Bir Kez Daha Teşekkürler Bay Bush!

ABD Emperyalizminin Irak ve Ortadoğu’da Yaklaşan Hezimeti
Garbis Altınoğlu
(‘Thank you once again Mr. Bush! Coming Debacle of US Imperialism in Iraq and the Middle East’ adlı yazının geniş bir özeti)

Giriş
Tanınmış Latin Amerikan yazarı Paulo Coelho Irak’ın işgalinin öngününde, 11 Mart 2003’de, yani bundan yaklaşık 14 ay önce ABD başkanına bir açık mektup yazmıştı. “Teşekkürler Başkan Bush!” başlıklı mektubunda o şöyle demişti:
“… İktidar sahiplerinin aldığı kararlarla halkın arzuları arasındaki uçurumu dünyaya gösterdiğin için teşekkürler sana. Ne Jose Maria Aznar’ın ne de Tony Blair’in aldıkları oylara bir nebze olsun değer verip saygı göstermediklerini açığa çıkardığın için teşekkür ederim. Aznar, İspanyolların yüzde doksanının savaşa karşı olduğu gerçeğini pekâlâ göz ardı edebilecek biri; Blair’e gelince, son otuz yıl içinde İngiltere’de yapılan en büyük kitle gösterisinde kılı bile kıpırdamadı…

“Bu yüzyılda pek az kişinin üstesinden geldiği bir şeyi başardığın için teşekkür ederim: Bütün kıtalarda yaşayan milyonlarca insanı aynı fikir uğruna savaşmak üzere bir araya getirdin, bu fikir seninkine karşı, ama olsun…
“Teşekkür ederim, çünkü sen olmasan harekete geçme yeteneğimizi keşfedemezdik. Bu kez işe yaramayabilir, ama ileride yararı olacağı kuşkusuz.
“Artık savaş tamtamlarını susturmanın hiç bir yolu kalmadıysa da, eski bir Avrupalı kralın ülkesini istila eden birine söylediklerini yinelemek isterdim: ‘Sabahınız aydın olsun, güneş askerlerinizin zırhında parlasın, çünkü öğleden sonra sizi yeneceğim.’
“Çoktan başlayan bir süreci durdurma girişimiyle sokakları dolduran adsız ordular olan bizlere kendini eli kolu bağlı hissetmenin, bu duyguyla baş etmeye çalışmanın ve değiştirmenin anlamını gösterdiğin için tesekkür ederim.
“Eh hadi, sabahın tadını çıkar ve o sabahın sana getireceği zaferlerin…”

Felluce ve Ebu Gureyb Vahşetinin Yansımaları
Paulo Coelho’nun bu mektubunu yazmasından bu yana geçen süre içinde, dünya işçileri ve halklarının Bush ve Ortaklarının yönetimindeki ABD emperyalist teröristlerine teşekkür etmelerini gerekli kılacak başka ve daha önemli nedenler ortaya çıkmış bulunuyor! Son 14 ay genel olarak emperyalizmin ve özel olarak Amerikan neo-faşizminin kanasusamış, dekadan, insanlıkdışı ve son derece gerici doğasını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Felluce’nin sivil halkı üzerine bomba ve füze yağdıran ABD savaş uçakları ve saldırı helikopterlerinin görüntüleri ve Ebu Gureyb cezaevinde ve başka yerlerde Iraklı mahpusların hedef olduğu kötü ve insanlıkdışı davranış, dövme, ırza geçme, işkence ve öldürme olaylarına ilişkin açıklama ve resimler, emperyalizmin ve Amerikan neo-faşizminin doğasını bir kez daha sergilemiş ve emekçi insanlığın daha geri kesimlerinin siyasal eğitimi için taze materyel sunmuş bulunuyor. İkiyüzlü bir tarzda da olsa, ABD’nin bağlaşık ve uşakları bile Amerikan saldırganlarının bu son rezilliklerini eleştirmek zorunda kaldılar. Örneğin, kukla Irak Hükümet Konseyi’nin halihazırdaki başkanı ve Irak’a karşı yürütülen saldırgan savaşı desteklemiş bulunan Kürdistan Demokrat Partisi’nin lideri Mesut Barzani 26 Nisan 2004’de ‘kurtuluş ordusu’nun bir ‘işgal ordusu’ haline gelmesine bağlı olarak Necef ve Felluce’de yaşanan askeri kilitlenmeden ötürü ABD’nin, kendisinden başka kimseyi suçlamaması gerektiğini belirtecekti. (1)

Sözkonusu aşağılayıcı görüntüler, Amerikan işgalcilerinin ırkçı küstahlığı ve kibirine karşı, Irak’ta sivillere karşı devam eden katliamların yarattığından daha büyük ölçekli bir tiksinti ve tepki seli doğurdu. Diğerlerinin yanısıra bu görüntüler Londra’da yayımlanan pan-Arabist El-Kuds El-Arabi gazetesinin burjuva liberal editörü Abdülbari Atvan’ı da Amerikalıların Irak’lı mahpuslara kötü davranışını kınamaya zorladı. Atvan şöyle diyordu:
Kurtarıcılar diktatörlerden daha beter. Amerika’nın bu yaptığı bardağı taşıran damla oldu… Bu gerçekten de vahşetin en kötü biçimi. Iraklı’ları cinsel olarak taciz etmektense öldürmek yeğdir.”

Aslında, ABD’nin Irak’ta yarattığı vahşet tablosunun yeni olan hiçbir yanı yok. Bu vahşet tablosu, Amerikan burjuvazisinin “kendi” işçileri ve emekçileri de içinde olmak üzere dünya işçileri ve emekçilerine karşı uyguladığı sistematik saldırganlığın bir parçasıdır. Olaya yakın tarih açısından bakacak olursak bu vahşet tablosunun, binlerce sivilin ve savaş tutsağının ABD ve onun uşakları tarafından katledildiği Afganistan’da yaşanan vahşet tablosunun doğrudan bir devamından başka bir şey olmadığını görürüz. Hala binlerce mahpus Afganistan’ın dörtbir yanındaki cezaevlerinde ve kötü ünlü Guantanamo konsantrasyon kampında çile doldurmakta, kötü davranışa hedef olmakta, işkence görmekte ve öldürülmektedir. (2) Eğer dünya işçileri ve emekçileri bu gözardı edilen ve unutulan ülkede Afgan savaşçılarının ve sivil halkının ayrımsız bombardıman sonucu katledilmelerine ve Afgan mahpuslarına ve halkına karşı sürdürelegelen kötü davranışlara kitlesel ve güçlü bir tarzda tepki göstermiş olsaydı, Amerikan neo-faşistleri Irak’ta daha ölçülü bir biçimde davranmak zorunda kalırlardı.
Ebu Gureyb skandalının patlak vermesinin ardından ABD ve İngiliz emperyalistleri ve onların suçortakları bir hasar kontrol girişimi başlattılar ve olayların suçunu, sözümona ABD silahlı kuvvetlerinin “gerçek karakteri”ni yansıtmayan birkaç çürük elmanın sırtına yıkmaya çalıştılar. Gerçekte bu açıklama ve resimler genel olarak emperyalist aşamasındaki kapitalizmin ve özel olarak Amerikan kapitalizminin tam çürüme ve dejenerasyonunu dosdoğru yansıtmaktadırlar. Onlar, dünya işçileri ve halklarının kapitalist uygarlığın gerçek doğasını anlamalarına ve sömürgeciliğin ve emperyalizmin gerçek tarihini ve Amerikan egemen sınıflarının başka halklara ve Amerikan işçilerine karşı sürdürmüş olduğu vahşeti anımsamalarına yardımcı olmuşlardır. Irak’ta yaşanmakta olan, Amerikan kapitalizminin kanlı tarihinin çok küçük bir kesitinden başka bir şey değildir. Bu olaylar, sadece Afgan halkının ezilmesinin değil, fakat diğer pek çok halkın yanısıra 19. yüzyılın ikinci yarısında Amerikan Kızılderili halkının jenoside uğratılmasının, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında Filipinler halkının katledilmesinin, 19. yüzyıldan bu yana Latin Amerika halklarının dolaysız ve dolaylı bir tarzda ezilmesinin, 1960’lı ve 1970’li yıllarda Guatemala halkının jenoside uğratılmasının ve Vietnam, Laos ve Kamboçya halklarının katledilmesinin de doğrudan bir devamıdır. Saddam Hüseyin de içinde olmak üzere yarı-sömürgelerdeki bütün anti-demokratik, gerici ve faşist güçlerin en öndegelen koruyucusu olan, Alman Nazizminin ve Japon militarizminin kalıntılarını kanatlarının altına almış bulunan, dünyanın her yanında ölüm mangaları, yasadışı paramiliter ve polis örgütleri kurmuş ve sayısız cinayet, askeri darbe ve katliama imza atmış olan bir devletten başka ne beklenebilirdi ki? Dolayısıyla dünya işçileri ve halkları ABD tekelci kapitalizminin kriminal, faşist ve mafyavari karakterini kendi elleriyle sergiledikleri ve Beyaz Sarayın ve Pentagonun üzerinde gevezelik yaptığı “terörizme karşı savaş”ın, Amerikan kapitalizminin ve onların İngiliz ve Siyonist bağlaşıklarının işçilere ve halklara düşman stratejisinin mantıksal bir devamından başka bir şey olmadığını anımsattıkları için Bush ve Ortaklarına bir kez daha teşekkür etmelidirler!

“Terörizme karşı savaş”larını kötülük ve barbarlığın güçleriyle iyiliğin ve uygarlığın güçleri arasındaki bir savaş olarak tanımlarken Bush başından beri haklıydı; evet, gerçekten de bu savaş, gerçek “şer üçgeni”ni oluşturan ABD, İsrail ve İngiltere’nin başını çektiği siyasal gericilik, savaş ve barbarlık güçleriyle halihazırda Irak, Filistin ve Afganistan işçi ve emekçilerinin önderlik ettiği demokrasi, barış ve uygarlık güçleri arasında bir savaşımdır. Dahası, yoksul, küçük ve ihanete uğramış fakat gururlu Irak, Filistin ve Afganistan halklarıyla güçlü süper devlet (ve bağlaşıkları ve uşakları) arasındaki, günümüzün Davutları ve Golyatları arasındaki bu eşitsiz savaşım, birleşen ve çok daha güçlü saldırganlara karşı durmaya cüret eden halk kitlelerin kendilerini ezenlere karşı haklı savaşlarının yenilmezliğini bir kez daha kanıtlamıştır. Dolayısıyla, dünyanın her yanındaki işçiler ve halklar, stratejik zayıflıklarını, siyasal miyopluklarını ve emperyalist burjuvazinin tarihsel deneyiminden öğrenme konusundaki beceriksizliklerini kendi elleriyle sergilemelerinden ötürü Bush ve Ortaklarına ve onların İngiliz ve Siyonist bağlaşıklarına bir kez daha teşekkür etmelidirler! Onlar bu haydut şeflerine, dünya işçileri ve halklarının baş düşmanı ABD’ni Ortadoğu bataklığına sürükledikleri için de teşekkür edebilirler. ABD ve bağlaşıklarının genel saldırısı nedeniyle anti-emperyalist ruh halinin ve hareketin yayılması, yakın gelecekte devrimci altüst oluşların ve/ ya da rejim değişikliklerinin başlatılmasının yolunu açacak ve büyük olasılıkla Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır’daki vb. ABD-yanlısı rejimlerin devrilmesinin koşullarını olgunlaştıracaktır. Bu, ABD ve İngiltere’nin Ortadoğu petrol kaynakları üzerindeki denetimini hemen hemen sona erdirecek ve hem ABD’ni ve hem de İsrail’i Arap dünyasındaki önemli bağlaşık ve uşaklarından yoksun kılacak ve dolayısıyla kendini beğenmiş Yanki emperyalizmine 1970’lerin Hindiçini yenilgisinden daha da ağır bir darbe vurulması anlamına gelecektir. Özetlemek gerekirse, Amerikan-İngiliz-İsrail saldırganlığı geri tepmiş ve bir kez daha Ortadoğu halklarının irade ve gücünü ve onların, saldırganların korkutma ve boyun eğdirme çabalarını reddettiklerini ortaya koymuştur.

Kitlelerin Kahramanlığı
James Petras 7 Nisan’da şunları yazmıştı: “2004’ün ilkbaharında yeni sömürge imparatorluğu düşleri yıkıldı ve Yeni Dünya Düzeni denen tartışma kabul etmez ve dediğim dedikçi İmparatorluk mimarlarının başlarına çöktü. Bu, Sharon-Wolfowitz-Blair-Cheney ‘Büyük Ortadoğu Ortak Gönenç Alanı’nın bitişiydi. Irak direnişi, Rumsfeld-Wolfowitz ekibinin Suriye, İran, Küba ve Kuzey Kore’ye karşı bir dizi savaşlar düşünü Felluce’nin ve Bağdat’ın Sadr City bölgesinin her bir bloğunda yaşanan kanlı sokak çatışmalarının karabasanına dönüştürdü…
” ‘Patria o Muerte’ (‘Ya Vatan ya Ölüm’) sloganı Irak’ta özel ve spesifik bir anlam kazanıyor: Bu, bir liderin ya da öncünün halkı ayaklandırmak ya da ona esin vermek için yarattığı bir slogan değil, tüm bir halkın canlı pratiğidir. ‘Patria o Muerte’ sloganı, onlu yaşlarındaki sokak savaşçılarının olduğu kadar seyyar satıcıların ve kara çarşaflı dulların da ağzındadır.
” ‘Irak’ın Nisan Günleri’ bütün Üçüncü Dünya için ve imparatorluk kurma heveslisi sömürgeciler için bir ders oluşturuyor: Silahlı kitle direnişi ne siyasal ne de askeri bakımdan yenilgiye uğratılabilir. Irak direnişinin kahramanlığı kendini Arap halklarının liderleri sayan kişilerin korkakça duruşuyla tam bir karşıtlık oluşturmaktadır.” (“Üçüncü Dünya Direnişi ve Batılı Entellektüellerin Dayanışması”)
Petras’ın, gerici Arap rejimlerine ilişkin gözlemleri, bazı değişiklerle diğer emperyalist devletler için de geçerlidir. 11 Eylül olaylarını izleyen dönemde, Batı Avrupa, Rus ve Çin emperyalistleri, ABD’nin kendi nüfuz alanını açık askeri saldırganlık yoluyla genişletme çabası ve uluslararası burjuva hukukunu rezilce ayaklar altına alması karşısında utanç verici bir teslimiyet sergilemiş bulunuyorlar. Bu ikinci sınıf emperyalistler, bir yandan ABD politikasının “aşırılıklar”ını ikiyüzlü bir biçimde eleştirmekle yetinirken, Amerikan neo-faşistlerinin kendi nüfuz alanlarına saldırmakta olmaları olgusuna rağmen bir yandan da perde arkasından Bush kliğiyle kirli pazarlıklar yapmaya çalışmakta ve hatta bazan onunla açık bir işbirliğine girişmektedirler (nükleer programlarını sona erdirmeleri için İran ve Kuzey Kore’ye baskı uygulanması, Haiti’de Başkan Jean Bertrand Aristide’e karşı gerçekleştirilen darbe vs.). Washington’daki baş haydudun “karşı konulmaz” gücünden ödleri kopan bu emperyalistler genel olarak bir yatıştırma politikası izlemiş ve bu miyop ve korkakça tutumları nedeniyle bu süreç içinde kendi konumlarının zayıflamasına yol açmışlardır. Fransa, Almanya ve Belçika’nın tafralarına rağmen, bir birlik oluşturamamış olan AB emperyalistleri Irak’ın işgaline hiç de karşı değildiler; onların tek derdi bu ülkenin zenginlik ve kaynaklarının yağmalanmasından “hakettikleri” payı alabilmekti. Dahası, bu emperyalist devletler 11-Eylül sonrasının siyasal atmosferini, demokratik muhalefeti ve ulusal kurtuluş hareketlerini ezmek (Rusya’da Çeçenler, Çin’de Uygurlar), işçilerin, emeklilerin ve göçmenlerin vb. haklarına saldırmak ve “terörizm” tehlikesine karşı savaşım ve güvenliği sağlama gerekçesiyle bir dizi anti-demokratik yasa ve tüzük çıkarmak için kullanmışlardır.
Bütün bu yaşanan olaylar, tarihi kitlelerin yaptığını ileri süren Marksist aksiyomu bir kez daha doğrulamıştır. Eğer son gelişmeler, ABD, İngiltere ve İsrail’in çokça tantanası yapılan sözde Büyük Ortadoğu Projesi’nin sonunu getirmişse, eğer Amerikan neo-faşistleri İran, Suriye, Lübnan, Küba, Kuzey Kore’yi vb. boyunduruk altına alma ve işgal etme ve emperyalist rakiplerinin konumlarına karşı kapsamlı bir saldırı başlatma planlarını rafa kaldırmak zorunda kalmışlarsa bu, Irak, Filistin ve Afganistan halk yığınlarının kahramanca direnişi sayesinde olmuştur. Bu savaşım, muazzam askeri gücüne rağmen ABD emperyalizminin de, tıpkı emperyalist öncelleri gibi “ayakları kilden bir dev” (Lenin) olduğunu göstermiştir. Ortadoğu’nun ve başka yerlerin işçileri ve emekçilerinin savaşan Irak, Filistin ve Afganistan halklarının örneğini izlemeleri halinde, sözümona Büyük Ortadoğu Projesi, yani Ortadoğu’yu ve ardından tüm dünyayı sömürgeleştirmeyi amaçlayan Amerikan-İsrail-İngiliz planı tümüyle yerle bir olacak ve Büyük Ortadoğu’nun kentleri, ovaları, dağları, çölleri, bataklıkları ve ormanları emperyalizmin Büyük Mezarlığı haline gelecektir. Onyıllardır İngiliz, Fransız ve Çarlık Rusyası sömürgecileri, İsrail Siyonistleri, ABD emperyalistleri, Sovyet sosyal-emperyalistleri ve onların uşakları tarafından vahşice ezilen ve sömürülen bu engin bölgenin işçi ve emekçileri bunu yapabilecek potansiyele sahip olduklarını kanıtlamışlardır.
(Böyle bir saptama yapma, bir tür devrimci hayalperestlik gibi gözükebilir. Fakat, ABD’nin başını çektiği saldırganlığa karşı direnişin gerçekleri, Bush kliğinin manevraları ve artan sayıda sivil ve askeri yetkili ve gözlemcinin kabulleri, bu saptamanın bütünüyle doğru olduğunu kanıtlamaktadır. Daha 7 Temmuz 2003 gibi erken bir tarihte Christian Science Monitor gazetesinin muhabiri Ann Scott Tyson, “Irak işgalinin tehlike, aşırı sıcaklık ve belirsizlikle nitelenen ortamında görev sürelerinin uzatılmasıyla yüzyüze kalan ABD askerleri, bazı durumlarda dibe vuran bir moral bozukluğu yaşıyorlar.” demek zorunda kalmıştı. Bir süredir ABD emperyalizminin daha uzakgörüşlü temsilcileri, ağızlarına yutabileceklerinden daha büyük bir lokma aldıklarını farketmiş bulunuyorlar. Kara Kuvvetleri Savaş Kolejine bağlı Stratejik Araştırmalar Enstitüsünden Profesör Jeffrey Record bir raporunda ABD’nin “terörizme karşı savaş”taki ölçü tanımaz ihtirasını, Hitler’in İkinci Dünya Savaşındaki Almanya’nın boyunu aşan hayallerine benzetmeye kadar vardırmıştı işi. Record şöyle diyordu: “Almanlar iki dünya savaşında da yenildiler… çünkü stratejik hedefleri ellerindeki olanakların çok ötesindeydi.” (“US Army College Attacks Bush Terror Policy”, Washington Post, 13 Ocak 2004)

Geçenlerde Irak’taki Amerikan yöneticisi L. Paul Bremer’in Saddam Hüseyin’in ordusunu ve gizli polis aygıtını dağıtmanın hata olduğunu kabul etmesi ve ardından yapılan politika değişikliğiyle, hepsi de Baas baskı aygıtının üyeleri olan Iraklı generalleri ve polis şeflerini, bir kez daha Irak halkını ezmek ve katletmek ve Irak ayaklanmasını bastırmak için yeniden istihdam etme girişimlerinin gündeme getirmesi, işgalin başarısızlığının üstü örtülü bir kabulünden başka bir şey değildir. Washington’un Irak’ın yasadışı bir tarzda işgalini uluslararasılaştırma amacıyla BM ile flört etmesi ve ek askeri birlikler için başka ülkelere yalvarması da bunu doğrulamaktadır.
2004 Ocağında Kara Kuvvetleri Savaş Koleji Irak savaşını sert bir biçimde eleştirmiş ve savaşın yürütülmesinde yapılan hatalara bağlı olarak ABD ordusunun “çatlama noktasına yaklaşmakta” olduğunu söylemişti.
Bugünlerde, özellikle şanlı “Nisan Günleri”nin ardından bu tür eleştiriler çok daha yaygın hale gelmiş bulunuyor. Washington Post yazarlarından Thomas E. Ricks 9 Mayıs 2004’de, “Irak’ta işgalin seyri, ABD ordusunun üst kademelerinde derin bölünmelere yol açıyor. Bazı üst düzey subaylar ABD’nin, özgür ve demokratik bir Irak kurma amacına ulaşamaksızın yıllarca zayiat verme olasılığıyla karşı karşıya bulunduğunu söylemeye başlıyorlar” diyordu. Yazarın görüşüne başvurduğu 82. Hava İndirme Tümeninin komutanı ve 2004 yılının önemli bir bölümünü Batı Irak’ta geçiren kara kuvvetlerinden tümgeneral Charles H. Swannack Jr. ise taktiksel düzeyde ABD ordusunun hala kazanmakta olduğunu ileri sürdükten sonra, ABD’nin stratejik düzeyde savaşı yitirmekte olduğunu söyleyecekti.)

Güncel Durum ve İşçi Sınıfının Merkezi Görevi
Halihazırda ABD’nin (ve stratejik bağlaşıkları İngiltere ve İsrail’in) konumu üç aşağı beş yukarı İkinci Dünya Savaşı döneminin Nazi Almanyası’nın (ve faşist bağlaşıklarının) konumu gibidir. O zaman, dünya işçi sınıfı ve halklarının merkezi ve ivedi görevi Almanya, İtalya ve Japonya’nın oluşturduğu faşist bloka karşı durmak ve onu yenmekti; şimdi bu görev ABD’nin başını çektiği neo-faşist “şer ekseni”ne karşı durmak ve onu yenmektir. Bu merkezi görevin belirleyici değilse de son derece önemli bir bileşeni, ayağa kalkmak ve savaşan Irak, Filistin ve Afganistan halklarıyla yanyana savaşmak, bu halkları her yoldan ve sistematik bir biçimde desteklemek ve onlarla dayanışma eylemleri örgütlemektir. Önderliklerinin sınıfsal nitelikleri ne olursa olsun, bu halkların kurtuluş savaşımları başını ABD’nin çektiği emperyalist saldırganlara ağır darbeler indirmektedir. “Emperyalist baskı koşulları içinde” diyordu Stalin, “ulusal hareketlerin devrimci niteliği, harekette kesenkes proleter unsurların varlığını, hareketin devrimci ya da cumhuriyetçi programının varlığını, hareketin demokratik bir temelinin varlığını gerektirmez. Afgan emirinin Afganistan’ın bağımsızlığı için savaşımı, emirin ve yandaşlarının kraliyetçi niteliğine karşın, nesnel olarak devrimci bir savaşımdır; çünkü bu savaşım emperyalizmi zayıflatır ve baltalar…” (J. Stalin, Leninizmin İlkeleri, Ankara, 1979, s. 73-74)
Irak, Filistin ve Afganistan halklarının yiğit savaşımı onların kendi anayurtlarını yabancı işgalinden kurtarma savaşımının çok ötesinde bir anlam taşımaktadır; halihazırda bu halklar ABD emperyalist teröristlerinin neo-faşist dünya egemenliği planlarına karşı savaşımın ön cephesinde saf tutmuşlardır. Bu halklar, kahramanca savaşımları sayesinde “şer ekseni”nin İran, Suriye, Kuzey Kore, Küba vb. ülkelere karşı önleyici savaş başlatma ve Büyük Ortadoğu’daki ve ötesindeki halkları köleleştirme planlarını bozmuşlardır. Fakat, başka ülkeleri de içine çekecek ve işçiler ve emekçiler için daha fazla kandökümü ve acı getirecek daha kapsamlı bir savaş tehlikesi ortadan kalkmamıştır. Dahası, Irak, Filistin ve Afganistan’ın yiğit savaşçıları ve halkları; bebekleri, kadınları ve yaşlıları da öldürmekte ve napalm, seyreltilmiş uranyum kaplı mermiler, misket bombaları gibi yasaklanmış silahları kullanmakta, zaten alabildiğine yoksul düşmüş bu halkların cılız ekonomilerini yoketmekte, savaşla ilgisi olmayan köyleri bombalamakta ve geniş alanları kirletmekte duraksamayan alçak bir düşmanın vahşi bombardımanı altında yürüttükleri eşitsiz bir savaşta her gün kanlarını akıtmaktadırlar. Dolayısıyla dünyanın her yanındaki Marksist-Leninistler ve tüm tutarlı devrimci ve anti-emperyalist güçler, her yerde kitleleri emperyalist savaşa karşı seferber etmek ve onları onlarca yıldır süren zulüm, işgal, ekonomik ambargo ve savaş nedeniyle mahvolmuş bulunan Irak, Filistin ve Afganistan halklarının omuzları üzerindeki ağır yükü paylaşmaya sistematik olarak çağırmak amacıyla ellerinden gelen her şeyi yapmakla yükümlüdürler.
Bu amaca ulaşmak için çalışmayı ya da böyle bir çalışmaya katılmayı reddetmek ya da diğer, ikincil, üçüncül görevleri başını ABD, İsrail ve İngiltere’nin çektiği neo-faşist saldırganlığı yenme görevine tabi kılmayı reddetmek emperyalist gericiliğin değirmenine su taşımaktan öte bir sonuç vermeyecek ve en iyi olasılıkla ilgili tarafların küçük-burjuva darkafalılığını ve sosyal-şovenizmini ele verecektir. ABD’nin başını çektiği emperyalizme öldürücü ve belirleyici darbeler indirilmesinin savaşıma daha ileri, daha kalabalık ve daha büyük ülkelerin işçi ve emekçilerinin Marksizm-Leninizmin bayrağı altında kitlesel katılımına ve işçi sınıfının güçlü devrimci örgütlerinin varlığına ve/ ya da inşasına bağlı olduğu doğrudur. İşçi sınıfının ve onun komünist partilerinin önderliğinin olmayışının kapitalizmi devirmeyi ve sosyalizmi inşa doğrultusundaki uzun ve karmaşık savaşıma başlamayı olanaksız kılmakla kalmayacağı, fakat aynı zamanda devrimin demokratik ve anti-emperyalist hedeflerine ulaşmayı ve hatta “şer ekseni”ni stratejik bir geri çekilmeye zorlamayı olanaksız kıldığı da doğrudur.
Bununla birlikte, yukarda saydığım faktörlerin olmayışı, halihazırda bir yanda emperyalizm ve siyasal gericiliğin güçleriyle öte yanda ulusal kurtuluş ve devrim güçleri arasında süregelen ölüm kalım kavgasından uzak durmanın bir nedeni ya da gerekçesi yapılamaz. Emperyalist saldırganlığa karşı savaşın asıl yükünü çeken Irak, Filistin ve Afganistan halkları sadece kendi yazgılarını belirleme hakları için savaşmıyorlar; onlar hepimiz için, bütün dünya halkları için savaşıyorlar. “Başka ulusları ezen bir ulus özgür olamaz” demişti Marks. Bu apaçık gerçekliğin özü Irak, Filistin ve Afganistan halklarının kahramanca savaşımı bakımından daha da geçerlidir. Başka ülkelerin işçileri ve halkları onlarla omuz omuza dövüşmeyi ve onlarla aktif dayanışma içinde olmayı reddederlerse, kendi ellerini ve kollarını bağlayan zincirleri sağlamlaştırıyor ve “kendi” emperyalistlerinin ve egemen sınıflarının pasif suçortakları gibi davranıyor olacaklardır.
Dahası, Irak, Filistin ve Afganistan vb. halklarının direnişine, emperyalizme, Siyonizme ve onların uşaklarına karşı savaşıma önderlik eden grupların ideoloji, program, siyasal çizgi ve taktiklerine karşı olma ya da bunları onaylamama gerekçesiyle kayıtsız kalmak da kesinlikle kabul edilemez bir tutum olacaktır; böylesi bir tutum, emperyalizme ve siyasal gericiliğe karşı çıkmama anlamına gelecek ve savunucularını ABD önderliğinde dünya işçilerine ve halklarına karşı sürdürülen savaşın pasif ve utangaç destekçileri konumuna mahkum edecektir. Emperyalizmin ve onun liberal ve reformist borazanlarının işçileri ve emekçileri hareketsiz, kafası karışık ve bölünmüş bir durumda tutmak için hemen hemen herşeyi yaptıkları bir zaman diliminde işçi sınıfının ileri öğeleri ve tutarlı demokratlar ve enternasyonalistler kayıtsız koşulsuz bir biçimde “şer ekseni”ne ve neo-faşist gericiliğe karşı savaşımda yerlerini almalıdırlar. Ve bu görevi yerine getirebilmek için onlar, burjuva gericiliğinin borazanlarının fundamentalizm, İslami terör ve terörizme vb. ilişkin aldatıcı ve ikiyüzlü gevezeliklerine karşı kesin ve uzlaşmaz bir tavır almalıdırlar.

13-16 Mayıs 2004

Notlar:
(1) İsrail’de yayımlanan Haaretz gazetesinin yazarlarından Orit Shohat, 28 Nisan günkü yazısında şöyle diyordu:
“Bu ayın ilk iki haftasında, Amerikan ordusu, bu savaşta daha önce görülmedik boyutlarda savaş suçları işledi. Neler olup bittiğini anlatan görece az medya haberlerine göre, bu iki hafta içinde aralarında 450 yaşlı, kadın ve çocuğun da bulunduğu 600 dolayında Irak’lı öldürüldü.

“Kafaları kopmuş çocukların ve sıra sıra ölü kadınların görüntüleri ve katledilen yüzlerce insan için geçici bir mezarlık haline getirilen futbol stadyumunun çarpıcı fotoğrafları – bunların hepsini yayınlayarak dünyaya duyuran sadece El Cezire kanalı oldu. Sınırsız Doktorlar örgütüne göre, Felluce operasyonu sırasında ABD Deniz Piyadeleri hastaneleri bile işgal ettiler ve yüzlerce yaralının tedavi edilmesini engellediler. Damlara konuşlanmış olan keskin nişancılar yaklaşan herkese ateş açıyordu.” (“Felluce’yi Unutma”, Haaretz, 28 Nisan 2004)

(2) İrlanda’lı film yapımcısı Jamie Doran’ın yaptığı bir film, ABD’nin Afganistan’da işlediği savaş suçlarının bir bölümünü sergilemiş bulunuyor. Bu film binlerce Afgan savaş tutsağının ABD Özel Kuvvetleri ve ABD uşağı General Raşid Dostum tarafından katledilmelerini belgelemektedir.
Stefan Steinberg 21 Aralık 2002 tarihli makalesinde bu konuda şunları yazıyordu:
“Kunduz muharebesinin ardından Amerikan askeri güçleri Kale-i Cengi kalesinde tutulan yüzlerce Taliban mahpusa karşı yürütülen silahlı saldırı ve katliam eylemine katıldılar. Kalenin altındaki tünellere saklanarak katliamdan kurtulan 86 Taliban savaşçısı arasında Amerikalı John Walker Lindh de yer alıyordu. “Film, Kale-i Cengideki olaylardan sonra, Afgan bağlaşıkları General Raşid Dostum’la işbirliği içindeki Amerikan komutanlığının, toplam sayıları 8,000 olan savaş tutsaklarından ayrılan ve Şibargan kentindeki cezaevi kompleksine nakledilen bir 3,000 savaş tutsağının daha öldürülmesinde suç ortağı olduğunu kanıtlamayı amaçlıyordu.
“Mahpuslar Şibargan’a hiç bir havalandırma olanağı bulunmayan kapalı konteynerlerle yollanmışlardı. Her birinin içinde 200 ila 300 mahpus bulunan konteynerleri sürmek için yerel Afgan kamyon şoförler tutulmuştu. Konvoyda yer alan şoförlerden biri yolculuk sırasında ortalama olarak her bir konteynerde 150-160 kişinin öldüğünü anlattı.
“Konvoya eşlik eden bir Afgan askeri, Amerikan komutanın, içerdekilerin bazılarının mutlaka vurulacağını bilmesine rağmen kendisine, mahpuslara hava sağlamak için konteynerlere ateş açmasını buyurduğunu söyledi. Bir Afgan taksi şoförü, konteynerlerin bazılarının tabanından kan sızdığını gördüğünü bildirecekti. Şoförlerden birinin anlatımına göre bu eziyetli taşıma işleminde sağ kalanlar Mezar-ı Şerif yakınında çölün ortasına indirildiler. Hala sağ olan bu mahpuslar, 30 ila 40 Amerikan askerinin gözetimi altında kurşuna dizildiler ve cesetleri köpeklerin yemesi için çöle bırakıldı.”

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: