“Paris Ayaklanması” ve Ülkemiz Solundaki Yankıları

Garbis Altınoğlu, 26-27 Kasım 2005

Gerek dünyanın başka yerlerindeki ve gerekse Türkiye’deki devrimci grup ve kişilerin ezici çoğunluğu, 27 Ekim’de, yani bundan bir ay önce, polisten kaçan iki Kuzey Afrikalı gencin elektriğe kapılarak ölmelerinin ardından Paris’in banliyölerinde patlak veren ve daha sonra Fransa’nın başka kentlerine de yayılan ve daha çok araba yakma biçimini alan olayları, genel olarak oldukça subjektif bir tarzda değerlendirdiler. Bu subjektif değerlendirme, genellikle varoşların yarı-proleter ve lumpen-proleter nitelikli gençliğinin adeta tümüyle kendiliğinden-gelme bir nitelik taşıyan eylemini idealize etme, bu gençliğe halihazırda sahip olmadığı bir devrimci nitelik yükleme biçimini aldı. Doğal olarak bu abartma furyası, Fransız burjuvazisi ve devletinin göreli istikrar ve gücünü ve bir dizi devrim ve devrim girişimi içinde oluşmuş sınıf bilinci ve deneyimini küçümseme biçimini de aldı. Oysa özellikle, önüne kapitalist-emperyalist sistemi yıkma, bir sınıfın bir başka sınıfı ezdiği ve sömürdüğü kapitalizmin yerine sosyalizmi ve giderek komünizmi geçirme savıyla ortaya çıkan grup ve kişilerin, gerçekliğe diyalektiksel ve tarihsel materyalizmin ışığında dosdoğru ve cesaretle bakma, onu objektif olarak algılama ve bu somut gerçeklikten hareketle politika oluşturma ve tarih yapmaya girişme yükümlülüğü var. Ama ne yazık ki, sınıf düşmanını ve kapitalizmi yeterince tanımaktan uzak olan Türkiye devrimci hareketinin bileşenlerinin çoğu en ciddi sorunlara bile bir ajitatör edasıyla yaklaşma, bilimsel analizin yerine ajitasyonu geçirme alışkanlığından, yani ilkellikten bir türlü yakalarını kurtaramamış durumdalar.
Kapitalist-emperyalist sistemin yaşadığı çürümeye rağmen, bazı istisnalar bir yana bırakılacak olursa en azından 1980’lerin sonlarından bu yana, işçi sınıfının ve diğer emekçilerin devrimci kitle hareketi ülke, bölge ve dünya çapında görece zayıf bir konumda kalmaya devam ediyor; dünya komünist hareketinin ve sosyalizmin kitleler katındaki etkisinin en düşük düzeylerde seyrettiği bu dönemde anti-emperyalist direnişler, eskiden olduğu gibi Marksist-Leninist ya da “Marksizm-Leninizmden esinlenmiş/ etkilenmiş” grupların değil, İslami ve/ ya da burjuva ve küçük-burjuva milliyetçi eğilimli grupların önderliği altında sürdürülmekte. Dolayısıyla, büyük devrimci kitle hareketlerinin oldukça seyrek gözüktüğü koşullarda, devrim özlemi taşıyan grupların ve insanların “Paris ayaklanması” karşısında heyecana kapılmalarını ve böylesi subjektif değerlendirmeler yapmalarını anlayabilir, hatta bir yere kadar meşru da görebiliriz. Ancak, bu subjektif ve anti-Marksist anlayışlarla bir devrime önderlik etmek şöyle dursun, ortaya çıkan kitle hareketleri üzerinde herhangi bir anlamlı etki oluşturulamayacağı gibi, bu hareketlerin peşinden sürüklenmek, onların basit bir eklentisi derekesine düşmek kaçınılmaz olur. Kendine güvenen ve adına layık bir proleter devrimci öncü, sömürülen ve ezilen kitlelerin devrimci eylemini ve cüretini elbette alkışlamalı ve desteklemelidir; ama o, bu kitlelerin eyleminin siyasal içeriğini doğru değerlendirebilecek bir kavrayış düzeyine, onların hatalarını, yanılsamalarını ve –son Paris örneğinde olduğu gibi- siyasal gericiliğin değirmenine su taşımaya yatkın taktiklerini ve eylem metotlarını açıkça eleştirebilecek cesarete de sahip olmak zorundadır. Ne var ki, Marksizmin oldukça yüzeysel bir biçimde kavrandığı ülkemizde proletaryayı ve diğer emekçileri idealize etme ve onlara kendiliğinden-gelme bir devrimcilik yükleme ve devrimci öncünün misyonunu gözardı etme, yani kendine herhangi bir rol biçmeme tutumu son derece yaygındır. Bu, yer yer devrimci iradeye yapılan abartılı vurgulara rağmen böyledir.
Öte yandan, Türkiye devrimci hareketinin bileşenlerinin ezici çoğunluğu Marksizmi/ Marksizm-Leninizmi kendisine referans aldığını ileri sürer; ama sıra Marksist analizler yapmaya, pratikte Marksist taktikler izlemeye ve Marksizmin gereklerini yerine getirmeye gelince, yıllardır yazılıp çizilenler ve söylenenler bir anda unutuluverir; işçi sınıfının yerine kolaylıkla ne idüğü belirsiz bir varoş devrimciliği geçiriliverir. Son “Paris ayaklanması”nın, kökü derinlerde yatan bu hastalığın bir kez daha depreşmesine vesile olduğunu gördük. İşçi sınıfından kopukluk ve küçük-burjuva devrimciliğiyle karakterize edilen Türkiye devrimci hareketinin yıllardır yaşamakta olduğu ve onu yokoluşun eşiğine getirmiş bulunan tasfiyecilik ve onun görünümlerinden biri olan kendiliğinden-gelmeliğin önünde kölece boyun eğme ya da kuyrukçuluk, Paris olayları karşısında ortaya konan tepki ve değerlendirmelerde kendisini bir kez daha göstermiş bulunuyor. Bir kaç örnek üzerinde duralım:
“Bugün Paris’ten başlayan isyan, 19. yüzyıldaki mücadele ile önemli farklılıklar taşımaktadır. Ancak, Fransa’dan başlayan diğer hareketler ile bu isyanın bir ortak yönü vardır ki o da sömürüye, yoksulluğa, sefalete karşı sistemi hedef alan bir içerik taşımasıdır” (Evrensel gazetesi yazarlarından Özgür Müftüoğlu’nun, “İsyanlar şehri Paris” başlıklı yazısından)
“Bir kıvılcımın bile Paris’i, Fransa’yı, kısmen de olsa Avrupa’yı yangın alanına çevirmesi ise isyana yol açan sorunların had safhaya ulaşmasının göstergesi” (Kızıl Bayrak’ın 19 Kasım 2005’ tarihli sayısında yayımlanan “Fransa’da isyan dinamikleri yerli yerinde duruyor” başlıklı yazıdan)
“Ama Fransız Cumhuriyeti, Fransız burjuva sistemi ağır bir yara almış durumda, ve bunun devrimci onuru da paryaların, baldırı çıplakların göğsünde parıldıyor” (İşçi Cephesi adlı Trotskist grubun “Fransa’da baldırıçıplaklar ayaklanması” başlıklı yazısından)
“kapitalistlere korku salan bir büyülü Paris İsyanı…. kapitalizm… bu isyanı anlamakta ve bastırmakta ‘çaresiz’ kaldı.” (Yüksel Akkaya’nın, http://www.sendika.org’da/ yayımlanan “Paris’i yıkmayan ‘isyana ben isyan demem!..” adlı yazısından)
“Fransız yoksulları, emperyalizmin kendilerine onyıllardır reva gördüğü ekonomik, siyasi, kültürel, fiili şiddete; aynı şiddetle cevap verme özlemiyle yanıp tutuşmaktadırlar. Bu, siyasi ve ideolojik kanallarına -en azından yansıyan bilgiler dahilinde- henüz akamamış, ama özünde sınıfsal bir öfkenin ifadesidir.” (Yürüyüş’te yayımlanan 10 Kasım 2005 tarihli “Fransa ve Yoksulların Tercümanı Olabilmek” başlıklı yazıdan)
“İsyan ateşiyle dolu savaşkan varoş gençlerinin yeri enternasyonalist komünizmin saflarıdır.” (Marksist Tutum adlı Trotskist grubun “Devrimci Marksizmle Aydınlan Bolşevizmle İlerle!” adlı yazısından)
“Okulu, hastanesi, çalışacak işi kıt, karakolu, mafyası bol bu mahalleler, devrimci bir kitle hareketinin ocaklarına dönüştü. Ezilen göçmenler, on yılların biriktirdiği öfke ve nefreti bir kez eyleme döktüklerinde, önünde durulmaz bir nehir gibi aktılar… Göçmenlerin devrimci kitle şiddeti dalgası, emperyalist Avrupa’nın yüreğini ağzına getirdi, tir tir titretti. Kurulu düzen, hiçbir şeyi olmayanların yıkıcı gücü karşısında sarsıldı.” (Atılım gazetesinin “Kardeşim! Göreceksin Devrim Olacak” adlı yazısından)
Bu cepheye, “Paris’te Bir Hayalet dolaşıyor!” başlıklı yazısıyla ÖDP Genel Başkanı Hayri Kozanoğlu da katıldı. Marks ile Engels’in, Komünist Manifestosu’nun girişindeki “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor-Komünizm hayaleti” biçimindeki anlatımına göndermede bulunan Kozanoğlu yaptığı açıklamada, “Paris’in varoşları ayakta!” diyordu.
Daha da çoğaltılabilecek bu örnekler, ülkemizde yaşanan bunca deneyime rağmen Türkiye devrimci hareketinin büyük bir bölümünün, kendiliğinden-gelmeliğe boyun eğme hastalığından ve kolay devrim hayallerinden kurtulamamış olduğunu belgeliyor. Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da yıllardır pompalanan bu “sol” görünümlü kolay devrim hayallerinin katı gerçeğin duvarına çarptıktan sonra nasıl özüne döndüğünü ve karamsarlık, tasfiyecilik ve tükeniş olarak karşımıza dikildiğini, özellikle son yıllarda yeterince görmüş bulunuyoruz. Ne yazık ki bazıları, Paris olaylarının ardından hala bu söylemi yinelemeye, aynı traji-komediyi sahnelemeye cüret edebiliyorlar.
Lenin, gerilla savaşı konusunu ele aldığı “Gerilla Savaşı” adlı yazısında, bu eylem biçiminin “sosyalizmin aydınlatıcı ve örgütleyici etkisiyle yüceltilme”si gerektiğini söyledikten sonra bu koşul hakkında şunları söylüyordu:
“Ve bu sonuncu koşul olmaksızın, burjuva toplumu içindeki savaşımın tüm, kesinlikle tüm savaşım yöntemleri, proletaryayı, altında ve üstündeki proleter olmayan çeşitli katmanlarla yakın ilişkiye sokar ve olayların kendiliğinden akışı içine bırakılırsa yıpranır, bozulur ve rezilleşir.” (Marks, Engels, Marksizm, Ankara, Sol Yayınları, 1990, s. 140) Gerçekten de, kendi semtlerinde yaşayan diğer yoksul emekçilerin arabalarını yakan, onların evlerine, okullarına, çocuk yuvalarına, hatta dinsel tapınaklarına saldıran Paris banliyö gençliğinin eylemini devrimci bir eylem gibi görmek ve göstermek, ya da bu eylem biçiminin görünüşteki radikalliğinin etkisiyle kendinden geçmek; sınıf savaşımının yasalarından ve Marksizm-Leninizmden habersiz olmak anlamına gelir. Hele, 1789, 1830, 1848, 1871, 1944, 1968 devrimci ayaklanma ve direnişlerinin deneyimlerinin birikimini taşıyan Fransız tekelci burjuvazisinin, bu son “ayaklanma”dan ürkeceğini, paniğe kapılacağını sanmak, kapitalizmi zerrece tanımamış ve son 200 yılın sınıf savaşımları tarihinden hiçbir şey öğrenmemiş olmak anlamına gelir. Bazılarının sandığı gibi bu son Paris olayları ne Fransız (ve Avrupa tekelci) burjuvazisini tir tir titremiş, ne de onun yüreğini ağzına getirmiştir. Tam tersine, Fransız hükümeti, banliyö gençliğinin hedefsiz ve bilinçsiz şiddet eylemlerine pek fazla müdahale etmemeyi yeğlemiş, hatta bu eylemlerin uzamasından pek de rahatsız olmamıştır. Böyle davranmakla o, iki gencin ölümünün ve onun hemen ardından başlayan protesto eylemlerinin kamuoyunda yarattığı sempati ve dayanışma havasının eylemcilerin kendi elleriyle yokedilmesini sağlamış ve devrimci öncüsünden ve sosyalist bilinçten yoksun Fransız işçi sınıfının ana gövdesiyle Kuzey Afrika kökenli gençler ve emekçiler arasındaki mesafeyi daha da genişletmiştir. Öte yandan o, bu fırsattan yararlanarak 1955’ten bu yana uygulanmayan bir yasaya dayanarak valilere bölgelerinde sokağa çıkma yasağı koyma hakkı tanımış ve ardından terörle savaşım yasasını sertleştiren bir yasa tasırısını tartışmaya başlamış, böylece Fransız işçi sınıfıyla önümüzdeki dönemde girişeceği sınıf savaşımları için mevzilerini bir ölçüde pekiştirmiştir. (1) Dahası, Fransız (ve ABD) burjuva medyası, eyleme geçen Kuzey Afrikalı gençlerin Arap ve Müslüman kimliğini öne çıkarmak ve Fransız halkının sömürgeci ve İslam-karşıtı önyargılarını kaşımak suretiyle, Paris’in özel olarak ABD ve ortaklarının, Suriye’ye ve İran’a karşı izlediği saldırgan politikaya ve genel olarak bu şer ekseninin İslam halklarına karşı giriştiği

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: