Normandiya 2004: Emperyalist Demagoji ve Devrimci Gerçek

Garbis Altınoğlu, 27-30 Haziran 2004

Emperyalistlerin D-Day Maskaralıkları
D-Day (D-günü) olarak anılan 6 Haziran 1944 Normandiya çıkartmasının 60. yıldönümü kutlamaları “terörizme karşı savaş”a ilişkin emperyalist demagojinin dayatılması ve Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşında faşizme karşı kazanılan zaferde oynadığı belirleyici rolün unutturulması yolundaki çabalara tanıklık etti. Örneğin, 4 Haziran Cuma günü Poitiers kentini ziyareti sırasında Fransa Başbakanı Jean-Pierre Raffarin, “Fransa’yı ve Avrupa’yı kurtaranlara teşekkür ediyoruz” derken, ABD Başkanı George W. Bush, resmi törenlerden önce Ouest France gazetesine gönderdiği mektupta, “Bugün iki ülkemizin orduları, yardımımıza gereksinim duyan herkes için özgürlüğü savunmak amacıyla dünyanın her yanında konuşlanmış bulunuyor” diyordu. Bush, 6 Haziran 2004’te gerçekleştirilen ve 20 devlet başkanı ve başbakanının katıldığı törende yaptığı konuşmada da aynı temayı işledi ve ABD’nin, Fransa’nın ve Avrupa’nın Nazi işgalinden kurtarılmasında kilit bir rol oynadığını ileri sürdü. Faşist bloka karşı kavgayla bugün “terörizme” karşı sürdürülen kavga arasında paralellik kuran ve Sovyetler Birliği halklarının faşizme karşı gerçekleştirilen ölüm-kalım savaşımına yaptığı belirleyici katkıyı gözardı eden, hatta hiç anmayan Bush sözlerini şöyle sürdürdü:
“Avrupa’nın her yanında Amerikalılar; İngilizler, Kanadalılar, Polonyalılar, özgür Fransızlar ve teker teker Nazi boyunduruğundan kurtarılan diğer ülkelerin yiğit yurttaşları omuz omuza savaştılar. Bizler, savaşın sınavı ve dayattığı engin özveri süreci içinde kopmaz bağlaşıklar haline geldik. Kıtanın her yanında birlikte savaşan uluslar barış davasının güvenilir ortakları oldular. Özgürlüğü korumayı hedefleyen büyük bağlaşmamız güçlüdür ve ona hala gereksinimimiz var.”
İkinci Dünya Savaşının ardından Hitler faşizminin çizmelerini giyen ve onyıllar boyunca sayısız saldırı, katliam ve faşist darbeye imzasını atmış bulunan ve emperyalist terörizmin ve savaşların asıl kaynağı olan ABD tekelci burjuvazisinin ve onun bugünkü neo-faşist politikasının temsilcisi olan Bush’un bu sözleri hem tarihsel gerçekliğin ırzına geçme ve hem de güncel gerçekliği tümüyle tersyüz etme girişiminden başka bir şey değildir. Amerikan haydutları, özellikle 11 Eylül 2001’den bu yana “terörizme karşı savaş” perdesi altında, Arap ve İslam halkları başta gelmek üzere dünya işçi sınıfı ve halklarına karşı savaşlarını ve Batı Avrupa emperyalistleri de içinde olmak üzere diğer emperyalistlere karşı kendi konumlarını güçlendirme çabalarını bir üst düzeye tırmandırdılar. Ama, herşeyden önce Irak, Kolombiya, Afganistan ve Filistin halklarının kahramanca direnişi ve ikinci olarak ABD işçi sınıfı da içinde olmak üzere dünya işçi sınıfı ve halklarının anti-emperyalist savaşımı, sınırsız denebilecek olanakları ve tüm taktiksel üstünlüklerine rağmen Amerikan neo-faşistlerinin havasını indirdi ve Lenin’in deyişiyle onların “ayakları çamurdan bir dev” olduğunu ortaya çıkardı. Öte yandan, bu direniş diğer emperyalist devletlere de cesaret verdi ve onların ABD’ne karşı korkak, ikiyüzlü ve ikircimli muhalefetinin gelişmesi ve güçlenmesinin yolunu açtı.
ABD emperyalistleri, esas yükünü Sovyetler Birliği halklarının ve diğer Asya ve Avrupa halklarının taşıdığı anti-faşist İkinci Dünya Savaşına da gecikmeli olarak ve kendi emperyalist mevzilerini ve çıkarlarını öncelikle Japon militaristlerinin atağına karşı korumak amacıyla ve tali olarak da ABD ve Avrupa anti-faşist kamuoyunun baskısı sonucunda katılmışlardı. Anti-faşist savaşa katılması, ABD tekelci burjuvazisinin gerici karakterini zerrece değiştirmedi. Savaş boyunca ABD tekelleri Alman tekelleriyle işbirliğini sürdürdü (1); Amerikan ordusu okul, hastane ve yerleşim bölgeleri gibi sivil hedefleri sistemli bir tarzda bombaladı ve teslim olmuş olan düşman askerlerini öldürdü ve kendi saflarında Zenci er ve subaylara karşı ırk ayrımı politikasını sürdürdü; ABD, Hitler faşizminin zulmünden kaçan Yahudi mültecileri geri çevirdi ve kendi Japon kökenli yurttaşlarını konsantrasyon kamplarına doldurdu ve savaşın son evrelerinde kapısını Nazi ve Japon savaş suçlularına açtı. Bütün bu olumsuz göstergelere rağmen ABD bu savaşta sınırlı ve görece önemsiz de olsa objektif olarak ilerici bir rol oynamıştı. Bu bakımdan, bugün ABD’nin “terörizme karşı savaş”ta oynadığı rol, bu ülkenin İkinci Dünya Savaşı sırasında oynadığı rolle karşılaştırılamaz. Yapılması halinde böyle bir karşılaştırma, ABD emperyalistlerinin tüm bir İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem boyunca izlediği rotanın, Hitler faşizminin ve Japon militarizminin izlediği rotanın bir benzeri olduğunu gösterecektir. Öte yandan, Amerikan burjuva politikacıları ve generalleri onyıllardır, ülkelerinin İkinci Dünya Savaşında oynadığı rolü alabildiğine abartmış (ve tersine Sovyetler Birliği’nin rolünü en aza indirmiş) ve böylelikle dünya işçi sınıfı ve halklarının anti-faşist duyarlılığı ve devrimci anılarından yararlanarak kendi emperyalist müdahale ve saldırganlıklarını Nazizme karşı savaşın bir devamı ve uzantısı gibi göstermeye çalışmışlardır. Amerikan neo-faşistlerinin dünya egemenliği için savaş tamtamlarını çaldığı bugünkü koşullarda, bu işçi sınıfı ve halkların devrimci gelenek ve belleğini silme sınıfsal refleksi tam bir psikolojik savaş operasyonuna dönüştürülmüş bulunuyor. “Terörizme karşı savaş”ın hedefinin dünya ölçeğinde bir “demokratik devrim” ve ezilen halkların Hitler benzeri tiranların boyunduruğundan kurtuluşu olduğu teması üzerine oturtulan bu psikolojik savaş operasyonu, Beyaz Saray ve Pentagon’da oturan haydut ve teröristlerin tüm emekçi insanlığa açtıkları savaşın kopmaz bir parçasıdır. Bu noktanın altını çizdikten sonra, asıl konumuza, Normandiya çıkartması bağlamında İkinci Dünya Savaşı tarihsel gerçekliğinin ırzına geçilmesi çabalarına dönelim.

Sovyetler Birliği’nin Anti-Faşist Savaştaki Belirleyici Rolü

İkinci Dünya Savaşının özünde bir Nazi- Sovyet savaşı olduğu, savaşın esas yükünü Sovyetler Birliği halklarının çektiği, emperyalist burjuvazinin onyıllardır unutturmaya çalıştığı, ama az-çok objektif burjuva tarihçilerinin bile kabul ettiği bir gerçekliktir. ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği arasında 1941 sonlarında bir anti-faşist bağlaşma kurulur kurulmaz, Stalin Washington ve Londra’yı, Nazi Almanyası’na karşı Batı’da ikinci bir cephe açmaya çağırmış, hatta bu konu Churchill, Stalin ve Roosevelt’in 1942’de yaptığı bir görüşmede karar altına alınmıştı. Peki, Batılı “bağlaşıklar” bu cepheyi ne zaman açtılar? Onlar bunu, ancak Haziran 1944’te, yani Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası’nı tek başına yeneceğini anladıktan sonra yaptılar. Yoksa bütün Batı Avrupa “Bolşevizmin pençesine” düşebilirdi! ABD ve Britanya emperyalistlerinin hesapları, Sovyetler Birliği ile Nazi Almanyası’nın birbirleriyle savaşarak bitap düşmelerinden sonra savaşa müdahale ederek kendi emperyalist diktalarını egemen kılmak üzerine kurulmuştu. Geçerken, aslında bu politikanın, 1939 yılına kadar Britanya ve Fransa’nın Nazi Almanyası ve faşist İtalya’ya karşı sürdürdükleri kötü ünlü “yatıştırma” politikasının, Hitler kliğini Sovyetler Birliği’ne saldırmaya teşvik etme politikasının bir başka versiyonu ve görünümünden başka bir şey olmadığını belirtmek isterim. (2)
O tarihe kadar Britanya’nın ve Aralık 1941’den itibaren de ABD’nin Kuzey Afrika’da, Balkanlar’da, Uzakdoğu’da ve hatta Sicilya ve İtalya’da Almanya, İtalya ve Japonya’dan oluşan faşist blokun güçlerine karşı savaştıkları doğrudur. Ne var ki, bunlar stratejik açıdan bakıldığında yerel düzeyde savaşlardı; İkinci Dünya Savaşı’nın yazgısını belirleyen asıl çarpışmalar, faşist blokun başını çeken Nazi Almanyası ile Sovyetler Birliği arasında geçmekteydi. Bunu anlamak için Doğu Cephesine ilişkin rakamlara bir göz atmak yeterli olacaktır. Barbarossa Operasyonu buna iyi bir örnektir. İşgal altındaki Avrupa’nın tüm insan ve sanayi kaynaklarını denetimi altında tutan Nazi Almanyası Sovyetler Birliği’ne 22 Haziran 1941’de 153’ü Alman olmak üzere 190 tümenden oluşan, ateşgücü ve silah donanımı üstünlüğüne ve önemli bir savaş deneyimine sahip bir kuvvetle saldırdı. 3.3 milyon askerden oluşan bu dev orduda Fin, Macar, Romen ve İtalyan ordularından çok sayıda birlik de bulunuyordu.
Aralık 1941’de Moskova önlerinde püskürtülen işgalciler 1942 Mayısında (179’u Alman ve 61’i uydu) 240 tümenden oluşan bir kuvvetle yeniden saldırıya geçtiler. Bu rakam Haziran 1942’de 193’ü Alman olmak üzere 266 tümene çıktı. Sovyetler Birliği, Japonya’nın ve Türkiye’nin düşmanca tutumu nedeniyle önemli miktarda kuvvetini doğu ve güneydeki sınırlarında bulundurmak zorunda kalırken, Batıda ikinci cephenin açılmaması nedeniyle Almanya burada sadece 30 tümen bulunduruyordu.
Eylül 1942’de faşist işgal kuvvetleri (21’i Alman olmak üzere) 36 tümenlik bir kuvvet ve 2,000 dolayında uçakla Stalingrad’a saldırdılar. Kahramanca bir direniş ve Kızılordunun karşı saldırısı sonucunda işgal kuvvetlerinin yenilgiye uğratılması ve Şubat 1943’te 330,000 askerden oluşan 22 Alman tümeninin teslim olması, İkinci Dünya Savaşının seyrinde bir dönüm noktası oluşturacak, Nazi zulmü altında inleyen halklara umut ve cesaret verecek ve Balkanlar’da ve başka yerlerde partizan savaşının yayılmasına güçlü bir itilim sağlayacaktı.
Batı Cephesinin açılmasının gecikmesi, Doğu’da uğradığı yenilgilere ve yediği ağır darbelere rağmen Nazi Almanyası’nın bir süre daha yeni ve kapsamlı saldırılar örgütlemesine olanak verdi. Nitekim, topyekun seferberlik ilan eden Alman Başkomutanlığı 1943 yazında Kursk ve Belgorod bölgelerine yeni ve daha modern tank ve toplarla desteklenen 257 tümenlik bir kuvvet yığdı. Ama, Temmuz 1943’te başlayan Alman saldırısı, artık savaş deneyimi ve gücü artmış olan Kızılordunun direnişi ve karşı-saldırısı sonucunda durduruldu ve tersine çevrildi.
Ne var ki, Kızılordunun ve Sovyetler Birliği halklarının Nazi dalgasını durdurması ve geri çevirmesi, çok büyük bedeller ödenmesini gerektiriyordu. 22 Haziran 1943’e gelindiğinde Kızılordu şehitlerinin sayısı 4.2 milyonu bulmuştu. Bu tarihte Britanya’nın kayıpları 92,000’i ölü olmak üzere sadece 319,000, bu tarihten dört ay sonra (Ekim 1943’de) ABD’nin kayıpları 81,000 dolayındaydı. (Bak. Andrew Rothstein, A History of the U.S.S.R., 1951, s. 317) Kaynaklar, İkinci Dünya Savaşının tümü itibariyle 13,600,000’i asker olmak üzere 21 milyondan fazla Sovyet yurttaşının can verdiğini, buna karşılık Britanya’nın toplam (asker ve sivil) kaybının 332,000’den ve toprakları işgal ya da askeri saldırıya uğramayan ABD’nin toplam kaybının ise 298,000’den ibaret olduğunu gösteriyor. Bazı kaynaklar Sovyet kayıplarının 25 milyonu bulduğunu, hatta bu rakamı aştığını söylemektedirler. (3)
Ülkelerinin ekonomik bakımdan en gelişmiş bölgelerinin, yani Avrupa Rusyasının Alman faşistlerinin işgali altına girmesi nedeniyle Sovyet halklarının, SBKP’nin ve Kızılordunun karşılaştıkları güçlükler çok büyüktü. Dünya emperyalizminin koçbaşı rolünü oynayan ve sosyalizme ve işçi sınıfının anayurduna derin bir sınıf kini duyan Hitler kliğinin yönettiği Nazi sürülerinin Sovyet savaş tutsaklarına, ele geçirdikleri partizanlara ve sivil halka yaptıkları korkunç zulüm ve Sovyetler Birliği topraklarında gerçekleştirdikleri yağma ve maddi yıkım da inanılmaz boyutlardaydı. Andrew Rothstein, A History of the U.S.S.R. adlı yapıtında, savaş boyunca Sovyetler Birliği’nde çok büyük sayıda fabrikanın, devlet çiftliklerinin ve Makine Traktör İstasyonlarının hemen hemen yarısının yanısıra 236,000 kollektif çiftlikten 98,000’inin yokedildiğini ve yağmalandığını, onbinlerce demiryolu istasyonu, okul, klinik, hastane ve kitaplığın yakıldığını ya da havaya uçurulduğunu, milyonlarca at, sığır, davar ve domuzun öldürüldüğünü ya da Almanya’ya götürüldüğünü, toplam 4,700,000 konutun yıkıldığını söylüyor. Sovyetler Birliği’nde 3 Kasım 1942’de kurulan Nazi Vahşetini Saptama Olağanüstü Komisyonu’nun 7 milyon dolayında işçi, kollektif çiftçi, teknisyen ve bilim insanının yıllar süren titiz çalışması sonucunda hazırladığı ve 13 Eylül 1945’te yayımladığı sonal rapora göre, yukarda belirtilen vahşet eylemlerine ek olarak Nazi saldırganları 82,000’den fazla ilkokul ve orta öğrenim kurumunu, 600’den fazla araştırma enstitüsünü ve yüzlerce yüksek öğrenim kurumunu yakmış ve yıkmış ve buralardan çok büyük boyutlarda donatım, arşiv elyazmaları ve diğer eşyayı çalmışlardı. Onlar, sadece okullarda ve kitaplıklarda bulunan 100 milyondan fazla kitabı yoketmiş, içindeki değerli bilimsel donatımı yağmaladıktan sonra Leningrad’daki Pulkovo ve Kırım’daki Simeiz ünlü gözlemevlerini havaya uçurmuş, yüzlerce müze ve sanat galerisi ile 44,000 dolayında tiyatro ve kulübü tahrip etmişlerdi. Leningrad yakınındaki eski İmparatorluk Sarayı, Puşkin ve Tolstoy müzeleri, Çaykovski’nin evi, Novgorod ve Çernigov’da bulunan 12. yüzyıldan kalma kilise ve manastırlar, Moğol istilası dönemi öncesine ait eski Slav mimari yapılarının yanısıra çok sayıda kilise ve sinagog da Nazi vahşetinden payını almıştı.
Savaş yıllarında Sovyetler Birliği’nde bulunan Alexander Werth, Nazi-Sovyet savaşını anlatan kitabında Doğu Cephesindeki çarpışmalarda Alman birliklerinin ABD ve Britanya kuvvetlerinden farklı olarak Kızılorduya karşı ne denli inatçı bir direniş gösterdiklerini şöyle anlatıyordu:
“1944 yılının zaferleri gözkamaştırıcıydı; ama bunların hiçbiri kolay zaferler değildi. Almanlar (özellikle Ağustos’ta Rusların Varşova’nın dışında durdurulduğu sırada) Polonya’da, (…) Batı Ukrayna’da bulunan Ternopol’da ve daha sonra Macaristan’da ve Slovakya’da son derece inatçı bir biçimde savaştılar. Alman direnişi doğrudan Almanya’ya giden yol boyundaki bölgelerde, hepsinden önemlisi Doğu Prusya’ya komşu bölgelerde ve daha sonra Doğu Prusya’nın içinde özellikle sertti.
“… Batıda Bağlaşıklar Haziran ayından bu yana ilerlemekteydiler ve Eylül ayına gelindiğinde, Almanya, birkaç Macar tümeni bir yana konacak olursa bütün bağlaşıklarını yitirmiş bulunuyordu.
“Ama buna rağmen, savaşın sonuna doğru yaklaşıldığı ölçüde, Almanların Ruslara karşı ne pahasına olursa olsun direnme ve Batılı Bağlaşıklara karşı daha zayıf ölçüde direnme eğilimi giderek daha belirgin bir hal aldı. Almanlar, Varşova’nın karşısındaki Vistüla hattını, Budapeşte’yi, Doğu Prusya’yı ve daha sonra Oder hattını Batıdaki herhangi bir hat ya da mevziden daha gözükara bir biçimde savundular.” (Russia At War, 1941-1945, 1964, s. 688-89)
Herhalde bütün bu veriler, Washington ve Londra’nın uzun kararsızlık ve gecikmelerden sonra ve İkinci Dünya savaşının bitimine doğru gerçekleştirdikleri Normandiya çıkartmasının gerçek boyutlarını ve ABD ve Britanya emperyalistlerinin kendilerini Avrupa’nın faşist terör ve boyunduruktan kurtuluşunun asıl mimarı olarak gösterme girişimlerinin ne denli sahte, gerçekdışı ve ikiyüzlü bir nitelik taşıdığını göstermeye fazlasıyla yeter. Utanmazca söylenen bu yalanların ve karaçalmaların altında emperyalist burjuvazinin sosyalist Sovyetler Birliği’ne, SBKP’ne ve Stalin’e duydukları tükenmez sınıf kininin yanısıra, özellikle İkinci Dünya Savaşı öncesinde faşist devletlerle ve savaş sonrasında da faşizmin kalıntılarıyla yaptıkları işbirliğini gizleme girişimleri yatmaktadır. Ama bu dezenformasyon kampanyası aynı zamanda son derece önemli bir güncel siyasal anlam taşımakta, ABD’nin ve yakın ortakları Britanya ve İsrail’in bugün Hitler’in, Mussolini’nin ve Hirohito’nun izinden giderek dünya işçi sınıfı ve halklarına kendi faşist ve militarist saldırganlık politikalarını dayatma hesaplarını ele vermektedir.

Batı Cephesinde Durum Neydi?
Peki, emperyalist propaganda mekanizmasının pek çok romanın ve filmin konusu haline getirdiği ve adeta mitolojik bir nitelik kazandırdığı Normandiya çıkartmasının, Fransa ve Avrupa’yı Nazi işgalinden kurtardığı ileri sürülen bu operasyonun gerçek boyutları neydi? Şimdi de konunun bu yönüne bakalım.
9,500 uçağın ve 600 savaş gemisinin koruması altında 176,000 dolayında askerin 4,000 gemiyle gerçekleştirdiği bu çıkartmanın önemli bir operasyon olduğu doğrudur. Haziran 1944’e gelindiğinde, artık savaşın sonlarına yaklaşılmış ve Nazi savaş makinası, Kızılordu ve Sovyet partizan birliklerinden yediği ağır darbeler sonucu belini doğrultamayacak hale gelmişti. Buna rağmen, faşist canavarın can çekişmeye başlamış olduğu bu dönemde bile, Normandiya çıkartması da içinde olmak üzere Batı Cephesindeki çarpışma ve operasyonların, Kızılordu ile Wehrmacht’ın karşı karşıya geldiği Doğu Cephesindekilerle hiçbir şekilde kıyaslanacak düzeyde olmadığının altı çizilmelidir. Normandiya çıkartması günlerinde Nazi Almanyası, Doğu Cephesinde tuttuğu 259 tümene karşı Batı Cephesinde sadece 60 tümen bulunduruyordu. Özel olarak bu Alman birliklerinin gerçek savaş kapasitesinin ve genel olarak Batı Cephesindeki durumun ne olduğunu anlamak için, bu cephede görev yapan bir Alman komutanın, Tümgeneral Bodo Zimmerman’ın tanıklığına başvuracağım.
Tümgeneral Zimmerman Normandiya çıkartmasınden 16 ay önce, yani Nazilerin Şubat 1943’de Stalingrad’da ağır bir yenilgiye uğratılmalarından kısa bir süre sonra, Batı Cephesindeki Alman kuvvetlerinin komutanı Feldmareşal Rundstedt’in bir yorumunu aktarmaktadır. Zimmerman’a göre, Rundstedt Fransa’da Amerikan ve İngiliz kuvvetlerine karşı verilecek savaşın, daha bu kuvvetler kıtaya ayak basmadan önce Doğu Cephesinde yitirilmekte olduğunu söylemekteydi:
“Olası bir istilayı püskürtmek için gereksinim duyacağımız askerler, toplar ve tanklar, Avrupa’nın öteki ucundaki dev boyutlu felakette tüketiliyordu.” (Seymour Freidin and William Richardson, The Fatal Decisions, 1956, s. 200) Zimmerman daha sonra Batı Cephesindeki Alman kuvvetlerinin kuzeyde Hollanda’dan güneyde İtalya sınırına kadar uzanan geniş bir bölgeyi savunmakla yükümlü olduğunu, en nitelikli birliklerin ve donanımın sürekli olarak Doğu Cephesine aktarılması nedeniyle 1943’den itibaren Batı Ordusunun yetersiz silahlarla donatılmış ve önemli bir bölümü iyi eğitim görmemiş yaşlı askerlerden oluştuğunu, araç-gereç eksikliğinden ötürü Hitler’in inşa edilmesini buyurduğu “Atlantik Duvarı”nın tamamlanamadığını ve gerekli silahlarla takviye edilemediğini ve Batı Ordusunun hemen hemen hiçbir stratejik yedeğe sahip olmadığını belirtiyordu. Zimmerman, Hitler’in, ABD ve Britanya kuvvetlerini durduracağı ileri sürülen “Atlantik Duvarı”na ilişkin blöfünü şöyle açığa vuruyordu:
“Almanya’nın Batı’daki savunma mevzilerinin zayıflığını gözlerden gizlemek için Hitler, 1942’de Manş Boğazı boyunca yoğun bir biçimde istihkamlar inşa edilmesini buyurdu. Bunun üzerine dev boyutlu yapılar inşa edildi; ama bu güçlü istihkamları her yerde yapabilmek, hele ‘Atlantik Duvarı’nı silahlarla donatmak olanaklı değildi. Fransa’nın Akdeniz sahillerinde… hiçbir istihkam da inşa edilmedi. Lojistik sıkıntılar nedeniyle mayınlara varıncaya değin ‘Atlantik Duvarı’na yerleştirilen silahların çoğu, hatta dikenli teller, Fransa-Almanya sınırındaki eski Batı Duvarından alındı.” (Adıgeçen kitap, s. 202)

Öte yandan, son derece zayıf durumda olan Alman Hava Kuvvetleri (Luftwaffe) ve Donanması, kendilerinden çok daha üstün konumda olan ABD ve Britanya uçak ve deniz filoları karşısında hiçbir varlık gösterecek durumda değildi. Zimmerman’a göre,
“Havada düşmanla aramızdaki güç dengesi 50’ye 1 oranındaydı. Donanmamız ise hemen hemen yok gibiydi.” (Adıgeçen kitap, s. 210) Bir başka kaynağa göre ise, Normandiya çıkartması sırasında Bağlaşıkların savaşa sürdüğü 10,521’i savaş uçağı olmak üzere 12,837 uçağa karşı Almanların sadece 100 kadarı savaş uçağı olmak üzere 319 uçağı vardı. Bağlaşıkların donanması ise, binlerce küçük tekne tarafından desteklenen 6 savaş gemisi, 23 kruvazör, 122 destroyer ve 360 devriye botundan oluşuyordu. (Bak. Robert Goralski, World War II Almanac, 1931-1945, 1981, s. 321)
ABD ve Britanya’nın Batı Cephesindeki savaşın daha ilk evrelerinden itibaren kendini gösteren bu hava üstünlüğü, Alman kuvvetlerinin elini kolunu bağlayacak; onların keşif harekatı yapmasını, birliklerin manevra yapması, yer değiştirmesi ve geri çekilmesini, tank birliklerine hava desteği sağlanmasını, birliklerin yiyecek ve cephane ikmalini neredeyse olanaksız hale getirecekti. Sözün özü, 60. yıldönümü kutlamalarında Britanya Kraliçesi II. Elizabeth’in “tarihin en dramatik askeri operasyonlarından biri” diyerek göklere çıkardığı Normandiya çıkartması, Almanlar bakımından son derece eşitsiz ve elverişsiz koşullar altında ve Kızılordunun Nazi sürülerini büyük ölçüde perişan etmiş olduğu bir ortamda gerçekleşmişti.

Dahası var. Normandiya çıkartmasından sadece 16 gün sonra, yani 22 Haziran 1944’te Kızılordu, Almanların Merkez Ordular Grubuna karşı çok daha büyük bir saldırı başlatacak, iki ay süren şiddetli çarpışmalardan sonra faşist istilacıları kuzeyde Varşova’nın ve güneyde Karpatlar’ın eşiğine kadar geriletecekti. Haziran ayı boyunca, içlerinde konsantrasyon kamplarından kaçan tutsakların ve Yahudi savaşçıların da bulunduğu Sovyet partizan tugaylarının Alman ordusunun Polonya ve Doğu Prusya’daki üsleriyle bağlantılarını ve ikmal yollarını kesmek amacıyla gerçekleştirdikleri yaygın sabotajlar ve mayınlamaların ardından Mareşal Jukov’un buyruğuyla Kızılordu, Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırısının üçüncü yıldönümünde 800 km’lik bir hat boyunca harekete geçti. Ağustos 1944’e kadar süren ve Bagratyon Operasyonu adı verilen bu harekatta her iki taraftan toplam 4 milyon dolayında asker, 7,500 tank ve 7,000 uçak karşı karşıya geldi. Alman Başkomutanlığının ABD ve Britanya kuvvetlerine karşı sürmekte olan savaşa rağmen elindeki sınırlı elit yedek birlikleri hızla Doğu Cephesine aktarmasını gerektiren Bagratyon Operasyonu sonucunda Belorusya ve Doğu Polonya Alman işgalinden kurtarıldı.
Ne var ki, Kızılordunun Wehrmacht’a çok ağır darbeler indirdiği ve gerek savaşa katılan askerlerin sayısı ve gerekse Almanların verdiği kayıplar açısından Normandiya çıkartmasından kat kat büyük olan Bagratyon Operasyonu, özellikle Batı’da çok az bilinmektedir. Mike Davis, “Saving Private Ivan” (“Er İvan’ı Kurtarmak”) adlı makalesinde Bagratyon Operasyonunun öneminin altını çizdikten sonra, ırk ayrımı temelinde bölünmüş olan ABD ve Britanya ordularından farklı olarak demokratik ve enternasyonalist bir nitelik taşıyan Kızılorduda en başarılı olanların en yüksek mevkilere geldiğine, Bagratyon Operasyonunu yöneten generaller arasında bir Yahudi (Çerniyakovski), bir Ermeni (Bagramyan) ve bir Polonyalı’nın (Rokosovski) da bulunduğuna işaret ettikten sonra sözlerini şöyle sürdürüyordu:
“İvan’a teşekkür edin. Wehrmacht askerlerinin yüzde 70’inin Fransa meydanlarında değil Rus steplerinde gömülü olduğunu anımsamak, Kuzey Afrika çölünde ya da Bastogne çevresindeki soğuk ormanlarda ölen yiğit askerlere saygısızlık anlamına gelmez. Nazizme karşı yürütülen savaşta herbir ‘er Ryan’a karşılık ortalama 40 ‘İvan’ yaşamını yitirdi. Bugün bilim insanları İkinci Dünya Savaşında ölen Sovyet askerleri ve yurttaşlarının sayısının 27 milyonu bulduğuna inanıyorlar.”

Churchill’in Tanıklığı

6 Haziran 1944’de Normandiya çıkartmasını gerçekleştirmelerinden sonra ABD-Britanya kuvvetleri Eylül başına kadar süren bir dizi çarpışma sonunda -partizanların ve De Gaulle’ün önderlik ettiği Özgür Fransız güçlerinin de yardımıyla- Almanları Fransa’dan çıkarmayı başardılar ve Belçika ve Hollanda topraklarına girdiler. Ancak onlar, Aralık 1944’de Almanların Belçika’nın Ardenler bölgesinde giriştiği karşı-saldırı sonucunda zor duruma düşmüş ve Doğu Cephesinde zaten üç yılı aşkın süredir büyük bedeller ödeyerek çarpışmakta olan Kızılordunun doğrudan yardımına başvurmak zorunda kalmışlardı. Bunu son derece “güvenilir” bir tanığın, Churchil’in aracılığıyla göstereceğim.
1918’de bakanlık yaptığı sırada İngiliz hükümetini ve diğer emperyalist devletleri genç Sovyet iktidarını beşiğinde boğmak için harekete geçiren ve bu amaçla Sovyet Rusya’ya asker çıkarılmasını ve Beyaz Muhafızlara destek verilmesini sağlayan, İkinci Dünya Savaşının hemen ardından ABD Devlet Başkanı Harry Truman’la birlikte “Soğuk Savaş”ı başlatan ve bu arada Nazi istilacılarına karşı kahramanca savaşan Yunanistan Komünist Partisinin önderlik ettiği Yunan devrimci hareketini bastırmada birinci derecede rol oynayan Winston Churchill tüm yaşamı boyunca işçi sınıfının, devrimin ve komünizmin en başta gelen düşmanlarından biri olarak kalmaya devam etti. Ancak o, Britanya İmparatorluğu’nun çıkarlarını korumak için İkinci Dünya Savaşı döneminde Sovyetler Birliği’yle faşist bloka karşı bir bağlaşmaya girmekte de duraksamamıştı. Bu bakımdan onun, Kızılordunun ve Stalin’in performansı ve duruşu konusunda İkinci Dünya Savaşının o sıcak günlerinde söylediklerine bir göz atmak öğretici olacaktır.
Aralık 1944’deki Alman saldırısının ardından Stalin’e yolladığı 6 Ocak 1945 tarihli mesajda Churchill şöyle diyordu:
“Batı’daki çarpışmalar çok sert geçiyor ve her an Başkomutanlığın önemli kararlar almasını gerektirebilir. Çok geniş bir cepheyi, inisiyatifin geçici olarak yitirilmesinden sonra savunmanın ne denli sıkıntı verici olduğunu kendi deneyiminizden biliyorsunuz. Onun ve bizim önemli kararlarımızı etkileyeceği için General Eisenhower neler yapmayı planladığınızı ana hatlarıyla bilmeyi çok istiyor ve buna gereksinim duyuyor… Ocak ayı içinde Vistüla cephesinde ya da başka bir yerde büyük bir Rus saldırısının yapılabileceğini hesaba katıp katamayacağımızı ve değinmek istediğiniz diğer hususları bana iletirseniz size minnettar olacağım… Bu konuyu ivedi görüyorum.” (Correspondence Between the Chairman of the Council of Ministers of the U.S.S.R. and the Presidents of the U.S.A. and the Prime Ministers of Great Britain During the Great Patriotic War, 1957, Cilt 1, s. 294)

Stalin Churchill’in mesajını 7 Ocak 1945’de şöyle yanıtlayacaktı:
“Almanlara karşı top ve savaş uçağı avantajımızı kullanabilmemiz çok önemli. Bunun için uçuşa elverişli açık havanın olması ve topçu ateşinin isabetini engelleyen alçak düzeydeki sisin kalkması gerekiyor. Bir saldırı başlatıyoruz, fakat şu anda hava elverişsiz. Gene de, Başkomutanlık Genel Karargahımız, Bağlaşıkların Batı Cephesindeki durumunu gözönüne alarak hazırlıklarını hızlı bir tempoyla tamamlamaya ve hava durumu nasıl olursa olsun Ocak ayının ikinci yarısından önce tüm Merkezi Cephe boyunca büyük ölçekli saldırı operasyonlarına başlamaya karar verdi. Bağlaşıklarımızın yiğit güçlerine destek vermek için elimizden gelen herşeyi yapacağımızdan emin olabilirsiniz.” (Adıgeçen kitap, s. 294-95)
Churchill 9 Ocak 1945’de Stalin’e gönderdiği mesajında, Sovyetler’in aldığı karardan duyduğu sevinci şöyle dile getiriyordu:
“Etkileyici mesajınızdan ötürü size son derece minnettarım. Mesajınızı, sadece kendisinin görmesi için General Eisenhower’a gönderdim…
Bana ilettiğiniz haber, Alman takviyelerinin ateşten cephelerimiz arasında bölünmesini güvence altına alacağı için General Eisenhower için önemli bir destek anlamına gelecek.” (Adıgeçen kitap, s. 295)
Kızılordunun harekatının başlamasının ardından Churchill, 17 Ocak 1945’de Stalin’e ilettiği bir başka mesajda şunları söyleyecekti:
“Doğu Cephesinde başlattığınız dev saldırı için Majesteleri Hükümeti adına ve yüreğimin derinliklerinden teşekkür ve tebriklerimi sunuyorum.” (Adıgeçen kitap, s. 300)

Kızılordu, Stalin’in belirttiği tarihten de beş gün önce, 12 Ocak 1945’te başlattığı saldırıyla Alman kuvvetlerini bir kez daha ağır bir bozguna uğratacak ve ABD-Britanya kuvvetlerini rahatlatacaktı. Stalin Şubat 1945’de yayımladığı bir bildiride bu harekatı şöyle değerlendirecekti:
“Kızıl Ordu, bu yılın Ocak ayında Baltık Denizi’nden Karpatlar’a kadar tüm cephe boyunca, düşmana eşi görülmemiş ağırlıkta bir darbe indirdi. 1200 km’lik cephe boyunca, Almanların yıllar boyu inşa etmek için uğraştıkları güçlü savunma mevzilerini yardı. Kızıl Ordu, saldırısı sırasında düşmanı hızlı ve ustaca harekatlarla batı yönünde epeyce geriye attı.
“Kış saldırımızın başarıları, öncelikle Belçika ve Alsas’ı işgal etmeyi amaçlayan Alman kış saldırısının başarısızlığa uğramasına ve Almanlara karşı saldırıya geçmeleri ve böylelikle Batı’daki harekatlarını Kızıl Ordu’nun Doğu’daki saldırı harekatları ile birleştirmeleri için müttefiklerimizin ordularına olanak sağlamaya yol açtı.” (SSCB Enformasyon Bürosu & Stalin, Tarih Çarpıtıcıları, 1989, s. 88)

Sonuç

Tarihin acı deneyimlerinin yinelenmemesi için her işçi, emekçi ve ilerici aydın İkinci Dünya Savaşının ve sonrasının derslerini öğrenmek, derinlemesine kavramak ve onlardan gereken sonuçları çıkarmak zorundadır. Bugün ABD ile ortakları Britanya ve İsrail’in oluşturduğu “şer ekseni”, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya, İtalya ve Japonya’nın oluşturduğu eksenin, yani faşist blokun yerini almış bulunuyor. Onlar başlatmış olduklarını ileri sürdükleri Dördüncü Dünya Savaşıyla tüm emekçi insanlığı emperyalist devlet terörüyle ve neo-faşist kölelikle tehdit ediyorlar: “Ya boyun eğecek ya da öleceksin!” İşçi sınıfı ve emekçilerin, Filistin’de, Afganistan’da, Kolombiya’da, Irak’ta ve başka yerlerde yürürlüğe konmuş bulunan bu tehdidi etkisizleştirmesi, bu saldırıyı püskürtmesi gerekiyor. 21. yüzyılı bir “Amerikan yüzyılı” yapmayı planlayan ABD emperyalistlerinin bunu engellemek için sürdürdüğü yoğun ve kesintisiz dezenformasyon ve kara propaganda kampanyası, bu uğursuz planın ve emperyalist terör ve savaşın kopmaz bir parçasıdır. 1930’larda ve 1940’larda yaşanan çapta bir emperyalist terörün ve kitle kıyımının bir daha ve hatta daha da büyük ölçeklerde yaşanmaması, jenosid boyutlarına varacak katliamların ve bütün dünyanın bir Çeçenistan, bir Ruanda haline getirilmesi planlarının önünün kesilmesi, tarihin verdiği derslerin unutulmaması ve kapitalist-emperyalist sistemin yıkılmasıyla olanaklıdır ancak. İkinci Dünya Savaşı dönemi, bu önemli dönemeçte ne yapmaları gerektiğini düşünen sınıf bilinçli işçiler için paha biçilmez derslerle doludur. Evet, biz işçiler, diğer sömürülen emekçiler ve ilerici aydınlar tüm emekçi insanlık için yapmış oldukları sınırsız özveri için çoğunun mezarlarının yerleri bile belirsiz olan ve adları dahi unutulmuş bulunan “İvan’lara teşekkür” etmeliyiz. Ve biz dünyayı cehenneme çevirmeye girişmiş bulunan ABD emperyalist teröristlerine ve onların Britanyalı ve Siyonist bağlaşıklarına karşı durmalı, İvan’lara önderlik eden Stalin’in ve SBKP’nin yolundan, Kızılordunun yolundan yürümeli, faşizme ve emperyalizme karşı savaşımı son sınırına dek ilerletmeli ve onu sınıfsız bir toplum kurulmasıyla taçlandırmalıyız. Emekçi insanlığın önünde başka bir seçenek yoktur.

DİPNOTLAR
(1) Gerek savaştan önce ve gerekse savaş sırasında ABD tekelleri Alman tekelleriyle ekonomik ilişkilerini sürdürdüler. Bunlar arasında Ford, General Electric, Standard Oil, Texaco, ITT, IBM ve en üst yöneticisi William Knudsen’in Nazi Almanyası’nı “20. yüzyılın mucizesi” olarak nitelediği General Motors gibi dev şirketler bulunuyordu.
(2) Franklin D. Roosevelt’in 12 Nisan 1945’te ölümünden sonra ABD devlet başkanlığı koltuğuna oturacak, savaşın sonlarına doğru Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılmasına karar verecek ve Winston Churchill’le birlikte “Soğuk Savaş”ı başlatacak olan Senatör Harry Truman, Nazi Almanyası’nın 22 Haziran 1941’de Sovyetler Birliği’ne saldırmasının ertesi gününde şunları söylüyordu:
“Almanya’nın kazanmakta olduğunu gördüğümüzde Rusya’ya ve Rusya’nın kazanmakta olduğunu gördüğümüzde de Almanya’ya yardım etmeliyiz. Ve böylelikle onların birbirlerini olabildiğince çok sayıda öldürmelerini sağlamalıyız.”
(3) Britanya’nın kayıplarına Avustralya, Kanada, Hindistan, Yeni Zelanda’nın ve diğer İngiliz sömürgelerinin 139,00 dolayında olan toplam ölü kaybı eklendiğinde Britanya İmparatorluğu’nun toplam kaybı 471,000’e çıkmaktadır.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: