TARİHTE VE GÜNÜMÜZDE YATIŞTIRMACILIK

Garbis Altınoğlu

1-7 Ekim 2003

Giriş
Irak halkının işgale karşı direnişi giderek büyüyor. Bir dizi Amerikan askeri ve sivil yetkilisi ve siyasal yorumcusu Irak’ı Vietnam-türü bir bataklığa benzetiyor. ABD, Türkiye başta gelmek üzere bağlaşık ve uşaklarından askeri ve mali yardım dileniyor. ABD ve İngiltere’nin Irak’ı işgal etmek için ileri sürdükleri gerekçelerin apaçık yalanlar olduğu ortaya çıkmış durumda. 24 Eylül’de, CIA’nın yönettiği ve içlerinde İngiliz ve Avustralyalıların da bulunduğu 1400’den fazla silah uzmanı ile onlara destek olan personelden oluşan timin 6 aydır yürüttüğü geniş çaplı aramalardan sonra Irak’ta kitle imha silahları bulunduğuna ilişkin en küçük bir veriye bile rastlanmadığı açıklandı. Ardından, Bush geçtiğimiz günlerde Irak’ın 11 Eylül eylemiyle bir ilgisinin bulunmadığını açıklamak zorunda kaldı. ABD’nde asker yakınları ve aileleri emperyalist savaşa karşı seslerini yükseltiyorlar. Bush ve Blair kliklerinin kamuoyu desteği hızla düşüyor. ABD tekelci burjuvazisinin saflarında bile Bush kliğinin çizgisine karşı gerici bir muhalefet gelişiyor. AB’nin başını çeken Alman Başbakanı Gerhard Schröder işte tam da bu koşullarda BM Genel Kurulu’nun yıllık toplantısına katılmak için geldiği New York’ta Bush kliğinin yardımına koştu. 24 Eylül’de Bush ile yaptığı 40 dakikalık görüşmenin ardından Schröder, Irak konusunda Almanya ile ABD arasındaki görüş ayrılıklarının geçmişte kaldığının, artık geleceğe bakılması gerektiğinin ve Almanya’nın ABD ile yakın işbirliği içinde olacağının altını çizdi. O, Almanya’nın, “Irak’ın istikrara kavuşturulması”, yani işgale karşı direnişin ezilmesinde ABD’nin yanında yer alacağını, bunun için de başı sıkışmış olan Washington’a mali yardım yapacağını ve kukla Irak polis ve ordusunun inşası ve eğitimine yardım edeceğini söyledi. Doğal olarak, Almanya’nın Irak’ın kaynaklarının yağmalanmasından payına düşeni alması karşılığında. CNN, bu görüşmeden çok memnun olan G. W. Bush’un Schroeder’e “Gerhard” diye hitap ettiğini de belirtti.
Alman hükümetinin bu tutumu, siyasal literatürde yatıştırmacılık olarak adlandırılan politikanın tipik bir örneğidir. Almanya, ABD-İngiltere saldırısının başladığı 20 Mart’a kadar Irak’a askeri müdahaleye ikiyüzlü bir biçimde karşı çıkmış, hatta bir BM kararı olması halinde bile bu ülkeye asker göndermeyeceğini açıklamış ve ABD hegemonyasına karşı oluşmaya başlayan Paris-Berlin-Moskova ekseninin içinde yer almıştı. Ancak, ABD’nin Bağdat’a girmesinin ardından Alman (ve daha sınırlı ölçüde Fransız ve Rus) tekelci burjuvazisi realpolitik’in kuralları uyarınca konumlarını değiştirmeye başladı. Onların bugünkü konumu, Irak’ta otoritenin BM’e ve ardından görece kısa bir süre içinde “Iraklılar”a (hangi Iraklılar?) devredilmesi formülasyonu perdesi altında Irak’ta kendi siyasal ve ekonomik nüfuzlarını genişletmek, yani Washington’daki baş haydudun elde ettiği ganimetten kendilerine pay çıkarmaktan ibaret. Bunun 1931’de Japonya’nın Mançurya’yı işgalini mahkum etmek bir yana, “eşit haklar ilkesi ve bütün ulusların ekonomik aktivitelerine açık kapı” tanınması kaydıyla onayan ve böylelikle 1930’lar boyunca izleyeceği politikanın sinyalini veren İngiltere’nin faşist saldırganlığı teşvik eden politikasından zerrece farkı yoktur.
Alman tekelci burjuvazisi bunun işaretlerini epey önceden vermeye başlamıştı bile. Sosyal Demokrat Partili “Savunma” Bakanı Peter Struck, Mart ayında yaptığı bir açıklamada “Almanya’nın çıkarlarının Hindukuş dağlarında da savunulabileceği”ni söylemişti. Struck 11 Ağustos’ta Almanya’nın, başkenti Kabil’deki “güvenlik” gücünde 2,500 asker bulundurduğu Afganistan’a hareketinden önce de Frankfurter Rundschau’ya verdiği demeçte, Almanya’nın Afganistan’da NATO’nun daha güçlü bir rol oynamasından ve BM şemsiyesi altında olmak kaydıyla Irak’ta ABD ile askeri bir bağlaşmadan yana olduğunu açıklamış, Yeşil Parti sözcüsü Angelika Beer ise gene aynı tarihte bir Alman radyosunun kendisiyle yaptığı söyleşide, Amerikalıların Irak’ta BM’in otoritesini kabul etmesi halinde Bundestag’ın (Alman parlamentosu) Almanya’nın sivil, polis ve asker desteğini tartışabileceğini söylemişti.
24 Eylül görüşmesiyle gelinen noktada ise Schröder kliği, sadece sosyal-demokrasinin çoğu zaman faşizmle işbirliği yaptığı gerçeğinin altını çizmekle kalmıyor; dünyanın tek süper devletine karşı rakip bir emperyalist blok oluşturma savındaki bir emperyalist devletin, yani Almanya’nın, neo-faşist Bush kliğinin temsil ettiği ABD tekelci burjuvazisinin İslam halkları başta gelmek üzere dünya işçi sınıfı ve halklarına karşı açtığı emperyalist haçlı seferine desteğini daha açık bir tarzda ilan ediyor.
Ama, ABD’nin özellikle 11 Eylül 2001 eyleminin ardından başlattığı atağın, en azından bu evrede öncelikle –içlerinde AB’nin de bulunduğu- rakip emperyalist güçlerin ve blokların önünü kesmeyi, ABD’nin –esas olarak askeri metotlarla- enerji kaynakları üzerindeki denetimini arttırmayı ve Arap ve İslam halklarının yoğunluklu olarak yer aldığı bu geniş bölgede kendi hegemonyasını pekiştirmeyi amaçladığı biliniyor. ABD yetkililerinin hiç de saklamadıkları bu stratejik yaklaşımlarını en son, NATO’nun yeni başkomutanı General James Jones dile getirdi. AFP’in 29 Eylül tarihli bir haberine göre Amerikalı general, Newsweek dergisine verdiği demeçte, son 50 yıldır bu paktın dikkatinin odağında Batı Avrupa’nın bulunduğunu belirttikten sonra şunları söyledi:
“Fakat, benim perspektifime göre, aktivite merkezi doğuya kaymaktadır ve görünür gelecekte jeostratejik ilgi merkezi büyük Ortadoğu olacaktır.”
Bu durumda, Almanya’nın (ve diğer Batı Avrupa emperyalistlerinin) doğal tepkisinin AB’nin birleşme sürecini hızlandırmak, diğer emperyalist devletlerle (Çin, Rusya, hatta Japonya) ilişkilerini geliştirmek, olanaklıysa onlarla bloklar oluşturmak, ABD’nin hedef aldığı bağımlı ve yarı-sömürge ülkelerde ve özellikle İslam dünyasında etki ve nüfuzunu arttırmak vb. olması beklenirdi. Ne var ki, Almanya ve Fransa’nın böyle davranmadıkları ya da davranamadıkları, tersine ABD’ne karşı bir yatıştırma politikası izledikleri görülüyor. Bu yaklaşımın, bir Avrupa süper devleti oluşturarak ABD hegemonyasına karşı çıkmak yolundaki kendi emperyalist iddiasını yellere savurmak, yani kendi bindiği dalı kesmek anlamına geldiği ve özellikle Almanya sözkonusu olduğunda yer yer utanç verici bir teslimiyetçiliğe dönüştüğü rahatlıkla söylenebilir. Yatıştırmacılık politikasının bu görünürdeki tuhaflığı, mantıksal tutarsızlığı ve anlamsızlığı tam da burada yatmaktadır. Ama, aşağıda da göstermeye çalışacağım gibi gerek 1930’lu yılların ve gerekse bugünün yatıştırmacılık politikalarının objektif sınıfsal nedenleri ve kendine özgü bir içsel emperyalist mantığı vardır.
Güncel Yatıştırmacılık Tartışması
ABD’nin Irak’a saldırısının arefesinde, Bush kliği ve onun çeşitli ülkelerdeki yandaşları, bu savaşa –kendi gerici ve emperyalist hesapları gereği- karşı çıkanları ya da karşı çıkarmış gibi gözükenleri yatıştırmacılıkla suçluyorlardı. Örneğin, Kasım 2002’de Çek Cumhuriyeti’nde yapılan NATO toplantısında ABD Başkanı G. W. Bush, “barışın ancak kuvvet yoluyla” kazanılabileceğini (1), Avrupalıların pembe gözlüklerini çıkarmaları ve diplomatik çözüm konusundaki saplantılarını bir yana bırakmaları gerektiğini ve “kötüler”le uzlaşılamayacağını söyledikten sonra Batı Avrupa tekelci burjuvazisine şöyle sesleniyordu:
“Dünya, bu kıtanın uluslarının içlerine kapanmalarına ya da kayıtsızlık nedeniyle yalıtılmalarına değil, özgürlüğü aktif bir biçimde savunmalarına gereksinim duyuyor. Tehditleri önemsememe ya da saldırganlığı mazur gösterme, geçici olarak çatışmadan kaçınmayı sağlayabilir, ama barış getirmez.” Bush’un, “Teröre karşı savaşımda ya bizden yanasınız, ya da bize karşısınız!” formülasyonu bu tutumun en veciz anlatımıydı.
ABD’nin yamağı rolünü oynayan İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Jack Straw ise 11 Şubat 2003’de yaptığı bir açıklamada, Irak’a karşı güç kullanma yoluna gidememesi durumunda, Batı’nın “tarihte yaşanan en kötü deneyimlerden birini yineleyeceği”ni, yani İngiltere ve Fransa’nın, faşist diktatörlerin -Hitler ve Mussolini-oluşturduğu tehdide duyarsız kaldığı 1930’ların deneyimini bir kez daha yaşayacağı uyarısında bulunuyordu.
Bu arada, 30 Ocak’ta İspanya, Portekiz, İtalya, İngiltere, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya ve Danimarka yayımladıkları ortak bir açıklamayla sözümona özgürlüklerin korunması ve terörizme karşı savaşım gerekçesiyle, ABD’nin Irak’ı ve Arap ve İslam halklarını hedef alan saldırgan planlarını desteklediklerini açıklamışlardı. Almanya ve Fransa’nın Irak’a vb. karşı yatıştırmacı bir politika izlediğini ima eden ve ABD’nin neo-faşist çizgisini öven Sekizlerin açıklamasında şöyle deniyordu:
“Bugün tehditler, her zamankinden daha büyüktür.
“11 Eylül saldırısı –ortak değerlerimize düşman olan- teröristlerin onları yoketmek için ne denli ileri gitmeye cüret edebileceğini göstermektedir…
“Avrupa, 20. yüzyılda kıtamızı mahveden iki tiranlıktan –Nazizm ve Komünizm- esas olarak Amerika’nın cesareti, cömertliği ve uzakgörüşlülüğü sayesinde, kurtulmuştur…”
Bunu, 2000 yılında Arnavutluk, Bulgaristan, Hırvatistan, Estonya, Latviya, Litvanya, Makedonya, Romanya, Slovakya ve Slovenya’nın katılımıyla oluşan Vilnius Grubu’nun Şubat başlarında yaptığı benzer bir ABD-yanlısı açıklama izledi. 19 Şubat’ta ise Çek Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Cyril Svoboda ile Latviya Devlet Başkanı Vaira Vike-Freiberga oldukça açık bir biçimde Fransa ve Almanya’nın izlediği politikayı 1930’larda Hitler Almanyası’na karşı izlenen yatıştırma politikasıyla kıyasladılar. Bu gelişmelerin Washington’u daha da fazla yüreklendirdiği ve dahası ona “Eski Avrupa” ile “Yeni Avrupa”yı karşı karşıya getirerek AB’nin saflarında yeni çatlaklar yaratma olanağı sunduğunu söylemek bile gereksiz.
Acaba bu tarihsel benzetme doğru muydu? Saddam Hüseyin rejimini 1930’ların Nazi Almanyası’yla ve “Eski Avrupa” olarak nitelendirilen Fransa ve Almanya’nın Irak’a ve benzer ülkelere ve “terörist” gruplara karşı politikası, 1930’ların İngilteresi ve Fransası’nın “karışmazlık” ve yatıştırma politikalarıyla kıyaslanabilir miydi? Acaba, “uygar dünya” ya da “Batı uygarlığı” “terörist gruplar, İslami köktendinciler ve haydut devletler” ya da bunların bağlaşmasından kaynaklanan bir tehditle karşı karşıya mı bulunuyordu?

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden hemen sonra Hitler kliğinin çizmelerini giymiş bulunan ve onyıllardır halkların kanını dökmekte olan ve en modern ve yıkıcı kitle imha silahlarıyla tepeden tırnağa donanmış ABD emperyalistlerinin Afganistan ya da Irak gibi ülkelerden/ küçük “terörist” gruplardan kaynaklanan tehditler karşısında kendini savunmak zorunda bulunduğu, dolayısıyla adeta mağdur ve mazlum bir konumda bulunduğu savının gerçeklerle taban tabana karşıt olduğu açıktır. (Rakipsiz konvansiyonel gücü bir yana, 2003 yılı itibariyle, ABD Silahlı Kuvvetleri’nin elindeki denizaltılarda, bombardıman uçaklarında ve kıtalararası balistik füzelerde değişik tiplerden toplam 7,500 adet stratejik nükleer savaş başlığı ve füze bulunmaktadır.) Zaten, ötedenberi tüm sömürgeci ve emperyalist devletler kendi saldırganlık politikalarını ve sınırsız beyaz terörlerini geri halklara ve ülkelere “uygarlık”, “demokrasi”, “insan hakları” götürme ve hatta bir “savunma eylemi” ya da “ezilen ulusların savunulması” olarak sunmaya özen göstermemişler midir? Bu soruya doğru yanıt verebilmek için ilkokul düzeyinde bir tarih bilgisine sahip olmak yeterlidir. 11 Eylül 2001 sonrasında ise dünya emperyalizminin, başını ABD’nin çektiği en saldırgan fraksiyonu, tehdit algılamasını histeri düzeyine çıkarmış ve uluslararası burjuva hukukunu da bir yana atarak, yani kendisini hem savcı, hem yargıç ve hem de cellat konumuna oturtarak Nazi-tarzı bir “önleyici savaş” stratejisi izlemeye yönelmiştir.

Evet, günümüzde Fransa ve Almanya’nın çekirdeğini oluşturduğu “Eski Avrupa”nın izlemekte olduğu bir yatıştırma, hatta bir teslimiyet politikasından sözedilebilir; ama bu tanımlama onların, Irak vb. karşısında değil, ABD ve onun Ortadoğu’daki acentası Siyonist İsrail karşısında izledikleri politika için geçerlidir. (2) Son iki yıldır bu yatıştırma politikası daha da yoğunlaşmış ve Arap ve İslam halkları başta gelmek üzere dünya işçi sınıfı ve halklarına ve emperyalizmin diktasına uymayan küçük ülkelere karşı emperyalistlerarası bir bağlaşmaya dönüşme yoluna girmiştir. Çin ile Rusya’nın ve özellikle Japonya’nın politikaları da üç aşağı beş yukarı aynı özelliklere sahiptir.

1930’ların “Karışmazlık” ve Yatıştırma Politikası
Önce, Saddam Hüseyin Irakı ile Nazi Almanyası arasındaki demagojik karşılaştırmanın ve 1930’ların tarihinin çarpıtmasının düzeltilmesi gerekiyor.
1930’ların sonunun Almanyası, dünyanın ikinci en büyük sınai gücü olmanın yanısıra en güçlü ordusuna sahip bulunuyordu. Açıkça başka ülkeleri işgal etme ve böylece kendisine Lebensraum (yaşam alanı) sağlamayı savunan ve Rhineland’i, Avusturya’yı ve Çekoslovakya’yı yutmuş olan Nazi Almanyası, İkinci Dünya Savaşı’nın da trajik bir biçimde göstereceği gibi hem komşuları, hem de bütün Avrupa ve hatta dünya halkları için yakın ve doğrudan bir askeri tehdit oluşturuyordu.

2003’ün Irakı ise, geri, esas olarak petrol dışında önemli bir zenginliği ve ciddi bir ağır sanayisi bulunmayan, Birinci (1980-88) ve İkinci (1991) Körfez Savaşları sonucu varolan askeri gücü önemli ölçüde tahrip edilmiş, ekonomisi, insan kaynakları ve altyapısı 1991’den bu yana süregelen insafsız bir ambargo nedeniyle çökertilmiş ve silahlarını ve askeri donanımını yenileyememiş, toprağının yarısından fazlası (36. paralelin kuzeyi ve 33. paralelin güneyi) fiilen kendi denetimi dışına çıkmış olan bir ülkeydi. Irak’ın askeri bütçesi, ABD’nin 380 milyar dolarlık askeri bütçesinin ancak yüzde birini oluşturuyordu. Bu ülkenin, 1939’un Almanyası’yla karşılaştırılması ve komşuları ve hele binlerce nükleer silaha ve en modern konvansiyonel silahlara sahip dünya kabadayısı ABD için tehdit oluşturduğunu ileri sürmek, insan aklına hakaretten ve başında Goebbels’in bulunduğu Nazi propaganda makinasını bile hasetten çatlatacak bir peri masalı anlatmaktan öte bir anlam taşımazdı.

1930’lardaki yatıştırma politikası aslında İngiltere ve Fransa’nın (ve daha sınırlı ölçekte ABD’nin) faşist blokta yeralan Almanya, İtalya ve Japonya’yla Sovyetler Birliği’ne, dünya işçi sınıfı ve halklarına ve uluslararası komünist harekete karşı gizli ve örtülü bir bağlaşması anlamına geliyordu. Oysa, günümüzde Almanya ve Fransa’nın –ve onlara yakın duran Rusya ile Çin’in- ABD ile olan çekişmelerine rağmen Irak ve benzer devletlerle olsun, İslami direniş hareketleri ile olsun açık bir bağlaşma içinde oldukları söylenemez. (Kuşkusuz, emperyalistlerarası çelişmelerin keskinleşmesine bağlı olarak bu durum ilerde değişebilir.)

1930’larda İngiliz ve Fransız (ve ABD) emperyalistleri, Japonya’nın Çin’e, İtalya’nın Etyopya’ya saldırmasına, İtalya ve Almanya’nın meşru İspanyol hükümetine karşı faşist Franko güçlerinin fiilen yanında yer almasına karışmıyor, daha doğrusu el altından destek veriyor, Almanya’nın Rhineland’a girmesine, Avusturya ve Südetler’i ve daha sonra Çekoslovakya’yı yutmasına göz yumuyor, bugünün bellibaşlı kapitalist devletlerinden farklı olarak saldırgan ile onun kurbanına sözümona eşit bir mesafede duruyorlardı. (3) Onlar böylelikle iki ayrı, ama birbiriyle ilişkili hedef güdüyorlardı:
1. Faşist devletlerin Sovyetler Birliği’ne saldırmalarını ve işçilerin ve köylülerin anayurdunu çökertmelerini sağlamak,
2. Savaşan tarafların birbirlerini iyice güçten düşürmelerinden sonra, “barış” adına ortaya çıkarak kendi konumlarını pekiştirmek. O zamanlar henüz bir senatör olan geleceğin ABD devlet başkanı Harry Truman, 24 Haziran 1941’de, yani Nazi sürülerinin Sovyetler Birliği’ne saldırıya geçmelerinden iki gün sonra New York Times’ta yayımlanan bir yazısında şöyle diyordu:
“Almanya’nın kazandığını gördüğümüzde, Sovyetler Birliği’ne; Sovyetler Birliği’nin kazandığını gördüğümüzde Almanya’ya yardım etmeliyiz ki, bu şekilde birbirlerini olduğunca çok kırsınlar.” (Aktaran, SSCB Enformasyon Bürosu-Stalin, Tarih Çarpıtıcıları, İstanbul, İnter Yayınları, 1989, s. 76)

Stalin, SBKP (B)’nin Mart 1939’da yapılan XVIII. Kongresi’ne sunduğu raporda bu sözde karışmazlık ve yatıştırma politikasının ipliğini şu sözlerle pazara çıkarıyordu:
“Fakat işin gerçeğini konuşacak olursak, karışmazlık siyaseti, saldırganlığa gözyumma, savaşı zincirlerinden boşandırma ve sonunda onu bir dünya savaşına dönüştürme anlamına gelir. Karışmazlık siyaseti, saldırganların uğursuz eylemlerine engel olmama, örneğin Japonya’nın Çin’le ya da daha iyisi Sovyetler Birliği’yle savaşa tutuşmasına, örneğin Almanya’nın Avrupa sorunları içine batmasına, Sovyetler Birliği’yle savaşa tutuşmasına engel olmama, savaşan tarafların savaş bataklığına derinlemesine batmalarına izin verme, onları el altından böyle davranmaya teşvik etme, onların karşılıklı olarak birbirlerini güçten düşürüp tüketmelerine olanak sağlama ve sonra yeteri kadar zayıf düştüklerinde taze güçlerle sahneye çıkarak, tabii sözde ‘barışın yararına’ savaştan yorgun düşmüş taraflara kendi koşullarını dayatma heves ve isteğini ele verir.” (Problems of Leninism, Moscow, Foreign Languages Publishing House, 1940, s. 626)

Günümüzde Almanya ve Fransa’nın Yatıştırmacılık Politikası
Gelelim bugüne… 12 Eylül 2001’de, yani 11 Eylül eyleminin hemen ardından NATO olağanüstü bir toplantı yaptı. NATO üyeleri bu toplantıda, tarihlerinde ilk kez örgütün temel yasasının karşılıklı yardımlaşmaya ilişkin 5. maddesi uyarınca, bu saldırının aynı zamanda kendi ülkelerine yapılmış olduğu gerekçesiyle “terörizme” karşı savaşında ABD ile dayanışma içinde olduklarını açıkladılar.
Emperyalist başkentlerin moda sloganının “hepimiz Amerikalı’yız” olduğu o günlerde AB emperyalistleri, ABD’nin, 11 Eylül eylemini gerekçe göstererek 7 Ekim 2001’de Afganistan’a saldırmasını onadılar. (Almanya başta gelmek üzere bir dizi NATO ülkesinin ISAF adı verilen işgal gücünün içinde yer alması, bu onamanın fiilen suçortaklığı düzeyine yükseltilmesi anlamına geliyordu.) Oysa o anda, daha olayın ayrıntıları konusunda ortada hiçbir veri yoktu. Daha sonra ise, 11 Eylül eylemine katılanlar arasında bir tek Afganlı’nın bulunmadığı ortaya çıktığı halde, AB emperyalistlerinin de içinde önemli bir yer tuttuğu -ve geçenlerde yerini NATO’ya bırakan- ISAF (=Uluslararası Güvenlik Yardım Gücü), Amerikan neo-faşistleri Afgan köylerini ve kasabalarını bombalarken, Kabil’deki ABD kuklası hükümetin “güvenliği”ni sağlıyor.
Afganistan saldırısından sonra ABD’nin dünya hegemonyası kurma planlarını askeri-faşist metotlarla yaşama geçirmede kararlı olduğunun ve sıranın Irak’a ve diğerlerine geleceğinin ortaya çıkması, ikinci sınıf emperyalist devletleri dünyanın tek süper devletinin sınırsız hırsını gemlemek için harekete geçmeye itti. İşte bu koşullarda, Almanya, Fransa, Rusya ve Çin’in, ABD’nin Irak’a karşı giriştiği savaşı engellemeye çalışmaları, onlara hiç de hak etmedikleri “savaş-karşıtı” ve “barış-yanlısı” bir poza bürünme olanağı verdi. Oysa, herşeyden önce bu devletlerin hemen hemen hepsi, 1991’deki İkinci Körfez Savaşı’nda ABD’nin yanında yer almakla kalmamışlardı; onlar, ABD destekli İsrail Siyonistleri Filistin halkını ezer ve bölgede kabadayılık yaparken ve ABD’nin güdümündeki BM’in 1991 Körfez Savaşının hemen ardından Irak’a uygulamaya başladığı ambargo nedeniyle, çoğu çocuk ve yaşlı 1 milyondan fazla Irak’lı işçi ve emekçi sessiz bir jenoside uğratılırken ya sessiz kalmış ya da saldırganlarla aynı safta yer almışlardı. İkincisi onlar taktiksel ve gerici nedenlerle ve titrek bir tarzda ABD-İngiltere-İsrail şer ekseni tarafından planlanan ve yaşama geçirilen tekyanlı Irak işgalini onaylamamış, hatta bunu önlemeye çalışmış, daha doğrusu öyle yapıyor gözükmüşlerdi. Ama onlar, ABD’nin (ve İngiltere’nin) Irak’ın 36. paralelin kuzeyinde ve 33. paralelin güneyindeki bölümlerini yıllardır “uçuşa yasak bölge” ilan etme, bu ülkeyi yıllardır keyfi bir tarzda bombalama, onu “kitle imha silahları”ndan arındırma, bu ülkeyi provokatif ve onur kırıcı silah denetimlerinin kobayı haline getirme, Irak’a kendi istediği rejimi empoze etme “hakkı”nı/ pratiğini asla tartışma konusu yapmıyorlardı. Dahası onlar, bu küstah süper haydudun Ortadoğu’nun haritasını değiştirme, Irak’tan sonra Suriye, İran, Kuzey Kore’nin vb. rejimlerini zorla değiştirme, istediği zaman faşist “önleyici savaş”a girişme “hakkı”nı/pratiğini de asla tartışma konusu yapmıyorlardı. Yeter ki, ABD tek başına değil de “uluslararası topluluk”la birlikte davransın; yani kendilerini dıştalamasın. Örneğin, kendi içinde bölünmüş olan AB, 17 Şubat 2003’de yayımladığı bir ortak bildiride, savaş kışkırtıcısı konumunda bulunan ABD ve İngiltere’yi değil, Irak’ı hedef alıyor ve bu ülkeye, varolmadığı artık bugün kesinleşmiş bulunan sözde kitle imha silahlarını yoketme çağrısında bulunabiliyor ve böylelikle Bush kliğinin ve Pentagon’un faşist planlarına moral destek sunuyordu.
AB bildirisi bunalımın sorumluluğunu, Irak’ın sırtına yıkıyor, Bağdat rejiminin “tam ve eksiksiz bir biçimde silahsızlandırılması” için çağrıda bulunuyor, bunun olmadığı koşullarda Irak’ın “ciddi sonuçlarla”, yani askeri saldırıyla yüzyüze geleceğini belirtiyordu. AB emperyalistleri geleneksel ikiyüzlülükleriyle, bu silahsızlanma işleminin “barışçı” yollarla gerçekleştirilmesini istiyor, “savaşın kaçınılmaz olmadığını”, ancak ABD’nin diktasına “barışçı” yoldan teslim olmadığı takdirde Irak’a karşı zor kullanılması olasılığını meşru kabul ediyorlardı:
“Bağdat hiçbir yanılsamaya kapılmamalıdır: O, silahsızlanmalı ve hemen ve tam bir işbirliği yapmalıdır… Uluslararası topluluğun iradesine karşı çıkmaya devam ettiği ve bu son şansı değerlendirmediği takdirde ortaya çıkan sonuçların sorumluluğunu sadece Irak rejimi taşıyacaktır.”
AB emperyalistlerinin itirazlarının, ABD’nin unilateralist (=tekyanlı) olarak nitelenen, yani kendileri gibi ikinci sınıf emperyalistlerin çıkarlarını dikkate almayan, daha doğrusu hiçe sayan politikalarına, uluslararası burjuva hukukunu ve –çoktandır emperyalist yağmanın paylaşıldığı bir platform haline dönüştürülmüş bulunan- BM’i bir yana atmasına karşı olduğu biliniyor. Henüz, ABD karşısında siyasal ve özellikle askeri bakımdan çok zayıf oldukları ve dişleri ve pençeleri potansiyel kurbanlarının hakkından gelmelerine olanak verecek denli keskin olmadığı için şimdilik AB emperyalistleri, Irak vb. devletlerin, esas olarak daha “yumuşak” yöntemlerle, işçi sınıfı ve emekçilerin öfkesini uyandırmamaya olabildiğince özen göstererek hizaya getirilmesinden yanadırlar. Ama onlar, bir yandan da hem tekil emperyalist ülkeler olarak, hem de AB olarak askeri güçlerini büyütme yolunu çoktandır tutmuş bulunuyorlar. (4) Hem Fransa, hem de Almanya son Irak bunalımını, sosyal harcamaları kısarken askeri bütçelerini arttırmak, demokratik özgürlüklere saldırırken militarizmi teşvik etmek için bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirdiler.
Her halükarda, Almanya ve Fransa (ve diğer emperyalist devletler), Ortadoğu’nun ve Orta Asya’nın enerji kaynaklarının ve bu bölgedeki meta ve sermaye dışsatım pazarlarının, en büyük rakiplerinin mutlak denetimi altına girmesini kabul edemezlerdi. Onlar, kendi emperyalist çıkar ve mantıkları gereği, ABD’nin gözüdönük saldırganlığının, gerek bölgedeki ve gerekse Batı Avrupa’daki Müslüman işçi ve emekçilerin direnişinin büyümesine ve radikalleşmesine yol açmasından da kaygılanıyorlardı. Ne var ki, Almanya ve Fransa’nın, ABD’nin saldırganlık politikasına ikiyüzlü, sahte ve tümüyle taktiksel temelde bir tarzda karşı çıkmaları ve bunda bile bir tutarlılık gösterememeleri, Amerikan neo-faşistlerini daha da fazla cesaretlendirmekten başka bir işe yaramazdı ve yaramadı da. Eğer bugün Bush kliği, artık sıranın Suriye’ye, İran’a vb. gelmekte olduğu ve tüm Ortadoğu haritasını değiştireceği, bölgedeki 22 devlette rejim değişikliğine gideceği yollu küstah gevezeliklerinden vazgeçmiş görünüyorsa, bunu bütünüyle Irak, Afganistan ve Filistin halkları başta gelmek üzere dünya işçi sınıfı ve halklarının yiğit direnişine borçluyuz. Onlar böylelikle Marksizmin, tarihin kitleler tarafından yapıldığı yolundaki bilimsel saptamasını döktükleri ter ve kan ve verdikleri şehitlerle bir kez daha doğruluyorlar.

Yatıştırma Politikasının Diğer Görünümleri
Almanya’nın ve daha sınırlı ölçüde olmak kaydıyla Fransa’nın Irak bunalımı vesilesiyle gözler önüne serilen yatıştırma politikasının yanısıra, İngiltere’nin ve Orta ve Doğu Avrupa’daki AB üyeliğine aday ülkelerin ABD-yanlısı bir rota izlemeleri, AB’nin ABD’nin karşısına ciddi bir rakip olarak çıkma yolundaki hedefinin yaşama geçirilmesini –en azından kısa erimde- daha da güçleştirmiş gözüküyor. BBC’nin Orta ve Doğu Avrupa analisti Jan Rapa, 19 Şubat 2003 tarihli yorumunda, Fransa’nın daha geniş bir AB’nin daha da ABD-yönelimli bir AB olacağını düşündüğünü, Alman Der Spiegel dergisinin ise Polonya’yı ABD’nin vasalı olarak gördüğünü belirtiyordu. (5) (Bu arada, AB içindeki bu uyumsuzluk, çokbaşlılık ve hatta kaosun, Türkiye’nin bu emperyalist bloka katılımını zorlaştıracak ek bir faktör olduğunun altının çizilmesi gerekir. Herhalde, ne Almanya ne de Fransa ABD-sempatizanı Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine bir de ABD-sempatizanı Türkiye’nin katılmasını istemeyeceklerdir.)
Fransa ve Almanya’nın, bir bakıma kendi bindikleri dalı kesme anlamına gelen yatıştırma politikası, kendisini başka alanlarda da gösteriyor. Bunun en iyi örneklerinden biri AB’nin, neredeyse ABD’nin hizmetindeki İspanyol Başbakanı Jose Maria Aznar ve İtalyan Başbakanı Silvio Berlusconi gibi neo-faşist liderlerin inisiyatifiyle 5 Haziran 2003’de Küba hükümetini kınayan bir açıklama yayımlamasıdır. Washington’a yaranmak amacıyla yapıldığı belli olan bu açıklama, sadece bu ülkelerin işçi sınıfı ve halkının eğilimlerine değil, aynı zamanda tekelci burjuvazisinin temelde ve uzun erimde AB-yanlısı yönelimine de ters düşmektedir. AB, işledikleri suçlardan ötürü Küba mahkemelerinde yargılanan ve Mart ayında idam edilen üç provokatörü ve Küba’nın ölüm cezası konusundaki fiili moratoryumunu kaldırması bahane ederek yaptığı açıklamada şöyle diyordu:
“Küba muhalefeti üyelerinin temel özgürlüklerinin kaba bir biçimde çiğnenmesini derin bir kaygıyla karşılayan AB… Küba yetkililerine bir kez daha tüm siyasal tutukluları serbest bırakma çağrısında bulunur.” Bununla da yetinmeyen AB, Küba’ya karşı aralarında,
a) İkili üst düzey hükümetlerarası ziyaretlerin sınırlanmasını,
b) AB ülkelerinin Küba’daki kültürel etkinliklere daha düşük düzeyde katılmasını,
c) Kübalı muhaliflerin ulusal günlerin kutlanmasına çağrılmasını ve
d) AB’nin Küba’ya ilişkin Ortak Tutumunu yeniden gözden geçirmeyi içeren bir dizi yaptırımı yürürlüğe koydu.
Bütün bu olayların arkaplanında, Havana’daki ABD Maslahatgüzarı James Cason’un, diplomatik görevleriyle hiç de bağdaşmayan bir tarzda Küba’da bazı kişileri satın alması, onlar aracılığıyla çok sayıda tekne ve uçağın ABD’ne kaçırılmasını örgütlemesi ve böylelikle artan yasadışı göç bahane edilerek iki ülke ilişkilerinin gerginleştirilmesi ve ABD’nin Küba’ya müdahalesine zemin yaratılması yatıyordu. Dünyanın dikkatlerinin Ortadoğu ve Orta Asya’ya çevrilmiş olması, Bush kliğinin ve Pentagon’un Kolombiya, Venezuella ve Küba‘da gibi ülkelerde devrimci hareketleri ezmek ve/ya da kendi diktasına boyun eğmeyen rejimleri devirmek için girişimlerde bulunmasına hiç de engel olmuyordu.
Küba, bu provokasyonlara karşı çeşitli önlemler aldı. Bu ülkedeki ABD yetkilileriyle işbirliği yaparak yıkıcı eylemlere giriştikleri kanıtlanmış olan 70 dolayında sözde muhalif uzun hapis cezaları alırken, içinde 50 kadar yolcu bulunan bir feribotu zorla kaçıran ve yolcuları ölümle tehdit eden üç kişi de idamla cezalandırıldı. (6) Buraya kadar herşey normal. Anlaşılması zor gözüken ise, -kimi gözlemcilerin Latin Amerika’nın Vietnamı olarak adlandırdığı- Kolombiya’daki devrimci harekete karşı yürütülen ve kazanamayacağı belli olan kirli savaşa giderek daha büyük ölçüde katılmakta olan, Washington’un diktasına boyun eğmeyen Chavez ve Castro rejimlerini istikrarsızlaştırmaya ve devirmeye çalışan ABD’nin bu çabalarına destek vermenin AB emperyalistlerine, ne kazandıracağıdır. Bu yolla Latin Amerika işçi sınıfı ve halklarının horgörü ve nefretine daha fazla hedef olacağı belli olan Brüksel, ABD’nin dümen suyunda gitmekle Latin Amerika hükümetleri katındaki saygınlık ve nüfuzunu arttırabileceği düşünüyorsa, bunun bir ham hayalden öte bir anlam taşımadığı ortadadır.
Bir başka örnek, İran ile AB arasındaki ilişkilerin gerginleşmesinde yaşandı. AB Temmuz 2003’de İran’a bir ültimatom vererek, bu ülkenin Eylül ayına kadar IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı) uzmanlarına tüm nükleer tesislerini uyarısız, önkoşulsuz ve sınırsız bir biçimde denetim olanağı sağlamasını, ayrıca insan hakları konusunda iyileştirmelere gitmesini ve Siyonist İsrail’e karşı direnişlerinde Filistin’li gruplara destek vermemesini, bu koşullar yerine getirilmediği takdirde AB-İran ticaret görüşmelerinin kesileceğini söyledi. (Bu süre daha sonra Ekim sonuna kadar uzatıldı.) ABD’ni taklit ederek ve adeta sömürgeci geçmişine dönerek, başka ülkelerin içişlerine kaba ve çirkin bir biçimde burnunu sokmaya çalışan AB böylelikle, önemli bir ticaret ortağı ve potansiyel bağlaşığı olan İran’a karşı daha önce izlediği daha dengeli politikayı bir yana bırakarak ABD-İsrail çizgisine yaklaştı. AB’nin Dışişleri ve Güvenlik Bakanı Javier Solana, Ağustos sonunda Tahran’a yaptığı bir ziyarette İran’ı, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşmasının ek protokollerini imzalaması ve yukarda sayılan koşulları hemen yerine getirmesi konusunda uyardı ve onlara, bu protokolleri imzalamamalarının kendileri için kötü olacağını söyleyebildi. Dünya petrol rezervlerinin yüzde 9’una ve doğal gaz rezervlerinin yüzde 13’üne sahip olan, AB ile ticaret hacmı 13.5 milyar doları bulan ve Ortadoğu’nun petrol kaynakları üzerindeki denetimini büyük ölçüde arttıran ABD’ne karşı AB’nin önemli bir dayanak noktası, pazarı ve bağlaşığı olabilecek olan İran’ı dıştalamak ve kendisine yabancılaştırmakla Almanya ve Fransa’nın adeta kendi bindikleri dalı kesmekte oldukları su götürmez.

Bir üçüncü örnek, yatıştırma politikası uyarınca AB’nin giderek İsrail’e yaklaşmasında yaşanmaktadır. Küba ve İran örneklerinde sırtını ABD’ne dayadığı için adeta aslan kesilen AB, ABD’nin Ortadoğu’daki uzantısı İsrail karşısında ise süt dökmüş kediden farksız durumdadır. Kendisini açıkça aşağılamasına ve hiçbir biçimde ciddiye almamasına rağmen AB, Siyonist İsrail’le iyi ilişkiler sürdürmeye son derece büyük özen göstermekte (7), İsrail ordusunun vahşi beyaz terörünü yer yer ve son derece ılımlı bir dille eleştirirken, Filistin halkının kendi yazgısını belirleme hakkını, hatta kendi yöneticilerini seçme hakkını yadsımakta, meşru Filistin ulusal direnişini terörizm olarak görmekte ve özellikle Filistin savaşçılarının her feda eyleminden sonra bunu kınayan bir açıklama yapmayı asla ihmal etmemektedir. Arap halklarını ve bir yere kadar da Arap devletlerini karşısına almakla ve bu arada kendi ülkelerindeki Müslüman halkı öfkelendirmekle Almanya ve Fransa’nın hangi siyasal ve ekonomik kazançları elde ettiği sorusu haklı olarak sorulabilir.
İnanılmaz gibi gözüküyor; ama, İsrail’de yayımlanan Haaretz gazetesinin 5 Eylül günkü sayısında yer alan bir habere göre, Başbakan Ariel Şaron, AB’nin Dışişleri ve Güvenlik Bakanı Javier Solana’yı telefonla arayarak ondan HAMAS’ı ve bu örgütün tüm branşlarını terörist örgütler listesine almasını istedi. Özellikle Fransa’nın isteksizliği nedeniyle, ABD ve İsrail’in bu konuda uzun süredir devam eden baskısına o zamana kadar tümüyle boyun eğmeyen AB, bu tarihte gerçekten de Şaron’un isteğine uydu. 12 Eylül 2003’e kadar sadece HAMAS’ın askeri kanadı İzzettin el-Kassam Tugayı’nı (ve Fatah’a bağlı el-Aksa Şehitleri Tugayı’nı) terörist örgüt sayan AB, Fransa’nın bazı çekincelerine rağmen 12 Eylül’de HAMAS’ı terörist örgüt olarak kabul ettiğini açıkladı. Sözkonusu karar, Şaron’un da istediği gibi HAMAS’a ait olan parasal kaynaklara el konmasını da içeriyordu.
Diğer bazı AB ülkelerinin yanısıra Fransa ve Almanya’nın da, ilk toplantısı 12 Haziran’da Madrid’de yapılan ve başını ABD’nin çektiği PSI (Silahların Yayılmasına Karşı Güvenlik İnisiyatifi) anlaşmasına katılması, sözkonusu yatıştırma politikasının bir başka örneğini oluşturuyor. İçinde; ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya, Portekiz, Hollanda, Polonya, Avustralya ve Japonya’nın yer aldığı bu anlaşmanın görünürdeki amacı sözümona teröristlerin ve haydut devletlerin (Kuzey Kore, İran vb.) kitle imha silahları elde etmek ve varolan kitle imha silahı stoklarını genişletmek yolundaki çabalarını, uyuşturucu ticaretini vb. önlemek. Anlaşmaya göre, adıgeçen devletler savaş gemilerinden oluşan karma devriyeler kuracak ve tıpkı korsanlar gibi açık denizlerde kuşkulandıkları tüm gemileri arayacak ve sözde kitle imha silahı ya da onların imalatına yarayacağına inandıkları parça, malzeme ve hammaddelere el koyacaklar. Böylece, ABD’nin güdümündeki bu devletler, BM’i hiçbir biçimde dikkate almaksızın, yani burjuva devletler arasında genel bir konsensüs oluşturmaksızın kendi “hukuku”nu uygulayan yeni bir gruplaşma meydana getirmiş bulunuyorlar. Birkaç ay önce kararlaştırılan bu anlaşma uyarınca adıgeçen 12 devletin temsilcilerinin 12 Eylül’de Paris’te biraraya gelerek kendi başlarına böyle bir uygulamayı fiilen başlatmaları, en azından teorik olarak başka bir grup ülkenin de kendi aralarında anlaşarak benzer bir girişimde bulunmasını olanaklı kılıyor. Böylelikle PSI, İkinci Dünya Savaşından sonra kurulan kollektif danışma mekanizmalarının ve uluslararası burjuva hukukunun bir kez daha ırzına geçilmesi ve kendisini hem savcı, hem yargıç ve hem de cellat yerine koyan güçlünün dediğinin yasa olarak kabulü anlamına geliyor.
Şimdilik PSI’nin baş hedefi gözüken Kuzey Kore “haydutça bir deniz ablukası”olduğunu söylediği bu saldırgan inisiyatifi “deniz terörizmi”ne benzetti ve onu “uluslararası hukukun ağır bir ihlali” olarak nitelendirdi. Kuzey Kore’nin resmi günlük gazetesi Rodong Sinmun, böylesi bir abluka operasyonunun son derece ciddi sonuçlar doğurabileceğini ve Kuzey Kore’nin kendi gemilerine yönelik bir girişimi savaş nedeni sayacağını yazdı. Almanya ve Fransa, (diğer bazı AB üyesi ülkeler) -bu aşamada en azından, AB’nin ABD ile yaklaşan çatışmasında önemli bir potansiyel bağlaşığı olan Çin’i de hedefleyen- bu inisiyatife katılmakla bir kez daha dünya hegemonyası peşinde koşan ABD’nin yamağı rolünü oynamayı kabullenmiş gözüküyorlar. PSI görünürde Kuzey Kore, İran vb gibi devletleri ve “terörist” grupları hedef alıyor. Ancak, aslında o, Pasifik Okyanusu’ndaki deniz ulaşım yolları üzerindeki denetimini güçlendirmek, böylelikle Çin’in büyüyen emperyal ihtiraslarını frenlemek ve –bu evrede ABD karşısında yatıştırma politikası izleyen- enerji gereksinimi için tümüyle Ortadoğu petrollerine bağımlı olan Japonya’yı rehin alan isteyen ABD’nin kendi üstünlüğünü pekiştirmek için başvurduğu araçlardan biridir, o kadar.
Bu durumdaki bir AB’nin,
a) ABD emperyalizminin şefi (ya da kuklası) G. W. Bush’un tek bir ABD askerinin Uluslararası Suç Mahkemesinin huzuruna çıkarılması halinde, bu mahkemenin bulunduğu Lahey’e karşı askeri bir saldırı gerçekleştireceğini yolundaki gangstervari sözlerine hiçbir karşılık verememesinde,
b) Guantanamo konsantrasyon kampında tümüyle yasadışı bir tarzda tutulan kendi yurttaşlarının hakkını –en azından kendi kamuoyu gözünde görünüşü kurtarmak amacıyla- aramaya bile cesaret edememesinde,
c) Filistin, Irak vb. sorunları dolayımıyla Arap ve İslam dünyasında kendi ekonomik ve siyasal nüfuzunu ve etkisini arttırmak için hemen hemen hiçbir girişimde bulunamamasında,
d) İsrail ordusunun, Filistin halkıyla dayanışma amacıyla bölgede bulunan AB ülkeleri yurttaşlarını pervasızca tutuklaması, hatta yaralaması ya da öldürmesine –gene kendi kamuoyunun gözünde görünüşü kurtarmak amacıyla bile olsa- sesini çıkaramamasında ve
e) Romanya ve Bulgaristan gibi ekonomisi tümüyle çökmüş olanları da içinde olmak üzere, AB üye adayı bazı Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin Almanya ve Fransa’ya açıkça meydan okuyarak ABD’nin yanında yer almaya cüret edebilmelerine karşı, Jacques Chirac’ın azarlaması dışında, “Eski Avrupa”dan herhangi bir tepki gösterilememesinde şaşılacak bir şey yok.
Bu koşullarda, bir burjuva Ortadoğu uzmanı olan Andy Martin’in Nisan 2002’de AB’ni aşağıdaki sözlerle eleştirmesi son derece yerinde olmaktadır:
“Bugünkü Ortadoğu bunalımında AB’nin sergilediği eylemsizlik, patetik siyasal felcin kusursuz bir örneğinden başka bir şey değildir. İsrail, (Japon militaristlerinin 1930’larda Çin’de gerçekleştirdiği-b. n.) Nanking’in ırzına tecavüzün bir benzerini gerçekleştiriyor ve Avrupa hiçbir şey yapmıyor.”

Sonuç
Peki, özellikle Almanya’nın, ama aynı zamanda belirli ölçülerde Fransa’nın da ABD emperyalizmi karşısında izlediği ve insana adeta “nerede o eski emperyalistler?” dedirtecek bu yatıştırma politikasının nedenleri nelerdir? Bunları kabaca birkaç başlık altında toplayabiliriz.
Bugünkü yatıştırma politikasının temel nedeni gerek -kendi içlerinde birleşik bir irade oluşturmaktan uzak olan- AB emperyalistlerinin ve gerekse Çin, Japonya, Rusya gibi diğer ikinci sınıf emperyalist devletlerin, mevzilerini askeri üstünlüğünden yararlanarak korumak ve genişletmek stratejisini benimsemiş olan ABD ile aşık atacak, ona kafa tutacak konumda olmamalarıdır. Onlar, tek tek ya da bir blok oluşturmak suretiyle Washington’un 11 Eylül 2001 eyleminden sonra başlattığı hegemonya atağına ve meydan okumaya cepheden karşılık verecek siyasal ve özellikle askeri güçten olduğu kadar, özgüven ve uzakgörüşlülükten de yoksundurlar. (8) Bu durumda, Almanya ve daha sınırlı ölçüde olmakla birlikte Fransa, realpolitik’in kurallarına göre güçlünün dümen suyunda gitme ve emperyalist yağmadan mütevazı bir pay kapma biçiminde özetlenecek bir siyasal strateji benimsemiş gözüküyorlar. ABD’nin eteklerine tutunarak ve onun Avrupa ve dünyadaki borazanlığına soyunarak büyük devlet havasını sürdürmeye çalışan İngiltere’nin tuttuğu yol ise yatıştırma politikasının ötesine geçmekte ve işbirlikçilik/uşaklık olarak nitelenmeyi hak etmektedir.
ABD, Ortadoğu ve Orta Asya bölgelerindeki askeri varlığını büyük ölçüde arttırmasına ve Afganistan’ı ve özellikle Irak’ı işgal ederek bir Ortadoğu devleti haline gelmesine bağlı olarak petrol ve doğal gaz kaynakları üzerindeki denetimini güçlendirmiş, emperyalist rakiplerinin Venezuella, Endonezya, İran ve Batı Afrika gibi ülke ve bölgelerdeki petrol ve doğal gaz kaynaklarına ulaşmasını zorlaştırıcı adımlar atmıştır. ABD tekelci burjuvazisinin enerji kaynakları ve enerji ulaşım yolları üzerindeki, muazzam askeri gücüyle desteklenen denetimi, bu kaynaklara sahip olmayan ya da onlar üzerindeki denetimi sınırlı olan diğer emperyalist devletlerin ABD karşısında bir yatıştırma ve yaltaklanma politikası izlemelerinin en önemli nedenlerinden biridir.
Öte yandan, Arap ve İslam halklarının giderek büyüyen ve daha da genişlemeye aday olan anti-emperyalist direnişi, ABD’ni olduğu kadar 18. yüzyıldan bu yana geçmişleri sömürge ve bağımlı ülkeler halklarına karşı işledikleri ağır suçlarla çok daha fazla kirlenmiş bulunan İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin yanısıra Alman, Rus, Çin, Japon vb. emperyalistlerini de kaygılandırmaktadır. Özellikle gelişmiş ülkelerdeki devrimci proletarya hareketinin ve komünist hareketin zayıflığı ve İslam dünyasındaki anti-emperyalist direnişin devrimci bir önderlikten yoksun oluşu dikkate alındığında, bugün kapitalist-emperyalist sistemin yakın bir devrim tehlikesiyle karşı karşıya bulunmadığı söylenebilir. Ancak, gelişmiş kapitalist ülkeler proletaryasının neo-liberal ekonomi politikalarına karşı gelişen ve süregelen ekonomik durgunluk koşullarında giderek daha kitlesel ve militan bir nitelik kazanmaya başlayan savaşımı, emperyalist burjuvazinin, bu ülkelerdeki proleter devrimci kitle hareketi ile bağımlı ülkelerdeki anti-emperyalist kitle hareketinin birleşik bir cephesinin kurulması olasılığı üzerinde şimdiden düşünmeye ve önlem almaya itmekte ve onu, varolan burjuva-demokratik hakları kısıtlamaya sevketmektedir. Böylesi bir konjonktürde, tüm metropol ülkeler tekelci burjuvazilerinin devrim ve sosyalizm tehlikesi karşısında Amerikan neo-faşistlerinin önderliği altında saflarını sıklaştırma gereksinimi duyması, adıgeçen yatıştırma politikasının en temel belirleyenlerinden biri olmaktadır.
ABD’nin yeni saldırı stratejisinin en önemli hedef ve sonuçlarından birisinin Filistin sorununu, Filistin ve Arap halklarının zararına çözmek ve İsrail’in “güvenlik” kaygılarını gidermek olduğu ve Siyonist grupların, sadece Washington’da değil, aynı zamanda Batı Avrupa ülkelerinin başkentlerinin diplomatik kulislerinde, ekonomik yaşamında ve (görsel ve yazılı basın da içinde olmak üzere) kamuoyu oluşturma mekanizmalarında hayli etkili olduğu biliniyor. (9) Bu olgu, Almanya’nın ve özellikle Fransa’nın bu konjonktürde bu denli yalpalamalarının ve adeta kendi çıkarlarını zedeleyecek ve tüm Arap ve İslam dünyasını karşılarına alacak boyutta bir ABD ve İsrail yanlısı politika izlemelerine yol açan faktörler arasında hiç de küçümsenmeyecek bir yer işgal etmektedir.
AB’nin ABD karşısında bir yatıştırma politikası izlemesinde, işçi ve emekçi kitlelerinin devrimci hareketinin zayıflığının ve dolayısıyla tekelci burjuvazinin dış politikası üzerinde hemen hemen hiçbir etki yapamayacak konumda olmasının da önemli bir rolü vardır. Komünist hareketin son derece zayıf olduğu, son yıllara kadar “kendi” işçilerine sunabildikleri göreli refahın ve burjuva medya aracılığıyla sürdürdüğü kesintisiz beyin yıkama aktivitesinin uyuşturucu etkisi nedeniyle kitlelerin genelde politikaya ve özelde dış politikaya ilgi ve duyarlılığının azalmış olduğu koşullar altında egemen sınıflar, ABD karşısında izlediği yatıştırma ve Arap ve İslam halkları karşısında izledikleri emperyalist saldırganlık politikasını, “terörizm”e karşı savaşım ve Batı uygarlığının değerlerinin korunması olarak yutturabilmektedir. Ama, tarihin seyrinin yeniden hızlandığı, dünyanın yeniden bir ekonomik bunalımlar, emperyalist savaşlar ve proleter devrimleri ve anti-emperyalist devrimler ortamına girmeye başladığı bugünkü konjonktürde, Avrupa işçi sınıfının, AB tekelci burjuvazisinin ekonomik hak gasplarının ve siyasal saldırısının da yardımıyla yeni bir uyanış ve savaşım dönemine girmesi kaçınılmaz gözüküyor.
Almanya ve Fransa’nın –ve diğer ikinci sınıf emperyalist devletlerin- ABD karşısında izledikleri yatıştırma politikası, emperyalistlerarası çelişmelerin ortadan kalktığı ya da yumuşadığı anlamına gelmemektedir. Tam tersine, kapitalist-emperyalist sistemin 1920’lerin sonundan bu yana en derin bunalımını yaşadığı, emperyalist ülkelerde işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki çelişmelerin ve bağımlı ülkeler işçi sınıfı ve halklarıyla emperyalizm arasındaki çelişmelerin keskinleşmekte olduğu, militarizmin, silahlanmanın ve nükleer silahlar edinme çabasının yoğunlaştığı, ABD’nin dünya enerji kaynaklarını tekeline almak suretiyle yaşadığı bunalımı aşmaya çalıştığı ve Arap ve İslam halkları başta gelmek üzere dünya işçi sınıfı ve halklarının ABD’nin başını çektiği dünya emperyalizmine karşı silahlı ve “barışçı” savaşımının gelişmekte olduğu bu evrede, Almanya, Fransa ve diğer emperyalist ülkelerin ABD karşısında izlediği yatıştırma politikası bir süre sonra pekala yerini yeni emperyalist blokların oluşumuna ve emperyalistlerarası savaşlara ve yeni bir dünya savaşına kadar uzanabilecek sürtüşme ve çatışmalara bırakabilir.
Bir bakıma ve bir yere kadar, Almanya ve Fransa’nın (ve Rusya, Çin ve Japonya gibi emperyalist ülkelerin) ABD karşısında izlediği yatıştırma politikasının, ekonomik göstergeleri hiç de iyi olmayan bu askeri süper devletin Ortadoğu ve Orta Asya’daki halk direnişlerinin batağına saplanmasını teşvik etme siyaseti olduğu, yani İngiltere ve Fransa’nın 1930’larda izlediği siyasetle bu yönden de benzerlik taşıdığı söylenebilir. Daha Afganistan ve Irak halklarının direnişleriyle başa çıkamayan küstah Yanki emperyalistlerinin ve uşaklarının, bu süreçte Filistin, Irak ve Afganistan halklarının yanısıra Kolombiya, Filipinler vb. halklarının devrimci anti-emperyalist savaşımlarından yedikleri ve yiyecekleri darbelerle güç yitirmesi ve yorgun düşmesi yolundaki beklenti ve hesapların hiç de yabana atılamayacağı ortada. Rusya Devlet Başkanı V. Putin’in geçenlerde Amerikalılara anımsattığı gibi, Rus sosyal-emperyalistlerinin 1979-89 döneminde Afganistan batağına saplanmasının ve Afgan halkından yediği darbelerin Kremlin’in çöküşüne önemli ölçüde katkıda bulunduğu yolundaki tarihsel ders, Batı Avrupa’nın emperyalist başkentlerinde herhalde unutulmuş değildir.
                                                         *     *     *     *     *
Kimbilir; 1871 Paris Komünü devriminin bastırılmasında, Birinci  ve İkinci Dünya Savaşlarının patlak vermesinde “seçkin” bir rol oynamış bulunan Alman tekelci burjuvazisinin bugünkü temsilcileri (ve onların Fransız ortakları) önümüzdeki dönemde atalarının yolunu tutabilir ve yüzlerini, ABD-İngiltere-İsrail şer ekseninin hedef almış gözüktüğü Arap ve İslam dünyasına ve halklarına çevirebilirler de. Dönemin en güçlü devletleri olan İngiltere ve Fransa karşısında emperyalist “hakları”nı aramaya başlayan Almanya’nın Kayzeri Wilhelm II, 1898’de, önce İstanbul’da II. Abdülhamid’i ve ardından o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun toprağı olan Filistin’deki kutsal yerleri ziyaret etmiş, kendisini çoğu İngiltere ve Fransa’nın sömürgelerinde yaşayan 300 milyondan fazla Müslümanın koruyucusu ilan etmiş ve genç Alman emperyalizminin önderi, sömürge boyunduruğu altında yaşayan İslam halklarını İngiltere’ye başkaldırmalarını sağlamak için Panislamizmi teşvik etmişti.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası, o sıralar İngiliz emperyalistlerinin denetimi altında bulunan Ortadoğu ülkelerinde bazı entrikalar çevirdiyse de, asıl dikkatini Sovyetler Birliği’ne çevirmiş olması ve kendi gücünü abartması nedeniyle Arap ve İslam halklarının bağımsızlık özlemlerini manipüle etme yolunda önemli bir girişimde bulunmadı. Ama, Kayzer Wilhelm II’nin ardılı Hitler, Şubat 1945’te dikte ettirdiği Vasiyet’inde Nazi rejiminin başarısızlığını değerlendirirken bu hatanın bir çeşit özeleştirisini veriyordu. İlk kez 1959’da yayımlanan bu değerlendirmesinde Hitler, diğer şeylerin yanısıra, İslam’dan daha iyi yararlanamamış olmasının bir hata olduğuna işaret etmekteydi. Ona göre Araplar da tıpkı Japonlar gibi Yahudilikten etkilenmemişlerdi ve onlarla bağlaşma yapılması Akdeniz’de dengeleri faşist bloktan yana çevirebilirdi.

Arap ve İslam halklarına gelince, onların, kendilerini Arap uşaklarının ve yerli egemen sınıfların yardımıyla acımasızca ezmiş ve aldatmış olan sömürgecilerin ve emperyalistlerin kanlı ve vahşi tarih ve pratiklerini artık yeterince tanımış olduklarını söyleyebiliriz. Önemli bir bölümü Osmanlı’nın yüzyıllar süren zulüm ve işgalinden Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte kurtulan Arap ve İslam halkları, bu kez de İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin ve ardından da ABD emperyalistlerinin sinsi ve vahşi boyunduruğu altına girdiler. Önümüzdeki dönemin kurtuluş savaşımlarında aynı acı deneyimlerin yaşanmaması ve Arap ve İslam halklarının gerçek bağımsızlıklarına kavuşması umulur. Bunun güvencesinin ise, ezilen işçi ve emekçilerin, çoğu acı tarihsel deneyimlerini özümseyen ve sömürülen kitlelerin kollektif belleği rolünü oynayabilecek tutarlı devrimci partilerin, özellikle de işçi sınıfının komünist partilerinin oluşturulmasından, emperyalizme karşı savaşımın kapitalizme karşı savaşımla taçlandırılması olduğu biliniyor. Her halükarda, son sözü faşizme, ulusal zulme, kapitalizme ve emperyalizme karşı savaşmakta ve savaşacak olan dünya işçi sınıfı ve halkları söyleyecektir.
EK: Bu yazının bitirildiği gün, yani 7 Ekim’de TBMM, Irak’a asker gönderme kararı aldı. Böylece Türk gericileri, aylar süren kirli pazarlık, yalpalama ve mide bulandırıcı entrika ve yalanlardan sonra ABD emperyalistlerinin yoğun basıncı altında, başı iyice sıkışmış olan efendilerinin yardımına koşmaya karar verebildiler. AB emperyalistleri ise, ilk yaptıkları açıklamalarda Türkiye’nin bu kararını anlayışla karşıladıklarını ve desteklediklerini belirttiler. Irak’ta ve Ortadoğu’da ABD’nin –ve doğal olarak İsrail’in de- konumunu güçlendirmeyi amaçlayan bu adımı alkışlamakla onlar bir kez daha Amerikan neo-faşistlerinin kuyruğunda sürüklendiklerini ve zavallılıklarını bir kez daha ele verdiler.

DİPNOTLAR
(1) Kuzey Kore ile Irak’ın farklı konum ve tutumları, G. W. Bush’un “barışın ancak kuvvet yoluyla” korunabileceği ve kazanılabileceği yolundaki tezinin doğruluğunu bir başka yoldan kanıtlıyor. Bilindiği gibi, Amerikan neo-faşistleri Kuzey Kore’yi de tıpkı Irak gibi kitle imha silahlarına sahip olmakla ve terörizme destek vermekle vb. suçlamışlardı. ABD’nin bile nükleer silah yapabilecek durumda olmadığını kabul ettiği Saddam Hüseyin rejimi yer yer ayak sürümekle birlikte BM silah kontrolörleriyle işbirliği yaptı; Kuzey Kore ise IAEA kontrolörlerini kovdu, Yongbyong reaktörünü yeniden işletmeye koydu ve nükleer silahlar yapmaya başladığını ilan etti. Irak’ı adeta Çin işkencesine tabi tutan ve bu ülkeye yönelik savaş hazırlıklarını Bağdat’ın tüm uzlaşma çabalarına rağmen hiçbir şey olmamış gibi sürdüren ABD, Kuzey Kore’nin açıklamalarını ise duymazdan geldi ve sorunun “diplomatik yollardan” çözüleceğini açıklamakla yetindi. Demek ki, G. W. Bush haklıymış. Barış, ancak kuvvetli ve kararlı olmak suretiyle korunuyormuş.
(2) Bu yatıştırma politikasının bir de iç boyutu var. Örneğin, Fransız Dışişleri Bakanı Dominique de Villepin 9 Ekim 2002’de Fransa Senatosu’nda yaptığı bir konuşmada, Irak krizinin “yasadışı bir tarzda ele alınması”nın Avrupa devletlerinin “iç bütünlüğü”nü de tehdit edeceğini söylüyordu. Kuşkusuz o, bununla, sadece Fransa kamuoyunun büyük çoğunluğunun ABD önderliğindeki bir emperyalist savaşa karşı olduğu olgusuna göndermede bulunmuyordu. De Villepen, böyle bir savaşın özellikle –zaten Fransız hükümetinin 11 Eylül eylemlerinden sonra yürürlüğe koyduğu baskı önlemlerinden aslan payını almış olan- büyük kentlerin banliyölerindeki yoksul Arap emekçilerinin radikalleşmesine katkıda bulunacağını ima ediyordu. O böylelikle Lenin’in aşağıdaki şu sözlerini doğrulamış oluyordu:
“Hiçbir fikir, dış siyaseti iç siyasetten ayırma fikri kadar hatalı ve zarar verici olamaz.” (“Rus Devriminin Dış Siyaseti”, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, Ankara, Sol Yayınları, 1979, s. 335)
(3) Aslında, 1930’lu yılların yatıştırmacıları, yani İngiltere, Fransa ve ABD, saldırgan ile saldırının kurbanı olan ülkeler arasında eşit bir mesafede de durmuyor, faşist saldırganların önünü açarak, onlara dolaylı ya da dolaysız bir biçimde yardım ediyorlardı. Onlar, örneğin İtalya’nın Etyopya’ya, Japonya’nın Mançurya ve Çin’e saldırmasını üstü örtülü bir tarzda da olsa desteklediler ve meşrulaştırdılar; gerek Sovyetler Birliği’nin ve gerekse kendi ülkelerindeki komünist ve anti-faşist güçlerin Almanya ve İtalya’nın desteklediği faşist Franko güçlerine karşı kendini savunan İspanya Cumhuriyetine yardım göndermesini engellediler; Rhineland ve Avusturya’nın ardından Eylül 1938’deki kötü ünlü Münih anlaşmasıyla Çekoslovakya’nın Südetler bölgesini Nazi Almanyası’na peşkeş çektiler. Bütün bu süre boyunca onlar, Sovyetler Birliği’nin faşist saldırganlara karşı barışı korumak ve saldırı kurbanı ülkeleri savunmak için kollektif savunma ve ortak eylem önerilerini yeniden ve yeniden reddettiler ve böylelikle hemen ardından gelen İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesini kolaylaştırmış oldular.
(4) 11 Eylül 2001 sonrası içine girilen sürecin, birkaç yıldır gündemde bulunan ve ABD’nin baltalama çabaları nedeniyle ancak ağır aksak ilerleyebilen Avrupa Ordusu kurma çalışmalarını hızlandıracağı tahmin edilebilir. Nitekim, AB dışişleri bakanları, Haziran 2003’de Selanik’te yaptıkları doruk toplantısında, ABD’nin faşist “önleyici savaş” doktrinine yakın bir “güvenlik” stratejisi benimsediler. Doruk toplantısının kararına göre AB, “bir bunalımın patlak vermesinden önce harekete geçmeye hazır olmalıdır… Hızlı ve gerektiğinde uzun süreli müdahaleler için gereken stratejik kültürü geliştirmeliyiz.”
Bu doktrin, ABD’nin askeri gücünü dengeleyebilecek bir Avrupa askeri gücünü gerekliliğinin altını çiziyor ve Avrupa’nın ekonomik çıkarlarına vurgu yapıyordu. Doruk toplantısı kararında şöyle deniyordu:
“450 milyonluk bir nüfusa sahip ve dünya gelirinin yüzde 25’ini üreten 25 devletten oluşan bir birlik olduğu dikkate alındığında” AB’nin “önemli bir küresel aktör” olması gerekmektedir.
Bu kararları almak kolay da uygulamak zor. Önümüzdeki yıllar, emperyalistlerin “önleyici savaş”ları kadar, hatta ondan daha fazla işçi sınıfı ve halkların emperyalizme ve kapitalizme karşı kendi devrimci “önleyici savaş”larına tanık olacaktır.
(5) Devrimci proletarya bu gerici projenin yaşama geçirilememesine ne üzülecek, ne de dünya halklarının baş düşmanı ABD’ni frenleyebileceği gerekçesiyle böylesi bir emperyalist süper devletin oluşmasından yana tutum alacaktır. Lenin’in, Ağustos 1915’te kaleme aldığı “Avrupa Birleşik Devletleri Sloganı Üzerine” adlı makalesinde söylediği gibi, kapitalizm koşullarında Birleşik bir Avrupa, emperyalistlerarası yarışmanın keskinleşmesinin bir sonucu ve anlatımından başka bir şey değildir:
“Kuşkusuz, kapitalistler ve kapitalist devletler arasında geçici anlaşmalar olanaklıdır. Bu anlamda, Avrupa kapitalistleri arasında bir anlaşma olarak bir Avrupa Birleşik Devletleri olanaklıdır… ama hangi amaçla? Sadece, Avrupa’da sosyalizmin ortaklaşa ezilmesi, sömürge ganimetinin, sömürgelerin halihazırdaki bölüşümünde hakları büyük ölçüde yenmiş olan ve son yarım yüzyılda, geri, monarşist ve artık yaşlanmakta olan Avrupa’ya kıyasla çok daha hızla güçlenen Japonya ve Amerika’ya karşı ortaklaşa korunması amacıyla.” (Collected Works, Moscow, Progress Publishers, 1964, Cilt 21, s. 341-42)
(6) Küba Dışişleri Bakanlığı 11 Haziran 2003’de AB’nin Küba’ya ilişkin tutumu üzerine bir açıklama yaptı. AB emperyalistlerinin korkaklık, ikiyüzlülük ve teslimiyetçiliğinin sergilendiği bu açıklamada şunlar söyleniyordu:
“AB bir kez daha, Küba’ya ilişkin politikası konusunda ABD hükümetinin dümen suyunda yürümeye karar verdi…
“Alışılagelmiş diplomatik uygulamayı bir yana bırakan AB, 5 Haziran sabahı Küba’ya karşı cezai önlemler içeren komünikesini yayımladı ve uluslararası topluma, Kübalı yetkililere bir mektup yolladığını bildirdi. Bu mektup Küba Dışişleri Bakanlığı’na ancak o günün öğle sonrasında ulaştı.
Bu, dışişleri bakanlığımızı şaşırtmadı: Avrupa’nın büyük olasılıkla sözügeçen belgeyi Havana’dan önce Washington’un görmesini umduğunu çok iyi biliyorduk… 
“Küba, AB’nin ağzından ABD’ndeki ölüm cezasını lanetleyen tek bir sözcük bile duymadı. Küba AB’nin, çocuklara, zihinsel özürlülere ve konsoloslarıyla görüşme hakları bile gasbedilen yabancılara ölüm cezası uygulaması nedeniyle ABD’ni lanetleyen bir karar geçirmek için İnsan Hakları Komisyonu’nu zorladığına tanık olmadı. Küba, AB’nden geçen yıl, ABD’nde içlerinde iki kadının da bulunduğu 71 kişinin idam edilmesini eleştiren tek bir sözcük de duymadı. AB, neden ABD’ndekini değil de Küba’daki idam cezasını lanetliyor? Dolayısıyla, Küba AB’nin üzüntüsünü ciddiye almıyor; o, bu üzüntünün baştanaşağı ikiyüzlülük ve çifte ahlaki standartlarla lekeli olduğunu biliyor…
“AB, ABD’nin 11 Eylül’den bu yana, çoğu zaman sadece görünüşlerine bakarak ya da Müslüman oldukları için binlerce mahpusu (Guantanumo’da-b. n.) kilit altında tutması konusunda tek bir söz etmemiştir. En temel yasal güvencelerden bile yoksun olan bu insanlar yargı karşısına çıkarılmadıkları gibi, onların adları da açıklanmamıştır…
“AB’nin, ABD’nin Küba’ya karşı güttüğü saldırgan politikaya katılması, sadece, ‘ABD ile AB artık Küba’ya karşı ortak bir stratejide birleşebilecekler’ diyen ABD Dışişleri Bakanının değil, aynı zamanda hala ülkemizde ABD hükümeti hesabına çalışmakta olan terörist grupların ve onların Miami’deki sözcülerinin büyük bir sevince boğulmasına ve gürültülü alkışlarına neden oldu…
“Küba AB’nin, ne onu kınayacak moral otoriteye, ne de onu ilişkiler ve işbirliğine ilişkin bir ültimatomla tehdit etme hakkına sahip olduğu kanısındadır. Küba’nın aldığı kararları yargılama yetkisi sadece Küba halkı ve hükümetine aittir; bu kararlar tam bir meşruiyete sahip olup ülkemizin yasaları ve Anayasasının sağlam zeminine dayanırlar.
“Küba gibi bir ablukayla ve ABD’nin askeri tehdidiyle karşı karşıya bulunmayan AB, Küba halkının bağımsızlık hakkı için yürüttüğü savaşıma saygıyla bakmalıdır…
“Son olarak, Dışişleri Bakanlığı AB’ne, Küba’nın tam bağımsızlığını, İspanya’nın Kübalı yurtseverlerden habersiz olarak Küba’yı ABD’ne bıraktığı utanç verici Paris Anlaşması’nın ardından kurulan çürümüş bir yeni-sömürge topluma karşı yarım yüzyılı aşan bir savaşımı içeren uzun ve acı dolu bir sürecin sonunda kazandığını anımsatır.
 
”Küba, AB’nin son açıklamasının müdahaleci ve saygısız dilini reddeder ve AB’den Küba halkının istemediği çözümleri ona sunmaktan sakınmasını ister. Bununla birlikte Küba, Tarih bu ikiyüzlülük, çürüme ve korkaklığa son verir vermez kendileriyle en dostça ve içten bağları onurlu bir biçimde güçlendirmeyi umduğu Avrupa halklarına duyduğu saygı ve hayranlığı bir kez daha dile getirir.”   

 (7) 1 Eylül 2003 tarihli gazeteler ve basın ajansları, Ariel Şaron’un kendisini ziyaret etmek üzere İsrail’e gelmekte olan Javier Solana’yla görüşmeyi “sağlık nedenleriyle” reddettiğini yazmışlardı. AB kaynaklarına göre Solana haberi Amman’dan İsrail’e gelirken yolda öğrenmiş ve Amman’a dönerek oradan uçakla Şam’a gitmek zorunda kalmıştı.
(8) Fransa’nın, 1958’de yeniden devlet başkanlığına gelen Charles de Gaulle döneminde izlediği kendine özgü gerici dış politikaya göz atmak, bu ülkenin bugünkü yatıştırma politikasının korkak ve titrek niteliğinin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Fransa, 1958-69 döneminde ABD karşısında gerek daha önceki ve gerekse daha sonraki hükümetler döneminde olduğundan daha bağımsız bir politika izlemeyi başardı. Örneğin, de Gaulle daha o zamanlar, Kruşçev-Brejnev kliğinin önderliğindeki Sovyetler Birliği’nin –ABD’nin Soğuk Savaşı doktrininin temel varsayımının tersine- Batı Avrupa’yı ele geçirmek istediğine inanmadığını söylüyor, Fransa’nın ABD’nin nükleer şemsiyesi altından çıkarak kendi bağımsız nükleer gücünü kurması gerektiğini ileri sürüyor, nükleer konular da içinde olmak üzere bütün önemli sorunlarda ABD, İngiltere ve Fransa’nın aralarında kalıcı bir danışma mekanizması kurulması gerektiğini savunuyordu. Nitekim, Sovyetler Birliği’yle ve daha sonra Doğu Avrupa ülkeleriyle ilişkilerini geliştirme yolunu tutan Fransa, ABD’nin tepkisine rağmen 1964’te Çin Halk Cumhuriyeti ile de diplomatik ilişki kurdu. Fransa, 1966’da NATO’nun askeri kanadından çekildi ve bir yıl sonra ABD askerlerini, NATO karargah ve üslerini ülkesinden çıkardı. De Gaulle’ün başkanlığı döneminde Fransa; Laos ve Kamboçya gibi ülkeleri ABD’ne mesafeli durmaya teşvik etti ve ABD’nin Vietnam savaşına son verip Ulusal Kurtuluş Cephesi’yle görüşmesini savundu. Hem İsrail’le, hem de Arap ülkeleriyle iyi ilişkiler içinde olmaktan yana olan de Gaulle yönetimi sırasında Fransa, ABD’nin Ortadoğu’da tekyanlı bir biçimde İsrail’i desteklemesini eleştiriyor, kendisi bir yandan İsrail’in nükleer silah yapımına gizlice yardım ederken, bir yandan da bu ülkenin 1967 savaşıyla sınırlarını genişletmesini kınıyordu. Anglo-Amerikan egemenliğine karşı çıkan de Gaulle, Latin Amerika ülkelerini ABD hegemonyasından uzaklaşmaya teşvik ediyor ve 1967’de Kanada’nın Fransızca konuşan eyaleti Quebec’i ziyareti sırasında yaptığı bir konuşmada “Vive le Québec libre!”(“Yaşasın Özgür Québec!”) diyerek bir siyasal skandala yol açıyordu.
(9) Yahudi kökenli ilerici yazar İsrael Şamir, 14 Mart 2003 tarihli ‘Yahudi Gücünün Büyük Gizi Açığa Çıktı’ adlı makalesinde, Yahudi burjuvazisinin ABD medyasında sahip olduğu etki ve denetimi bir dizi çarpıcı örnekle açıklıyordu. Onun, Yahudi kökenli kişilerin bu alanda tuttukları yerlere ilişkin verdiği bilgiler şöyle özetlenebilir:

Sumner Redstone, 8 milyar dolar değerindeki Viacom’un sahibi. Viacom, CBS ile dünya çapında yayın yapan MTV’yi kontrol ediyor. Geçenlerde Redstone, Black Entertainment Television’u da satın aldı. CBS’in başında, İsrail’in ilk devlet başkanı David Ben-Gurion’un büyük yeğeni olan Leslie Moonves bulunuyor.
Michael Eisner, ABC’yi de elinde bulunduran Disney-Capitol Cities’in sahibi. Lloyd Braun ABC Entertainment’ın başında bulunuyor.
Neil Shapiro, NBC News’ın başkanıdır. NBC Entertainment’ın başında Jeffrey Zucker bulunuyor ve Jack Myers da bu kurumda önemli bir mevkide.
Fox’un sahibi Rupert Murdoch Yahudi olmamakla birlikte, onun şirketinin başında bulunan Mel Karamazin Yahudi. 
Başında Sandy Grushow’un bulunduğu Fox Entertainment’ın başkanı Gail Berman’dır. Murdoch çeşitli Yahudi hayır kurumlarından çok sayıda ödül almıştır.
Jamie Kellner, Turner Broadcasting’in başında bulunuyor.
Walter Issacson, bünyesinde Wolf Blitzer, Larry King, Paula Zahn ve Andrea Koppel’ı bulunduran CNN’in Haber Direktörüdür. 
Jordan Levin, Warner Bros. Entertainment’ın başında bulunuyor.
Howard Stringer, Sony Corp. of America’nın başında bulunuyor.
Robert Sillerman, Clear Channel Communications’ın kurucusudur. Ivan Seidenberg, Verizon Communications’ın başında bulunmaktadır.
Terry Semel, Yahoo’nun şirket yürütme müdürüdür.
Universal Entertainment’ın eski sahibi Barry Diller, USA Interactive’in başında bulunmaktadır.
Joel Klein, yayımcılık alanında dünyanın en büyük şirketler topluluğu olan Bertelsmann’ın Amerikan operasyonlarının başında bulunmaktadır.
Büyük Yahudi Amerikan Örgütleri Konferansı’nın başında bulunan Mort Zuckerman, US News and World Report ile the New York Daily News’un sahibidir.
Arthur Sulzberger, Jr., the New York Times’ı, the Boston Globe’u ve daha bir dizi yayım organını çıkarmaktadır.
Marty Peretz, açıkça İsrail yanlısı the New Republic’i çıkarırken, aynı konumda olan William Kristol da Weekly Standard’ın editörlüğünü yapmaktadır.
Donald Graham, Jr., Newsweek’in ve the Washington Post’un başında bulunmaktadır. İran-Kontra skandalıyla ünlenen Michael Ledeen ise National Review’nun editörüdür.
David Schneiderman, Village Voice’un ve daha bir dizi ‘alternatif’ haftalık derginin sahibidir.
 

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: