Türkiye Nereye?

Başbakan R. T. Erdoğan’ın İsrail Gezisinin Ardından

Garbis Altınoğlu, 8-10 Mayıs 2005

Giriş
Başbakan R. T. Erdoğan’ın İsrail’e yaptığı son gezi, Türkiye’nin iç ve dış politikası ve stratejik konumu üzerine tartışmaları daha da yoğunlaştırdı. Hükümet çevreleri ve basın bu geziyi Filistin-İsrail anlaşmazlığı için arabuluculuk, ABD ile nisbeten serinleyen ilişkilerin İsrail üzerinden onarımı çabası, Ermeni jenosidine ilişkin savlara karşı ABD’ndeki Siyonist lobilerin desteğinin sağlanması, Türkiye ile İsrail arasındaki soğukluğun giderilmesi, Türk ordusuna ait uçak filolarının modernizasyonu, GAP’a yapılacak İsrail yatırımları, Manavgat suyunun ve Rusya’dan gelecek doğal gazın –Türkiye üzerinden- İsrail’e akıtılması gibi gerekçelerle meşrulaştırmaya çalıştılar. Örneğin Murat Yetkin, Radikal’ın 1 Mayıs 2005 tarihli sayısında yar alan “İsrail ziyaretinin önemi” başlıklı yazısında şöyle diyordu:
“Dün İstanbul’da Irak’a komşu ülkeler toplantısının açılışında konuşan Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bugün başlayan İsrail-Filistin ziyaretinin en önemli yanı nedir?
Zamanlaması mı? Refahyol hükümetinin Başbakanı Necmettin Erbakan’ın İsrail’le imzaladığı askeri işbirliği anlaşmaları ardından, Erdoğan’ın da bir güvenlik ve istihbarat işbirliği anlaşmasına imza atacak olması mı? Manavgat suyu anlaşması mı? Yılda 2 milyar dolara ulaşan İsrail ile ticaret hacminin, Filistin ile ekonomik imkânların birleştirilmesiyle sıçrama yapması umudu mu? Yoksa, Türk ve İsrail (ve isterlerse Filistin) başbakanları arasında siyasi diyalogu artırmak ve ‘yanlış anlamaları ve dil sürçmelerini’ önlemek amacıyla düşünülen bir kırmızı telefon hattı mı? Yoksa AKP hükümetinin, İsrail ile ilişkiler kötü gittikçe ABD ile daha fazla sorunlar yaşadığının, üstelik Filistin’e destek olmak için imkânlarının da daraldığının farkına varmış olması mı?
“Bunların hepsinden bir tutam var.
“Dolayısıyla bu ziyaretin en önemli yanı, ziyaretin yapılıyor olması. ”
Bu gerekçelerin çoğunun, bu gezinin düzenlenmesinde şu ya da bu ölçüde etkisi olduğu kabul edilebilir. Ancak bu gerekçelerin hiçbirinin, gerek bu gezinin ve gerekse Türkiye’nin dış politikasında son aylarda yaşanan kısmi rota değişikliğinin asıl ya da belirleyici nedeni olmadığının altı çizilmeli. Altının çizilmesi gereken bir başka nokta da, burada esasa ilişkin bir değişiklikten değil, sadece kısmi bir rota değişikliğinden söz edilmekte olması. Daha önceki bir yazımda (“Bir Kürt-Türk Çatışmasına Doğru mu? Bayrak Krizi Üzerine Düşünceler”) ABD’nin son aylarda Ankara’ya neredeyse tam saha pres yaptığını şu sözlerle anlatmıştım:
“Şubat başında Ankara’yı ziyaret eden ABD ‘Savunma’ Bakanlığı Müsteşarı Douglas Feith’in Türk muhataplarına ‘Kıbrıs için bizden destek beklemeyin. Kerkük, Iraklıların sorunu. İncirlik’in yeni statüsünde ısrarlıyız’ dediğini, gene Şubat’ta Ankara’ya gelen ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın Türk gericilerine, PKK ve Kıbrıs’a ilişkin taleplerini sık sık gündeme getirmemeleri gerektiğini söylemesini, aynı günlerde ABD ‘Savunma’ Bakanı Donald Rumsfeld’in ‘Türkiye, bizim Irak’a kuzeyden girmemizi önledi. Bu yüzden Irak’taki kargaşadan Türkiye sorumludur’ biçimindeki sözlerini, 16 Şubat’ta Wall Street Journal gazetesinin yazarı Robert Pollock’ın, Türkiye’yi ‘Hasta adam’ olarak değerlendiren ve Türkiye’de büyük tartışmalara yol açan ‘Türkiye Nereye Gidiyor?’ başlıklı yazısını, 8 Mart’ta Washington’da Project For a New American Century (=Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi) adlı neo-faşist düşünce kuruluşunun ABD Senatosu Dışişleri Komisyonuna sunduğu raporda, Türkiye’nin İsrail ve Ermenistan’a yönelik politikalarını eleştirmesini ve Türkiye’nin ABD savaş gemilerini Karadenize sokmadığını ileri sürmesini, 14 Mart’ta ABD’nin Ankara elçisi Eric Edelman’ın Türkiye Cumhurbaşkanı A. N. Sezer’in Suriye’yi ziyaret etmemesi gerektiğini ileri sürmesini vb. anımsayalım.”

Görülen o ki, bu tam saha pres şimdilik sonuç vermiş ve Türk egemen sınıflarının ana gövdesinin, ABD-İsrail-Britanya saldırgan bloku karşısında daha da teslimiyetçi ve kölece bir politikaya yönelmelerinin yolunu açmıştır. Bunun ne ölçüde yaşama geçeceğini ve bu yolda zikzaklar yaşanıp yaşanmayacağını ise zaman gösterecek. Gelişmelerin hangi yönde seyredeceğini Türkiye içinde ve bölgede karşı karşıya gelen sınıflar ve siyasal partiler/ güçler arasındaki savaşım ve özellikle işçi sınıfı ve halkların direnişi belirleyecek.
Şu unutulmamalı: Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya kadar uzanan ve ABD’nin Genişletilmiş Ortadoğu olarak andığı bölgemizde meydana gelen azçok önemli hiçbir gelişme, ABD-İsrail-Britanya blokunun Ortadoğu halkları başta gelmek üzere dünya işçi sınıfı ve halklarına karşı başlatmış olduğu ve kimine göre Üçüncü ve kimine göreyse Dördüncü Dünya Savaşının gerekleri ve yansımaları dikkate alınmadan açıklanamaz. Bu, Türkiye’nin dış politikasındaki ayarlamalar, kısmi rota değişiklikleri ve taktiksel nitelikli yalpalamalar için de geçerlidir. 1995-96 yıllarında en iyi dönemini yaşayan Türkiye-İsrail ilişkileri, İsrail’in bölgesel hırsları, Güney Kürdistan’daki entrikaları ve Türk egemen sınıflarını da rahatsız eden yayılmacı emelleri nedeniyle son birkaç yıldır bir ölçüde soğumuş olmakla birlikte oldukça yakın olmaya zaten devam ediyordu. En azından 1950’lerin başından bu yana Batılı emperyalistlerin Arap ve Müslüman Ortadoğu’ya doğrultulmuş bir tabancası konumundaki Türkiye’nin İsrail’le ilişkisi, konjonktürel dalgalanmalara rağmen her zaman azçok stratejik bir nitelik taşımıştır. Dolayısıyla bu yazının ana tezi şöyle özetlenebilir: Türkiye’nin ABD ve ortaklarının bölgeye müdahalesinden yararlanarak kendi egemenlik ve nüfuz alanını genişletme hayalleri suya düşmüştür. R. T. Erdoğan’ın gezisi, Güney Kürdistan’da etkili olma, burada bir Kürt devletinin oluşumunu engelleme, Irak Türkmenlerini manipüle etme yolundaki ve hatta Kuzey Kıbrıs’ta tutunma politikaları iflas eden Türk egemen sınıflarının politikalarında meydana gelen ayarlamanın ya da kısmi rota değişikliğinin bir parçasıdır. Bu ayarlama ya da kısmi rota değişikliği, genelde Türkiye’nin NATO üzerinden ABD-İsrail-Britanya bloğuna daha da sıkı bağlarla bağlanmasını ve özelde onun bu blokla başını Irak, Filistin ve Afganistan halklarının çektiği Ortadoğu halkları arasında süregelen açık ya da üstü örtülü savaşa daha açık bir biçimde katılmasını ve İran’a karşı hazırlanan yeni saldırı savaşına aktif desteğinin sağlanmasını amaçlamaktadır.

Hedef Ülke İran
ABD emperyalizminin İran’ı uzun süredir hedef aldığı biliniyor. Aslında bu politika, 1953-79 yılları arasında hüküm süren ve ABD ve İsrail’in bölgedeki en sağlam dayanağı olan Şah Rıza Pehlevi’nin elikanlı faşist rejiminin Şubat 1979’da gerçekleşen halk direnişi ve ayaklanmasıyla yıkılmasının ardından yürürlüğe konmuştu. Bu politika, Eylül 1980’de başlayan İran-Irak savaşında ABD’nin, -sosyal-emperyalist Sovyetler Birliği ve Fransız emperyalistleriyle birlikte- Irak’ı desteklemeleriyle sürmüş ve 1991’deki İkinci Körfez Savaşında Irak’ın yenilgiye uğratılıp kahredici bir BM ambargosuna tabi tutulmasından bir süre sonra Bill Clinton döneminde yürürlüğe konan ve Irak’la birlikte İran’ı da hedef alan double containment (=ikili kuşatma) uygulamasıyla devam etmişti. 2000 yılında ABD’nde iktidara gelen neo-faşist Bush kliği Kuzey Kore ve Irak’la birlikte İran’ı da “şer ekseni”nin bir öğesi olarak nitelemiş ve bu ülkede Batı-yanlısı bir rejim kurulmasına ilişkin planlarını açıkça ortaya koymuştu. Başını Bush kliğinin çektiği ABD emperyalizminin strateji ve politikalarının belirlenmesinde son derece önemli bir rol oynayan ve yeni-muhafazakarlar olarak adlandırılan Siyonist-faşistler uzun yıllardır, ABD’nin Ortadoğu haritasını kendi ekonomik ve siyasal çıkarları ve İsrail’in güvenlik gereksinimleri uyarınca yeniden düzenlemesi ve bu arada Irak, İran, Suriye gibi ülkelerde rejim değişikliği sağlamasını savunuyorlardı. Örneğin, 2000’de Bill Clinton’ın Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, İran’la iş yapmak isteyen ABD tekelleri tarafından, bu ülkeyle ilişkilerin normalleştirilmesi için sıkıştırıldığında, ABD’ndeki en büyük Siyonist lobi olan AIPAC (=Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi), bütün üyelerine Kongre liderlerine aşağıdaki mektup ya da e-posta mesajını gönderme direktifini vermişti:

“Temsilciler ve Senatörler:
“Size bu mektubu, uluslararası teröre sunduğu desteği, barış sürecine muhalefetini ve kitle imha silahları edinme çabasını durdurmadan İran’a daha fazla tek yanlı jestler yapılmasına karşı olduğumu duyurmak için yazıyorum.” (AIPAC, 2000)
Amerikan neo-faşistlerinin İran’ı hedef almalarının iki ana nedeni olduğu biliniyor. Bunlar; a) İran’ın sahip olduğu petrol ve doğal gaz kaynakları, b) İsrail’in “güvenliği”dir. Enerjiye olan talebin hızla arttığı ve görünür gelecekte artmaya devam edeceği, buna karşılık ABD başta gelmek üzere büyük kapitalist ülkelerin Ortadoğu ve Hazar bölgesinin petrol ve doğal gaz kaynaklarına bağımlılıklarının giderek artmakta olduğu dikkate alındığında, Washington’un İran’a duyduğu ilgiyi son derece “doğal” karşılamak gerekir. Daha Nisan 2001’de, yani 11 Eylül eyleminden 5 ay önce yayımlanan 21. Yüzyılın Stratejik Enerji Meydan Okumaları adlı rapor, ABD enerji sektörünün “kritik durumda” olduğunu belirtiyor ve “herhangi bir anda” patlak verebilecek olan bir krizin “potansiyel olarak ABD ve dünya ekonomisi üzerinde devasa bir etki” yapacağını ve “ABD’nin ulusal güvenliği ve dış politikasını dramatik bir biçimde” (Strategic Energy Policy Challenges for the 21st Century, s. 4) etkileyeceğini belirtiyordu. İran’ın enerji kaynakları konusunda net bir düşünce sahibi olmak için Prof. Michael T. Klare’in, 13 Nisan 2005 tarihli “Petrol, Jeopolitik ve İran’a Karşı Savaş” başlıklı yazısında sunduğu bilgilere göz atalım:

“Oil and Gas Journal’ın (=Petrol ve Gaz Dergisi) son rakamlarına gore İran 125.8 milyar varille, dünyanın ikinci büyük el değmemiş petrol kaynaklarına ev sahipliği yapıyor. İran’ı bu alanda sadece, 260 milyar varil petrolü bulunduğu sanılan Suudi Arabistan geçmektedir. Sırada üçüncü durumda bulunan Irak’ın 115 milyar varil petrole sahip olduğu sanılıyor. Dünya petrol arzının tahminen yüzde 10’una denk düşen bu kadar çok petrolüyle İran’ın her halükarda küresel enerji denkleminde kilit bir rol oynayacağı tartışma götürmez…

“Dahası, İran sadece bol miktarda petrole değil, büyük bir doğal gaz rezervine de sahip. Oil and Gas Journal’a göre İran 26.6 trilyon metreküp doğal gaza, yani toplam dünya doğal gaz rezervlerinin yaklaşık yüzde 16’sına sahip. (İran’ı bu alanda sadece, 47.6 trilyon metreküp doğal gaz rezervine sahip olan Rusya geçmektedir.) Enerji içeriği bakımından 170 metreküp doğal gazın bir varil petrole eşit olduğu gözönüne alındığında, İran’ın gaz rezervlerinin yaklaşık 155 milyar varil petrole eşdeğer olduğu görülür. Bu da, İran’ın toplam hidrokarbon rezervlerinin 280 milyar varil petrole eşdeğer olduğu, yani Suudi Arabistan’ın toplam arzına çok yakın olduğu anlamına gelir. Halihazırda İran, yılda yaklaşık 76.5 milyar metreküp gaz, yani gaz rezervlerinin küçük bir bölümünü üretiyor. Bu İran’ın, gelecekte çok daha büyük ölçüde doğal gaz üretebilecek bir kaç ülkeden biri olduğu anlamına geliyor.”

İkincisi, son derece modern ve gelişkin askeri gücüne ek olarak, halihazırda 200 ila 500 dolayında nükleer başlığı olduğu tahmin edilen, yani Ortadoğu devletlerinin tümünün ateş gücünden çok daha fazlasına sahip bulunan İsrail’in bölgede nükleer tekelini sürdürme konusunda kararlı olduğu biliniyor. Filistin halkının topraklarının gaspedilmesi sonucu oluşmuş olan ve başta Suriye, Lübnan, Ürdün ve Mısır gelmek üzere diğer bölge devletlerinin aleyhine bir genişleme politikası gütmüş ve Irak’ın işgal edilmesi kararının alınmasında önemli bir rol oynamış bulunan İsrail, ABD haydutlarının Irak’tan sonra İran’ı da hedef tahtasına oturtması için yıllardır yoğun bir kulis çalışması yürütüyor. Siyonist devlet; Rusya ile geniş ölçekli bir askeri ve ekonomik işbirliği içinde olan, Washington’un Bill Clinton döneminden bu yana ABD şirketlerinin kendisiyle iş yapmasını yasaklamış olması nedeniyle özellikle enerji alanında Çin, Britanya, Fransa, Almanya gibi ülkelere bağlı şirketlerle çalışan ve İsrail’i rahatlıkla vurabilecek füzeleri ve Körfez bölgesindeki ABD donanması için ciddi bir tehlike kaynağı olan gemisavar füzeleri de içinde olmak üzere önemli bir askeri güce sahip bulunan ve Suriye’yi, Lübnan’da Hizbullah’ı ve Filistin’de HAMAS’ı destekleyen İran’ı kendi “güvenliği” için en önemli tehdit olarak görmektedir. İsrail’in; 70 milyonluk bir nüfusa, Türkiye’nin iki katı olan bir yüzölçümüne, büyümekte olan askeri potansiyele, büyük enerji kaynaklarına sahip ve görece homojen bir nüfusa ve köklü bir devlet geleneğine sahip İran’ı, yıllar süren BM ambargosu nedeniyle iyice güçten düşmüş olan Irak’tan daha büyük bir tehdit olarak algılamasının, belli bir gerçeklik payı taşıdığını kabul edebiliriz.

Son Gelişmeler
Bölgedeki gelişmeleri yakından izleyen bütün gözlemciler, ABD-İsrail-Britanya blokunun İran’a saldırı için düğmeye bastığını ve bunun gerektirdiği askeri ve diplomatik hazırlıkları sürdürdüğünü görebiliyorlar. Bu gelişmelerin en önemlilerine kısaca değinelim.

Kasım 2004: Brüksel’de NATO-İsrail protokolü imzalandı. Bu protokol uyarınca, İsrail ile, içlerinde Mısır, Ürdün, Cezayir, Fas ve Moritanya’nın da bulunduğu Arap ülkelerinin ortak askeri tatbikat ve “anti-terör manevraları” yapmaları kararlaştırıldı.

Ocak 2005: ABD Devlet Başkan Yardımcısı ve Bush kliğinin gerçek beyni Dick Cheney MSNBC’ye verdiği bir mülakatta şunları söyledi.
“Kaygılardan biri İsrail’in bu işi kimseye danışmadan yapması… İran’ın, İsrail’I yoketmeyi amaçladığına ilişkin deklare edilmiş bir politikası olduğu dikkate alındığında, İsrailliler daha once eyleme geçmeye karar verebilir ve ortaya çıkacak diplomatik karışıklığın temizlemesini de diğer ülkelere bırakabilirler.”

Ocak 2005: ABD, İsrail ve Türkiye Doğu Akdeniz’de Suriye açıklarında yıllardır yapmakta oldukları ortak askeri tatbikatı gerçekleştirdiler.

Şubat 2005: Kasım 2004’de Brüksel’de alınan karar uyarınca İsrail ilk kez –diğer bazı Arap ülkelerinin de yer aldığı- bir NATO askeri tatbikatına katıldı.

Şubat 2005: Lübnan eski başbakanı Refik Hariri bir suikast sonucu öldürüldü. Olaydan Suriye’yi sorumlu tutan ABD ve İsrail, Şam’ın askerlerini Lübnan’dan çekmesi için bir kampanya başlattılar.

Şubat 2005: İsrail Hava Kuvvetleri komutanı General Eliezer Şekedi gazetecilere yaptığı açıklamada İsrail’in, “nükleer aktivitesi gözönüne alındığında” İran’a karşı bir hava saldırısında bulunması gerektiğini söyledi.

Şubat 2005: ABD “Savunma” Bakanlığı yetkilileri gazetecilere yaptıkları açıklamada, İsrailli yetkililerin son 1.5 yıldır kendilerini – gelinen noktada 6 ay içinde nükleer silah üretimine başlayabileceğini söyledikleri- İran’ın nükleer programı konusunda bir şeyler yapılması için sıkıştırdıklarını söylediler.

Şubat 2005: The Washington Post gazetesi Pentagon’un, silah sistemlerinin yerlerini saptamak ve İran hava savunmasını test etmek için bu ülke üzerinde pilotsuz uçaklarla gözetim ve denetim uçuşları yaptırdığını yazdı. Post’a göre bu tür hava casusluğu, daha sonra yapılacak hava saldırıları için gereken standart askeri hazırlığın bir parçası sayılıyor.

Şubat 2005: Ariel Şaron, İsrail Genelkurmay Başkanı Moşe Yaalon’u görevden aldı ve yerine İsrail hava kuvvetlerinde general olan Dan Halutz’u atadı. Gözlemciler, İsrail’in tarihinde ilk kez bir havacı generalin bu göreve getirilmesinin, İran’a karşı yapılacak hava saldırısının koordinasyonu için gerekli görüldüğünü düşünüyorlar. Halutz, 1981’de Irak’ın Osirak nükleer santralinin bombalanmasında görev alan subaylardan biriydi.

Mart 2005: NATO Genel Sekreteri, Ariel Şaron ve İsrail askeri yetkilileriyle NATO-İsrail askeri tatbikatına ilişkin görüş alışverişinde bulundu. Yafa Stratejik Araştırmalar Enstitüsünün değerlendirmesine göre, İsrail ordusu, bu askeri işbirliği bağlarını “kendisini tehdit eden potansiyel düşmanlarına, yani esas olarak İran ve Suriye’ye karşı caydırma kapasitesini arttıracak” araçlar olarak görmekteydi. “Dahası, İran ile Suriye, İsrail ile NATO arasında artan işbirliğinin, kendisi de NATO üyesi olan Türkiye’yle bağlarını güçlendireceğini dikkate almak zorunda kalacaklardır. Türkiye’nin etkileyici askeri potansiyeli ve hem İran ve hem de Suriye’ye olan jeografik yakınlığı gözönüne alındığında, İsrail’in yapmayı düşündüğü koşullarda ve zamanda bu devletlere karşı operasyonel seçenekleri önemli ölçüde artabilecektir.” (Jaffa Center for Strategic Studies, http://www.tau.ac.il/jcss/sa/v7n4p4Shalom.html)

Mart 2005 sonu: İsrail basınına sızan haberler, Başbakan Ariel Şaron’un, “diplomasinin İran’ın nükleer programını durdurmayı başaramaması halinde” (The Hindu, 28 Mart 2005), İran’ın Natanz uranyum zenginleştirme tesisine yapılacak bir İsrail saldırısı için “ön onay” verdiğini ortaya koydu.

Mart-Nisan 2005: Patriot füzelerinin fırlatılışına ilişkin ortak ABD-İsrail askeri tatbikatı yapıldı. Almanya’da bulunan ABD Patriot füze mürettebatı ortak Juniper Cobra tatbikatı için İsrail’e gitti.

Nisan 2005: ABD “Savunma” Bakanı Donald Rumsfeld Irak, Afganistan, Pakistan, Kırgızistan ve Azerbaycan’ı kapsayan bir gezi gerçekleştirdi. Rus medyası Rumsfeld’in gezisini, “İran’a saldırmak için en elverişli köprübaşını saptamak için bu ülkeyi kuşatma çabası” olarak niteledi. Rumsfeld bölgeye yaptığı gezide “Hazar Gözlemi” adlı Amerikan projesini yaşama geçirmek için uğraştı. Bu proje, bölge ülkelerinde petrol yataklarına ve boru hatlarına yönelik tehditlere karşı kullanılmak üzere bir özel görev güçleri ve polis birlikleri ağı kurulmasını öngörüyor.
Rumsfeld’in gezisini, İran Devlet Başkanı Muhammet Hatami’nin Bakü ziyareti izledi.

Nisan 2005: İran, -Kazakistan, Çin, Kırgızistan ve Rusya’nın da üye olduğu- Şangay Beşlisi adlı grubun üyesi bulunan Tacikistan’la bir askeri işbirliği anlaşması imzaladı.

Nisan 2005 ortası: ABD’ni ziyaret eden Ariel Şaron, George W. Bush ile görüştü. Bu görüşmeye üst düzey ABD ve İsrail askeri yetkilileri arasındaki görüşmeler eşlik etti.

Nisan 2005 sonu: Suriye birlikleri Lübnan’dan çekilmelerini tamamladılar.

Nisan 2005 sonu: Rusya Devlet Başkanı V. Putin İsrail’i ziyaret etti. Putin ziyareti sırasında, İsrail’in muhalefetine rağmen Suriye’ye kısa menzilli füze satacaklarını ve İran’ın nükleer endüstrisini desteklemeye devam edeceklerini söyledi ve İsrail’i İran’a saldırmaması için uyardı.

Nisan 2005 sonu: Basında ABD’nin, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın başında bulunan ve –BM baş silah denetçisi Hans Blix’le birlikte- Washington’un BM Güvenlik Konseyine Irak’ın kitle imha silahları konusunda sunduğu sahte istihbaratı kabul etmeyen Muhammet el-Baradey’in yerine kendi iradesine tümüyle boyun eğecek başka birinin getirilmesi için çalıştığı haberleri yer aldı.

Nisan 2005 sonu: Putin’in İsrail’e yaptığı ziyaret sırasında ABD “Savunma” Bakanlığı Siyonist devlete, yeraltındaki pekiştirilmiş bunkerleri tahrip etme yeteneğine sahip olduğu ileri sürülen GBU-28 bombalarından 100 adet daha satacağını açıkladı.

Mayıs 2005 başı: Türkiye Başbakanı R. T. Erdoğan ve “Savunma” Bakanı Vecdi Gönül İsrail’i ziyaret ettiler. Görüşmelerde, aralarında Arrow II Füze Savunma sistemi, Popeye II füzelerinin de bulunduğu çeşitli ortak askeri projeler ele alındı.

Türk Gericilerinin Rolü
Aşağıda kaba bir biçimde göz atacağımız veriler, Türk egemen sınıflarının; Afganistan, Filistin ve Irak halklarına karşı yürütülen emperyalist-Siyonist saldırıda daha aktif bir rol üstlenmenin yanısıra özellikle İran’a karşı tasarlanan saldırı savaşına da katılmaya hazırlandığını gösteriyor.

24 Mart’ta Afganistan’ın, hemen hemen hiçbir ülkenin ciddiye almadığı ve ziyaret etmediği kukla devlet başkanı Hamit Karzai’nin ayağına kadar giden Başbakan R. T. Erdoğan, iki ülke arasındaki işbirliğini geliştirmekte kararlı olduklarının altını çizdikten ve işbirlikçi yönetimin “başarı”larını övdükten sonra şunları söylemişti:
“Halen bin 600 civarında askerimiz görev yapıyor… Afgan yönetiminin de şu anda liderliği yürüten askerlerimizden memnuniyetini duymak ayrıca bizi mutlu etti.
“Afgan milli ordusu ve polisine Türkiye’de verdiğimiz eğitimin yanı sıra Türk Silahlı Kuvvetleri de şimdi Kabil’de Kara Harp Okulu’nun eğitim sorumluluğunu üstlenmiş bulunmaktadır. Bu şekilde askeri eğitmenlerimiz Afgan subaylarını da yetiştirmektedir. Eğitmenlerimizin bu süreci daha da uzayabilir. Bu konuda şu andaki görüşmeler devam etmektedir.” (1)

Başbakan R. T. Erdoğan, İsrail’e yapacağı ziyaretten hemen önce 1 Mayıs’ta, Dolmabahçe Sarayı’ndaki ‘Irak’a Komşu Ülkeler Dışişleri Bakanları Sekizinci Resmi Toplantısı’nın açılışına katılmıştı. Sözlerine işbirlikçi Irak yönetiminden Cumhurbaşkanı Celal Talabani, Meclis Başkanı El Hasani ve Başbakan Caferi’yi konuklar adına kutlayarak başlayan Erdoğan daha sonra Irak direnişini “terörizm” olarak niteledi. O, Irak’ın teröristlerin antrenman yeri haline geldiğini söyledikten sonra sözlerini şöyle sürdürdü:
“Terörist örgütlerin her iki yöndeki faaliyetlerini (yani İran ve Suriye sınırlarından Irak’a geçişleri kastediliyor- G. A.) engellemek ve terörle mücadelede işbirliği yapmak zorundayız.” Milliyet gazetesi yazarlarından Yasemin Çongar, 2 Mayıs 2005 tarihli köşe yazısında, “Dikkatsiz kulaklara ABD’ye yönelik ve PKK merkezli bir eleştiri gibi gelebilecek bu sözlerin bağlamı, bizzat Başbakan tarafından ‘Irak’ta güvenliğin tesisi’ olarak belirlendiği ve muhatabı da Irak’ın komşuları olduğu için, verilen mesaj uzun zamandır Ankara’dan işitilmeyen türdendi” derken doğru bir saptama yapıyordu.
Erdoğan aynı konuşmasında, “Bu anlayışla kardeşimiz Irak halkına”, yani ABD kuklası işbirlikçi hükümete destek olmaya devam edeceklerini söyledikten sonra ABD işgali altında yapılan seçimlerin, “Irak halkının siyasi süreci ve dolayısıyla kendi geleceğini sahiplenmesi yönünden önemli bir aşama olduğunu” da belirtecekti.
Öte yandan R. T. Erdoğan, “ABD ile (…) Kafkasya ve Orta Doğu’daki reform çabalarına (…) kadar her konuda ileri dönük pozitif bir gündem oluşturarak ilişkileri sürdürmek zorunda olduklarını” söylerken Amerikan neo-faşistlerinin Gürcistan, Ukrayna, Lübnan gibi ülkelerde çevirdiği entrikaları ve giriştiği provokasyon eylemlerini alkışlıyordu.

R. T. Erdoğan, İsrail’e yaptığı ziyarette de, Washington’un duymak istediği şeyleri söylemeye özen gösterecekti. Haaretz’in 1 Mayıs tarihli sayısında yayımlanan haberinde Aluf Benn, İsrail’i ziyaret eden Türk Başbakanı R. T. Erdoğan’ın, “ülkesinin İsrail’in, nükleer bir İran’a ilişkin kaygılarını paylaştığını söylediği”ni aktarıyordu. Benn’e göre R. T. Erdoğan, İsrail Devlet Başkanı Moşe Katsav’la yaptığı görüşmede İran’ın nükleer ihtirasları konusundaki görüşlerini anlatırken, “Tehdit altında olan sadece siz değilsiniz; biz ve tüm dünya tehdit altında” demişti. Dahası R. T. Erdoğan, İsrailli yetkililerle yaptığı görüşmeler sırasında, sözümona İsrail-Filistin barışının sağlanabilmesi için gerici Mahmut Abbas yönetiminin elinin güçlendirilmesini, “militanların” yani silahlı Filistin direnişinin ancak böylelikle etkisiz hale getirilebileceğini ileri sürmüştü. Haaretz muhabiri Aluf Benn 2 Mayıs 2005 tarihli haberinde aynen şunları yazıyordu:
“Erdoğan Türkiye’nin barış sürecinde rol oynama isteğini dile getirdi ve ‘terörizme karşı savaş, sükunetin korunması ve barışın sağlanması’ konusunu inceleyecek bir Türk-İsrail-Filistin çalışma grubu kurulmasını önerdi.” Ariel Şaron’un, R. T. Erdoğan’dan -neler olduğunu şimdilik bilemeyeceğimiz- “çok enteresan diyebileceğim şeyler duydu”ğunu ve bu duyduklarının “her iki ülkeye ve bölgeye katkıda bulunaca”ğını söyleyerek görüşmelerden duyduğu hoşnutluğu dile getirmesi ve Şaron’la Erdoğan arasında doğrudan telefon hattı kurulmasının kararlaştırılması, Türkiye-İsrail arasındaki ilişkilerde 1995-96 yıllarının o çok sıcak ve yakın ortamına yeniden geri dönülmekte olduğunu gösteriyor.

Burada, Irak ve Filistin direnişini “terörizm” ve İran’ı “tehdit” ilan ederek uşaklık, alçaklık ve teslimiyetçilik yolunda büyük mesafeler alanın öncelikle AKP hükümeti değil, Türk egemen sınıflarının ana gövdesi ve özellikle de perde arkasında kalmayı yeğleyen askeri klik olduğunun altı çizilmeli. Şimdiden koltuğu sallanmaya başlamış bulunan ve bir başörtüsü sorununu, kendi tabanının istekleri doğrultusunda çözmek için gereken adımları atmaktan çekinen ya da bir YÖK’e diş geçiremeyen AKP hükümeti kendi başına ne bu açıklamaları yapabilir, ne de bu yönde adımlar atabilir; Türkiye’yi Arap ve diğer Müslüman komşularıyla karşı karşıya getirebilecek, onun AB ülkeleriyle ve Rusya’yla ilişkilerine zarar verebilecek ve yaşadığı izolasyonu derinleştirebilecek, belki de onu geniş çaplı bir bölgesel savaşın içine çekebilecek, hatta Türkiye’nin bölünmesine kadar götürebilecek bir süreci başlatacak böylesine açıklamalar yapması ve bu yönde adımlar atması, arkasında askeri kliğin desteği olmayan hiçbir hükümetin harcı değildir. Türk egemen sınıflarının ana gövdesinin ve özellikle askeri kliğin (Paul Henze’nin “bizim oğlanları”nın) onayı olmaksızın Türkiye’nin ABD-İsrail-Britanya blokuyla daha kölece ilişkiler içine girmesinin, Irak ve Filistin direnişine karşı daha açık tutum almasının ve İran’a karşı girişilecek emperyalist savaşa katılmaya hazırlanmasının düşünülemeyeceği iki kere ikinin dört ettiği kadar kesindir. Ancak, genellikle arka planda kalmayı, stratejik önem taşıyan konularda esas güç ve yetkiyi kendi elinde tuttuğu halde pis ve sevimsiz kararları hükümetin ağzından duyurmayı yeğleyen askeri kliğin temsilcileri bu konuda kendi görüşlerini de açıkladılar.

Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, 20 Nisan’da Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı uzun konuşmada bu daha teslimiyetçi ve maceracı politikanın işaretlerini şu sözlerle verecekti:

“Güneye doğru indiğimizde İran var; bu ülkenin rejimi farklı bir rejimdir. İran, teokratik bir rejime sahiptir. Şüphesiz her ülke kendi yaşam tarzını kendisi seçer ancak İran’ın geçmişte rejimini, Türkiye de dahil olmak üzere mücavir ülkelerdeki rejimleri etkilemek için kullandığına dair kuşkular duyulmuştur. Bu durum bizi oldukça rahatsız etmiş ve ilişkilerimizin düşük bir seviyede sürdürülmesine sebep olmuştur.
“Ayrıca İran’ın nükleer çalışmalarını diğer ülkeler gibi biz de kaygıyla izlemekteyiz. İran’ın, 2003 yılı ortalarına kadar Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan gizli olarak nükleer tesisler inşa etmiş olduğu ve uranyum zenginleştirme çalışmaları yaptığı saptanmıştır. Fakat İran, daha sonra bu ajansla bir ek protokol imzalayarak, bu ajansın habersiz denetlemeler yapmasını kabul etmiş, ancak bu protokolü anayasal süreçten geçirmemiştir. Kuzey Kore’den başlayıp, Hindistan, Pakistan ve İran üzerinden geçen ve bölgemizdeki diğer muhtemel nükleer güçlere uzanan nükleer eksen, Türkiye açısından büyük bir hassasiyet teşkil etmektedir. Türkiye’nin politikası, Orta Doğu’nun nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge haline gelmesidir. Bu sorunun barışçı yollardan çözülmesini istiyoruz. Bu nedenle İngiltere, Fransa ve Almanya’nın oluşturdukları üçlü girişimin çabalarını destekliyoruz.” Görüldüğü gibi bayımız, Türkiye ile uzun yıllardır savaşmamış ve Türkiye’ye ilişkin toprak talebi vb. bulunmayan, üstelik ABD-İsrail-Britanya bloku tarafından kıskaca alınmaya çalışılan İran’ın ilkel düzeydeki nükleer çalışmasını “tehdit” olarak algılamakta, ancak bölge ülkeleri aleyhine toprak kazanmayı bir strateji haline getirmiş ve ABD’nin Irak’ı işgalinde son derece önemli bir rol oynamış olan ve 200 ila 500 nükleer başlığa sahip bulunan İsrail’i ya da Afganistan’ı, Irak’ı, Haiti’yi işgal etmiş bulunan ve Suriye’yi, İran’ı ve kendi diktasına boyun eğmeyen ülkeleri rejim değişikliği ya da işgalle korkutmaya çalışan ABD emperyalizmini asla bir tehdit olarak algılamamaktadır. Ama dahası var. Doğu Perinçek, 28 Nisan tarihli bir yazısında (“Türk Ordusunun Görevi ile ABD Ordusunun Görevi Birbirine Karıştırılamaz”) Org. Özkök’ün konuşmasının “basında yer almayan” bir bölümünü aktarıyordu. Burada Org. Özkök şunları söylüyordu:
“Diğer taraftan güvenlik kavramının değişmesiyle birlikte, güvenliğin boyutları da değişmiştir. Güvenlik de bir yerde küreselleşmiştir. Çünkü küresel ekonomi ve küresel güvenlik birbirini tamamlayan iki önemli kavram olarak ortaya çıkmıştır. Dünyadaki büyük finans çevreleri konunun ekonomik boyutuyla ilgilenirken, büyük devletler güvenlik boyutu üzerinde yoğunlaşmışlardır. Günümüzde küreselleşmeyle ulusal egemenlik arasında bir mücadele olduğu doğrudur. Özellikle, egemenliği kendi açısından yorumlayıp; ‘Ben egemenim, kendi ülkemde ne istersem onu yaparım. Başkası bana karışamaz’ şeklinde düşünen devletlere karşı, küresel güvenliğin önemini savunan ülkeler; ‘Sen her istediğini yapamazsın, çünkü senin yaptığın şeyler bir başkasına zarar verebilir’ şeklinde düşünmektedirler. Nitekim, Avrupa’da, özellikle soğuk savaş dönemini 1990 yılında sona erdiren 1975 Helsinki Nihai Belgesinin kabulünden sonra geçen süreçte, bloklar ve ülkeler arası gerginliğin azaltılması yönünde önemli ve ciddi adımlar atılmıştır. ‘Güvenlik boyutu’, ülke güvenliği kavramından uluslararası güvenlik şeklinde tanımlanan bölgesel ve küresel güvenlik anlayışına kaymıştır. Bu bağlamda, güven ve güvenliğin artırılmasına ve silahsızlanmaya yönelik olarak; Viyana Belgesi ve Avrupa Konvansiyonel Silahlı Kuvvetler Antlaşması (AKKA), Açık Semalar Antlaşması ve Güneydoğu Avrupa İstikrar Paktı gibi düzenlemeler hayata geçirilmiştir. Nitekim, bu anlayışın bir sonucu olarak günümüzün küresel güçleri, bu sistemin dışında kalan devletlerin, özellikle terörü amaçları için bir vasıta olarak kullanmasına şiddetle tepki göstermektedirler. ABD’nin oluşturduğu yeni ‘Ulusal Güvenlik Stratejisinin’ temeli de bu yeni anlayışa dayandırılmıştır.” Bir Türk generali tarafından söylendiğini bilmeyenler, bu sözlerin pekala bir Amerikalı generalin ağzından çıktığını düşünebilirler. Gerçekten de, başında Org. Özkök’ün bulunduğu askeri klik tam teslimiyete yaklaşan bir ruh hali içine girmiş ve herşeye ABD emperyalist teröristlerinin penceresinden bakmaya başlamıştır. (2)

ABD-İsrail-Britanya blokunun Türk gericilerinden beklentilerinin onların, Filistin’de bir Üçüncü İntifada’nın belirtilerinin ortaya çıkmaya başladığı (3), Afgan halkının direnişinin yükselmeye başladığı ve ABD ve bağlaşık ve uşaklarının 30 Ocak’ta yapılan güdümlü seçimlerden sonra da Irak halkı ve direnişinden kötek yemeye devam ettikleri koşullarda İran’a karşı yapmayı planladıkları saldırıya aktif destek sağlamaları olduğu anlaşılıyor. Bu desteğin, nükleer silahlar da barındırdığı bilinen İncirlik üssünün 24 Nisan’da ABD saldırganlarının yanısıra Britanya ve Güney Kore uçaklarının kullanımına açılmasıyla sınırlı olmadığı (4), Türkiye’nin bir çok yerinde üs ve liman kolaylıklarının yanısıra Türk Silahlı Kuvvetlerinin böylesi bir operasyona doğrudan ve geniş ölçekli katılımını da öngördüğü tahmin edilebilir. Zaten Amerikan komutanlarının, Irak ve Afganistan operasyonları nedeniyle, başka alanlarda askeri operasyon yapmak için yeterli güç bulamamaktan yakındıkları geçenlerde kamuoyuna yansımıştı. New York Times’ın 3 Mayıs 2005 tarihli sayısında ABD Genelkurmay Başkanı General Richard B. Myers’in Kongre’ye sunduğu ve ABD silahlı kuvvetlerinin durumu ve savaşma kapasitesine ilişkin gizli rapor yayımlandı. Gazeteye, adını vermek istemeyen bir hükümet yetkilisi tarafından sızdırılan gizli rapor, gelişmeleri izleyen ve emperyalist basının psikolojik savaşının etkisi altında kalmayan herkesin gördüğü bir gerçeği, yani ABD ordusunun Irak ve Afganistan’da yürütmekte olduğu savaşın, onun başka silahlı çatışmalara güç ayırma kapasitesini sınırladığı gerçeğini dile getiriyordu. Haberde şöyle deniyordu:

“Genelkurmay Başkanı General Richard B. Myers Kongre’ye sunduğu gizli bir raporda, Pentagon kaynaklarının Irak ve Afganistan’a ayrılması yüzünden, gerekli olması halinde dünyanın başka bölgelerinde yürütülecek büyük ölçekli savaş operasyonlarının büyük olasılıkla daha uzun süreli olacağını ve daha yüksek Amerikan ve yabancı sivil kaybına yol açacağını bildirdi…
“General Myers, Pentagon’un, savaş planlamacılarının bir zamanlar diğer potansiyel çatışmalar için öngördükleri ölçüde çabuk zafer kazanma yetisini sınırlayan faktörler arasında, Irak’ın işgali sırasında tükenen tam isabet silahlarının azalan stoklarını ve Irak’ta savaş destek görevlerinin çoğunluğunu üstlenen yedek birlikler üzerindeki stresi andı.” O halde “Aslan Mehmet nöbete!”

ABD ve İsrail’in, İran’a karşı girişebilecekleri ve taktiksel nükleer silahlar da kullanabilecekleri hava saldırısını, Türkiye, Pakistan ve İran’a komşu diğer bazı ülkelerin kara birliklerinin operasyonuyla desteklemeyi planlandıkları biliniyor. Ancak, BM Güvenlik Konseyi tarafından onaylanması beklenmeyen ve Rusya’nın da, en azından dolaylı olarak karışabileceği böylesi bir savaşın kimsenin tahmin edemeyeceği boyutlar kazanması, Irak ve Afganistan’daki direnişin daha da güçlenmesine, Suudi Arabistan ve diğer Körfez şeyhliklerinde siyasal depremlere ve petrol akışının aksamasına bağlı olarak dünya ekonomisinde yaşanan durgunluğun dörtbaşı mamur bir ekonomik bunalıma dönüşmesine ve tahtı iyiden iyiye sallanmakta olan ABD dolarının değer yitiminin hızlanmasına ve uluslararası rezerv para konumunu yitirmesine yol açması vb. hiç de uzak bir olasılık değildir. İttihat ve Terakki çetesinin yönetiminde Kayzer Almanyası’nın yanında Birinci Dünya Savaşı macerasına katılmak, köhnemiş Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne yol açmış, ama bundan ders almış gözükmeyen Türk egemen sınıflarına gelince, onlar da İkinci Dünya Savaşında Nazi Almanyası’nın yanında Sovyetler Birliği’ne karşı savaşa katılmanın eşiğine kadar gelmişlerdi. ABD-İsrail-Britanya saldırgan blokunun kuyruğuna takılarak Ortadoğu halklarına ve komşu ülkelere karşı askeri maceralara girişmek ise bedelini esas olarak Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin ödeyeceği ağır bir suç oluşturacaktır.

Sonuç
Lenin, Haziran 1917’de kaleme aldığı “Rus Devriminin Dış Siyaseti” başlıklı yazısında,
“Hiçbir fikir, dış siyaseti iç siyasetten ayırma fikri kadar hatalı ve zarar verici olamaz. Bu ayrımın devcesine yanlışlığı, savaş zamanında daha da büyür” diyordu. Ne kadar doğru! Lenin’in de söylediği gibi, dış politikada böyle bir rotaya girilmesi, kaçınılmaz olarak iç politikada da daha sert ve gerici bir rejime, belki de açık askeri diktatörlüğe yönelişi birlikte getirecektir. Neo-faşist şer ekseninin kuyruğuna takılarak bölge işçi sınıfı ve halklarına karşı saldırıya hazırlanmak, aynı zamanda Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerine ve Kürt halkına karşı saldırının yükseltilmesi anlamına gelecektir. Bir başka deyişle, özellikle bayrak krizinden bu yana iç siyasette askeri klik ve yandaşları eliyle yaratılan gerilimin, laiklik tartışmalarının yeniden başlatılmasının ve Kontrgerilla tarzı eylemlerin yeniden uç vermeye başlamasının en önemli nedeni değilse de en önemli nedenlerinden birisi, Türkiye’nin ABD-İsrail-Britanya eksenine yaklaşması ve onların savaş arabasına koşulmakta olmasıdır. Egemen sınıflar ve askeri kliğin askeri maceralara atılma süreci, kaçınılmaz olarak Türkiye’de varolan sınırlı demokratik hakların da budanması, Kürt halkına ve onun temsilcilerine karşı saldırıların boyutlandırılması, şovenizmin ve sahte milliyetçiliğin ve bu bağlamda Ermeni, Kürt ve Rum düşmanlığının azdırılması, olduğu kadarıyla devrimci, ilerici ve anti-emperyalist İslamcı muhalefetin susturulması, işçi sınıfının ve diğer sömürülen emekçilerin kazanılmış haklarına saldırının artarak sürdürülmesi, basındaki muhalif seslerin susturulması ve hatta devlet aygıtı içinde tasfiyelerle elele gidecektir.

Bu koşullarda, geniş bir anti-emperyalist ve anti-faşist cephenin oluşturulması ve emperyalist savaşa karşı çıkacak güçleri birleştirme görevi yaşamsal bir önem kazandığı gibi böylesi bir görevi başarıyla yerine getirmenin koşulları da olgunlaşmaktadır.

Son bir not: Tüm tutarlı devrimci ve anti-emperyalist güçlerin Türkiye’nin ABD ve bağlaşıklarının savaş arabasına koşulmasına ve özellikle de İran’a karşı açılacak bir savaşa karşı çıkmaları, asla İran’daki gerici ve anti-komünist rejimi desteklemek anlamına gelmez ve gelemez. Dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanı olan ABD emperyalizmine karşı durdukları sürece ve ölçüde İran, Suriye, Kuzey Kore gibi ülkeler, rejimlerinin gerici karakterine rağmen objektif olarak işçi sınıfı ve halkların kapitalist-emperyalist sisteme karşı yürüttüğü savaşımda onların dolaylı yedekleri rolünü oynayacaklardır. Lenin “Sosyalizmin İlkeleri ve 1914-1915 savaşı” adlı makalesinde şöyle diyordu:
“Örneğin, yarın, Fas Fransa’ya, Hindistan İngiltere’ye, İran ya da Çin Rusya’ya… savaş açsalar, ilk saldıran kim olursa olsun, bu savaşlar, ‘haklı’ savaşlar, ‘savunma’ savaşları sayılırlar; ve her sosyalist, ezilen, bağımlı, eşit olmayan devletin, ezen, köleci, soyguncu ‘büyük’ devlete karşı kazanacağı zaferi sevgi ile karşılar.” (Sosyalizm ve Savaş, Ankara, Sol Yayınları, 1976, s. 13)

DİPNOTLAR

(1) Anımsanacağı üzere Türk gericileri, Afganistan’ın işgaline büyük bir hevesle katılmışlardı. Onlar, 28 Eylül 2001’de yapılan MGK toplantısında ABD emperyalistlerinin global terörizmine desteklerini bir kez daha doğruladılar ve 7 Ekim 2001’de Afganistan’ın bombalanmaya başlanmasının hemen ardından öndegelen generallerin ve bakanların katıldığı bir toplantıda yoksul Afgan halkına karşı girişilen saldırı savaşını desteklediklerini açıkladılar. Daha sonra Kabil’de “güvenliği” sağlamak için oluşturulan ISAF (=Uluslararası Güvenlik Yardım Gücü) içinde yer alacak olan Türkiye, 1 Kasım 2001’de şu açıklamayı yapacaktı:
“Türkiye, ABD’nin 11 Eylül 2001 günü gerçekleştirilen terörist saldırılarını takiben başlatmış olduğu (Sürekli özgürlük harekatı)na, terörizm ile küresel ölçekte mücadele edilmesini savunan yerleşmiş tutumu ve NATO Antlaşması’nın 5. maddesi çerçevesindeki yükümlülüklerini dikkate alarak tam destek vermiştir. Bu kapsamda, Türkiye ilk aşamada hava sahasını ve 2 askeri havaalanını ABD’nin insanı yardım ve askeri amaçlı uçuşlarına açmış, istihbarat ve lojistik destek sağlamıştır. Bunu takiben bazı NATO müttefiklerimiz ve NATO üyesi olmayan ülkelerle birlikte Tampa’daki ABD Merkezi Kuvvetler Komutanlığı’na general başkanlığında bir ekip göndermiştir….
“TBMM’nin 10 Ekim 2001 tarih ve 722 sayılı kararında belirtildiği üzere ABD’nin terörizme karşı başlattığı (Sürekli özgürlük harekatı)nın başarıya ulaşması, tüm insanlığın yararınadır. Bu harekatı, İslama karşı bir eylem gibi göstermeye kalkışanlar, barış dini olan İslam’ın yüce değerleriyle çelişmektedirler.(abç)”
Birkaç ay sonra ise, Hürriyet gazetesinin 1 Mart 2002 tarihli sayısında Türk egemen sınıflarının yıllanmış uşağı Başbakan B. Ecevit’in sayıklamaları yayımlandı. “Bölgeyi İrticadan Kurtarırız” başlıklı yazıda aynen şöyle deniyordu:
“Ecevit, koşulların kabul edilmesi ile Türkiye’nin görevi üstlenmesi durumunda yalnız Afganistan’da değil, Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinde de huzur sağlanacağını, tüm bölgenin terörizm belasından da irtica tehlikesinden de kurtulabileceğini bildirdi.”

(2) Askeri kliğin temsilcisi Org. H. Özkök, Irak’ın yaşadığı işgali, bu ülkeden çıkar sağlamak için kullanmaktan yana olduğunu da gizlemiyordu. Fikret Bila, 2003 yılının 30 Ağustos resepsiyonunda gazetecilerin sorularına verdiği yanıtlarda Genelkurmay Başkanı Org. Özkök’ün, Irak’a asker göndermeyi Milli Piyango oynamaya benzettiğini anlatırken şöyle diyordu:
“Org. Özkök, fikrini anlatırken, yaşamdan benzetmeler yapmayı seviyor.
“Irak’a asker gönderme konusunu değerlendirirken de yine aynı yöntemi kullandı. Bu kez ‘Milli Piyango’ benzetmesi yaptı:
“ ‘Hiç olmama ile belki olur arasında çok büyük fark vardır. Sıfırı istediğiniz kadar katlayın sıfırdır. Sıfırla bir arası, bir ile iki arasına baktığınız zaman sıfırla bir arası çok büyüktür. Milli Piyango gibi. Bir şey almazsanız asla çıkmaz. Ama alırsanız belki çıkar. Bu da bir mantıktır dış ilişkilerde. Sıfır çok tehlikeli.’ ” (Milliyet, 1 Eylül 2003) Ama o günden bu yana yaşananlar Türk gericilerinin sıfırla yetinmek zorunda kaldığını ve hem Irak’ta ve hem de genel olarak Ortadoğu’da ağırlıklarının ve siyasal prestijlerinin hiç derekesine indiğini gösterecekti.

(3) Ahmet Musa, 3 Mayıs 2005 tarihli yazısında (“Increasing Israeli abuses raise spectre of a third Intifada”) İsrail’in giderek artan küstahlık ve saldırılarının yeni bir İntifadaya yol açabileceğini belirtiyordu. Mahmut Abbas’ın Filistin devlet başkanlığına seçilmesinin ardından İsrail’in apartheid duvarının inşasını, askeri provokasyonlarını ve Batı Yakasındaki yerleşim yerlerini genişletmeyi sürdürdüğünü belirten yazar, Filistin seçimlerinden sonra geçici bir yumuşama görüldüğünü, ama İsrail’in askeri baskınlarının, kitlesel tutuklamalarının, Filistin direnişine mensup kişilere yönelik suikastların yeniden başladığını ve bir kısmı kaldırılan askeri kontrol noktalarının yeniden konduğunu anlatıyordu. Yazara göre, HAMAS ile Filistin Otoritesi arasında Mart 2004’de Kahire’de varılan anlaşmadan rahatsız olduğu görülen İsrail, Mahmut Abbas’ı “militan Filistinli grupları silahsızlandırması” için sıkıştırmak suretiyle halihazırdaki eğreti ateşkes ortamını ortadan kaldırmaya çalışıyor.

(4) The Independent gazetesinin, merkezi Washington’da bulunan ve silahsızlanma ve çevre konularında faaliyet gösteren ‘Natural Resources Defence Council’ (=Doğal Kaynakları Savunma Konseyi) adlı kuruluşun Amerika’daki Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası çerçevesinde ulaştığı belgelere dayanarak hazırladığı rapordan aktardığına göre, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu altı Avrupa ülkesinde 480 nükleer bomba bulunuyor. Daha da önemlisi, Pentagon yetkilileri, bu bombaların İran ve Suriye’den gelebilecek nükleer tehditlere (!!) karşı kullanılacağını söylemeleri. Demek oluyor ki, ABD’nin nükleer şantaj politikasının tutsağı durumuna sokulmuş olan Türkiye, bir gün kendisini, İran’a ve Suriye’ye karşı yapılacak bir nükleer saldırının da potansiyel suç ortağı durumunda bulabilecektir

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: