IRAK’TA REHİNE KRİZİ

Garbis Altınoğlu

27-29 Eylül 2004

Irak’ta Nisan ayından bu yana, gerek yerli ve gerekse özellikle yabancı kökenli kişilere yönelik kaçırma-rehin alma ve öldürme olaylarında hızlı bir artış gözleniyor. Burjuva basınının manşetlere çıkardığı ve ABD emperyalistlerinin sivil hedefleri ve yerleşim bölgelerini hedef alan sistematik bombardıman ve katliamlarının, Ebu Gureyb başta gelmek üzere çeşitli cezaevlerinde sürmekte olan baskı, işkence ve tecavüz olaylarının önüne geçirdiği bu olayların asıl hedefi ve kurbanı da Irak halkından başkası değil. Bu suretle ABD emperyalistleri, gönüllü ve paralı uşaklarının ve borazanlarının da yardımıyla, rehin alınan, öldürülen kurbanların bir bölümü için timsah gözyaşları dökerken kendilerinin koca bir ülkeyi ve halkı rehin almış olduklarını, en azından 19. yüzyılın sonundan bu yana dünyanın dörtbir yanında milyonlarca ve onmilyonlarca masum işçi, emekçi ve aydının katledilmesinden, çok daha fazlasının yaralanması, sakat kalması ve işkence görmesinden birinci dereceden sorumlu olduklarını, halihazırda İran, Suriye, Lübnan, Sudan, Kuzey Kore gibi ülkeleri ve onların halklarını işgalle ve dünya halklarını “önleyici vuruş” ve askeri saldırganlıkla tehdit etmekte olduklarını ve tüm dünyayı köleleştirmek için nafile bir çırpınış içinde olduklarını unutturmaya çalışıyorlar. Dahası onlar, dikkatleri bu sınırlı sayıdaki rehin alma ve öldürme olayları üzerine yoğunlaştırarak hemen hemen tüm bir halkın içinde yer aldığı ve kendilerine ağır darbeler indiren görkemli ulusal direnişi gözlerden saklamaya çalışıyorlar. Ama Irak halkı ve dünya işçi sınıfı ve halkları kendilerine yapılan vahşi saldırıları ve yaşamak zorunda bırakıldıkları  hakaret ve acıları unutmayacaklardır. Bu rehin alma olaylarının en çarpıcı ve önemli örneklerine bir göz atmadan ve bu konuya ilişkin bir değerlendirme ve analiz yapmadan önce, birtakım küçük grupların gerçekleştirdiği rehin alma ve öldürme olaylarının sorumluluğunun son çözümlemede, Irak’ı işgal eden, Irak halkını 1991’den bu yana sessiz bir jenoside tabi tutan ve elleri milyonlarca çocuk, yaşlı, kadın ve erkek Irak emekçisinin kanıyla lekelenmiş olan ABD emperyalistlerine ve onların Britanyalı ve Siyonist bağlaşıklarına ait olduğunun altı çizilmelidir.  

          Bellibaşlı Kaçırma ve Öldürme Olayları
*19 ve 20 Eylül’de Müslüman Uleması Birliği’nden öndegelen iki Sünni din adamı (Şeyh Hazım el-Zeydi ve Şeyh Muhammet Cetva) bilinmeyen kişiler tarafından öldürüldüler. Hazım el-Zeydi, işgalcilerin ve onların ajanlarının Sünnilerle Şiiler arasında kışkırttığı çekişme ve sürtüşmeleri ortadan kaldırmada oynadığı rolle tanınıyor. Bu saldırıların, Bağdat’ın ağırlıklı olarak Şiilerin yaşadığı bir bölgesinde gerçekleştirilmeleri ve Batılı “terör uzmanları”nın çoğunun bu cinayetlerle ilgili yorumlarında ısrarla Şiilerle Sünniler arasında sözde bir iç savaş olasılığının artmasından sözetmeleri, katillerin ve onların emperyalist efendilerinin neyin peşinde olduklarını ele veriyor. Ancak onlar bu kez de muratlarına eremediler. Mukteda el-Sadr’ın yardımcılarından Esat Türki Süvari 22 Eylül’de Radio Free Europe’a verdiği bir demeçte, sorulan soru üzerine Mehdi Ordusunun ve Mukteda el-Sadr’ın iki Sünni din adamının öldürülmesiyle hiçbir ilgisinin olmadığını ve masum sivillerin öldürülmesini lanetlediklerini  söyledi. O, daha sonra bu cinayetlerde, Şii çoğunlukla onların kardeşi olan Sünniler arasında bir iç savaş başlatmak isteyen yabancı istihbarat örgütlerinin ve aşırı öğelerin parmağının olduğunu belirtti. Öte yandan, Şubat ayından bu yana beş üyesi öldürülen Müslüman Uleması Birliği’nin sözcüsü Mutana el-Dari, ellerinde kesin kanıtlar olmamakla birlikte, bu saldırıların Müslüman ulemanın ABD işgaline karşı çıkmasıyla bağlantılı olduğunu düşündüklerini söyledi. Müslüman Uleması Birliği’nin yabancıların kaçırılmasına karşı açıkça tavır almış ve onların serbest bırakılması için girişimlerde bulunmuş olması da suçluların adreslerine işaret eden bir başka önemli faktör.
*7 Eylül’de, kendisini İslami Cihat olarak adlandıran bir örgüt Simona Torretta ile Simona Pari adlı iki bayan İtalyan yardım görevlisini ve kendileriyle birlikte çalışan iki Irak’lı (Raad Ali Abdül Aziz ve Mahnuz Bessam) görevliyi güpegündüz Bağdat’ın merkezindeki ofislerinden kaçırdı. Simona Torretta Irak’ı, BM’in ABD’nin dayatmasıyla uyguladığı yaptırımlara karşı çıkan Bağdat’a Bir Köprü adlı sivil toplum kuruluşunun temsilcisi sıfatıyla ilk kez 1992’de ziyaret etmişti. Irak’ın işgaline karşı çıkan ve Irak halkına su, ilaç ve okul sağlamakla uğraşan Torretta, 20 Mart 2003’de başlayan ABD bombardımanından hemen önce yeniden Irak’a döndü ve insani yardım çalışmalarını kesintisiz bir biçimde sürdürdü. Bağdat’a Bir Köprü örgütü, Nisan 2004’te Felluce’nin ABD kuvvetleri tarafından kuşatılması sırasında bir dizi riski göze alarak bu kente insani yardım götürmüş ve aynı şeyi Ağustos 2004’te gene ABD kuvvetleri tarafından kuşatılmış bulunan Necef için yapmıştı. Torretta ve Pari, kaçırılmalarından bir gün önce görüştükleri Sünni din adamı Şeyh Abdül Selam el-Kubeysi’ye, yoğun ABD bombardımanına hedef olan Felluce’ye yeniden yardım götürmeyi planladıklarını söylemişlerdi.

Bir dizi direniş örgütüyle bağları bulunan ve bazı rehinelerin serbest bırakılmasına katkıda bulunan Şeyh el-Kubeysi, Torretta ile Pari’nin 6 Eylül’de, yani arkadaşlarıyla birlikte kaçırılmalarından bir gün önce ziyaretine geldiklerini ve bu arada kendisine birileri tarafından tehdit edildiklerini söylediğini aktarıyor. Şeyh el-Kubeysi bu olayın arkasında yabancı istihbarat örgütlerinin bulunduğu kanısında.  
Naomi Klein ile Jeremy Scahill bu olayı, The Guardian’da 16 Eylül 2004’de yayımlanan “Who Seized Simona Torretta?” (“Simona Torretta’yı Kim Kaçırdı?”) adlı yazılarında anlattılar. Onlara göre, Torretta ve arkadaşları, ABD’nin ana karargahı olan Yeşil Bölgeden sadece birkaç blok ötede bulunan ev/ ofislerinden Başbakan İyad Alavi’ye bağlı olarak çalıştıklarını söyleyen, yeni ve genel olarak direnişçilerde bulunmayan bir kısmı susturucu takılı silahlar taşıyan ve üzerlerinde Irak Ulusal Muhafızı üniforması bulunan 20’den fazla silahlı kişi tarafından, üstelik ABD askerlerinin ve/ ya da Irak polisinin hiçbir müdahalesi olmaksızın güpegündüz kaçırıldılar. Klein ve Scahill, kukla hükümetin bir sözcüsünün Başbakan Alavi’nin olayla ilgisi olmadığını ileri sürmekle birlikte saldırganların askeri üniforma ve kurşun geçirmez yelek giymiş olduklarını kabul ettiğine de işaret ediyorlar. Bütün bu veriler, Torretta ve arkadaşlarının kaçırılmasının CIA’nın ve onun ortak ve uşaklarının bir örtülü operasyonu olduğu sonucuna varılmasını adeta kaçınılmaz kılıyor. (1) İslam’ı savunduğunu ve Irak’ın yabancılar tarafından işgaline karşı olduğunu ileri süren bir örgütün, başından beri Irak’a uygulanan yaptırımlara ve Irak’ın Mart 2003’de işgaline karşı çıkmış, Felluce ve Necef direnişi ve halkıyla dayanışma içinde olmuş olan, üstelik üç tanesi kadın olan dört görevliyi kaçırmasının mantıklı bir açıklamasının olmadığı açıktır.
Bu yazının kaleme alınmasının bitirildiği sırada, Simona Torretta, Simona Pari, Raad Ali Abdül Aziz ve Mahnuz Bessam’ın serbest bırakıldığı haberi basına yansımış bulunuyordu.

*1 Eylül 2004’te Irak Ulusal Kongresi’nin lideri Ahmet Çelebi’nin konvoyu Irak İslam Ordusu’nun saldırısına uğradı. Saldırıda konvoyda bulunan koruma görevlilerinden üçü öldü, biri ise tutsak alındı. Elcezire TV istasyonuna bir video klibi gönderen Irak İslam Ordusu eylemi üstlendi. Saldırı Çelebi’nin, bir gün önce Necef’te Ayetullah Ali el-Sistani ile yaptığı görüşmenin ardından Bağdat’a dönüşü sırasında Latifiye dolayında gerçekleşti. Yurtdışında ABD ve Britanya istihbarat örgütlerinin desteğiyle kurulmuş olan Irak Ulusal Kongresi’nin başı olan Çelebi yıllar boyunca emperyalistlerin en güvenilir işbirlikçisi olmuş ve Irak’ın işgalinde birinci derecede rol oynayan kişiler arasında yer almıştı. Ancak, 2004 yılının ilk aylarından itibaren Çelebi’yle, Irak halkının direnişiyle başa çıkamadıkları için Saddam Hüseyin döneminin generalleri ve polis şeflerini yeniden görev başına getirmeye koyulan ABD’li efendileri arasında görüş ayrılıkları belirmeye başlamış, bu arada Washington Çelebi’nin başında bulunduğu Irak Ulusal Kongresi’ne verdiği 340,000 dolarlık aylık ödeneği kesmişti. Ahmet Çelebi ise, 22 Nisan’da yaptığı bir açıklamada Irak’taki ABD yöneticisi Paul Bremer’in, eski Baasçıları yeniden göreve getirme çabasını eleştirmiş ve bunu İkinci Dünya Savaşının hemen ardından Nazileri Alman hükümetine almaya benzetmişti. Devredışı bırakılan, kalpazanlık, yolsuzluk ve hükümet malını zimmetine geçirmekle ve hatta İran’a istihbarat vermekle suçlanan Çelebi’yle efendileri arasındaki gerginlik, 20 Mayıs’ta Irak Ulusal Kongresi’nin Bağdat’taki –aynı zamanda Çelebi’nin evi olan- bürosunun ABD askerleri ve Irak polisi tarafından basılıp aranmasına ve bu arada çeşitli belgelere ve bilgisayar kayıtlarına el konmasına kadar vardı. Bu arada, Ahmet Çelebi’nin, Saddam Hüseyin’in davasına bakan mahkemenin başında bulunan yeğeni Salim Çelebi de, geçtiğimiz Haziran ayında Irak Maliye Bakanlığı Genel Direktörü Hitam Fadıl’ın öldürülmesine karışmakla suçlandı.
O tarihte Çelebi’nin üyesi olduğu kukla Geçici Hükümet Konseyi içinde de tepkiyle karşılanan baskın emperyalistlerin, uşaklarına karşı hiçbir vefa duygusu beslemediklerini, işleri bitince ya da Irak’ta olduğu gibi halkın direnişi sonunda köşeye sıkışmaya başladıklarında en has uşaklarını bile bir kağıt mendil gibi buruşturup atmakta zerrece kararsızlık göstermeyeceklerini bir kez daha kanıtlıyor.

*20 Ağustos’ta Enzo Baldoni adlı İtalyan gazeteci, o sırada Necef’te ABD güçlerinin kuşatması altında bulunan Mukteda el-Sadr ile röportaj yapmak üzere bu kente giderken Irak İslam Ordusu adlı örgüt tarafından kaçırıldı. Baldoni, Necef’e insani yardım götüren İtalyan Kızılhaçı’na ait konvoyla birlikte Bağdat’tan hareket ettikten sonra 20 Ağustos’ta şoförüyle birlikte Kufe yakınlarında pusuya düşürülmüş ve tutsak alınmıştı. Irak’taki 2,700 İtalyan askerinin 48 saat içinde bu ülkeden çekilmesini isteyen Irak İslam Ordusu’nun Baldoni’yi, Irak’lı şoförü ve çevirmeni Garip’le birlikte  26 Ağustos’ta vurarak öldürdüğü tahmin ediliyor. Kendisini “savaş-karşıtı” olarak tanımlayan Baldoni, Çiapas’daki Zapatistaların lideri Komutan Markos ve Doğu Timor ulusal kurtuluş hareketinin önderlerinden Janana Guzmao gibi kişilerle yaptığı röportajlarla tanınıyordu. 

*21 Ağustos’ta Irak İslam Ordusu adlı örgüt Georges Malbrunot ve Christian Chesnot adlı iki Fransız gazeteciyi kaçırdı. Sözde işgalcilere karşı savaşan bu örgüt daha sonra gazetecilerin bırakılması için ABD işgaliyle hiçbir ilgisi bulunmayan bir talepte bulundu ve Irak’ta askeri bulunmayan ve Irak’ın işgaline -çok tutarlı bir tarzda olmasa da- karşı çıkmış olan Fransa’dan, Malbrunot ve Chesnot’nun yaşamı karşılığında Fransız kamu okullarında başörtüsünü yasaklayan yasayı geri çekmesini istedi. Olayın ardından, aralarında Filistin lideri Yaser Arafat, HAMAS örgütü, Kahire’deki El-Ezher Üniversitesinin büyük imamı Şeyh Muhammet Sait el-Tantavi, Lübnan Hizbullahı’nın lideri Şeyh Hasan Fadlallah, Irak Şiilerinin liderlerinden Muhammet Bahr el-Ulum, Ürdün Dışişleri Bakanı Mervan Muaşer ve Mukteda el-Sadr’ın önderlik ettiği Mehdi Ordusunun da bulunduğu pek çok kişi ve kuruluşun iki Fransız gazetecinin serbest bırakılması için yaptığı çağrılar bir sonuç vermedi. Öte yandan, 29 Ağustos’ta Müslüman Uleması Birliği adına bir açıklama yapan Şeyh Abdül Settar Abdül Cabbar, bütün dünyanın Fransız gazetecilerinin serbest bırakılmasını istediğini belirttikten sonra, onların öldürülmesinin ABD’nin işine yarayacağını, Irak ile Fransa arasındaki iyi ilişkiyi bozacağını ve Fransa’yı düşman bir ülke haline getireceğini söyledi.

Bu arada Associated Press’ın muhabirlerinden Kate Brumback 3 Eylül’de Paris’ten geçtiği bir haber-yorumda, kukla Irak Geçici Hükümetinin başbakanı ve eski CIA ve MI6 ajanı İyad Alavi’nin, Eylül ayı başlarında bir gazeteye verdiği ve Fransa’yı terörizme karşı çok yumuşak olmakla eleştirdiği demece göndermede bulunuyordu. Alavi bu demecinde iki Fransız gazetecinin kaçırılmasının, ABD’nin Irak’a girmesine karşı çıkmasının Fransa’yı terörist saldırılardan azade kılmadığını kanıtladığını söylüyordu. Fransa ise, ABD ve kukla Irak hükümet kuvvetlerinin sözde tutsakları kurtarmak için gazetecilerin kaçırıldıkları bölgede operasyona girişmelerini üstü örtülü bir biçimde eleştirmenin yanısıra, kaçırılan gazeteciler için ABD ile istihbarat alışverişi içinde bulunduğu yolundaki savları ve kukla hükümetin dışişleri bakanı Hoşyar Zebari’nin yaptığı arabuluculuk önerisini reddetti ve Eylül’ün ikinci haftasına girilirken, Irak’ın kukla devlet başkanı Gazi el-Yaver’in ve kukla hükümetin 7 bakanının Paris’e yapacağı ziyareti iptal etti. Genel kanı, iki Fransız gazetecinin kaçırılmasının, Fransa’yı cezalandırma ve Fransız kamuoyunu işgalden yana ve Irak ulusal direnişi aleyhine çevirmeyi hedefleyen bir ABD örtülü operasyonu olduğu yolunda.
*20 Ağustos’ta Ensar el-Sünna Ordusu adlı örgüt Irak’a aşçı, temizlikçi vb. olarak çalışmaya gelen 12 Nepalli işçiyi kaçırdı. 31 Ağustos’ta bu örgüt rehin aldığı işçileri, birisini kafasını kesmek, diğerlerini ise kurşuna dizmek suretiyle öldürdü. Ensar el-Sünna Ordusu yaptığı açıklamada, infazları “Irak’taki işgalci Haçlı güçleriyle” işbirliği yapanlara “örnek olması” için gerçekleştirdiğini ileri sürdü. 12 işçinin öldürülmesi, yoksul bir ülke olmasına rağmen ABD’nin Irak’a asker gönderme isteğini kabul etmemiş olan Nepal’in başkenti Katmandu’da Nepal hükümeti, bölgeye işçi götüren aracı şirketler ve özellikle İslam karşıtı gösterilere, camilere ve Suudi Arabistan ve Katar uçak şirketlerinin binalarına saldırılara yol açtı. Bu barbarca eylemin, uygarlıklar çatışması stratejileri uyarınca, Arap ve İslam işçi sınıfı ve halklarını izole etmek ve onları “terörün ve terörizmin kaynağı” olarak göstermek isteyen emperyalistlerin ekmeğine yağ sürdüğünü söylemek hiç de abartma olmayacaktır.
*4 Ağustos’ta Irak İslam Ordusu Feridun Cihani adlı bir İran’lı diplomatı kaçırdı. Cihani’yi kaçıran örgüt onun Şii-Sünni çatışmasını körüklediğini ileri sürdü ve İran’ın 1980-88 savaşı sonrasında İran’da kaldığını ve hala tutsak bulunduğunu ileri sürdüğü 500 mahpusu serbest bırakmaması halinde diplomatı öldürme tehdidinde bulundu. Necef ve çevresinde ABD kuvvetleriyle Mehdi Ordusu arasındaki çatışmaların yoğun bir biçimde sürdüğü dönemde meydana gelen olay İran ile Irak arasındaki ilişkileri daha da gerginleştirdi. Burada dikkati çeken husus, bir yanda Irak İslam Ordusu’nun ve öte yanda ABD ile kukla Irak Geçici Hükümetinin İran’ı aynı dille suçlamış olmaları. Irak İslam Ordusunun İran’ı “Irak’ın içişlerine kaba bir tarzda müdahale etmek”le suçlamasının ardından kukla Irak Savunma Bakanı Hazım Şalan da aynı ülkeyi Irak’ın içişlerine karışmak ve Şii direnişçilere silah yollamakla suçladı ve İran’ın “Irak’ın bir numaralı düşmanı olduğunu” söyledi. Bu koşullar altında, Tehran Times’da 17 Ağustos’ta yayımlanan bir haber-yorumda, İran İçişleri Bakanlığından bir kaynağa dayanılarak, aslında Irak İslam Ordusu diye bir örgütün bulunmadığının, bunun Irak istihbarat örgütünün kullandığı bir addan başka bir şey olmadığının yazılması hiç de sürpriz olmamalı.
11 Ağustos’ta ise kukla Irak hükümetinin polisi İran Haber Ajansının (IRNA) Bağdat bürosunu bastı; polis büro şefi Mustafa Dorban ile büroda çalışan üç Irak uyruklu kişiyi tutukladı ve büroda bulunan tüm donanım ve eşyaya el koydu. Daha sonraki günlerde, İran’dan Irak’a giden ve içinde çeşitli bürokratların yer aldığı heyetin temaslarına rağmen kendisinden haber alınamayan Feridun Cihani, 27 Ağustos’ta, kukla Irak hükümetinin Başbakan Yardımcısı Berham Salih’in İran’a yapacağı ziyaretin öngününde serbest bırakıldı ve Tahran’a döndü.
*1 Ağustos Pazar günü ayin sırasında 30 dakikalık süre içinde Bağdat ve Musul’da altı kiliseye yapılan eş zamanlı saldırılarda 11 kişi öldü ve 52 kişi yaralandı. Bağdat’ın Karada semtindeki Ermeni Katolik katedralinin hemen yanında bomba yüklü bir arabanın patlamasının ardından sırasıyla yaklaşık 500 metre ilerdeki Süryani Katolik kilisesinde ve daha sonra Dura semtinde bulunan Kalde Katolik ruhban okulunun bitişiğindeki Aziz Peter ve Aziz Pol kilisesinde ve Yeni Bağdat semtindeki Heyralı Aziz İlyas kilisesinde patlamalar oldu. En büyük can kaybı, bombaların ayine katılanların kiliseden çıkışı sırasında meydana gelmesi nedeniyle bu kilisede meydana geldi. Aynı gün, Musul’daki Mar Polis Katolik kilisesinde bombalar patlarken kiliseye roket güdümlü elbombaları da atıldı. Kiliselere yönelik bu profesyonelce saldırılar sırasında ya da saldırılardan sonra tek bir kişi bile yakalanmadı. Bu çirkin eylemleri hiçbir grup üstlenmezken, kukla hükümetin Başbakan Yardımcısı Berham Salih, Associated Press haber ajansına verdiği demeçte bu saldırılardan ötürü El Kaide’yi ve Saddam Hüseyin yanlılarını suçladı. Charles E. Carson ise 12 Ağustos’ta Elcezire’de yayımlanan ve olaya çok daha mantıklı bir açıklama getiren “Rahipler Kilise Bombacılarını Nasıl Yüreklendiriyor?” adlı ve saldırılardan ABD ve İsrail’i sorumlu tutan makalesinde şöyle diyordu:
“Daha önce de bu tür eylemler yapmış bulunan İsrailli’ler, pekala bu kiliseleri de bombalamış olabilirler. Onlar, camilere de saldırmış, en azından bir cami önünde Müslümanların liderlerini öldürmüşlerdi. Hatta İsraillilerin, sempati toplamak için kendi sinagoglarını bile tahrip ettikleri biliniyor. İsrail devleti Filistin’de iki ya da daha fazla Hristyan kilisesini top ateşine tutmuştu. İsrail ajanlarının Irak’ta aktif oldukları biliniyor ve kiliseleri onların bombalamış olmaları olasılığı, bu işi CIA ve Halliburton’un paralı askerlerinin yapmış olması olasılığından daha fazladır. Onlar bu tür cinayetleri işlemeye alışıktırlar ve ağızlarını nasıl kapalı tutacaklarını da iyi bilirler. Eğer işin aslı böyleyse, bu olayın bir süre sonra unutulacağı ve basının sayfalarından yitip gideceğine bahse girebilirsiniz.” Doğru söze ne denir!

                   Nick Berg Olayı
Aslında, bu gerici kaçırma-öldürme dalgasının ilk örneği Nisan-Mayıs 2004’de yaşanmıştı. İletişim alanında çalışan Prometheus Methods Tower Service adlı aile şirketinin işleri için Irak’a giden 26 yaşındaki Yahudi kökenli ABD yurttaşı Nick Berg kaçırılmasının ardından öldürülmüş ve kafası kesilmiş cesedi 8 Mayıs günü Bağdat’ta bir yol kenarında bulunmuştu. 11 Mayıs’ta, Londra’dan Malezya’daki www.al-ansar.biz websitesine gönderilen bir klipte yüzünde maske olan “ünlü” Ebu Musab el-Zarkavi Berg’in kafasını keserken gösteriliyordu. Öte yandan, son dakikalarını gösteren video çekiminde sırtında Guantanamo’daki ABD konsantrasyon kampındaki tutsaklara giydirilen turuncu üniformalardan biri bulunan Berg, Ebu Gureyb cezaevindeki işkence sahnelerinde görülen beyaz sandalyelerden birine oturtulmuştu. Video kayıtlarını inceleyenler, daha başka bir dizi tuhaflığa (Zarkavi’nin yanındaki beş kişinin, Iraklı’ların aksine besili ve sağlam yapılı kişiler olmaları, seçilebildiği kadarıyla yüzlerinin beyaz olması, aralarında Rus, Mısır ve Ürdün aksanıyla Arapça konuşmaları, hatta yer yer Rusça ve İngilizce konuşmaları vb.) işaret ediyorlar.
Bu arada ABD yetkililerinin yalanlama çabalarına rağmen -Bağdat’taki ABD elçilik görevlisi Beth Payne ile Berg’in ailesi arasındaki elektronik posta yazışması sayesinde- Nick Berg’in 24 Mart ile 6 Nisan tarihleri arasında Musul’da ABD kuvvetlerinin gözetiminde tutuklu olarak kaldığı ortaya çıkacaktı. Bir arkadaşı, 6 Nisan’da serbest bırakılmasından sonra Bağdat’a giden ve bir otele yerleşen Berg’in kendisine, Musul’da Irak polisi tarafından gözaltına alındığını, ama hemen ardından ABD’li yetkililere teslim edildiğini ve bu kentte tutuklu kaldığı 13 gün boyunca ABD askerlerinin gözetimi altında tutulduğunu anlatacaktı. Ailesinin ve kendisinin savaş-karşıtı bir tutumu olduğu bilinen Berg’den en son 9 Nisan’da, yani Kuveyt üzerinden Irak’tan ayrılma hazırlıkları içinde olduğu sırada haber alınmıştı.
Nick Berg’in kafasının kesilerek öldürülmesi haberi basına, tam da ABD emperyalistlerinin Ebu Gureyb Cezaevindeki gerçekleştirdikleri iğrenç saldırı, aşağılama ve işkence olaylarının gündeme geldiği, işgalcilerin gerici, barbar ve aşağılık yüzlerinin iyice açığa çıktığı, gerek metropol ülkelerde ve gerekse İslam dünyasında deyim yerindeyse topa tutuldukları ve tümüyle savunmaya çekilmek zorunda kaldıkları günlerde yansıdı. Bunun bir rastlantı olduğu düşünülemez. Özellikle ABD tekelci basını günlerce Berg’in öldürülmesini baş haber yaparak Ebu Gureyb skandalını unutturmaya ve onun üzerini örtmeye çalıştı. 15 Mayıs Cumartesi günü yaptığı haftalık konuşmasının eksenine Nick Berg’in kafasının kesilerek öldürülmesini oturtan ABD Başkanı George W. Bush, “Düşmana karşı durmalı ve bu katiller yenilgiye uğratılana kadar saldırı pozisyonunda kalmalıyız” derken, aynı gün yaptığı açıklamada ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell tutuklulara sistematik işkence yapılmasına karşı olduklarını, ama Arap liderlerinin de Ebu Gureyb Cezaevinde olanları kınarken, Nick Berg’in öldürülmesi konusunda sessiz kalmalarının yanlış olduğunu söylüyordu. Bütün bu veriler, Nick Berg’in vahşi bir biçimde katledilmesinin tipik bir Amerikan psikolojik savaş operasyonu olduğunu gösteriyor.

            Aydın Birikimini Yoketme
Aslında Irak’ta adam kaçırma ve öldürme olayları yabancılardan çok Irak toplumunu ve özellikle bu ülkenin yetişmiş ve eğitilmiş insangücünü hedef alıyor; ancak emperyalist tekellerin denetiminde bulunan ve olaylara sömürgeci bir önyargıyla yaklaşan burjuva medyası konunun bu yanına hemen hemen hiç değinmiyor. ABD emperyalistleri ve ortakları, Irak’a girdiklerinden bu yana, sadece bu ülkenin halkını terörize etmekle ve doğal kaynaklarını yağmalamakla kalmadılar; onlar, savaşın ilk haftalarında Bağdat’ta ve diğer kentlerde görüldüğü gibi, uluslararası mafyayla elele Irak’ın eşsiz arkeolojik zenginliklerini ve antik kültür ürünlerini de çalmaya giriştiler. Ama, daha da önemlisi işgalci güçlerin Irak’ta, bir ülkenin en büyük zenginliği sayılması gereken aydın birikimini yoketmek için adeta sistematik bir çalışma yürütmekte oldukları olgusudur. Siyasal sisteminden bağımsız olarak, son çözümlemede, bir ülkenin insan malzemesinin kalitesi, onun karşı karşıya bulunduğu ekonomik ve toplumsal gelişme sorunlarının çözümünde ve hatta o ülkenin ulusal savunmasını örgütlemede kilit ve belirleyici öneme sahiptir. Bunu çok iyi bilen emperyalistlerin ve Siyonistlerin, doğrudan doğruya kendi istihbarat örgütleri ya da yönlendirdikleri suç çeteleri ve provokasyon örgütleri aracılığıyla Irak’lı aydınlara ve bilim adamlarına karşı bir terör kampanyası yürüttükleri biliniyor. 30 Mart 2004’de, yani hemen hemen bundan altı ay önce Elcezire’de yayımlanan “Irak’lı Aydınlar Ölüm Mangalarından Kaçıyor” başlıklı yazısında Ahmet Cenabi, şu son derece ilginç bilgileri sunuyordu:
“İşgal altındaki Irak, işsizlikten kurtulmaya çalışan ve yürütülen örgütlü katliama hedef olmak istemeyen aydınların yeni bir beyin göçüyle yüzyüze.
“Geçtiğimiz aylarda cinayetler, mühendisleri, farmakologları, subayları ve avukatları hedef aldı.
“Geçen Nisan’dan (yani Nisan 2003’den- G. A.) bu yana, aralarında Bağdat Üniversitesi Rektörü Muhammet El-Ravi gibi tanınmış kişilerin de bulunduğu 1,000’den fazla öndegelen profesyonel ve aydın cinayete kurban gitti.
“Bir teki bile yakalanmayan saldırganların kimliği hala bir sır.
“Fakat kurbanların aileleri ve meslektaşları, yabancı güçlerle bağlantıları olan bazı Iraklı grupların, ülkenin entelektüel elitini yoketmekten çıkarı olduğuna inanıyor.
“Basında çıkan haberlerden, iş ve güvenli bir yer bulmak amacıyla her gün ülkeden çıkan binlerce Iraklı’nın yanısıra son dönemde 3,000’den fazla Iraklı akademisyen ve üst düzey profesyonelin Irak’tan ayrıldığı anlaşılıyor.”
Cenabi daha sonra Zafer Salman adlı siyasal analist ve siyasal bilim profesörünün ve Yüksek Öğrenim ve Bilimsel Araştırma Bakanlığı Araştırma ve Geliştirme Bölümü Direktörü Usame el-Ani’nin sözlerine gönderme yapıyor. Prof. Salman, “Iraklı’lar 13 yıl süren BM yaptırımları döneminde daha iyi iş olanağı bulmak için ülkeden ayrılırlardı; ama şimdi çok iyi örgütlenmiş ölüm mangalarının elinde cinayete kurban gitmemek için ülkeden ayrılıyorlar” derken, Usame el-Ani yabancı güçlerin ve büyük olasılıkla İsrail’in öndegelen Iraklı bilim adamlarını hedef aldığını ileri sürüyor.
Cenabi yazısında ayrıca, Prof. Zafer Salman’ın, işgalden sonra devleti ve bürokrasiyi Baasçılardan arındırma kampanyası görüntüsü altında eğitim ve araştırma kurumlarında ve devlet dairelerinde görevli binlerce bilim adamının işlerinden atıldığını söylediğini aktarıyor. Gene yazarın belirttiğine göre, Usame el-Ani de Irak’taki üniversitelerde görevli 1,315 bilim adamının görevlerinden ayrılmak zorunda bırakıldığını, bunun toplam 15,500 olan Irak’lı akademisyen sayısının yüzde 8’ine eşdeğer olduğunu söylüyordu.
Aydınların zorunlu göçüne, Irak’ta nüfusları 800,000 dolayında olduğu tahmin edilen Hristyanların zorunlu göçü eşlik etmektedir. New York Times’ın 5 Ağustos tarihli bir haberine göre, işgalden sonra sadece Suriye’ye göçen Hristyan ailerinin sayısı 4,000’i bulmuştur. Binlerce yıldır bu ülkede yaşamış olan ve bu ülkenin nüfusunun yüzde 3’ünü oluşturduğu tahmin edilen Irak Hristyanları, son aylarda sözümona İslam adına hareket eden bazı kuşkulu grupların giderek artan taciz ve saldırılarına hedef olmuş ve olmaktadırlar. Bu taciz ve saldırı eylemleri, Hristyan esnafın işlettiği alkollü içki satan dükkanlara saldırılması ve bunların bazan yakılması/ bombanması ve sahiplerinin öldürülmesi, İslami tarzda giyinmeyen Hristyan kadınların dövülmesi ve hatta kiliselerin yakılması ve bombalanması biçimini almaktadır. Böyle giderse, Amerikan neo-faşistleri uğursuz tarihlerinin sayfalarına yeni bir “başarı”nın kaydını düşebilecek ve çok eski tarihlerden beri Irak’ta yaşayan Hristyan azınlığın başka ülkelere zorunlu göçünün mimarı olarak anılacaklardır.
                                                    *      *     *     *     *
Marksist-Leninistler ve tutarlı demokratlar ezilen sınıfların ve ezilen ulusların sömürüye ve zulme karşı direnme ve savaşma hakkını tümüyle meşru kabul ederler. Dahası onlar, ezilen ve sömürülen yığınların demokrasi, ulusal kurtuluş ve sosyalizm kavgasının tarihsel deneyiminin bu direniş ve savaşımın belli siyasal koşullar altında kaçınılmaz olarak silahlı biçimler alacağını gösterdiğini bilirler. Bu çerçevede, evleri, semtleri ve köyleri yakılıp yıkılan, yakınları gözlerinin önünde yaralanan, sakat bırakılan ve öldürülen, büyük çoğunluğu açlığa, işsizliğe ve yoksulluğa mahkum edilen ve ulusal onurları ayaklar altına alınan Irak, Afganistan ve Filistin gibi emperyalist ve/ ya da Siyonist işgal altında bulunan ülkelerin halklarının işgalci güçlere ve onların uşaklarına karşı silahlı direniş ve savaşımı da elbette tümüyle meşru bir karakter taşır. Sözkonusu silahlı direniş ve savaşım bazı durumlarda küçük silahlı grupların düşman hedeflerine yönelik yoketme, tutsak ve rehin alma, sabotaj ve kamulaştırma gibi eylemleri halini de alabilir. Ancak, bu tür eylemlerin kitleleri, düşman-olmayan güçleri ya da diğer masum insanları hedef almaması, yozlaşarak “kör terör”e dönüşmemesi ve işçi sınıfının ya da ezilen ulusun haklı kurtuluş davasını lekeleyecek bir biçime bürünmemesi, yani devrimci meşruiyet ve adalet çizgisinden sapmaması yaşamsal önem taşır. Bu da, devrimci bir siyasal önderliğin varlığını gerektirir. İbrahim Kaypakkaya, Şafak revizyonistlerine karşı yürüttüğü polemikte bu konuda şunları söylüyordu:
“Gerilla faaliyeti, toprak ağalarının, halk düşmanı bürokratların, ihbarcıların, faizcilerin imhasını, çeşitli şekillerde cezalandırılmalarını, paralarına, silahlarına elkonulmasını, karakolların basılmasını ve silahlara elkonmasını, canlı ve cansız bir yığın hedefe saldırıyı içerir. Fakat tüm bu saldırıların bir ortak hedefi vardır. O da, gerici otoriteyi zayıflatmak, parçalamak ve giderek yıkmak, yerine devrimci otoriteyi geçirmek!” (Seçme Yazılar, İstanbul, Ocak Yayınları, 1979, s. 374)
Kaypakkaya’nın da belirttiği gibi bu tür eylemler, “gerici otoriteyi zayıflatmak… yerine devrimci otoriteyi geçirmek” perspektifi ve anlayışıyla gerçekleştirilmelidir. Bu eylemlerin sözkonusu devrimci meşruiyet ve adalet çizgisinden sapmaması gerekir; aksi takdirde burjuvazinin ve emperyalistlerin “böl ve yönet” politikasına hizmet edilmiş, işçi ve emekçilerin kafalarının karışmasına, devrimci direnişin saygınlığının yara almasına ve onun  ülke içinde ve ülke dışında maddi ve manevi desteğinin azalmasına yol açılmış ve dolayısıyla karşı-devrimin değirmenine su taşınmış olacaktır. Tarihsel deneyim, pek çok durumda burjuvazinin ve emperyalizmin istihbarat örgütlerinin bu tür yanlış ve gerici eylemleri ya doğrudan doğruya ya da içine ve yönetim kademelerine sızdıkları devrimci, ilerici ve ulusal kurtuluşçu örgütler yönlendirmek suretiyle, yani dolaylı biçimde gerçekleştirebildiklerini göstermektedir. Bu gerici güçler ve onların istihbarat örgütleri kara propaganda ve dezenformasyon, devrim cephesinde iç çatışmaları kışkırtma ve devrimci yığınları bölme ve yanlış bir çizgi dayatmak suretiyle direniş güçlerini yığınlardan ve potansiyel bağlaşıklarından koparma konusunda son derece zengin bir repertuara sahiptirler. Irak örneğinde yaşadığımız gibi Şiilerle Sünniler ve Müslümanlarla Hristyanlar arasında düşmanlık ve çatışmaları körükleme çabaları ve direniş adına rehine alınan insanları kafalarını keserek öldürme ya da sivillerin bulunduğu okul, çarşı, hastane gibi yerleri bombalama türünden eylemler, burjuvazi ve emperyalizmin bu provokasyon çalışmalarının tipik örneklerini oluştururlar. Yeri gelmişken burada, ABD emperyalistlerinin eğittiği Türk Kontrgerillasının şeflerinden Tümgeneral M. Cihat Akyol’un Özel Harp Dairesinin başında bulunduğu sırada yayımladığı bir makaleye gönderme yapacağım. M. Cihat Akyol, Mart 1971’de Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde yayımlanan “Gayrinizami Kuvvetlere Karşı Harekat” adlı yazısında şöyle diyordu:
“Halkı mukavemetçilerden (direnişçilerden- G. A.) ayırmak için, sanki ayaklanma kuvvetleri yapıyormuş gibi, müdahale kuvvetlerince zulme kadar varan haksız muamele örnekleri ile sahte operasyonlara başvurulması tavsiye edilir.” (Aktaran M. Emin Değer, CIA, Kontrgerilla ve Türkiye, Ankara, 1978, s. 145) Bugün Irak’ta da ABD’nin ve ortaklarının benzer metotlarla “halkı mukavemetçilerden ayırmaya”, direnişin kitle temelini zayıflatma ve Şii ve Sünni halkı birbirinin karşısına dikme yolunda zavallı çabalara giriştiklerini görmek için çok keskin gözlere sahip olmak gerekmiyor.
Öte yandan, sözünü ettiğim rehin alma ve öldürme eylemlerinin bazılarının, pekala ABD emperyalistlerinin ve onların uşaklarının doğrudan denetimi dışında gerçekleşiyor olabileceği de unutulmamalıdır. Yani, bu eylemlerin bir kısmı, bir siyasal amacı olmayan ve esas hedefi yüklü bir fidye elde etmek isteyen örgütlü suç çetelerinin, diğer bir kısmı ise ilkel öç alma duygularıyla hareket eden, küstah ABD emperyalistlerinin terör, vahşet ve aşağılamasına kısasa kısas metoduyla karşılık vermekten başka bir yol görmeyen ve Irak’ta, Filistin’de, Afganistan’da vb. yaşanan kavgayı bir Müslüman-Hristyan savaşı, bir uygarlıklar çatışması biçiminde algılayan ya da işgal güçlerine karşı bu yolla da savaşılabileceğine ve sonuç alınabileceğine inanan değişik grupların/ grupçukların işi olabilir. (2) Dahası, bugün büyük çoğunluğu korkunç ve dayanılmaz koşullar altında yaşamakta, her gün bombalanmakta, katledilmekte ve aşağılanmakta olan Irak halkının bir bölümü, komünist ya da tutarlı bir devrimci önderliğin, hatta herhangi bir birleşik devrimci önderliğin bulunmadığı bir ortamda bu tür grupların eylemlerine destek verebilmekte ya da kendisi yerel olarak silahlanarak işgalci güçlere ya da onların bir parçası/ işbirlikçisi olarak gördüğü bütün hedeflere saldırabilmektedir. (3) Bunun böyle olması, ne tümüyle meşru bir temelde gelişen ulusal direnişi karalamanın ve çok daha büyük boyutlara varan emperyalist terörizmin üzerini örtmenin, ne de bu tür yanlış eylemlerin esas sorumlusunun da işgal ve işgalci ABD haydutları ve onların ortakları olduğu gerçeğini gözlerden saklamanın bir gerekçesi olabilir. Burjuvazinin sözcü ve borazanlarının yaygaralarının tersine, Irak halkının ve direniş örgütlerinin büyük çoğunluğu, silahlı eylemlerin birtakım temel devrimci ilkelere ve moral değerlere uygun olması ve örneğin Irak’ta yer yer olduğu gibi masum insanları, sıradan işçileri, şoförleri, teknisyenleri, gazetecileri, yardım görevlilerini ya da Irak’ın Hristyan halkını vb. hedef almaması ve uğruna onca bedel ödenen haklı davayı lekelemeyecek bir nitelik taşıması gerektiğini kavramaktadır. Zaten Irak halkının emperyalist/ Siyonist işgale karşı savaşımın zaferi de; tüm dünya işçi sınıfı ve emekçilerinin maddi ve manevi desteğini ve sempatisini arkasına almasına, ABD, Britanya ve İsrail üçlüsünü en büyük ölçüde izole edebilmesine, ara güçleri kendi safına çekebilmesine ve daha da önemlisi  “böl ve egemen ol!” emperyal stratejisi uyarınca farklı etnik ve mezhep kökeninden gelme Iraklı emekçileri birbirine düşürme çabalarının boşa çıkarılmasına bağlı olmaya devam etmektedir. Bunları yapmanın söylemekten bin kez, milyon kez daha zor olması bu gerçeği değiştirmiyor. Kuşku yok ki, bu sorunun –ve direnişin karşı karşıya bulunduğu diğer sorunların- gerçek ve kalıcı çözümü ve Irak halkının emperyalist boyunduruktan sonal kurtuluşu, Irak işçi sınıfının direnişe kendi damgasını vurmasına ve kendi sınıf bilinçli öncüsünü oluşturmasına bağlı olacaktır. 
ABD emperyalistlerinin ve onların Britanyalı ve Siyonist bağlaşıklarının ve Irak’lı uşaklarının bu gerici rehin alma ve öldürme olaylarını tezgahlamalarının ve “kör terör”ü yaygınlaştırmalarının ardında yatan amaçları şöyle özetleyebiliriz:

a) Yerleşim yerlerini ve sivil hedefleri bombalayan ABD kuvvetlerinin tüm terör ve vahşetine rağmen giderek büyüyen ve kitleselleşen ulusal direnişin gücünü gözlerden saklamak ve barbar ve kör bir terör hareketi olarak göstermek suretiyle onu, Irak içindeki ve dışındaki bağlaşık ve sempatizanlarından yoksun bırakmak;

b) Ne idüğü belirsiz bazı grupların gerici eylemlerini reklam ederek İslam halklarının direnişini terörizmle özdeşleştirmek ve karalamak ve böylelikle İslam dünyasının değişik yerlerinde Müslüman işçi ve emekçilerin ABD emperyalizmine ve onun bağlaşık ve uşaklarına karşı gelişen öfke, nefret ve eylem dalgasının önünü almak, değişik ulus ve dinlerden işçi sınıfının ve diğer emekçilerin uluslararası birlik ve dayanışmasının büyümesini engellemek;

c) “İslami terör” korkuluğunu sallayarak, özel olarak metropol ülkelerde ve genel olarak dünyanın başka bölgelerinde ABD emperyalistlerinin güttüğü neo-faşizm ve militarizm politikasına karşı gelişen ve daha fazla gelişmesi beklenen devrimci muhalefet ve eylemliliğin önünü kesmek ve “terörizm ve güvenlik” yaygarasıyla “kendi” işçi ve emekçilerinin sahip oldukları sınırlı demokratik hakları ve ekonomik kazanımları daha da törpülemek;

d) Fransa gibi, Irak’ın işgaline bir ölçüde karşı çıkan ve ABD politikalarına muhalefet eden ülkeleri köşeye sıkıştırmak, cezalandırmak ve bütün emperyalist ülkeleri ABD’nin önderliğini kabul etmeye ve onun diktasına boyun eğmeye zorlamak;

e) Basın mensuplarının, yardım görevlilerinin ve Irak halkıyla dayanışma amacıyla gelmiş olan diğer dost yabancıların bu ülkeden uzaklaşmalarını sağlamak ve böylece işlemekte oldukları savaş suçlarını ve cinayetleri ve tasarladıkları daha büyük katliamları tanıkların bulunmadığı bir ortamda rahatsız edilmeksizin gerçekleştirmek.

Ama bu planlarının büyük bölümü gerçekleşmeyecek ve onlar geldikleri gibi gidecekler. Yanlış hesap daha şimdiden Bağdat’tan dönmüştür. Dünya işçi sınıfı ve halklarına ve en başta da onların devrimci öncü güçlerine düşen, ivedi olarak ve mırın kırın etmeden, Amerikan neo-faşistlerinin ve onların bağlaşık ve uşaklarının saldırısına kahramanca göğüs geren Irak halkının yanında yer almak, onun yapmış ve yapmakta olduğu ölçüsüz özverinin en azından bir bölümünü omuzlamaktır.
Yinelemekte yarar var: Halihazırda, birleşik bir ulusal önderliğin bulunmamasına/ direnişin parçalı bir karakter taşımasına rağmen, direniş örgütlerinin ve yurtsever güçlerin büyük çoğunluğu yukarda sözü edilen hatalı eylem tarzından uzak durmakta, hatta bu eylem tarzını eleştirmekte ve onu mahkum etmektedir. Gene Irak halkının büyük çoğunluğu, bu zararlı eylemlerin çoğunun altında doğrudan ABD ve Britanya emperyalistlerinin ve Siyonistlerin ya da onların yönlendirdiği birtakım sözde radikal ve sözde İslamcı grupların, suç çetelerinin ya da Irak’taki kaotik ortamın sürmesinden ekonomik ve siyasal çıkar sağlayan başka grupların (işbirlikçi Kürt partileri, dev petrol tekelleri, özel güvenlik şirketleri vb.) imzasının bulunduğunu görmektedir. Burjuva ve emperyalist gericiliğin tüm yaygaralarına rağmen bu gerçek, Irak dışında da giderek daha açık bir biçimde görülmekte, Amerikan neo-faşistlerinin ve onların ortaklarının maskeleri giderek daha fazla düşmektedir. Dolayısıyla, zafer milyonları kucaklayan ve yenilmezliğini şimdiden kanıtlamış bulunan Irak ulusal direnişinin ve ayağa kalkmaya ve savaşmaya cüret eden Ortadoğu ve dünya işçi sınıfı ve halklarının olacaktır.  

DİPNOTLAR

(1) ABD, İsrail ve Britanya başta gelmek üzere bir dizi ülkenin istihbarat örgütlerinin özellikle işgalden sonra Irak’ı bir casuslar cenneti haline getirdiklerini ve bu ülkede kendi karanlık gündemlerini yaşama geçirmek için her türlü kirli metoda ve çeşitli örtülü operasyonlara başvurduklarını anlamak için Irak ya da Ortadoğu uzmanı olmak gerekmiyor. Bağdat’ta 500-600 ajanlarının bulunduğunu kabul eden CIA’in Direktör Yardımcısı James L. Pavitt’e göre Irak’ın başkenti “Vietnam Savaşından bu yana en büyük CIA istasyonunu barındırmakta.” Kukla hükümetin başına getirilmiş bulunan İyad Alavi’nin kendisinin ömrü boyunca MI6 ve CIA ile çalışmış olması ve şimdilerde Saddam Hüseyin döneminin Muhaberatı’nı yeniden canlandırmakta olması da bu tabloyu tamamlıyor.
2) Filipinli kamyon şoförü Angelo del Cruz 7 Temmuz 2004’de bu gruplardan birisi tarafından kaçırılmış ve eylemi gerçekleştiren grup Irak’ta bulunan az sayıdaki Filipinli askerin çekilmemesi halinde rehinenin öldürüleceği tehdidinde bulunmuştu. Bunun üzerine, ABD-yanlısı dış politika nedeniyle ağır eleştirilere hedef olan ve Filipinler halkının büyük çoğunluğunun Irak’ın işgaline karşı olduğunu gözönüne alan devlet başkanı Gloria Macapagol-Arroyo, ABD’nin itirazına rağmen del Cruz’un serbest bırakılması karşılığında Irak’ta bulunan 51 Filipin askerini bu ülkeden çekmişti.
(3) Lenin 30 Eylül 1906’da kaleme aldığı “Gerilla Savaşı” adlı yazısında bu konuda şunları söylüyordu:
“Ülkenin her yerinde kara-yüzler hükümeti ile halk arasında silahlı çatışmalar ve çarpışmalar oluyor. Devrimin gelişmesinin bugünkü aşamasında, bu kesinlikle kaçınılmaz bir olgudur. Halk da, kendiliğinden ve örgütsüz bir biçimde –ve işte tam da bu nedenden ötürü, çoğunca talihsiz ve istenilmeyen biçimlerde- bu olguya silahlı çatışma ve saldırı yoluyla tepki gösteriyor.” (Marx-Engels-Marksizm, Ankara, Sol Yayınları, 1990, s. 141)
 

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: