MKP’nin Ölüm Orucu Değerlendirmesi Üzerine

Garbis Altınoğlu
4-5 Ekim 2005
Maoist Komünist Partisi (MKP)’nin “20 Ekim 2000 Ölüm Orucu ve Sonuçları Üzerine Genel Bir Yorum” başlıklı yazısıyla takındığı kısmi özeleştiri tutumu, Türkiye devrimci hareketinin bu konudaki suskunluğu ve en iyi olasılıkla bazılarının göstermelik özeleştirileri dikkate alındığında olumlu ve ileriye doğru atılmış bir adımdır. Özellikle, bazılarının yaptığı gibi, konunun tartışılmasını devrimci-olmayan ve demagojik metotlarla önlemeye çalışmamaları, kutlamaya değer bir tutum. Ancak, “Özcesi, direnişin ana politikası ve taktiği konusunda herhangi bir hatalı yön yoktu” sözlerinden de anlaşılabileceği üzere, MKP’nin değerlendirmesi de yetersizdir ; MKP de süreçte yaşanan ikincil hatalar (“Ölüm Orucu birinci ekibine ‘96 Ölüm Orucunun birinci ekibinde yer alanların konulması”, “Polis otosuna saldırı eylemi”nin zamanlaması, “Ölüm Orucu direnişçilerinin eyleme başlama törenlerinin çekiminin yazılı ve görsel basına sızdırılması pratiği” gibi) üzerinde durmakta, ormandan çok ağaçları görmektedir. Bu arkadaşların değerlendirmesinin, Lenin’in,

“Bir siyasal partinin kendi yanılgıları karşısındaki tutumu, bu partinin ciddi olup olmadığını, kendi sınıfına karşı ve emekçi yığınlara karşı görevlerini gerçekten yerine getirip getirmediğini saptayabilmemiz için, en önemli ve en güvenilir ölçütlerden biridir. Yanılgısını içtenlikle kabul etmek, nedenlerini arayıp bulmak, bu yanılgıya yol açan koşulları tahlil etmek, yanılgıyı doğrultma yollarını dikkatle incelemek; işte, ciddi bir partinin işaretleri bunlardır, bu, ciddi bir parti için görevlerini yerine getirmek, sınıfı ve ardından da yığınları eğitmek ve bilinçlendirmek demektir. ” (Komünizmin Çocukluk Hastalığı, “Sol” Komünizm, Ankara, Sol Yayınları, 1991, s. 51-52) sözlerinde anlatımını bulan anlayışa denk düştüğünü söylemek, ne yazık ki olanaksız. Ben burada kendilerine bu Leninist anlayış çerçevesinde bir kaç soru sormama izin vermelerini ve bunların yanıtları üzerinde kafa yormalarını diliyorum.

a) Her şeyden önce Ölüm Orucu’nun ÇIKIŞ NOKTASI yanlış değil miydi ? Bilindiği gibi, ilgili örgütlerin tümü, F tiplerine konmanın, hücrelere kapatılmanın kendisini “teslimiyet” ya da “ideolojik taviz” olarak değerlendiriyorlardı. Ama sizi elinde tutsak tuttuğu ve ülkede sınıflar arası güç dengesinin pek elverişli olmadığı koşullarda, egemen sınıflar, cezaevlerinde uzun kavgalar sonucunda kazanılmış hakları geri alabilir, sizi hücreye atabilir, işkenceye tabi tutabilir ya da öldürebilir. Mevzii haklar için elbette direnilmelidir ; ama bu kendini tüketme pahasına bir kavga, bir “ya hep ya hiç” kavgası olamaz. Önemli ya da belirleyici olan boyun eğmemek, pişmanlık göstermemektir. Ölünmesi gereken yer işte orasıdır. 20. yüzyıl boyunca Vietnam’dan Çin’e, İran’dan Endonezya’ya, Yunanistan’dan Irak’a, Birmanya’dan Zaire’ye, Guatemala’dan Suudi Arabistan’a, Arjantin’den Bulgaristan’a, Güney Kore’den Peru’ya, Pakistan’dan Uruguay’a kadar pek çok ülkede –özellikle iç savaş ortamlarında- devrimci tutsaklar, bizde olduğundan çok daha kötü koşullarda yaşamak zorunda kalmışlardır. Bunlardan bazılarında devrimci tutsaklar, aylar, hatta yıllar boyunca devrimci inançlarından vazgeçmeleri, pişmanlık bildirgeleri vermeleri için sistematik bir biçimde işkenceye tabi tutulmuşlardır. Türkçeye de çevrilmiş bulunan ve pek çok Türkiyeli devrimcinin de okumuş olduğu Themos Kornaros’un Haydari Kampı ve Fırtına Çocukları, Nguyen Duc Thuan’ın Direnme Savaşı, Luo Kuangpin ile Yang Yiyen’in Kızıl Kayalar adlı belgesel romanlarında bu konular işlenmiştir. Ama, sözkonusu ülkelerin HİÇBİRİNDE, devrimci tutsaklar bizde olduğu gibi yıllarca süren bir Ölüm Orucu eylemine ve kendi iradeleriyle kendilerini fiziksel olarak tüketecek, hatta bunu güvence altına alacak bir sürece girmemişlerdir. Tam tersine onlar, sınıf düşmanının kendilerini gerek ideolojik olarak teslim alma ve gerekse fiziksel olarak yoketme çabalarına karşı sonuna kadar ve her yola başvurarak direnmiş, devrimci niteliklerinden taviz vermeksizin sağ kalmaya çalışmışlardır. Bu ve benzer ülkelerde devrimci tutsakların bizde adeta moda haline geldiği gibi uzun süreli açlık grevleri ya da Ölüm Orucu eylemleri yapmamaları, “teslimiyet” ya da “ideolojik taviz” olarak değerlendirilebilir mi ? Elbette hayır. Burada asıl önemli ve belirleyici olan devrimci tutsakların, devrimci inançlarını ve dünya görüşlerini muhafaza etmeleri, onlardan vazgeçmemeleri değil mi ? Herhalde MKP, Ölüm Orucu, hatta açlık grevi bile yapmadığı için, sıkı yoldaşlık ilişkileri içinde bulunduğu Peru Komünist Partisi’nin lideri Başkan Gonzalo’nun “teslimiyet” içinde olduğunu ya da düşmana “ideolojik taviz” verdiğini savunmuyordur. *

Yeri gelmişken, 20 Ekim 2000 Ölüm Orucu eyleminin hatalı bir biçimde, 1981’de IRA savaşçılarının gerçekleştirdiği Ölüm Orucu eylemiyle karşılaştırılması yolundaki çabalara da değinmek gerekir. Burada birbirine benzemeyen iki durum karşılaştırılmaktadır. İkisi arasındaki belirleyici fark, IRA savaşçılarının eyleminin, geniş kitleleri kucaklayan bir ulusal harekete dayanmasına karşılık, bizdeki eylemin son derece sınırlı bir kitle desteğine sahip olmasıydı. Bu nedenledir ki, gerçekten kitlesel nitelik taşıyan dayanışma eylemleri eşliğinde gerçekleştirilmiş olan bu Ölüm Orucu eylemi dünya çapında yankı yaratmıştı. Örneğin, açlık grevi eylemi sırasında Britanya parlamentosuna milletvekili seçilen Bobby Sands’ın cenaze törenine 80, 000 dolayında insan katılmış, aynı gün dünyanın değişik yerlerinde Britanya emperyalizmi protesto edilmişti.

b) Yazınızda haklı olarak şöyle diyorsunuz : “Karşındaki gücü, mevcut güç vb. koşullarla birlikte taktik olarak yenemiyorsan geri çekilmek, geri adım atmak zorundasın. ” Bu yaklaşım, hem genel olarak devrimin öngününe kadar, hem de özel olarak gerilla savaşı bağlamında doğrudur. Elverişsiz koşullarda güçleri muhafaza etme amacıyla geri çekilme, devrimci bir taktik değil mi ? Gerilla savaşının ruhu da bunu gerektirmiyor mu ? Gerilla, kendisinden daha/ çok daha güçlü düşmanla cephe savaşına girerek kendini tüketir ve düşmanın ekmeğine yağ sürer mi ? Elbette hayır. Çin’de, Vietnam’da, Küba’da, Angola’da, Mozambik’te vb. emperyalist ordulara karşı savaşan gerilla kuvvetleri ve bugün Irak’ta ABD ve kuklalarına ağır darbeler indiren direniş güçleri, haklı olarak düşmanla cepheden çatışmaya girmemekte, taciz, taktiksel saldırı, geri çekilme, fırsat kollama, güç biriktirme gibi metotlara başvurmaktadırlar. Gerilla savaşına ilişkin bu yaklaşımın özü, genel olarak ezilen ve sömürülen sınıfların demokrasi ve sosyalizm savaşımı için de geçerlidir. İşçi sınıfı ve emekçiler, devrim-öncesi dönemin büyük bölümünde karşı-devrime göre zayıf/ çok daha zayıf konumdadırlar. Dolayısıyla onlar, devrimci savaşımlarında kural olarak dümdüz bir çizgi ve değişmez bir saldırı taktiği uygulamaz, uygulayamazlar ; devrimci savaşım her yerde inişli-çıkışlı, taktiksel saldırıların yanısıra taktiksel geri çekilmeleri ve uzlaşmaları da içeren bir rota izler. Örneğin, işçi sınıfının grev vb. kavgalarında da, sık sık geri çekilme ve daha uygun koşullarda yeniden saldırıya geçme metoduna başvurulur. İşçi sınıfının devrimci öncüsünün ve genel olarak devrimci demokrasi güçlerinin asla taviz vermeyeceği nokta, onların ; ilkeleri, inançları ve programları konusunda eğilip bükülmemeleri ve geri adım atmamalarıdır. O zaman, bu basit gerçekleri genel olarak bildiklerini varsaymak zorunda olduğumuz sözkonusu devrimci örgütlerin, neden buna uygun davranmadığını sormak gerekiyor. Neden, özellikle son Ölüm Orucu sırasında bu yaklaşım bir yana bırakıldı ? Marksizmin strateji ve taktiğe ilişkin önermelerinden ya da zafere ulaşmış küçük-burjuva devrimci örgütlerin deneyimlerinden az da olsa bir şeyler öğrenmemek, hatta bunları adeta gözardı etmek için neden bu denli inat edildi ?

c) Uzun bir süre, belki 19 Aralık 2000’den aylar öncesinden en azından 2002’nin ortalarına kadar Ölüm Orucu, Türkiye devrimci hareketinin ANA gündemi, MERKEZİ uğraşı oldu. Peki, lafta ve kağıt üzerinde kendilerini, onmilyonlarca işçi ve emekçiye devrim ve sosyalizm kavgasında önderlik etmekle yükümlü gören bu örgütlerimizin böyle davranmaya hakları var mıydı ? Öncünün, daha doğrusu öncünün cezaevlerinde bulunan bölümünün gereksinimlerini, devrimci savaşımın ve tüm siyasal çalışmanın merkezine oturtmanın ve dahası demokratik ve diğer ilerici güçleri de böyle davranmaya çağırmanın herhangi bir haklı gerekçesi olabilir mi ?

Bu, ezilen ve sömürülen yığınların ivedi ve temel sorunlarını esas almak YERİNE, öncünün konumunu ve gereksinimlerini ön plana çıkaran hatalı ve oportünist, daha doğrusu Blankist bir yaklaşımdı. Üstelik Mart-Nisan 2001’de küçük esnafların ; işçilerin ve işsizlerin bir bölümünün de katılımıyla gerçekleştirdiği dev eylemlerin de gösterdiği gibi, 2000-2001 dönemi, yaşanan ekonomik bunalıma bağlı olarak kitlelerin önemli bir hareketlilik içinde olduğu bir dönemdi. Bu kitle hareketine sırtını dönmek, dikkatini tutsaklarla dayanışma üzerinde yoğunlaştırmak ve kitlelere, tutsaklara sahip çıkma yolunda karşılık bulmayacağı belli olan çağrılar yapmak, aslında –pratik sonuçları bakımından- tutsakları yalnız bırakmak ve kendi bindiği dalı kesme anlamına gelmiyor muydu ? Yoksa burada sözkonusu örgütler, işçi ve emekçi yığınları faşizme, emperyalizme ve kapitalizme karşı savaşıma çekme, onlarla bu savaşım içinde birleşme ve onlara önderlik etme konusundaki iddiasızlık ve iktidarsızlıklarını, görünüşte son derece radikal, ama özünde teslimiyetçi bir eylemle, yani Ölüm Orucu’yla kamufle mi ediyorlardı ? Tam da burada Lenin’in şu sözlerini anımsamamak elde değil :

“Ekonomistler ile bugünün teröristleri arasında ortak bir kök bulunmaktadır, ve bu… kendiliğindenliğe kölece boyun eğiştir. ‘Günlük tekdüze mücadeleyi’ vurgulayanlar ile bireylerden en özverili mücadeleyi bekleyenler arasındaki fark o kadar büyüktür ki, ilk bakışta, bu söylediklerimiz bir paradoks gibi gözükebilir. Ama bu, bir paradoks değildir. Ekonomistlerle teröristler kendiliğindenliğin yalnızca farklı uçlarına boyun eğmektedirler ; ekonomistler ‘salt işçi hareketi’ önünde boyun eğmektedirler, teröristler ise devrimci mücadele ile işçi sınıfı hareketini birbirini tamamlayan bir bütün içinde birleştirme yeteneğinden yoksun olan aydınların tutkulu öfkesinin kendiliğindenliği önünde boyun eğmektedirler. ” (Ne Yapmalı? , Direniş Yayınları, s. 95-96)

d) MKP, haklı olarak, “Taktik yenilgimizin arka planında yatan öznelci sol çizgidir. Bu durum örgütte genel olarak hakim olduğu gibi CPK’da (Cezaevi Parti Komitesi- G. A. ) da etkindi…. O tarihten bu güne kadar, özellikle de 96 Ölüm Orucu sonrası hapishanelerde zafer sarhoşluğu üzerinden sol maceracı politik-taktik çizgi izlenmiştir” diyor. Ama aynı MKP, bir yandan da bunun tersini söylüyor ve Ölüm Orucu eyleminin 20 Ekim 2000’de, sadece üç örgütün katılımıyla başlatılmasında hatalı ve eksik bir yan olmadığını ileri sürüyor. O PKK’nın bu eyleme katılmayışını sıradan bir ayrıntı gibi gösterirken, subjektivizmden kaynaklanan bu ağır taktiksel hatayı gerçekte kavramadığını ve yaptığı özeleştirinin yüzeysel bir nitelik taşıdığını ortaya koyuyor. Değerlendirmede şu satırları okuyoruz :
“Bu üç parti dışında kalan diğer tüm partiler 19 Aralık ve sonrası bilfiil direnişin içerisinde yer almaya başladılar… Bu üç parti dışında kalan diğer hareketlerin Ölüm Orucu eylemine bilfiil katılmaması direniş açısından belli bir dezavantaj oluşturmaktaydı. PKK ve diğer yapıların katılmaması da işin başka bir dezavantajlı yanını oluşturmaktaydı. Tüm bu olumsuzluklara karşın direnişin asli güçleri olan TKP(ML) ile DHKP-C’nin direnişi başlatmalarında hatalı ve eksik bir yan yoktu. ”
Bu mantık tutarsızlığını bir yana bırakacak olursak, ilgili örgütlerin ve bu arada MKP’nin, yukarda belirtilen ‘sol’ anlayışın etkisiyle, 1996 Ölüm Orucu’nun siyasal ortamı ile 2000-2001 Ölüm Orucu’nun siyasal ortamı arasındaki çok önemli farkları göremediklerini kabul etmek gerekmez mi ? Bu farkları şöyle sayabiliriz :
Birincisi ; A. Öcalan’ın yakalanmasının ardından izlemeye başladığı çizgi nedeniyle PKK gibi çok önemli bir faktörün devredışı kalması, yani PKK’nın gerilla savaşını durdurması ve devlete zeytin dalı uzatmasına bağlı olarak ülke içinde ve cezaevlerinde devrim ile karşı-devrim arasındaki taktiksel güç dengesinin büyük ölçüde devrim aleyhinde değişmesi.

İkincisi ; 1996 Ölüm Orucu başlamasından bir süre sonra ANAYOL hükümetinin yerini RP-DYP hükümeti aldı. Bu dönem, büyük sermayenin de desteklediği askeri kliğin RP-DYP hükümetini düşürmeye ve özellikle de başını Refah Partisi’nin çektiği siyasal İslamı denetim altına almaya çalıştığı bir dönemdi. Bilindiği gibi bu dönem, askeri kliğin siyasal İslama karşı gerçekleştirdiği 28 Şubat 1997 örtülü darbesiyle noktalanacaktı. Karşı-devrim cephesinde yaşanan bu çatlağın 1996 Ölüm Orucu direnişçilerinin işini kısmen kolaylaştırdığı yadsınabilir mi ? 2000-2001’de ise, RP’nin devamı sayılan Fazilet Partisi çok daha uysal ve etkisiz bir güç haline gelmişti. Belki bu iki faktöre, Türkiye devrimci hareketinin 1996-2000/2001 yılları arasında küçümsenmeyecek bir kan kaybı yaşamış olduğu da eklenmelidir.

Dahası, dünya, Ortadoğu ve Türkiye çapında büyük etkileri olacak ve Türk gericiliğinin, Amerikan neo-faşistlerinin başlattığı “teröre karşı savaş” kervanına büyük bir hevesle katılmalarına ve dolayısıyla devrimci tutsaklara karşı daha da uzlaşmaz bir çizgi izlemelerine olanak veren olan 11 Eylül olaylarının bile, Ölüm Orucu’nu yürüten örgütleri, yeni bir durum muhasebesi yapmaya itmemesinin bağışlanmaz bir hata ve büyük bir aymazlık olduğu ortada değil mi ?

e) Devrim ve sosyalizm kavgasında binlerce, onbinlerce kadro, sempatizan ve emekçinin yaşamını yitirmesi kaçınılmaz ve ilkesel olarak kabul edilmesi gereken bir özveridir. Bu, sınıf savaşımının evrensel bir yasasıdır. Ama bu, ne yetişmeleri yılları, bazan onyılları alan deneyimli kadroların korunması için çaba harcamamak gerektiği anlamına gelir, ne de gerekli olmayan fedakarlıklardan ve ölümlerden kaçınma görevini ortadan kaldırır. Gerçekten devrimci bir örgüt, başka bir amaçla değil, işçi sınıfının ve diğer emekçilerin demokrasi ve sosyalizm savaşımına en üst düzeyde katkılarını sağlamak ve sürdürmek için kadroları korumakla yükümlüdür. Lenin, Sosyalist Devrimci Parti üyesi Balmaşov’un İçişleri Bakanı Sipyagin’i öldürmesini eleştirdiği 1 Ağustos 1902 tarihli “Devrimci Maceracılık” adlı yazısında şöyle diyordu :
“Yerini alçak Plehve’nin alacağı alçak Sipyagin’den öç almak uğruna bir devrimcinin hayatını feda etmek ; buna büyük iş deniyor. ” (Örgütlenme, İstanbul, Aydınlık Yayınları, 1977, s. 66)
Dimitrov ise Komintern’in 1935’de yapılan Yedinci Kongresi’nin kapanış konuşmasında kadrolar konusuna değinirken, “Altıncısı, kadroların korunmasına itina etmek gerekir” dedikten sonra sözlerini şöyle sürdürüyordu :

“UKY (=Uluslararası Kızıl Yardım) örgütlerinin tutuklulara ve onların ailelerine, siyasi mültecilere, takibata uğrayan devrimcilere ve anti-faşistlere yaptıkları maddi ve manevi yardımlar, bir çok ülkede işçi sınıfının en değerli binlerce ve binlerce savaşçısının hayatını kurtarmış, onların kuvvetlerini ve mücadele yeteneklerini korumuştur. ” (Savaşa ve Faşizme Karşı Birleşik Cephe, İstanbul, Aydınlık Yayınları, 1978, s. 181, 183)

Sonuç
MKP’nin Ölüm Orucu direnişinin GENEL BİLANÇOSU bakımından yaptığı değerlendirme ise şöyle :
“Direniş, dünya proletaryası ve halklarını politik ve ideolojik bakımdan çok güçlü bir şekilde etkilemiştir. Bu bağlamda dünya devrim tarihine büyük bir kazanım ve zaferin adı olarak geçti.
“Direniş, direnişin talepleri bakımından esası elde edilemediğinden başarısızdır. Bu bağlamda, yani Ölüm Orucu direnişi eylemi (DHKP-C’nin sürdürmesini saymazsak) taktik açıdan yenilgiye uğramıştır. Fakat bu, direnişin bittiği anlamına gelmez. Ölüm Orucu direnişinin sonuç alıcı olmaması bakımından yenilgi aldık diyoruz. Yoksa direniş değişik eylem biçimleriyle devam ediyor.
“Direnişin maddi açıdan da kazanımları olmuştur. Örneğin, açık görüşün elde edilmesi direnişin maddi kazanımları arasındadır.
“Politik olarak teslimiyetin önüne geçilmiştir, TRETMAN politikası iflas etmiştir. Bu anlamda F tipinin özünde yatan teslim alma politikası boşa çıkartılmıştır…
“Ölüm Orucu direnişi yenilgisi kendi bağrında ciddi bir tasfiyeciliği de beraberinde getirdi. Bu, daha çok direnişi belli bir aşamadan sonra bırakma ve arkasından örgütsel yaşamdan kopma, daha sonra ise devrimci faaliyetten kopma şeklinde kendisini gösterdi. Direnişçilerin yarısından fazlası, özellikle de tahliye edilenlerin çoğunluğu mücadeleyi bırakmıştır…
“Bu direnişte yer alan parti üyelerimizden ezici çoğunluğu direnişi bırakmış ve arkasından bir kısmı işi daha da ileri götürerek aktif mücadeleyi terk etmiştir. ”
Bu değerlendirme abartılı, eklektik, kendi kendini çürüten ve dolayısıyla hatalı bir nitelik taşımaktadır. Herşeyden önce bu direnişin, “dünya proletaryası ve halklarını politik ve ideolojik bakımdan çok güçlü bir şekilde etkilemiş” olduğu savı kesinlikle yanlıştır. Bırakalım dünya proletaryası ve halklarını, bu direnişin Türkiye proletaryası ve halkları üzerinde ne kadar az etki bıraktığını görmemek için, herhalde siyasal körlükle ve derin bir subjektivizmle sakatlanmış olmak gerekir.
MKP direnişin, taleplerini elde edememesi nedeniyle başarısızlıkla sonuçlandığını kabul ediyor ; ancak ardından, direnişin sürdüğünü belirtmek ve –düşmanın rahatlıkla geri alabileceği bir mevziye- “açık görüşün elde edilmesine” göndermede bulunmak suretiyle bu yenilginin ağırlığını gözlerden saklamaya çalışıyor. “Politik olarak teslimiyetin önüne geçil”diğini ileri süren MKP, daha sonra direnişin yenilgisinin “kendi bağrında ciddi bir tasfiyeciliği de beraberinde getirdi”ğini, bunun kendisini “daha çok direnişi belli bir aşamadan sonra bırakma ve arkasından örgütsel yaşamdan kopma, daha sonra ise devrimci faaliyetten kopma şeklinde” gösterdiğini, “Direnişçilerin yarısından fazlası”nın, özellikle de tahliye edilenlerin çoğunluğunun mücadeleyi bırak”tığını, direnişte yer alan kendi parti üyelerinin “ezici çoğunluğu”nun direnişi ve bir kısmının da aktif mücadeleyi bıraktığını kabul ediyor. Burada MKP değerlendirmesinin kendi kendisini çürüttüğünü görüyoruz : Dünya proletaryası ve halklarını bir yana bırakalım, Türkiye proletaryası ve halkları üzerinde, hadi “çok güçlü” de demeyelim, elle tutulur, gözle görülür, nisbeten güçlü etkisi olduğu ve “politik olarak teslimiyet”in önüne geçtiği ileri sürülen bir eylem nasıl olur da beraberinde ciddi bir tasfiyeciliği getirebilir, çok sayıda insanın Ölüm Orucu direnişini bırakmasıyla kalmayıp, örgütlerinden ve dahası her türlü aktif mücadeleden kopmasına yol açabilir ?

Kaldı ki, eylemin GENEL BİLANÇOSU konusunda yapılacak doğru bir değerlendirme, Ölüm Orucu eyleminin, bütün bunların yanısıra 120 dolayında devrimcinin ölümü ve yüzlercesinin fiziksel ve zihinsel bakımdan sakatlanarak devrimci savaşımın dışına düşmesiyle sonuçlandığını altını çizerek belirtmek zorundaydı. Bütün bunları dikkate aldığımızda, kaçınılmaz olarak karşımıza çıkan sonuç şudur : Ölüm Orucu eylemi son derece olumsuz ve yıkıcı olmuş, karşı-devrim cephesinin ekmeğine yağ sürmüş ve kulakları sağır eden bir “sol lafazanlık gürültüsü” arasında bir devrimci kuşağı tasfiye etmiştir. Buna, en yakınımızdaki tutsak ailelerinin çoğunluğunun ve ilerici kamuoyunun devrimci örgütlerden uzaklaşması, devrimci hareketin işçiler ve diğer emekçiler arasında sahip olduğu sınırlı siyasal etki ve prestijin de bitmesi ve onun şimdiye kadar olmadığı ölçüde marjinalleşmesi eklenmelidir. Üstelik bütün bunlar, devrimci hareketin, bu kollektif siyasal intihar eylemini ellerini oğuşturarak seyreden düşmanına hemen hemen hiçbir maddi ya da manevi darbe indiremediği koşullarda gerçekleşti. Düşman, ne Balmaşov’un Sipyagin’in öldürmesine, ne de Irak ve Filistin direnişinin işgalci güçlere ve onların kuklalarına verdirdiği kayıplara benzer bir kayba uğratıldı. Dolayısıyla bu eylemin, sonuçları itibariyle ve objektif olarak, sınıf düşmanının kendisinin asla başaramayacağı bir KENDİ KENDİNİ TASFİYE HAREKATI olduğunu, Türkiye devrimci hareketinin bu ağır tahribatın altından kolay kolay kalkamayacağını kabul etmek, Ölüm Orucu eylemini çok daha ciddi bir eleştirel değerlendirmenin konusu kılmak ve işçi sınıfı ve halka bunun hesabını vermek gerekir. Bu yapılmaksızın, Ölüm Orucu eylemine böylesine büyük misyonlar yükleyen küçük-burjuva maceracı yaklaşım köklü bir eleştiriye tabi tutulmaksızın ve Marksist strateji ve taktik anlayışından bir şeyler öğrenmeye başlamaksızın Türkiye devrimci hareketi, ne yeniden kitlelerin ve demokratik bağlaşıklarının güvenini kazanmaya ve yaralarını sarmaya başlayabilir, ne yerlerde sürünen saygınlığını geri getirmeye.

*20 Nisan 2002’de, Sendero Luminoso ya da Aydınlık Yol olarak da bilinen Maoist çizgideki Peru Komünist Partisi’ne bağlı MPP (=Peru Halk Hareketi) TKP (ML) ile birlikte bir etkinlik düzenlemişti. Burada bir konuşma yapan MPP temsilcisi, Peru egemen sınıflarının, -12 Eylül 1992’de yakalanan ve o günden bu yana çok küçük bir hücrede, tam izolasyon koşullarda tutulan- PKP Başkanı Abimael Guzman’ın (=namı diğer Başkan Gonzalo) bir açlık grevi yaptığı yolundaki iddiaları hakkında şunları söylüyordu:
“Dolayısıyla geçen yıl ve bu yılın başlarında onlar, Başkan’ın sadece içinde yer almakla kalmayıp başında bulunduğunu ileri sürdükleri bir ‘açlık grevi’ şovu düzenlemişlerdir. Bu iddialar tümüyle saçmadır.

“Peru Komünist Partisi’nin ‘açlık grevi’ne ilişkin konumu Başkan Gonzalo’nun kendisi tarafından saptanmıştır: sınıf kendi kendini yokedemeyeceğine göre Parti ‘açlık grevi’ni bir savaşım aracı olarak tümden reddeder; ‘açlık grevi’, küçük-burjuva ‘hümanizm’ine, ‘pasifizm’e özgü bir savaşım biçimidir. PKP’nin bu konumu gerek Peru’da ve gerekse Uluslararası Komünist Hareket içinde iyi bilinmektedir. ”

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: