DEMİR KÜÇÜKAYDIN NE YAPMAK İSTİYOR? (İkinci Bölüm)

doc2.gif 

17-23 Şubat 2004

Bu yazının ilk bölümü (Demir Küçükaydın Ne Yapmak İstiyor? 1) 12-17 Aralık 2002 tarihini taşıyordu. Yazının ikinci bölümü yaklaşık 15 aylık bir arayla yayımlanıyor. Bu pek de alışılmadık ve hiç de olağan sayılamayacak gecikmenin beni okurlardan özür dileme ve onlara kısa da olsa bir açıklama yapma yükümlülüğüyle karşı karşıya bıraktığı açık. Bu gecikmenin birinci ve belirleyici nedeni, dikkatimi daha ivedi, yakıcı ve önemli konular üzerinde yoğunlaştırmamdı. Yazının adında dile getirilen sorunun –yani D. Küçükaydın’ın ne yapmak istediği sorusunun- yanıtının 1. bölümde kısmen verilmiş olmasının da 2. bölümü kaleme almakta ağır davranmakta bir sakınca görmememe yol açtığını söyleyebilirim.

                               Giriş

Yazının ikinci bölümüne, birinci bölümün bitiminde yer alan paragrafla başlamak istiyorum. Burada şöyle deniyordu:
“Yazının bu bölümünde, başlıkta sorduğum ‘DEMİR KÜÇÜKAYDIN NE YAPMAK İSTİYOR?’ sorusunun yanıtını yalnızca bir yere kadar ve bir ölçüde verdiğimi sanıyorum. Onun, kafa karıştırmaya, Kürt halkının ve ulusal hareketinin içine itildiği bunalım ve demoralizasyonu derinleştirmeye, TDH’nin, özellikle radikal devrimci kanadıyla Kürt ulusal hareketi arasındaki sınırlı iletişim ve etkileşimi de ortadan kaldırmaya ve Kürt ve Türk proletaryası ve emekçi yığınları arasındaki karşılıklı güvensizliği derinleştirmeye çalıştığını iyi-kötü gösterebildiğimi sanıyorum. D. Küçükaydın’ın –Abdullah Öcalan’ınkilerle büyük ölçüde ya da tamamen çakışan- stratejik yaklaşımı ve önerilerinin ne anlama geldiğini ve hangi siyasal amaçlara hizmet ettiğini ise yazının bir sonraki bölümünde ele almaya ve göstermeye çalışacağım.” Şimdi, burada verilen sözü yerine getireceğim.

           PKK/ KADEK/ Kongra-Gel’in Geldiği Nokta
Yazının ilk bölümünün kaleme alındığı tarihten bu yana geçen 15 aylık sürede yaşananlar, özellikle 11 Eylül 2001 sonrası izlediği daha saldırgan politika bağlamında, Ekim 2001’de Afganistan’ı işgal eden ABD’nin Mart 2003’de Irak’a girmesi, Türk gericiliğinin ABD ile yaşadığı zikzaklı ve sıkıntılı uşaklık ilişkisi, Amerikan neo-faşistlerinin Ortadoğu’da uzun süre kalmaya ve bölgeyi kendi stratejik çıkarları doğrultusunda yeniden biçimlendirmeye niyetli olduklarının daha da belirginleşmesi ve bunun Kürt halkının ulusal kurtuluş davası üzerindeki yansımaları vb., D. Küçükaydın’a ve onun dolayımıyla PKK/ KADEK/ Kongra-Gel çizgisine yönelttiğim eleştirileri doğruladı. Bu süre içinde, Irak ve Ortadoğu’da güç dengelerinin değişmesine bağlı olarak A. Öcalan’ın –ve dolayısıyla Türk gericiliğinin- üzerindeki etkisi ve yönlendirme gücü daha da azalan Güney Kürdistan’daki KADEK yönetimi daha da fazla KDP-KYB çizgisine yaklaştı ve büyük ölçüde ABD emperyalizminin güdümüne girdi.
Yazının birinci bölümünde PKK/ KADEK yönetimi içinde, çok kaba bir anlatımla biri ABD-yanlısı, diğeri Türkiye yanlısı olarak nitelenebilecek ve ikisi de Kürt emekçilerinin ve bölge işçi sınıfı ve halklarının çıkarlarına düşman iki “farklı çizgi”nin varlığına değinmiş ve şunları söylemiştim:
“Bu, asla tam ve berrak olmayan saflaşmada A. Öcalan, zorunlu olarak Türk egemen sınıflarının ve Genelkurmayının çıkarlarını, -her ne kadar A. Öcalan’a saygıda görünürde kusur etmese de- PKK/ KADEK yönetiminin çoğunluğu da, esas olarak ABD emperyalizminin çıkarlarını savunur gözüküyorlar.” Daha sonra, A. Öcalan’ın Temmuz 1999 gibi görece erken bir tarihte ‘Türk devlet yetkililerine iletilmek üzere Cezaevi Yönetimi’ne verdiği’ mektuptan aşağıdaki alıntıyı sunmuştum:
“Yapabileceğim, gücüm oranında özellikle PKK’den kaynaklanan amacı çoktan aşan ve çok büyük dış güce, kişiye çıkar aracı haline gelen bu gidişe dur demektir… Devlet seviyesinde dış güçlerin bunu kullanmaları daha tehlikeli ve iş hızla o kulvara doğru da yuvarlanıyor…
“Umut ve beklentim mahkemeden sonra devletin -illa beni veya PKK’yi resmen muhatap kabul etsin demiyorum- uygun bir yöntemle gerçekten tüm sorunların kilidi haline gelmiş bu silahlı çatışmayı kalıcı olarak sona erdirmek için, duyarlı, bilimsel ve durumumuzu bütün boyutlarıyla gözönüne alan bir planlamayla gündemleştirmesi ve payıma düşen görevleri belirlemesidir. Şu anda etkileme gücümüz sona erdirmeye uygundur. Uzun sürmesi kontrolü kaybettirebilir. Çünkü çok çıkar ve güç üzerinde oynuyor… Irak, K. Irak herşeyden önce Türkiye’nin zayıf karın bölgesidir. Darbe er veya geç oradan vurulmaya çalışılacaktır… İşbirlikçi Kürt oluşumu ne kadar Türkiye’nin denetiminde de olsa bu haliyle er veya geç Türkiye’nin aleyhinde en önemli rolü oynayacaktır. Çünkü kullanılmaya çok müsaittir. Bu oluşumun bu biçimiyle doksanlar sonrasında oluşumu; dünya dengeleri içinde Sovyetlerin çözülüşünden sonra Türkiye’nin kaçınılmaz olarak yükselecek konumunu, bölgedeki etkinliğini frenlemek, hatta kendine bağlamak için çok yönlü geliştirildiğinden kuşku duymamak gerekir… Olan da şimdiden bu demin söylediğim tüm stratejik güçler daha şimdiden kendi Kürdünü, oluşumunu yaratmış, hatta benim dışımda temel güç olarak PKK’yi de parselleme planlarını hazırlamışlardır…” (Ö. Politika, 7 Temmuz 1999)  Ve ardından şu yorumu yapmıştım:
“PKK/ KADEK yönetiminin, A. Öcalan’ın deyişiyle ‘İşbirlikçi Kürt oluşumu’ planına yatması, onun, ‘tüm stratejik güçler’in (yani bölgeye ilgi duyan ABD, İngiltere, İsrail, İran vb. gibi devletlerin) kendisinin, yani onun ağzından konuşan Türk gericiliğinin inisiyatifi dışında ‘PKK’yi de parselleme planlarını hazırlamış’ oldukları yolundaki saptaması, ABD’nin Türk Genelkurmayının sıcak bakmadığı Irak operasyonu konusunda A. Öcalan sessiz kalırken PKK/ KADEK yönetiminin bunu hararetle desteklemesi ve hatta bu operasyonda görev talep etmesi vb. hep bu saflaşmanın, belirtileridir.”
Burada, Türk egemen sınıfları içindeki bölünmeler ve Türk gericiliğinin ABD karşısındaki güçsüz ve teslimiyetçi ya da işbirlikçi konumu nedeniyle PKK/ KADEK/ Kongra-Gel içindeki bu ABD-yanlısı/ Türkiye yanlısı saflaşmasının hiçbir zaman kesin ve berrak olmamış olduğunun altını çizmeliyiz. Bir zamanlar, Güney Kürdistan’da özerk bir devletin kurulmasını asla kabul edemeyeceklerini ve hatta bunu bir savaş nedeni sayacaklarını ve zorla engelleyeceklerini ileri sürenlerin, Ortadoğu’yu yeniden dizayn edeceğini açıklamış olan ABD’nin, Balkanlar ve Kafkasya da içinde olmak üzere burunlarının dibine yerleşmesi, hatta bir biçimde Türkiye’yi kuşatması üzerine artık bu durumu adeta sineye çekmiş gözükmelerinin en önemli nedeni işte bu ABD uşaklığıdır.
Gelinen noktadaysa, yukarda sözünü ettiğim türden bir saflaşmadan söz etmenin büyük ölçüde anlamsız hale geldiğini, bunun artık geride kaldığını söylemek bir abartma sayılmamalıdır; A. Öcalan’a gösterdiği biçimsel ve törensel saygıya rağmen artık PKK/ KADEK/ Kongra-Gel yönetimi yazgısını büyük ölçüde ABD’ne bağlamış ve bunu yaptığı ölçüde de teslimiyetçi-reformist bir küçük-burjuva ulusal hareketi olmaktan da çıkarak, gerçek ve potansiyel işbirlikçi Kürt burjuvalarının bir örgütü haline gelmeye başlamıştır. Bunda kuşkusuz, Türk egemen sınıflarının, siyasal esneklik ve öngörüden yoksun saldırgan/ terörist zihniyet ve yaklaşımı da önemli bir rol oynadı. PKK (ve daha sonra KADEK), 1998 Eylülü’nde ilan ettiği ateşkesi bugüne değin sürdürmesine, A. Öcalan’ın 15 Şubat 1999’da korsanvari metodlarla yakalanıp Türkiye’ye getirilmesinin ardından yargılanıp idama mahkum edilmesine rağmen bazı kırıntılar karşılığında Türk gericiliğine teslim olma ve onunla uzlaşma çabalarını ısrarla sürdürdü. Ağustos 1999’da gerillalarını Türkiye sınırları dışına çıkarma kararı alan PKK/ KADEK, Ağustos-Eylül 2000’de TSK ile KYB’nin Güney Kürdistan’daki gerillalarına karşı giriştikleri operasyonlara ve TSK’nın 2002 ve 2003 yılları içinde Türkiye Kürdistanı’nda giriştiği askeri saldırılara ve Güney Kürdistan’daki provokasyonlarına, asgari kendini savunma eylemleri dışında herhangi bir yanıt vermedi; Nisan 2002’de adını KADEK olarak değiştirirken Kürt sorununun “barışçı” çözümüne bağlılığını bir kez daha doğrulayan ve Türk gericiliğine pek çok “barış” çağrısı yapan PKK’nın aldığı yanıt, 3 Kasım 2002 seçimlerinde Emek, Barış ve Demokrasi bloğunun milyonlarca oyunun hiçe sayılması, Kürtçe eğitime sayısız engeller çıkarılması, barışçı kitle gösterilerinin vahşice saldırılar, DEP milletvekillerinin hapiste çürütülmesine devam edilmesi, 13 Mart 2003’de HADEP’in kapatılması, gene 2003 yılı içinde “Topluma Kazandırma Yasası” adı altında yeni bir pişmanlık yasasının dayatılması ve gerek ABD ile ve gerekse İran ve Suriye ile birlikte Kürt ulusal direnişini tümüyle ezme ve gerillayı silahsızlandırma  girişimleri vb. oldu.
Kuşkusuz, şimdilerde PKK/ KADEK/ Kongra-Gel yönetimine damgasını vuran, bu Türk gericiliğine daha mesafeli ve ABD-yanlısı yaklaşımın belirtileri daha önce de fazlasıyla mevcuttu. A. Öcalan’ın yakalanmasından yıllar önce tasfiyeci bir rotaya girmiş bulunan ve Kürt sorununun “çözümü” için liderinin ağzından ABD ve AB emperyalistlerine bir dizi çağrı yapmış bulunan PKK, özellikle 11 Eylül 2001 eyleminden hemen sonra reel politiker niteliğine uygun olarak ABD ile daha açık bir biçimde flört etme belirtileri göstermeye başlamıştı bile. PKK, 11 Eylül eyleminin hemen ardından Washington’a başsağlığı mesajı göndermeyi ihmal etmedi; Başkanlık Konseyi üyelerinden Murat Karayılan ise, Afganistan’a 7 Ekim’de başlayan ABD saldırısının öngününde PKK’yı Amerikan neo-faşistlerine pazarlamaya çalışıyor, Irak ve Ortadoğu halklarının kanlarının dökmek için onlardan görev talep ediyor, yani onlara milislik yapmayı öneriyordu:
“Şimdi anlaşılıyor ki ABD, bu olayla birlikte yeni bir konsept geliştiriyor. Dünyanın çeşitli ülkelerinde, bölgelerinde ve en temelinde Ortadoğu’da, Kafkasya’da yeni bir düzenleme geliştirmek istiyor. Bu sadece ABD değil, genel anlamda NATO politikasına dönüşebilir. Dolayısıyla yeni düzenlemede Kürtlerin bu yeni süreci hassasiyetle ele almaları ve kendilerine bir yer yapmaları gerekiyor. Bizim yaklaşımımız budur…
“Irak’a yönelik bir plan gelişirse, bu yeni süreç Güney’e çok yönlü olarak yansıyacaktır. Şimdi iki şey var: Irak’a yönelik mücadelede Güneyli Kürtler mi esas güç olarak görevlendirilecek, yoksa Türk ordusu mu?” (Ö. Politika, 2 Ekim 2001, abç) Bu dönemde, PKK Parti Meclisinin ve diğer öndegelen PKK yöneticilerinin de aynı doğrultuda bir dizi benzer açıklamalar yaptıkları biliniyor. Örneğin PKK’nın, “11 Eylül süreci”ni ve neo-faşist Bush kliğini ve onun politikalarını olumlulayan 8. Kongresi’ne sunulan Politik-Pratik Çalışma Raporu’nda şöyle deniyordu:
”Her şeyden önce, Ortadoğu üzerindeki mücadele, statükoculukla değişim ve dönüşüm arasındaki bir mücadeledir; bir başka ifadeyle 20. yüzyıl sistemini olduğu gibi sürdürmeyi istemekle bunu insanlığın yaşadığı ekonomik, sosyal, kültürel ve ideolojik gelişmelere ve yine Ortadoğu’da temel olan Filistin ve Kürt sorunlarının çözümüne uygun olarak değiştirmek ve yeni bir sistem yaratmak isteyen güçler ve anlayışlar arasındaki bir mücadeledir; 20. yüzyıl sistemiyle insanlığın ihtiyaç duyduğu daha barışçıl ve demokratik olması gereken 21. yüzyıl sistemi arasındaki bir mücadeledir. Ortadoğu barış projesini ve uluslararası komployu yürüten ABD yönetimi başarısızlığa uğradıktan sonra Amerika’da yeni bir yönetim işbaşına gelmiş, Irak merkezli olarak bir Ortadoğu müdahalesini içeren yeni bir projeyi, akıllı yaptırımlar projesini hazırlayıp uygulamaya koymak istemiştir. Ancak uluslararası alanda ve bölgesel düzeyde eski statükoyu savunan güçler bu projenin pratikleşmesini engellemişlerdir. Özellikle uluslararası alanda Rusya, Fransa, Çin ittifakı, bölgesel planda Türkiye, İran, Irak, Suriye ittifakı, yerel planda KDP-YNK ittifakı böyle bir projenin hayata geçmesini engellemiş, eski statükonun sürdürülmesini istemiştir.

İşte böyle bir rejimin yarattığı tıkanıklık ve onu aşma keskinliği, 11 Eylül olaylarını ve bu temelde üçüncü dünya savaşını gündeme getirmiştir. 11 Eylül süreci en fazla Ortadoğu’da, Irak’ta eski statükoyu korumak isteyen güçlere darbe vurmuş, statükoculuğa darbe indirmiş, bu güçleri kısmen geriletmiştir.” (“Ortadoğu’da halkların federasyonlaşması demokrasiye ve barışa vesile olacaktır”, Serxwebun, Nisan 2002, abç)
Gene PKK/ KADEK yöneticilerinden Cemil Bayık, 19 Ocak 2003’de, yani ABD’nin Irak’a saldırısından iki ay önce Ö. Politika’da yayımlanan röportajında,
“ABD’nin müttefikleriyle birlikte Irak’a müdahale etmesi, bölge çapında yeni koşullar yaratacaktır. Kürt halkının mücadelesini başarıya götürme fırsatı ortaya çıkacaktır.” diyordu. Irak’ın işgalini izleyen dönemde bu “ABD-yanlısı” yaklaşımın daha da derinleştiğini, doruk noktasına yaklaştığını söyleyebiliriz. Aynı gazetenin, 9 Ağustos 2003 tarihli sayısında yer alan “KADEK’ten Tarihi Hamle” başlıklı haberde ise artık ipini ABD’nin ipine bağladığı anlaşılan örgütün bu taktiksel yaklaşımı daha da çarpıcı bir biçimde formüle ediliyordu. Habere göre, KADEK Genişletilmiş Yönetim Kurulu’nun 25-31 Temmuz 2003 tarihleri arasında yapılan toplantısında kabul edilen ’Barış İçin Demokratik Çözüm’ adlı kararda şöyle deniyordu:

“Demokratik çözüm amacına ulaşmak için gerçekleştirdiğimiz bu devrimsel çıkış halkımızın, kadro, militan ve savaşçı yapımızın, yurtsever ve demokrat çevrelerin çabaları ile başarıya ulaşacaktır. Uluslararası topluluk ve demokratik güçler buna değer biçecek ve katkılarını sunarak, başarıda rollerini oynayacaklardır. Zamanını doldurmuş rejimler ve yapıların tarihe karışmalarının daha hızlı gerçekleşmesi yaşanacak, zafer demokratik güçlerin olacaktır…

“Rejimlerin dağılmayla karşı karşıya gelmeleri, muhalefetin ise boşluğa düşüp zorlanması ABD müdahalesine karşı geniş bir gerici direniş cephesini de yaratmıştır. Türkiye, İran, Suriye ittifakının çekirdeğini oluşturduğu bu direniş cephesi, Saddam rejimi taraftarlarına moral vermiş, onları silahlı direnişe yöneltmiştir. Denilebilir ki Türkiye’nin oligarşik rejimi kendi önderliğinde değişime karşı olan bütün güçleri birleştirerek müdahaleyi başarısızlığa uğratma ve statükoyu korumanın çok yönlü savaşımını başlatmıştır. Böylece klasik güçler önleyemedikleri müdahaleyi Irak’la sınırlandırıp başarısızlığa uğratmayı temel stratejik yaklaşım olarak benimsemişlerdir…
 
“Yeni sömürgelerdeki oligarşik, otokratik, teokratik ve monarşik nitelikli diktatörlük rejimleri, toplumsal gelişmenin önünde engel konumunu ifade etmektedirler. Bununla birlikte bu ülkelerde sermaye ihracı kapitalist ekonominin verimli hale getirilmesine yetmemektedir. Globalleşme, meta-sermaye ve tekniğin ihraç edilmesinin önündeki bütün ulusal sınırların aşılmasını gerektirmektedir. Diğer taraftan dünyanın her yerinde toplumların üretim sürecine istekli katılımları toplumsal gelişmenin vazgeçilmez bir gereği haline gelmiştir. Bütün bunlar kapitalizmin yeniden yapılanmasını demokratikleşmeye endekslemiştir. Eğer kapitalizm kendisini üretmek istiyorsa, demokratikleşmeyi geliştirmek zorundadır. Aksi durumda sosyalist sistemin başına gelenler kapitalist sistemin de başına gelecektir. Bu gerçeklerden hareket edilirse, ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesi, dış değişim dinamiği olma özelliğine sahiptir. Bağımlılık temelinde de olsa demokratik gelişmeyi vazgeçilmez görecektir. Dolayısıyla egemen statükonun aşılması ve yerine demokratik bir gelişmenin konulması, kapitalizmin yeniden yapılanmasının acil bir ihtiyacıdır.” (abç)
Burada ortaya konan bu, gerçeklerle taban tabana karşıt görüşlerin zavallı, gerici ve emperyalist-uşağı karakterini sergilemeye kalkışmak okurun zekasına hakaret anlamına gelirdi. Ben sadece, globalleşme denen sürecin özellikle Afrika emekçileri başta gelmek üzere ”geri” ülkelerin işçi ve emekçilerini daha da yoksullaştırdığı ve uluslararası tekellerin güç ve zenginliğini katladığı gerçeğini yadsımanın, daha da gericileştiği ve her tarafından kan ve irin fışkırdığı bu dönemde kapitalist-emperyalist sistemin, anti-demokratizm, militarizm ve dejenerasyon ürettiği olgusunun üzerinin örtülmesinin, üstelik dünya çapında işçi sınıfı ve halklara karşı topyekun ve “önleyici” bir savaş açmış bulunan ve kanlı ve kirli sicillerine her gün yeni suçlar eklemekte olan neo-faşist ABD emperyalizmini ”demokratik” bir güç olarak tanımlamanın ve Irak halkının ABD işgaline karşı direnişini Türk (ve İran ve Suriye) gericiliğinin yönlendirdiğini ileri sürmeye cüret edebilmenin, dönekliğin ve ihanetin doruk noktası olduğunu belirtmekle yetineceğim. Yukardaki yazının yayımlanmasından yaklaşık üç ay sonra, yani 26 Ekim 2003’de yapılan bir kongrede kurulan Kongra-Gel’in çizgisine işte bu yaklaşım damgasını vurmuştur. (1)
Burada, PKK/ KADEK’in içinde yer almamakla birlikte onunla dirsek teması içinde bulunan ve “değişim” projesinin en hararetli savunucularından kıdemli Kürt politikacı Yaşar Kaya’nın görüşlerine de kısaca değinmekte yarar var. Hasan Bildirici’nin Ekim 2003’de Ö. Politika’da yayımlanan röportaj dizisine konuk olan Kaya şöyle diyordu:
“PKK, Kuzey Kürdistan’da fukara bir köylü hareketidir. Burjuva ayağı eksik olduğu için büyük sıkıntıların içine girdi. Madem demokratikleşeceğiz, biz bunları ve geçmişi felsefi olarak tartışmak zorundayız…
“Bugün Kürtlerin Amerika’da çaba gösteren otuz adamı yok. Lobileri yok. Amerika’ya giren Kuzey Kürdistanlı Kürt yok. Bunu birilerinin izah etmesi lazım. Köylü derneğinde oturup, ben yarın Van’da veya Diyarbakır’da nasıl milletvekili olurum hesabında olmak, Kürt gerçeğinin dışında olmaktır. Gidip bu hayalleri kendi köylerinin derneklerinde kursunlar… Dünyada çok önemli gelişmeler oluyor. Kürtler bunu iyi kavramalıdır. Bugün Kürtler, artık Amerika’nın Ortadoğu’da temel müttefiğidirler. Kürt kurumları bunu iyi görmeli. Biz dağdakilere bir şey olmasın diye gece dua ettik. Sabahları da Amerika ile temas kurmalarını istedik…
“Artık Ortadoğu’da herkesin elinde bir yol haritası vardır. Kuzey Kürtleri’nin Yol Haritası açıklıkla tartışılmalıdır. Uzak bir stratejide, ulusal birliğe, Kürtler arası barışa, demokratik çözüme evet. Dört yılda Demokratik Cumhuriyet’i bile kabul etmeyen inkarcı ve imhacı stratejiye karşı yeni strateji konulmalıdır.” (H. Bildirici, “En Çok Kürtler Değişmeli”, Ö. Politika, 12 Ekim 2003, abç) Yazgısını ABD’ye bağlamış olan potansiyel Kürt işbirlikçi burjuvazisinin tipik bir temsilcisi olan Kaya’nın bu sözleri söylemesinde ve A. Öcalan’ın iflas etmiş sözde Demokratik Cumhuriyet stratejisinin bir yana bırakılmasını istemesinde şaşılacak bir şey yok. Çünkü o yıllardır benzer görüşleri dile getiriyordu. Örneğin o, PKDW (Sürgünde Kürdistan Parlamentosu) başkanı sıfatını taşıdığı 1999’da Kürt ulusunun S. Hüseyin rejimine karşı ABD’nin milisi gibi kullanılacağını söylediği bir yazısında, aynı şeyi Kuzey Kürdistan için de şu sözlerle savunuyordu:
“Bir defa şurası şüphe götürmez ki, öncelikle Ortadoğu’da, özellikle de Türkiye’de istikrar ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları için çok önemliydi. Güney Kürtleri Saddam’a karşı kullanılacaktı. Ama acaba daha büyük güç olan Kuzey Kürtleri için, ABD ne düşünüyordu? Bu konuya ABD’nin bigane olduğunu kimse söyleyemez. Hele hele Kuzey’de, Doğu’da ve Güney’de halkın tabanına dayanan PKK gibi yaygın güçlü bir Kürt partisi var iken… Esas politikalara bakılırsa ABD’nin Kürt sorununu çözmesi için Türkiye’ye tanıdığı
on yıllık müddet sona ermiş, Türkiye ne askeri, ne demokratik yolla bunu hal edememişti. Bu artık ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarına zarar veriyordu.” (Ö. Politika, 18 Haziran 1999, abç)
Bu bölümü kapatmadan önce, Ö. Politika‘nın, Kongra-Gel’in kuruluşu haberini veren 16 Kasım 2003 tarihli sayısında yayımlanan “Kongra-Gel Kuruldu” başlıklı habere değineceğim. Bu yazıda, örgütün lideri Zübeyr Aydar “Değişim olmazsa bölge ülkelerinin akıbetinin Irak benzeri biçimde gelişeceği ve dış müdahalelerin kaçınılmaz olacağı uyarısında bulun”uyor, yani onları ABD sopasıyla tehdit ediyordu. Yazıda daha sonra, Kongra-Gel’in Kuruluş Bildirgesine yer veriliyor ve şunlar söyleniyordu:
“Egemen sistemle karşıtları arasında insan hakları, demokrasi, kadın özgürlüğü ve ekolojik konularda geniş bir konsensus oluştuğu ifade edilen bildirgede, kamuoyunun artan etkisiyle tüm toplumsal güçlerin temel uzlaşmalara kaymak zorunda kaldığı anlatıldı. Bildirgede Kürt demokratik hareketini son 30 yıllık mücadele birikimi ve bölgede yaşanan yeni gelişmeler doğrultusunda yeni bir program ve köklü bir örgütsel yeniden yapılanma görevi beklediği belirtilerek, KONGRA-GEL kuruluşuyla benimsenen yeni çağın demokratik ve ekolojik toplum modelinin ilkelerinin KNK Onursal Başkanı Abdullah Öcalan’ın Özgür İnsan Savunması’yla çizdiği dile getirildi…” (abç)

Yazıda Bildirgenin, ABD işgalcilerinin oluşturduğu kukla yönetimi “demokrasiden yana” bir güç olarak tanımladığı ve ABD’nin Irak’ı işgalini desteklediği ve Kongra-Gel’in bölgeye yönelik “düzenleme”, yani işgal ve müdahale operasyonlarında ABD ile birlikte hareket edeceği açıklanıyordu:
“Irak’taki yeni duruma da değinilen sonuç bildirgesinde, Demokratik Federal Irak’ın Ortadoğu’da demokrasinin gelişiminde önemli bir kilometre taşı olduğu belirtilerek, başta geçici yönetim konseyi olmak üzere demokrasiden yana tüm parti, örgüt ve cemaatlere demokrasi paydasında buluşmaları ve ittifak yapmaları çağrısında bulunuldu…
“ABD’ne de seslenilen bildirgede, ABD’nin Saddam rejimine müdahale ederek Ortadoğu’da yeni bir süreci başlatmasını olumlu olduğu belirtilerek, bu yaklaşımın yapıcı bir boyuta ulaşmasının Kürt sorununun kalıcı çözümüyle mümkün olabileceği ifade edildi. Bildirgede ayrıca, Kongra-Gel’in kuruluşunun ABD’nin bölgeye yönelik düzenlemelerine katkı sağlayacağına işaret edildi.” (abç)
Bütün bunlar, sadece PKK/ KADEK/ Kongra-Gel’in geldiği noktayı göstermekle kalmıyor; bunlar aynı zamanda gelinen noktada, kendi darkafalılığının, korkaklığının ve siyasal miyopluğunun kurbanı, ama aynı zamanda emperyalist bağımlılık ilişkilerinin tutsağı olan Türk gericiliğinin A. Öcalan’ın teslimiyetinin sağladığı engin olanakları değerlendirme esnekliği, cesareti ve uzakgörüşlülüğünü gösteremediğini, kabaca 2002’nin ortalarına ya da sonuna kadar A. Öcalan’ın denetiminde gözüken PKK/ KADEK yönetimi aracılığıyla ‘Kürt sorunu’nu kendi çıkarları doğrultusunda çözme şansını, en azından uzunca bir süre için heder ettiği ve treni kaçırdığı anlamına geliyor.

                             A. Öcalan’ın “Çözüm” Önerisi
Aslında, -objektif olarak Türk egemen sınıflarının, Avrasyacı olarak da niteleyebileceğimiz daha “ileri” ve uzakgörüşlü kesiminin çıkarlarının sözcüsü olan A. Öcalan Türk egemen sınıflarının ana gövdesini pek çok kez uyarmış ve Kürt ulusal kimliğinin tanınması ve Kürtçenin kullanımına izin verilmesi gibi son derece kısıtlı bir takım haklar karşılığında ulusal kurtuluş davasını satmaya hazır olduğunu yeniden ve yeniden duyurmuştu. Yakalanmasının ardından “ulusların kendi yazgılarını belirleme”, yani “ayrı devlet kurma” hakkının modasının geçtiği, hatta federasyon, otonomi vb. yaklaşımların bile yanlış olduğunu, yani üniter devlet sınırları içinde Kürt halkına bazı demokratik hak kırıntıları vermenin yeterli olacağını belirtirken A. Öcalan aslında Türk egemen sınıflarının bu kesiminin görüşlerini yansıtıyordu. O, Savunması’nda bunu şöyle dile getirmişti:

“70’lerde moda olan, ve uygulandığında sadece, ayrı devlet anlamında yorumlanan ‘ulusların kaderlerini tayin hakkı’ gerçekten, bu yorumuyla bir çıkmazdı. Kürdistan pratiğinde, sorunu yokuşa sürme yanı ağır basıyordu. Bunu, fiilen belirttiğim tarzda aşmaya çalıştım. Ancak, demokratik çözüm tarzının zenginliği karşısında, ayrı devlet, federasyon, otonomi ve benzeri yaklaşımların bile, geri ve bazen çözümsüzlüğe yol açtığını pratikte görünce; demokratik sistem üzerinde yoğunlaşma, bana çok önemli geldi.”
Dahası A. Öcalan, önerdiği türden bir açılımın Türkiye’nin nüfuz ve gücünün büyümesine yardımcı olacağının ısrarla altını çiziyordu. Anımsanacağı üzere o, Savunması’nda ve Esasa İlişkin Savunması’nda, Kürt sorununun “çözülmesi”nin ardından, Kürt halkının ve PKK’nın güç ve olanaklarının Türk egemen sınıflarının buyruğuna verileceğini ve böylelikle Türkiye’nin “bölgede lider bir ülke olarak hamle gücüne kavuşacağı”nı, “Ortadoğu’da liderlik” konumuna yükseleceğini, “Orta Asya’dan Balkanlar ve Kafkaslar’a kadar etkili olma” olanağına kavuşacağını vb. belirtiyordu.
Burada çizilen bu “iştah açıcı” tablonun fazlasıyla pembe olduğu söylenebilir. Ama, Türk egemen sınıflarıyla Kürt ulusal hareketinin teslimiyetçi önderliği arasında böylesi bir gerici uzlaşmanın gerçekleşmiş olması halinde, bunun Türkiye’nin ekonomik ve siyasal gücüne ve manevi otoritesine belli bir katkıda bulunacağı da yadsınamaz. Ne var ki, bu çizgi, köklü uşaklık geleneği, Türk-olmayan halklara düşmanlık ve özgüvenden yoksunlukla karakterize edilen ve ekonomik ve askeri bakımlardan emperyalizme bağımlı Türk egemen sınıfları arasında genel bir kabul görmedi; Türk gericiliğinin stratejik bir bakış açısından yoksun militarist ve zaptiye kafalı ana gövdesi, A. Öcalan’ın yakalanmasıyla elde ettiği fırsatı değerlendiremedi ve Kürt halkının direniş ruhu ve iradesinin kırılması, gerillanın silahsızlandırılması ve teslim alınması ve PKK/ KADEK’in çökertilmesi için çalışmanın ötesinde bir taktik geliştiremedi.
Aslında, A. Öcalan’ın yakalanmasından bugüne kadar PKK/ KADEK/ Kongra-Gel içinde, bu iki gerici eğilim arasında pek de üstü örtülü sayılamayacak bir çeşit iç savaş yaşandığını söylemek hiç de abartma olmayacaktır. ABD’nin 11 Eylül 2001 eyleminin ardından Ekim 2001’de Afganistan’a saldırması, Irak’a saldıracağının ve bölgede az-çok kalıcı bir güç olacağının ortaya çıkması, PKK/ KADEK yönetimini ABD’ne ve KDP-KYB çizgisine yaklaştırırken, Türk gericiliğinin –ya da onun bir kesiminin- A. Öcalan’ın ağzından PKK/ KADEK’e yaptığı eleştirileri yoğunlaştırmasına vesile oldu. Bu bağlamda, A. Öcalan’ın yaptığı pek çok açıklamadan bazılarını sunacağım.

A. Öcalan, Afganistan operasyonunun ardından Irak’ın gündeme geleceğinin konuşulduğu günlerde, Ö. Politika’ nın 9 Kasım 2001 tarihli sayısında yayımlanan yazısında, bu gelişmelerden sözederken, çoğu zaman yaptığı gibi ezen ulusun milliyetçiliği ile ezilen ulusun milliyetçiliğini aynı kefeye koymuş, hatta ezilen ulus milliyetçiliğini esas tehlike gibi göstermişti. O, Lenin’in anlatımıyla, “Her ezilen ulusun burjuva milliyetçiliği”nin “zulme karşı yönelmiş olan genel bir demokratik içerik taşı”dığı gerçeğini gözardı etmiş ve dolayısıyla Kürt milliyetçiliğini Türk gericiliğinin bakışaçısından yola çıkarak eleştirmişti:
“Dış güçler, ABD, İngiltere bu alanı bırakmaz, oyunlarını sürdürür. İngilizler 1920’lerden hatta 1800’lerden beri oynuyorlar, iki yüz yıllık oyun devam ediyor. Oynayan oynayacak, kabak yine Kürt ve Türk halkının başına patlayacak.” O, ardından, “çağın hastalığı” olarak nitelediği milliyetçiliği kendince mahkum etmişti:
“Sahte Kürtçüler, milliyetçiliğin peşinde koştu zırnık kadar yol alamadılar. Yediler, içtiler, tarikatçılık, şeyhlik yaptılar hala da devam ediyorlar. Devletle anlaştılar, İngilizlerle, ABD ile anlaştılar kendileri için, ailelerini yaşatmak için. Ama Kürtlerin de hakkı, hukuku, demokrasisi var. Bunları yok saydılar. Sahte Kürtçülerin Kürtlüğü bela getirir…
“1925’ten beri oynanan oyun boşa çıkarılmalı. Doğrusu cumhuriyetin demokratikleşmesi fırsatını İngiliz oyunu nedeniyle Kürtler ve Türkler kaçırdı, bu halen aşılamamıştır. Türkler ve Kürtler bunu aşmak zorundadır.” A. Öcalan sözlerini şöyle sürdürecekti:
“Atatürk’ün de söylediği, Türk-Kürt kardeşliği, stratejik ortaklık temelinde çözüm Türkiye içinde sağlanabilir…”
Bundan yaklaşık bir yıl sonra A. Öcalan, 13 Ekim 2002’de Ö. Politika‘da yayımlanan bir yazısında şöyle diyordu:
“Barzani ve Talabani hala İngilizlerin oyununa geliyor. 1920’lerde oynanan oyun yine oynanmak isteniyor. Biz oyunu bozmalıyız. Kürtler demokrasiye muhtaç, olması gereken demokratik yapılanmadır. Güney’deki federal devlete karşı değilim ama özünün demokratikleştirilmesi gerekir. Amerika Ortadoğu’yu kendi çıkarları için demokratikleştirmeye çalışıyor. Bu özde bir demokratikleşme değildir. Biz halkın kendi gerçek taleplerini esas alan bir demokratikleşmeyi hedef almalıyız. Kürt parlamentosunun özü demokratik olmalı. YNK ve PDK’nin yüzde 50, yüzde 50 kendilerini ifade ettiği bir parlamento eksiktir ve demokratik iradeyi temsil etmez. Demokratik olmadığı için 1992’de bu parlamento bize savaş açmıştı.” (abç) A. Öcalan, ABD’nin Irak’a saldırısından yaklaşık iki ay sonra yayımlanan iki ayrı açıklamada bu görüşlerini daha da çarpıcı bir biçimde koyacak, Barzani-Talabani çizgisini mahkum edecek ve “ABD-Kürt ittifakına” karşı “Türk-Kürt ittifakını” savunacaktı:
“En önemlisi de Türkiye için iki yol var. Kürtlerin arkasında büyük bir stratejik güç yerleşti. Tanklar toplar verildi. ABD bunu bilerek yapıyor. Daha da verilecek. İstediğin kadar silahlanıp tezlerini silahla savunabilirsin de diyebilir, Kürt ayrılıkçılığını Irak’ta olduğu gibi geliştirebilirsin diyebilir, bu tehlikeli bir yoldur. Halkları tüketen bir çizgidir. İsrail-Filistin gibi tehlikeli bir yoldur….
“Kürtleri 3 Müslüman güce karşı, Arap, İran, Türklere karşı kullanmaktır. Wolfowitz, Türkiye’ye ‘sen İran’la, Suriye ile ilişkiye geçersen seni vururum’ diyor. Türkiye zor durumdadır. Genelkurmay Başkanı o yüzden kuşatılmışız diyor. Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal misali…
“Kürtlerle Irak’ı çözdüler, yarın İran’ı da Kürtlerle çözecekler, Türkiye’yi de öyle çözecekler…
“Demokratik cumhuriyet temelinde birlik bütünlük istiyoruz. Cesaretle bunları savunmalısınız ve anlatmalısınız. Türkiye halkı korkuyor. Türk halkına güven verin. Aslında biz geçmişte Türkiye halkına kendimizi iyi anlatamadık. Biz ABD’den yana tavır almayız. Türkiye halkından yana tavır alırız. Bunu Türkiye halkına ve kamuoyuna iyi anlatın.” (“Diyalog Olmazsa Kayıplar Olur”, Ö. Politika , 11 Mayıs 2003, abç)

O, bir hafta sonra yayımlanan bir diğer açıklamasında, Ortadoğu’ya demokrasiyi ABD-İngiliz ittifakının değil, Ortadoğu halkları ve Kürt-Türk ittifakının getireceğini söyledikten sonra şunları ekliyordu:
“ABD İngiliz ittifakı getirmez. Kendi çıkarları doğrultusunda Ortadoğu’yu şekillendirecekler. Araplar da getiremezler. İsrail’le savaştalar. İran getirebilir mi? O da getiremez. Yönetimin zihniyet yapısı buna uygun değil. Peki kim yapabilir? Demokrasiyi Kürt-Türk ittifakı getirecek. Osmanlı İmparatorları bile ileriyi daha iyi görebiliyorlardı. Yavuz, doğu sınırını Kürtlerle güvenceye aldıktan sonra, Aden denizine kadar gidip Portekizlileri engelledi. Bu şovenler bunu da bilmiyorlar. Bir felsefi söz vardır: ‘Tarih ne ise günümüz de odur’ diyor. Kürt-Türk halkının stratejik ittifakı demokrasiyi getirecek. Tarihte birçok açılım böyle olmuştur. Tarihi bu ittifak yaptı, günümüzü de bu ittifak yapacak. Ne şoven Türk milliyetçileri ne de ilkel Kürt milliyetçileri bunu anlamıyor. Türkiye’de bir demokratikleşme eğilimi ve geleneği var. Kürtlerde de var. Ben bunu PKK ile geliştirmek istedim, tam başaramadım…
“Bu demokratik uzlaşı Ortadoğu’yu da dönüştürür. Abdülhamit bile konuşurken Kürt kardeşlerim diyordu. Abdülhamit, Kürtlere büyük değerler vererek İmparatorluğu yıkılmaktan kurtarmaya çalıştı. Benim demokratik çizgim Kürdistan ve Ortadoğu’da sonuç vermezse on binlerce insan ölür, çok acı çekilir. ABD küresel taarruza geçmiştir. Ortadoğu’yu kendisi açısından serbest bölge haline getirmek istiyor. Bu çizgisine gelmeyeni de tasfiye etmeye çalışıyor. Türkiye halkının büyük bölümü ABD’nin Türkiye’yi kendi çizgisine çekmesine karşı çıktı. 1 Mart tezkeresi bu nedenle reddedildi. Türkiye ABD çizgisine girmeye tümüyle hazır değil. Bu durumda ABD Kürt sopasıyla Türkiye’yi hizaya getirmeye çalışacak…
“KADEK güneyde Kürt parlamentosuna girer. Tank da top da verirler. Konsey üyelerine de yer verirler. ABD çıkarına olursa, devlet de kurdurur. Sonradan yüz üstü de bırakabilir. Sonuçta halklara kötü miras kalır.”(Ö. Politika, 18 Mayıs 2003, abç)
A. Öcalan, 23 ve 24 Ağustos 2003 tarihlerinde Ö. Politika‘da yayımlanan değerlendirme ve mesajlarında da şunları söyleyecekti:
“Nasıl ki, Irak Cumhuriyeti kaldırıldı şimdi de TC kaldırılacak. Belki şimdi değil bir iki yıl ya da beş yıl sonra olacak bu. Bunları Genelkurmay’a da, MİT’e de söylüyorum. Ben bir Kürt olarak Kürtlerin güçlenmesini isterim, devlet kurmalarına da bir şey demem, ama bu şekilde kurulan bir devlet yeni sorunlara yol açar. Acemlerle, Araplarla ve Türklerle çatışır bu devlet. Bu nedenle Türkiye, Kürt sorununu demokratik yoldan çözerek Ortadoğu’da Kürt sorununun demokratik çözümüne öncülük etmeli, Kürtler de hem Ortadoğu için hem de kendileri için hayırlı sonuçlar getirmeyecek devlet peşinde koşma yerine, halklarla özgür demokratik birlik çizgisi izlemeli, demokratik gücüyle tüm Ortadoğu’nun demokratikleşmesinin öncüsü olmalıdır…
“Ben kendi modelime ‘Büyük Demokratik Çözüm’ diyorum. ABD ve AB’yi aşarak yükselme modeli diyorum. Türkiye aydınlarına şu çağrıyı yapmak istiyorum: 1071’de Alparslan Silvan’da Kürtlerle ilişkiyi nasıl düzenlediyse, 1516’da Yavuz -egemen temelde de olsa- nasıl Kürtlerle ilişki düzenlemişse, 1920’lerde Mustafa Kemal Kürtlerle nasıl ilişki düzenlemişse; günümüz için de Türk aydınları, Kürtlerle ilişkiyi bunlar gibi düşünmelidir. Başbakana da bir çağrı yapıyorum. Cem Uzan gibi Allah’sız demiyorum, Allah’ına ve peygamberine bağlıysan Kürt kardeşlerine doğru yaklaş diyorum. Genelkurmay’a da çağrı yapıyorum. Soruşturmada bir temsilcileri “sorunun çözümünü ABD, Avrupa’ya bırakmayalım, kendi aramızda halledelim” demişti. Doğrudur. Ben de diyorum ki kendi aramızda halledelim. Genelkurmay’ı da buna çağırıyorum.” (abç)
Avukatları aracılığıyla yaptığı bir başka açıklama Ö. Politika’nın 22 Ocak 2004 tarihli sayısında yayımlanan A. Öcalan,
“Türkiye’deki bazı yetkililer ile Barzani’nin açıklamaları, Türk ve Kürt milliyetçiliğini çatıştırmaya yöneliktir. Böylesi bir ortamda Türkiye’de Kürtler, Irak’ta da Türkmen’ler baskılanacak. Türkiye, böyle bir sürece götürülmek isteniyor. Bu süreçte bizim duruşumuza ihtiyaç vardır. Bizim duruşumuz burada çözüm üretebilir. 1990’lardan beri oradaki çatışmayı bizim varlığımız önledi. Türkiye’de tüm demokrat güçlerin bu işin ciddiyetini anlaması gerekir. Şu an yürütülen birlik çalışmalarını olumlu buluyorum. Ancak bu sadece seçime yönelik olmamalıdır, daha stratejik bir hale getirilmeli ve tüm Türkiye’nin demokratikleşmesine hizmet etmelidir. Buna sıradan bir şekilde yaklaşılmamalı, demokratik Türkiye programı etrafında bütün solcular, demokratlar ve Kürtler bir araya gelmelidir.” diyor ve bundan yaklaşık bir ay sonra yaptığı bir başka açıklamada bir kez daha ABD’nin bölgeye ilişkin politikalarını eleştiriyor ve “bütün sol ve demokrat” güçlerin Emek, Barış ve Demokrasi bloku çatısı altında birleşmeleri için çağrı yapıyordu:
“ABD’nin büyük Ortadoğu politikaları gündemdedir…
“2000’lerle birlikte ABD bunu yürürlüğe koyuyor. ABD yönetimi bu projesini Afganistan ile başlattı. Sırasıyla Özbekistan, Türkmenistan, tüm Kafkasları kontrol altına aldı, Irak’ı düşürdü, Libya’yı da kontrol altına aldı. Mısır, Türkiye, Suudi endişeli. Bunların da çözülmeleri gündeme gelebilir. İran, Suriye hedef olabilir… Siyasal askeri bir çok alanda bu cephelerin mücadelesi gelişecek ve bu belirleyici olacak… Buna karşı halkların demokrasi cephesi kendini ne kadar örgütleyebilecek? Esas önemli olan bu.” (“Oyunu Bozalım”, Ö. Politika, 21 Şubat 2004, abç)

                                                        *     *     *     *     *

Dikkat edileceği gibi, A. Öcalan PKK/ KADEK’in ve genel olarak Kürt halkının ABD-İngiltere ekseninin ve onların hizmetinde olan KDP ve KYB’nin değil, Türkiye’nin (yani pratikte Türk egemen sınıflarının) yanında olması gerektiğini, tarih boyunca da bunun böyle olmuş olduğunu sistemli bir biçimde vurgulamakta, ABD-İngiltere çizgisini izlemenin Kürt ulusuna felaket getireceğini anımsatmaktadır. Ama o bunu yaparken, bir yandan da, Türk egemen sınıflarının ve Genelkurmayının katı, Kürt-düşmanı, şoven ve yadsımacı politikasını eleştirmekte ya da eleştirir gözükmekte, onları “demokratik açılım”lar yapmaya, hiç olmazsa Kürt ulusunun bazı haklarını tanımaya çağırmaktadır.
Kuşkusuz bunun bir nedeni, Kürt halkının yıllardır haklı taleplerini yanıtlamak için göstermelik adımlar bile atmadığı/ atamadığı için Türk egemen sınıflarına duyduğu ve giderek daha da büyüyen bütünüyle meşru ve haklı öfke ve güvensizliğini yatıştırma, kendisinin Kürt halkı ve PKK/ KADEK/ Kongra-Gel yönetici ve özellikle kadroları katındaki etkisini, prestijini ve inandırıcılığını ayakta tutma çabasıdır; A. Öcalan’ın aslında Türk gericiliğinin elinde ve onun tarafından manipüle edilen bir tutsak olmasına rağmen “bağımsız politika yapabilen bir önder” görüntüsünü sürdürebilme kaygısıdır. Aksi takdirde, daha yakalanmasından yıllar önce tasfiyeci politik çizgisini PKK’ya dayatmaya başlamış olan bu bayın Ankara’nın gözünde beş paralık bir değeri bile olmazdı. (2)
Ama, yukarda da değindiğim gibi bunun bir nedeni daha var. Yakalanmasından bu yana A. Öcalan, bir yandan Türk Genelkurmayı tarafından PKK/ KADEK’i paralize etme, hareketsiz bırakma, demoralize etme ve içten çürütme amacıyla kullanılırken, bir yandan da Türk egemen sınıflarının, ABD’nin boyunduruğunu atmayı değilse de hafifletmeyi hedefleyen -ve yakın zamana kadar- AB’nin askeri kliğin devlet aygıtı içindeki yerini küçültmeyi öngören planlarına karşı çıkan kesiminin, deyim yerindeyse daha “akıllı”, daha ihtiraslı, daha “bağımsız” kafalı ve yayılma heveslisi fraksiyonunun bir borazanı olarak kullanılmaktadır. Mart 2002’de Harp Akademileri Komutanlığı’nca düzenlenen “Türkiye’nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl Oluşturulur?” konulu sempozyumda konuşan zamanın Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç’ın “Türkiye’nin, Rusya Federasyonu ve İran’ı da içine alacak şekilde bir arayışın içinde olmasında fayda buluyorum.” biçimindeki açıklaması, bu yaklaşımın en çarpıcı örneklerinden biriydi.
ABD’nin Ortadoğu’ya yerleştiği ve Türkiye’nin komşusu haline geldiği bugünkü koşullarda, “A. Öcalan’ın yaklaşımı” Türk egemen sınıflarının (ve özellikle de orta burjuvazisinin ve ordunun orta kademesinin) daha geniş kesimleri tarafından giderek daha makul ve çekici bir savunma önlemi gibi algılanır hale gelmiştir. Irak’ta kendi güdümünde olmak kaydıyla otonom ya da “bağımsız” bir Kürt devleti kurma yoluna girmiş olan ABD’nin -Yaşar Kaya gibi düşünenlerin de umduğu gibi- Türkiye Kürtlerini de “özgürleştirme”ye kalkışabileceği düşüncesinin Türk burjuvazisi ve devletini düşündürdüğü, onları –ticari ve ekonomik ilişkilerinin güçlü olduğu- AB’nin yanısıra, Rusya ve hatta Çin gibi diğer emperyalist güçlerle daha yakın siyasal ilişkiler kurmaya özendirdiği yadsınamaz. Öteden beri, Batı Avrupa emperyalistlerinin Türkiye’yi zayıflatma ve hatta bölme çabası içinde olduğunu ileri süren askeri kliğin bu koşullarda AB’ne katılma ve belki Kıbrıs’taki kördüğümün çözülmesi konusundaki itirazlarını yumuşatması da güç dengelerindeki bu değişimin sonuçlarından biridir.
Rahatlıkla görülebileceği gibi, A. Öcalan’ın çizgisi ya da çözüm önerisi, a) Kürt ulusunun kendi yazgısını belirleme hakkının, yani ayrı devlet kurma hakkının yadsınmasını, yani Türkiye Kürdistanı’nın Türk gericiliği tarafından ilhakını meşru görmesini, b) Kürt halkının, ağalarının ve aşiret reislerinin yönetiminde yüzyıllardır Osmanlı sultanlarına ve Kemalist iktidara yapmış olduğu gibi, bugün de Türk egemen sınıflarına biat etmesini ve destek olmasını öngörmektedir.
Ama, klasik sömürgeciliğin hemen hemen bütünüyle ortadan kalkmış, Kürt halkının 1984-99 yılları arasında verdiği ulusal kurtuluş savaşı sırasında büyük bir özgüven edinmiş olduğu günümüz koşullarında 1930’ların, 1940’ların ya 1950’lerin statükosuna dönmeyi, en koyu Türk gericileri de içinde olmak üzere kimse öneremez ve böyle bir üslup ve yaklaşımla PKK/ KADEK’i A. Öcalan eliyle tasfiye politikasını yaşama geçiremezdi.  O halde, eğer gerçek ve uzun erimli çıkarlarını gözetecekse Türk gericiliği, Kürt ulusuna bazı demokratik hak kırıntıları vermeli ve bu yolla onun sadakatını satın almalı ve böylece tarihsel “Türk-Kürt ittifakı”nı yeniden canlandırmalı, yani kaba ve şoven Türk milliyetçiliği yerine inceltilmiş ve “demokratik” Türk milliyetçiliğini geçirmelidir. Hiç de yeni olmayan bu gerici-reformist çizgi 1970’li yılların başında da Doğu Perinçek’in başını çektiği Şafak revizyonistleri tarafından savunulmuş ve “Türkiye’de Milli Mesele” adlı yazısında İbrahim Kaypakkaya tarafından haklı olarak şöyle değerlendirilmişti:
“Kürt milliyetçiliğine bazı tavizlerde bulunan bir Türk milliyetçiliği: Şafak revizyonistlerinin milli meselede yaptıkları bütün gevezeliklerin ve şarlatanlıkların özeti budur.” Her tür ve renkten revizyonist ve reformistlerin yanısıra emperyalistlerin ve gerici egemen sınıfların daha uzakgörüşlü kesimlerinin ezilen ulusları ve özellikle onların emekçi yığınlarını bazı hak kırıntılarıyla aldatma çabalarına karşı Marksist-Leninistler her zaman şu doğru formülü savunmuşlardır: “Bütün uluslar için tam hak eşitliği; ulusların kendi yazgılarını belirleme, yani ayrı devlet kurma hakkı ve ezen ve ezilen ulusların işçilerinin birliği, ortak örgütlenmesi ve birleşik savaşımı!”
        A.Öcalan, D. Küçükaydın ve D. Perinçek’in buluştuğu nokta

Sosyalist kabuğu ve retoriğinden arındırıldığında D. Küçükaydın’ın yaklaşımının da A. Öcalan’ın yukarda ele aldığım yaklaşımıyla çakıştığı rahatlıkla görülecektir. Onun, PKK/ KADEK/ Kongra-Gel liderinin “Demokratik Cumhuriyet” ve “Ortadoğu Demokratik Federasyonu” türünden düşüncelerini öve öve göklere çıkarması ve buna bir dizi anti-Marksist teorik ve siyasal gerekçeler üretmeye çalışması, herhalde bundan olsa gerek. Örneğin, adeta Türkiye’nin, daha doğrusu Osmanlı İmparatorluğu’nun Çarlık Rusyası karşısındaki uzun süreli mevzi ve toprak kaybının rövanşını almaya girişmiş ve Pantürkizmin sözümona demokratik bir versiyonunun savunuculuğuna soyunmuş gözüken yazarımız, Ö. Politika ‘nın 22 Kasım 1999 tarihli sayısında yayımlanan “Rusya ve Türkiye” başlıklı yazısında şöyle diyordu:
“Bu iki ülke (yani Rusya ile Türkiye-b. n.), en azından üç yüz yıldır birbirleriyle savaş ve rekabet içinde bulunmaktadırlar. İkisi de Bizans’ın güçlü kültürel etkilerini taşıyan bu iki ülke arasındaki rekabette, üç yüz yıl boyunca gelişen ve büyüyen ve stratejik  insiyatifi elinde bulunduran Rusya oldu; Osmanlı hep geriledi. Şimdi üç yüz yıllık bu eğilimin tersine dönmesi söz konusu. Bu da Türkiye’nin önüne eşine az rastlanır bir olanak olarak çıkıyor. Türkiye’nin bu tarihsel olanağı kullanıp kullanamayacağını ise önümüzdeki dönemdeki gelişmeler belirleyecek…
“Türkiye, Kafkas ve Balkanlara bir örnek ve çıkış yolu sunabilir. Bunun için yapılması gereken ilk iş, şu taşlaşmış devlet bürokrasisine ve onun milliyetçilik anlayışına son vermektir. İşin ilginci, tarih Türkiye’ye bu olanağı altın bir tepsi içinde sunmuş bulunuyor. Tıpkı Rus egemenliğindeki Orta Asya ve Kafkasya uluslarının gecikmiş ayaklanmaları gibi, gecikmiş bir ulusal hareket olan Kürt Ulusal Hareketi, bugün herhangi bir ulusal hareketin gösteremeyeceği kendini yenileme yeteneği göstererek,… kendi yenilenme gücünü ve dinamizmini Türkiye’ye aşılamaya çalışmaktadır. Türkiye, bugünün dünyasına uygun bir ulus tanımıyla, kültür, dil ve etniyi, politik bağlamından çıkarıp, bir parçalayıcı unsur değil, zenginlik olarak görebilir ve bu anlamda kendini yeniden tanımlayabilirse, hem bölgedeki bütün halklar için, bir barış ve refah örneği hem de onlar için bir çekim merkezi olur. Böyle bir form ayrıca, çoğu Türk dilleri ailesinden olan diğer Orta Asya ulusları için de, klasik Türk ırkçılarından ve milliyetçilerinin kafatasçılığından ve İran’ın İslamlığından çok daha kabul edilebilir bir örnek sunar. Böylece Türkiye’nin etkisi, Balkanlar’dan Çin sınırına kadar artar.” (abç)
D. Küçükaydın bu yaklaşımını Ö. Politika’nın 17 Aralık 1999 tarihli sayısında yayımlanan “Türkiye ve İran” adlı yazısında şu sözlerle yineliyordu:
“Türkiye, Alman emperyalizminden yadigar, faşist ırkçı Türkçülükle bu halklarla bağ kurmaya kalkınca burnunun üzerine çakıldığını gördü. Bu ideoloji, sadece Orta Asya ve Balkanlarda bu halkların önüne bir engel olarak çıkmadı, bizzat Türkiye’yi bile Kürt inkarcılığı ve bastırma politikalarıyla iktisadi, siyasi kültürel ve sosyal bir çürüme ve tıkanmaya götürdü.
“Türkiye bu ilkel, ırkçı milliyetçiliği aşıp, dillerin ve kültürlerin çeşitliliğini bir kazanç gören ulusçuluğa ulaşabilirse, sadece Orta Asya ve Kafkaslardaki halklara bir örnek ve perspektif sunmakla kalmaz, düne kadar iç içe yaşadığı diğer Hıristiyan uluslardan komşularıyla da yeniden barışma olanağı bulabilir. Böyle bir rahatlamanın sağlayacağı barış ve ekonomik refah, Türkiye’nin Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya’da iktisadi, siyasi ve kültürel etkisinin artmasına yol açar.” (abç)
Görüldüğü gibi, D. Küçükaydın da tıpkı A. Öcalan gibi Türkiye’nin bölgesinde lider ve güçlü bir devlet olmasını, “iktisadi, siyasi ve kültürel etkisinin artması”nı istemekte, yaşanan konjonktürün ve Kürt ulusal hareketinin yaklaşımının bunu büyük ölçüde kolaylaştırdığını düşünmekte ve Türkiye’nin bu “altın tepsi içinde” sunulan bu “eşine az rastlanır olana”ğı kullanması gerektiğini ileri sürmektedir. O da tıpkı A. Öcalan gibi, faşist, ırkçı ve şoven bir Türk milliyetçiliğinin bu amaca ulaşmayı güçleştirdiğini, daha doğrusu olanaksız kıldığını, dolayısıyla Türkiye’nin bölgesinde etkisini arttırması için “demokratikleşmesini” savunmaktadır. O da tıpkı A. Öcalan gibi Kürt ulusunun kendi yazgısını belirleme, yani ayrı devlet kurma hakkını reddetmekte ve bu şoven ve anti-demokratik yaklaşımı savunmak için “ulusun tanımından dili ve etniyi dıştalama” türünden saçma ve gerici bir tez geliştirmeye çalışmaktadır. (3)

Temel referanslarını, Türk ordusunu devrimci bir güç olarak gören ve göklere çıkaran Hikmet Kıvılcımlı’dan alan D. Küçükaydın’ın Türk Genelkurmayına ya da daha doğru bir deyişle askeri kliğe en ağır bir dille saldırmasının ve bu kliğin gerici, ufuksuz ve darkafalı politikalarını yerden yere vurmasının sırrı da burada yatmaktadır. Onun “taşlaşmış, devlet bürokrasisine ve onun milliyetçilik anlayışına” saldırmasının ve  “Alman emperyalizminden yadigar, faşist ırkçı Türkçülük”e son verilmesi gerektiğini savunmasının asıl nedeni, bu bürokrasinin ve onun gerici ve şoven politikalarının Türkiye’nin, yani pratikte Türk burjuvazisi ve devletinin etki, saygınlık ve gücünü kısıtlamasından ötürüdür.

Bir Marksist ya da devrimci-demokrat, “kendi” ülkesinin etki, saygınlık ve gücünün artmasını hangi koşullarda isteyebilir? O bunu ancak, ülkesinin gerçek bir devrim geçirmesi ve onun yönetiminin ezilen ve sömürülen sınıfların eline geçmesi halinde isteyebilir. Çünkü bu, gerek bölge ve gerekse dünya ölçeğinde işçi sınıfının ve diğer sömürülen yığınların kapitalizme ve emperyalizme karşı demokrasi ve sosyalizm savaşımını hızlandıracak ve emekçi insanlığın sınıfsız toplumu kurma hedefine yaklaşmasının olanaklarını büyütecektir. A. Öcalan ve D. Küçükaydın’ın yaptığı gibi, bu önkoşul olmaksızın, yani iktidarın sömürücü sınıfların daha az gerici, daha az şoven bir kesiminin eline geçeceği koşullarda “kendi” ülkesinin etki, saygınlık ve gücünün artmasını, bu somut durumda “Türkiye’nin Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya’da iktisadi, siyasi ve kültürel etkisinin artmasını” istemek ve özlemek, düpedüz egemen sınıfların kampına geçmek, burjuva milliyetçiliği ve yayılmacılığının bayraktarlığını yapmaktır. O halde onları, Enver Paşasız (ya da inceltilmiş/ yumuşatılmış) Enver Paşacılıkla ya da yeni-Osmanlıcılıkla suçlamak hakkımızdır. (4)

Özü, bazı ödünler karşılığında Kürt ulusu ve ulusal hareketinin Türk gericiliği ve yayılmacılığına tabi olması olan D. Küçükaydın’ın bu yaklaşımı onu, bu noktada, yani Kürt ulusunun kendi yazgısını belirleme, yani ayrı devlet kurma hakkını yadsımada da A. Öcalan’la ve dolayısıyla Türk egemen sınıflarıyla buluşmaya götürmektedir. O, bu yaklaşımını haklı çıkarmak için, A. Öcalan’ın PKK/ KADEK’i bir ulusal hareketten bir sosyal harekete dönüştürdüğü (5), ulus kavramını dil ve etniden arındırarak yeniden tanımladığı türünden gevezeliklerin ardına sığınmakta, en pespaye türünden bir reformizme batmış EMEP, ahı gitmiş vahı kalmış ÖDP, Irak’taki ABD işgalcilerini ziyaret edebilecek kadar alçalan SDP ve PKK/ KADEK ve Kongra-Gel’in gerici-teslimiyetçi politikalarının sürdürücüsü DEHAP’ın oluşturduğu Emek-Barış ve Demokrasi blokunu 1960’lı yılların Dev-Genç’ine benzetmeye cesaret edebilmekte ve böylelikle Dev-Genç’in anısına hakaret etmektedir. Bağrından, silahlı savaşımı esas almış olan THKO, THKP-C ve TKP (M-L) gibi radikal küçük-burjuva devrimci örgütleri çıkaran Dev-Genç’le, 28 Mart 2004 yerel seçimlerine M. Karayalçın gibi eli Kürt ve Türk emekçilerinin kanlarıyla kirlenmiş bir gericinin önderliğinde girmeye hazırlanan EMEP, SDP ve DEHAP’ı kıyaslamak, herhalde demagojinin ve gerçekleri çarpıtmanın doruğu ya da daha doğrusu dip noktası olmalı. (6)

Kendisini Marksist, hatta demokrat olarak tanımlayan bir kişi, genel olarak ulusların, özel olarak da Kürt ulusunun kendi yazgısını belirleme, yani ayrı devlet kurma hakkını reddedebilir mi? Kesinlikle hayır. Bunu yapmak, Türk (ve Fars ve Arap) ulusunun ulusal imtiyazlarını savunmak, ulusal eşitlik ilkesini reddetmek ve Kürdistan’ın Türkiye, İran, Irak, Suriye gibi devletler tarafından ilhak edilmesini meşru görmek, yani sosyal-şoven bir konuma düşmek anlamına gelir. Belirli bir siyasal konjonktürde Kürt ulusunun, ya da bir başka ezilen ulusun bu hakkını yaşama geçirmesi, dünya ölçeğinde proletaryanın ve ezilen halkların devrim ve sosyalizm savaşımına zarar verebilir ve kapitalist-emperyalist sistemin konumunu pekiştirici bir etki yapabilir. Nitekim, bugün Güney Kürdistan’da sırtını ABD’ne dayadığı ve bu işgalci gücün Irak ve Ortadoğu işçi sınıfı ve halklarına karşı dayanağı konumunda olduğu için Kürt ulusal hareketi objektif olarak gerici bir nitelik taşımakta ve dolayısıyla devrimci proletarya tarafından desteklenmeyi hak etmemektedir. Böylesi durumlarda, devrimci proletarya, sözkonusu ezilen ulusun –ayrı devlet kurma hakkı da içinde olmak üzere- bütün haklarını savunmakla ve ona yönelik ulusal zulme kayıtsız koşulsuz karşı çıkmakla birlikte, o somut hareketi desteklemeyecektir.

Öte yandan, işçi sınıfının önderliğinde bir sosyalist devrimle tamamlanmadığı takdirde en radikal bir demokratik devrimin ve/ ya da bir ulusal kurtuluş hareketinin bile kapitalizmin sınırlarını aşamayacağı ve bundan ötürü sömürülen yığınların gerçek ve kalıcı kurtuluşunun yolunu açamayacağı da açıktır. Ancak bütün bunlar, “dil, etni ve kültüre dayanan eski ulusçuluk tanımını” reddetme gevezeliğiyle Kürt ulusunun sadece haklarını değil, varlığını bile reddetme noktasına gelen yazarımızın sosyal-şoven tutumunu asla haklı çıkarmaz. Lenin, onun gibi düşünenleri şöyle eleştiriyordu:
“Proletarya, ezilen ulusların belli bir devletin sınırları içinde zorla tutulmalarına karşı savaşmalıdır, bu da ulusların kendi kaderlerini tayin edebilmeleri için savaştır. Proletarya, ‘kendi’ ulusu tarafından ezilen sömürgeler ve uluslar için siyasal ayrılma özgürlüğü istemelidir. Yoksa, proletarya enternasyonalizmi boş bir sözden başka bir şey olmazdı, ezen uluslarla ezilen ulusların işçileri arasında ne güven, ne de sınıf dayanışması mümkün olurdu…” (“Sosyalist Devrim ve Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı”, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Ankara, Sol Yayınları, 1989, s. 154) O halde, D. Küçükaydın’ın, Ö. Politikada yazan klasik –ve bugünlerde Kürt halkının yazgısını ABD emperyalizmininkine bağlamasını savunan- Kürt milliyetçileri ya da başkaları tarafından “kolonizatör” olarak nitelenmesinden, yani Türk egemen sınıflarının imtiyaz ve üstünlüklerini savunmakla suçlanmasından ötürü yakınmaya hakkı yoktur. (7)
                                                    *     *     *     *     *
Yazımı, D. Küçükaydın’ın Ö. Politika’da 18 Kasım 1999’da yayımlanan “İlk Yazı: ‘Schachnovelle’ ” başlıklı ilk yazısından aktaracağım uzunca bir alıntıyla bitiriyorum. Yazarımız burada, kendi amacını ve Türk milliyetçisi çizgisini oldukça açıkyürekli bir tarzda dile getirmektedir. Aşağıda söylenenler, kendisini haklı olarak “akıllı Türk milliyetçisi” olarak tanımlayan D. Küçükaydın’ın ne yapmak istediğinin de asıl yanıtı oluyor:
“Türkiye’de, dünyanın bu günkü koşullarında, hangi gerekçeyle olursa olsun Kürtlerin mücadelesini desteklemek, fiili sonuçları bakımından, akıllı bir Türk milliyetçiliğini desteklemek olur…
“Bu karanlık ortamda (yani A. Öcalan’ın yakalandığı koşullarda-b. n.), Kürt Ulusal Hareketi, felaketi bir şansa çevirdi; hiç kimsenin düşünemediği muazzam bir stratejik dönüş yaptı, bir ulusal hareketten bir sosyal harekete dönüşmeye girişti. Türklerin teperek yok ettikleri şansı tekrar önlerine koydu. Bir anda güçler ve güçlerin yer alışını kökten değiştirdi.
“Akıllı bir Kürt milliyetçisi olarak, akıllı bir Türk milliyetçiliğini de üstlendi. Kürt ulusal hareketi, ulus tanımını, dil, kültür ve etnisiteden soyutlayıp, tamamen hukuki bir tanıma indirgedi. Kürt ulusçuluğunun bu modern ve esnek uzun vadeli biçimi, aynı zamanda Türk ulusçuluğunun da modern, esnek ve uzun vadeli düşünen biçimiyle çakışmaktadır. Bugün, dünden de daha fazla ve açık olarak, Kürt Ulusal Hareketinin savunduğu her şey, bir Türk milliyetçisi olarak savunulabilir. Akıllı bir Türk milliyetçisinin savunabileceği her şey de akıllı bir Kürt milliyetçisi olarak savunulabilir. Program aynıdır, sadece gerekçeler farklıdır…
“Kürt ulusal hareketini desteklemeye yönelik bütün yazılar akıllı ve uzun vadeli düşünen bir Türk milliyetçisi açısından yazılabilir, ki bu aynı zamanda akıllı bir Kürt milliyetçiliği de demektir… ”
DİPNOTLAR
(1) Ama bu, ABD’nin Türk gericilerini yatıştırmak amacıyla Kongra-Gel’i de “terörist örgütler” listesine almasına engel olmayacaktı. Ö. Politika’nın 14 Şubat 2004 tarihli sayısında yayımlanan bir haberde, Kongra-Gel Yürütme Konseyi’nin “ABD yönetimini de, ‘Kürt özgürlük mücadelesine doğru yaklaşmaya, Kürtleri parçalı ele almaktan vazgeçmeye ve bütün parçalardaki Kürt sorununa demokratik çözüm yaklaşımı içinde olmaya’ çağırdı”ğı belirtiliyordu. Anlaşılan PKK/ KADEK/ Kongra-Gel yöneticileri, emperyalistlerin ve bölge gericiliklerinin kendilerine uşaklık eden ve umutlarını onlara bağlayan ezilen ulusları (ve bu arada Kürt ulusunu) sistemli bir tarzda arkadan hançerlemelerinden, kendilerini kullandıktan sonra bir paçavra gibi bir yana atmalarından hiçbir şey öğrenmemişler ve öğrenmeye de niyetleri yok. Ne diyelim: Kendi düşen ağlamaz!
(2) A. Öcalan, RP’ne karşı saldırıya geçtiği 28 Şubat sürecinde askeri kliğe ilişkin boş ve gerici hayaller kurmuş ve daha o dönemde, yani yakalanmasından hayli zaman önce, Türk generallerine teslimiyet elini uzatmıştı. O, Serxwebun ‘un Kasım 1997’de yayımlanan 191. sayısında yayımlanan “Cumhuriyet Kendisini Sorguluyor” adlı yazısında şöyle diyordu:   
“İşte bugün MGK tıpkı Sivas, Erzurum kongre süreçlerinde olduğu gibi, yeni kurucu bir meclis gibi işlev görüyor. Türkiye çok ciddi bir durumla karşı karşıya. Şimdi bu krizi aşabilir mi? Mustafa Kemal tarzını uygulayabilir mi? Yine 1921 ile 1997 arasında ne gibi  benzerlik ve farklılıklar var. Farklılıklar var, ama özünde benzerlikler de var…
“Aslında bu, cumhuriyetin 1920’ler gerçeğinin tartışılmasıdır. Bu bizim görüşü doğruluyor. Yine Kürt gerçekliği yoğunca tartışılıyor. 75 yıl aradan geçse de bu, 1920’lerdeki başlangıç dönemine dönmesi ve cumhuriyetin kendisini sorgulaması demektir. Son dört-beş yıldır PKK en büyük ‘tehlike’ olarak öndeydi, şimdi de İslam, yani Refah Partisi birinci tehlike olarak öne çıktı. Ve Kürt olayı adeta kılpayı ardından geliyor. Bunun yanında ilk kez aşırı milliyetçilik tehlikesinden de bahsediliyor…    
“Devlet önemli bir konuma geldi. Bu belge (Milli Güvenlik Siyaset Belgesi kastediliyor-b. n.) şunu kanıtlıyor. Artık mahalli özelliklere göre bazı kültürel çalışmalar yapılabilir. Şimdi bu küçük bir olay, dolayısıyla anlamadan tümüyle bu belgeye karşı çıkmak pek akıllıca bir iş değil. Hiçbir anayasa maddesinde, hiçbir yasa maddesinde olmayan bir belge ve bu bir devrimci özellik! Uygulayıp uygulayamayacakları, bunu uygulama gücünde olup olmayacakları ayrı mesele. Bu kendi başına bir mücadele ister. Ama Türkiye’de olsam, Türkiye şartlarında politika yapsam, bu maddeye dayanarak, çok ciddi adımlar atabilirim.   
“Türkiye anayasa sistemini aştı. 12 Eylül anayasası da aşıldı. Dikkat edilirse, şu andaki general kadrosu ‘Refah olayı 12 Eylül döneminde gelişti’ diyor. Yani dinin tırmanışı 12 Eylül’e bağlanıyor ve burada 12 Eylül’e tavır konuluyor.   
“HADEP’e yasallık, HADEP’e meşruiyet konusu, işte bugünkü MGK Belgesi’nde ancak anlaşılabilir. MGK’na, hatta sekreterliğine gidip danışmak lazım. Neyi danışacaksınız? Bu belgede benim yasallığım var mı yok mu? Akıllı bir kişi bence gidip bunu yapabilir.   
“HADEP’lilere söyleyebileceğim şudur: Gidin, MGK Sekretaryasına söyleyin; siz bize yasal çerçevede politika yapma şansı tanıyor musunuz, tanımıyor musunuz?
“Mustafa Kemal’e karşı hepsi savunmasızdı. Mustafa Kemal gaddar davrandı. Davranmamalıydı, Şeyh Sait’i asmamalıydı. Bunlar çok zorunlu idamlar değildi. Hata yapılmıştır, yanlış yapılmıştır ve sonuçları bugüne kadar da olumsuz olmuştur. Ama yine de olabilir; nitekim bu kadar fail-i meçhul cinayet, bu kadar baskı doğru mudur?… Ben hiç HADEP kurulmasın, HADEP’le faaliyet yürütülmesin demiyorum. Tam tersine HADEP bir Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti gibi çalışabilir. Batı Çalışma Grubu nedir? Batı Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetidir.   
“Adını koymasa da cumhuriyet kendini yeniden bir kuruluşa tabi tutma gereğini duyuyor. İtalya, Almanya, Sovyetler Birliği örneğini boşuna vermedim. Kendini devletten sorumlu tutanlara söylüyorum. Devleti yıkmanın kimseye yararı olmayacağına eminseniz, o zaman yeniden düzenlenmesine hazır ve açık olmalısınız…”    

(3) D. Küçükaydın, 18 Kasım 1999’da Ö. Politika ’da yayımlanan ilk yazısına “İlk Yazı: ‘Schahnovelle’ ” adını vermişti. Marksizmin yerine subjektivizmi geçiren yazarımız, bu yazısında,
“Kürt ulusal hareketi, ulus tanımını, dil, kültür ve etnisiteden soyutlayıp, tamamen hukuki bir tanıma indirgedi.” diyordu. Ona göre, madem bireyler dinlerini ya da –belki o denli kolay olmasa da- ulusal aidiyetlerini değiştirebiliyorlar; o zaman koca uluslar da aynı şeyi yapabilirler:
“Yarın sabah uyandığında, Türk veya Kürt milletinden insanlar, artık milletsiz veya başka milletten olduklarına inansalar, Kürt ya da Türk milletleri yok olur…” (“Din ve Milliyet”, Ö. Politika, 19 Mayıs 2000) Bu “harika” formüle göre, örneğin Kürtler, Filistinliler ve diğer ezilen ulus ve milliyetler onyıllardır yiğit kız ve oğullarının kanlarını boş yere dökmektedirler! Onun yerine, “akıllı Türk milliyetçisi” yazarımızın öğüdüne uysalar ve ertesi sabah uyandıklarında kendilerinin “artık milletsiz ya da başka milletten olduklarına inansalar” gerek kendileri ve gerekse kendilerini ezen uluslar yokolacaklardır! Evet, ulus her tür ve renkten burjuva ve küçük-burjuva milliyetçilerinin ileri sürdüğünün tersine “öncesiz ve sonrasız”, değişmez bir kategori değildir; özellikle kapitalizmin ulusal sınırları yavaş yavaş aştığı ve aşındırdığı, ulusları birbirine yakınlaştırdığı çağımızda böylesi metafiziksel yaklaşımlar daha da anlamsız hale gelmektedir. Ama bu, yazarımızın yaptığı gibi diyalektiğin yerine sofizmi geçirmeyi ve ulusu adeta tümüyle subjektif bir kategori olarak görmeyi haklı çıkaramaz. Dil, kültür ve etnisiteyi çıkardıktan sonra geriye hala ulusun kalacağını sananlar, herhalde, hidrojen ve oksijenin çıkarılmasından sonra geride hala su’yun kalacağını sananlar kadar akıllıdırlar.
 
(4) Gerçekten de A. Öcalan ve D. Küçükaydın’ın yaklaşımı, İslami referansları bir yana bırakılmak kaydıyla, burjuva İslamcı yazarların yaklaşımlarıyla büyük ölçüde örtüşmektedir. Örneğin, Yeni Şafak gazetesinin 7 Ocak 2004 tarihli sayısında yayımlanan “Avrupa ve ABD’nin Türkiye korkusu” başlıklı yazısında Yaşar Kaplan şöyle diyordu:
“Amerikalılar ve Avrupalılar, Türkiye’nin resmen Batı yörüngesinde olmasından hoşnutlar; ama Türkiye’nin bir gün kendi dinamiklerini ve imkânlarını keşfedip Batı yörüngesinden çıkarak, yok olma fobisiyle bastırdığı veya bastırmaya zorlandığı imkânlarını ve dinamiklerini harekete ve hayata geçirip yeni bir yörünge kurmaya kalkışacağından korkuyorlar. Çünkü Osmanlı tecrübesi, Türkiye’nin, şartlar müsait olduğu veya müsait hale getirildiği zaman kurucu ruhu ve iradesi ile hareket etmesini ve Batı dışında yeni bir yörünge oluşturmasını mümkün kılacak kadar derinlikli, köklü ve dinamik bir tecrübe. Üstelik, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’dan oluşan ve Türkiye’nin tam merkezinde yer aldığı Osmanlı coğrafyası, hâlâ durulmuş değil. Bu coğrafyanın dört bir köşesi hâlâ fokur fokur kaynıyor ve gerçek sahibini arıyor. “Batılıların çok iyi bildiği bir şey var: Tarihin işleyiş mantığı, bu durumun uzun bir süre daha böyle sürmesine izin vermez. Osmanlı coğrafyası bir gün kendi kaderini kendisinin belirleyebileceği bir hareketlenmeye sahne olacaktır. İşte bu hareketlenmeyi sağlayabilecek en önemli ülke Osmanlı misyonuyla donanacak bir Türkiye’dir. Türkiye’nin yeniden Osmanlı misyonu ile hareket etme imkânı ve ihtimali her zaman mevcut. Türkiye’nin böylesi bir şeye soyunmaması için Osmanlı’nın durdurulması gibi Türkiye’nin de durdurulması Batılılar için hayatî önem arzediyor.”

(5) Özel olarak A. Öcalan’ın PKK/ KADEK’i bir ulusal hareketten bir sosyal harekete dönüştürdüğü gerici savı ve genel olarak bir ulusal hareketin ezen ulusun ezilen sınıflarını da içine alabilecek bir devrimci harekete dönüşüp dönüşemeyeceği konusu bu yazının birinci bölümünde –Demir Küçükaydın Ne Yapmak İstiyor? Birinci Bölüm- ele alınmış bulunuyor.

(6) O, Ö. Politika’nın 12 Ekim 2002 tarihli sayısında yayımlanan “Dev-Genç’in Basübadelmevt’i” başlıklı yazısında şöyle diyordu:
“Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu, bir bakıma, 1968 yükselişinin öne çıkardığı ve bu yükselişi yaratan efsanevi Dev-Genç’in ölümden sonraki bir dirilişidir…. İşte bu günkü blok, aynı zamanda bu dönemin Dev-Genç’inin ölümden sonraki bir dirilişi, bu dönemin geleneklerinin yeniden canlanışıdır da. O gün Dev-Genç’in dışladıkları yine dışındadır. İsimlere ve örgütlere bakın, elde o dönemden ne kalmışsa aşağı yukarı tam kadro gene oradadır.”  

(7) D. Küçükaydın, Ö. Politika ’nın 16 Ekim 2003 tarihli sayısında yayımlanan “Siz Olsaydınız Ne Yapardınız?” başlıklı yazısında şöyle diyordu:
“Hasan Bildirici’nin ‘Kürt Siyasetinde Değişim Rüzgarları’ başlıklı seri yazısının, 12 Ekim Pazar günkü altıncısında sayın Yaşar Kaya, her zamanki açık sözlülüğüyle şöyle diyor:
“ ‘Savaş döneminden kalma gazetemizi, sızmacı Türk solunun çok geri unsurları kullanıyorlar. Bu işte Kürtlük yok ve halk şikayetçi. Bir şey değişmiyor, değişmesi gerekir. Türk solunun durumu başlı başına bir tartışma konusudur.’
“Bizzat bu gazetedeki yazarlarca, ya Ezop diliyle dolaylı bir biçimde, ya da açıkça kimi ağır nitelemelerin hedefi oluyoruz. Yaşar Kaya’nın ‘Sızmacı’ olarak nitelemesi gibi daha geçenlerde ‘Kolonizatör’ olarak nitelendik…
“İkincisi, Kürt hareketi içinde, Öcalan’ın temsil ettiği çizgi ile Barzani ve Talabani’nin temsil ettiği çizgi arasındaki gerilim ve mücadelede, bizlerin Öcalan çizgisini desteklememiz, Öcalan çizgisinin konumunu onun rakipleri karşısında zayıflatmaktadır. Şöyle ki, bizlerin desteği, Türklük kaygılarıyla bir destekmiş gibi gösterilmekte ve böylece Öcalan’ın çizgisinin Kürtlerce değil, Türklerce savunulduğu imgesi yaratılmaktadır.
“Üçüncüsü, Öcalan’ın çizgisine düşmanlık ve eleştiriler, doğrudan ona değil, bize yöneltilmektedir. Biz bir bakıma Öcalan’ın çizgisine yönelik yıldırımları toplayan bir paratöner işlevi görüyoruz. Eğer Kürt hareketine ve onun içinde de Öcalan’ın temsil ettiği çizgiye bir faydası olsa, paratonerliğe de okey. Ama artık faydası yok. Biz aradan çıkarsak, eleştiri ve yıldırımlarını ya keserler ya da gerçek adresine yöneltirler.”
 

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: