Hariri Suikastının Anlamı

İsrail’in Stratejik ve Taktiksel Hedefleri Işığında
Hariri Suikastının Anlamı
Garbis Altınoğlu, 11-15 Mart 2005

Giriş

Lübnan eski başbakanlarından Refik Hariri 14 Şubat’ta, çok güçlü bir bombanın kullanıldığı ve son derece profesyonel bir tarzda gerçekleştirilen bir suikast sonucu öldürüldü. Suikastı, kendini “Suriye ve Lübnan’da Zafer ve Cihat” olarak tanıtan adı daha önce hiç duyulmamış bir “örgüt” üstlendi. Olayın hemen ardından ABD ve İsrail ve onların izinden giden emperyalist medya Suriye’yi suikastın sorumlusu olarak ilan ederken, Maruni Hristyan ağırlıklı gerici Lübnan muhalefeti, onlarla geçici ve oportünist bir bağlaşma kurmuş bulunan Dürzi “İlerici Sosyalist Partisi” ve bazı Sünni politikacılar, demokrasi ve özellikle de Suriye askerlerinin çekilmesi ve Suriye’nin Lübnan üzerindeki denetimine son verilmesi talepleriyle sokaklara döküldü. ABD, Şam’daki elçisi Margaret Scobey’yi geri çekerken, ABD Dışişleri Bakanı Condolezza Rice, Suriye ile sorunlarının listesinin giderek kabardığını söyledi. Bush kliği ve borazanları; sözümona Suriye’nin Irak’taki direnişe verdiği desteğe, Irak direnişini yönettiğini ileri sürdüğü eski Baas Partisi yöneticilerinin Suriye’de üslendiğine, Irak’ın kitle imha silahlarının Suriye’de saklandığına, Suriye’nin, İsrail’e saldıran Filistinli direniş örgütlerine yataklık yaptığına, “terörist” Hizbullah örgütü silahsızlandırılmadan Filistin-İsrail “barış süreci”nde bir ilerleme sağlanamayacağına ilişkin ideolojik sayıklamalarını bir kez daha kusmaya başladılar. Irak’ın işgali öncesinde devreye sokulan dezenformasyon kurumları ve yalan makinaları şimdi de Suriye ve İran için fazla mesai yapıyorlar.

Hariri Suikastının Güncel Anlamı

Bu suikastın altında yatan neden ve motifler, sadece iç savaşın yaralarının henüz tam olarak kapanmadığı Lübnan’a bakarak anlaşılamayacağı gibi, sadece -Lübnan’ın kopmaz bir parçasını oluşturduğu- Ortadoğu’nun bugününe, yani güncel siyasal tablosuna bakarak da anlaşılamaz. Lübnan’daki son gelişmeler ancak, Filistin devrimini, Irak ve Lübnan direnişini ve bir süredir Suriye’yi –ve İran’ı- açık ve küstah bir biçimde hedef alan emperyalist-Siyonist saldırı stratejisinin ışığında anlaşılabilir.

Bu temel saptamayı yaptıktan sonra konuyu tartışmaya, bu tür terör eylemlerinde her zaman sorulması gereken o klasik ve çok önemli soruyla başlamalıyız: Mültimilyarder kapitalist ve eski başbakan Refik Hariri’nin öldürülmesi kimin işine yaramış ve hangi güçlerin siyasal gündemine hizmet etmiştir? 1976-1990 yılları arasında özellikle İsrail’in kışkırttığı iç savaşta onbinlerce kayıp veren ve yakılıp yıkılan, Siyonist devletin güneyini 22 yıl süreyle işgal altında tuttuğu, bir çok kez istila ettiği, sayısız kez havadan ve denizden bombardıman ettiği, siyasal ve askeri liderlerini araba bombalarıyla havaya uçurduğu, silahlı helikopterleriyle katlettiği ya da kaçırarak rehin aldığı bu ülkenin yeniden iç çatışmalara itilmesi kimin ve hangi güçlerin işine yarayacaktır? Çıkarları onyıllardır içiçe geçmiş olan ABD, İsrail ve Britanya’nın, sözümona “terörizme karşı savaş” ve “haydut devletleri” hizaya getirme adına ateş çemberine dönüştürdüğü Ortadoğu’nun, 1990’dan bu yana görece bir dinginlik içinde bulunan bu küçük ülkesini yeniden karıştırmak ve iç savaşın alevlerini yeniden tutuşturmak kimin çıkarlarına hizmet edecektir? Tabii ki, ABD, Britanya ve İsrail’in oluşturduğu gerçek şer ekseninin hedef tahtasına oturttuğu ve Irak’tan sonra açık bir saldırı tehdidi altında bulunan Hizbullah’ın, Filistinli direnişinin, Suriye’nin ya da İran’ın değil. Refik Hariri suikastının, siyasal ve askeri liderlerin öldürülmesini onyıllardır bir devlet siyaseti haline getirmiş bulunan ve ta kuruluşundan bu yana “önleyici savaş” faşist siyaseti uyarınca hareket etmiş bulunan ve Suriye ve özellikle İran’a yönelik saldırı hazırlıklarını tüm dünyanın gözleri önünde yapan İsrail’in ve onun patron ve ortağı ABD emperyalizminin ve bir ölçüde de bu güçlerin uşağı olan gerici Lübnan Maruni burjuvazisinin dışında kimsenin işine yaramayacağı açıktır. Zaten köşeye sıkıştırılmış olan Suriye burjuvazisinin bu suikasti doğrudan ya da dolaylı bir biçimde gerçekleştirmek suretiyle, kendisini yalıtmaya çalışan ve kendisine karşı harekete geçmeye hazırlanan güçlerin eline arayıp da bulamayacakları bir silah vermesi, böylelikle Lübnan’daki ve Arap dünyasındaki kaypak komşularıyla arasını açması ve korkak ve ikiyüzlü Batı Avrupa emperyalistlerini kendi elleriyle ABD ve İsrail’in yanına itmesi düşünülemez. Gerçekten de, Şam’ın (ya da Tahran’ın) böyle davrandığı/ davranabileceği savı, ilkokul dördüncü sınıf öğrencilerini bile inandıramayacak ve ancak kargaları güldürecek nitelikte düzeysiz bir dezenformasyon çalışmasından başka bir şey değildir. ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin eski Ortadoğu İşleri kıdemli direktörü Flynn Leverett 2 Mart 2005’de New York Times’ta yayımlanan yazısında bunu bir biçimde teslim ediyordu. Leverett, Lübnan eski başbakanı Refik Hariri’nin öldürülmesinin, Lübnan’ın bağımsızlığı konusunu kullanarak Suriye’nin stratejik konumunu zayıflatma düşüncesinin yeniden hortlatılmasına yol açtığını belirtmek suretiyle Washington’daki neo-faşist rejimin ruh halini deşifre ediyordu. Ona göre, Bush kliğinin hedefi “Lübnan’da İsrail’le iyi ilişkiler içinde olacak ve bölgede Amerikan etkisini yayacak Batı-yanlısı bir hükümet” oluşturmak ve Lübnan’da meydana gelebilecek rejim değişikliğini Suriye’deki Baasçı hükümetin devrilmesini sağlamanın bir aracı olarak kullanmaktı.

Emperyalist ve Siyonist burjuvazi ve onların medyadaki uzantıları ve Lübnanlı uşakları Hariri suikastinin sorumluluğunu Suriye burjuvazisinin omuzlarına yıkar ve suçlayıcı parmaklarını Lübnan’daki ayrıcalıklı konumunu yitirmek istemeyen Şam’a yöneltirken, esas olarak bir yandan Suriye üzerinden silahlı Filistin, Irak ve Lübnan direnişini, bir yandan da İran’ın nükleer çalışmalarını hedef alıyorlar. Şer ekseninin Suriye’ye (ve İran’a) dönük kaygı ve korkularının kaynağında, giderek büyüyen ve işgalci güçlere ağır darbeler indirmekte olan Irak direnişinin ve İsrail’i uzun bir gerilla savaşından sonra Güney Lübnan’dan kovmayı başarmış olan Hizbullah’ın yanısıra, HAMAS, İslami Cihat, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi gibi direniş yanlısı Filistinli örgütlerin varlığı ve İran’ın orta erimde kendi nükleer silahlarını yapacak düzeye erişerek Siyonist devletin nükleer tekelini kırması olasılığı yatmaktadır. Terörizm, haydut devletler, demokrasi, kadın hakları, nükleer silahların yaygınlaşması, diktatörlük vb. konularında sonu gelmez gerici burjuva gevezeliklerin nedeni bundan başkası değildir.

Bu arada Wayne Madsen’in 11 Mart 2005 tarihli Özel Raporunda ileri sürülen savları kısaca anımsatmakta da yarar var. Savlarını, üst düzey Lübnanlı Hristyan ve Müslüman istihbarat görevlilerine dayandıran Madsen’e göre, Hariri suikastı Bush yönetimi ile Ariel Şaron hükümeti tarafından kararlaştırıldı. ABD ve İsrail’in Hariri’yi hedef almalarının nedeni, eski başbakanın Kuzey Lübnan’da büyük bir ABD askeri üssü kurulmasına karşı çıkması ve ölümünden önce Hizbullah’la görüşerek ABD ile İsrail’i öfkelendirmiş olmasıymış. Yazar ayrıca, sözkonusu üssün Irak’taki ABD askerlerinin taşınması, dinlenmesi ve diğer lojistik gereksinimlerini karşılamanın yanısıra Suriye’nin istikrarsızlaştırılması ve bölgedeki petrol boru hatlarının korunması amacıyla inşa edileceğini belirtiyor. ABD ve İsrail’in Suriye ve Lübnan’ı istikrarsızlaştırma/ parçalama planlarının yıllar öncesine dayandığı gözönüne alındığında, sicilleri kendi devlet başkanları ve başbakanlarını öldürmekten bile kaçınmadıklarını (1963 Kennedy suikastı ve 1994 Rabin suikastı) gösteren bu devletlerin Hariri’yi hedef almaları için Madsen’in ileri sürdüğü nedenin, önemli, ama daha çok ek ve pekiştirici bir gerekçe olabileceğini söyleyebiliriz.

Yakın Geçmişe Bir Yolculuk
Aslında gerek Irak’ın işgali ve İsrail için bir tehdit olmaktan çıkarılması ve gerekse Suriye ve İran’ın aynı amaçla benzer bir operasyonun hedefleri arasına konmaları, onyıllar değilse de yıllar öncesinden planlanmıştı. 1991’deki İkinci Körfez Savaşı’nın ardından Irak’a uygulanan ve BM rakamlarına göre 1 milyondan fazla insanın ölümüne, Irak’ın ekonomisinin, altyapısının ve kamu hizmetlerinin büyük zarar görmesine yol açan ambargo ve Irak silahlı kuvvetlerinin 36. paralelin kuzeyine (yani Güney Kürdistan’a) ve 33. paralelin güneyine (yani Şiilerin yaşadığı bölgenin bir bölümüne) girmesinin yasaklanması ve böylelikle Irak’ın parçalanmasının hazırlıklarının yapılması, Ortadoğu’ya yeni bir biçim verme operasyonunun bir önsözü gibiydi. Demek oluyor ki, Bill Clinton’ın devlet başkanlığı koltuğunda oturduğu ve Irak halkına karşı bir çeşit ağır çekim jenosidin gerçekleştirilmesinin yanısıra, Irak’a karşı 3 Eylül 1996’da 27 Cruise füzesinin kullanıldığı bir saldırının, Aralık 1998’de 300 Cruise füzesinin kullanıldığı bir başka saldırının (“Çöl Tilkisi Operasyonu”) yapıldığı 1993-2000 yılları özde, neo-faşist Bush kliğinin işbaşına geldiği 2000 sonrasından farklı olmamıştır.
Gene de ABD’nin -Çin, Rusya, AB gibi- diğer emperyalist güçler karşısında kendi mevzilerini korumak, petrol ve doğal gaz kaynakları üzerindeki denetimini pekiştirmek, İsrail’in stratejik konumunu iyileştirmek ve işçi sınıfı ve halkların yavaş yavaş yükselmekte olan direnişini daha çıplak, yaygın ve sistemli bir askeri zorbalık yoluyla ezmeye girişmekten yana olan ve ABD tekelci burjuvazisinin en gerici fraksiyonlarının çıkarlarını savunan bu güçler Clinton döneminde seslerini giderek yükseltiyorlardı. Örneğin, neo-con ya da yeni muhafazakar adı verilen neo-faşist kliğin en öndegelen isimlerinden bazıları –Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin Ortadoğu danışmanı David Wurmser, “Savunma” Bakan Yardımcısı Douglas Feith ve Pentagon’a bağlı Savunma Politikası Kurulu eski başkanı Richard Perle- 8 Temmuz 1996’da dönemin İsrail Başbakanı Binyamin Netenyahu’ya sunulmak üzere bir rapor yayımlamışlardı. “A Clean Break: A New Strategy for Securing the Realm” (“Net Bir Kopuş: Ülkeyi Güvence Altına Almak İçin Yeni Bir Strateji”) adlı rapor, Siyonist burjuvazinin “toprak karşılığı barış” geleneksel formülünü bir yana bırakması ve daha saldırgan bir politika izlemesi gerektiğini ileri sürüyordu. Güney Lübnan’ın, BM kararlarıyla da mahkum edilmiş olan İsrail tarafından işgaline karşı Hizbullah’ın önderlik ettiği Lübnan halkının direnişini “Lübnan’daki saldırganlık” olarak nitelemekten çekinmeyen ve Bush kliğinin işbaşına gelmesinden yıllar önce Suriye’nin zayıf düşürülmesini ve Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesini öğütleyen bu raporda şöyle deniyordu:
“… Suriye İsrail’e Lübnan topraklarında meydan okumaktadır. Amerika’nın da sempati duyacağı etkili bir yaklaşım, İsrail’in, Lübnan’daki saldırganlığın asıl sorumluları olan Hizbullah, Suriye ve İran’la hesaplaşarak kuzey sınırları boyunca stratejik inisiyatifi ele geçirmesi olacaktır. Bu,
“…Suriye’nin davranışına aynen yanıt vererek Suriye topraklarının Lübnan’dan hareket eden İsrail güdümündeki kuvvetlerin saldırılarından bağışık olmadığını göstermeyi,
“Lübnan’daki Suriye askeri hedeflerine vuruşlar yapmayı ve bunun yeterli olmadığı durumda Suriye’nin kendi içindeki seçilmiş hedeflere vuruşlar yapmayı içermelidir…
“İsrail; Türkiye ve Ürdün’le işbirliği içinde Suriye’yi zayıflatmak, kuşatmak ve geri püskürtmek suretiyle içinde bulunduğu stratejik ortamı biçimlendirebilir. Bu çaba, Suriye’nin bölgesel ihtiraslarını boşa çıkarmanın bir aracı olarak Irak’ta –başlıbaşına önemli bir İsrail hedefi olan- Saddam Hüseyin’i iktidardan düşürme üzerinde yoğunlaşmalıdır.”
Öte yandan 1997 yılında, yani Bush kliğinin iktidarın iplerini ele geçirmesinden üç yıldan fazla bir süre önce, Amerikalı, İsrailli ve Lübnanlı neo-faşist güçler Washington’da USFCL (=ABD Özgür Lübnan Komitesi) adlı bir örgüt kurmuşlar ve bunun başına da Ziyad K. Abdülnur adlı Lübnan’lı bir Hristyan bankeri oturtmuşlardı. ABD’ndeki –JINSA, PNAC, AEI, CSP, US Institute for Peace gibi- Hristyan fundamentalist ve pro-Siyonist örgütlerin yanısıra İsrail’deki Likud gericilerinin de desteğini alan USCFL vebsitesinde, amacının Ortadoğu’yu “diktatörlüklerden, radikal ideolojilerden, sınır anlaşmazlıklarından, siyasal şiddetten ve kitle imha silahlarından arındırmak” olduğunu ileri sürüyordu. Bunun, Bush kliğinin, özellikle 11 Eylül olaylarından sonra geliştirdiği ve Ortadoğu’ya ve İslam dünyasına demokrasi getirme olarak reklam ettiği ve aslında emperyalist şeflerin en azından 20. yüzyılın başından bu yana ağızlarına pelesenk ettikleri klasik demagojinin günümüze uyarlanmış bir tekrarından başka bir şey olmadığı biliniyor. Aslında USCFL’yi oluşturan ve destekleyen güçler, Ekim 1992’de, başında Ahmet Çelebi’nin bulunduğu INC’ni (=Irak Ulusal Kongresi) oluşturan ve destekleyen güçlerden başkaları değildi. 1991’de Irak’ın yenilmesinden sonra, BM Güvenlik Konseyinde yer alan diğer devletlerin suç ortaklığıyla yaşama geçirdikleri yaptırımlar nedeniyle 1 milyondan fazla Iraklı çocuk, kadın ve yaşlının ölümüne yol açmış olan ABD emperyalistleri Bill Clinton döneminde, yani 1998’de “Irak’ın Kurtuluşu Yasası”nı çıkararak bu ülkenin Mart 2003’de işgalinin altyapısını oluşturmuşlardı. Clinton dönemi politikalarını yetersiz ve zayıf bulan Bush kliği de 2003 yılında çıkardığı “Suriye’den Hesap Sorma ve Lübnan’ın Egemenliğini Restore Etme Yasası”yla Suriye’ye saldırmanın altyapısını oluşturmaya çalışıyor.
Irak’ın işgalinden önce, Saddam Hüseyin rejimi ile El Kaide arasında ilişki olduğunu “kanıtlayan” sahte belgeler hazırlayan Pentagon istihbarat biriminin kurucusu olan ve “Savunma” Bakan Yardımcısı Douglas Feith’e bağlı olarak çalışan David Wurmser 2000 yılında, kitle imha silahları geliştirmekle suçladığı Şam rejimine kesin bir ültimatom verilmesi gerektiğini savunan bir başka raporun hazırlanmasına da katkıda bulunacaktı. Taslağı, ABD’nin ünlü Siyonist yorumcularından Daniel Pipes ile neo-faşistlerin Lübnanlı uşağı Ziyad K. Abdülnur tarafından hazırlanan, Suriye’yi askeri kuvvet kullanarak Lübnan’dan çıkarma ve sözümona kitle imha silahlarından arındırmayı öngören bu rapor, “Ending Syria’s Occupation of Lebanon: The US Role?” (=Suriye’nin Lübnan’daki İşgalini Sona Erdirmede ABD’nin Rolü Ne Olmalı?”) adını taşıyordu. Altında Douglas Feith, Elliot Abrams, David Wurmser, Richard Perle, Paula Dobriansky, Michael Ledeen ve Frank Gaffney gibi çoğu Bush yönetiminin içinde ya da çok yakınında yer alacak olan 31 kişinin imzasının bulunduğu bu rapor, daha sonraları, “Suriye’den Hesap Sorma ve Lübnan’ın Egemenliğini Restore Etme Yasası”nın Kongre’den geçirilmesinde etkili olacaktı. Irak’ı Kuveyt’ten çıkarmak için girişilen 1991’deki İkinci Körfez Savaşının, ABD’nin büyük kayıplar vermeksizin çıkarlarını savunabileceğini gösterdiğini ileri süren rapor yazarları, bölge devletlerinin kitle imha silahları edinme olanakları artmakta olduğundan ilerde böylesi operasyonların risklerinin artacağını belirtiyorlardı. George W. Bush’un daha sonra ün kazandıracağı ve yılanın başını küçükken ezmek olarak tanımlanabilecek “önleyici vuruş” doktrinini öngören Pipes ve kafadarları sözlerini şöyle sürdürüyorlardı: “Eğer kararlı bir eyleme girişeceksek, bunun geç olmasındansa erken olması yeğlenmelidir.”
Hızını alamayan bazı Siyonist yazarlar ve kamuoyu oluşturucuları ise 11 Eylül olaylarının şokunu kullanarak ABD emperyalizminin askeri gücünü, İsrail’in rahatsız olduğu tüm Ortadoğu rejimlerini yıkmak için kullanma çağrısında bulunuyorlardı. ABD’nde yayımlanan etkili aylık Commentary (=Yorum) dergisinin editörü Norman Podhoretz, derginin Eylül 2002 tarihli sayısında yer alan yazısında, Bush’un “şer ekseni” klişesine göndermede bulunarak şunları söylüyordu:
“Devrilmeyi ve yerlerine başka rejimlerin geçirilmesini fazlasıyla hak etmiş olan rejimler, şer ekseninin [Irak, İnan, Kuzey Kore] üyeleri olarak saptanan rejimlerle sınırlı değildir. Bu eksen, en azından Suriye, Lübnan ve Libya’yı olduğu gibi ABD’nin ‘dostu’ Suudi krallık ailesi ile Mısır’ın Hüsnü Mübareki’nin yanısıra, başında ister Arafat bulunsun isterse yardakçılarından birisi, Filistin Otoritesini de kapsayacak şekilde genişletilmelidir.”
Uzun lafın kısası, gerçek şer eksenini oluşturan ABD, İsrail ve Britanya egemen sınıflarının en azından bir bölümü, Irak’ın yanısıra Suriye’nin ve İran’ın da istikrarsızlaştırılmasını, denetim altına alınmasını ve eğer olanaklıysa işgal edilmesi ve bölünmesini 11 Eylül olaylarından, hatta Bush kliğinin iktidara gelmesinden önce planlamışlardı. (Bunun böyle olması; Suriye ve İran’a yönelik savların -El Kaide’yi destekleme, kitle imha silahlarına sahip olma, Irak direnişine önderlik eden kadrolara yataklık yapma vb.- tümüyle hayali ve uydurma olduğunu bir kez daha göstermektedir.) Ama dahası var; yani iş burada bitmiyor. İsrail’in oluşum süreci ve tarihine çok kaba bir tarzda göz gezdirmek, Britanya ve ABD emperyalizminin bu picinin öteden beri bölge ülkeleri ve halklarına karşı hem çıplak zorbalıkla, hem de sinsi komplo ve entrikalarla karakterize edilen bir düşmanlık politikası izlemiş olduğunu ortaya koyacaktır.

Siyonist Burjuvazinin Yayılmacı Stratejisi
Siyonist şefler, daha İsrail’in kurulmasından onyıllar önce, bugün Lübnan olarak bilinen ülkeye ilişkin planlarını gündeme getirmişlerdi. Onlar daha 1918 gibi erken bir tarihte, yani Birinci Dünya Savaşının bitiminde, Britanya ile yaptıkları görüşmelerde, bu ülkenin manda yönetimi altına konmuş bulunan Filistin’in kuzey sınırlarının Güney Lübnan’daki Litani ırmağına kadar genişletilmesini talep etmişlerdi. İsrail’in devlet olarak kurulduğu 1948 yılında meydana gelen çarpışmalarda Siyonist kuvvetler Litani ırmağına kadar ilerlemiş, ancak uluslararası basınç nedeniyle geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Uluslararası burjuva hukukunu hiçe saymayı adet haline getirmiş olan İsrail liderleri, 1954’de ABD Devlet Başkanı Eisenhower’in temsilcisiyle yaptıkları görüşmede, Lübnan hükümetinin, Güney Lübnan’ın ekonomik kalkınması için Litani ırmağının sularından yararlanmasını önlemek amacıyla kuvvet kullanma tehdidinde bulunacak kadar ileri gitmişlerdi.
İsrail’in Lübnan’a dönük hedef ve entrikaları, bu ülkenin eski başbakanlarından Moşe Şaret’in -Siyonistlerin tehditleri ve engelleme çabalarına rağmen ölümünden sonra oğlu tarafından yayımlanan- güncesinde ayrıntılı bir biçimde anlatılmaktadır. Livia Rokah, İsrail’in Kutsal Terörizmi adlı kitabında bu konuda şunları söylüyordu: “Şaret’in güncesi, (İsrail’in ilk başbakanı- b. n.) Ben Gurion’un 1954 yılında Lübnan’ın ‘Hristyanlaştırılması’na, yani Lübnanlılar arasındaki iç çatışmayı sıfırdan başlayarak kışkırtmaya ve yaratmaya ilişkin planları nasıl geliştirdiğini ve daha (Lübnan’daki- b. n.) Filistin varlığı siyasal bir faktör haline gelmeden 15 yıldan fazla bir süre önce Lübnan’ın parçalanmasına ve boyunduruk altına alınmasına ilişkin ayrıntılı bir projenin nasıl özenle hazırlandığını tümüyle belgelemektedir.”
Moşe Şaret anılarında İsrail’in, Lübnan’ı istikrarsızlaştırmak için ne tür planlar yaptığına da değiniyor. O, 16 Mayıs 1955’de yapılan gizli bir kabine toplantısında, “Savunma” Bakanı Moşe Dayan’a göndermede bulunarak şunları söylüyor:
“Ona (Dayan’a- b. n.) göre, gerekli olan tek şey bir subay, hatta sadece bir binbaşı bulmak. Onu ya inandırarak ya da parayla satın alarak kendisini Maruni nüfusun kurtarıcısı olarak ilan etmeyi kabul etmesini sağlamalıyız. O zaman İsrail ordusu Lübnan’a girecek, gerekli miktarda toprağı işgal edecek ve İsrail’le bağlaşma kuracak olan bir Hristyan rejimi oluşturacaktır. Litani ırmağının güneyinde kalan bölge tümüyle İsrail tarafından ilhak edilecek ve herşey yoluna girecektir.”
Şaret anılarında 28 Mayıs günü için şunları yazmıştı:
“Genelkurmay başkanı, İsrail ordusunun ‘Lübnan’ı Müslüman zalimlerden kurtarmak için’ yaptığı çağrıya yanıt verdiği görüntüsünü yaratmak için, kukla rolünü oynamayı kabul edecek bir (Lübnanlı- b. n.) subay kiralama planını destekliyor.” Gerçekten de Siyonistlerin planı uyarınca kukla Güney Lübnan Ordusunun (=SLA) komutanı Binbaşı Saad Haddad 1979’da, Güney Lübnan’da bir Maruni devletinin kurulduğunu açıklayacaktı.
Şaret, güncesine aynı gün düştüğü notta, daha sonra zamanın İsrail Genelkurmay Başkanı Moşe Dayan’ın İsrail’in Arap devletleriyle BM’in, hatta ABD’nin sağlayacağı güvenlik garantileri temelinde yapılabilecek sınır anlaşmalarının hiçbirini kabul etmemesi gerektiğini söylediğini belirtiyordu. “O, böylesi garantilerin ‘İsrail’in elini-kolunu bağlayabileceğini öngörüyordu… Dayan’ın itiraf ettiği gibi,… (İsrail’de- b. n.) büyük ölçekte endişe yaratılmalıydı… Özellikle Arap hükümetlerinin sınır boylarındaki taciz edilen ve öfkeli Arap nüfusunun tepkilerini denetim altında tutmakta başarılı oldukları dönemlerde, daha sonra yapılacak misillemeleri meşrulaştıracak provokasyonların gerçekleştirilmesi için, Yahudi kurbanların yaşamları da gözden çıkarılmalıydı. Sansür görevlilerinin denetimi altında sürekli yinelenen günlük propaganda, İsrail nüfusunu düşmanın canavarlığını gösteren imgelerle beslemeye yöneltilmişti.”
Filistin’i adım adım sömürgeleştirmek ve Filistin halkının topraklarına kaba kuvvet yoluyla el koymak suretiyle kuruluşundan bu yana İsrail, Lübnan başta gelmek üzere komşu ülkeler aleyhine bir “böl ve egemen ol” emperyal stratejisi, Arap ülkelerindeki Arap-olmayan azınlıklarla bağlaşma ve onların ayrılıkçı hareketlerini destekleme stratejisi, bir yayılma, terör ve savaş stratejisi izleyegelmiştir. Örneğin, İsrail Dışişleri Bakanlığının eski öndegelen analistlerinden biri olan Oded Yinon, Şubat 1982’de Kivunim (=Doğrultular) adlı dergide yayımladığı “1980’lerde İsrail İçin Bir Strateji” başlıklı yazısında Siyonist burjuvazinin yaklaşımını şöyle ifade ediyordu:
“1980’lerde İsrail’in Batı cephesinde güttüğü siyasal hedef, Mısır’ı topraksal bakımdan farklı jeografik bölgelere ayırmaktır.

”Mısır bir çok otorite odakları arasında bölünmüş ve parçalanmıştır. Eğer Mısır dağılırsa, Libya, Sudan gibi ülkeler ve hatta daha uzaktaki devletler de bugünkü formları içinde varolmaya devam edemeyecek ve Mısır’ın çöküşü ve dağılması örneğini izleyeceklerdir…
“Lübnan’ın dağılarak beş ayrı eyalete bölünmesi; Mısır, Suriye ve Irak ta içinde olmak üzere tüm Arap dünyası için izlenmesi gereken bir örnek oluşturmaktadır; Arap yarımadası şimdiden bu yolu tutmuştur. Suriye’nin ve daha sonra Irak’ın askeri güçlerinin dağılması İsrail’in birincil kısa erimli hedefiyken, bu devletlerin dağılarak, Lübnan’da olduğu gibi etnik ya da dinsel bakımdan özgün bölgelere bölünmesi, onun Doğu cephesinde birincil uzun erimli hedefidir. Suriye, etnik ve dinsel yapısına uygun olarak, bugünkü Lübnan’da olduğu gibi bir dizi devlete bölünecektir; böylelikle sahil bölgesinde bir Alevi devleti, Halep bölgesinde bir Sünni devleti, Şam’da kuzeydeki (yani Halep’teki- b. n.) komşusuna düşman bir başka Sünni devleti olacak, Dürziler de, belki bizim Colan tepelerimizi da içerecek ve kesinlikle Havran ve Kuzey Ürdün’ü de içine alacak bir devlet kuracaklardır. Daha şimdiden erişim menzilimiz içinde olan bu durum, bölgede uzun erimli barış ve güvenliğin güvencesi olacaktır.”
“Petrol bakımından zengin ve içsel olarak parçalanmış olan Irak, İsrail’in hedef adayları arasında yer almayı garantilemiştir. Bizim açımızdan Irak’ın dağılması, Suriye’nin dağılmasından daha da önemlidir. Irak, Suriye’den daha güçlüdür. Kısa erimde Irak’ın gücü İsrail için en büyük tehdit kaynağıdır. Bir Irak-İran savaşı Irak’ı parçalayacak ve onun, bize karşı geniş bir cephede savaşımı örgütlemeye fırsat bulamadan yıkılmasına yol açacaktır. Kısa erimde, Araplar arasındaki her türden çatışma bizim işimize yarayacak ve Irak’ı, tıpkı Suriye ve Lübnan’da olduğu gibi mezhepler arasında parçalama yolundaki daha önemli hedefimize ulaşmamızı çabuklaştıracaktır. Irak’ın, Osmanlı döneminin Suriyesi’nde olduğu gibi etnik/ dinsel doğrultuda eyaletlere bölünmesi olanaklıdır. Böylelikle, üç ana kent olan Basra, Bağdat ve Musul çevresinde üç (ya da daha fazla) devlet oluşacak ve güneydeki Şii bölgeleri Sünni ve Kürt kuzeyden ayrılacaktır. Halihazırdaki İran-Irak çatışmasının bu kutuplaşmayı daha da derinleştirmesi olanaklıdır.”
Filistinli siyasal bilimci Salih Abdülcevat ise ABD ve bağlaşık ve uşaklarının 20 Mart 2003’de Irak’a karşı giriştiği son saldırıyı tahlil ettiği ve El Ehram dergisinin 17-23 Nisan 2003 tarihli 634. sayısında yayımlanan “Asıl Kazanan Taraf: İsrail” adlı makalesinde şunları söylüyordu:
“Bu yüzdendir ki, birbirini izleyen İsrail hükümetlerinin tümü, Irak’ta Kürtlerin ya da Lübnan’da Marunilerin durumunda olduğu gibi, Arap-olmayan etnik azınlıkları destekleme ilkesini benimsemişlerdir…” Abdülcevat daha sonra İsrail’in ilk başbakanı Ben Gurion’un, “Siyonizmin tartışma götürmez akideleri haline gelecek” olan görüşlerini şöyle özetliyordu:
“1. Araplar Siyonist hareketin başta gelen düşmanıdırlar. Bu baş düşmana karşı koyabilmek için Siyonizmin Doğu’da, Batı’daki bağlaşıklarıyla birlikte saf tutacak bağlaşıklar araması gerekmektedir. Sözkonusu esas çatışmayla yüzyüze gelindiğinde bu bağlaşıklara, Siyonist projenin iktidarını destekleyecek bir karşı kuvvet olarak gereksinim duyulacaktır… Dolayısıyla, -‘Yahudi halkının baş düşmanı’ olan- Arap milliyetçiliğine karşı çıkan ya da onunla savaşmaya hazır olan bütün grup ve mezhepler, Siyonizmin yerleşim ve devlet-güdümlü politikalarını yaşama geçirmesine yardımcı olabilecek potansiyel bağlaşıklardır…
“İsrail; Sudan, Irak, Mısır ve Lübnan’daki ve düşman saydığı Arap dünyasındaki ayrılıkçı hareketleri işte bu arkaplan zemini üzerinde desteklemiştir. Bu çerçevede, Irak’a ilgi ve bu ülkeyi güçten düşürme ya da onun güçlenmesini engelleme doğrultusundaki çabalar, her zaman Siyonizmin temel amaçlarından biri olagelmiştir. İsrail bazan, Kürt hareketinin önderleriyle gizli ama sıkı ilişkiler kurmak suretiyle Irak’ta bir dayanak noktası edinmeyi başarmıştır.”
Rahatlıkla daha da çoğaltılabilecek olan bu alıntılar ve ifadeler, Filistin ve Lübnan halkları başta gelmek üzere, Ortadoğu halklarının aslında onyıllara yayılmış bir emperyalist-Siyonist komployla karşı karşıya bulunduğunu tartışma götürmez bir biçimde kanıtlamakta ve bugün Lübnan ve Suriye’ye karşı girişilen diplomasi ve psikolojik savaş atağına ışık tutmaktadır.

Siyonistlerin Lübnan’ı Hedef Alan Saldırıları
Ne yasa, ne de hukuk tanıyan Siyonist haydutların Lübnan’a ve Lübnan’daki Filistin siyasal/ askeri varlığına yönelik saldırıları, özellikle ABD ve Britanya emperyalistlerinin koruyucu kanatları altında 1960’lardan günümüze kadar uzanan bir zaman dilimi boyunca süregelmiştir. Burada bunların sadece en önemlilerine değinilecek.
Daha 1969 yılında, Atina’da bir İsrail yurttaşının bir Arap tarafından öldürülmesini bahane eden Siyonist haydutlar, Beyrut’un yeni inşa edilmiş olan Halde havaalanını savaş uçaklarıyla bombardıman ederek havaalanını ve burada bulunan 13 sivil yolcu uçağını tahrip ettiler.
1970 yılına gelindiğinde, Siyonistler Güney Lübnan’daki FKÖ üslerine karşı az çok düzenli kara ve hava saldırıları düzenlemeye başlamışlardı bile. Ürdün’de 1971’de yaşanan Kara Eylül günlerinin ardından Filistin direnişinin ana gövdesinin Lübnan’a yerleşmesinin en önemli sonuçlarından biri, İsrail’in bu ülkeye yönelik korsanca saldırı, suikast ve bombardımanlarını daha da yoğunlaştırması oldu.
1975-76’da Lübnan’da bir tarafta gerici Maruni burjuvazisine dayanan sağcı ve faşist güçler (Falanjistler, Sedir Savunma Cephesi vb.) ve diğer tarafta içinde Dürzi ve Sünni Müslüman emekçilere dayanan örgütlerin yer aldığı İlerici ve Yurtsever Güçler Cephesi ve onunla bağlaşma içine giren Filistinli örgütler arasında bir iç savaş yaşandı. Çoğu sivil, onbinlerce insanın ölümüne ve Lübnan’ın ekonomisi ve altyapısının büyük ölçüde tahrip olmasına yol açan bu iç savaşın ardında, Filistin direnişinin bu ülkedeki üslerini yoketmek ve gerici-faşist güçler aracılığıyla Lübnan üzerindeki yayılmacı emellerini gerçekleştirmeyi planlayan Siyonistler bulunuyordu.
Siyonist kuvvetlerin Mart 1978’de Güney Lübnan’ın Litani ırmağına değin uzanan bölümünü işgal etmeleri üzerine çıkan çatışmalarda ve İsrail bombardımanında çoğu sivil halktan olmak üzere 1,000 kadar kişi öldü ve 250,000 kişi de evlerini terk etmek zorunda kaldı. İsrail, uluslararası tepkiler üzerine kısa bir süre sonra Güney Lübnan’ın büyük bir bölümünü boşaltmak zorunda kaldı. Ne var ki Siyonist kuvvetler, bu operasyondan çok önce yaptıkları planlar uyarınca, ancak Lübnan-İsrail sınırında 100 km. uzunluğunda ve 8-10 km. genişliğinde bir “güvenlik şeridi” oluşturduktan ve buraya Binbaşı Saad Haddad komutasındaki kukla SLA kuvvetlerini yerleştirdikten sonra geri çekileceklerdi.
Temmuz-Ağustos 1979’da Filistinli fedayilerin saldırılarını bahane ederek Güney Lübnan’ı yoğun bir biçimde bombalayan İsrail, Temmuz 1981’de Beyrut’u ağır bir bombardımana tabi tutarak 450 kişinin ölümüne ve 800’den fazlasının da yaralanmasına yol açtı.
6 Haziran 1982’de İsrail, birkaç gün önce Londra elçisine karşı girişilen suikastı bahane ederek “Celil’de Barış Operasyonu”nu başlattı. Önce FKÖ kamplarının bulunduğu Güney Lübnan’ı bombalayan ve daha sonra Lübnan’ın önemli bir bölümünü işgal eden Siyonist kuvvetler 13 Haziran’da Beyrut’u kuşattılar ve iki ay boyunca yoğun bir bombardımana tabi tuttular. Filistin direnişinin Lübnan’da bulunan güçlerini ve altyapısını yoketmeyi amaçlayan ve 650 İsrail askerinin öldüğü bu operasyon hedefine ulaşamadı; ancak çoğu sivil olmak üzere 20,000’den fazla Lübnanlı ve Filistinlinin ölümüne, 30,000 kişinin yaralanmasına ve 500,000’den fazla insanın evlerini terketmesine yol açtı.
22 Ağustos 1982’de, ABD temsilcisi Philip Habib aracılığıyla varılan ve bu arada Filistinli sivillerin yaşamını sözümona güvence altına alan anlaşma üzerine Filistinli gerillalar Beyrut’u terkederek Bekaa vadisine çekildiler. Bunun hemen ardından 23 Ağustos 1982’de İsrail, Falanjist lider Beşir Cemayel’i Lübnan devlet başkanlığına getirdi. Cemayel’in 14 Eylül 1982’de gerçekleştirilen bir suikast sonucu ölmesinin ardından Siyonistlerin yönlendirdiği Falanjist milisler, silahsız sivillerin kalmakta olduğu Sabra ve Şatila mülteci kamplarında giriştikleri katliamda 3,000’e yakın Filistinli sivili katlettiler.
Filistin direnişinin ve Hizbullah’ın saldırısı sonucunda, yasadışı bir biçimde işgal altında tutulan “güvenlik şeridi”nde beş askerlerinin öldürülmesi üzerine Siyonistler 25-31 Temmuz 1993’de bir kez daha Lübnan’a karşı büyük bir saldırıya giriştiler. İsrail ordusunun, Güney Lübnan halkı ve direnişine karşı giriştiği “Hesap Verme Operasyonu”nda büyük çoğunluğu sivil olmak üzere 130 kişi öldü ve 300,000 kişi de evlerini terk etmek zorunda kaldı.
11-27 Nisan 1996’da İsrail ordusu Hizbullah’ın önderlik ettiği Güney Lübnan direnişi ve halkına karşı “Gazap Üzümleri Operasyonu”nu başlattı. Siyonistlerin bu saldırısı sırasında, Kana kasabasındaki BM sığınağında bulunan 102 kadın ve çocuk ta içinde olmak üzere büyük çoğunluğu sivil 154 kişi öldü ve 351 kişi de yaralandı.
Ancak, Siyonist haydutların Lübnan üzerindeki yayılmacı emelleri ve onbinlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına, yüzbinlerce kişinin evlerinden olmalarına yol açan bütün bu saldırı ve operasyonları ve adı çıkmış Hiyam cezaevi gibi yerlerde direnişçilere uyguladıkları zulüm ve işkence, Güney Lübnan halkının direniş ruhunu daha da güçlendirmekten başka bir sonuç vermedi. Ve sonunda Siyonistler, Hizbullah’ın ve Güney Lübnan halkının uzun yıllar boyunca sürdürdüğü inatçı ve kahramanca direniş ve gerilla savaşı sonucunda 23-25 Mayıs 2000’de Lübnan’dan çekilmek zorunda kaldılar. İsrail’in kuklası SLA üyelerinin çoğu ya İsrail’e kaçtı ya da teslim oldu.

BM Güvenlik Konseyi’nin İkiyüzlü ve Alçakça Tutumu
Bir süredir büyük ölçüde ABD, Britanya ve İsrail’in denetimi altına girmiş gözüken BM Güvenlik Konseyi, ikiyüzlülüğün ve alçaklığın kusursuz bir örneğini oluşturan –ve Rusya ile Çin’in yanısıra bazı geçici üyelerin de çekimser oy kullandığı- 2 Eylül 2004 tarih ve 1559 sayılı kararıyla, Suriye birliklerinin Lübnan’dan çekilmesini VE Hizbullah’ın silahsızlanmasını talep etmişti. Özellikle Batı Avrupa emperyalistlerine göre İsrail’in, Filistin toprakları üzerinde 1948’den, Suriye’nin Colan tepeleri ve Lübnan’ın Şebaa Çiftlikleri bölgesi üzerinde 1967’den bu yana süregelen -BM kararlarına ve uluslararası burjuva hukukuna göre de yasadışı olan- işgali sürmeli ve İsrail askerleri buradan çekilmemeli; ABD’nin Irak’taki -gene BM kararlarına ve uluslararası burjuva hukukuna göre de yasadışı olan- işgali de sürmeli ve ABD askerleri Irak’tan (ve Afganistan’dan, Haiti’den vb.) çekilmemeli. Ama, 1989 Taif Anlaşması uyarınca Lübnan’da bulunan Suriye askerleri bu ülkeden çekilmeli! Çekirdeğini Batı Avrupa emperyalistlerinin oluşturduğu bu ABD-İsrail yardakçılarının Suriye’nin Lübnan’daki konumuna ilişkin tutumu, onların İran’ın (ve Kuzey Kore’nin) nükleer programına ilişkin tutumuyla büyük ölçüde paralellik gösteriyor. Elinde binlerce, hatta onbinlerce nükleer silah bulunduğu halde, bunlara -mini nükleer silahlar gibi- yenilerini ekleyen, uzayı silahlandıran, devasa bir biyolojik, kimyasal ve konvansiyonel kitle imha silahı stoğuna sahip bulunan ve gittikçe daha sofistike silahlar üreten ABD, elinde 400-500 nükleer ve termonükleer silahı bulunan İsrail konusunda en küçük bir itirazda bulunmaktan ödleri kopan bu devletler, İran’ın ve Kuzey Kore’nin ilkel nükleer programı konusunda yaygara yapmakta, hatta ABD’nin izinden giderek konuyu BM Güvenlik Konseyi’ne götürebileceklerini söyleyerek, nükleer araştırmalarında uluslararası anlaşmalara aykırı bir tutumu saptanamamış olan İran’ı tehdit etmeye cüret edebilmektedirler.
Bu devletler, dünyanın en güçlü ordularından biri olan ve modern tekniğin en ileri ölüm makinalarıyla donanmış olan ve 20. yüzyılın başlarından bu yana yüzbinlerce cana kıymış bulunan Siyonist haydutların elindeki kitle imha silahlarına ses çıkarmaz, hatta bu teröristleri ekonomik, siyasal ve mali bakımdan desteklemeye devam ederken, Suriye’nin Rusya’dan almayı planladığı SA-18 füzeleri, Lübnan Hizbullahı’nın elindeki Katyuşa roketleri ya da Filistin direnişinin elindeki hafif silahlar üzerinde yaygara koparmaktadırlar. Böylece onlar yer yer yatıştırmacılığın da ötesine geçerek, ABD-İsrail-Britanya blokunun yedek gücü durumuna gelmekte, bu şer ekseninin yeni askeri maceralara atılmasına, Ortadoğu’yu ve dünyayı yeni savaşlara ve katliamlara sürüklemelerine katkıda bulunmaktadırlar. Ama onlar böyle davranmak suretiyle bindikleri dalı kesmekte, -Çin, Rusya, Japonya vb.’nin yanısıra- kendilerinin konumlarını da zayıflatmaya çalışan ABD’nin çöküşünü geciktirmeye hizmet etmektedirler. Bunun en ilginç örneklerinden biri, Fransa ve Almanya’nın, en büyük ticari partneri AB olan ve 19 Ekim 2005’de bu ekonomik süper devletle bir “Birlik Anlaşması” imzalamış bulunan ve 2010 yılında yaşama geçirilebileceği tahmin edilen Avro-Akdeniz serbest ticaret bölgesine katılması öngörülen Suriye’yi diplomatik olarak yalıtmaya çalışmaları. Aynı saptama, bu ülkelerin İran politikası için de üç aşağı beş yukarı geçerlidir.
Öte yandan, BM Güvenlik Konseyi, Mayıs 2005’de yapılacak olan genel seçimlere ilişkin kaygılarını dile getirir, Lübnan’daki Suriye birliklerinin geri çekilmesi ve tüm milis örgütlerinin -yani Hizbullah’ın- silahsızlanmasını talep ederken, kendi kuruluş yasasını çiğneyerek Lübnan’ın içişlerine burnunu sokmaktadır. 10 Ekim 2004’de Afganistan’da ve 30 Ocak’ta ABD ve bağlaşık ve uşaklarının işgali altında ve direniş ile işgalci güçler arasındaki silahlı çatışma ortamında yapılan sözde seçimleri “demokratik” olarak nitelemeye cüret eden Batı Avrupa emperyalistleri ve BM bürokrasisi, bir kez daha işgali ve emperyalist terörü meşrulaştırmakta ve bir ölçüde kendi yaratıkları olan burjuva uluslararası hukukunu bir kez daha ayakları altına almaktadırlar. Burada, ABD’nin ve onun kuyruğunda sürüklenen BM Güvenlik Konseyi’nin ve özellikle Batı Avrupa emperyalistlerinin Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusundaki ısrarı üzerinde özellikle durmak gerekiyor.
Filistin ve Lübnan halkı üzerinde onyıllardır terör estirmiş olan Siyonist haydutlar ve onların Amerikalı patronları açısından her türlü halk direnişinin ve özellikle silahlı direnişin ezilmesi ya da teslim alınması yaşamsal bir önem taşımaktadır. Onlar, Hariri’nin öldürülmesinden yaklaşık bir hafta önce sona eren Şarm el-Şeyh görüşmeleri fiili bir ateşkesle noktalanmış olsa da, Filistin halkının temel sorun ve taleplerinden hiçbirini ele almayan/ çözmeyen bu diplomatik maratonun ve görece kısa bir sessizlik döneminin ardından Filistin direnişinin önümüzdeki aylarda yeniden yükselmesinin kaçınılmaz olduğunu biliyorlar. Onlar, Filistin direnişi ile Lübnan direnişi arasındaki tarihsel dayanışmanın olduğu gibi, Irak halkının şanlı direnişiyle Filistin ve Lübnan halklarının direnişi arasında oluşan karşılıklı etkileşimin ve bunun Ortadoğu çapında yaratabileceği ve yaratmakta olduğu devrimci sarsıntının da farkındalar. İşte, emperyalist-Siyonist “önleyici savaş” doktrini uyarınca Hizbullah’a ve onunla geçici ve kararsız da olsa bir yazgı birliği içinde bulunan Suriye’ye karşı sürdürülen kampanyanın nedeni burada yatmaktadır. Şimdiye kadar hiçbir Arap devleti ve ordusunun yapamadığını başararak İsrail kuvvetlerini çetin ve inatçı bir gerilla savaşından sonra Lübnan topraklarından kovmayı başarmış olması ve Filistin ve Irak direnişleri için bir örnek ve güçlü bir bağlaşık olmakla kalmayıp Bush ve Şaron kliklerinin İran’a yönelik saldırı planlarının önünde bir engel oluşturması, emperyalist ve Siyonist teröristlerin Hizbullah’a duydukları kini daha da arttırıyor.
BM Güvenlik Konseyi’nin 1559 sayılı kararında yer alan Hizbullah’ın silahsızlanması/ silahsızlandırılması talebi geçmişte de pek çok kez dile getirilmişti. Burada birkaç örnekle yetinelim. 16 Kasım 1993’de İsrail Başbakanı İzak Rabin, İsrail ordusunun Güney Lübnan’dan ancak Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve denetim altına alınmasından sonra çekileceğini söylemişti. Gene aynı yıl ABD Dışişleri Bakanlığı Hizbullah’ın silahsızlandırılması gerektiğini söylemiş ve Beyrut’taki ABD elçisi Richard Jones, Kuzey İsrail’e yapılan Katyuşa roket saldırılarının durdurulması, Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve Güney Lübnan’daki “güvenlik şeridi”nde konuşlu İsrail kuvvetlerine yapılan saldırıların sona erdirilmesini talep etmişti. Aslına bakılırsa, BM Güvenlik Konseyi’nin 1559 sayılı kararı, neo-faşist Bush kliğinin 2003’de ABD’deki Siyonist lobilerle birlikte kotardığı ve Kongre’den geçirdiği “Suriye’den Hesap Sorma ve Lübnan’ın Egemenliğini Restore Etme Yasası”yla üç aşağı beş yukarı aynı içeriği taşımaktadır. Bütün bunlara geçtiğimiz günlerde Avrupa Parlamentosu’nun, ABD ile İsrail’in basıncı altında Hizbullah’ı 473’e karşı 33 oyla “terörist” bir örgüt olarak niteleyen bir karar alması eklendiğinde Edward W. Miller’in Mayıs 1996 tarihli “Lebanon, Israel’s Killing Fields” (=Lübnan, İsrail’in Ölüm Tarlaları”) adlı makalesinde vardığı sonucun ne denli isabetli olduğu anlaşılacaktır: “Temel Siyonist senaryo değişmeden kalmış, ancak İsrail’in hazırladığı sahnede oynayan oyuncular değişmiştir.”
Silahsızlanması, daha doğrusu silahsızlandırılması gereken birileri gerçekten var. Ama bunlar asla, işçi sınıfının ve ezilen halkların öncü güçleri değil, tersine emperyalist savaşların, işgal ve askeri müdahalelerin ve siyasal gericiliğin ve faşizmin esas kaynağı olan ve Hitler’in, Mussolini’nin ve Hirohito’nun izinden yürüyerek tüm dünyayı egemenliği altına alacak olan bir Dördüncü Reich kurma peşinde olan güçlerdir: Yani başta ABD, İsrail ve Britanya’nın başını çektiği neo-faşist blok ve onun yardakçıları. Bu ise, öncelikle gelişmiş kapitalist ülkeler de içinde olmak üzere dünyanın bir dizi ülkesinde işçi sınıfının önderliğinde gerçekleştirilecek devrimlerle başarılabilir ve bir bütün olarak kapitalist-emperyalist sistemin yıkılmasından ayrı olarak ele alınamaz.

Sonuç
Suriye burjuvazisinin Lübnan üzerinde öteden beri yayılmacı emelleri olduğu, bu amaçla -en gericileri de içinde olmak üzere- Lübnan’daki değişik etnik ve dinsel gruplar ve onların milis örgütleriyle bir dizi ilkesiz ve oportünist bağlaşmalara girdiği, hatta Lübnan’daki Filistin siyasal/ askeri varlığını kendi denetimi altına almak ya da ezmek için zaman zaman ABD ve İsrail’le ortak hareket ettiği vb. doğrudur. Bu bağlamda, değişik milliyet, din ve mezheplerden Lübnan işçi sınıfı ve halkının kendi ülkelerine ilişkin kararları kendilerinin almaları ve geleceklerini, Suriye burjuvazisinin denetim ve gözetiminden özgür ve bağımsız olarak kendilerinin belirlemeleri gerektiği söylenebilir ve söylenmelidir. Ancak, Suriye ile ilişkisinin hangi içerik ve biçimde olacağını belirleme hakkı, sadece ve sadece Lübnan işçi sınıfı ve halkına aittir. Ne en azından yüzyıldır dünyanın dörtbir köşesinde onmilyonlarca işçi ve emekçiyi katletmiş, yüzlerce anti-demokratik ve faşist darbe, provokasyon ve komplo tezgahlamış ve sayısız katliam ve insanlık suçu işlemiş olan ABD emperyalizmine, siyasal gericiliğin ana kaynağı ve dünya halklarının baş düşmanı olan Washington teröristlerine aittir bu hak, ne de onların elikanlı ortak ve uşakları olan Siyonist haydutlara.
Suriye’nin Lübnan’daki konumu ve bu ülkeye ilişkin politikası, özellikle günümüz siyasal koşullarında, Lübnan, Filistin ve Irak işçi sınıfı ve halkının -ve Ortadoğu işçi sınıfı ve halklarının- darbelerini yöneltmeleri gereken baş düşmanının ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi olduğu gerçeğini bir an bile olsun unutturamaz ve unutturmamalıdır. ABD’nin İsrail ve Britanya ile birlikte Ortadoğu ve dünya işçi sınıfı ve halklarını köleleştirmek için yeni bir dünya savaşı başlattığı ve bu çerçevede kendi hegemonya planlarının önünde engel olarak gördüğü ve bütün diğer devletleri ve siyasal güçleri “ya bizden yanasınız ya da teröristlerden” mantığı uyarınca kuşatmaya ve baskı altına almaya giriştiği bugünkü koşullarda özellikle Suriye, İran gibi ülkeler, emperyalist şantaj ve tehditlere karşı durdukları sürece objektif olarak dünya işçi sınıfı ve halklarının dolaylı yedek güçleri arasında yer alırlar. Bu bakımdan, işçi sınıfının bilinçli öncüsü ve tüm devrimci ve ilerici güçler Lübnan’daki gerici burjuva muhalefetin ABD-İsrail güdümlü demokrasi manevralarını ellerinin tersiyle itmeli, şer ekseninin Irak halkına karşı giriştiği emperyalist saldırıya olduğu gibi, sözümona kitle imha silahlarını vb. bahane ederek Suriye’ye, İran’a vb. karşı girişebileceği ve girişmeye hazırlandığı emperyalist saldırılara, bu rejimlerin anti-demokratik ve gerici niteliklerinden bağımsız olarak karşı durmalıdırlar.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: