DRESDEN HOLOKOSTU

Garbis Altınoğlu, 4-6 Kasım 2005

Giriş

30 Ekim’de Almanya’nın Dresden kentinde 60,000 kişinin katıldığı ve yaklaşık 60 yıl önce ABD ve Britanya uçakları tarafından bombalanarak yerle bir edilen ünlü Frauenkirche’nin yeniden açılışı vesilesiyle bir tören yapıldı. Doğu Alman yetkililerinin, bu eski Alman kentinin 13-14 Şubat 1945’de hedef olduğu terör saldırısı sonucunda hemen hemen bütünüyle yokedilmesinin anısını gözetmek amacıyla yıkıntısını olduğu gibi bırakmayı yeğledikleri Frauenkirche’nin restorasyonu, önemli bir kısmı ABD ve Britanya’da toplanan bağışlardan oluşan 179 milyon avroluk bir ödenekle karşılandı. Aralarında Almanya Devlet Başkanı Horst Koehler, Başbakan Gerhard Schroeder ve ardılı Angela Merkel, Britanya’dan Kent Dükü ve ABD ve Fransa elçilerinin de bulunduğu 1,800 konuğun da yer aldığı tören, Dresden holokostunun anılarını bir kez daha canlandırdı.

Stratejik Bombardıman ve Yangın Kasırgası

ABD ve Britanya başta gelmek üzere bellibaşlı emperyalist devletler, Birinci Dünya Savaşı döneminde geliştirilmeye başlanan “stratejik bombardıman” kavramını havacılık ve patlayıcı madde teknolojisi alanlarında kaydedilen ilerlemelerin de yardımıyla İkinci Dünya Savaşı döneminde yaygın bir biçimde uygulamaya girişmişlerdi. Stratejik bombardımanın özü, rakip devletin ekonomik altyapısını ve sivil halkının moralini çökertmek ve böylelikle onun savaşma kapasitesini felce uğratmaktı. İkinci Dünya Savaşının özellikle ikinci yarısında Almanya ve Japonya’yı hedef alan stratejik bombardımanın en önemli öğesi, Şubat 1942’de Britanya Krallık Hava Kuvvetlerine (=RAF) bağlı Bombardıman Komutanlığının başına getirilen Mareşal Arthur Harris’in 1943’de geliştirdiği “yangın kasırgası”ydı. Bu teknik, sanayi ve ulaşım tesislerine ve yoğun nüfuslu yerleşim alanlarına yangın bombalarının ve yüksek patlayıcı özellikte bombaların büyük miktarlarda atılmasını içeriyor ve böylelikle sivil nüfusun terörize edilmesini hedefliyordu. Çok sayıda bombardıman uçağının attığı bu bombaların belirli alanlara yoğunlaştırılmasıyla ortaya çıkan çok sayıda küçük yangın birleşerek, sıcaklığın çok yüksek derecelere çıkmasına yol açan tek bir dev ve cehennemi yangın oluşturuyordu. Ardından yüzeydeki soğuk hava kütlesinin yanısıra insanları ve diğer nesneleri hızla emen ve içine çeken yapay bir ateş kasırgası oluşuyor ve bu kasırga çok büyük sayıda insanın yanarak, parçalanarak, duman ve karbon monoksitten zehirlenerek ve havasız kalarak ölmesine yol açıyordu. Dresden holokostu, yangın kasırgasının tek örneği değildi. Britanya ve ABD emperyalistleri, özellikle 1943’den itibaren bu tekniği Alman ve Japon kentlerine karşı uygulamaya girişmişlerdi. Konvansiyonel denen bombalarla yapılan bu saldırılar, Hiroşima ve Nagazaki’ye karşı kullanılan atom bombalarının ilk elde yaptığına yakın, hatta yer yer daha fazla can ve mal kaybına yol açmıştı. Örneğin, Tokyo’ya karşı ABD uçaklarının Mart 1945’te gerçekleştirdiği bombardımanda 100,000’e yakın insan ölmüştü. John Dower, 1986’da yayımlanan “War Without Mercy: Race & Power in the Pacific War” (Acımasız Savaş : Pasifik Savaşında Irk ve İktidar) adlı kitabında Tokyo bombardımanı sırasında kanalların kaynadığını, metallerin eridiğini ve binaların ve insanların birdenbire ateş topuna dönüştüğünü anlatıyordu. 334 B-29 dev bombardıman uçağının katıldığı bu saldırıda, o sıralar 6 milyon kişinin yaşadığı Tokyo üç saat süreyle yoğun bir biçimde bombalanmıştı. 1,665 ton yangın bombasının kullanıldığı bombardımanda 265,000 kadar bina yıkılmış ve yaklaşık 42 kilometrekarelik bir alan tamamen küle dönmüştü. Ölenlerin çoğunu kadınların, çocukların ve yaşlıların oluşturduğu bombardımanda B-29 uçaklarının pilotları, kentin yüzlerce metre üstünde uçuyor olmalarına rağmen yanan insan eti kokusundan ötürü kusmamak için oksijen maskesi takmak zorunda kalmışlardı.

Ağustos 1945’e gelindiğinde yangın kasırgasına yol açan hava bombardımanı terörüne hedef olan Japon kentlerinin sayısı 58’i bulmuş ve ABD emperyalistleri ellerindeki yangın bombaları tükendiği için bombardımanlarına ara vermek zorunda kalmışlardı. Ama, bilindiği gibi bunu 6 Ağustos’ta Hiroşima’ya ve 9 Ağustos’ta Nagazaki’ye atom bombalarının atılması izleyecekti.

Yeri gelmişken burada, İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında Sovyetler Birliği’nin, ABD ve Britanya’nın tersine bağımsız bir stratejik bir hava bombardıman filosu oluşturmadığının ve Sovyet hava kuvvetlerinin daha çok taktiksel saldırı amaçları için kullanıldığının altını çizmek gerekir. Buna bağlı olarak Sovyet hava kuvvetleri, bombardıman uçaklarını ve diğer savaş uçaklarını asla kentleri ve sivil yerleşim yerlerini ayrımsız bir biçimde bombalamamışlardı. Yoksa, Kızılordu da Nazi Almanyası’nın, Japon militaristlerinin ve özellikle de Britanya ve ABD emperyalistlerin yaptığı gibi kentleri ve sivil yerleşim alanlarını uçaklar, füzeler ve ağır toplarla rastgele ve ayrım gözetmeksizin dövebilir, kendi asker kayıplarını önemli ölçüde azaltabilir ve örneğin Berlin’i almak için sokak sokak çatışarak 120,000 şehit vermezdi. Burjuva askeri tarihçileri Kızılordu’nun, emperyalist ordularınkinden temelden farklı olan bu yaklaşımını gözlerden saklamaya ve bunu, Sovyetler Birliği’nin yeteri kadar modern ve güçlü bir hava kuvvetine sahip olmamasıyla açıklamaya çalışıyorlar. Bu sözde gerekçenin hiçbir iler tutar yanı olmadığı bellidir. Tabii, bu temele ilişkin farklılığın esas nedeni siyasaldı; yani, sosyalist Sovyet devletinin savaşa yaklaşımının emperyalist devletlerin yaklaşımından tümüyle farklı olmasından kaynaklanıyordu. Kitleleri ve sivil halkı terörize etmeyi ve rakip devletlerin ekonomik altyapısını olabildiğince tahrip etmeyi hedefleyen emperyalist stratejik hava bombardımanından farklı olarak Sovyet hava kuvvetleri hemen hemen her zaman, Kızılordu ve Kızıl Donanmayla koordinasyon içinde ve askeri/ yarı-askeri hedeflere yönelik operasyonlar yapacak ve sivil can kaybını en alt düzeye indirecek biçimde örgütlenmiş ve buna uygun savaş taktikleri uygulamıştı.

13-14 Şubat 1945 Dresden

Tarihi kazananların yazdığı bilinir. Bu nedenledir ki, Nazi Almanyası’nın Londra’ya ve diğer Britanya kentlerine karşı yürüttüğü hava saldırıları çok geniş bir edebiyatın ve pek çok filmin konusu olurken, ABD ve Britanya’nın, özellikle 1943 yılının ikinci yarısından itibaren Alman ve Japon kentlerine karşı yürüttüğü son derece vahşi ve barbarca bombardıman adeta unutulmaya terkedilmiş gibidir. (Hatta, dünyada ilk ve tek örnek olmasına rağmen Hiroşima ve Nagazaki’nin atom bombalarına hedef olması olayı bile, günümüze kadar devam edegelen gizli bir emperyalist medya sansürüne tabi gibidir.) Oysa, ağır bombardıman uçaklarına sahip olmayan Luftwaffe’nin (=Alman hava kuvvetleri) Britanya’ya karşı 1940-41’de 9 ay boyunca sürdürdüğü bombardımanda ölenlerin sayısı 40,000’i ve yaralananların sayısı da 236,000’i ancak bulmuştu. Aşağıda da da görüleceği gibi, sadece Dresden’de bir gecede ölenlerin sayısı bundan kat kat fazlaydı. Savaşın tümü boyunca Londra’da hava bombardımanı sonucunda tahrip edilen alan 600 akr (=2,430,000 metrekare) dolayındayken, sadece bir gecede Dresden’de tahrip edilen alan 1,600 akrı (=6,475,000 metrekare) bulmuştu. O halde artık Dresden’in trajik öyküsüne dönebiliriz.

Şubat 1945’e gelindiğinde İkinci Dünya Savaşının sonuna iyice yaklaşılmıştı; Kızılordu Almanya sınırlarına varmış, Batılı bağlaşıklar Almanya topraklarına girmeye başlamışlardı. Almanya’nın doğusunda bulunan ve tarihsel-kültürel zenginliği nedeniyle “Kuzey’in Floransası” olarak da bilinen ve Zwinger müzesi, Frauenkirche katedrali gibi yapıtlarıyla ünlü Dresden’in 600,000 dolayında olan nüfusu, ilerleyen Kızılordu’dan kaçan Alman sivillerin de kente sığınmasıyla yaklaşık 1.2 milyona çıkmıştı. Kentte herhangi bir ciddi askeri hedef (askeri garnizon, cephane fabrikaları vb.) olmadığı için Dresden’e, daha önceki aylarda bir dizi Alman kentine yapılan türden büyük-ölçekli bir hava saldırısı yapılması beklenmiyordu. Bir-iki önemsiz hava saldırısı dışında kentin o güne kadar, ABD-Britanya hava saldırılarına hedef olmaması da bu kanıyı güçlendiriyordu. Dolayısıyla, o uğursuz günde, yani 13-14 Şubat 1945’de Dresden hemen hemen bütünüyle savunmasızdı: bu talihsiz kentte ne herhangi bir uçaksavar sistemi ve ne de yoğun hava bombardımanlarına dayanıklı sığınaklar bulunuyordu. Tüm askeri olanaklarını Doğu cephesine seferber etmiş olan Nazi savaş makinasının iyice güçten düşmüş olması ve Alman askeri makamlarının öncelikle korunması gereken bir kent olarak algılamaması nedeniyle 13 Şubat gecesi Dresden’de çok sınırlı sayıda Alman avcı uçağı dışında hiçbir savunma önlemi bulunuyordu.

Dresden sakinlerini gafil avlayan ilk saldırı dalgasını gece saat 10:09’da başladı ve 24 dakika sürdü. RAF’ne bağlı 244 Avro Lancaster uçağının attığı yangın bombaları Dresden’in iç kent denen bölgesinde bir yangın kasırgasına yol açtı. Birinci saldırıyı üç saatlik bir mola dönemi izledi. Bu aldatıcı mola, sığınaklara girmiş ve ilk saldırıdan kurtulmayı başarmış olanların ve yaralıların dışarı çıkmalarını, itfaiyenin ve yardım ekiplerinin harekete geçmesini sağlamak ve böylelikle ikinci saldırı dalgasında can kaybını daha da arttırmak için düşünülmüştü. (Bu arada, sığınaklarda bulunanların önemli bir bölümünün de havasızlıktan ya da aşırı sıcağın etkisiyle yanarak, köz haline gelerek ya da eriyerek yaşamını yitirdiğini anımsatmak gerekir.) Alevlerden kurtulmak isteyen onbinlerce insan Dresden’in Grosser Garten adlı yaklaşık 4 kilometrekarelik dev parkına toplanmıştı. RAF’ne bağlı 529 Lancaster uçağının katıldığı ikinci saldırı dalgası gece 1:22’de gene hiçbir uyarı olmaksızın geldi. Grosser Garten’ın tümünü kaplayan ve kentin diğer semtlerini de etkileyen yangın kasırgası, bir kaç dakika içinde onbinlerce insanı daha yakarak ve parçalayarak öldürdü. Daha sonraları görgü tanıkları, Grosser Garten’ı günlerce “süsleyen” insan vücudu parçaları, bisiklet kalıntıları, kökünden sökülmüş ve parçalanmış ağaç parçaları ve diğer nesnelerden meydana gelen korkunç yığınlardan söz edeceklerdi.

14 Şubat sabahı saat 10:30’da ise üçüncü saldırı dalgası geldi. 527 Amerikan Mustang uçağının oluşturduğu bu saldırı filosunun esas işlevi, bir önceki geceki cehennemi bombardımandan sağ olarak kurtulmayı başaranları yok etmekti. Savaşın son döneminde Dresden, savaşta yaralanan, sakatlanan onbinlerce sivil ve askerin barındığı ve tedavi gördüğü bir kent haline gelmişti. Gece gerçekleştirilen katliamdan kurtulanların yanısıra, hemşirelerin olağanüstü çabaları sonucunda binlerce hasta, yaralı ve sakat insan, Elbe ırmağının kıyısında toplanmıştı. ABD uçakları, işte bu geriye kalan, çoğu hasta, yaralı, yaşlı ve çocuk olan insanları da 38 dakika boyunca bombalamak ve makinalı tüfeklerle taramak suretiyle öldüreceklerdi. Bu arada, kentte sağ kalanlara yardım etmek için Dresden’e girmekte olan kurtarma araçları ve içindekiler de ABD saldırganlarının gazabından nasiplerini alacaktı.

Bombardımandan iki hafta sonra Dresden’i ziyaret eden bir İsviçreli gördüklerini şöyle anlatacaktı:

“Kopmuş kollar ve bacaklar, parçalanmış gövdeler ve bedenlerinden ayrılmış ve uzaklara savrulmuş kafalar görebiliyordum. Bazı yerlerde cesetler o denli yoğun bir biçimde yığılmışlardı ki, kopmuş kollara ve bacaklara basmamak için kendime geçebileceğim bir yol açmak zorunda kaldım.”

Mickey Z, 8 Şubat 2003’de, yani ABD ve suçortaklarının Irak’a saldırısından 1.5 ay kadar önce yazdığı “From Dresden to Baghdad” (=”Dresden’den Bağdat’a) adlı makalede 1.2 milyon insanın bulunduğu Dresden’e 700,000 adet bomba atıldığını ve kentin bazı yerlerinde ısının 1,000 derece santigrada çıktığının tahmin edildiğini belirttikten sonra bombardımanın yol açtığı yıkımı şöyle anlatıyordu:

“Dresdenlilerin yüzde 70’i ya havasızlıktan boğularak ya da bedenlerini kırmızıya ya da yeşile çeviren zehirli gazlardan etkilenerek öldüler. Aşırı sıcak bazılarının bedenlerini eriterek sakız gibi kaldırımlara yapıştırırken bazılarını da 90-120 cm. boyunda büzüşmüş ve kömürleşmiş cesetlere dönüştürdü. Temizleme ekipleri, olayın yakınlarındaki oyuklarda bulunan ‘insan çorbası’nın arasında yürümek için kauçuk tabanlı botlar giymek zorunda kalmışlardı. Başka bazı durumlarda ise, aşırı derecede ısınmış havanın kurbanları gökyüzüne doğru çektiği ve bunların cesetlerinin küçük parçacıklar halinde Dresden’in 24 km. uzağına kadar uzanan bir alana saçıldığı görüldü.”

Britanya ve ABD uçaklarının attığı 750,000 dolayında yangın bombasının, bir yangın kasırgası ve havayı giderek artan bir hızla yangının merkezine çeken bir yapay tornado yarattığını söyleyen tanınmış gazeteci Phillip Knightley sözlerini şöyle sürdürüyordu:

“Dresden’de, hızı 100 mile yaklaşan bir rüzgar, eşya parçalarını ve insanları, sıcaklığı 1,000 derece santigradı bulan yangın merkezine sürüklüyordu. Alevler tüm organik maddeyi, yanabilecek herşeyi yiyordu. Binlerce ve binlerce insan pişerek, yanarak ve havasızlıktan boğularak öldü. Ertesi gün ise Amerikan uçakları, sağ kalanlardan Elbe ırmağının kıyısında barınmaya çalışanları makinalı tüfeklerle taramak için geldiler.” ( , Londra, Quartet Books, 1975, s. 313)

R. H. S. Crossman ise, Kasım 1963’de Esquire dergisinde yayımlanan “Dresden’de Kıyamet” adlı yazısında şunları söyleyecekti:

“Binaların çatılarını söken, ağaçları, arabaları ve kamyonları havaya fırlatan ve aynı zamanda sığınaklardaki oksijeni emip alan ateş kasırgası binlerce ayrı yangını bir alev denizine dönüştürdü… İster maddi yıkım, isterse can kaybı ölçeği bakımından olsun, bu ‘konvansiyonel’ hava akını, bir kaç ay sonra onu izleyecek ve Japonya’ya karşı gerçekleştirilecek olan iki atom bombası saldırısından çok daha yıkıcı olmuştu. Dresden’in iç kentinde bulunan 28,410 evden 24,866’sı yıkılmış, tamamen tahrip olan alanın büyüklüğü 11 milkareyi bulmuştu…”

Dresden’in bombalanması sonucunda ne kadar insanın yaşamını yitirdiği konusunda net bilgiler yok. Bunun nedenleri arasında, çok sayıda kişinin cesetlerinin paramparça olmuş, yanmış, erimiş, hatta buharlaşmış olması ve savaşın sonuna yaklaşıldığı bu dönemde Dresden’e daha doğudaki savaş bölgelerinden kaçan çok sayıda mültecinin gelmiş olması. Dresden holokostu hakkında en kapsamlı incelemelerden birisini yayınlamış bulunan anti-komünist eğilimli İngiliz yazar David Irwing, 1963’de yayımlanan The Destruction of Dresden (=Dresden’in Yokedilişi) adlı kitabında, bombardımandan hemen sonra Nazi resmi makamlarının kentteki ölü sayısını saptamak için kapsamlı bir araştırma yapmak amacıyla oluşturduğu büronun başındaki Hanns Voigt’in ölü sayısını 135,000 olarak hesapadığını, ancak aynı amaçla çalışan başka bazı birimlerin ölü sayısına ilişkin tahminlerinin çok daha yüksek olduğunu aktardıktan sonra sözlerini şöyle sürdürüyordu:

“Hava akınlarından kısa bir süre sonra, Berlin’de hava akınları kurtarma ve yardım hizmetlerinden sorumlu yetkili makam, Dresden’de 120,000 ila 150,000 kişinin öldüğünü tahmin ederken, Wiesbaden’deki Federal İstatistik Bakanlığının kayıtlarına göre, saldırılardan hemen sonra Dresden’deki yerel yetkililer ölü sayısının 180,000 ila 220,000 olduğunu tahmin ediyorlardı.” (The Destruction of Dresden, Londra, Corgi Books, 1966, s. 225) Daha sonra yapılan bazı araştırmalar ise ölü sayısının 300,000 dolayında, hatta daha fazla olduğuna işaret etmektedir.

“Bombacı” –ve bazılarına göre de “kasap” lakaplı- Hava Mareşali Arthur Harris savaştan sonra kaleme aldığı otobiyografisinde, kendini aklamak için Dresden’in önemli bir savaş malzemesi üretim merkezi olduğunu (!) ileri sürdü. (Oysa hemen hemen tüm tarihçiler ve ciddi araştırmacılar bu savı yalanlamış bulunuyorlar.) Dahası o, bu barbarca eylemdeki rolünü küçültmek için kendisinden “çok daha önemli kişilerin” Dresden’e yapılacak saldırıyı “askeri bir gereklilik saydıklarını” belirtti. “Kasap” Harris’in yakınmasının belli bir gerçeklik payı taşıdığını söyleyebiliriz. Dresden holokostunun esas sorumlusu, şu ya da bu yetkili bireyden ziyade, kendi işledikleri savaş suçlarını, Nazi Almanyasının ve militarist Japonya’nın savaş suçlarının arkasına saklanarak aklamaya çalışan Britanya ve ABD emperyalistleridir. Ancak bu, genel olarak sivil hedeflere dönük stratejik bombardıman kavramının yaşama geçirilmesinde ve özel olarak Dresden’in vahşice bombalanmasında Britanya Başbakanı Winston Churchill’in ve başına geçirildiği Bombardıman Komutanlığının örgütlenmesinde özel bir rolü olan Mareşal Harris’in özel sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Komünizmin, işçi sınıfının ve ezilen halkların azgın düşmanı Churchill daha 1919’da savaş bakanlığında devlet sekreteri olarak görev yaparken, RAF’nin Irak’ta “dikkafalı Araplara karşı” kimyasal silah kullanma yolundaki talebini şöyle yanıtlamıştı: “Ben, uygarlaşmamış aşiretlere karşı zehirli gaz kullanımına kuvvetle taraftarım.” O sıralar henüz genç bir hava subayı olan geleceğin bombacı (ya da kasap) lakaplı hava mareşali Arthur Harris ise, “Onlar (yani Araplar ve Kürtler- G. A.) artık gerçek bombardımanın ne denli can kaybına ve maddi hasara yol açtığını iyi biliyorlar” diyordu. (Aktaran Mickey Z., “From Dresden to Baghdad”)

Neden Dresden?

Dresden’in böylesi korkunç bir saldırıya hedef olmasının nedeni asla, Britanya ve ABD yetkililerinin can çekişmekte olan Nazi savaş makinasına bir darbe indirme isteği değildi. Kentin kuzeyinde bulunan bir-iki kışlayla bazan Doğu cephesine asker ve malzeme nakli için kullanılan demiryolu istasyonunun bunca bombardımana rağmen herhangi bir zarar görmemiş olması da bunu gösteriyordu. Britanya ve ABD emperyalistleri, Dresden saldırısını haklı göstermek için birtakım gerekçelere sarılacaklardı elbet. Örneğin onlar, bu korkunç bombardımanın, Kızılordu’dan kaçan mülteciler arasında “kargaşa yaratmak” ve böylelikle sözümona Alman ordusunun Kızılordu’ya karşı girişebileceği bir harekatı engellemeyi amaçladığını ileri sürdülerse de, daha sonra bu kuşkulu bir açıklamanın arkasında durmadılar. Daha sonra ise, bu talihsiz kente yapılan saldırının Sovyet tarafının talebi üzerine gerçekleştirildiği (!) yalanını yaymaya çalıştılar. Ama, 4-12 Şubat tarihleri arasında toplanan Yalta Konferansı sırasında Churchill’in Sovyetlere, Kızılordu’nun ilerleyişini “kolaylaştırmak” için bazı Alman kentlerini bombalama önerisinin Stalin ve yardımcıları tarafından kabul edilmediği bilindiği için bu yalan da tutmadı. Zaten Mareşal Georgi Zhukov da anılarında Sovyetlerin böyle bir talepte bulunduğu savını yalanlamaktadır. ABD ve Britanya emperyalistlerinin bazı sözcüleri ise, Dresden holokostunu, Nazilerin işlediği çok daha korkunç savaş suçlarının arkasına saklanarak, bu suçları gerekçe göstererek aklamaya çalışacaklardı. Ne var ki, bu son gerekçeyi ileri sürenler, sözde demokrat Batılı emperyalistlerin 1939 öncesinde, faşist İtalya’nın, militarist Japonya’nın ve Nazi Almanyası’nın saldırgan politikasını desteklediklerinin, bu sonuncusunun Sovyetler Birliği’ne saldırması için ellerinden geleni ardına koymadıkları ve ABD ve Britanya’nın daha İkinci Dünya Savaşı sona ermeden Alman ve Japon savaş suçlularıyla sosyalist Sovyetler Birliği’ne karşı bir ortak cephe kurdukları gibi gerçeklerin unutulduğunu sanıyorlar. Tabii, yukardaki gerekçelerin hiçbiri gerçeği yansıtmıyordu. Zaten Dresden holokostundaki sorumluluğunu gizlemeye çalışan Churchill de, olaydan nisbeten kısa bir süre sonra, yani 28 Mart 1945’de, Mareşal Harris’e gönderdiği bir memorandumda,

“Bana öyle geliyor ki, Alman kentlerini sadece terörü arttırmak için bombalama konusunun gözden geçirilmesinin zamanı gelmiştir” diyecek ve bir anlamda suçunu dolaylı bir biçimde de olsa itiraf edecekti.

Tek tümceyle anlatmak gerekirse, Dresden holokostunun amacı, Almanya’nın kapısına dayanmış ve Dresden’in 70 kilometre yakınına gelmiş olan Kızılordu’ya gözdağı vermek, Moskova’daki “barbarlara”, artık bitmek üzere olduğu belli olan savaştan sonra kurulacak “düzen”in gerçek efendilerinin kimler olacağını göstermekti. Bir kaç ay sonra, ABD emperyalistleri, kolu kanadı kırılmış ve teslim olmak üzere olan Japonya’ya gene aynı amaçla iki atom bombası atacaklardı.

RAF’nin bir iç memorandumunda söylenen ve yalanla gerçeği birarada barındıran şu sözler, Dresden’in bombalanmasının gerçek amacı hakkında bir ipucu veriyordu: “Saldırıların amacı, düşmanı canının en çok acıyacağı yerinden vurmak, kentin ileri harekatlar için kullanılmasını önlemek ve bu arada oraya vardıklarında Ruslara, Bombardıman Komutanlığının neler yapabileceğini göstermektir.”

Aralarında R. H. S. Crossman’ın bulunduğu bir dizi burjuva yazar ve araştırmacı da aynı kanıdadır. Crossmann, “Dresden’de Kıyamet” adlı yazısında, Dresden bombardımanının, Kızılordunun 12 Ocak 1945’de bütün cephe boyunca saldırısına yeniden başlayacağını duyurması ve Prusya ve Silezya’ya doğru ilerlemeye başlamasının ardından gerçekleştirildiğini belirttikten sözlerini şöyle sürdürüyordü:

“… Sir Winston (yani Churchill- G. A.), Kızılordu’nun Doğu Avrupa’yı ele geçirmesi ve Almanya’nın içlerine doğru ilerlemesinin yarattığı etkiyi bir biçimde gidermek gerektiğini düşünüyordu. Ama nasıl? Bu sorunun yanıtı besbelli, Kızılordu’ya Batı’nın askeri gücünün gösterilmesiydi.”

Gerçekten de, Dresden bombardımanından bir ay kadar önce Kızılordu 12 Ocak’ta Nazi savaş makinasının kalıntılarına karşı tüm cephe boyunca büyük bir saldırı başlatmıştı. Aslında Kızılordu’nun bu harekatı bir yerde, Wehrmacht‘ın (=Alman ordusu) Aralık 1944’de Belçika’nın Ardenler bölgesinde ABD ve Britanya kuvvetlerine ağır darbeler indiren operasyonuna verilmiş bir yanıttı. Batıya doğru ilerleyişini sürdürmekte olan Kızılordu bu harekata, Alman karşı-saldırısı sonucunda güç durumda kalan ve 76,000 asker yitiren ABD ve Britanya kuvvetlerini rahatlatmak için ve gereken hazırlıkları tam olarak yapamadan girişmişti. Sözkonusu harekatın tarihi, Churchill’in 6 Ocak 1945’de Stalin’e yolladığı bir haber üzerine öne alınmıştı. Britanya Başbakanı bu mesajında şöyle diyordu:

“Batı’daki çarpışmalar çok sert geçiyor… Ocak ayı içinde Vistüla cephesinde ya da başka bir yerde büyük bir Rus saldırısının yapılabileceğini hesaba katıp katamayacağımızı ve değinmek istediğiniz diğer hususları bana iletirseniz size minnettar olacağım… Bu konuyu ivedi görüyorum.” (Correspondence Between the Chairman of the Council of Ministers of the U.S.S.R. and the Presidents of the U.S.A. and the Prime Ministers of Great Britain During the Great Patriotic War, Moskova, Foreign Languages Publishing House, 1957, Cilt 1, s. 294)

Kızılordu, Stalin’in Churchill’e verdiği yanıtta belirttiği tarihten de beş gün önce, 12 Ocak 1945’te başlattığı saldırıyla Alman kuvvetlerini bir kez daha ağır bir bozguna uğratacak ve ABD-Britanya kuvvetlerini rahatlatacaktı. Sovyet Genelkurmay Başkan Yardımcısı Aleksey Antonov’un verdiği bilgilere göre, 18 gün içinde Sovyet kuvvetleri Batı’ya doğru 500 km., yani günde ortalama 28 km. ilerlemiş ve 400,000 Alman askerini öldürmüş ya da tutsak almış ve böylece Batılı bağlaşıklar üzerindeki baskıyı büyük ölçüde hafifletmişti. Kızılordu’nun harekatının başlamasının ardından Churchill, 17 Ocak 1945’de Stalin’e ilettiği bir başka mesajda şunları söyleyecekti:

“Doğu Cephesinde başlattığınız dev saldırı için Majesteleri Hükümeti adına ve yüreğimin derinliklerinden teşekkür ve tebriklerimi sunuyorum.” (Adıgeçen kitap, s. 300)

Ancak bu azılı anti-komünistin tatlı sözleri kimseyi aldatmamalıdır. ABD ve Britanya emperyalistleri, Wehrmacht’ı Moskova, Leningrad ve Stalingrad önlerinden Almanya sınırlarına kadar ağır darbeler indirerek kovalayan Kızılordu’nun bu operasyonu da başarıyla gerçekleştirmesinden rahatsızdılar. Bu bağlamda, Dresden holokostunun; Britanya, ABD ve Sovyetler Birliği’nin aralarındaki işbirliğini ve artık ortaya çıkmaya başlamış olan görüş ayrılıklarını tartıştığı ve Avrupa’da savaş sonrası oluşacak olan güç dengelerini ele aldığı Yalta Konferansının (4-12 Şubat 1945) bitişine denk gelmesinin de bir rastlantı olmadığının altı çizilmelidir. Almanya-Japonya-İtalya faşist blokunun yenilgiye uğratılmasına paralel olarak güç dengeleri hızla değişiyor, kapitalist-emperyalist sistemi işçi sınıfı ve ezilen halklara, demokrasi ve sosyalizm güçlerine karşı savunma görevi ABD emperyalistlerine geçiyor ve İkinci Dünya Savaşı yıllarında “demokratik” emperyalist devletlerle sosyalist Sovyetler Birliği arasında oluşan geçici ve çelişmeli birlik kendi karşıtına dönüşüyordu. Bunun en çarpıcı kanıtlarından biri, geçtiğimiz yıllarda gizliliği kaldırılan İngiliz belgelerinin ortaya çıkardığı Operation Unthinkable (=Akla Bile Gelmeyecek Harekat) idi. Sözkonusu belgeler Churchill’in, 1945 Nisanının başında bu operasyonun ivedi olarak yürürlüğe konması direktifini verdiğini ortaya koyuyordu. Buna göre, Avrupa’da bulunan ABD, Kanada, Britanya birlikleri, Polonya Sefer Kuvveti ve silahsızlandırılmış durumda Danimarka’nın güneyinde ve Almanya’nın Schleswig-Holstein eyaletinde bekletilen Wehrmacht birlikleri 1 Temmuz 1945’de Kızılordu’ya karşı ortak bir saldırıya geçeceklerdi. Daha sonra, her nedense bu plan yürürlüğe konmayacak ya da konamayacaktı. Ama, Dresden’i hedef alan emperyalist terör, bu harekat planının özünü ya da temelini oluşturan düşünce ve yaklaşımların, daha Nazi Almanyası ve bağlaşıkları teslim olmadan uygulamaya konduğunun verilerinden sadece biriydi.

ABD ve Britanya’nın Dresden’de dev bir güç gösterisi yaparak Sovyetler Birliği’ni korkutmayı amaçladığı tezini benimseyenlerden Rus tarihçisi Valentin Falin ise şöyle diyordu:

“Onlar (ABD ve Britanya- G. A.) Nisan 1945’de Potsdam ve Oranienburg’u yokettiklerinde bunun pilotların hatası olduğunu söylediler. Aslında pilotlar Luftwaffe karargahının bulunduğu Zossen’i hedef almış, ama nasıl olduysa hedefi tutturamamışlardı. Bu, Bağlaşıkların bir çok kez kullandığı, klasik bir ‘kaçamak ifade’ idi. Oranienburg, Almanların uranyum laboratuarlarını barındırdığı için (Başkan Roosevelt’in kurmayı emekli general George- G. A.) Marshall ve (Amerikan amiralı William – G. A.) Leahy’nin buyrukları üzerine bombalanmıştı. Onlar; laboratuarın, personelin ve donanım ve materyalin Sovyetlerin eline geçmemesi için kenti tuzla buz etmişlerdi.”

Sonsöz Yerine

Dresden holokostunu incelemek, sadece tarihin unutulan/ unutturulan bir sayfasını yeniden açmak anlamına gelmiyor. Gelmiyor, çünkü İkinci Dünya Savaşının ardından Hitler Almanyasının, Japon militarizminin ve İtalyan faşizminin izinden yürümeye koyulan ABD emperyalizmi dünya işçi sınıfı ve halklarına bir dizi yeni Dresden’ler yaşattı ve yaşatıyor. Bunun en önemli örneklerinden ikisi, Yanki haydutlarının Kore ve Vietnam halklarına karşı uyguladıkları ağır savaş suçları ve bu ülkelerde gerçekleştirdikleri jenosid düzeyine yaklaşan kitlesel katliamlardır.

Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığının 21 Mart 1999’da yayımladığı memorandumda verilen bilgilere göre Haziran 1950-Temmuz 1953 dönemini kapsayan Kore Savaşı sırasında ABD kuvvetleri, napalm, zehirli gazlar ve biyolojik silahların da kullanıldığı hava bombardımanlarında ve savaş gemilerinden açılan top ateşiyle milyonlarca sivili katletti. Bu savaş sırasında ABD kuvvetlerinin komutanı General Douglas MacArthur, ABD Hava Kuvvetlerine verdiği buyrukta, Çin sınırında bulunan Yalu ırmağının güneyindeki “bütün ulaşım ve iletişim araçlarının, bütün tesislerin ve fabrikaların, kentlerin ve köylerin” bombalanması istemişti. Özellikle napalm ve yangın bombalarının kullanıldığı kitlesel bombardımanlar sonucunda Kore’de 2.5 milyon dolayında sivilin öldüğü tahmin ediliyor. Gizliliği kaldırılan ve 1 Ekim 1999’da USA Today’de ve 29 Aralık 1999’da The New York Times’ta yayımlanan ABD Hava Kuvvetleri belgeleri, Koreli “siviller”in “kasıtlı bir biçimde” tarandığını ve bombalandığını kanıtlıyordu.

Hindiçini halklarına karşı sürdürdüğü barbarca saldırıdaysa ABD emperyalist teröristleri Vietnam, Laos ve Kamboçya’ya 8 milyon ton bomba, 400,000 ton napalm ve tarım alanlarını tahrip etmeye ve ormanları yapraksızlaştırmaya yarayan 68,000 metreküp Agent Orange attılar. Bu devlet terörizmi şampiyonlarının, 1961-1975 yılları arasında Vietnam’da kentleri ve diğer yerleşim alanlarını görülmemiş bir vahşetle ve uluslararası anlaşmalarca yasaklanmış silahları kullanarak bombalaması sonucunda 1 milyonu asker (Vietnam Halk Ordusu mensubu ya da Ulusal Kurtuluş Cephesi savaşçısı) olmak üzere 3 milyon dolayında Vietnamlının yaşamını yitirdiği tahmin ediliyor.

Daha da önemlisi, binlerce ve binlerce nükleer ve termonükleer silaha, devasa bir konvansiyonel silah stoğuna sahip bulunan ve elindeki bu cehennemi kitlesel terör araçlarını sürekli olarak arttıran ve modernleştiren ABD emperyalistleri yeni Dresden’ler, yeni Hiroşima’lar yaratmaya hazır ve istekliler. Onlar bugün de bir yandan Irak ve Afganistan halklarını katlederken, bir yandan da İran ve Suriye halkları başta gelmek üzere dünya halklarını tehdit etmeye devam ediyor, tüm dünyayı nükleer bir cehenneme çevirmeye hazırlanıyorlar. Bu, elebaşılığını ABD’nin yaptığı ve dünyayı yokoluşla tehdit eden kapitalist-emperyalist terör çetelerine karşı militan ve anti-emperyalist bir barış hareketinin geliştirilmesinin ne denli gerekli ve yaşamsal bir önem taşıdığını gösteriyor. Tabii bunun pasifizmi öğütlemek ve yüceltmek ve devrimci savaşları reddetmek anlamına gelmediği bellidir. Filistin’de, Irak’ta ve Afganistan’da olduğu gibi ezilen sınıfların ve halkların emperyalist vahşet ve barbarlığı karşı direnişi de son derece büyük önem ve değer taşımaktadır. Lenin, Ağustos 1915’te kaleme aldığı “Sosyalizm ve Savaş” adlı yazısında şöyle diyordu:

“Sosyalistler, halklar arasındaki savaşları daima barbarca ve canavarca bularak kınamışlardır. Ancak, bizim savaşa karşı tutumumuz burjuva pasifistlerinin ve anarşistlerin tutumundan farklıdır. Her şeyden önce biz, birincilerden bir yanda savaşlar ile öte yanda ülke içindeki sınıf savaşımı arasındaki kopmaz bağı anlamakla, sınıflar ortadan kaldırılmadan ve sosyalizm kurulmadan savaşların ortadan kaldırılmasının olanaksızlığını anlamakla ve iç savaşların, yani ezilen sınıfın ezen sınıfa, kölelerin köle sahiplerine, serflerin toprak ağalarına, ücretli işçilerin burjuvaziye karşı verdikleri savaşların haklılığını, ilericiliğini ve zorunluluğunu bütünüyle kabul etmekle ayrılırız.” Demek oluyor ki, kapitalist-emperyalist canavara belirleyici ve sonal darbeyi ancak Marksizm-Leninizmle silahlanmış öncü müfrezesinin yönettiği ve sadece faşizmi ve emperyalizmi değil kapitalizmi ve bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki egemenliğini ortadan kaldırmayı da hedefleyen işçi sınıfı vurabilecektir. Başta ABD işçi sınıfı gelmek üzere dünya işçi sınıfı ve halkları tarafından durdurulana, silahsızlandırılana, devrilene ve yargılanarak cezalandırılana kadar ise Beyaz Saray ve Pentagon’a çöreklenmiş neo-faşist ve militarist kliğin başını çektiği ABD tekelci burjuvazisinin sömürü ve terörü tüm emekçi insanlığın başında bir Demokles kılıcı gibi sallanmaya devam edecektir.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: