Savaşta Ne Yapmışlardı?

Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı Dönemindeki Dış Politikası Üzerine
20-23 Ağustos 2004

      
        Giriş
Geçenlerde, Can Dündar’ın “Savaşta Ne Yaptın Baba?” adlı ve yazarın Milliyet gazetesi, Aksiyon dergisi ve Gazetem.net sitesinde çıkan ve esas olarak ABD’nin Irak’a karşı saldırıya hazırlandığı dönemde kaleme alınan yazılarından oluşan kitabını (İmge Kitabevi Yayınları, 4. baskı: Mayıs 2003) okudum. Bu derlemede yer alan yazılar Dündar’ın, bu haksız ve emperyalist savaşa –yetersiz bir biçimde de olsa, çok tutarlı bir tarzda olmasa da- hep karşı çıktığını, savaştan medet ve çıkar umanları alaya aldığını, kınadığını ve suçladığını ve genel olarak toplumsal duyarsızlığımıza ve umursamazlığımıza değinirken çok haklı olarak bunu “Amerika’nın en büyük müttefiki” olarak nitelediğini bir kez daha gösteriyor. Aşağıda eleştireceğim yetersizlik ve tutarsızlıklarına rağmen Dündar’ın emperyalist savaşa karşı çıkışı ve Irak ve Ortadoğu halklarının yanında yer alışı, özellikle savaş histerisinin egemen olduğu bu dönemde olumlu bir örnek olmuştur. Ancak o, ne yazık ki ülkemizin ilerici aydınlarının büyük çoğunluğunu etkisi altında bulunduran bir önyargının, yani Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşında “tarafsız” bir dış politika izlediği yolundaki gerici söylence ve yanılgının etkisinden kurtulamamış olduğunu da ele vermiştir. Ben burada, esas olarak bu konuyu ele alacak, bu saptamanın tutarlı demokratizmle hiçbir biçimde bağdaşmadığını, hatta kişiyi siyasal gericiliğe teslim olmaya götürebileceğini göstermeye çalışacağım.
         Sorunun Ele Alınışı

Yazar, İnönü kliğinin ABD ve İngiltere’nin Türkiye’yi Almanya’nın başını çektiği faşist bloka karşı savaşa sokma çabalarına ve Roosevelt ile Churchill’in “emrivaki”lerine karşı direnişine değindiği 24 Aralık 2002 tarihli “Savaşı Bilen Savaştan Korkar” başlıklı makalesinde şöyle diyor:
“Türkiye, bir savaşın eşiğinde, kendisini savaşa sokmamış ‘Milli Şef’i anıyor.
“İsmet Paşa’nın bu en büyük zaferini hatırla(t)manın tam zamanıdır…
“Durumu bugünle kıyaslamak için önce şu ‘mukabil sual’e bakalım…
“Şevket Süreyya, ‘İkinci Adam’da, askerin harp tereddüdünü şu sözle açıklar:
“ ‘Savaşı Bilen Savaştan Korkar’…
“Savaşla kurulmuş bir ülkenin çocukları olarak savaşı biliyor, savaştan korkuyoruz.” (Savaşta Ne Yaptın Baba? , Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 2003, s. 17-19) Burada, herşeyden önce Dündar’ın, tümüyle farklı, hatta taban tabana karşıt iki savaşı birbirine karıştırdığını, hatta –istemeden de olsa- ikisini bir anlamda aynı kaba koyduğunu görüyoruz. İkinci Dünya Savaşında, esas yükünü sosyalist Sovyetler Birliği’nin ve onun Kızılordusunun çektiği anti-faşist bağlaşmanın faşist bloka karşı yürüttüğü savaş haklı bir savaştı. Bu savaş faşizme ve siyasal gericiliğe son derece ağır bir darbe indirmiş ve –tüm dünyada işçi sınıfı hareketini ve onun anti-kapitalist savaşımını güçlendirmek, Doğu Avrupa, Balkanlar ve Doğu Asya’da halk demokrasisi rejimlerinin kuruluşuna yardımcı olmak ve Asya ve Afrika halklarının sömürgeciliğin boyunduruğundan kurtuluşunun yolunu açmak suretiyle- tarihin ileriye doğru yürüyüşünü belirgin bir biçimde hızlandırmıştır. ABD ve İngiltere’nin faşist blokla keskinleşen çelişmeleri ve kendi kamuoylarının baskısı nedeniyle Sovyetler Birliği ile aynı safta savaşmak zorunda kalmaları bu savaşın anti-faşist ve ilerici karakterini değiştirmemiştir.

1940’ların sonlarından bu yana Hitler faşizminin çizmelerini giymiş bulunan ABD emperyalizminin Irak’a karşı giriştiği son saldırı savaşı ise tümüyle haksız ve gerici bir karakter taşımaktadır. ABD’nin, aslında 1991’deki İkinci Körfez Savaşı’nın, onu izleyen ve BM ve UNICEF’in rakamlarına göre 1 milyondan fazla insanın ölümüne yolaçan ve jenosid boyutlarına varan korkunç ambargonun bir devamı niteliğini taşıyan bu son saldırı savaşı nasıl ve hangi mantıkla başını Sovyetler Birliği’nin çektiği anti-faşist bağlaşmanın, tüm dünyayı köleleştirmek isteyen Alman-Japon-İtalyan faşist blokuna karşı sürdürdüğü kurtuluş savaşıyla karşılaştırılabilir? Ve nasıl olur da demokratizm adına her iki savaş için de aynı politika, yani sözde tarafsızlık çizgisi önerilebilir?

1940’ların somut tarihsel koşulları altında, ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin Türkiye’yi kendilerinin yanında ve faşist bloka karşı verdikleri haklı savaşa sokma çabalarına karşı direnmek ve böylesi bir konjonktürde tarafsız kalmayı seçmek bir şeydir. 2000’lerin başlarının somut tarihsel koşulları altında, tüm dünyayı kendi ökçesi altına almak isteyen Amerikan neo-faşistlerinin Türkiye’yi Afganistan, Irak vb. ülkelere karşı giriştiği haksız ve gerici savaşa sokma çabasına karşı direnmek ve böylesi bir konjonktürde tarafsız kalmayı seçmek bambaşka bir şeydir.

Tutarlı demokratizm, gerici ve haksız savaşlarla devrimci ve haklı savaşlar arasında net bir ayrım yapmayı, birincilere karşı çıkılırken, ikincilerin kayıtsız koşulsuz  desteklenmesini gerektirir. Bunu söylerken silah teknolojisindeki “ilerleme”lere bağlı olarak savaşların yıkıcılığının ve –Irak, Afganistan ve Filistin örneklerinde de görüldüğü gibi- özellikle halk yığınları açısından yol açtığı korkunç kayıp, yoksunluk ve acıları küçümsemediğimi özellikle belirtmeliyim. Ancak savaşın, siyasetin yani sınıf savaşımının başka araçlarla devamı, yani sınıflı toplumun objektif ve yadsınamaz bir gerçekliği olduğu dikkate alındığında, konuya küçük-burjuva duygusallığıyla ya da pasifist dünya görüşüyle yaklaşılamayacağı da açık olmalıdır.
Saldırganla kurbanı arasında sözümona tarafsız kalmak, ikisine karşı sözümona eşit mesafede durmak ya da bir parça daha olumlu bir tutum benimseyerek saldırgana yardımcı olmamakla yetinmek -bu bağlamda bugünkü Irak krizinde ABD saldırganlarına destek vermeme istemi- tutarlı demokratizmle bağdaşmadığı gibi, saldırgana dolaylı ve örtülü destek verilmesi anlamına da gelebilir. Bir işkenceci ile işkence gören arasındaki savaşımda, bir kabadayı ile küçük bir çocuk arasındaki “kavga”da, bir kadına tecavüz etmeye girişen bir saldırganla onun potansiyel kurbanı arasındaki itiş kakışta saldırgana yardımcı olmamak, daha da kötüsü tarafsız kalmak, hiç de onur duyulacak bir tutum sayılamaz. Aynı biçimde İsrail Siyonizmiyle Filistin halkı, ABD emperyalistleriyle Afganistan ve Irak halkları ve giderek mülksahibi egemen sınıflarla sömürülen sınıflar arasındaki savaşım ve savaşlarda tarafsızlığı savunmak ya da tarafsız bir tutum benimsemek, olanaklı olmadığı gibi tutarlı demokratizmle asla bağdaşmaz. Bundan, yarı-sömürge ülkelerin sınıf bilinçli proletaryası ve tutarlı devrimcileri açısından çıkan sonuç şudur: Emperyalist savaşa karşı çıkış ve ezilen ve saldırıya uğrayan halkların yanında yer alma ve onlarla dayanışma, “kendi” gerici ve işbirlikçi egemen sınıflarına karşı demokrasi ve sosyalizm savaşından, bu sınıfların “kendi” işçilerine ve ezilen halklarına -Türkiye koşullarında Kürt halkına- uyguladığı zulüm ve sömürüye karşı savaşımdan ayrılamaz; daha doğrusu emperyalizme ve emperyalist savaşa karşı çıkışın tutarlı olabilmesi, böyle bir çizginin savunulmasını gerektirir. Ülkemizde halkın ya da işçi sınıfının iktidarda olmadığı, tersine ABD ve AB emperyalistlerine bağımlı bir işbirlikçi burjuva iktidarı koşullarında, böylesi bir tutarlı demokratik çizginin yaşama geçirilmesi şansının sıfır olduğu, dolayısıyla ABD emperyalizminin saldırısına karşı Irak, Afganistan, Filistin vb. halklarının yanında yer alma isteminin ütopik bir karakter taşıdığı ve reel politikanın Türkiye’nin ABD’nin yanında savaşa katılmasını ve ona lojistik vb. destek vermesini önlemekle sınırlı istemler ileri sürmeyi gerektirdiği söylenebilir. Böyle bir akıl yürütme kısmen doğrudur; ancak bunun böyle olması tutarlı demokratizm çizgisinden ödün verilmesini ve saldırganla onun kurbanı arasında orta yerde durmanın savunulmasını hiçbir biçimde haklı ya da mazur kılmaz. Kendisini “yapılabilecek olan”la sınırlamak gerçekçi olabilir; ama böyle bir tutum çoğu zaman ilerici partileri ya da insanları pekala en pespaye türünden bir reformizme ve siyasal gericiliğin önünde secdeye varmaya götürebilir.

Devam edelim. Yazar, “Bir savaşın eşiğinde”, yani ABD’nin Irak’a saldırısının öngününde Türkiye’nin bu savaşa destek vermemesi gerektiğini ısrarla savunur, şu ya da bu gerekçeyle/ çıkar hesabıyla ABD emperyalistlerinin Irak halkının kanını dökmesini katkıda bulunmayı savunanlara şiddetle karşı çıkar, Türkiye işçi sınıfının ve emekçilerinin bu konudaki duyarlılığının yetersizliğini eleştirirken ve dahası Türk gericiliğinin savaşın dışında kalma görüntüsü altında el altından ABD saldırganlarına lojistik vb. destek vermesini sergilerken haklı ve doğru bir konumdadır. Ancak bunu yaparken, İnönü kliğinin 1940’larda anti-faşist savaşa katılmamak için gösterdiği gerici direnişi emsal göstermesi tümden yanlıştır ve elmalarla armutları birbirine karıştırmak anlamına gelmektedir.

       1940’larda  Neler Olmuştu?

Aslında, 1940’ların siyasal konjonktürü ile 2000’li yılların başlarının siyasal konjonktürü arasındaki önemli farklılıklara rağmen Türk egemen sınıflarının politikaları arasında bir benzerlikten, hatta bir paralellikten söz etmek olanaklı gözüküyor. Onlar bu iki dönemde de barış, demokrasi ve sosyalizm güçlerinin karşısında olmuş, uluslar arası burjuva hukukunu ya da anlaşmalardan doğan yükümlülüklerini bir yana atarak güçlünün yanında yer almayı ilke edinmiş, tıpkı başkalarının uğradığı felaketlerden yararlanarak parsa toplamayı kollayan adi ve korkak bezirganlar, iğrenç fırsatçılar ve ölü soyucular gibi komşu ülkelerin (1940’larda Sovyetler Birliği’nin ve günümüzde Irak’ın) olası çöküş ve dağılmasından çıkar sağlamanın hesaplarını yapmışlardır. İkinci Dünya Savaşının 1939’da resmen patlak vermesinden önce İngiltere ve Fransa ile bir bağlaşma ilişkisi içinde bulunan, ama Nazi Almanyası ile de ilişkilerini sürdüren Türk egemen sınıfları 1940’da Fransa’nın çöküşünden ve Almanya’nın Avrupa’da egemen güç haline gelmesinden sonra Berlin’e yanaşmış, ancak Sovyetler Birliği’nin faşist canavar karşısında boyun eğmeyeceğinin ortaya çıkmasını ve ABD’nin 1941 sonunda faşist bloka karşı savaşa girmesini de dikkate alarak ABD/ İngiltere ekseni ile faşist blok arasında mekik dokumayı sürdürmüşlerdir. Ama, Sovyetler Birliği düşmanlığı Türk egemen sınıflarının -gerici iç politikalarının uzantısı olan- dış politikalarının değişmez bir ilkesi olmaya devam etmiştir. Onların, daha İkinci Dünya Savaşının resmen başlamasından önce, özellikle Sovyetler Birliği’ne karşı saldırgan bir tutum içinde oldukları biliniyor. Yalçın Küçük bu konuda şunları yazmıştı:
“Fakat savaş sırasında da bazı gizli belgeler ortaya çıkarılıyor. Bu kez Almanya bu işi yapıyor. Türkiye ile yakınlaşmadan önce Fransız Genelkurmayı’ndan elde ettiği bazı çok gizli belgeleri dünya kamuoyuna açıklıyor. Bu belgeler Türkiye, Fransa ve İngiltere Genelkurmaylarının Kafkasya’daki Sovyet petrol tesislerinin bulunduğu bölgede üçlü askeri harekat planladıklarını gösteriyor. Türkiye savaş öncesinde de, savaş sırasında da sürekli olarak Sovyetler Birliği’ne karşı askeri harekat düşünüyor…. ” (Türkiye Üzerine Tezler II, İstanbul, Tekin Yayınları, 1987, s. 271) Ne var ki, bilindiği gibi İkinci Dünya Savaşı öncesinde İngiliz ve Fransız tekelci burjuvazisinin Nazi Almanyası’nı doğuya, yani Sovyetler Birliği’ne yöneltme politikası başarısızlıkla sonuçlandı ve gelişmeler İngiltere’yi (ve ABD’ni) faşizm tehlikesine karşı geçici olarak Sovyetler Birliği’yle birlikte hareket etmeye zorladı. Sovyetler Birliği’nin çökmesini isteyen, ama Almanya’nın İskandinavya’dan Balkanlar’a dek bütün Avrupa’yı ele geçirmiş, Ortadoğu’da etkisini arttırmış, Kuzey Afrika’ya çıkmış ve Sovyetler Birliği’nin önemli bir bölümünü işgal etmiş olması nedeniyle Türkiye için de belli bir tehdit oluşturduğu 1941-42 yıllarında Türk gericilerinin politikası “Biz Rusya’nın mezarda, Almanya’nın ameliyat masasında olmasını istiyoruz.” deyişiyle özetleniyordu. Bu yaklaşım, emperyalist ABD ve İngiltere ile Mihver devletleri, yani faşist blok arasında Sovyetler Birliği’ni hedef alan bir gerici uzlaşmaya gidilmesini gerektiriyordu. Dolayısıyla, 22 Haziran 1941’de Nazi sürülerinin Sovyetler Birliği’ne saldırmalarının ardından 12 Temmuz 1941’de İngiliz-Sovyet anlaşmasının imzalanması ve bunu ABD-Sovyet anlaşmasının izlemesi, Ankara’da büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Cemil Koçak bu konuda şunları söylüyor:
“Bir olasılık da Moskova’nın yardımı ile, İngiliz-Amerikan blokunun tam ve kesin bir zaferiydi. Türkiye’ye göre, böyle bir olasılık, tam bir çözülme anlamına gelecekti. Çünkü, ABD ve İngiltere, böyle bir durumda, ne Sovyetler Birliği’nin ilerlemesini durdurabilecek güçte olabilirlerdi, ne de Avrupa’nın Bolşevikleştirilmesini engelleyebilirlerdi.” (Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945), Cilt 1, İstanbul İletişim Yayınları, 1986, s. 615)

Türk gericilerinin İngiliz-Sovyet işbirliğinden ne denli rahatsız olduklarının tipik bir örneği, bu iki ülkenin faşist tehlikeye ve Nazi entrikalarına karşı İran’ı 25 Ağustos 1941’de geçici olarak işgal etmelerini Ankara’nın sert bir biçimde kınamasıdır. Oysa, politikasının özü, İkinci Dünya Savaşının patlak vermesinden önce olduğu gibi, bu savaşın patlak vermesinden sonra da, Sovyetler Birliği’ne karşı birleşik bir emperyalist cephenin oluşturulması olan Türk gericileri, Almanya’nın Avusturya ve Çekoslovakya’yı yutmasını, Polonya’ya saldırmasını, Hollanda, Belçika ve Fransa’yı, ardından Balkanları ele geçirmesini, Kuzey Afrika’ya çıkmasını ve Sovyetler Birliği’ne saldırmasını ve işçilerin ve emekçilerin kanlarını oluk oluk akıtmasını protesto etmeyi akıllarının ucundan bile geçirmemişlerdi.

Yukarda da belirttiğim gibi, özellikle 1930’ların sonlarından itibaren Türk gericilerinin dış politikasının anti-Sovyet içeriği hiçbir zaman değişmedi. Onlar, Almanya ile 18 Haziran 1941’de, yani Nazi sürülerinin Sovyetler Birliği’ne saldırmasından dört gün önce bir Dostluk Anlaşması imzaladılar ve 22 Haziran’da başlayan Barbarossa Operasyonu’nun başarıyla sonuçlanmasını ağızlarının suyunu akıtarak beklemeye koyuldular. Bu çerçevede İnönü kliği, Montreux anlaşmasına aykırı olmasına rağmen Alman ve İtalyan savaş gemilerinin Çanakkale ve İstanbul boğazlarını kullanarak Karadenize çıkmalarına, Nazi Almanyası’nın Türkiye’yi Ortadoğu bölgesine dönük casusluk ve istihbarat çalışmaları için bir üs haline getirmelerine göz yummakla ve Almanya’ya savaş sanayisi bakımından büyük önem taşıyan krom başta gelmek üzere çeşitli hammaddeler ve besin maddeleri ihraç etmekle kalmamıştı. (1) O aynı zamanda; ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin oluşturduğu anti-faşist bağlaşmayı bozma ve Sovyetler Birliği’ne karşı bir emperyalist bağlaşma oluşturma yönündeki zavallı ve en azından Soğuk Savaşın başladığı 1945 sonu ve 1946 başına kadar muhatapları tarafından asla ciddiye alınmayan çabalara girişmiş, (2) CHP, Türk ordusu ve devlet aygıtı içinde ve basınında yer alan ırkçı ve Pantürkist kişi ve gruplar aracılığıyla Nazi Almanyası ile sürekli bir dirsek temasında bulunmuş ve Sovyetler Birliği’nin çökmesi halinde faşist saldırganlarla işbirliği halinde Azerbaycan ve Orta Asya’daki Türk cumhuriyetleri üzerinde kendi siyasal nüfuzlarını arttırmanın olanaklarını kollamış ve Turan hayalleri kurmaya başlamış, (3) özellikle 1942 yılında Trakya bölgesinden çektiği onbinlerce askeri Sovyet sınırına yığmak suretiyle faşist sürülere dolaylı askeri destek sağlamış, (4) yani özetle, faşist blokla anti-faşist bağlaşma arasında tarafsız kalma görüntüsü altında aslında gizli ve sinsi bir biçimde faşist bloku ve Hitler sürülerinin Sovyetler Birliği’ni çökertme ve Sovyet halklarını köleleştirmesi yolundaki azgın çabalarını desteklemişti. Cemil Koçak, kapsamlı çalışmasında, 22 Aralık 1941’de “İnönü’nün Papen’e, Alman-Sovyet savaşında Türk halkının sempatisinin Almanya’nın yanında olduğunu vurgula”dığını (Adıgeçen kitap, s. 627) anımsatmaktadır. Yazar aynı yapıtında, -Refik Saydam’ın 7 Temmuz 1942’de ölmesinden sonra başbakanlığa getirilen- Şükrü Saraçoğlu’nun (Almanya’nın Türkiye elçisi) von Papen ile 27 Ağustos 1942’de yaptığı görüşmede şunları söylediğini aktarıyordu:
“Saraçoğlu, bir Türk olarak, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasını şiddetle arzu ediyordu. Bu, Türk halkının yüzyıllardır beklediği bir olaydı. Hitler, bunu, yani Sovyetler Birliği’ni yıkmayı başarabilirse, yeni bir çağ açmış olacaktı. Saraçoğlu, hiçbir Türkün, hatta tamamen İngiliz yanlısı olan Hüseyin Cahit Yalçın’ın bile, bu noktada kendisinden farklı düşünemeyeceğini belirtiyordu.
“Almanya, bu sorunu ancak, Rusların yarısını katlederek ve Ruslaştırılmış milli azınlıklarını Rus etkisinden tamamen kurtarıp, onları ayakları üzerinde doğrultarak ve Mihver devletlerinin müttefiki ve Slavlığın düşmanı olarak eğiterek çözebilirdi… Saraçoğlu, Papen’e, bu bölgelerde yaşayan nüfusun çoğunluğunun Türk ırkından olduğunu ve Türkiye’nin de, bu nedenle, sorunun çözümüne yakın ilgi duymasının doğal ve meşru olduğunu belirtiyordu. Saraçoğlu’na göre, bu bölgelerde yok edilen aydınların yeniden eski güçlerini kazanabilmelerini sağlamak amacıyla, genç kuşakların eğitiminin kısmen Alman, kısmen de Türk üniversitelerinde yapılması ve bu bölgelerde yaşayan gençlerin kısmen Almanya’ya, kısmen de Türkiye’ye gönderilmeleri gerekiyordu.” (Adıgeçen kitap, s. 692-93, abç)        
       Türkiye “Uygar Dünya Ailesi”ne Ne Zaman ve Nasıl Katıldı?

Dündar, 24 Aralık 2002 tarihli “Savaşı Bilen Savaştan Korkar” başlıklı makalesinde şunları da söylüyordu:
“O yüzden, ‘Savaşa hayır’ diyerek ülkesini uygar dünya ailesine katabilmiş bir liderin anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.” (Savaşta Ne Yaptın Baba? , s. 19)

Dündar burada da yanlış bir saptama yapmaktadır. Yazar, Türkiye’nin “uygar dünya ailesine” katılmasından herhalde anti-faşist bağlaşmadan ve bu bağlaşmayı oluşturan ve Atlantik Bildirgesi’ni destekleyen 26 ülkenin çekirdeğini Ocak 1942’de ilan ettikleri Birleşmiş Milletler’e katılmasını kastediyor olmalı. Oysa Türk gericileri, faşist bloka karşı tutum almayı ve bu BM çekirdeğine, Dündar’ın deyişiyle “uygar dünya ailesine” katılmayı sistematik bir biçimde reddetmişlerdi. Onlar, 30-31 Ocak 1943’te Adana’da yapılan İnönü-Churchill görüşmesinde ve 4-7 Aralık 1943’te Kahire’de yapılan İnönü-Roosevelt-Churchill görüşmesinde ve daha alt düzeydeki siyasal ve askeri yetkililerle gerçekleştirilen diğer bir dizi görüşmede çeşitli gerekçeler ileri sürerek anti-faşist bağlaşmadan yana ve Almanya’ya karşı savaşa girmeyi kabul etmemiş, ABD ve İngiltere’nin Türkiye’deki hava üslerini Balkanlar’daki Mihver ordularını vurmak için kullanmasına izin vermemişlerdi. ABD’nin Ankara elçisi 14 Ocak 1944’te Türkiye’nin savaşa katılması yolundaki Bağlaşık çağrısını yinelemiş ve olumlu bir gelişme olmaması üzerine ABD ve İngiltere 3 Şubat 1944’te Türkiye’ye yaptıkları yardımı durdurmuşlardı. Öte yandan Türk gericileri Bağlaşıkların, Almanya’ya krom başta gelmek üzere çeşitli hammaddeler satmamaları yolundaki istemlerini ise sürekli olarak savsaklamış ve bu satışları –o da ancak İngiltere ve ABD’nin 14 Nisan 1944’te sert bir nota vermeleri üzerine- 20 Nisan 1944’te, yani Mihver devletlerinin yenilgisinin artık kesinlik kazandığı bir tarihte durdurmuşlardı. Ne var ki, 1944’e varıldığında, faşist bloka karşı savaşa kendi emperyalist emellerini unutmaksızın katılmış olan ABD ve İngiltere’nin –kendi aralarındaki bazı ayrılıklara rağmen- Türkiye’yi Almanya’ya karşı savaşa girmesi için zorlamaktan vazgeçmeye başladıklarını görüyoruz. Bunda, Washington ve Londra’nın Türk gericiliğini, faşist blokun yaklaşan kesin yenilgisinin ardından Sovyetler Birliği’ne, Balkanlar’daki devrimci oluşumlara ve Ortadoğu’da Arap halklarının anti-emperyalist uyanışına karşı bekçilikle görevlendirmek amacıyla kendi kanatları altına alma hesapları belirleyici bir rol oynamıştır.

Gelişmeleri izlemekte olan Stalin, Churchill’e gönderdiği 15 Temmuz 1944 tarihli mesajında Türkiye’nin durumuyla ilgili olarak şunları yazmıştı:
“Kuşkusuz, Türkiye’nin daha Kasım veya Aralık 1943’de Hitler Almanyası’na karşı Müttefikler’in yanında savaşa girmesi için ülkelerimiz Hükümetlerinin ne kadar ısrar ettiğini hatırlayacaksınız. Bunlardan bir sonuç alınamadı. Bildiğiniz gibi Türk Hükümeti’nin girişimiyle görüşmeleri geçen Mayıs ve Haziran aylarında tamamladık; üç Müttefik Hükümeti’nce geçen yıl sonunda yapılan öneriyi iki kez yineledik. Bunlardan da hiçbir sonuç alınamadı. Türkiye’nin atacağı gönülsüz bir adıma ilişkin olarak, bunun Müttefiklere nasıl bir yararı dokunacağını şu anda göremiyorum. Türk Hükümeti’nin Almanya ile ilişkilerinde aldığı kaçamak ve belirsiz tavra bakıldığında, Türkiye’yi kendi başına bırakıp üzerinde daha çok baskı yapmaktan vazgeçmek daha iyi olacaktır. Tabii ki bu, Almanya ile savaşmaktan kaçınan Türkiye’nin, savaş sonrası meselelerdeki özel hak taleplerinin dikkate alınmayacağı anlamına gelir.” (Stalin, Roosevelt ve Churchill’in Gizli Yazışmalarında Türkiye (1941-1944), İstanbul, HAVASS Yayınları, 1981, s. 116)  Türkiye, ancak 23 Şubat 1945’te, tümüyle izole olmak tehlikesiyle yüzyüze kaldığında, o da artık fiilen yenilmiş bulunan Almanya ve Japonya’ya karşı savaş ilan etmeyi kabul etti. Bir başka kaynakta bu konuda şu bilgi veriliyor:
“Konferansta (Yalta Konferansı- b. n.) Türkiye’nin de 1 Mart 1945’e kadar Almanya ve Japonya’ya savaş ilan ettiği takdirde San Fransisko Konferansına katılabileceği kararlaştırılmıştır. Üç büyüklerce alınan bu karar 20 Şubat 1945’te İngiltere’nin Türkiye Büyükelçisi tarafından… verilen bir nota ile resmen talep edilmiştir.” (Osman Akandere, Milli Şef Dönemi, İstanbul, İz Yayıncılık, 1998, s. 311) Bu nota üzerine 21 Şubat’ta alelacele toplanan TBMM’nde yapılan oturumda yaptığı konuşmada Başbakan Saraçoğlu büyük bir pişkinlikle şunları söyleyebiliyordu:
“İnsanlık tarihinin son yıllarında birtakım insanlar türedi. Bunlar bayraklarını üstün ırk ve hayat sahası gibi saçmalarla süslediler. Bununla da kalmadılar, bütün hak ve adalet kaidelerini çiğneyerek küçük ve masum milletleri birer birer boyunduruk altına sokmaya başladılar ve dünyayı kapkara bir zindan haline soktular… Türkiye Cumhuriyeti ilk tehlike dakikalarından itibaren sözünü, silahını ve kalbini demokrat milletlerin yanına koydu… Bugün bir adım daha atarak insanlığı, medeniyeti, hürriyeti, istiklali, demokrasiyi kurtarmak ve harp mücrimlerini (savaş suçlularını- b. n.) cezalandırmak isteyenlerin arasına katılmak… istiyoruz.” (AYIN TARİHİ’nden aktaran Çetin Yetkin, Türkiye’de Tek Parti Yönetimi, Altın Kitaplar Yayınevi, 1983, s. 247) Saraçoğlu daha sonra konuşmasında “milli menfaatlerimize uygun olarak Almanya ve Japonya’ya savaş ilan edilmek istendiğini” söylemiş ve kendine özgü bir iradesi bulunmayan TBMM de yapılan açık oylamada, Almanya ve Japonya’ya savaş ilanına ve 1 Ocak 1942 tarihli BM Bildirgesine Türkiye’nin de katılmasına ilişkin hükümet önerisini 401 üyesinin oybirliğiyle kabul etmiştir.

Uzun sözün kısası, Türk gericileri Dündar’ın deyişiyle “uygar dünya ailesine” ABD ve İngiltere’nin tehdidi ve uluslararası alanda izole edilme korkusu sonucu son anda, ama bu kez de kendi savaş kışkırtıcısı ve anti-sosyalist misyonlarını ABD emperyalistlerinin kanatları altında devam etmek üzere katılabildiler.

        Bitirirken…

Yazar, aynı derlemede yer alan ve Türkiye’nin NATO’ya giriş sürecini işlediği “Tanıdık Bir Öykü” başlıklı yazısında şunları yazmıştı:
“CHP iktidarı, seçime üç gün kala, 11 Mayıs 1950’de NATO’ya üyelik başvurusu yaptı. Sonuç alamadı…
“Seçimleri DP kazanacak ve iktidarı devralırken ‘Niye NATO’ya girmediniz’ diye soran Bayar’a, İnönü şu cevabı verecektir:
“ ‘Aldılar da girmedik mi Celal Bey!..’ ” (Savaşta Ne Yaptın Baba?,  s. 14) İkinci Dünya Savaşının ardından Türkiye’yi ABD emperyalizminin dümen suyuna sokan, “Soğuk Savaş”ın ana üslerinden biri haline getiren ve onun saldırgan NATO blokuna girmesi için elinden geleni yapan, Demokrat Parti hükümetinin ilk günlerinde Türkiye’nin Kore Savaşına girmesine, o da yalnızca TBMM’ye danışılmadan asker gönderilmesi nedeniyle göstermelik bir eleştiri yönelten İnönü’yü “savaş karşıtı” olarak göstermek ve onun “anısı önünde saygıyla” eğilmek, demokratizmle hiçbir biçimde bağdaşmadığı gibi insanı düpedüz gerici bir konuma mahkum eder.

Konumuz, İnönü dönemi Türkiyesi’nin iç politikasını tartışmak olmamakla birlikte geçerken şunu da belirtmek gereğini duyuyorum. Temmuz 1943’de gerçekleşen ünlü 33 kurşun olayının da gösterdiği gibi Kürt halkını acımasızca ezen, işçi ve emekçi yığınları yoksulluğa mahkum eden, onların her türlü örgütlenme ve hak arama yollarını tıkayan, savaş spekülatörlerini korurken köylü kitlelerini Yol Vergisi ve işçileri zorunlu fazla çalışma yükümlülüğü altında inleten, Nazizmden esinlenen ırkçı Varlık Vergisi rezaletini tezgahlayan, ilerici muhalefete ve aydınlara zulmederken faşist, ırkçı ve Turancı örgüt ve kişilere alabildiğine tolerans tanıyan, jandarma dipçiğiyle ve dayağıyla simgelenen, TBMM’nde yer alan milletvekilleri CHP yönetimi tarafından atamayla saptanan, rakip burjuva kliklerine ve fraksiyonlarına bile parti kurma hakkı tanımayan basını devlet ve hükümetin borazanı olmaktan ileriye gidemeyen, İkinci Dünya Savaşının ardından Türkiye’yi ABD emperyalizminin ekonomik, siyasal ve askeri boyunduruğu altına sokan bir iktidarın ve onun, ülkenin dizginlerini eline geçirir geçirmez kendisini “hikmetinden sual olunmaz” bir Milli Şef ilan eden başının önünde “saygıyla eğilmek” demokratizmle asla bağdaşmamakla kalmaz; (5) böyle bir tutum siyasal gericiliğe teslim olmak, kendisini onun borazanı derekesine düşürmek anlamına gelir. İsmet İnönü’ye ve onun kanlı ve gerici mirasına sahip çıkmak ilerici aydınların ve demokratların işi değildir.

NOTLAR

(1) Johannes Glasneck, artık faşist blokun savaşı yitirmekte olduğunun ortaya çıkmış olduğu bir tarihte, yani 18 Nisan 1943’te Türk gericilerinin Nazi Almanyası ile ikinci ve kapsamlı bir ticaret anlaşması imzalayarak faşist saldırganlara, kendileri için çok değerli hammaddeleri sunduğunu şöyle anlatıyor:
“Alman emperyalistleri 18 Nisan 1943 tarihli Alman-Türk ticaret anlaşması ile Türkiye politikasında yeniden büyük bir başarı elde ettiler. Anlaşma, 31 Mayıs 1944 tarihine kadar, çeşitleri bakımından 1941 Ekim anlaşmasına benzeyen ve bu arada 10 milyon RM cephane ile savaş araçları için yedek parçayı içine alan 125 milyon RM’lık mal alışverişini öngörüyordu. Türkiye Ekim anlaşması gereğince 1943 yılında Almanya’ya daha 115 milyon RM kadar mal ihraç etmek yükümlülüğü altında olduğundan, gelecek bir yıl için tüm teslim yükümlülüğü 240 milyon RM’ı buluyordu. Bunlar, ‘hemen yalnızca Almanya bakımından savaş için önemli hammaddelerle yiyecek maddelerinden meydana geliyordu.’ ” (Türkiye’de Faşist Alman Propagandası, Ankara, Onur Yayınları, s. 273-74)

Öte yandan, İkinci Dünya Savaşı sırasında ulaştırma bakanlığı yapmış olan Fahri Ergin, İngiliz amirali Kelly’nin şöyle yakındığını anlatıyordu:
“Kahve veriyoruz, Almanlara hediye ediyorsunuz; gaz, benzini biraz fazla versek, onları da Almanlara vereceksiniz. Büyük ölçüde Almanya’ya balık ihraç ederek onları besliyorsunuz.” (“İkinci Dünya Harbi ve Türkiye”, Yakın Tarihimiz, Cilt IV, Sayı 52, 21 Şubat 1963, s. 394)

(2) Papen’in 1941 yılında, İngiltere ile Almanya arasında bir uzlaşma barışı arayışı içinde olduğunu belirttiği İnönü, 1 Kasım 1941’de TBMM’ni açış konuşmasında şöyle diyordu:
“Harpten doğan bin türlü felaket içinde, bütün milletlere karşı insani vazifesini kudreti nisbetinde yapmakla iftihar duyan memleketimiz, bir gün de, dünyanın beklediği ve muhtaç olduğu barışın kaynağı olabilirse, bundan duyacağım sevinç pek büyük olacaktır.” (Aktaran Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945), Cilt 1, 1986, s. 609) “Barış”tan söz ederken İnönü’nün, o sıralar Sovyetler Birliği topraklarında tüm şiddetiyle sürmekte olan savaşı kastetmediği açıktır. Koçak daha sonra şunları söylüyor:
“Papen, Haziran ayında yazdığı raporlarda, Hariciye Vekili Şükrü Saraçoğlu’nun İngiltere ile Almanya arasında barış sağlanacağı ve iki ülke arasında oluşacak işbirliği sonucunda da, Sovyetler Birliği’ne karşı birlikte savaş açılacağı konusunda ümitli olduğunu belirtiyordu.” (Adıgeçen kitap, s. 609-610, abç)

(3) Bu dönemde İnönü kliği, Alman emperyalistlerinin güdümündeki Enver Paşa ve İttihat ve Terakki gericiliğinin Pantürkist ve yayılmacı siyasetini savunan faşist öğelerin çalışmalarına en geniş özgürlüğü tanımakla kalmamış, Sovyetler Birliği’ne karşı yürütülen saldırı savaşının bu sosyalist ülkenin çökmesine ve dağılmasına yol açması durumunda pastadan pay kapabilmek için de el altından yaygın bir hazırlığa girişmişti. Johannes Glasneck bu konuda diğer şeylerin yanısıra şu bilgileri veriyor:
“Bu konularda (Alman Dışişleri Bakanlığında Turancılık uzmanı Büyükelçi- b. n.) Hentig ve Papen ile ilişki halinde bulunan, Berlin Büyükelçiliği dışında, Türk Genelkurmay Başkanı Mareşal Çakmak idi. Bu ilişki Berlin’de Dr. Harun ve Ankara’da General Mürsel Baku yoluyla sağlanıyordu. Çakmak, Kasım 1941’de Harun aracılığıyla Hentig’e, kişisel olarak Turan konusuna büyük ilgi duyduğunu, bu yoldan Türkiye ile Almanya arasındaki ilişkinin oluşturulabileceğini bildirdi. 13 Mayıs 1942’de Çakmak, Kafkasya’yı tanıyan kişiler için Almanların yönelttiği soruya karşılık ‘… konu ile ilgilenen sivil kesimden kişilerin Almanya’ya gezi yapma iznini kolayca alacaklarını, subaylar bakımından şimdilik kendisinin çekingen olmak zorunda bulunduğunu; ama Türk ordusunda çok sayıda eski Kafkasyalı, özellikle Azerbaycanlı subay bulunduğunu, bunların ülke ile ilgili en gizli bilgilere sahip olduklarını; harekatın daha da gelişmesi halinde, gerekirse isteğimiz üzerine bu subayları izinli sayacağını’ bildirdi. Çakmak, yeni Sovyet uçak fabrikaları ve yeni açılan petrol kuyuları üzerine de Papen’e bilgi verdi. Bundan iki hafta sonra Harun yolu ile Hentig’e, Türkiye’nin savaşa girmesini kaçınılmaz saydığını bildirdi. Ona göre, Türk ordusu, Sovyetler’in Kafkas mevzilerine önden saldırmayacak, İran yaylası üzerinden Bakü’ye ilerleyecekti.” (Türkiye’de Faşist Alman Propagandası, s. 211-12)

Öte yandan, belgeler Alman emperyalizmin Türk gericilerinin yayılmacı emellerini sadece ve sadece Türkiye’yi Sovyetler Birliği’ne karşı savaşa sokmak ya da en azından onun bu savaşta aktif desteğini sağlamak için kışkırttıklarını ve savaşı kazanmaları halinde Turan hayalleri kuran zavallı Türk uşaklarına zırnık bile koklatmaya niyetleri olmadığını da ortaya koymaktadır. Alman Dışişleri Müsteşarının öndegelen Türk Pantürkist ve faşistlerinden -Enver Paşa’nın kardeşi- Nuri Kıllıgil ile yaptığı görüşmeden sonra yazdığı raporda şöyle deniyordu:
“Şu andaki taktik menfaat, Turancılık fikrini teşvik etmeyi, fakat bunun gerçekleşmesine çalışmamayı gerektirmektedir… Batum ve Bakü bölgesinin Türklere verilmesi sözkonusu olamaz… Sovyetler Birliği’nin parçalanmasından sonra eski Rus devletinin geniş toprakları, yabancıların değil, Almanların nüfuzu altına girmelidir.” (Aktaran Ali Halil, Atatürkçü Dış Politika ve NATO ve Türkiye, İstanbul, Gerçek Yayınları, 1968, s. 64-65)

(4) Glasneck bu konuda şunları söylüyordu:
“Türk Genelkurmayı, 1942 ilkyazında Papen’e verdiği sözü yerine getirdi, birliklerini Trakya sınırından çekti ve doğu sınırına toplam 28 tümen yığdı. (Başbakan- b. n.) Saraçoğlu ile General Orbay, (Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Kazım Orbay- b. n.) 27 Ağustos ve 9 Eylül 1942 günleri arasında doğu illerinde yaptıkları uzun bir denetleme gezisi sırasında bu hazırlıkları bizzat gördüler. Türklerin birlik yığınakları, Sovyet yöneticilerini, Kafkasya’da ve Volga kıyılarında savaşa katılabilecek silahlı kuvvetleri sınıra kaydırmak zorunda bıraktı. Bu da 24 Temmuz 1942’de faşist birliklerin Rostov’u almasını, Kuban bölgesi ve Maykop petrol alanlarını ele geçirmesini kolaylaştırdı.” ((Türkiye’de Faşist Alman Propagandası, s. 175)
Almanya, Türkiye’nin sözde tarafsız, ama gerçekte anti-Sovyet tutumu nedeniyle Sovyetler Birliği topraklarını işgal eden ordularının güney kanadını zaten tüm savaş boyunca güvence altına alınmış sayıyordu. Türkiye’nin Alman etkisi nedeniyle kendisine karşı savaşa girebileceği ya da topraklarından Alman birliklerinin geçmesine izin verebileceği olasılığını hesaba katan Sovyetler Birliği ise aynı dönemde güney bölgelerinde ve Kafkas sınırında yığınak yapmak zorunda kalmıştı. Nazi sürülerine karşı verdiği ölüm-kalım savaşı sırasında Kırım, Transkafkasya, Kuzey Kafkasya vb. bölgelerindeki Alman-yanlısı ulusalcı hareketlerin örgütlediği sınırlı ayaklanma hareketleri ve Alman komutanlığının Nuri Kıllıgil gibi -Türk Genelkurmayının örtülü desteğine sahip- faşistlerin de yardımıyla Sovyet savaş tutsakları arasında yer alan Türk ve Müslüman askerlerin bir bölümünü gönüllü kıtalar halinde örgütlemesi ve Alman emperyalistlerinin yanında savaşa katılması, Sovyetlerin bu yöndeki kaygılarını daha da pekiştiriyordu.

(5) Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden bir gün sonra toplanan TBMM’nin İsmet İnönü’yü cumhurbaşkanlığına getirmesinden sonra CHP’nin 26 Aralık 1938’de toplanan 1. Olağanüstü Kurultayı onu, “milli şef” ve partinin “değişmez genel başkanı” ilan edecekti. Uzun süre CHP’nin genel sekreterliğini yapan Recep Peker, egemen kliğin resmi görüşlerini yansıtan “İnkılap Tarihi Ders Notları”nda şöyle diyordu:
“Siyasal parti hayatında bilhassa üzerinde durulmaya layık başlıca unsur, şeftir. Şef bir siyasal partinin bütün ana düşüncelerini, iradesini, yapış kuvvetini ve şerefini temsil eder. Şef, kendi ruhunda beslediği heyecan ve hararetle partisini ve muhitini ısıtır, aydınlatır. Bütün etrafını, kendine ve birbirlerine içten gelen bağlarla sararak, doğruladığı amaca iletir (…) Fakat, şef nüfuzu olmaksızın hiçbir toplulukta dirlik, düzenlik ve güleryüzlülük olmaz (…) Biz, şefi anlamak yolunda en bahtiyar milletiz. Ulusça içinde piştiğimiz büyük hadiseler, şef kıymetini ölçmek ve anlamak hususunda birçok milletlerin ve birçok nesillerin görmediği örneklerle doludur (…) Bugün yaşayışta ulusça üstün olmak gerekir. Ulusça üstün olmak için, kafası ve yüreği işleyen insanların bir büyük ve ana inanışta birleşmiş ve beraber olmaları ve yüce bir şefin ışığı etrafında birleşmiş olmaları ve sarılmaları şarttır. Bizim bugünkü anlayışımız, şef tanıyışımız ve gidişimiz bu sözlerde şekilleşir…” (Aktaran Osman Akandere, Milli Şef Dönemi, s. 31-32)

word formatında indir
 

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: