MLKP MK’nin 25 Nisan 2004 Tarihli Bildirisi Üzerine

 30 Ağustos 2004

MLKP MK yayım organı Partinin Sesi’ nin, Haziran-Temmuz 2004 tarihli sayısında şu bildiri yer alıyordu:
“İŞÇİ SINIFINA VE HALKLARIMIZA

Bilindiği gibi faşist rejimin 20 ayrı zindanda giriştiği 19-22 Aralık saldırısı sonucu 28 devrimci katledilmiş, yüzlercesi de yaralanmıştı. Aynı tarihlerde Ümraniye hapishanesinde MLKP üyeliği iddiasıyla tutuklu olan Haydar Akbaba ve Muharrem Buldukoğlu da ölüler arasında yer almıştı, bu nedenle ölen tutsak sayısı kamuoyuna İHD ve bazı kurumlar tarafından 30 olarak açıklanmıştı.
Söz konusu süreçte, Merkez Komitemiz tarafından, eldeki kısıtlı ve yeterince sağlıklı olmayan bilgilere de dayalı olsa, durumla ilgili olarak kamuoyunun aydınlatılması kararlaştırılmıştı, fakat 19 Aralık katliamını yapan devletin kendini aklamak için giriştiği yalan ve demagoji kampanyasına alet edilebileceği için kararın uygulanması durdurulmuştu.
Partimizin 3. Kongresi bu iki ölümün ve sürecin diğer sorunlarının soruşturulmasına, ölümlerle ilgili sonuçların işçi sınıfı ve halklarımıza açıklanmasına karar verdi. Bilgi ve belgelerin toplanmasındaki zorluklar ve diğer bazı nesnel engeller nedeniyle, 3. Kongremizin bu direktifinin yerine getirilmesinde ciddi biçimde gecikilmiş olsa da, soruşturma tamamlanmıştır.
Ulaşılan sonuçlar şunlardır:
1) Haydar Akbaba ve Muharrem Buldukoğlu’nun ölümleri, “ajan oldukları ve cezalandırıldıkları” gerekçesine dayandırılmıştır. Bu suçlama, bir ajanın deşifre edilmesi sürecinde ortaya atılan bazı yanıltıcı-yönlendirici iddialar ve her iki arkadaş açısından izah edilmeyi gerektiren kimi bireysel davranışlar ve olaylar zemininde gelişmiştir. Ne var ki, yeni dönemde yürütülen soruşturmaya da konu olup açığa kavuşturulamamış kimi önemli sorunlara karşın, Haydar ve Muharrem’in siyasi polis veya karşı devrimin herhangi bir kurumunun işbirlikçisi-ajanı olduklarına dair ikna edici hiçbir kanıt bulunmadığı görülmüştür.
2) Haydar Akbaba ve Muharrem Buldukoğlu hakkındaki düşmanla işbirliği veya ajanlık hükmü ve yine ölüm kararı ve uygulaması yetkili bir parti organının inceleme ve onayına dayanmamaktadır. Bu ölümler, 19 Aralık saldırısının belirli bir aşamasında, daha önceden “polis işbirlikçiliği”yle suçlanan ve soruşturulmakta olan bu iki devrimcinin, “ağır suçları cezasız kalacağı”, “işbirliği içinde oldukları düşmanın devrimcileri katlederken bunları kurtaracağı” gibi, durumun baskısı altında kalmaktan kaynaklı düşünceler sonucu meydana gelmiştir.
Gerçeğin eksiksiz bilinmesi için vurgulanmalıdır ki, devletin 19 Aralık saldırı ve katliamına girişmemiş olması halinde, o koşulların baskısı altında gelişen bu telafisi imkansız, vahim hatanın meydana gelmeyeceği kesindir. Soruşturmamız bunu tereddüde yer bırakmayacak şekilde ortaya koymuştur.
Dönemin Merkez Komitesi, sorunun ve 19 Aralık öncesi sürecin gerektirdiği inisiyatifi, hızı ve denetimi geliştiremediği için, gösterdiği çabalara rağmen bu iki ölümü önleyememiştir.
3) Partimiz, Haydar Akbaba ve Muharrem Buldukoğlu’nun ailelerine, proletarya ve halklarımıza bu iki arkadaşın ölürken devrim saflarında bulunduklarını; partimizin adalet anlayışıyla asla bağdaşmayan bir trajedi olan bu iki ölümden derin bir üzüntü ve acı duyduğunu açıklamayı önemli bir görev ve borç sayar; ölümler ve gerçeğin bu kadar geç duyurulmasından ötürü baş sağlığı ve özür diler.”

25 Nisan 2004
M L K P Merkez Komitesi

                                               *      *      *      *      *

Herşeyden önce, bildirinin kapsam ve içeriği, olayın ciddiyetiyle bağdaşmayacak kadar yüzeysel. Anlatılan olay, nedenleri ve sonuçları hiçbir ciddi analize tabi tutulmamış. Dolayısıyla, muhatap konumundaki “İşçi Sınıfına ve Halklarımıza” karşı sorumsuz ve onları aptal yerine koyan, ama MLKP’nin ilkellik ve ciddiyetsizliğiyle de tam bir uyum halinde bir bildiri çıkmış ortaya. Bu insana, içinden gelmeksizin ve durumu kurtarmak için sunulan bu sözde özeleştirinin birilerinin (başka bir devrimci grubun ya da devrimci bireylerin) baskısı altında ve/ ya da devrimci kamuoyunda MLKP’nin niteliği konusunda yayılmakta olan kuşkuları gidermek amacıyla yapılmış olabileceğini düşündürüyor. Bu açıklamanın, olayın üzerinden tam 3.5 yıl geçtikten sonra ve böyle bir içerik ve kapsamla yapılması başka bir biçimde yorumlanamaz.

Burjuva adaleti bile -en azından kağıt üzerinde- dürüst ve adil bir biçimde yargılanıp mahkum edilene kadar insanları masum, yani suçsuz sayar. Herhalde, devrimci adaletin ya da işçi sınıfı adaletinin, burjuva adaletinden çok daha üst düzeyde olması gerekir. Ama, kendisini devrimci ve hatta Marksist-Leninist olarak tanıtan bu örgütün bildirisinde, sanıkların suçlulukları kanıtlanana kadar masum, yani suçsuz olmaları gerektiğine ilişkin burjuva-demokratik ilkenin kendileri tarafından kabul edildiğine ilişkin bir veri de yok. Öte yandan, bu iki insan sadece birilerinin kuşkularına bağlı olarak böylesine ağır bir tarzda cezalandırılıyor. Ancak bu işi yapanların ve onların bağlı oldukları birimin ve giderek MLKP’nin adalet ve yargılama anlayışı eleştirilmiyor; bu olayın “partimizin adalet anlayışıyla asla bağdaşmayan bir trajedi” olduğu yolunda ajitatif bir açıklamayla yetiniliyor.

Bu arada MLKP MK’nin, eylemi gerçekleştiren kişilerin “durumun baskısı altında” kaldıkları söyleyerek onları aklamaya ve dolayısıyla korumaya çalıştığını da görüyoruz. Bu kişiler pek de öyle ağır bir dille suçlanmadığı gibi, onlara tüzük gereği herhangi bir ceza verildiği de söylenmiyor. Dolayısıyla bu ağır hatayı, daha doğrusu suçu işleyen kişilerin, bağlı oldukları organın ve MLKP MK’nin hoşgörüsünden yararlandıkları anlaşılıyor. Tabii MLKP ilerde, filanca tarihte bu kişilere göstermelik bir ceza (ihtar, ağır ihtar gibi) vermiş olduğunu söyleyerek ilerici kamuoyunu bir kez daha aldatmaya girişebilir de. Ancak, onun olayın üstünü örtmeye ve eylemi gerçekleştirenlerin ve onların bağlı olduğu birimin (ve bu arada kendisinin) ağır suçlarını hafifletmeye çalıştığı o kadar açık ki, bunu herkes görebilir. Lenin,
“Bir siyasal partinin kendi yanılgıları karşısındaki tutumu, bu partinin ciddi olup olmadığını, kendi sınıfına karşı ve emekçi yığınlara karşı görevlerini gerçekten yerine getirip getirmediğini saptayabilmemiz için, en önemli ve en güvenilir ölçütlerden biridir. Yanılgısını içtenlikle kabul etmek, nedenlerini arayıp bulmak, bu yanılgıya yol açan koşulları tahlil etmek, yanılgıyı doğrultma yollarını dikkatle incelemek; işte, ciddi bir partinin işaretleri bunlardır, bu, ciddi bir parti için görevlerini yerine getirmek, sınıfı ve ardından da yığınları eğitmek ve bilinçlendirmek demektir.” (Komünizmin Çocukluk Hastalığı, “Sol” Komünizm, Ankara, Sol Yayınları, 1991, s. 51-52) MLKP MK’nin, Lenin’in yaklaşımıyla taban tabana karşıt bir konumda bulunduğu bellidir.

Bildiride, eylemi gerçekleştirenlerin, 19 Aralık 2000 cezaevi operasyonu sırasında devlet güçleri tarafından kurtarılabilecekleri ve böylelikle “sanık” konumunda olanların işlediklerinden kuşku duyulan ağır suçların cezasız kalacağından çekindikleri, onların Haydar Akbaba ve Muharrem Buldukoğlu’yu bu gerekçeyle cezalandırdıkları söyleniyor. MK bildirisi bu gerekçeyi ve onun altında yatan anlayışı sorgulamıyor ve eleştirmiyor; daha doğrusu haklı buluyor. Diyelim ki bu kişiler devlet hesabına çalışıyorlardı ve operasyonda kurtarıldılar. Ne olurdu bunun sonucu? Herhalde, çok önceden gerekli önlemleri alan ya da almış olması gereken örgüt bundan ciddi (ya da hiç) bir zarar görmezdi. Dahası, devletin kendilerini kurtarması halinde suç isnatları kesinleşmemiş olan bu kişilerin gerçek konumu açığa çıkmış olurdu. Onun için “devlet kurtaracaktı, onun için bu eylemi yaptık/ yaptılar” gerekçesi hiç de inandırıcı değil.

Şunu da ekleyeyim: Dünya deneyimi, devrimci örgütlere sızan ajanların bazı durumlarda bu tarzda cezalandırılabileceğini, ama bunun genel bir kural değil, tersine oldukça seyrek rastlanan bir metot olduğunu gösteriyor. “Bir Yoldaşa Örgütsel Görevlerimiz Üzerine Mektup” adlı yazısında Lenin şöyle diyordu:
“İşçilere şunu anlatmalıyız: Hafiyelerin, ajan provokatörlerin ve hainlerin öldürülmesi bazan elbette kaçınılmaz olabilir. Ama bunu sistemleştirmek, hiç istenilmeyen ve hatalı bir şeydir. Hafiyeleri izleyip açığa çıkaracak ve işçi sınıfı kitlelerini eğitecek bir örgüt kurmak hem mümkün hem de gereklidir.” (Örgütlenme, İstanbul, Aydınlık Yayınları, 1977, s. 84) Bildirisinde bütün ajanların ve hainlerin öldürülmesi gerektiği varsayımından hareket ettiği anlaşılan MLKP MK, adını kullanarak istismar etmeye çalıştığı Lenin’in öğretisine bu konuda da karşıt bir konumda durduğunu eleveriyor.

Belki, hepsinden de önemlisi, bu uğursuz eylemin egemen sınıfların ekmeğine yağ sürmesi, yani onların F-tipi cezaevlerine saldırısını gizlemeye yaraması, onların devrimci tutsakların devlet güçleri değil de kendi yoldaşları tarafından yakıldığı yolundaki iddiasına -kısmi ve geçici de olsa- bir inandırıcılık kazandırmasıdır. O günlerde burjuva yazılı basını ve televizyon kanallarının, “Sahte oruç, kanlı iftar”, “Bu nasıl ölüm orucu?”, “Liderleri yaktırdı” gibi başlıkları ve faşist diktatörlüğün temsilcilerinin cezaevlerinde kalaşnikoflar, telsizler vb. bulunduğu yollu demagojileri ve sözümona liderlerle eylemciler arasında bazı tutsakların kendilerini yakmaları yolunda direktiflerin varlığını gösteren sahte telefon konuşması tutanaklarını açıkladıklarını anımsamak yeter. MLKP MK bildirisinde bu cinayetin, objektif olarak faşist demagojiyi güçlendirdiği, devrimci tutsakların direnişini zayıflattığı ve onların ve destek güçlerinin burjuva-demokrat bağlaşıklarıyla olan ilişkilerine darbe indirdiği gerçeğine tek bir sözcükle bile değinilmiyor. Bu bakımdan MLKP MK, bu uğursuz eylemin F-tipi cezaevlerinde sürdürülen direnişi karalamak ve kırmak için egemen sınıflara bulunmaz bir malzeme vermiş olduğunu kabul etmeli ve bunun da özeleştirisini vermelidir.

Şunu da eklemek ve sormak gerekiyor: Adıgeçen iki devrimcinin, vahşi bir biçimde ve barbarca yakılarak öldürülmesi için sunulan gerekçeler inandırıcı ve doğru olmadığına göre, bu cinayetin ardındaki gerçek nedenler nelerdir? Yoksa bu insanlar bildikleri ve bazıları için zararlı olabilecek, onların sahte devrimci kariyerlerini sona erdirebilecek bazı bilgilere sahip oldukları için mi öldürüldüler? Bütün bu ve benzer sorulara açıklık getirmek herhalde gene “… bu iki arkadaşın ölürken devrim saflarında bulunduklarını” söyleyen MLKP MK’ne düşmektedir.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: