çalıştıkları zengin bir uşaklık geleneğine sahiptirler.
(Kuşkusuz, iç ve dış politika aslında birbirinden ayrılmaz. Demek ki, Türk egemen sınıflarının komşu ülkeler işçi ve emekçilerine karşı emperyalizmle bağlaşma politikası, onların Türkiye işçi ve emekçilerinin demokrasi ve sosyalizm kavgalarını ve ezilen Kürt halkının ulusal kurtuluş davasını “dünyanın efendileri”nin siyasal, askeri vb. desteğiyle ve kan ve barutla bastırma politikalarının, “kendi” işçi ve emekçilerinin emperyalist burjuvazi tarafından sömürülmesine aracılık etme politikalarının bir devamı, organik bir uzantısıdır. Ama, burada konunun bu yanı, esas olarak ele alınmayacak.)
Bütün bunlar Türk gericilerinin “milli onuru”nu mu  yüceltti, onların emperyalist efendileri katında değerini ve saygınlığını mı arttırdı? Tam tersine onlar, emperyalistlerin çizmelerini yaladıkça, Türkiye, Ortadoğu ve dünya işçi sınıfı ve halklarına karşı saldırılarında emperyalist haydutların yanında kölece saf tutmaya devam ettikçe, onların katında değerleri daha da düştü ve sözde ulusal onurları daha da fazla ayaklar altına alındı.
Yaşanan deneyim ve emperyalist efendilerinin Türk gericiliğine yaklaşımı, bunu çok açık bir biçimde göstermektedir. Birkaç örnek üzerinde duralım.

Türk gericiliğinin mutemet kalemlerinden Oktay Ekşi’nin,
Hürriyet gazetesinde, yaklaşık 6 yıl önce, 26 Ekim 1997 günü yayımlanan “Aynadaki Türkiye” adlı yazısı, Türk egemen sınıflarının şu ünlü Süleymaniye operasyonu bağlamında içine düştüğü durumu çok iyi anlatıyor. Ekşi bu yazısında şu değerli itiraflarda bulunuyordu:
“Genç kuşaklar bilmezler: Bir zamanlar kamuoyumuz en fazla ‘Kore Savaşı yüzünden dünyanın bize duyduğu hayranlık’la övünürdü. Daha doğrusu ülkemizi yönetenler bize böyle yuttururdu.
“Oysa, ABD’nin hatırı kırılmasın diye 1950’de Kore’ye gönderdiğimiz 6500 kişilik tugayın adı, bu savaşı anlatan kitaplarda bile geçmiyor.
“Anımsatalım: Tugayımız 23-27 Kasım 1950 tarihinde Kunuri’de Çin Halk Cumhuriyeti birlikleri tarafından sarılan bir Amerikan tümeninin en az zayiatla geri çekilmesini sağlamakla görevlendirilmişti. Birliğimiz bu sırada Çin askerleriyle göğüs göğüse çarpıştı, -bazı uzmanlara göre- pisipisine 920 şehit verdi. Ama işe bakın, bu dünyada iki satırlık izi bile kalmadı.
“ABD Dışişleri Bakanlığı’nın üst düzey bir yetkilisi ve bir de tanınmış bir “think-tank’ın Türkiye uzmanıyla konuşurken, bu gerçeği değişik cümleler ve değişik konular arasında tekrar gördüm…
“Türkiye uzmanı, kendi bakış açısını çok açık koydu: ‘Biz Türkiye’ye ABD’nin çıkarları açısından bakarız’ dedi. Bu bakış açısının bir örneği olarak bugünlerde Washington’da ‘Turgut Özal’ı anma günleri’ düzenlediklerini söyledi.”

Şunu da eklemekte yarar var: Kore Savaşı için BM’in üyelerine yaptığı asker gönderme çağrısına ABD’den sonra ilk olumlu yanıt Türkiye’den geldi. Bu konuda dönemin ABD elçisi George McGhee şöyle diyordu:
“O sıralarda Türkiye henüz batılı güçlerden kendi savunmasıyla ilgili herhangi bir taahhüt alabilmiş değildi… ama kendisi Batıya adanmışlığını kesin biçimde gösterdi.
“Menderes hükümeti, muhalefet partisine hiç danışmadan, Yalova’da yapılan bir kabine toplantısında Kore’ye, ABD kuvvetleriyle birlikte savaşmak üzere 4500 kişi göndermeyi kararlaştırdı.” (G. McGhee, ABD-Türkiye-NATO-Ortadoğu, Ankara, Bilgi yayınevi, 1992, s. 142)

Birkaç yıl sonrasına gidiyoruz. 1956’da Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur, Başbakan Adnan Menderes’e –MİT’in önceli olan- Milli Emniyet’in durumu ve özellikle CIA ile ilişkileri konusunda sunduğu raporda şunları söylüyordu:
“ ‘Amerikalılar Milli Emniyete hakimdi’. Para veriyor, örgüte ‘nüfuz’ ediyorlardı. Milli Emniyetin bütün dosyaları CIA’nın kontrolündeydi…
“ ‘İstanbul’da Milli Emniyet’e ait bir okul, servisin İstanbul örgütü ve Yeşilköy’deki ‘soruşturma teşkilatı’ tümüyle Amerikalıların emrinde. Okullara, soruşturma teşkilatına Amerikalılar ‘doğrudan’ para veriyorlar. İstanbul örgüt başkanlığına ‘doğrudan’ para ödüyorlar. Karşılığında ‘iş’ istiyorlar.’ “(Cüneyt Arcayürek, Darbeler ve Gizli Servisler, Ankara, Bilgi yayınevi, 1989, s. 43)  CIA ile MİT arasındaki ilişkinin biçimi daha sonraki yıllarda ve onyıllarda belli birtakım biçimsel değişikliklere uğramış olsa da özde değişmeden devam etmiştir.                            

Bu kez Kıbrıs’a uzanıyoruz. 1950’lerin ikinci yarısında ve 1960’ların başlarında, adanın eski sahibi İngiliz emperyalistlerinin de kışkırtmasıyla Kıbrıs’ta Türk ve Rum halkları arasında ilişkiler gerginleşti. Bir süre sonra da Türkiye, emperyalist efendilerinin onayı olmaksızın Kıbrıs’ı işgal etmeye kalkıştı. Bunun üzerine ABD Başkanı Lyndon B. Johnson 5 Haziran 1964’te, Başbakan İsmet İnönü’ye Amerikan silahlarını böyle bir operasyonda kullanamayacaklarını söyledi ve yerlerinde oturmalarını buyurdu. Johnson mektubunda aynen şöyle diyordu:
“Türkiye ile aramızda mevcut Temmuz 1947 anlaşmasının 4. maddesi mucibince, askeri yardımın veriliş maksatlarından gayrı gayelerde kullanılması için hükümetinizin Birleşik Devletler’in muvafakatlerini alması icap etmektedir… Mevcut şartlar altında Türkiye’nin Kıbrıs’a yapacağı bir müdahalede, Amerika tarafından temin edilmiş olan askeri malzemenin kullanılmasına Birleşik Amerika’nın muvafakat etmeyeceğini size bütün samimiyetimle ifade etmek isterim.”

1974’te –üstelik bu kez ABD ve İngiltere’nin üstü örtülü onayıyla- gerçekleştirilen Kıbrıs işgalini ise Şubat 1975 ile Eylül 1978 arasında geçerli olan bir ABD askeri ambargosu izledi. 1970’lerin ikinci yarısında Türkiye ekonomisinin içine sürüklendiği durgunlukla –Demirel’in deyişiyle bütçe 70 sente muhtaç hale gelmişti- birleşen bu ambargo sonucunda Türk ordusu silahlarını yenileyemez, hatta eski silahlarının yedek parçalarını alamaz hale gelmişti. Durum o denli ağırlaştı ki Türk Genelkurmayı, Demirel hükümetini,
“Yunanistan’la sürtüşmeye gidebilecek durumlar yaratmayın, karşı koyma yeteneklerimiz giderek kısıtlanıyor” (Aktaran M. Ali Birand, 12 Eylül Saat 04:00, İstanbul, Karacan Yayınları, 1985, s. 51) diyerek uyarmak zorunda
kaldı. Yani, sadakatle hizmet ettikleri “stratejik ortak”ları, Türk generallerini ve burjuvalarını bir kez daha yüzüstü bırakmakta hiç de duraksamamışlardı.

1980’de CIA Türkiye masası şefi Paul Henze’nin “oğlanlarının”, yani Org. Kenan Evren ve ortaklarının (2) gerçekleştirdiği 12 Eylül faşist darbesinin ardından SİSAV’ın 1982’de düzenlediği “1980’lerde NATO” konulu bir toplantıda söz alan ünlü Amerikalı stratejist Albert Wohlstetter’in Amerikalılara özgü bir açıksözlülük ya da patavatsızlıkla  söyledikleri, Washington’un Ankara’ya bakışını bir kez daha ortaya koyuyordu:
“Türkiye’yi Türklere bayıldığımız için değil, son tahlilde Batı’nın petrolünü koruduğu için güçlendirmeliyiz.” (Ufuk Güldemir, Çevik Kuvvetin Gölgesinde Türkiye, İstanbul, Tekin yayınevi, 1987, s. 50)

İkinci Körfez Savaşı ve Sonrası

Öte yandan, Türk gericileri, ABD ve bağlaşıklarının Irak’ı Kuveyt’ten çıkarmak için Şubat 1991’de başlattıkları İkinci Körfez savaşında da efendilerinin yanında saf tutmakta sırayı kimseye kaptırmadılar. Savaştan sonra Irak’a ilişkin alınan ABD güdümlü BM kararlarını “ilk uygulayan” ülke gene Türkiye oldu ve Habur sınır kapısını ve Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattını kapattı. Ama bundan ve Irak ekonomisinin ambargoyla çökertilmesinden Türkiye’nin yanısıra Türk egemen sınıfları da zarar gördü. Hazine Müsteşarlığı’nın 2001’deki resmi rakamlarına göre Irak ambargosunun Türkiye ekonomisine doğrudan faturası 35-40 milyar dolardı. Ancak, dolaylı ve zincirleme etkiler, yani yitirilen pazarlar, ortadan kalkan ihracat, artan işsizlik, kapanan tesisler, onbinlerce kamyon ve TIR’ın boş kalması ve müteahhitlik sektörünün krize girmesi de eklendiğinde, fatura on yılda 100 milyar dolara kadar çıkıyordu. ABD emperyalizminin şefi George Bush ile çok yakın bir ilişki içinde olmakla övünen Başbakan Turgut Özal’ın, ‘‘Ben bir koyar, üç alırım’’ lafı hala hatırlardadır. Türk gericilerinin bu savaşta umduğunu bulamaması üzerineyse aynı Özal, CNN’e bir açıklama yapmış ve şöyle demişti:
‘‘Bize verilen sözler tutulmadı. Gürlüyorlar ama bir türlü yağmur olup yağmıyorlar.’’

Ambargo, Türkiye Kürdistanı’nın ekonomisini olumsuz yönde etkileyerek PKK/KADEK’in güçlenmesine de zemin sağlarken, BM Güvenlik Konseyi’nin ABD’nin dayatmasıyla Güney Kürdistan’ı “koruma” altına alması ve Temmuz 1991’de Çekiç Güç’ü oluşturması da Türk gericilerinin “Kürt devleti” karabasanlarının depreşmesine neden oldu. Hatta, çeşitli üst düzey askeri ve sivil yöneticiler yer yer, Çekiç Güç’ün Güney Kürdistan’da bir Kürt devletinin oluşumuna katkıda bulunduğunun ileri sürmenin ötesinde, PKK’ya yardım ettiğini bile söylediler. (3) Ama, buna rağmen TBMM şaşmaz bir sadakatle, hem de Aralık 2002’ye kadar her altı ayda bir Çekiç Güç’ün süresinin uzatılmasını onayladı; yani gerek askeri klik ve gerek burjuva hükümetleri Çekiç Güç’ü ve Aralık 1996’da onun yerini alan Keşif Güç’ü desteklemeyi, bu güçlere bağlı ABD ve İngiliz uçaklarının İncirlik’ten kalkarak Irak topraklarındaki “uçuşa yasak bölgede”ki askeri ve sivil hedefleri bombalamasına ve Güney Kürdistan’ın ABD, İngiliz, İsrail gizli servislerinin cirit attığı bir alan haline getirilmesine suç ortaklığı etmeyi sürdürdüler.

Cevdet Akçalı, Yeni Şafak gazetesinin 21 Temmuz tarihli sayısındaki köşesinde, 1991’de içinde yeraldığı bir TBMM delegasyonuyla birlikte İngiliz parlamentosunu ziyaret ettiğini anımsattıktan sonra şunları yazıyordu:
“İngiliz Parlamentosu Dışişleri Komisyonu’nu ziyaretimiz sırasında, komisyon başkanı aynen şunları söylemişti:
“ ‘Siz Kuzey Irak’ta, Saddam’ın otoritesinin olmadığı bir bölge kurmak istiyorsunuz. Böyle bir bölgenin oluşturulması orada bir otorite boşluğu yaratacaktır ve bu boşluk, o mıntıkada bir ‘Kürt devletinin’ kurulmasına imkân verecektir. Böyle bir ihtimali hiç dikkate almıyor musunuz?’…
“Aradan on yıl geçti. İngiliz parlamenterin söyledikleri aynen gerçekleşti. Orada bir otorite boşluğu yaratıldı. Bu boşluktan yararlanarak PKK oraya yerleşti. Mahalli Kürt grupları, kendi parlamentolarını oluşturdular. Amerika ve İngiltere, Türkiye’yi bir kenara iterek, kendi planlarını uyguladılar.
“Öyle ki, ne gücümüz Çekiç Güç’ü geri göndermeye yetti, ne de onların, ülkemiz aleyhine bütün sinsi faaliyetlerini, bilmemize rağmen engelleyebildik.
“Bu geçmişi bilmeden, ‘Kuzey Irak’ta neler oluyor? Askerlerimize bu muamele neden yapılıyor?’ sualine cevap vermemiz mümkün değildir. Kaba bir benzetmedir amma, Türkiye ava giderken avlanmıştır.
“Amerika ve Batı dünyasında Türkiye, elinden lokması kolay alınan, uysal bir ülke durumundadır. Bu imajın düzeltilmesi de çok zordur. Çünkü, Türkiye denince Amerika’nın aklına Türk ordusu ve onun generalleri gelmektedir…” (abç) Doğru söze ne denir?

1995’den itibaren ABD-İsrail-Türkiye ekseninin daha da pekişmesine bağlı olarak, askeri klik ve burjuva hükümetleri Irak’ı (ve İran’ı) kuşatmayı ve parçalamayı öngören ve 11 Eylül eylemlerinden çok önce başlatılmış bulunan emperyalist-Siyonist plana daha da fazla angaje oldular. Hürriyet’in 5 Kasım 1997 tarihli sayısında yeralan bir haberde şöyle deniyordu:

”Irak ile ABD arasında gözlemci krizi derinleşirken, İncirlik üssünde konuşlu Keşif Güç’teki uçaklarının sayısını arttırma isteğini Türkiye’nin kabul etmesiyle, ABD, F-16’larını kısa bir süre önce İncirlik’e gönderdi… ABD’nin yeni uçaklarla bağlantılı olarak görev yapması için İncirlik’e 200 kadar kara personeli de göndereceği belirtildi. Keşif Güç’teki Amerikan uçaklarının arttırılması kararının Türk ve ABD askerleri tarafından ortak alındığı ve bu kararın ANASOL-D koalisyonu tarafından onaylandığı öğrenildi… İki ülke (ABD ve Irak) arasında çıkacak herhangi bir krizde Irak, Kuzey’de uçak uçurduğu takdirde Keşif Güç uçakları tarafından gerektiğinde vurularak önlenecek. Ankara, Irak ile ABD arasında Körfez krizinden sonra yaşanan ciddi krizlerde bile o zaman Çekiç Güç adını taşıyan uluslararası gücün
güçlendirilmesine karşı çıkmıştı. Ankara’nın bu kararı almasının çok önemli bir politika değişikliği olduğu belirtiliyor. (abç)”

Bir Dönüm Noktası: 11 Eylül 2001
Bütün bu ve benzer gelişmeler, egemen sınıflarımızın, hem genel olarak tarihten ve hem de kendi tarihlerinden ve özdeneyimlerinden öğrenme yetilerinin çok zayıf olduğunu ve/ya da onların uşak, darkafalı ve özgüvenden yoksun karakterleri nedeniyle kendi sınıfsal çıkarlarını bile korumaktan aciz olduklarını göstermeye devam ediyordu ve edecekti.
Bunun en çarpıcı örneği, 11 Eylül eyleminin hemen ardından Türk gericilerinin, “terör”e karşı savaşımda ABD’nin yanında yeraldıklarını açıklamaya girişmeleri, “terörizm”e karşı savaşımda edindikleri sözde deneyimle övünüp şişinmeleri ve kendilerinin PKK/KADEK “terörü”ne karşı verdikleri savaşımda ne denli haklı olduklarının kanıtlandığını avazları çıktığınca haykırmaya başlamaları oldu. 28 Eylül 2001’de yapılan MGK toplantısında Amerikan neo-faşistlerinin global terörizmine desteklerini bir kez daha doğrulayan Türk egemen sınıfları, 7 Ekim 2001’de Afganistan’ın bombalanmaya başlanmasının  hemen ardından öndegelen generallerin ve bakanların katıldığı bir toplantı daha yaptılar ve yoksul Afgan halkına karşı girişilen saldırı savaşını desteklediklerini açıkladılar. Daha sonra Kabil’de “güvenliği” sağlamak için oluşturulan ISAF (=Uluslararası Güvenlik Yardım Gücü) içinde yer alacak olan Türkiye, hükümet adına 1 Kasım 2001’de şu açıklamayı yapacaktı:
“Türkiye, ABD’nin 11 Eylül 2001 günü gerçekleştirilen terörist saldırılarını takiben başlatmış olduğu (Sürekli özgürlük harekatı)na, terörizm ile küresel ölçekte mücadele edilmesini savunan yerleşmiş tutumu ve NATO Antlaşması’nın 5. maddesi çerçevesindeki yükümlülüklerini dikkate alarak tam destek vermiştir. Bu kapsamda, Türkiye ilk aşamada hava sahasını ve 2 askeri havaalanını ABD’nin insanı yardım ve askeri amaçlı uçuşlarına açmış, istihbarat ve lojistik destek sağlamıştır. Bunu takiben bazı NATO müttefiklerimiz ve NATO üyesi olmayan ülkelerle birlikte Tampa’daki ABD Merkezi Kuvvetler Komutanlığı’na general başkanlığında bir ekip göndermiştir…. 
“TBMM’nin 10 Ekim 2001 tarih ve 722 sayılı kararında belirtildiği üzere ABD’nin terörizme karşı başlattığı (Sürekli özgürlük harekatı)nın başarıya ulaşması, tüm insanlığın yararınadır. Bu harekatı, İslama karşı bir eylem gibi göstermeye kalkışanlar, barış dini olan İslam’ın yüce değerleriyle çelişmektedirler.(abç)”
Birkaç ay sonra, Hürriyet gazetesinin 1 Mart 2002 tarihli sayısında ise “Bölgeyi İrticadan Kurtarırız” başlıklı bir yazı yayımlandı. Burada Türk egemen sınıflarının yıllanmış uşağı Başbakan B. Ecevit’in, Türkiye’nin Haziran 2002’den itibaren Afganistan’daki ISAF’nün başkanlığını üstlenmesi konusunda yaptığı bir konuşmaya değiniliyordu. Yazının bir yerinde aynen şöyle deniyordu:
“Ecevit, koşulların kabul edilmesi ile Türkiye’nin görevi üstlenmesi durumunda yalnız Afganistan’da değil, Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinde de huzur sağlanacağını, tüm bölgenin terörizm belasından da irtica tehlikesinden de kurtulabileceğini bildirdi.” Herhalde, giderek gelişen ve ABD işgalcilerine kan kusturan Afganistan ve Irak ulusal direnişlerinin yanısıra Süleymaniye operasyonu gibi “tatsız olaylar”ın da Türk gericilerinin ayaklarının suya ermesine yardımcı olacağı umulur. Açıkça itiraf etmeseler de, bu direniş ve Yanki emperyalistlerinin küstah tutumları, yüksek perdeden, Orta Asya’nın tümünde “huzur” sağlama ve “tüm bölge”yi “terörizm belasından” ve “irtica tehlikesinden” kurtarma yollu mavallar anlatan bu bayların akıllarını başlarına almalarına katkıda bulunmuş ve bulunmaktadır.
Türkiye Kürdistanı’na yüzbinlerce asker yığmış ve Kürt halkına onca zulüm yapmış olmalarına rağmen PKK’nın önderlik ettiği Kürt ulusal hareketini askeri olarak yenilgiye uğratamamış olanların, kolu kanadı kırık Irak ordusuna karşı süper terörist ABD ile İngiltere’nin saldırgan savaşlarının hazırlıklarını yaptıkları sırada, yani 2003 Şubatında NATO’ya başvurarak “Irak tehdidi”ne karşı askeri yardım dilenenlerin yiğitlik ve kahramanlık savlarının kaç paralık değeri olduğunu dünya alem biliyor. Onlar, ancak savunmasız ve silahsız sivil halka ve cezaevlerini tıktıkları elikolu bağlı devrimci tutsaklara karşı katliamlar gerçekleştirirken “yiğit ve kahraman”dırlar.
Bu arada Türk gericilerinin, ABD’ne sundukları desteğe karşılık bir “aferin” koparmayı başardıklarını anımsatmak gerekir. ABD Başkanı G. W. Bush, Amerikan-Türk Konseyi’nin Mart 2002 ortalarında Washington’da düzenlenen 21. konferansı dolayısıyla bir mesaj göndermişti. Bush bu mesajında, ”11 Eylül saldırılarından sonra ABD’ye destek veren Cumhurbaşkanı Sezer, Başbakan Ecevit ve Türk halkına minnettarım. Terörizme karşı uluslararası savaşta, NATO’nun tek Müslüman müttefiki olarak gösterdikleri işbirliği, Türkiye’nin 50 yıldır ABD’nin yanında yer aldığını hatırlatıyor” diyerek uşaklarının gönlünü aldı.
Irak Macerası

“Kendi” işçi ve emekçilerinin kanını ve Türkiye’nin stratejik konumunu pazarlayarak, emperyalist yağmadan pay kapma peşinde olan darkafalı ve korkak Türk egemen sınıfları, Irak’a karşı girişilen savaşta da ABD’li efendilerine yardımcı olmak için az çaba harcamadılar.

Örneğin AKP Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan, 4 Şubat 2003’de yaptığı bir konuşmada Bağdat’ın barış için gereken adımları atmadığını söyledikten sonra savaş sonrası ganimetten pay kapma çağrısı yapıyordu:
“Hareketin başında eğer denklemin dışında kalırsak sonunda gelişmeleri yönlendirecek konumda olmak mümkün olmayabilir. Türkiye’nin güvenliği tehlikeye girebilir.” Tüm benzerleri gibi, Yanki teröristlerinin siyasal ve askeri gücünden gözleri kamaşan ve onların önünde secdeye gelen bu onursuz uşak, yaklaşmakta olan ABD-İngiltere saldırısının sorumluluğunu, saldırgana değil, saldırıya hedef olan tarafa yüklüyor ve Bush kliğinin kendilerine birkaç kemik parçası atacağını umuyordu:
“Bir liderin basiretsizliğinin bedelini, masum bir halkın ödeyeceği yeni bir olayla karşı karşıyayız. İnsanlık tarihinin bu en eski belası yeniden gündeme oturmuştur. Irak yönetiminin bu vahim durumu bir an önce kavrayıp gerekeni yapması gerektiğini, bu kutsal çatı altında tekrar ediyorum…
“Devletlerin hayatında da verilecek zor kararlar ve alınacak riskler vardır… Artık vahim gelişmelerin çok yaklaştığı bir noktaya doğru gidilmektedir. Bütün olup bitenlerden sonra Türkiye yapabileceklerinin azamisini yapmış olmanın verdiği güvenle ülkesinin geleceğini düşünmelidir… Irak’taki yeni yapılanmada Türkiye’nin bu sürecin karar mekanizması içinde etkili şekilde yer alması gerekir.” (Milliyet, 5 Şubat 2003)
Savaş hazırlıkları yapılırken, daha çok geleneksel büyük burjuvazi ve TÜSİAD’a yakın duran ve ABD’nin sadık ve güvenilir uşağı konumunda bulunan askeri klik, uzunca bir süre görece sessiz kalmayı yeğledi. Bunda, kendi sözde ulusalcı görünümünü muhafaza etmek kaygısının ve ülkedeki ve dünyadaki –ve kısmen devlet aygıtının alt ve hatta orta kademelerindeki- savaş karşıtı havanın yanısıra, siyasal İslamı ve özelde AKP hükümetini yıpratma hesabının belirleyici olduğunu söyleyebiliriz. Ama, ölü soyuculukta hiç de AKP hükümetinden farklı olmayan ve deyim yerindeyse ateşteki kestaneleri korkak ve takiyyeci İslamcı burjuvaziye aldırmayı yeğleyen askeri kliğin başı Org. Hilmi Özkök, 1 Mart’ta savaş tezkeresinin kılpayı reddedilmesinin ardından sessizliğini bozdu. Bunda, Irak’a saldırı hazırlıklarını hemen hemen tamamlamış bulunan ve Türk ordusunun savaşa dolaylı ve dolaysız desteği için yoğun bir basınç uygulayan Yanki emperyalistlerinin tutumu belirleyici olmuştur. Nitekim, Org. Özkök 5 Mart’ta düzenlediği basın toplantısında gerçek düşüncelerini açığa vurmak zorunda kalacaktı:
“Gelinen aşamada şu bir gerçektir ki, Türkiye savaşı tek başına önleyemez. Biz hesabımızı, ‘savaş çıkmayacak’ varsayımına dayayamayız. Savaş çıkarsa ne yapacağımızı hesaplamamız gerekir. Ya tamamen dışında kalacağız ya da savaşanlara yardımcı olup sürece katılacağız…
“Katılmasak da savaştan aynı zararı göreceğiz. Fakat zararımızın telafisi ve savaş sonrası söz sahibi olmamız asla mümkün olmaz. Şayet savaşanlara (yani ABD ve destekçilerine-b. n.) yardımcı olursak, zararımızın bir kısmı telafi edilebilecek. Savaşanların yanına katılmadan, sadece Kuzey Irak’ta mültecilere insani yardımda bulunacağız. Kuzeyden cephe açılacağı için savaş kısa sürecek, acılar azalacak, beklenmedik gelişmeler olmayacak ve daha az insan ölecek diye düşündük. Tek kurşun atmadan dönecektik. Beklenmeyen gelişmelere müdahale etmek zorunda kalırsak savaşanlar buna karşı çıkmayacaktı.” (Milliyet, 6 Mart 2003)
    
Burada bu süreci, bir bütün olarak gözden geçirecek değilim. Ancak, bilindiği gibi Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin ezici çoğunluğunun bu saldırı savaşına karşı çıkması, dünya çapında güçlü bir barış hareketinin oluşmuş olması, kendi saflarındaki anlaşmazlıklar, BM’i bir kenara iten Amerikan haydutlarının burjuva hukuku bakımından da gayrimeşru savaşına diğer emperyalist devletlerden ciddi bir destek gelmemesi, Irak’ın işgalinin Güney Kürdistan’da bir Kürt devletinin oluşmasına yolaçabileceğine ilişkin korku ve ABD’nin bölgeye yerleşmesinin kendileri bakımından da bazı sıkıntılar yaratacağının sezilmesi gibi faktörlerin biraraya gelmesi nedeniyle, yer yer yalpalayan Türk gericilerinin Washington’un bu hamlesine desteği sınırlı oldu. Ama, Ortadoğu’nun haritasını kendi amaçları doğrultusunda yeniden çizmek, enerji kaynaklarının denetimini eline geçirmek, diğer emperyalistlere dünyanın gerçek patronunun kendisi olduğunu açıkça kabul ettirmek, özelde İslam ülkeleri ve genelde tüm dünya işçi sınıfı ve halklarına ve onların direnişçi öncü güçlerine gözdağı vermek için emperyalist bir haçlı seferi başlatmış bulunan Washington neo-faşistleri için bu kadarı asla yeterli sayılmazdı. Onlar, AKP hükümetinin ve özellikle Türk generallerinin tutumundan ve kendilerine kayıtsız-koşulsuz itaat etmemiş olmalarından duydukları hoşnutsuzluğu geçtiğimiz Mayıs ayında zaten açıkça dile getirmişlerdi. ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ve Dışişleri Bakanı Yardımcısı Marc Grossman’ın CNN Türk televizyonunda Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar’a arka arkaya verdikleri mülakatlarda Türk gericilerine, “hata yaptıkları”, kendisini bölgenin ve dünyanın rakipsiz ve itiraz kabul etmez hakimi sayan ABD’den özür dilemeleri ve hizaya girmeleri yoksa bunun bedelini ağır ödeyecekleri yolunda mesajlar ilettikleri hatırlardadır.
Bush kliğinin bu iki ağır topunun bombardımanı sonuç vermekte gecikmedi. Diğer şeylerin yanısıra, Türkiye’nin Irak’a saldıran “koalisyonun bir parçası” olduğu hikmetini de yumurtlayan kraldan çok kralcı Dışişleri Bakanı A. Gül, Mayıs ayı sonunda katıldığı Tahran’daki İslam Konferansı Örgütü toplantısında İslam ülkelerinin yöneticilerini –tabii efendisi adına- tehdit etti. Bu piyon İKÖ toplantısındaki konuşmasında İslam ülkelerinin daha saydam ve daha “demokratik” yönetimlere sahip olmaları gerektiğini, bu yönde adım atmamaları halinde dış müdahalelere hedef olabileceklerini söyleyerek onları korkutmaya ve emperyalist müdahale ve işgali meşrulaştırmaya çalıştı.
Aynı günlerde ABD’ni ziyaret eden TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan, “Savunma” Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada şunları söyleyecekti:
“ABD’de Türkiye’ye karşı soğuk bir hava bulunmaktaysa da stratejik önemini biliyorlar. Türkiye konumunu netleştirip bölgede aktif rol almalı. ABD Türkiye’nin de içinde yer aldığı coğrafyaya yönelik politikalarını belirlemiştir. Türkiye Irak’ta ekonomik alanda iş yapabilir. Türkiye terör konusunda İran’a baskı yapmalı. Türkiye Müslüman, demokratik bir ülke olarak bölgede örnek durumundadır. Türkiye şu sıra ABD’ne üst düzey ziyarette bulunmamalı. AB üyeliği önemlidir.” (Radikal, 29 Mayıs 2003, abç)

Daha sonra, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal ABD’ne, Türk egemen sınıfları tarafından çok önemsendiği anlaşılan bir ziyaret yaptı. Haziran ayı ortalarında gerçekleşen bu ziyarette, Türk gericileri ABD’ne tam yetkiyle gönderdikleri anlaşılan Ziyal’in ağzından efendilerine, geçmişteki “hataları”nı yinelemeyecekleri konusunda güvence verdiler. Nitekim, bu ziyaretin hemen ardından, daha da uşakça bir politika benimsendi: ABD’nin, İncirlik Üssü ile Mersin ve İskenderun limanları başta gelmek üzere Türkiye’deki üsleri, hava alanlarını ve limanları -hem de TBMM devredışı bırakılarak- sözde Irak’ın yeniden inşası ve bu ülkeye hümaniter yardım göndermek amacıyla istediği gibi kullanmasına olanak sağlandı. Ve anlaşıldığı kadarıyla İran’a ve Suriye’ye ve Filistin direnişine yönelik operasyon ve saldırılarında Amerikan neo-faşistlerinin ve Siyonist İsrail’in yanında olunacağına dair sözler verildi.
İşte, böylesine “uyumlu” ve bu denli teslimiyetçi bir çizgi izledikleri sırada Süleymaniye operasyonuna hedef olmalarının Türk gericileri üzerinde neden böylesine bir şok ve hayal kırıklığı etkisi yarattığını bir yere kadar anlamak olanaklı. Ama, aslında bunda şaşılacak hiçbir şey yok. İşbirlikçiler, genelde emperyalizm ve özelde ABD emperyalizmi açısından işe yaradıkları sürece kullanılacak, işleri bittiğinde ise bir kağıt peçete gibi buruşturulup çöp tenekesine atılacak nesnelerden öte bir değer taşımazlar. ABD, onyıllarca kendisine hizmet ettikten sonra 1979 devrimiyle İran’dan apartopar kaçan Şah Rıza Pehlevi’yi ülkesine kabul etmemiş ve onu kendi yazgısına terketmemiş miydi? Gene aynı ABD, 1940’lardan bu yana kendilerine sadakatle hizmet etmekte olan Suudi hanedanının “gayrıresmi” olarak da olsa onun devrilmesi gerektiğini söylemiyor ve bu ülkeyi işgale hazırlanmıyor muydu? Dahası ABD, en güvenilir bağlaşığı ve kadim dostu ve “terörizme karşı savaş”ta en yakın destekçisi İngiltere’ye bile sıradan bir devlet gibi davranmıyor mu? Guantanamo Körfezindeki konsantrasyon kampında tutulan ve diğer dört Taliban mensubuyla birlikte gizli askeri mahkemede yargılamaya ve idam etmeye hazırlandığı iki İngiltere yurttaşı Taliban mensubunu yargılanmak üzere iade etmemek için Londra’yla sürtüşmeyi bile göze almıyor mu?
Türk uşaklarının yaltaklanmalarını önemsemeyen küstah Amerikan neo-faşistleri, aslında Süleymaniye operasyonuyla bir yandan Wolfowitz-Grossman mesajının altını bir kez daha çizmekte ve Irak’ın tek hakiminin kendileri olduğunu hatırlatmakta ve onlara “ya bizden yanasınız ya da bize karşısınız” diyen G. W. Bush’un mantığıyla yaklaşmaktadırlar. Bush kliğinin bu temsilcileri ayrıca, Türk gericilerini, bölgede kalıcı bir askeri varlık bulundurma, Kürt gruplarına müdahale etme, Irak Türkmen halkını kullanarak Güney Kürdistan’daki gelişmeleri belli ölçülerde etkileme ve orada söz sahibi olma yolundaki boş hayallerini ve girişimlerini bir yana bırakmaları için de uyarmaktadırlar. Ne de olsa, artık kendisi de bir Ortadoğu devleti olmuş olan ve Romanya, Bulgaristan, Kosova, Gürcistan, Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt, Bahreyn, Umman, Afganistan, Pakistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan gibi ülkelerdekine ek olarak Irak’ta da birkaç üs kurmuş ve kurmakta olan ve Doğu Avrupa ve Ortadoğu’daki “daha  uysal ve uyumlu” rejimlerle ilişkilerini güçlendiren ABD, Ankara’daki uşaklarının hizmetlerine o kadar da gereksinim duymuyor. O halde Türk egemen sınıfları hadlerini bilmeli, çizmeyi aşmamaya dikkat etmeli ve özellikle de bölgesel güç olma hayallerini bir kenara bırakarak, tutum ve politikalarını Washington ve Telaviv’le “daha iyi koordine etmeye” özen göstermelidirler.  Yoksa, “istenmeyen durum”larla ve yol kazalarıyla karşılaşabilirler. Örneğin, henüz silahsızlandırılmamış olan –ve Ankara’nın Kürt paranoyası ve darkafalılığının da yardımıyla yöneticilerinin bir bölümü ABD ile birlikte hareket etmeye hazır gözüken- PKK/KADEK’in Türkiye sınırları içinde eylemlere girişmeleri engellenmeyebilir ya da hatta teşvik edilebilir, Ermeni soykırımı yasa tasarısının yasalaşmasının yolu açılabilir, Türkiye IMF ve Dünya Bankasıyla ilişkilerinde zorluklarla karşılaşabilir ya da şimdiden işaretlerinin verilmeye başlandığı gibi Türkiye, yeni bir silah ambargosuna hedef olabilir.
Siyasal miyoplukla sakatlanmış Türk egemen sınıfları, ABD emperyalizminin Ortadoğu, Orta Asya ve dünyaya egemen olma atağında kendilerine çok fazla gereksinim duymadığını, gerçek stratejik bağlaşığı İsrail’i bir yana bırakacak olursak Washington’un Ortadoğu’da KDP ve KYB’nin yönetimindeki Kürtlerle birlikte hareket etmeyi yeğlediğini, Türkiye’nin görece önemli bir bölgesel güç olma hedeflerinin ve hatta iyi-kötü bağımsız bir devlet olarak varlığının, ABD’nin bölgeye ve onun kaynaklarına hükmetme planıyla bağdaşmadığını daha yeni yeni anlamaya başlıyorlar. (4) Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın 29 Mayıs’ta, Harp Akademileri Komutanlığı’nda düzenlenen “Küreselleşme ve Ulusal Güvenlik Sempozyumu”nda yaptığı konuşmasında söyledikleri bu gecikmiş algılamanın bir işareti gibidir. 11 Eylül sonrası terör tehdidi ve ‘asimetrik savaş’ kavramları üzerinde duran Büyükanıt, ABD başta gelmek üzere emperyalist ülkelere şu utangaç eleştiriyi yapıyordu:
“Bunlara karşılık, gelişmekte olan veya gelişmemiş ülkelerin tehdit algılamalarına baktığımızda, tamamen farklı bir görüntü ortaya çıkmaktadır. Birincisi, bu ülkelerin güvenlik politikalarının, büyük ölçüde ‘ithal malı’ tehdit algılamalarına dayandığını görmekteyiz. Bu tür yaklaşımların, ulusal çıkarlar ile çoğu kez ters düşmesine karşılık, uygulama zorunluluğu, bu ülkelere zarar verebilmektedir.
“Bu noktada; hayatî konu, gelişmekte olan ülkelerin, savunma politikalarını güçlü ülkelerin dayattığı tehdit algılamalarına göre mi düzenleyeceği veya biraz önce arz ettiğim hususlara göre mi düzenleyeceğidir. Bu konuların, ciddî boyutlarda düşünülmesi gerekmektedir.” (Aydınlık, 1 Haziran 2003)
Öte yandan Org. Büyükanıt aynı konuşmada, Türkiye-AB ilişkilerine değinirken AB hedefini “jeopolitik ve jeostratejik… zorunluluk” olarak tanımlıyordu:
‘‘Bu konudaki Silahlı Kuvvetler’in görüşlerini büyük harflerle tekrar ifade ediyorum: TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ AVRUPA BİRLİĞİ KARŞITI OLAMAZ. ÇÜNKÜ AB, MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN TÜRK TOPLUMUNA GÖSTERDİĞİ ÇAĞDAŞLAŞMA HEDEFİNİN, JEOPOLİTİK VE JEOSTRATEJİK AÇIDAN ZORUNLULUĞUDUR.’’ (Hürriyet, 30 Mayıs 2003) Bu saptamanın, Türkiye-ABD ilişkilerinde yaşanan ve asla Süleymaniye operasyonuyla sınırlı olmayan ve son yıllarda yavaş yavaş oluşmaya başlayan gerilimin genel bağlamı içinde ele alınması gerekiyor. Dolayısıyla gelinen noktada, tüm rezervlerine rağmen Türk egemen sınıflarının AB üyeliğine şimdiye değin soğuk, hatta düşmanca bakmış olan bir kesiminin ve özellikle askeri kliğin duruşunda, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kendi deyişleriyle “jeopolitik ve jeostratejik… zorunluluk” gerekçelere dayanan bir değişikliğin meydana gelmekte olduğunu söylemek bir abartma olmayacaktır. Türk egemen sınıflarının işbirlikçi ve emperyalist uşağı karakterinin değişmekte olduğunu söylemiyorum elbet. Ancak, önümüzdeki dönemde hem ABD ile aralarında oluşmakta olan gerilimler gibi görece kısa erimli faktörlere, hem de AB’nin giderek birleşik bir Avrupa haline gelmesi, Çin, Japonya gibi emperyalist devletlerin güçlenmesi gibi orta ve uzun erimli faktörlere bağlı olarak Türk egemen sınıflarının daha fazla yalpalamaları ve daha “bağımsız”, daha doğrusu daha “çok-yanlı” bir bir dış politika izlemeleri kimseyi şaşırtmamalıdır.
Çözüm Devrimde
Görüldüğü gibi, ucuz, onursuz ve emre amade uşak rolünü oynamak, Süleymaniye operasyonu vesilesiyle bir kez daha kafalarına dank ettiği gibi, asla Türk egemen sınıflarının efendileri katında saygınlığını arttırmadığı ve uşaklık rantlarını yükseltmediği gibi, tersine manevra alanlarını daha da daraltmış, Kürdistan devleti karabasanlarını daha da yakınlaştırmış ve bölgesel güç olma hayallerine ağır bir darbe indirmiştir.
*Hiç de hakları olmadığı halde Güney Kürdistan’da bir Kürt devletinin kurulmasını casus belli (savaş nedeni) olarak ilan etmiş bulunan ve bu bölgeyi adeta kendi arka bahçeleri ve nüfuz alanları sayan Türk gericilerinin bu politikası iflas etmiş ve Güney Kürdistan’da hemen hemen hiçbir etkileri kalmamıştır. Çok büyük olasılıkla, oradaki askeri birliklerini de yakında geri çekmek zorunda kalacaklardır.
*“Kendi” Kürt halkının en temel haklarını ve hatta varlığını bile kabul etmeyen ve Irak’ta oluşabilecek bir Kürt devletinin Türkiye Kürtlerini de etkileyebileceği korkusuyla yatıp kalkan Türk gericileri, önümüzdeki yıllarda Kürt halkının PKK/KADEK önderliğinin ihanetine rağmen ve büyük olasılıkla onu da aşacak olan direnişinin yeniden yükselmesine tanık olabileceklerdir.
*Irak’taki Türkmen halkını, bir bütün olarak Irak üzerinde nüfuz sahibi olmak ve bu ülkenin içişlerine müdahale etmek için beceriksizce kullanmaya çalışan Türk gericilerinin bu doğrultudaki hevesleri de kursaklarında kalmıştır. Ne yazık ki bu politika, “böl ve egemen ol” politikası izleyen emperyalist işgalcilerin de katkısıyla, Türkmen halkının bir dış gücün, yani Türkiye’nin piyonu gibi algılanmasına ve daha da fazla yalıtılmasına katkıda bulunacaktır. Nitekim, geçtiğimiz günlerde kurulan 25 kişilik kukla Hükümet Konseyi’ne sadece bir Türkmen alınmış, o da Türkmen örgütlerinin düşünce ve eğilimleri dikkate alınmadan Amerikalı işgalciler tarafından atanmıştır. (5)
*Türk gericilerinin Musul-Kerkük bölgesi petrolünden pay alma hayalleri gerçekleşmediği gibi, savaşla yıkılan Irak’ın altyapısının yeniden inşasından pay kapma hayalleri de yerle bir olmuş ve milyarlarca dolara varan Irak-Türkiye ticareti hemen hemen ortadan kalkmıştır.

Bugünkü global güç dengeleri içinde Türkiye’nin tek başına Irak’a yönelik bir emperyalist savaşı durdurma olanağı ve dolayısıyla böylesi bir işgalin kendi açısından olumsuz sonuçlarından kaçınma şansı yoktu. Ancak, gerek askeri kliğin ve gerekse AKP hükümetinin yaptığı gibi bu hal ve keyfiyetin, Irak’a yapılan saldırıyı desteklemenin ve meşrulaştırmanın gerekçesi yapılması, sinisizmin doruğudur. Bu emperyalist savaşa çok büyük ölçülerde olmasa da olsa destek sunma, komşu bir ülkenin ve halkın yaşadığı felaketten sinsice, kalleşçe ve utanç verici bir biçimde yararlanma ve Amerikan neo-faşistlerine köpekçe yaltaklanma, Türkiye’nin ve özellikle Türk egemen sınıflarının adını bir kez daha lekelemiştir.

Herşey bir yana, ülkenin en önemli ve stratejik kamu kuruluşlarını (Türk Telekom, TÜPRAŞ, PETKİM vb.) emperyalistlere haraç mezat satan ya da satmaya hazırlanan, belli aralıklarla bütçesini ve ekonomisini denetleyen IMF ve Dünya Bankası’nın memurları karşısında hazırola geçen, birkaç yüz milyon dolarlık kredi için uluslararası tekelci sermayeye yalvaran, “kendi” işçi ve emekçilerini sefalete mahkum ederken uluslararası bankalara her yıl onmilyarlarca dolar faiz ödeyen ve gene onmilyarlarca doları “hortumcu” diye bilinen burjuva hukuku bakımından bile gayrımeşru kazanç sahiplerine aktaran, tüm Ortadoğu’yu besleyecek bir tarım potansiyeline sahip olan Türkiye’yi dışardan satın alınan tarım ürünlerine muhtaç bir ülke haline getiren, hükümeti saldırı tehdidi altında olan Irak’ı sürekli olarak “uluslararası toplum”un diktalarına boyun eğmeye çağırmış bulunan, subayları Türkiye Kürdistanı’nda üs ve yerleşim yeri arayan ABD yetkililerine bekçilik, kılavuzluk ve aracılık yapan, leş kargaları misali Irak halkının yaşadığı felaket ve hedef olduğu saldırıdan siyasal ve ekonomik kazanç sağlamanın hesaplarını yapan, bir yandan hala 20. yüzyılın ilk ulusal kurtuluş savaşını vermiş olan bir ülke olmakla övünürken bir yandan da Filistin’de, Afganistan’da, Irak’ta ulusal kurtuluş için işgalci güçlere karşı direnen güçleri “terörist”, “saldırgan” olarak nitelemekten utanmayan, göklere çıkardıkları Mustafa Kemal’in kendisinin de bir zamanlar işgalci İngiliz emperyalistleri tarafından “şaki”, yani moda deyişle terörist olarak adlandırıldığını unutan vb. bir egemen sınıfın ulusal onur ve gururundan sözetmek ya da onun herhangi bir ahlak ilkesine sahip olduğunu düşünmek, nesnelerin doğasına aykırı olurdu. 8 Temmuz tarihli köşe yazısında, Türkiye’den,
“Doğrusunu isterseniz; Kuzey Irak’ta görevli 11 askerimizin başına geçirilen çuval, taa 1950’den bu yana Türkiye’nin başına geçirilmiş değilse, ya ne?
“Bütün etkili ve ünlü liderleri ABD üzerinden geçerek gelmiş bir siyasi tarih.
“ABD’nin eyalet valileri gibi başbakanlar.
“ABD’nin uç karakolu olma görevini kıvanç-şeref-onur sayan bir güvenlik anlayışı.
“Pentagon gönüllüsü, ABD deyince ağzının suyu akan prof.’lar, aydınlar, gazeteciler, patronlar.” diye sözeden Bekir Coşkun bütünüyle haklıdır.

İşçi sınıfının ve diğer sömürülen emekçilerin enternasyonalist eğitimine ve ulusal sloganlarla baştan çıkarılmasına ve en inceltilmişi de içinde olmak üzere her türden ulusalcılığa her zaman karşı çıkmış olan Lenin, Marksistlerin “ulusal gurur” duygusuna yabancı olmadıklarını anlattığı bir makalesinde şöyle diyordu:
“Ulusal gurur duygusu, bize, biz bilinçli Büyük-Rus proleterlerine yabancı bir duygu mudur? Elbette ki değildir! Biz, dilimizi ve yurdumuzu severiz; biz, yurdumuzun emekçi yığınlarını (yani yurdumuz nüfusunun onda dokuzunu) demokratik ve sosyalist bilinç düzeyine yükseltmek için elimizden geleni yapıyoruz. Çarın kasapları, soylular ve kapitalistler elinde, güzel yurdumuzun uğradığı hakaretleri, zulüm ve aşağılamaları görmek ve duymak bizim için çok acıdır.” (“Büyük Rus Ulusal Gururu Üzerine”, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Ankara, Sol Yayınları, 1989, s. 132-33)

Demek oluyor ki, devrimci proletarya, egemen ulus şovenizmi başta gelmek üzere ulusalcılığın bütün biçimlerine karşı çıkmakla birlikte ulusal nihilizmi de savunmaz; yani o, işçi ve emekçi yığınların yurtsever ve anti-emperyalist özlemlerine sahip çıkar ve bu potansiyeli demokrasi ve sosyalizm kavgasının kanallarına akıtmak için çaba harcar. Tam da bu nedenledir ki, devrimci proletarya elleri değişik ulus ve milliyetlerden Türkiye işçi sınıfı ve halklarının kanlarıyla lekelenmiş askeri kliğin ve Türkiye büyük burjuvazisinin –bugün yer yer ortaya çıkmaya başlayan -sahte yurtseverlik ve sahte anti-emperyalizm gösterilerini elinin tersiyle bir yana iter. (6) O, genelde askeri kliğin gerek Kuzey ve gerekse Güney Kürdistan’da Kürt halkına karşı sürdürmüş olduğu vahşi baskı ve assimilasyon politikasını ve varlığını bile kabul etmediği Kürt ulusunun kendi yazgısını belirleme hakkına kabaca müdahale etme çabalarını ve özelde Güney Kürdistan’da askeri birlik bulundurma ve Irak Türkmen halkını kullanarak bu ülkede nüfuz alanı oluşturma yolundaki girişimlerini ve her türden yayılmacı emel ve çabalarını mahkum eder. (Kuşkusuz bu, ABD emperyalizmi ile egemen sınıflar ya da onların bir kesimi arasındaki sürtüşmelerin dikkate alınmaması ve daha da önemlisi kent ve kır küçük burjuvazisi saflarında ortaya çıkabilecek tutarsız yurtsever eğilimlerin önemsenmemesi gerektiği anlamına gelmez.) Bu tutumun PKK/KADEK önderliğinin, Irak ve bölge halklarına karşı dünya halklarının baş düşmanı ABD emperyalizminin hizmetine girme politikasını ya da onun, elikanlı Türk egemen sınıflarıyla birlikte ve elele sözde demokratik cumhuriyet kurma yolundaki gerici projesini onama anlamına gelmediği de herhalde açık olmalıdır. 
Ancak, yönünü emperyalizme değil, Arap ve İslam halkları başta gelmek üzere dünya işçi sınıfı ve halklarına çevirmiş olan bir Türkiye, ulusal onur ve gururdan sözetmek hakkına sahip olabilecektir. Bunun olmazsa olmaz önkoşulu ise, ülkemizdeki sınıfsal güç ilişkilerinin köklü bir tarzda değişmesi, yani emperyalizmin ve onunla işbirliği halinde olan egemen sınıfların iktidarının yıkılması ve yerini işçilerin ve emekçilerin Sovyet iktidarına bırakmasıdır. Aksi takdirde Türkiye, ABD başta gelmek üzere emperyalist burjuvazinin ve İsrail Siyonizminin bölge ve dünya halklarına çevrilmiş bir tabancası ve fedaisi olmaktan kurtulamayacak, emperyalizme çok yanlı bağımlılık ilişkileri içinde debelenip duracak ve yıllardır olduğu gibi canlı canlı çürümeye devam edecektir.

Sonsöz
Tahmin edilebileceği gibi, Süleymaniye olayını izleyen gelişmeler, Türk egemen sınıflarının işbirlikçi, uşak ve ulusal gurur ve onur duygusundan yoksun karakterini bir kez daha ortaya koydu. Konuyu soruşturan Türk-Amerikan ortak komisyonunun çalışmaları sona ermeden  Başbakan R. Tayyip Erdoğan’a “Başkan Bush adına” gönderdiği söylenen mektupta ABD “Savunma” Bakanı Donald Rumsfeld, Türk tarafından herhangi bir biçimde özür dilemediği gibi, daha sonra yayımlanacak olan Türk-Amerikan ortak açıklamasında yer alan “üzüntü” sözcüğünü bile kullanmadı. Dahası o mektubunda, ABD askerlerinin “kuşku uyandıran” bazı etkinlikleri nedeniyle Türk komandolarına karşı harekete geçtiklerini ve ABD askerlerinin edindikleri istihbaratın onları ‘‘haklı görülebilecek nedenlerle acil bir şekilde davranmaya’’ ittiğini belirtiyordu.
15 Temmuz’da ise olayı araştırmak için kurulan Türk-Amerikan ortak komisyonunun suya sabuna dokunmayan açıklaması yayımlandı. Bu açıklamada,
“ABD tarafı, Türk tarafının, araştırma konusunu teşkil eden bu üzüntü verici olay boyunca askeri personeline yapılan muameleye ilişkin kaygılarını not etmiştir. Türk tarafı da, Kuzey Irak’ta Türk personelinin rapor edilen faaliyetleri ile ilgili ABD kaygılarını not etmiştir. Her iki taraf, müttefikler arasında vuku bulan bu olayı ve Türk askerlerinin gözaltında maruz kaldıkları muameleyi üzüntü ile karşılamıştır.” deniyordu. Ardından ise –sanki 2002 Martı’ndan bu yana Güney Kürdistan’da birlikte çalışmıyorlarmış gibi!- iki taraf arasındaki koordinasyon düzeyinin ve bilgi akışının geliştirilmesi, böylece benzer olayların yinelenmemesi için önlemler alınması konusunda görüş birliğine varıldığı açıklanıyordu. Yani, ABD tarafı, kendisini suçlu olarak kabul etmediği gibi, olaydan üzüntü duyduğunu bile söylememiş, sadece “Türk tarafının… kaygılarını not etmiş”, ama bununla yetinmeyip misillemeye de geçmiş ve kendisi de “Kuzey Irak’ta Türk personelinin rapor edilen faaliyetleri ile ilgili ABD kaygılarını not etmişti.”

Öte yandan, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Richard Boucher, 16 Temmuz günkü olağan basın brifinginde gazetecilerin ısrarlı soruları karşısında ancak şu kadarını söyleyecekti:
‘‘Açıklama Ankara’daki Büyükelçiliğimiz tarafından yapıldı. Ortak açıklama, ortak kararlarımızı, ortak duygularımızı, ortak düşüncelerimizi, ortak değerlendirmemizi yansıtıyor. Bu aşamada bütün söyleyebileceğim bu kadar…’’

19 Temmuz’da ise ABD’nin Avrupa ve Irak’taki en üst düzeydeki iki askeri yetkilisi (ABD’nin Avrupa Kuvvetler Komutanı Org. James Jones ile Irak ve Ortadoğu’daki CENTCOM’un yeni Komutanı Org. John Abizaid) Ankara’da Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök ile biraraya geldiler. Bu görüşmenin ardından Org. Abizaid, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal’i ziyaret etti. Türk gericilerinin Süleymaniye olayına ilişkin bir “ziyaret jesti” olarak pazarlamaya çalıştıkları bu buluşmanın arkasında nelerin yattığı da çok geçmeden ortaya çıktı: Yapılan gayrıresmi (!) görüşmelerde, Türkiye’nin Irak’a asker göndermesi konusu tartışılıyordu. Son haftalarda, Irak’ta yükselen halk direnişi ve gerilla savaşı karşısında çaresiz kalan ve askerlerinin moralinin hızla düştüğü militarist ve tekelci ABD basını tarafından da artık gizlenemez hale gelen Yanki emperyalistlerinin Almanya, Fransa, Hindistan gibi ülkelerden askeri destek isteği kabul edilmemişti. Sadece Bulgaristan, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Romanya, Arnavutluk gibi ülkeler -genellikle sembolik sayılarda- asker göndermeyi kabul etmişlerdi. Bu durumda, Washington neo-faşistlerinin, bir kez daha Ankara’daki uşaklarına başvurdukları anlaşılıyor. Gerek gerici İslamcı burjuvazinin ve onun partisinin ve gerekse Genelkurmay-TÜSİAD blokunun bu çağrıya olumlu karşılık vereceklerini ve özellikle ikincisinin bu durumu, başta Kuzey Irak gelmek üzere Irak’ta yitirdikleri mevzileri, en azından kısmen yeniden fethetmek için kullanmaya çalışacakları söylenebilir. Bu son gelişme, Türkiye işçi sınıfını ve devrimci ve anti-emperyalist güçlerini yeniden görev başına çağırıyor ve belki de onlara bir kez daha silkinme ve üzerlerindeki ölü toprağını atma olanağı sunuyor.

Her halükarda, Nelson A. Rockefeller’in haklı olduğunun bir kez daha ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Gerçekten de “oltaya takılmış balığın yeme ihtiyacı yok”muş.

DİPNOTLAR
(1) Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener Mart 2003’de düzenlediği bir basın toplantısında şöyle diyordu:
“2003 yılı Türkiye’nin 17 yıllık özelleştirme serüveninde bir dönüm noktası olacaktır. İktidarımız en kararlı, en gerçekçi takvimi, hiç aksamadan yürütmektedir. 4 aydır her gün 15 saat mesaimizin büyük bölümünü özelleştirmeye ayırdık. Açıkladığımız ihale takvimi yerli ve yabancı yatırımcılardan büyük ilgi görmüştür. 17 yılda yapılan özelleştirmelerin yarısı kadar özelleştirmeyi 2003 ve 2004 yılları içinde yapacağız. Bizi izlemeye devam edin.”
(2) 12 Eylül 1980 günü (Türkiye saatiyle 03:30’da) darbenin gerçekleştirilmesini sabırsızlıkla bekleyen Washington’daki ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Türkiye Masası sorumlusu Paul Henze’yle arkadaşları arasında şöyle bir konuşma geçmişti:
“-Paul, seninkiler nihayet yaptı. (…your boys have done it)
-Kim benimkiler, neden bahsediyorsun?
-Senin generaller Türkiye’de darbe yaptılar.
-O, öyle mi? Çok memnun oldum.” (M. Ali Birand, 12 Eylül Saat 04:00, s. 286)
(3) Örneğin, 1998  Şubatında Başbakan Yardımcısı B. Ecevit, ABD’nin amaçlarından birinin de Irak’ı bölerek bölgede uydu bir Kürt devleti kurmak olduğunu savundu. Aslındaysa, PKK’nın güçlenmesine olanak veren asıl gelişme, Güney Kürdistan’da Irak gericiliğinin otorite ve denetiminin –Türk egemen sınıflarının da katkısıyla- ortadan kalkmış, bunun da genelde Kürtlerin ve özelde PKK’nın sınır ötesi eylem yapma, destek üsleri kurma ve hareket özgürlüğünü ve ağır silahlar da içinde olmak üzere silah edinme olanağını arttırmış olmasıydı.

(4) Ya da daha doğrusu, bu algılamanın egemen sınıfların giderek daha geniş kesimleri arasında ancak yeni yeni kabul görmeye başladığını söylemek gerekir. Anımsanacağı üzere, 2002 Martı’nda Harp Akademileri Komutanlığı’nda düzenlenen “Türkiye’nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl Oluşturulur?”  konulu toplantıda konuşan Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç, Türkiye’nin, Avrupa Birliği’nden en ufak bir yardım görmediğini belirtmiş ve “ABD’nin de rolünü unutmadan” yeni bir arayış içine girmesi gerektiğini belirttiği Türkiye için “Rusya Federasyonu ve İran’ı da içine alacak şekilde bir arayışın içinde olmasında fayda buluyorum” demişti. Org. Kılınç’ın yaklaşımının büyük burjuvazinin AB-yanlısı fraksiyonundan çok bir Avrasya bloğu oluşturulmasından yana olan fraksiyonunun görüşlerini yansıttığı, yer yer “Kemalist” ve “anti-emperyalist” bir söylem de kullanan ve henüz görece zayıf olan bu fraksiyonun orta burjuvazi ve devlet aygıtının orta kademeleri arasında destek bulduğu söylenebilir. İdeolojik farklılık, hatta karşıtlıklara rağmen, önümüzdeki yıllarda bu fraksiyonun, İslamcı burjuvazinin Saadet Partisi tarafından temsil edilen katmanlarıyla yakınlaşması kimseyi şaşırtmamalıdır.

(5) Kukla Hükümet Konseyi’ne Irak Türkmenlerinin örgütlerinin görüşleri dikkate alınmadan bir atama yapılmış olması, Türkiye’nin stratejik efendisi katındaki etkisinin sınırlarını göstermesi bakımından son derece öğreticidir. Bir haberde bu konuda şöyle deniyordu:
“Irak Türkmen Cephesi (=ITC) Yürütme Konseyi Üyesi Dr. Aydın Beyatlı, sadece tercümanlık yapan bir kişinin Irak’ta Türkmenler’i temsil etmesinin mümkün olmadığını, Irak Hükümet Konseyi’ne kendilerinin önerdiği bir kişinin girmesi için hukuki yönden haklarını savunacaklarını söyledi…
“Irak’ta ABD öncülüğünde oluşturulan Irak Hükümet Konseyi’ne, Şii, Arap ve Kürtler’in önerdikleri isimlerin aynen kabul edildiğini vurgulayan Beyatlı, ‘Bizim önerdiğimiz isimler dikkate alınmadan, daha önce ABD askerlerine tercümanlık yapan Türkmen bir kadın, Türkmenler’i temsil etmesi için Hükümet Konseyi’ne seçilmiştir’ dedi.” (Hürriyet, 18 Temmuz 2003)
(6) ABD’nin Irak’a saldırısından yaklaşık bir yıl önce yayımlanan 3-8 Mart 2002 tarihli “Bunalımdan Devrimci Çıkış Önerisi” başlıklı yazımda şöyle diyordum:
“Birincisi, büyük ölçüde ABD emperyalizminin savaş arabasına bağlanmış ve ülke ekonomisinin yönetimini Osmanlı İmparatorluğu’nun son onyıllarındaki Düyun-u Umumiye dönemini anımsatırcasına IMF ve Dünya Bankası’na teslim etmiş olan egemen sınıflar ‘yurtseverlik’ ve ‘ulusalcılık’ silahını TDH (Türkiye devrimci hareketi)’ne karşı kullanabilecek konumda değillerdir. İkincisi, hem 28 Şubat-sonrası konumları, hem de ABD emperyalizminin “İslami terörizme karşı savaş” adı altında Ortadoğu ve Orta Asya halklarına karşı giriştiği savaşta üstlenmeye soyundukları jandarmalık rolü nedeniyle Türk egemen sınıfları, din silahını da TDH’ne karşı kullanabilecek konumda değillerdir…
“Kuşku yok ki o, Türk ulusalcılığına ödün vermeksizin işçi ve emekçi kitlelerinin yurtsever ve anti-emperyalist tepkilerini ve dinsel gericiliğe ödün vermeksizin onların, ABD neo-faşistlerinin Arap ve İslam halklarına açtığı haçlı seferine karşı anti-emperyalist tepkilerini yedeklemeye çalışabilir ve çalışmalıdır da. Birleşik ve ciddiye alınabilecek bir güç olarak siyaset sahnesine çıkması ve ülkenin sömürge statüsüne indirilmesine ve Arap ve İslam halklarına karşı yürütülen emperyalist teröre cepheden karşı tutum alması, TDH’ne, kitlelerle olan bağlarını güçlendirme, etki ve devrimci meşruiyet alanını genişletme ve böylelikle Türk faşizminin ve ABD emperyalizminin çok yönlü saldırısını püskürtme olanağını verecektir.”

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: