Baş Örtüsü Savaşı

Bir Uygarlıklar Çatışması mı?

Garbis Altınoğlu, 13-16 Ocak 2004

Bir süredir, özellikle Fransa’da, ama aynı zamanda Almanya ve diğer Batı Avrupa ülkelerinde Müslüman kızların bir bölümünün başörtüsü giymeleri konusunda giderek büyüyen bir tartışma var. Bu tartışma, başını Amerikan neo-faşistlerinin çektiği emperyalist burjuvazinin “terörizme” ve “İslami köktendinciliğe” karşı savaşım adı altında anti-Müslüman histeriyi ve İslamofobiyi kışkırttığı 11 Eylül 2001’i izleyen tüm bir dönem boyunca daha da yoğunlaşmış bulunuyor.

Tarihsel kökleri ve siyasal anlamı bakımından, halihazırda Aynı konuda Arap ve İslam halklarına karşı sürdürülen emperyalist haçlı savaşıyla zorunlu ve kopmaz bağları olmamakla birlikte, bir ölçüde bu savaşımı andıran bir savaşım yıllardır, hatta onyıllardır Türkiye’de de sürmektedir. Bugünkü tartışmada, barikatın bir yanında, laiklik, “modernizm” ve kadın hakları davaları adına başörtüsünün kamusal alan denen yerlerde giyilmesinin yasaklanmasından yana olanlar duruyor. Barikatın öte yanında ise, demokrasi ve özgürlük davaları adına başörtüsü (ve diğer dinsel semboller) üzerindeki bütün kısıtlamaların kaldırılmasından yana olanlar var. Ben burada, Marksist-Leninistlerin ve tutarlı demokratların tutkulu tartışmalara yol açan ve yakın gelecekte de yol açmaya devam edeceği beklenen bu çetrefilli soruna ilişkin tutum ve yaklaşımına ve karşı karşıya gözüken bu iki kampın yüzeyselliği ve burjuva doğasına açıklık getirmeye çalışacağım.
Emperyalizm: Baş Düşman

Bu sorunu ele alırken bütün tutarlı demokratlar, emperyalizm ya da tekelci kapitalizmin her tür siyasal gericiliğin ana kaynağı ve dünya işçileri ve halklarının en büyük düşmanı olduğu yolundaki Leninist öncülden yola çıkmalıdırlar. Aklıbaşında hiçbir insanın, olayların gelişiminin yeniden ve yeniden doğruladığı bu öncülün doğruluğunu yadsıyacağını sanmıyorum. Sadece emperyalizmin aklayıcıları ve budalalar, onyıllardır, dünya işçi sınıflarının ve emekçilerinin büyük ordusunun saflarını bölmek, onların devrimci savaşımlarını ezmek ve kendi kanlı egemenliklerini sürdürmek için ırkçılığı, militarizmi, şovenizmi, dinsel gericiliği, faşizmi aktif olarak özendiren, destekleyen ve doğuranın emperyalist burjuvazinin ta kendisi olduğu gerçeğini kabul etmeyeceklerdir. Dünyanın bugünkü efendileri, sömürülen milyarları dağınık bir durumda, bilimsel bir dünya görüşünden, berrak ve doğru bir stratejiden ve gerçekten devrimci bir öncüden yoksun durumda tutmayı sürdüremedikleri takdirde ne “ileri” kapitalist ülkelerde ne de yarı-sömürgelerde çok küçük bir azınlığın işçiler ve emekçiler üzerindeki oligarşik egemenliğini sürdürebileceklerini çok iyi bilmektedirler. Bu yüzdendir ki onlar, sömürülen sınıfları karanlıkta bırakmak, olayların gerçek niteliği konusunda kafakarışıklığı içinde tutmak, onları etnik ve dinsel esaslar temelinde bölmek, onların demokratik ve sısyalist bilinç edinmelerini ve örgütlenmelerini ve kapitalizme karşı savaşmalarını önlemek için en “demokratik” kapitalist ülkelerde bile diğer şeylerin yanısıra dinsel gericiliğin yardımına da fazlasıyla gereksinim duymaktadırlar. Sömürücü sınıflarla Kilise (ve Cami) arasındaki onlarca yıllık bağlaşıklığın ardında yatan asıl neden işte budur.
İslam’ın Yeniden Canlanışı

Günümüz emperyalist burjuvazisinin atası demokratik burjuvazi 18. ve 19.yüzyıllarda yoksul halk kitlelerinin gerçekleştirdiği devrimlerin basıncı altında feodalizme, monarşiye ve Kiliseye karşı ikircimli ve tutarsız bir savaşım sürdürmüştü. Bu, devletle Kilisenin birbirinden ayrılması ve bu ikincisinin gerici ve boğucu otoritesinin sınırlandırılması için de geçerlidir. Örneğin, 1789 Fransız Devrimi’nin yolundan ilerleyen ve işçi sınıfının siyasal iktidarı ele geçirme konusundaki ilk muzaffer girişimi olan 1871 Paris Komünü şu açıklamayı yapmıştı:
“Fransız Cumhuriyeti’nin en başta gelen ilkesi özgürlük olduğuna; vicdan özgürlüğü en başta gelen özgürlük olduğuna; yurttaşlara kendi inançlarına karşı dayatma anlamına gelen dinin parasal olarak desteklenmesi etik olmadığına; gerçekte dinadamları özgürlüğe karşı işlediği suçlarda monarşinin suç ortağı olduğuna göre, […Kilise’nin malları] Ulusun denetimi altına girecektir.” Ama daha tekelci kapitalizm çağı başlamadan burjuvazinin ana gövdesi gerici statükoyu korumak için dinsel gericiliğin safına geçmiş ve onunla birleşmişti. Bu bakımdan sömürücü sınıflar, ne Aydınlanma’nın ve 18. ve 19. yüzyılların burjuva-demokratik devrimlerinin bekçisi pozlarına girebilirler, ne de laikliği, dinsel gericilik karşıtlığını ve demokrasiyi savunma hak ve sorumluluğuna sahip olduklarını ileri sürebilirler. Burjuva-demokratik devrimlerin kazanımlarını savunma hak ve sorumluluğu işçi sınıfı hareketinin ve onun devrimci öncüsünün omuzlarındadır.
1980’lerde ve özellikle sosyal-emperyalist Sovyetler Birliği’nin başını çektiği revizyonist blokun çöküşünden sonra yarı-sömürge ülkelerdeki kitlelerin ulusal direnişleri ve demokratik savaşımları giderek dinsel bir renge bürünmeye başladı. Bu, 17. ve 18. yüzyıllarda modern sömürgeciliğin sahneye çıkmasından bu yana sömürgeci ve emperyalist egemenlik, sömürü, işgal ve kabadayılığın hedefi olmuş olan İslam dünyası için fazlasıyla geçerlidir. İslam’ın (ve bazı Latin Amerika ülkelerinde “kurtuluş teolojisi”nin ve başka ülkelerde benzer akımların) bu yeniden canlanışı hiç de şaşırtıcı değildir. Bu, Fransa, İtalya vb. ülkelerdeki büyük ve etkili komünist partilerinin İkinci Dünya Savaşı-sonrası dönemde sağa doğru evriminin, 1970’li ve 1980’li yıllarda dünya komünist hareketinin giderek zayıflamasının, aynı dönemde Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki sol-ulusalcı burjuva rejimlerin başarısızlıklarının, Kruşçovcu ihanetin ardından Sovyet bloku ülkelerinin giderek yozlaşmasının ve 1990’ların başında çökmelerinin sosyalizmin saygınlığı ve Marksizm-Leninizmin etkisine ağır bir darbe indirmesinin sonucudur. Bu koşullarda, genelde yarı-sömürgeler ve özelde İslam ülkeleri işçileri, yarı-proletaryası ve ezilen halklarının hoşnutsuzluk, muhalefet ve öfkesi giderek daha fazla sosyalist-olmayan ve özellikle dinsel kanallara yöneldi. (1)
Başını ABD’nin çektiği dünya emperyalizminin 11 Eylül’den çok önce “siyasal İslam”ı, yani Müslüman ülkelerin işçileri ve halklarını baş düşman ilan etmesinin ve Fas’tan Endonezya’ya kadar uzanan büyük jeografik alandaki bütün anti-emperyalist güçleri hedef alma, yalıtma ve yoketme manevralarına girişmesinin esas nedeni budur. (2) Amerikan neo-faşistleri “uygarlıkların çatışması”na ilişkin sözde teorileriyle bunun ideolojik temellerini de oluşturmuşlardı. Örneğin, Samuel Huntington’un tanınmış ve geniş bir biçimde reklamı yapılmış olan “Uygarlıklar Çatışması” adlı makalesi 1993 yazında yayımlanmıştı. Demek oluyor ki, 11 Eylül eylemi ABD emperyalizminin yükselmekte olan emperyalist devletlere ve işçilere ve halklara karşı giriştiği dünya ölçeğindeki siyasal-askeri saldırının dönüm noktası gibi görünmekteyse de, bu saldırının altyapısı Sovyet blokunun çöküşünün hemen ardından oluşturulmuştur.
Başörtüsü Sorununun Gerçek Boyutları

Başörtüsü sorunu ve onun daha geniş ölçekli etkileri işte bu uluslararası bağlamda ele alınmalıdır. Yukardaki değinmelerden anlaşılabileceği üzere, Marksist-Leninistler ve tutarlı demokratlar hiçbir zaman ve hiçbir koşul altında dinsel gericiliğe, obskürantizme ve ortaçağcılığa karşı savaşım adına emperyalist burjuvazi ve onun uzantılarıyla birlikte saf tutamazlar. Bununla birlikte onlar, yandaşları, sözümona demokrasinin savunulması, genelde diğer kültürlere ve dinsel özgürlüklere ve özelde İslam kültürü ve törelerine saygı uğruna savaşım verenlerle birlikte de saf tutamazlar. Neden? Çünkü, başörtüsü giyme özgürlüğü savaşımı, bu kampanyada yer alan halkın ve gençlerin çoğunluğunun duyguları ne olursa olsun aslında başörtüsü giyme özgürlüğü savaşımı değildir. Dahası bu, yalıtılmış ve tek başına bir sorun değil, Müslüman işçilere ve gençlere geri ve gerici bir yaşam tarzı ve yanlış ve yapay siyasal gündem dayatma kampanyasının bir parçasıdır. Başörtüsü giyme özgürlüğü savaşımı, kadını toplumsal yaşamdan dışlama ve Müslüman emekçilere geçmişte kalmış gelenekleri dayatma savaşımıdır. Son çözümlemede, başörtüsü giyme ve İslami yaşamın eski kurallarına geri dönme talebi, köle statüsüne indirilme talebinden farksızdır. İslami kimliği ve Şeriat’ı (İslami yasa) muhafaza etme adına bu kampanyanın başını çekenler, peçe takma, zina yapan kadınların taşlanarak öldürülmesi, zina yapan erkeklerin kamçılanması, hırsızların ellerinin kesilmesi, başka dinlere geçen Müslümanların öldürülmesi, bir erkeğin birden fazla kadınla evlenme hakkı vb. gibi İslami kuralları da savunmaktadırlar ve/ ya da savunmak zorundadırlar. Dolayısıyla bu kavganın ilerici ya da demokratik olan hiç, ama hiçbir yanı yoktur.
Marksist-Leninistler ve tutarlı demokratlar özellikle azınlıkların, ezilen ulusların ve din ve mezheplerin dinsel inançları da içinde olmak üzere onların kültür, gelenek ve törelerine saygı gösterirler; ancak bu onların, ne bütün gelenek ve töreleri, özellikle de geri ve gerici gelenek ve töreleri otomatik olarak onamaları, ne de dini ideoloji olarak onamaları ve kendi materyalist tutumlarını yadsımaları olarak anlaşılabilir.
Stalin, “Marksizm ve Ulusal Sorun” adlı makalesinde Springer ve Bauer’in kültürel-ulusal özerklik programını eleştirirken şöyle diyordu:
“Ve Avusturya Sosyal-Demokratlarının programının ‘halkların ulusal özelliklerinin muhafaza edilmesi ve geliştirilmesine’ ilgi gösterilmesini buyurması hiç de rastlansal değildir. Bir düşünün: Kafkasötesi Tatarlarının Shakhsei-Vakhsei festivalinde kendi kendilerini kamçılamaları gibi ‘ulusal özellikleri’nin ‘muhafaza edilmesi’ ya da Gürcülerin kan davası gibi ‘ulusal özellikleri’nin ‘geliştirilmesi’!…” (“Marxism and the National Question”, Works 2, 1953, Moscow, s. 341)
Tabii, ben devrimci bir önderlikten ve demokratik ve sosyalist bilinçten yoksun olmaları nedeniyle zalim ve adaletsiz kapitalist sisteme olan hoşnutsuzluk ve öfkelerini çarpıtılmış bir tarzda, İslam’ın “o eski güzel günlerine” dönüş özlemi biçiminde dile getiren Müslüman işçi ve gençlerin tepkilerinin meşruiyetini yadsımıyorum. Ama bu Müslüman işçi ve gençler, günümüzden 1400 yıl önce o günün toplumsal ve ekonomik anlayışları uyarınca yazılmış metinlerin ve kuralların, 21. yüzyılın gereksinimlerini karşılayıp karşılayamayacağını kendilerine sormalıdırlar. Müslüman işçi ve gençler, emperyalist ve Siyonist saldırganlığa, feodal ve geri geçmişe geri dönerek değil, ancak kapitalizmin yüzlerce yıllık evrim süreci içinde yaratmış olduğu pozitif uygarlık ve kültür değerlerini assimile ederek karşı konulabileceğini anlamak zorundadırlar. Ve onlar, bütün haksızlık ve adaletsizliklere, onların anası olan kapitalizme ve emperyalizme, ancak ABD, Japonya, Almanya gibi “ileri” kapitalist ülkelerdeki işçi ve gençler de içinde olmak üzere tüm dünyanın ezilen ve sömürülen emekçilerinin ortak savaşımıyla son verilebileceğini anlamak zorundadırlar.
AEL Olayı

Ne yazık ki, bazı “ilerici ve anti-emperyalist” Müslüman kişiler ve örgütler de tam da yukarda değindiğim türden yanlış ve yapay bir gündemi öne çıkarmışlardır. Önderi Dyap Ebu Caca’nın günümüz Batı Avrupa’sında bile Şeriat’ın uygulanmasını savunduğu bilinen AEL (Arap Avrupa Ligası) buna bir örnek oluşturmaktadır. Geçen yıl, örgütün ideoloji ve politikasını açıklamak amacıyla AEL üyelerine gönderdiği bir mektupta Ebu Caca şöyle diyordu:
“AEL’in ideolojisi iki siyasal hareketin, Arap Ulusalcı hareketiyle İslamcı hareketin, sentezinin ürünüdür. AEL Müslüman-demokratik bir toplum projesi olan bir ulusal harekettir…
“Ulusal-kültürel kimlik (Arap/Amazig) dinimizin ilk savunma hattıdır. Onu yitirecek olursak, daha sonra İslam’ı yitiririz. Doğal ve zorla assimilasyon sürecine karşı koyabilmek için Avrupa’nın içinde, kimliğimizi ve dinimizi koruyabilmemizi ve geliştirebilmemizi sağlayacak İslami ve Arap kurumlar demeti inşa etmemiz gerekiyor…
“Avrupa’da yürüttüğümüz ulusal politika, assimilasyona karşı savaşımla sınırlı olmakla kalmayıp asıl anayurdumuzla bağımızı koruyabilmemiz için de önem taşımaktadır. Arap anayurdumuzda el Şura ve onun işgal ve zulümden kurtuluşu ana hedeflerimiz arasında yer alır. Sonal hedefimiz, el Şura altında Arap Federal Devletidir. Bu Arap devleti, İslami Ümmetin yüreğini oluşturacak ve bütün Müslüman devletlerinin konfederasyonunun gerçekleştirilmesi doğrultusunda atılmış çok büyük bir adım olacaktır. Bütün bu hedeflerin, bugünkü kurulu düzen sahiplerinin gerek burada ve gerekse Arap anayurdunda halkımız için öngördükleriyle bağdaşmadığı son derece açıktır…” (Dyab Ebu Caca’dan Tüm AEL Üyelerine Mektup”)
Modern burjuva toplumu koşullarında Şeriat’ın uygulanmasını savunmak, ulusal ve dinsel kimliğin inşasını öne çıkarmak, “el Şura altında” kapitalist “bir Arap Federal Devleti”nin kurulmasını hedeflemek ve doğal assimilasyona da karşı çıkmak suretiyle AEL ve benzer Müslüman gruplar, emperyalist medyanın yoğun biçimde propagandasını yaptığı İslam halkları ve toplumlarına ilişkin çarpıtılmış imgeyi pekiştirmekten başka bir şey yapmamaktadırlar. Böylesi bir çizginin, Avrupa’da yaşayan göçmen ve “yabancı işçi ve gençlerin gerçek çıkarlarına hiçbir biçimde hizmet etmediğini belirtmek bile gereksiz; tersine, aşağıda da göstermeye çalışacağım gibi bu çizgi onları yanlış yola sürükler ve obskürantizme, ortaçağcılığa ve geniş yerli işçi sınıfı ve gençlik kitlelerinden yalıtılmaya mahkum eder.
Yapay ve Yanlış Bir Gündem

Daha da önemlisi, modası geçmiş bir Arap ve Müslüman kimliği ve yaşam tarzı uğruna yürütülen bu kampanyanın Müslüman işçi, emekçi ve gençlere yanlış ve yapay bir gündem sunması ve onların dikkatlerini emperyalist zulüm ve savaşa, kapitalist sömürüye, militarizme, ırkçılığa ve faşizm tehlikesine karşı savaşıma ilişkin gerçek görevlerden uzaklaştırmasıdır. Böylesi geri ve gerici bir gündemi öne çıkarmak suretiyle AEL ve benzer gruplar Müslüman işçileri “aşırı öğeler ve köktendinciler” olarak gösterme, onları yerli (ve diğer Müslüman-olmayan göçmen) işçilere yabancılaştırma, yerli işçi sınıflarının saflarında ırkçılığı ve yabancı düşmanlığını geliştirme ve böylelikle işçilerin ve ilerici güçlerin saflarını bölme çabalarında tekelci sermayeye yardım etmektedirler. Amerikan neo-faşistleri, İsrail Siyonistleri ve İngiliz emperyalistlerinin oluşturduğu şer üçgeninin genel olarak Müslüman halkları ve özel olarak Irak, Filistin, Afgan halklarının ve diğer Müslüman halkların direnişini karalamaya ve onları yalıtmaya çalıştığı ve emperyalist burjuvazinin, “ileri” kapitalist ülkeler de içinde olmak üzere her yerde işçilerin çetin çabalar sonucu elde edilmiş ekonomik ve siyasal kazanımlarına karşı bir saldırıya giriştiği bugünkü konjonktürde, bu kampanya özellikle zararlı ve tehlikeli bir rol oynamaktadır.
Dahası, emperyalist ve Siyonist işgale, yabancı düşmanlığı ve ayrımcılığa Şeriat ve ortaçağcılık bayrağı altında savaşıma girişmekle AEL ve benzer gruplar, tekelci sermaye ve emperyalizme, Aydınlanma’nın, hoşgörünün, demokrasinin, kadın haklarının, uygarlık ve kültürün vb. savunucusu pozuna bürünme olanağı vermektedirler.
Ve en önemsizi olmamakla birlikte sonuncu olarak da bu gruplar dünyanın efendilerine “İslami aşırı öğeleri” dizginlemek için yeni anti-demokratik baskı yasaları geçirme gerekçesi sağlamaktadırlar. AEL’in yaklaşımı, 1871-1890 yılları arasında Alman İmparatorluğu’nun başbakanı olan ve Kulturkampf (kültür savaşımı) bayrağı altında Katolik Kilisesini denetim altına almak isteyen, ama sonunda militan bir Katolikliğin doğmasına yol açan Bismarck’ın yaklaşımının tersyüz edilmiş bir versiyonu gibidir.
Friedrich Engels Dühring’i eleştirisinde, onu bir yandan dine ideolojik ödünler vermekle, bir yandan da sosyalist toplumda dini yasaklama sahte-devrimci çizgisini öne sürerek “Bismarck’ı sollamakla” suçlamıştı. “Demir Şansölye”nin 1870’lerde Kulturkampf adına Almanya’da Katoliklere uyguladığı baskı geri tepti; bu baskı militan Katolikliği güçlendirdi ve “siyasal saflaşmalardan çok dinsel saflaşmaları öne çıkardı ve işçi sınıfının ve diğer demokratik öğelerin bazı katmanlarının dikkatini sınıf savaşımının ve devrimci savaşımın ivedi görevlerinden en yüzeysel ve sahte bir burjuva din-karşıtlığına çekti.” (V. I. Lenin, Marx, Engels, Marxism, 1978, Pekin, s. 280) Benzer bir tarzda, işçi sınıfının ve diğer ilerici güçlerin savaşımları ile engellenemediği takdirde AEL gibi grupların kampanyaları da Hristyan köktendinciliğinin ve Müslüman-karşıtı önyargıların ve sözümona uygarlıklar çatışması demagojisinin güçlenmesine yardım edecektir.
Toplumlarının sömürgeci geçmişlerinden ötürü, Avrupa ve Amerika işçileri zaten, kriz dönemlerinde görece kolay bir tarzda manipüle edilerek açık ırkçılık halini alabilecek bir sömürgeci zihniyetin kamburunu taşımaktadırlar. Böylesi tuzaklardan kaçınabilmek için genel olarak ilerici güçler ve özel olarak ilerici Müslüman işçi ve gençler ilkeli ve doğru bir taktiksel çizgi izlemek zorundadırlar; eğer emperyalist burjuvazinin örtülü Müslüman-karşıtı ve işçi-karşıtı manevra ve propagandalarını dizginlemek ve püskürtmek için ellerinden gelen her şeyi yapmazlarsa en azgın düşmanlarının elini güçlendirmiş olacaklardır.
Marksist-Leninistler Ayrımcılığın Bütün Biçimlerine Karşıdırlar

Sömürülen ve ezilen kitlelerin savaşımlarını din bayrağı altında sürdürmeyi bu reddediş, Müslüman ya da diğer azınlıklara karşı baskının ya da Müslüman ya da Müslüman-olmayan göçmen işçi ve gençlere karşı ayrımcılığın onanması olarak anlaşılamaz ve gösterilemez. Marksist-Leninistler ve tutarlı demokratlar ayrımcılığa, zorla assimilasyona (ama doğal assimilasyona değil), yabancı düşmanlığına, İslamofobiye, ulusal zulme ve ırkçılığa ve özellikle Müslüman ve Müslüman-olmayan azınlıkların baskıya tabi tutulmasına karşı çıkmış ve göçmen ve “yabancı” işçiler ve gençler için tam hak eşitliğini talep etmişlerdir. Ne var ki, bu talebin gerçekleşmesi bütün uluslardan ve din ve mezheplerden işçilerin en üst düzeyde dayanışmasını ve birliğini ve işçi sınıfını etnik ve dinsel doğrultuda bölme yolundaki bütün çabaların sistemli ve bilinçli bir biçimde reddini gerektirir. Göçmen Müslüman (ve Müslüman-olmayan) işçi ve gençlerin demokratik haklar ve eşit statü için savaşımları, ancak işçi sınıfının ana gövdesinin emperyalizme ve kapitalizme karşı savaşımına kopmaz bağlarla bağlandığı ölçüde başarılı olacaktır.
Ulusların haklarıyla Sosyal-Demokrasinin (yani Marksizmin) programının ‘gerçek anlamı’ arasında bir çelişme görenlerin argümanlarını çürütürken Stalin şöyle diyordu:
“Sosyal-Demokratların programında din özgürlüğüne ilişkin bir madde vardır. Bu maddeye göre, herhangi bir grup insanın istediği dine mensup olma hakkı vardır: Katoliklik, Ortodoks Kilisesinin dini vb. Sosyal-Demokratlar, ister Ortodoks Kilisesinin üyelerini, isterse Katolikleri ya da Protestanları hedef alsın, dinsel baskının tüm biçimlerine karşı savaşım vereceklerdir. Bu, Katolikliğin ya da Protestanlığın vb., ‘programın gerçek özüyle çelişmediği’ anlamına mı gelir? Hayır, gelmez. Sosyal-Demokratlar her zaman Katolikliğin ve Protestanlığın baskıya uğramasını protesto edeceklerdir; onlar her zaman ulusların istedikleri dine mensup olma hakkını savunacaklardır; ama onlar aynı zamanda, proletaryanın çıkarlarının doğru bir kavranışı temelinde sosyalist dünya görüşünün zaferini sağlamak için Katolikliğe, Protestanlığa ve Ortodoks Kilisesinin dinine karşı ajitasyon yürüteceklerdir.” (Works 2, 1953, Moscow, s. 368)
Materyalist olmasından ötürü Marksizm, dine ve idealizmin bütün biçim ve belirtilerine karşıdır. Ama bu, Stalin’in de gösterdiği gibi, dini hedef alan baskıyı onama anlamına gelmez. Marksist-Leninistler, işçileri ve diğer emekçileri, proletaryanın bilimsel dünya görüşüyle aydınlatmaya çalışırlar. Fakat, aynı zamanda diyalektiksel materyalistler oldukları için dinin kitleler üzerindeki etkisine yol açan koşulları ve bunun nedenlerini anlarlar. Dinin etkisine yol açan o koşulları değiştirmeksizin ve nedenleri ortadan kaldırmaksızın, yani dinin toplumsal kökleriyle hesaplaşmaksızın, tüm ateizm vaazları ve din-karşıtı propaganda boşa gidecektir.
Sonuç

Dünya komünist ve işçi sınıfı hareketinin zayıflığı nedeniyle, Batı Yakası ve Gazze’nin sokaklarında, Afganistan’ın dağlarında, Fransa’nın ve Türkiye’nin varoşlarında vb. din bir kez daha güçlü bir alternatif siyasal akım haline gelmiştir. Bu sahte alternatif, kitlelerin bu afyonu din-karşıtı propaganda ve “geri katmanların kültürel aydınlanması” yoluyla ortadan kaldırılamaz. Emperyalist ülkelerin saldırgan ve gerici iç ve dış politikaları ve kapitalizmin işleyişinin ürünü olan yoksulluk ve adaletsizlik işçi sınıfının devrimci saldırısıyla önlenemediği ve durdurulamadığı sürece, İslami köktendincilik destek kazanmayı sürdürecektir; devlet yasakları, ayrımcılık ve baskı onu zayıflatmak yerine güçlendirecektir.
Değişik İslamcı grupların politika ve yaklaşımlarının kısmen ilerici ve anti-emperyalist yanlarına rağmen, tam çürüme ve yozlaşma aşamasına varmış kapitalizmden başka bir şey olmayan modern emperyalizme karşı feodalizmin ve ortaçağcılığın silahlarıyla savaşılamaz. (3)
Örneğin, İslam zengin ile yoksul arasındaki uçurumu, bir çeşit gönüllü vergi olan zekat aracılığıyla çözmeyi önerir. Fakat bütün işçiler, korkunç boyutlara ulaşmış olan gelir eşitsizliğinin hayırseverlik ve ahlak vaazları yoluyla çözülemeyeceğini anlayacaklardır. Bu sorun ancak, burjuvazinin işçileri sömürmesine son vererek, yani kapitalist sınıfın mülksüzleştirilmesi ve üretim araçlarının toplumsallaştırılması yoluyla çözülebilir.
Üretici güçler ve teknoloji alanındaki muazzam ilerlemelere, sözde uluslaraşırı tekellerin olağandışı büyümesine, dünya siyasal sahnesinde meydana gelen radikal değişikliklere, “ileri” kapitalist ülkelerin işçileriyle yarı-sömürgelerin işçi ve emekçileri arasındaki ekonomik mesafenin daha da açılmasına ve dünya komünist ve işçi hareketinin dağınıklığı ve zayıflığına vb. rağmen objektif olarak insanlığın sosyalizmin ve sınıfsız toplumun inşasına her zamankinden daha yakın olduğu açıktır; bu aynı zamanda iki büyük ve antagonist kampın karşı karşıya olduğu anlamına gelir: “İleri” ülkelerdeki emperyalist burjuvazi ve onun yarı-sömürgelerdeki bağlaşık ve uşakları gericiliğin kampını oluştururken dünyanın her yerindeki işçi sınıfları, diğer emekçiler ve ezilen uluslar devrim kampında yer almaktadırlar. Son çözümlemede, bu iki kamp arasındaki çelişme ancak kapitalist-emperyalist sistemin yıkılması ve tüm dünyada sosyalizmin zaferi yoluyla çözülebilecektir. Bu bağlamda, Müslüman işçilerin, emekçilerin ve gençlerin emperyalizme, Siyonizme ve İslam dünyasındaki ve başka yerlerdeki gerici ve faşist diktatörlüklere karşı tümüyle meşru öfkesi ve devrimci potansiyeli, emekçi insanlığın sonal kurtuluşu savaşımına anlamlı bir tarihsel katkı yapabilecektir. Ama bu, ancak sömürülen Müslüman kitleler Marksizm-Leninizmle aydınlatıldığı ve işçi sınıfının öncüsü tarafından seferber edildiği ve yönetildiği takdirde gerçekleşecektir.
NOTLAR
(1) Örneğin Fransa’da siyasal İslamın etkisinin artışı, onyıllardır sürekli olarak sağa kaymakta ve işçi-karşıtı, göçmen-karşıtı ve şovenist politikalar benimsemekte olan Sosyalist Parti’nin (PC) ve Komünist Parti’nin (PCF) ihanetleriyle doğrudan ilişkilidir. Bu, aynı zamanda, genel olarak Arap ve İslam halklarının aşağılanması ve Filistin halkının ABD emperyalistleri ve Siyonistler tarafından ezilmesiyle ilişkilidir. Afganistan ve Irak’ın işgali Müslüman gençliği ve halkının haklı kızgınlığını daha da büyütmüştür. Türkiye’de kitlelerin burjuva parlamenter partilerin çürüme ve dejenerasyonuna ve güçlü Türk ordusunun sivil siyasal eliti perde arkasından kontrolüne duyduğu öfke, askeri kliğin, burjuva basınının ana gövdesinin ve yargının engelleme, dezenformasyon ve karalama kampanyalarına rağmen Kasım 2002’de yapılan seçimlerde “ılımlı”, yani emperyalizm-yanlısı AKP’nin büyük bir zafer kazanmasına yol açtı
(2) Tabii, gevşek bir biçimde siyasal İslam olarak adlandırılan bu heterojen akımın yeniden canlanmasının temelinde, genel olarak İslam ülkelerinde kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak burjuvazinin güçlenmesi ve özel olarak bazı İslam ülkelerinin petrol gelirinin artması ve 1980’lerde ABD ve bağlaşıklarının Sovyetler Birliği’ni zayıf düşürme amacıyla Afganistan’da ve başka yerlerde İslami köktendinciliğe sunduğu destek gibi bazı başka ve ikincil nedenler de vardır.
(3) Filistin’deki HAMAS ve İslami Cihad gibi gruplar ya da Afganistan, Lübnan, Irak vb gibi ülkelerdeki benzer gruplar, emperyalist ve Siyonist saldırganlara ve onların uşaklarına karşı direndikleri ölçüde objektif olarak ilerici bir rol oynayabilirler ve oynarlar. Bununla birlikte, yarı-feodal ve yarı-burjuva sınıfsal nitelikleri ve gerici İslami ideolojileri, bırakalım kapitalizme karşı çıkmalarını, onların kendi toplumlarında köklü demokratik değişikliklere girişmelerine izin vermez. İslam’ın temel ilkeleri, özel mülkiyeti, bireysel girişimciliği, sınıf ayrımlarını ve sömürüyü onamaktadır. Bu tür gruplar, özellikle iktidara geldikleri durumlarda saf değiştirebilirler ve değiştireceklerdir de; İran devriminin tarihsel deneyiminin de berrak bir biçimde gösterdiği gibi o zaman onlar silahlarını daha devrimci gruplara, ezilen uluslara ve işçi sınıfına çevireceklerdir.

Garbis Altınoğlu, 13-16 Ocak 2004

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: