Tel El-Zaatar’ın 53 Günü

Garbis Altınoğlu, 27-28 Ocak 2005

Şimdilerde unutulmaya yüz tutmuş, hatta büyük ölçüde unutulmuş gözüken şanlı Tel el-Zaatar direnişi, hem bundan 30 yıl önce patlak vermiş olan Lübnan iç savaşının, hem de Filistin halkının ulusal kurtuluş savaşımının doruk noktalarından biridir. Ama Tel el-Zaatar adı aynı zamanda genel olarak Arap burjuvazisi ve gericiliğinin ve özel olarak da son yıllara kadar başını sözümona ilerici ve sözümona anti-emperyalist Hafız Esat kliğinin çektiği Suriye egemen sınıflarının Filistin halkının direnişini arkadan hançerlemelerinin en çarpıcı örneklerinden birini oluşturur.
1970’lerin ilk yıllarında -o zamanlar nüfusu 2.5 milyonun biraz üzerinde olan- Lübnan’da yaklaşık 350,000 Filistinli yaşıyordu. Bir bölümü 1948-49 savaşının, bir bölümü de 1967 savaşının ardından Lübnan’a göç etmek zorunda kalan Filistinlilerin sayısı, 1970’deki “Kara Eylül” yenilgisinin ardından Ürdün’den çekilen ve Lübnan’a yerleşen Filistinlilerle birlikte daha da artmıştı. Filistinli fedayiler, özellikle bu ülkenin güneyinden hareketle İsrail’e karşı eylemler gerçekleştiriyorlardı. O dönemde Fatahland (=Fatah ülkesi) olarak da anılır hale gelen Güney Lübnan bu yüzden, 1970’li ve 1980’li yıllarda İsrail’in sık sık yinelenen saldırılarının hedefi haline gelecekti. Güney Lübnan halkının 1980’li ve 1990’lı yıllarda Hizbullah’ın önderliğinde sürdürdüğü direniş sonucu Siyonistlerin bu ülkeden sökülüp atıldıkları Mayıs 2000 tarihine kadar geçen sürede İsrail’in saldırı ve operasyonları, onbinlerce Filistinli fedayi ve sivilin yanısıra onbinlerce Lübnanlı direnişçi ve emekçinin ölümüne ve yaralanmasına ve yüzbinlercesinin yerlerinden yurtlarından olmalarına yol açacaktı.
Güney Lübnan üzerinde, kökü eskilere dayanan yayılmacı hedefleri de bulunan Siyonistler, bu saldırılar aracılığıyla hem bu bölge üzerindeki egemenliklerini pekiştirmeyi, hem de Lübnanlı emekçilerle Filistinli mülteciler ve fedayiler arasında bir düşmanlık ve çatışma ortamı yaratmayı ve böylece bir taşla birden fazla kuş vurmayı tasarlıyorlardı. Ancak onlar baltayı taşa vuracaklardı. Siyonist devlet terörüne karşı kendilerini, emperyalizmle işbirliği yapan Maruni burjuvazisinin aracı olan Lübnan ordusunun değil Filistinli fedayilerin savunduğunu gören Lübnan emekçileriyle onların Filistinli konukları arasında zaman içinde militan bir dostluk ve dayanışma gelişecekti. Ama silahlı Filistin direnişinin Lübnan’lı emekçilere ve ilerici güçlere desteği bunun da ötesine geçecekti.
1970’li yıllarda Lübnan işçi, emekçi ve öğrencilerinin toplumsal ve ekonomik haklar için yaptıkları grev ve protesto gösterileri giderek daha sıklıkla Lübnan ordusunun ve gerici Maruni burjuvazinin özel milis örgütlerinin saldırılarına hedef olmaya başladı. Bu koşullarda, 1970’lerin ortalarına doğru Lübnan’da yavaş yavaş iki karşıt cephe oluştu: Ağırlıklı olarak yoksul Müslümanlara ve Dürzilere dayanan gruplarla ilk başta Filistin direnişinin bir bölümünün (FHKC, FDKC, FHKC-GK) oluşturduğu ilerici güçlerin cephesi ile Batılı emperyalistler ve Siyonistler tarafından desteklenen ve ağırlıklı olarak Hristyanlara dayanan Maruni burjuvazinin çıkarlarını temsil eden gerici milis örgütlerinin (Falanjistler, Kaplanlar, Marada Tugayı, Sedir Muhafızları) cephesi. Lübnan’da ilerici ve anti-emperyalist eğilimin güçlenmesi, sadece Beyrut’ta üslenmiş Batılı emperyalist tekelleri, onların Maruni aracı ve uşaklarını ve İsrail’i değil, Lübnan’ı denetim altında bulundurmak ve olanaklıysa ilhak etmek için fırsat kollayan Suriye burjuvazisini ve Filistin halkıyla dayanışma içindeki demokratik, laik ve anti-emperyalist bir Lübnan’ın ortaya çıkmasını kendi egemenlikleri için bir tehdit olarak algılayan gerici Arap rejimlerini de rahatsız ediyordu. 1975-76 Lübnan iç savaşı işte bu koşullarda yaşanacak ve bölgedeki gerici Arap rejimlerinin ve Sovyet sosyal-emperyalistlerinin desteklediği Suriye gericiliğinin Lübnanlı ilerici güçleri ve onların Filistinli bağlaşıklarını kısmi bir yenilgiye uğratmasıyla sonuçlanacaktı. Tel el-Zaatar direnişi ve katliamının siyasal arkaplanı çok kaba çizgilerle böyle özetlenebilir.
Ocak 1975’de başını Piyer Cemayel’in çektiği ve öteden beri Filistinlilerin Lübnan’dan kovulmasını isteyen Falanjistler (=Lübnan Ketaib Partisi), Lübnan ordusunun Güney Lübnan’daki ve kentlerdeki Filistinlilere karşı harekete geçmesini istediler. Bir başka gerici milis örgütü, Sedir Savunma Cephesi de bu talebi desteklediğini açıkladı.
Şubat 1975’de Lübnan ordusunun liman kenti Sayda’da Hristyan işverenlerine karşı greve giden balıkçılara ateş açması sonucu 11 balıkçı öldürüldü. Bunun üzerine yapılan hükümet-karşıtı gösterilere Lübnanlıların yanısıra Filistinliler de katıldı. 1975 yılının ilk yarısı boyunca İsrail’in desteklediği ve silah yardımı yaptığı Falanjistler ve diğer gerici milis örgütleriyle ilerici Lübnanlı güçler ve Filistinliler arasındaki gerilim arttı. 13 Nisan 1975’de Falanjistlerin, içinde Filistinlilerin bulunduğu bir otobüse ateş açarak 27 kişiyi öldürmeleri, çoktandır adeta bağırarak gelen 1975-76 iç savaşının kıvılcımını ateşledi. Ve böylece iç savaş önce, Lübnanlı sağcı güçlerle içinde bazı Filistinli grupların da yer aldığı İlerici ve Yurtsever Güçler Cephesi arasında bir çatışma biçiminde başladı.
Burjuva medyası ve akademyası öteden beri Lübnan iç savaşını bir din savaşı gibi göstermeye çalışmışlardır. Oysa, ağırlıklı olarak Müslümanlardan oluşmakla birlikte Hristyanları da barındıran İlerici ve Yurtsever Güçler Cephesinin hedefi, eski sömürgeci devletin, yani Fransa’nın Hristyan Maruni burjuvaziye baskın rol vermek kaydıyla oluşturduğu mezhep dengelerine dayalı rejimi değiştirmek, Lübnan’da demokratik ve laik bir rejim kurmaktı. İlerici ve Yurtsever Güçler Cephesi ayrıca, yoksul Müslümanların hak ve özgürlük alanlarını genişletecek ve ekonomik koşullarını düzeltecek reformlar yapılmasını talep ediyor ve Filistinlilerin Lübnan’da kalma hakkını savunuyordu. Lübnan iç savaşının, esas olarak bir Müslüman-Hristyan çatışması olmadığını gösteren başka pek çok olgu var. Falanjistlerin Ocak 1976’da yoksul Şii, Ermeni ve Kürt emekçilerinin kaldığı ve Filistinli gerillaların koruduğu Karantina semtinde gerçekleştirdikleri katliamda 1,000 dolayında sivili öldürmeleri, Suudi Arabistan’ın iç savaş döneminde başını Falanjistlerin çektiği gerici bloka 200 milyon dolar yardım yapması, -tutarlı bir Marksist-Leninist çizgiye sahip olmamakla birlikte- iç savaşta ilerici güçlerin yanında saf tutan Lübnan Komünist Partisinin yönetici ve üyelerinin çoğunluğunun Ermeni ve Hristyan kökenli olması ve tabii “Müslüman” Hafız Esat kliğinin belli bir noktada iç savaşa gerici “Hristyan” Falanjistler ve bağlaşıklarından yana müdahale etmesi, bu savın yanlışlığını göstermeye yeter.
1975 yılı boyunca süren çatışmalarda binlerce kişi yaşamını yitirirken, Beyrut başta gelmek üzere bir çok kentte büyük tahribat meydana geldi. Ocak 1976’da Falanjistlerle bağlaşıklarının Tel el-Zaatar kampını kuşatmaya başlamaları üzerine Filistin direnişinin ana gövdesini oluşturan El Fatah da iç savaşa katıldı. Daha sonraki haftalarda gerici güçler giderek geriletildiler ve Doğu Beyrut ile ülkenin Hristyanların yoğun olduğu bazı anklavlarına sıkıştırıldılar. 1976 baharında İlerici ve Yurtsever Güçler Cephesi ile Filistinlilerin ülkenin yüzde 70’ini kontrol altına almaları ve zafere doğru yaklaşmaları, ABD ve İsrail’i Lübnanlı gerici güçleri daha aktif ve açık bir biçimde desteklemeye zorladı. Mart 1976’da İsrail savaş gemileri, ilerici güçlerin elinde bulunan Sayda ve Sur limanlarını abluka altına alarak Lübnan’a silah ve diğer malzemeleri taşıyan gemileri engellemeye başladılar. İsrail, gerici güçlere yaptığı silah yardımını arttırırken ABD Nisan ayında 1,700 deniz piyadesi taşıyan helikopter gemisi Guadalcanal ile yedi savaş gemisini Lübnan kıyılarına yolladı.
Ancak, kendilerinin de gerek askeri ve gerekse siyasal-diplomatik cephelerde büyük bir bedel ödemek zorunda kalacağı bir savaşa doğrudan girmekten çekinen ABD ve İsrail, kirli işlerini Hafız Esat kliğine yaptırma yolunu seçtiler. 1970’de, o karanlık “Kara Eylül” günlerinde Suriye hava kuvvetlerinin başında bulunan ve Ürdün gericilerine karşı savaşan Filistinli fedayilere yardım etmek için harekete geçen Suriye tank birliklerine hava desteği vermeyi reddetmiş olan Hafız Esat, bir kez daha Batılı emperyalistlerin ve Siyonistlerin yanında yer alacaktı. Kendi denetiminde olmayan bir Filistin ulusal hareketinin varlığını asla kabul etmeyen, 1967 savaşında yitirdiği Colan tepelerini İsrail’den almak ve Lübnan üzerindeki yayılmacı emellerini yaşama geçirmek isteyen Suriye gericileri, Sovyet sosyal-emperyalistlerinin teşviki ve ABD ve İsrail’in yanısıra diğer gerici Arap rejimlerinin onayıyla Lübnan’a girmeye soyundular. Halk devrimi bir kez daha -geçici bir süre için de olsa ve aralarındaki çelişmelere rağmen- bütün gerici güçlerin birleşik cephesinin oluşmasına yol açmıştı. Mart 1976’da Washington’u ziyaret eden Ürdün Kralı Hüseyin aracılığıyla Lübnanlı ilerici güçlerin ve Filistinlilerin kanını dökmeye hazır olduğunu bildiren Hafız Esat kliği Haziran ayında onbinlerce askeri ve yüzlerce tankıyla Lübnan iç savaşına, yenilmekte olan gerici güçlerden yana müdahale etti.
Ancak İlerici ve Yurtsever Güçler Cephesi ve Filistin direnişini elde etmek üzere oldukları zaferden yoksun bırakmak isteyen Suriye gericileri ummadıkları bir direnişle karşılaştılar. Sayda’da, Aley’de ve Sofar’da Suriyeli saldırganlar geri püskürtülürken Suriye ordusuyla birlikte Lübnan’a giren Suriye-yanlısı Saika’da yer alan pek çok Filistinli savaşçı direnişin safına geçti. Zaten abluka altında bulunan Tel el-Zaatar kampını hedef alan saldırı işte bu evrede, ilerici güçlere öncelikle moral, ama aynı zamanda askeri bir darbe indirmek amacıyla yaşama geçirildi. Bu sırada Tel el-Zaatar’da El Fatah, FHKC, FDKC, FHKC-GK ve Saika’ya bağlı savaşçıların ve Filistinli sivillerin yanısıra çok sayıda Lübnanlı sivil de bulunuyordu.

Aslında Hristyanların yaşadığı Doğu Beyrut’ta bulunduğu için Tel el-Zaatar ve Cisr el-Paşa kampları daha Ocak 1976’da kısmi bir kuşatma altına alınmış ve kampların çevresinde çatışmalar başlamıştı. Hatta 7 Ocak’ta Güney Lübnan’dan getirilen ve 1,000 dolayında fedayiden oluşan bir Filistin kuvveti Batı Beyrut’tan hareketle kuşatmayı kırmak için saldırıya geçmiş, ancak Falanjistlerle girilen ve üç gün süren sokak çatışmalarından sonra geri çekilmek zorunda kalmıştı.

Suriyeli (ve bazı gözlemcilere göre aynı zamanda İsrailli) askeri danışmanların yönlendirdiği Falanjistler ve diğer gerici milis güçleri 21 Haziran’da, aylardır fiili bir ablukaya tabi tutulmakta olan Tel el-Zaatar kampını ve onun yakınındaki daha küçük ve Hristyan Filistinlilerin barındığı Cisr el-Paşa kampını tam bir kuşatma altına aldılar. Saldırının altıncı gününde Cisr el-Paşa düştü. Ama Tel el-Zaatar direnecekti. 53 gün sürecek olan kuşatma boyunca Suriye ordusunun desteklediği Lübnanlı gericiler Tel el-Zaatar’ı adeta sürekli bir top ve roket ateşine tuttular ve kampa yiyecek ve ilaç sokulmasını engelledikleri gibi Kızılhaç’ın yaralıları dışarıya çıkarmasına da izin vermediler.
Tel el-Zaatar direnişçileri 13 Temmuz’da “dünya halklarına” gönderdikleri açık mektupta şöyle diyorlardı:
“Şimdi size,… sempati toplamak için değil, bu uzun süreli kuşatmanın tümü boyunca sürdürdüğümüz kahramanca kararlılık konumundan sesleniyoruz…
“Halihazırda, yüzde 40’ı yoksul Lübnanlılar ve gerisi Filistinlilerden oluşan 30,000 dolayında insanın bulunduğu kampımız tam bir yıkım manzarası arzediyor. Top ateşi ve ölüm tehlikesi altında kuyulardan taşıyabildiğimiz çok az su dışında suyumuz yok; evlerimizin enkazından kurtarabildiklerimiz dışında yiyeceğimiz yok; ne herhangi bir elektriğimiz var, ne de ilacımız ve tıbbi tedavi olanağımız…
“Kampımıza karşı -ne yazık ki- Suriye silahları kullanılırken, Şam’daki yöneticiler, Lübnan’da bulunmalarının nedeninin kampımızı korumak olduğunu söylemeye devam ediyorlar. Bu, herkesten çok bizi yaralayan alçakça bir yalandan başka bir şey değil… Ama şunu bilmenizi isteriz ki, bütün cephanemiz tükense ve silahlarımız sussa da bu kampı çıplak ellerimizle savunmaya, açlıktan ölmemek için kemerlerimizi sıkmaya devam edeceğiz. Edeceğiz; çünkü biz teslim olmamaya karar verdik ve teslim olmayacağız da…
“Açlığa, susuzluğa ve tam bir ilaçsızlığa, hiç kimsenin felç edemeyeceği ve kıramayacağı bir kararlılıkla meydan okuduk. Bunu yapabilmemizin nedeni, kampımızı savunmakla varoluşumuzun ta kendisini, halkımızın yaşamını, onun varolma iradesini ve anayurduna geri dönme savaşımını sürdürme kararlılığını savunuyor olmamızdır.”
Lübnanlı gericilerin, Hafız Esat kliğinin yardımıyla gerçekleştirdiği vahşi saldırıyı durdurmak için kimse parmağını kımıldatmadı. Buna, diğer Arap devletleri ve sözde Filistin davasını desteklediğini ileri süren Sovyet sosyal-emperyalistleri de dahildi. Suudi Arabistan Hafız Esat kliğine mali yardımını sürdürürken, -tıpkı “Kara Eylül” günlerinde olduğu gibi- Suriye üzerindeki etkisini kullanmaya yanaşmayan Sovyetler Birliği de bu ülkeye silah sağlamaya devam ediyordu. ABD ve İsrail savaş gemilerinin sürdürdüğü abluka, uluslararası yardımın Lübnan’a ve dolayısıyla Tel el-Zaatar’a ulaşmasını önlüyordu. FKÖ kendi kısıtlı olanaklarıyla dışardan Lübnan’a sokabildiği ya da Lübnan içinden sağladığı silah ve yiyecek stoklarını, kamp çevresindeki yoğun askeri kuşatma nedeniyle Tel el-Zaatar direnişçilerine ulaştıramıyordu. Filistinliler sadece bir kez, 2 Temmuz’da kuşatmada bir delik açabilmiş ve içerdekilere bir miktar silah ve cephane ulaştırabilmişlerdi. Suriye gericileri Filistin direnişinin, Falanjistleri ve ortaklarını püskürterek Tel el-Zaatar’ı kurtarma çabalarını da engelleyeceklerdi. Cengiz Çandar şöyle diyordu:

“Filistinli savaşçılar, Tel Zaatar üzerindeki baskıyı hafifletmek amacıyla, Lübnan Dağı’nda Mart-Nisan aylarından beri ellerinde bulundurdukları Ayntura-Sannin hattından daha kuzeydeki Faraya’ya saldırılara geçtiler. Bu bölgelerin ele geçirilmesi, sağcıların başkent olarak kullanmaya başladıkları Beyrut’un on kilometre kuzeyindeki Cuniye kasabasının kuşatılmasına, dolayısıyla Tel Zaatar üzerindeki kuşatmanın kalkmasına olanak verecekti.

“Suriye ordusu, sağcı Hristyanların imdadına yetişti. Filistin kuvvetlerini kıstırma hareketine geçerek, onları Dağ cephesinde bağladı. Tel Zaatar’a yardımı engellemiş oldu. Abu İyad, Tel Zaatar’ın düşüşünden Hafız Esad’ı sorumlu tutarken hiç de haksız değildi.” (Direnen Filistin, İstanbul, MAY Yayınları, 1976, s. 470)
Sonunda, 53 gün süren yoğun bir bombardıman ve çatışmanın ardından 13 Ağustos’ta Arap Birliği ve Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin aracılığıyla sağlanan ateşkes anlaşması üzerine Tel el-Zaatar direnişçileri kampı terketmeyi kabul ettiler. Ancak, silahsızlandırılmış savaşçılar ve siviller kamptan çıkarlarken gerici milisler tarafından yaylım ateşine tutulacaklardı. Sadece eli silah tutacak yaşta erkekler değil, kadınlar, çocuklar ve yaşlılar ve hatta sağlık personeli de bu acımasız katliamın hedefleri arasında yer aldı. 53 günlük kuşatma ve ardından gelen katliam sırasında yaşamını yitiren Tel el-Zaatar sakini Filistinli ve Lübnanlıların sayısının 3,000 dolayında olduğu tahmin ediliyor. Bununla yetinmeyen Falanjistler ve bağlaşıkları, katliamın ardından Tel el-Zaatar direnişinin intikamını almak ve onun anısını belleklerden silmek için, zaten aylardır süren top ve füze ateşi altında büyük ölçüde yıkılmış olan kampı tümüyle yerle bir ettiler.
Emperyalistler, Siyonistler ve onların Lübnanlı uşaklarının yanısıra Hafız Esat kliği de içinde olmak üzere Arap gericiliği, Tel el-Zaatar katliamının Filistin ve Lübnan direnişine ağır ve onulmaz bir darbe indireceğini umuyorlardı. Ama zaman bunun tersini gösterdi. Filistin ve Lübnan halkları ağır bedeller ödemekle birlikte işgale ve emperyalist-Siyonist teröre karşı savaşımlarını sürdürdüler ve sürdürüyorlar. Tel el-Zaatar’lar unutulmamalı. Tıpkı Deyr Yasin’lerin, Tantura’ların, Kibya’ların, Sabra ve Şatila’ların, Hiyam’ların ve Kana’ların unutulmaması gerektiği gibi.
1975-76 iç savaşında 20,000’den fazla Filistinli yaşamını yitirdi. Ancak Filistin ulusal direnişi bu ülkedeki mevzilerini, kamplarını ve ağır silahlarını elinde tutmaya devam etti. Hafız Esat kliğinin saldırısı Filistin ve Lübnan halklarını önemli bir siyasal ve askeri zaferden etmiş ve onların kanını dökmüştü. Ne var ki Şam yöneticileri FKÖ’nü kendi denetimleri altına almayı başaramamış ve Filistin ve Lübnan halkları arasındaki dostluğu yıkamamışlardı. Mart 1977’de Kahire’de toplanan Filistin Ulusal Konseyi toplantısı, Filistin ve Lübnan halklarının birlik ve dayanışmasının öneminin altını çizecek ve gerici Arap rejimlerinin baskısına rağmen İsrail’i tanımama politikasını sürdürecekti.
Devrimci savaşımını sürdüren Filistin halkı Tel el-Zaatar günlerinden bu yana daha bir dizi kan ve ateş sınavlarından geçti; ama o, son derece olumsuz koşullara ve aşılması olanaksız gözüken güçlüklere rağmen Tel el-Zaatar’ın ruhunu yaşatmaya devam etti, ediyor ve edecek. Lübnan’da Tel el-Zaatar kampından kurtulan Filistinlilerin yerleştirildikleri bir köydeki bir duvara asılan afişte söylendiği gibi, “Tel el-Zaatar zafere kadar yüreklerimizde yaşayacak.”

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: