Bir Kürt-Türk Çatışmasına Doğru ya da Öcalan’ın Dönüşü

Garbis Altınoğlu, 18-20 Aralık 2005
(Düzeltilmiş ve genişletilmiş metin, 5 Ocak 2006)
Giriş
2005 yılı içinde Türkiye’de ve bölgede yaşanan bir dizi gelişme Türk egemen sınıflarının, önümüzdeki aylarda “Kürt sorunu”nun çözümü konusunda şu ya da bu doğrultuda daha radikal adımlar atmak zorunda kalacaklarını, hatta bunu yapmaya başladıklarını gösteriyor. ABD’nin Irak’a müdahalesinin sonuçları; onların, Güney Kürdistan’da oluşan Kürt devletini tanımama, hatta savaş nedeni sayma politikalarında diretmelerini olanaksız hale getirmiş bulunuyor. Bu gelişme, onların Türkiye Kürdistanı’nda uygulayageldikleri geleneksel inkar, devlet terörü ve zorla assimilasyon politikalarının sürdürülmesini de neredeyse olanaksız hale getirmektedir. Bu yolda yürümekte devam etmeleri halinde korktuklarını ileri sürdükleri başlarına gelecek ve Türkiye Kürdistanı’nın Türkiye’den kopuş süreci başlayacaktır; hatta belki de başlamıştır bile.
Nisan 2005’de kaleme aldığım “Bir Kürt-Türk Çatışmasına Doğru mu?” başlıklı yazımda şöyle demiştim:
“Egemen sınıfların geçmişte Kürt halkına uyguladıkları zulüm ve katliamlara, bugün bile bu halkın en temel haklarını tanımamak için görülmemiş bir inat ve direnç sergilemelerine ve Irak’ta fiilen bir Kürt devletinin kurulmuş olmasına rağmen Türkiye’deki Kürt halkının, ayrılma ve ayrı bir devlet kurma yönünde güçlü bir talebi bulunmuyor. Bunda, hem ekonomik ve sosyal faktörlerin, hem de PKK/ KADEK/ Kongra Gel’in başını A. Öcalan’ın çektiği ‘Türkiyeci’ kanadının tutumunun rolü olmuştur…
“Ancak, şoven Türk burjuvazisinin Kürt halkının son derece alçakgönüllü taleplerini reddetmekte diretmesi ve daha da kötüsü bayrak provokasyonunun simgelediği ruh hali ve yaklaşımı sürdürmesi, yani Kürt halkını bir bütün olarak hedef almaya ve adeta düşman göstermeye devam etmesi (‘sözde vatandaşlar’ söylemi); ayrılıkçı eğilimleri tetikleyebilir ve Türk gericiliğinin en büyük korkularının gerçek haline gelmesinin, Türkiye’nin bölünmesinin yolunu açabilir.” Gidişatın gerçekten de o doğrultuda olduğu, Ermeni jenosidi sonrasında bir İttihat ve Terakki subayının dediği gibi “Zo’lardan (=Ermeniler) sonra sıranın Lo’lara (=Kürtler) geldiği anlaşılıyor.
Gerilim tırmanıyor
Nisan ayında yukardaki satırların yazıldığı günlerden bu yana yaşananlar pek de şaşırtıcı olmadı. “Bayrak krizi”ni, Türk “güvenlik” kuvvetleriyle HPG gerillaları arasındaki çatışmaların yer yer yoğunlaşarak sürmesi, Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ün 5 Ağustos’ta, Hakkâri’nin Şemdinli ilçesinde beş askerin uzaktan kumandalı bir bombanın patlatılmasıyla yaşamlarını yitirmesi olayına değinirken, PKK’ya karşı ‘kısıtlanmış yetkilerine rağmen’ mücadeleyi sürdürdüklerini belirtmesi, Batı’da Kürt emekçilere karşı girişilen ve bazıları ölümle sonuçlanan saldırılar, HPG’nin, Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın 10 Ağustos’ta barış ve ateşkes talebinde bulunan aydınlarla görüşmesinin ve 12 Ağustos’ta Diyarbakır’ı ziyaret etmesinin ardından 20 Ağustos’ta ilan ettiği –ve daha sonra AB ile üyelik görüşmelerinin başlayacağı 3 Ekim’e kadar uzattığı- bir aylık tek yanlı ateşkes sırasında Türk ordusunun herhangi bir pozitif adım atmak bir yana saldırıları tırmandırması, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın 30 Ağustos’ta “Türkiye’nin Filistin haline getirilmek isten”diği yolundaki sözleri, (1) 5 Eylül’de DEHAP’ın örgütlediği Gemlik yürüyüşü sırasında polisin saldırgan tutumu/ Bozöyük’te MHP’li faşistlerin eylemcileri linç etme girişimleri, Türk devletinin, esas olarak Kürt halkını hedef alan kontrgerilla tarzı bir kitlesel sivil faşist örgütlenme oluşturmaya giriştiğinin ortaya çıkması (2) izledi. Onları ise, Hakkari ve ilçelerinde, kabaca 1 Eylül’de başlayan ve 9 Kasım’da Şemdinli’de meydana gelen ve iki kişinin ölümüne yol açan patlamayla doruk noktasına ulaşan bombalamalar, 16 Kasım’da Yüksekova’da, Şemdinli’deki olayları protesto eden 3,000’i aşkın göstericiye “güvenlik” kuvvetlerinin ateş açması sonucunda üç kişinin ölmesi, 17 Kasım’da üç göstericinin cenazelerinin 10,000 kişinin katıldığı bir törenle kaldırılması sırasında iki F-16 uçağının Yüksekova üzerinde alçak uçuş yapması. Bütün bunlar, AKP hükümetinin kısmen farklı söylemlerine rağmen, başını askeri kliğin çektiği egemen sınıfların, esas itibariyle bir gerilimi tırmandırma stratejisi izlediğini gösteriyordu.
Zaten, 24 Ekim’de yapılan MGK toplantısında kabul edilen yeni Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde,
“Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş esası, tek devlet, tek ulus, tek bayrak, tek dildir”.
“Türkiye’de Türkçe’den başka hiçbir dil, eğitim-öğretim kurumlarında okutulamaz. Bu temel bir ilkedir.”
“… Bu bağlamda mahalli dil ve kültürler bireysel özgürlük kapsamındadır. Bu özgürlüklerin kötüye kullanılmaması önem taşımaktadır…” denmesi işlerin “eski hamam eski tas” ilkesine göre yürütüleceğini gösteriyordu. Bütün bunlara, 29 Aralık’ta yapılacak olan MGK toplantısında “terörle mücadele”ye ilişkin yeni önlemlerin tartışılacağı ve “Güneydoğu’da süren terör eylemlerinin yeni düzenlemeler yaşama geçirilmezse, ‘kontrol edilebilir seviyeden çıkacağı ve büyük kentleri de tehdit eden bir boyuta taşınacağı’ ” gerekçesiyle Türk Ceza Yasasının bazı maddelerinin ağırlaştırılacağına ilişkin haberleri de eklemeliyiz. (3)
Daha da ilginci, bu gerilimi tırmandırma stratejisinin, Güney Kürdistan’daki Kürt devletini tanıma doğrultusunda atılan adımlarla elele gitmesiydi. Irak’ta 15 Ekim’de yapılan anayasa referandumundan sonra Güney Kürdistan’a giden MİT Müsteşarı Emre Taner, 20 Ekim’de Irak’ta KDP lideri Mesut Barzani ile görüşmüş, bunu, artık resmi sıfatı ‘Kürdistan Bölgesel Hükümeti Başkanı’ olan Mesut Barzani’nin, ABD Başkanı George Bush ve ardından Avrupa liderleri ile görüşmeye giderken 23 Ekim’de İncirlik üssünde mola vermesi izlemişti. 24 Ekim’de yapılan MGK toplantısında Kuzey Irak politikası ele alınmış ve büyük olasılıkla bu toplantıda Güney Kürdistan’daki devletle ilişkilerin adım adım normalleştirilmesi kesin karara bağlanmıştı. Nitekim, 29 Ekim resepsiyonunda Genelkurmay Başkanı Org. H. Özkök gazetecilere, “Barzani bir aşiret lideriydi. Biz öyle diyorduk. Şimdi durum değişti. Talabani’yi de öyle görüyorduk, şimdi Irak Cumhurbaşkanı. Yarın Türkiye’yi ziyaret etmek isteyecek. O gün nasıl davranacağız? Irak’ı tanıyorsak, değişen koşullara göre hareket edeceğiz” diyecek, 10 Aralık’ta Fly Air adlı özel Türk havayolu şirketi İstanbul’dan Erbil’e ilk uçuşunu gerçekleştirecek, Türkiye Musul ya da Erbil’e konsolosluk açmaya hazırlanacak ve Türkiye Güney Kürdistan’daki ekonomik canlanma ve yatırım hummasından pay almak için girişimlerde bulunacaktı.
Aslında, Güney Kürdistan’ın tanınması doğrultusundaki bu adımların Kuzey Kürdistan’da baskı ve devlet terörünün artışıyla elele gitmesinde şaşırtıcı bir yan yok. Güney Kürdistan’da bir Kürt devletinin oluşumunu onyıllardır savaş nedeni ilan etmiş olan Türk gericiliğinin, ortaya çıkan yeni güç dengelerinin ışığında bu söylemini çoktandır bir yana bırakmış olduğu biliniyor. Peki, bu koşullarda, üstelik Türkiye Kürtlerinin büyük çoğunluğunun ve onların DEHAP ve Demokratik Toplum Partisi gibi örgütlerinin –Türkiye’nin birliği ve “bölünmez bütünlüğü” konusunda son derece “duyarlı” olan A. Öcalan’ın da yüreklendirmesiyle- bazı güdük reformlar karşılığında Türkiye sınırları içinde kalmaktan yana olmaya devam etmesine rağmen şoven ve ABD-yanlısı Türk burjuvazisinin gerek metropollerdeki ve gerekse Kuzey Kürdistan’daki Kürt halkı üzerinde baskıyı yeniden tırmandırmaya girişmesi nasıl yorumlanmalı? Onların –Celal Talabani ve Mesut Barzani de içinde olmak üzere- önlerine gelene Kuzey Irak’taki PKK teröristlerine” karşı işbirliği için yalvarmaya, “Kürt (ve Ermeni, Rum) tehlikesi” bayrağını giderek daha büyük bir hışımla sallamaya devam etmesi, adeta bir bölünme histerisine kapılması ve AB emperyalistlerinin Birlik normları gereği ikiyüzlü bir biçimde talep ettikleri bazı iyileştirmeleri ve yaptıkları sahte eleştirileri, “Türkiye’nin parçalanması”, “Sevr Antlaşmasının hortlatılması” girişimleri olarak göstermeye çalışması nasıl açıklanmalı ?
Bunun temel nedeni, Türk gericiliğinden artık umutlarını kesmeye başlamış olan Türkiye Kürtlerinin, özellikle 2005’in ikinci yarısından itibaren Türkiye’nin gerek batısında ve gerekse de özellikle “doğu”sunda, yıllardır daha çok Newroz kutlamalarında görülen serhildan tarzı eylemlere girişmeleri olmuştur. Irak’ı işgal eden ABD ile işbirliği yapan KDP ve KYB önderliğindeki Güney Kürtleri önemli mevziler kazanmış ve bir devletleşme sürecine girmişler, dahası bu süreç, Türkiye Kürtlerinin, Ankara’nın AB üyeliğinin bir seraptan başka bir şey olmadığını görmeye ve AB kaynaklı demokratik reform beklentilerinin ortadan kalkmaya başlamasıyla örtüşmüştür. PKK/KADEK/Kongra-Gel’in, neredeyse 6 yıldır tekyanlı olarak sürdürdüğü ateşkese 1 Haziran 2004’de son vermesi ve Güney Kürdistan’daki Kürt devletinin koruması ya da gözyummasıyla Türkiye Kürdistanı’nda yeniden silahlı eylemlere başlamasına askeri klik bilinen metotlarıyla yanıt vermeye girişmiş, böylelikle en sıradan demokratik ve ulusal taleplerine bile yıllarca yanıt verilmeyen Kürt halkı, doğal olarak Türkiye’den ayrılma rotasına girmiştir. Bu kendi bindiği dalı kesme tutumunu nasıl açıklamalı? Herhalde, Türkiye’yi yöneten siyasal cücelerin korkaklık, siyasal kabızlık ve miyopluğu, geleneksel baskıcı ve despotik yaklaşımı ve zaptiye mentalitesinden bir türlü kurtulamamış olmalarıyla. Nitekim, Güney Kürdistan’da bir Kürt devleti kurulması yönündeki girişimleri ötedenberi en sert biçimde lanetleyegelmiş ve hatta savaş nedeni olarak ilan etmiş olan Türk gericileri, anlaşılmaz bir biçimde Güney Kürdistan’da bir devletin kurulmasına yol açacak olan sürece uzun süre, yani 1991 yılındaki Irak savaşının bitiminden son Irak savaşının bir kaç ay öncesine kadar, fiilen destek sunmuşlardı. Türk gericileri, ABD ve bağlaşıklarının Ocak-Şubat 1991’de Irak’a karşı giriştikleri savaşın ardından BM Güvenlik Konseyi’nin Washington’un dayatmasıyla Bağdat’a karşı ambargo uygulamasına en ön saflarda katılmakla, BM Güvenlik Konseyi’nin Güney Kürdistan’ı “koruma” altına almasını ve Temmuz 1991’de Çekiç Güç’ü oluşturmasını onaylamakla kalmamışlardı; onlar, İncirlik üssünde konuşlanan Çekiç Güç’ün (31 Aralık 1996’dan itibaren Keşif Güç) süresini TBMM’de Aralık 2002’ye kadar her altı ayda bir uzatmak suretiyle Güney Kürdistan’da, ABD ve Britanya’nın koruması altında bir Kürt devletinin oluşumuna katkıda bulunmuşlar, yani o süreçte de, kendi bindikleri dalı kendi elleriyle kesmişlerdi. (4) Belki de onlar bunu, ABD ve Britanya emperyalistlerinin, Türkiye’nin “PKK terörü”ne karşı yürüttüğü kirli savaşı desteklemelerinin bir bedeli sayıyorlardı.
Peki; kendisini Türkiye, İran ve Suriye’nin yanısıra Irak direnişinin tehdidi altında hisseden Kürdistan Bölgesel Hükümetinin, istese de PKK’ya karşı düşmanca bir politika gütme lüksüne sahip olmadığı, hatta bu tutumunu açıkça dile getirdiği belli değil mi? ABD-İsrail-Britanya ekseninin Irak direnişine karşı KDP ve KYB ile bir blok oluşturmuş olduğu ve dolayısıyla PKK’yı da karşısına almayacağı/ alamayacağı, Suriye ve İran Kürtlerinin, bu eksenin Şam ve Tahran’a yönelik tehdit, müdahale ve saldırı politikalarında önemli bir yer tuttuğu ve hepsinden önemlisi Kuzey Kürdistan halkının yıllardır süren sabrının taşmak üzere olduğu belli değil mi? Bu koşullarda Türk Genelkurmayının ve şovenlerinin, yeniden böylesi bir baskı politikasına yönelmesinin sonuçlarını görmüyor olmaları düşünülebilir mi? Türk gericileri, Kürt halkına karşı giriştikleri savaşta, ABD emperyalizminin aşağı yukarı kayıtsız-koşulsuz desteğine sahip oldukları 1980’lerde ve 1990’larda uyguladıkları yaygın devlet terörüne rağmen PKK karşısında askeri bir zafer elde edemediler. Herhalde onlar, o koşullarda başaramadıklarını, bölgede güç dengelerinin ve siyasal güçlerin dizilişinin önemli değişiklikler geçirdiği, Kürtlerin Irak başta gelmek üzere tüm Ortadoğu’da ABD ve İsrail’in potansiyel ya da fiili bağlaşıkları durumuna geldiği, yaşanan iniş-çıkışlara rağmen Türkiye-ABD ve Türkiye-İsrail ilişkilerinin eskisi kadar sıcak olmadığı bugünkü konjonktürde başarabileceklerine ve PKK’yı tasfiye edebileceklerine inanacak kadar da aptal olamazlar. Hele bu kirli savaşı, bir yandan da Irak ve Afganistan halklarının direnişini ezme çabasında ABD’nin yanında yer aldıkları, ABD-İsrail-Britanya şer ekseninin İran ve Suriye’ye karşı yürüttüğü saldırgan politikalara üstü örtülü bir destek sundukları ve dolayısıyla kendilerini Ortadoğu halklarından ve komşularından daha da fazla yalıtmakta oldukları koşullarda.
Kaldı ki, Güney Kürdistan devletinin oluşmuş olduğu ve başta Kuzey Kürdistan gelmek üzere Kürdistan’ın diğer bölümleri üzerinde nisbeten güçlü bir etki yarattığı günümüzde, gerçekleşmesi halinde PKK’nın örgüt olarak tasfiyesinin, Türk generallerinin ve şoven burjuvalarının bölünme derdine derman olması zaten beklenemez. Kuzey Kürdistan’ın, her ikisi de ABD ve İsrail’le uzlaşma çizgisi izleyen PKK’nın önderliği altında bir hareket tarafından mı, yoksa KDP, KYB gibi feodal-burjuva partilerden esinlenen bir hareket tarafından mı Türkiye’den koparılıp alınacağı, son çözümlemede Türk gericiliği açısından fazla bir şey değiştirmeyecektir. O halde, Türk askeri kliğinin ve şoven burjuva partilerinin “PKK terörü” üzerinde yaygara koparmaları ve bu örgütün illa da etkisizleştirilmesi üzerinde diretmeleri pek anlamlı gözükmüyor. Öte yandan, onların, Kürt halkını hedef almak ve Türkiye’nin bölünmesinin yolunu açmak anlamına gelen politikalarını, sadece ilkellik, kabalık ve siyasal öngörüsüzlükle açıklamak da yeterli olmayabilir. Peki, o halde bu politikaları nasıl açıklamalı? Tam da bu noktada gözlerimizi, iç politika-dış politika ayrımının çoktandır ortadan kalktığı Ortadoğu-Orta Asya bölgesindeki gelişmelere çevirmemiz gerekiyor.
ABD ve İsrail’in bölge stratejisi ışığında Türk-Kürt çatışması
Aslında, günümüzde Türkiye’de meydana gelen hiçbir önemli gelişme; uluslararası bağlam ve özellikle de Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya kadar uzanan geniş bir jeografik alanı denetimi altına almak savıyla yola çıkan, ama Irak, Afganistan ve Filistin halklarının kahramanca direnişi karşısında umduğunu bulamayan Amerikan neo-faşistlerinin ve onların İsrail ve Britanya gibi yakın bağlaşıklarının stratejik ve taktiksel planları hesaba katılmadan değerlendirilemez. Dolayısıyla, en sağından en soluna kadar Türkiye’de Kürt sorunu konusunda kalem oynatanların büyük çoğunluğunun bu gerçekliği, yani başında Irak, Afganistan ve Filistin halkları bulunan dünya işçi sınıfı ve halklarıyla ABD-İsrail-Britanya ekseni arasındaki savaşımı bir yana bırakarak yaptıkları analizlerin çok fazla bir kıymet-i harbiyesi bulunmuyor. Bu bağlamda, 9 Kasım’da Şemdinli’de meydana gelen patlamayı Susurluk benzetmesiyle açıklamanın yanlış olduğunun altı da çizilmelidir. Susurluk, esas itibariyle askeri kliğin devlet aygıtı içinde oluşmuş, Kürt halkına karşı yürütülen kirli savaşta palazlanmış olan ve kendisi için bir tehdit oluşturması olasılığı bulunan polis ve Özel Tim merkezli ikinci bir potansiyel güç odağını tasfiye eylemiydi. Oysa Şemdinli, -Org. Yaşar Büyükanıt’ın halk tarafından yakalanan assubaya açıkça sahip çıkmasının ve Türk ordusunun Yüksekova’daki cenaze töreni sırasında F-16’larla gövde gösterisi yapmasının vb. de ortaya koyduğu gibi- askeri kliğin, Türkiye’den kopuş sürecine girmiş Kürt halkına göstere göstere ve hiç de saklama gereği duymadan gözdağı verme yolunda bir girişimiydi. Bunun aptalca ve geri tepeceği açık olan bir girişim olması, onun siyasal anlam ve niteliğini değiştirmiyor. Devam edelim.
Askeri kliğin yönettiği Türk egemen sınıflarının Kürt halkına karşı yürüttüğü saldırgan politikaya bu açıdan baktığımızda ne görüyoruz? Tüm bir cumhuriyet tarihi boyunca güttükleri Kürt politikası iflas etmiş olan bu baylar ve bayanların, başarısızlığa mahkum olduğu belli bir politikayı, özellikle bugünkü Ortadoğu güç ilişkileri içinde izlemekte diretmek ve yıllardır Eyüp Peygamber sabrıyla kendilerine barış elini uzatmakta olan Kürt halkını düşman ilan etmek suretiyle Türkiye’nin parçalanması sürecini hızlandırmakta, Türkiye Kürtlerini adeta zorla Güney Kürdistan devletinin ve dolayısıyla ABD ve İsrail’in kollarına itmekte olduklarını. Bu gerici çizgide inat ve ısrar; Türk egemen sınıflarının ilkellik, özgüvensizlik ve siyasal öngörüsüzlükleriyle olduğu gibi, kendisini milliyetçi, şovenist ve Pantürkist retorikle kamufle etmeye çalışan, ama örneğin, Irak ve Kosova Türklerinin en sıradan demokratik haklarını bile savunmaktan aciz olan ABD uşağı (ve İsrail-yanlısı) işbirlikçi burjuvazinin devlet aygıtının kumanda tepelerine egemen olmasıyla da açıklanabilir. Onlar, Sevr paranoyalarının ve bölünme krizlerinin depreştiği anlarda sitem oklarını emperyalistlerarası rekabette çok daha zayıf konumda bulunan ve Türkiye’de, Irak’ta ve genel olarak Ortadoğu’daki gelişmeleri yönlendirme yetisi çok daha sınırlı olan Almanya’ya, Fransa’ya, Yunanistan’a vb. fırlatıyorlar; ya da Ermeni, Rum ve Kürt halklarına nefret kusuyorlar. Ancak, ortak bir iradeden yoksun AB’ne göre çok daha güçlü bir konumda olan, Türkiye’nin komşusu haline gelmiş bulunan ve dahası -başlarının püsküllü belası ilan ettikleri- PKK’ya müdahale etmeyen ABD ve onun ortağı İsrail’in eylem ve entrikaları sözkonusu olduğunda suspus oluveriyorlar.
Şu soru da sorulmalı: Türk ve Kürt halklarını karşı karşıya getirme politikası kimin işine yarıyor? Öncelikle, dünya gericiliğinin merkezini oluşturan şer ekseninin ve onların Türkiye’deki uzantı ve işbirlikçilerinin. Bu provokatif politikanın temel hedefi, Türkiye’yi adıgeçen eksene daha da fazla yaklaştırmak, bu arada onu, odağında Almanya ile Fransa’nın bulunduğu AB emperyalistlerinden ve komşu burjuva devletlerinden uzaklaştırmak ve Ortadoğu’nun yeniden biçimlendirilmesi sürecinde İran ve Suriye’ye karşı uygulanan saldırgan politikanın, belki de savaşın vurucu gücü, ya da güçlerinden biri haline getirmektir. Yer yer yalpalamakla birlikte gerek askeri kliğin ve gerekse AKP hükümetinin, Türkiye’nin bölgedeki stratejik konumunu daha da zayıflatacak bu türden askeri maceralara atılmaya bilinen bir itirazlarının olmaması ve Suriye ve İran’ı “uluslararası toplulukla”, yani dünya emperyalizmiyle uyumlu davranmaya çağırıp durmaları da yukardaki saptamayı doğrulamaktadır. (5) ABD’nin ve İsrail’in ve onların kuyruğunda sürüklenen Batı Avrupa emperyalistlerinin son haftalarda İran ve Suriye’yi hedef alan yaygaralarının dozunun yükselmesine, Ankara’yı sözümona “PKK ve El-Kaide terörü”ne karşı ortak savaşım bahanesiyle çok sayıda yabancı asker, istihbaratçı ve diplomatın (FBI Direktörü Robert Mueller ve ardından CIA Direktörü Porter Goss, Fransa “Savunma” Bakanı Michele Alliot-Marie, NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer) ziyaret etmesinin ve Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Y. Büyükanıt’ın gene bu dönemde ABD’ne konuk olmasının başka bir anlamı olabilir mi? Bu ziyaretler sırasında, PKK’nın tasfiyesi doğrultusunda bazı göstermelik adımların atılması karşılığında Türkiye’den, İran’a ve/ ya da Suriye’ye karşı girişilecek operasyonlar çerçevesinde bazı önemli “hizmetler”in talep edildiği kesin gibidir. Stratfor adlı ünlü stratejik analiz kurumunun sitesinde, 15 Aralık’ta yayımlanan “İsrail: İran’a Vuruş Senaryoları” başlıklı makale bunu doğruluyor. Bu yazıda, diğer şeylerin yanısıra, İran’ın nükleer tesislerinin ülkenin bir çok yerine dağınık olarak yerleştirilmiş olması nedeniyle, İsrail Hava Kuvetlerinin İran’da -1981’de Irak’ta olduğunun tersine- bir dizi hedefi bombalayacağı, bunun ise ABD’nin 1998’de Irak’a karşı gerçekleştirdiği ‘Çöl Tilkisi’ operasyonunu andıran görece uzun süreli bir hava seferini gerektireceği, böylesi bir operasyon için ise İsrail’in Türk hava sahasını kullanmak zorunda kalacağı belirtiliyordu. Fiziksel yapısı İran’i andıran Doğu Anadolu’da düzenli olarak eğitim yapmakta olmaları nedeniyle, İsrail Hava Kuvvetlerine bağlı keşif ve savaş uçaklarının böylesi bir saldırı için Türk hava sahasından geçmelerinin pek fazla şüphe uyandırmayacağının ve bu uçakların Türkiye semalarında keşif ve yakıt ikmali yapmalarının görece kolay olacağının belirtildiği makalede, bu seçeneğin, İsrail uçaklarının İran tarafından vurulmaları halinde pilotların Türkiye ya da Güney Kürdistan topraklarına inme ve dolayısıyla sağ kalma şansını arttırdığına da değiniliyor. Yazıda ayrıca,
“ABD ve İsrail, şimdiden Ankara’yı kendi yanlarına çekmeye çalışıyor olabilirler. Washington bir süredir, ABD’nin Tahran’ın nükleer programına karşı Ankara’nın desteğini kazanmaya çalışıyor… (CIA Direktörü- G. A.) Goss’un ziyareti sırasında Ankara’dan İran’ın nükleer programı konusunda özel olarak yardım istendi. İsrail Savunma Kuvvetleri şefi Dan Halutz ise 22 Aralık’ta Ankara’yı ziyaret etmesi planlandı” deniyordu. Nitekim, sözümona “PKK ve El-Kaide terörü”ne karşı işbirliği amacıyla yapıldığı söylenen bu ziyaret 22 Aralık’ta gerçekleşti. Hürriyet’in 23 Aralık tarihli sayısında bu ziyaretin anlatıldığı haberde şu satırların da yer alması anlamlıydı:
“Bu arada Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Cömert’in esrarengiz şekilde İsrail’i üç günlüğüne ziyaret ettiği ortaya çıktı. Beş kişilik kurmay ekibiyle İsrail’e giden Orgeneral Cömert İsrailli meslektaşı Tümgeneral Eliezer Shekedi ile görüştü.” Dolayısıyla; Türkiye’nin bölünme ve parçalanmanın eşiğinde bulunduğu yolunda yaygara yapma, Türkiye’de bir Kürt-Türk çatışmasını kışkırtma, Kürt düşmanı faşist-şovenist bir kitle hareketi ve örgütlenmesi oluşturma, Kürt halkına, onun temsilcilerine ve devrimci ve demokratik güçlere karşı linç eylemleri örgütleme yolundaki girişimler, aslında genel olarak Türkiye’yi ABD-İsrail-Britanya neo-faşist eksenine daha sıkı bağlarla bağlamayı ve özel olarak onu İran, Suriye gibi komşu ülkelere yönelik saldırıların içine çekme çizgisinin, yani Türk egemen sınıflarının en gerici ve en saldırgan fraksiyonunun çizgisinin öğeleridir.

Devrimci proletaryanın tutumu
Tam da burada, işçi sınıfı devrimcilerinin ve tutarlı demokratların/ enternasyonalistlerin, asla Türkiye gibi ezilen ulus ve milliyetler üzerinde zor ve şiddet üzerine kurulmuş bir devletin birliğinden, onun sınırlarının muhafazasından yana olmadıklarını, ilhaklara karşı çıktıklarını ve ezilen ulusların kendi yazgılarını özgürce belirleme, yani ayrı devlet kurma hakkından yana olduklarını anımsatmam gerekiyor. Lenin’in “Sosyalist Devrim ve Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı” adlı makalesinde söylediği gibi,
“Proletarya, ulusal baskı üzerine kurulmuş bir devletin sınırları sorununda, emperyalist burjuvazi için çok ‘tatsız’ olan bu sorunda susamaz. Proletarya, ezilen ulusların belli bir devletin sınırları içinde zorla tutulmasına karşı savaşmalıdır, bu da ulusların kendi kaderlerini tayin edebilmeleri uğruna savaştır.” (Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Ankara, Sol Yayınları, 1989, s. 154)
Ama bundan devrimci proletaryanın tüm ulusal hareketleri kayıtsız-koşulsuz desteklemekle yükümlü olduğu sonucu asla çıkmaz ve çıkarılamaz; devrimci proletarya ezilen ulusların ayrılma ve ayrı devlet kurma talebi de içinde olmak üzere tüm demokratik talepleri; kapitalizmin yıkılması ve sömürünün ve sınıfların bulunmadığı yeni bir dünyanın kurulması uğrunda yürüttüğü sosyalist devrim kavgasına tabi kılar. Bu, siyasal gericiliğin ve kapitalist-emperyalist sistemin ayakta kalmasına ya da güçlenmesine yardımcı olduğu özel durumlarda, şu ya da bu demokratik (ya da ulusal) hareketin desteklenmemesini, hatta o tarihsel momentte ona karşı çıkılmasını bile gerektirebilir. Lenin’in dediği gibi,
“Ulusların kaderlerini tayin hakkı dahil, demokrasinin çeşitli istemleri mutlak şeyler değildir, bunlar dünya demokratik hareketinin (bugün sosyalist hareketinin) tümünün bir parçasıdır. Bazı somut durumlarda, parçanın, bütün ile çelişkiye düşmesi olasılığı vardır; o zaman parça atılır.Bir ülkedeki cumhuriyetçi hareket bir başka ülkenin entrikalarının aleti olabilir ve bu işe kilise, mali çevreler ya da kralcılar katılabilir; biz o zaman, bu somut hareketi desteklemememekle görevliyiz, ama bu bahane ile uluslararası sosyal-demokrasinin (=komünist hareketin- G. A.) programından cumhuriyet sloganını silmek gülünç olur. (“Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı Üzerine Bir Tartışmanın Özeti”, aynı yerde, s. 192)
Parçanın bütüne tabi olmasını öngören bu tutarlı demokratizm ilkesi uyarınca, Kürt halkının ilkesel düzeyde tümüyle meşru olan hak ve özlemleri uğruna yürüttüğü savaşımın bugünkü Ortadoğu ve dünya tablosu içindeki yerine de baktığımızda ne görüyoruz? KDP ve KYB’nin önderliği altındaki Kürt halkının ABD ve ortaklarıyla birlikte Irak halkına karşı savaşmakta olduğunu, KDP ve KYB önderliklerinin Siyonist İsrail’le pek de üstü örtülü sayılamayacak bir bağlaşma içine girmiş olduklarını (6) ve İran ve Suriye’deki bazı Kürt gruplarının, şer ekseninin hedefi durumundaki bu iki ülkenin“istikrarsızlaştırılması” sürecinde yer aldıklarını.
Dahası, Güney Kürdistan devletinin,
a) Son bir kaç aydır Irak’tan çekilme konusunu tartışmaya başlamış olan ABD emperyalistlerinin, direnişin daha da büyümesi halinde çekilerek mevzilenecekleri son kale olacağının,
b) İsrail’i Arap kuşatmasından kurtaracak stratejik bir bağlaşık rolü üstlendiğinin ve
c) Sınırları içine alması beklenen Kerkük’ten Hayfa’ya uzanacak bir petrol boru hattı yoluyla İsrail’in Rusya’ya vb. enerji bağımlılığının sona erdirmeye yardımcı olacağının altının çizilmesi gerekiyor. Yukarda Lenin’e göndermede bulunmak suretiyle söylenenler, salt teorik ya da ilkesel bir saptama olmayıp, siyasal pratiğin veri ve gerekleriyle de tam bir uyum içindedirler. ABD ve İsrail’le birlikte hareket etmek, kendi yazgısını dünya işçi sınıfı ve halklarının, onu ilk fırsatta arkasından hançerlemek ya da satmakta zerrece duraksamayacak olan bu baş düşmanlarının yazgısına bağlamak, Kürt halkının ne uzak, ne de hatta yakın erimli çıkarlarıyla bağdaşır. Aslına bakılırsa, yıllardır Türk egemen sınıflarının ABD’ne daha mesafeli durmaktan yana olan fraksiyonunun sözcüsü gibi davranan A. Öcalan da pek çok kez bu soruna dikkat çekmiş ve Kürt halkının, kendi meşru ulusal özlemlerini, bu güçlere dayanarak gerçekleştirmeye çalışmalarının yanlışlığına değinirken “doğru bir saptama” yapmıştı. Örneğin o, “Diyalog Olmazsa Kayıplar Olur” başlıklı yazısında şöyle diyordu:
“Kürtleri 3 Müslüman güce karşı, Arap, İran ve Türklere karşı kullanmaktır. Wolfowitz, Türkiye’ye ‘sen İran’la, Suriye ile ilişkiye geçersen seni vururum’ diyor. Türkiye zor durumdadır. Genelkurmay Başkanı o yüzden kuşatılmışız diyor…
“Kürtlerle Irak’ı çözdüler, yarın İran’ı da Kürtlerle çözecekler, Türkiye’yi de öyle çözecekler.
“Demokratik cumhuriyet temelinde birlik bütünlük istiyoruz. Cesaretle bunları savunmalısınız ve anlatmalısınız. Türkiye halkı korkuyor. Türk halkına güven verin. Aslında biz geçmişte Türkiye halkına kendimizi iyi anlatamadık. Biz ABD’den yana tavır almayız. Türkiye halkından yana tavır alırız. Bunu Türkiye halkına ve kamuoyuna iyi anlatın.” Herhalde Türk egemen sınıflarının uzakgörüşlü ve siyasal bakımdan olgun bir temsilcisi de böyle konuşurdu! (Özgür Politika, 11 Mayıs 2003, abç)

Öcalan’ın dönüşü
İşte bu koşullarda A. Öcalan’ın, uzun bir aradan sonra 30 Kasım 2005’de yeniden avukatlarıyla görüşmesinin sağlanması, ilk başta göründüğünden daha öte bir anlam taşıyor olabilir. Bu görüşmede bilinen görüşlerini yineleyen Öcalan, diğer şeylerin yanısıra şunları söyledi:
“Basından da öğrendiğim kadarıyla PKK eski gücünü korumaya devam ediyor ve gerekirse on kat daha arttırabilecek bir durumda. PKK bağımsız bir güçtür, benim burada onları yönlendirme gibi bir durumum söz konusu olamaz. Eğer çözümsüzlük ve imha dayatılırsa, beraberinde büyük sorunlar doğurur. Örneğin basında bazı yazarlarca ABD’nin PKK ile işbirliği yapabileceğinden söz ediliyor. Eğer Türkiye çözüm için adım atmaz tasfiyeyi dayatmaya devam ederse bu tür şeyler gelişebilir. PKK, kendini koruma refleksiyle ileride başka isimler de alabilir, YNK ve KDP gibi bir güce de dönüşebilir. Oysa benim çözüm önerim demokratik cumhuriyet projesidir. Bizim bu temelde demokratik çözüm ve barışı istediğimiz yeterince açık değil mi? Hükümet neden bu yönlü adım atmamıza olanak tanımıyor? Olanak tanınırsa söz konusu gelişmelerin önü alınabilir…
“Üniter devlet yapısı çerçevesinde demokratik bir çözümden yanayım. Çözüm isteniyorsa önümüz neden açılmıyor? Başbakan’ın açıklamalarını olumlu buluyorum. Başbakan’ın kullandığı kavramları daha önce ben kullanmıştım, bu kavramlar bana aittir. Başbakan bu kavramları aslında biliyor ancak AKP ne kadro olarak, ne de zihniyet yapısı olarak buna hazır değil… Benim çözüm tarzım 21. yüzyıl çözümüdür. Bunu tarihe not düşüyorum. Demokratik Cumhuriyet tezini savunuyorum. Biz burada T.C. Anayasası, Meclisi ve ordusunu tartışmıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığını anayasal üst kimlik olarak kabul ediyoruz. Alt kültürel kimliklerinin önündeki engellerin kaldırılmasını istiyoruz…
“Mustafa Kemal’i çözmeden Türkiye’de hiçbir sorunu çözemeyiz. Mustafa Kemal’in 1920’lerde emperyalizme karşı vermiş olduğu mücadeleyi kendi etnik kimliğinden bağımsız olarak değerlendiriyorum. Dünya halklarına örnek bir mücadeleydi… Baykal’ın ana muhalefet olarak çözüme katkı sunması gerekirken bu tutumu ile çözüme engel olmaktadır. Mustafa Kemal’in 1920’li yıllarda oynadığı rolü 2000’li yıllarda oynayacak bir ‘Kürt’ Mustafa Kemal’e ihtiyaç vardır. Kemalizmin güncelleştirilmesi önemli bir ihtiyaçtır.” (abç)
Öcalan’ın bu açıklamaları, Türkiye kamuoyunda önemli bir yankı yarattı ve pek çok burjuva köşe yazarının yorum ve değerlendirmesine konu oldu. Oysa Öcalan, bu görüşlerini, en azından yakalanmasının ardından savcılığa sunduğu Savunma ve Ek Savunma’dan, hatta daha öncesinden başlayarak yıllar boyu savunagelmiş ve üstelik bunu çok daha ayrıntılı bir biçimde yapmıştı. (7) Örneğin o, Mayıs-Haziran 1999’da DGM’nde yapılan yargılaması öncesinde hazırladığı Savunma ve Esasa İlişkin Savunma’da şöyle diyordu:
“PKK’nin askeri sorun olmaktan çıkması, Kürt sorununun siyasi çözümünün yolunu açacak ve beraberinde siyasi sorun olmaktan çıkması anlamına da gelecektir. Devletin bütünlüğünü birliğini zorlamaktan, ona güç verme sürecine girilecektir. Devletle demokratik bütünleşme yolu açıldıkça devlete karşıt konum aşılacaktır…
“Türkiye burada büyük tehlikelerden korunma kadar, tersine yani güç kaynağına dönüştürme şansına sahip olacaktır. İçte ve dışta PKK’nin askeri savaş olanakları çözümle birlikte Türkiye’nin hizmetine girecektir… Kürtlerin Demokratik Cumhuriyet’le bütünleşmesi geliştikçe bu askeri anlamda da karşı tehditten stratejik bir güç kaynağına dönüşecektir. Çözüm bu büyük fırsatı sunuyor. Geleceğe en büyük stratejik yatırım oluyor.”
Demek oluyor ki, Öcalan’ın açıklamalarının bugün böylesine büyük yankı bulması, asla bu görüşlerin daha önce dile getirilmemiş olmalarından değil, Türk egemen sınıflarının, ya da onların geniş bir bölümünün bu görüşlerin öngördüğü politikaları bugünkü siyasal ortamda geçer akçe kabul etmeye ve gerçek bir gereksinim olarak algılamaya başlamasından kaynaklanmaktadır. Gelişmeler, Türk egemen sınıflarını ve askeri kliği, kendi konumları ve ana doğrultuları bakımından kapsamlı bir yeniden değerlendirmeye ve arayışa zorlamaktadır. (8) Bu arayışın temelinde, Rus sosyal-emperyalizminin çöküşünün ardından emperyalist devletler ve uluslararası tekeller arasındaki rekabetin yeniden yoğunlaşmaya başlaması, 11 Eylül eylemleriyle birlikte dünya enerji kaynakları üzerindeki denetimini pekiştirmeye girişen ABD emperyalizminin Britanya ve İsrail’le birlikte Ortadoğu’yu ve İslam dünyasını radikal bir tarzda yeniden biçimlendirmeye girişmesi ve Irak’tan sonra İran ve Suriye’yi de işgal ve müdahaleyle tehdit eden şer ekseninin bu saldırı stratejisi içinde, burjuva-feodal Kürt partilerini baş bölgesel ortak, daha doğrusu uşak olarak konumlandırmaları yatmaktadır. Öndegelen Kürt siyasal partileri, bu rota değişikliğini yıllar öncesinden kavramış ve kendilerini buna göre konumlandırmaya girişmişlerdi. Örneğin, PKK Başkanlık Konseyi üyesi Murat Karayılan, 11 Eylül eyleminden kısa bir süre sonra yayımlanan demecinde şöyle diyordu:
“Şimdi anlaşılıyor ki ABD, bu olayla birlikte yeni bir konsept geliştiriyor. Dünyanın çeşitli ülkelerinde, bölgelerinde ve en temelinde Ortadoğu’da, Kafkasya’da yeni bir düzenleme geliştirmek istiyor. Bu sadece ABD değil, genel anlamda NATO politikasına dönüşebilir. Dolayısıyla yeni düzenlemede Kürtlerin bu yeni süreci hassasiyetle ele almaları ve kendilerine bir yer yapmaları gerekiyor. Bizim yaklaşımımız budur…
“Irak’a yönelik bir plan gelişirse, bu yeni süreç Güney’e çok yönlü olarak yansıyacaktır. Şimdi iki şey var: Irak’a yönelik mücadelede Güneyli Kürtler mi esas güç olarak görevlendirilecek, yoksa Türk ordusu mu?” (Özgür Politika, 2 Ekim 2001, abç)
Başından beri ilkel ve kaba bir Kürt, Rum ve Ermeni düşmanlığı-azgın bir Türk şovenizmi ve koyu bir anti-komünizmle biçimlenmiş, en azından 1950’lerin başlarından bu yana ve ABD-Batı Avrupa emperyalizminin Ortadoğu halklarına karşı çevrilmiş tabancası/ Siyonist İsrail’in temel bölgesel bağlaşığı olagelmiş ve kendi korku ve paranoyalarının tutsağı olmuş olan Türk egemen sınıfları, öndegelen Kürt siyasal partilerinin önderliklerinin çoktandır kavramış olduğu sözkonusu rota değişikliğini, bu çıplak gerçeği görmemekte uzun süre direttiler; onlar, Afganistan’ın işgaline doğrudan ve Irak’ın işgaline dolaylı destek vermek, ABD ve İsrail’in; İran, Suriye, Lübnan ve Filistin’i hedef alan manevralarını –bazı rezervler koyarak da olsa- onaylamak ve desteklemek suretiyle durumu idare edebileceklerini ve böylelikle Washington’un, kendilerinin “Kürt sorunu”na ilişkin duyarlılıklarını dikkate almaya devam edeceğini, hatta kendilerine Irak’ın yağmalanmasından pay ayıracağını umdular. Ama, umutlarının suya düşmesi için çok zaman geçmesi gerekmedi. Bu arada onların, eksenini Almanya ile Fransa’nın oluşturduğu AB emperyalistleriyle ABD arasındaki, henüz keskinleşmemiş çelişmelerden yararlanma, Rusya, Orta Asya ülkeleri ve hatta Çin ile ilişkilerini geliştirme yolunda ürkek ve ikircimli girişimlerde bulunduklarını da eklemek gerekir. Ancak, bu alanda henüz ciddi bir atılım yapmaktan, önemli bir mesafe almaktan uzaklar; hatta Avrasyacı çıkış girişimlerinin ardında bile pek çok kez ABD-yanlısı bir Pantürkizm sırıtıyor.
Uzun sözün kısası; siyasal miyoplukları ve ödleklikleri, kaba militarist zihniyetleri, Türk gericilerinin Kürt sorunu başta gelmek üzere bir dizi alanda fosilleşmiş ve köhnemiş gerici yönetim tarzlarını ve alışkanlıklarını değiştirmelerini ve herhangi bir ciddi demokratik açılım yapmalarını engelledi. Onlar, PKK’nın, daha Eylül 1998’de, yani A. Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirilmesinden önce ilan ettiği ve Haziran 2004’e kadar sürdürdüğü tek yanlı ateşkese, gerillalarını Türkiye dışına çıkarmasına, pek çok kez yaptığı “barış” çağrılarına yeni aşağılamalar, tehditler ve saldırılarla yanıt vermekte, Kürt halkının en sıradan taleplerine devlet terörüyle karşı çıkmakta direttiler. Ve böylelikle, aslında şimdiye kadar Türkiye’den ayrılma yönünde güçlü bir eğilim taşımayan Kuzey Kürdistan halkını, yüzünü adeta zorla, ABD ve İsrail’in koruma ve desteği altında oluşan ve serpilen Güney Kürdistan devletine çevirmeye ittiler. Irak’ın Mart 2003’de işgali ve 2004 ve özellikle 2005 yılında Güney Kürdistan’da ve Irak’ta yaşanan gelişmeler, gelinen noktada Kürdistan karabasanlarının hortlamasına yol açmak suretiyle onları bir dönüm noktasına getirmiş bulunuyor. Hile, sahtekarlık ve zorbalıklarla bezenmiş 15 Ekim 2004 anayasa referandumu, 30 Ocak 2005 seçimleri ve nihayet 15 Aralık 2005 seçimleri, zaten parlamentosu, ordusu, istihbarat örgütü, mahkemesi, bayrağı ile fiilen oluşmuş bulunan Güney Kürdistan devletinin, uluslararası alanda meşruiyet kazanmasının sadece bir zaman sorunu olduğunu, bununsa Türkiye Kürdistanı’nda son derece ciddi yansımaları olacağını en kalın kafaların bile anlayacağı bir biçimde ortaya koydu. Dolayısıyla, ABD-İsrail politikalarından belli bir rahatsızlık duydukları bilinen Türk egemen sınıfları bir yandan onların kuyruğunda Ortadoğu bataklığına sürüklenirken, bir yandan da yukarda sözünü ettiğim bir yeniden değerlendirme ve arayış sürecine girmiş gözüküyorlar. İşte A. Öcalan’ın dönüşü ya da daha doğru bir anlatımla döndürülüşünün özü burada aranmalıdır. Burada, yıllardır “Türk-Kürt birliği” tezini yineleyen A. Öcalan’ın “başarı”sını görmek, baltayı taşa vurmaktan başka bir anlama gelmez. A. Öcalan’ın dönüşü ya da döndürülüşü doğrultusunda atılan ürkek adımlar, bütünüyle siyasal konjonktürde meydana gelen değişikliklere, yani Güney Kürdistan’da bir devletin kurulmasına ve bunun Kuzey Kürdistan’da yaratmakta olduğu siyasal artçı şoklara verilmiş bir yanıt gibidir.
20 Ekim’de Güney Kürdistan’da Mesut Barzani ile görüşen MİT Müsteşarı Emre Taner’in, MİT’in başında Şenkal Atasagun’un bulunduğu dönemde İmralı’ya giderek A. Öcalan’la görüşmüş olduğu yolundaki haberler bu arayış sürecinin bir göstergesidir. MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’in 7 Aralık’ta Radikal’de yayımlanan yazısı da aynı çerçevede ele alınmalıdır. Öneş bu yazısında şöyle diyordu:
“PKK terörüne endeksli politika üretiminin ve uygulamalarının, 20 seneyi aşan süreçte, ülkemize-insanımıza verdirdiği çok ağır bedelleri görerek, yaşamakta olduğumuz dönemin gelişen ve değişken koşullarıyla uyumlu yeni politikalar üretilebilmesi ve yeni uygulamalara yönelinmesi hayati önemi haizdir…
“A. Öcalan tarafından formüle edilen ve geliştirilmek istenilen demokratik cumhuriyet tezinin içinde hiçbir zaman kabul edilemeyecek taleplerin bulunduğunun bilinmesi ve bu konunun tartışılmazlığı, bahse konu düşüncenin ve detaylarının değerlendirilmesinin çözüm arayışlarında yararlı olamayacağı sonucunu çıkarmamalıdır. Örneğin, Kürt siyasi hareketlerinin ayrılıkçı söylemlerine, yabancı ülkeler bağlantılarına, ülke bütünlüğü üzerinde alınmasına çalışılan yeni tavır arayışlarının muhtemel sonuçlarının değerlendirilebilmesi yararlı olabilirdi…
“Türkiye’nin, içerisinde bulunduğu bölgede sürdürülmekte olan yeniden şekillendirme çalışmalarına, Irak-Suriye-İran üçgeninin yaratabileceği muhtemel risklere karşı, kendi Kürt sorununu ve diğer temel sorunlarını, AB kriterleri çerçevesinde, gelişen demokratik-laik yapısını güçlendirerek, kurumsallaştırarak çözebilme potansiyeline sahip oluşu en önemli avantajlarındandır. Böylesi bir gelişme, Türkiye’ye bölgesinde ve global güç dengeleri içerisinde yeni ufuklar açabilecek ve yeni fırsatlar yaratabilecektir…
“Sovyetler Birliği’nin dağılması ve küreselleşme, tüm ülkelerde kimlik arayışlarına yeni bir muhteva kazandırmıştır. Çok etnikli toplumsal yapımızda, söz konusu etkilerin yanı sıra, silahlı ve siyasi Kürt hareketleriyle farklı dini cemaatlerin, mezheplerin, kültürel grupların siyasi-ideolojik muhteva da kazanabilen örgütlü çalışmalarının ortaya çıkardığı kimlik ve hak talepleri, güvenlik sorunları içinde önemle yer almıştır. Aydınlar arasında ve siyasi platformlarda yapılmakta olan sert tartışmalara rağmen, toplumumuz Türkiye vatandaşlığı üstkimliği altında, farklılıklarını zengin bütünlüğe çevirebilecek tarihi birikime ve olgunluğa sahiptir.” (“Tabular Yıkılıyor”, abç)

Eli Kürt ve Türk devrimcilerinin ve halklarının kanlarıyla lekelenmiş olan eski kontrgerilla şefi Mehmet Ağar’ın da soruna aşağı yukarı Cevat Öneş gibi yaklaştığı anlaşılıyor. DYP Genel Başkanı, Yener Süsoy’un kendisiyle yaptığı röportajda şöyle diyordu:
“Büyük bir iddiayla söylüyorum, ben iktidar olduğum vakit Türkiye’nin dağlarında, dışarıdaki dağlarda Türkiye’nin aleyhine yönelik hiç kimse kalmayacak. Benim dışımda kimsenin alamayacağı kararları, ben rahatlıkla alırım. Eğer toplumsal şartlar oluşursa, affı da gündeme getiririm…

“Türkiye dış politikasını, güvenlik politikasını sürekli olarak PKK’ya endeksli olarak yürütemez. Artık örgüte adam gitmemeli, bunun önünü kesmek lazım. Dağda uzun yıllar yaşamanın mümkün olmadığını herkes görmüş durumda. Onun için bu işi bırakmalarını, normale dönmelerini sağlayacak bir siyasi ağırlığı koymak lazım. Öyle bir noktaya geldik ki, büyük yaralar almış insanlar, yeni yaralar, yeni acılar olmasın diyor. Bir insanın hayatında evladından başka feda edebileceği kıymetli ne olabilir? Bu fedakár insanlar, ‘Türkiye’de bir daha bunlar olmasın’ diyorsa, önünüzde bir alan açık demektir. Hiç kimsenin evladı ölmesin, hiç kimsenin evladı dağda olmasın, dağda hiç kimse olmasın…

“Ne yazık ki, bizden sonraki hükümetler, ‘Nasıl olsa bitti’ havasıyla işi gevşek tuttu. Rehabilitasyon için o bölgelere öngördüğümüz sosyo-ekonomik taarruz yapılamadı. 10 yıllık süre boşa geçirildi. Eğer o dönem boşa geçirilmeseydi, bugün dağda adam kalmazdı. Şimdi her dış politika görüşmesinde PKK’yla mücadele için yardım istenerek Türkiye küçültülüyor. Türkiye bu meseleyi kendi iç dinamikleriyle halledecek.” (Hürriyet, 20 Aralık 2005)
Çok önemli bir gecikmeyle A. Öcalan’ın randevusuna gelme ve onun önerilerini dikkate alarak rotasını değiştirme girişimi, Türk egemen sınıflarının ana gövdesi tarafından benimsenecek mi? Böylesi bir rota değişimi, gerçekleşmesi halinde Türkiye’nin, değişik ulus ve milliyetlerden işçi sınıfının ve diğer sömürülen emekçilerin demokrasi ve sosyalizm savaşımı açısından son derece olumsuz sonuçlar doğurabilecek bir Türk-Kürt çatışmasına sürüklenmesine engel olabilecek mi? Bu çok bilinmeyenli denklemin sonuçları 2006’da ortaya çıkacaktır. Ancak, Ortadoğu işçi sınıfı, sömürülen emekçileri ve ezilen halklarının yazgısı, asla şu ya da bu emperyalist burjuvaziye ya da gerici egemen sınıf fraksiyonuna bırakılamaz ve bırakılmamalıdır. Son sözü, emperyalizme, Siyonizme ve her türden gericiliğe ve şovenizme karşı direniş bayrağını yükselten Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu işçi sınıfı ve halkları söyleyecekler ve söylemelidirler. Bunun yapılmasının yolu, günümüzde mızrağın sivri ucunun neo-faşist ABD-İsrail-Britanya şer eksenine ve bölge devletleri içinde bu güçlerin bağlaşık ve uşaklarına yöneltilmesini gerektiriyor. Kürt halkı da içinde olmak üzere bölge işçi sınıfı ve halklarının gerçek ve uzun erimli çıkarları, özellikle dünya işçi sınıfı ve halklarının bu en tehlikeli ve en acımasız düşmanlarına karşı tutum alınmasını ve karşı konulmasını gerektiriyor.
DİPNOTLAR
(1) 27 Ağustos’ta Batman’ın Beşiri ilçesinin kırsal alanında HPG gerillalarıyla Türk ordusu arasında 3 gün süreyle devam eden çatışmanın sona ermesini sağlamak için, Beşiri’de toplanan 3,000’e yakın kitle slogan atarak çatışma alanına doğru yola çıkmış, yolu Beşiri çıkışında, havaya ateş açan Özel Tim birimleri ve panzerlerle kesilince de oturma eylemine geçmişti. Göstericilerin çatışma bitmeden oradan ayrılmayacağını belirtmesi üzerine, askeri birlikler geri çekilmiş ve eylemine son veren kitle de sloganlar atarak ilçe merkezine geri dönmüştü.
30 Ağustos’ta Zafer Bayramı nedeniyle Gazi Orduevi’ndeki resepsiyona, Batman’daki çatışma ve kitlesel cenaze törenleri damgasını vurmuş, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Y. Büyükanıt, bir soru üzerine şu çarpıcı itirafı yapmıştı:
“Türkiye Filistin haline getirilmek isteniyor. Bir oyun oynanıyor. Batman’daki, diğer yerlerdeki gösterilere bir bakın. Bunları kim örgütlüyor? Yasal bir parti. Dağdaki teröristle mücadele, terörle mücadelenin en kolay yanı. Ama öyle bir noktaya geldik ki, teröristi etkisiz hale getiren silahlı kuvetler hedef haline getiriliyor. Geldiğimiz aşama eskisine göre daha büyük boyutta. Batıdaki de doğudaki de bizim vatandaşımız. Birileri ajite ediyor. Kalkışmaya çeviriyorsa ona tepki başka yerden, Türkiye’nin batısından geliyorsa, Türkiye’nin felaketi olur.”
(2) Milliyet gazetesinde 13 Eylül 2005’de yayımlanan “Milliyetçi siviller örgütleniyor” başlıklı yazıda şöyle deniyordu :
“Herhangi bir siyasi çatıda yer almak istemeyen ancak ‘vatanın elden gittiğini’ düşünen milliyetçi kesim örgütlenmeye başladı. Vatansever Kuvvetler Güç Birliği (VKGB) hareketi sözcüleri, 4 ayda 1 milyon üyeye ulaştıklarını öne sürerken Mersin’de de Türkiye Kuvva-i Milliye Derneği için ilk adım atıldı.

“Bir dönem MHP Genel Başkanlığı’na aday olan VKGB Başkanı Taner Ünal, hareketin kuruluşunda emekli generaller, akademisyenler, bürokratlar ve kamuoyu önderlerinin yer aldığını söyledi.
“Ünal, hareketin hedefini de, ‘Türkiye içte ve dışta yıkıcı ve bölücü faaliyetlerle karşı karşıya. Atatürk’ün Gençliğe Hitabı’nı dikkate alarak yeniden İstiklal Savaşı’nı başlattık’ sözleriyle açıkladı.

“Hareketin Nisan 2005’te kurulduğunu ve 40 ilde 90 şubeye ulaştığını belirten Ünal, 600 birimde daha örgütlendiklerini kaydetti.”
Türk egemen sınıflarının Avrasyacı fraksiyonunun sözcülerinden Sedat Laçiner, 23 Eylül 2005 tarihli ve ‘Kurtuluş Savaşı Ruhu’ başlıklı yazısında bu milliyetçi-şovenist dalgayı değerlendirirken şunları söylüyordu:
“Halkı ‘Türkiye’yi korumak için’ ayaklanmaya çağırıyorlar… ‘Türklerin silahlanması gerektiğini’ söylüyorlar. Kürt isyanından, Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi bölme çabalarından, ülkenin ne büyük tehlikelerle karşı karşıya olduğundan bahsediyorlar. Halktan yardım bekliyorlar. Para topluyorlar. Klüpler kurup ayaklanma provaları yapıyorlar. Teröristlerin üzerine halkın yürümesi için organizasyonlar yapıyorlar. Camii önünde birkaç serseri eylem yaptı diye camiye yürüyorlar, bayrak yakma olaylarını gerekçe gösterip yürüyüşler yapıyorlar. Görünüşte Türk olmayan ne varsa onların boy hedefi… yani sizlerin anlayacağı bizleri koruyorlar…” Yazar daha sonra haklı olarak, Türkiye’nin siyasal ve ekonomik konumunun, PKK’nın gücünün doruğunda olduğu ve ülkenin ekonomik bunalımın pençesinde kıvrandığı dönemlere kıyasla bugün daha iyi olduğunu belirttikten sonra sözlerini şöyle sürdürüyor :
“Eğer bir Türk bu fırsatları göremez ve sokakta bir çocuğun yaktığı bayraktan öteye geçemez ise burada ya art niyet vardır, ya da oyuna gelmek… Yıllardır çalıştılar, ülkenin en milliyetçi kesimlerini diğer gruplarla çatıştırmak için uğraştılar… Milliyetçilerin en kutsal saydığı yerlere bombalar atıldı, kutsal bilinen her şeye saldırıldı. Fakat başarılı olunamadı. Şimdi bir çocuk bayrak yakarak tüm bu kazanımları tehlikeye sokabiliyor. Ne yazık!…
“Halkı sokağa çağırırken kime hizmet ettiğinize dikkat ediniz! Ayrıca suç işlediğinizi de biliniz… Ülkenin polisi varken, askeri ve istihbaratçısı varken bu işlere soyunmak suçtur, hatta terördür… ‘PKK’yla, dincilerle savaşacağım’ derken onlarla aynı duruma düşmeyiniz… Ülkeyi dizlerinden kurşunlamayınız, kendi kendinize çelme takmayınız. PKK’nın, El Kaide’nin ve daha nice karanlık güçlerin şu insanlara yapamadığını yapmaya çalışmayınız… 1970’lerde yaptığınız gibi hem kendinize, hem de bizlere yazık etmeyiniz…”
(3) CNN Türk’ün 14 Aralık tarihli ve “MGK’nın Yeni Eylem Planı” başlıklı yazısına göre,
“29 Aralıkta yapılacak MGK toplantısının özel gündem maddesi ‘terörle mücadele eylem planı’ olacak. Kurulun ele alacağı bir başka konu da göçün yarattığı güvenlik sorunu.

“Kurulun özel gündem maddesini oluşturan çalışmada, teröre destek veren kuruluş ve kişiler için kararlı yaptırımlar isteniyor, Türk Ceza Kanunu’nda acil değişikliğe gidilmesi gerektiği belirtiliyor.

“Çalışmada, Güneydoğu’da süren terör eylemlerinin yeni düzenlemeler yaşama geçirilmezse, ‘kontrol edilebilir seviyeden çıkacağı ve büyük kentleri de tehdit eden bir boyuta taşınacağı’ vurgulanıyor.

“Çalışmada, PKK terörünün siyasi platforma kayarak Türkiye için hem içeride hem de dışarıda ciddi sorunlar yaratacak boyuta geçtiğine dikkat çekiliyor, örgütün siyasi desteğini kesecek yasal önlemlerin bir an önce yaşama geçirilmesi isteniyor.”

(4) Milliyet gazetesi yazarlarından Fikret Bila’nın kendisiyle yaptığı röportajda eski Jandarma Genel Komutanı, emekli Orgeneral Şener Eruygur, “Türkiye’nin Kuzey Irak politikasının hatalı olduğunu, Ankara’nın ileriyi göremediğini belirtti. Kuzey Irak’ta bir “Kürt devleti nüvesi”nin kurulmasına Türkiye’nin de katkıda bulunduğunu, bu anlamda 1991’den sonra izlenen politikanın hatalı olduğunun şimdi anlaşıldığını kaydetti.” (“Eruygur : Kuzey Irak’ta hata yaptık”, Milliyet, 4 Ocak 2006)
Bila, daha sonra Eruygur’un şu sözlerini aktarıyor:
“Bugün Kuzey Irak’ta bir devlet kurulmasına Türkiye de katkıda bulunmuş oldu. Keşke öyle olmasaydı. Hata yaptık. Barzani-Talabani, PKK-Öcalan arasındaki çatışmalar, çekişmelerle sorunun kontrol edilebileceği düşünüldü. Klasik, birbirine kırdırma politikasıyla sonuç alınacağı zannedildi. Halbuki sonuçta bunların hepsinin amacının aynı olduğunu göremedik. Ortak amaçları bir Kürt devleti kurmaktı. Aralarında çekişme, çatışma, yarışma olsa da ortak hedeflerinin bu olduğu unutulmamalıydı.”
(5) Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, 20 Nisan’da Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı uzun konuşmada şunları söylemişti:
“Güneye doğru indiğimizde İran var; bu ülkenin rejimi farklı bir rejimdir. İran, teokratik bir rejime sahiptir. Şüphesiz her ülke kendi yaşam tarzını kendisi seçer ancak İran’ın geçmişte rejimini, Türkiye de dahil olmak üzere mücavir ülkelerdeki rejimleri etkilemek için kullandığına dair kuşkular duyulmuştur. Bu durum bizi oldukça rahatsız etmiş ve ilişkilerimizin düşük bir seviyede sürdürülmesine sebep olmuştur.
“Ayrıca İran’ın nükleer çalışmalarını diğer ülkeler gibi biz de kaygıyla izlemekteyiz. İran’ın, 2003 yılı ortalarına kadar Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan gizli olarak nükleer tesisler inşa etmiş olduğu ve uranyum zenginleştirme çalışmaları yaptığı saptanmıştır. Fakat İran, daha sonra bu ajansla bir ek protokol imzalayarak, bu ajansın habersiz denetlemeler yapmasını kabul etmiş, ancak bu protokolü anayasal süreçten geçirmemiştir.”
Başbakan Recep T. Erdoğan, bu konuda Org. Özkök’le tamamen aynı düşüncedeydi.
Haaretz yazarı Aluf Benn’in 1 Mayıs tarihli haberine göre, Recep T. Erdoğan, Mayıs başında İsrail’e yaptığı ziyarette, “ülkesinin İsrail’in, nükleer bir İran’a ilişkin kaygılarını paylaştığını söylediği”ni aktarıyordu. Benn’e göre Erdoğan, İsrail Devlet Başkanı Moşe Katsav’la yaptığı görüşmede İran’ın nükleer ihtirasları konusundaki görüşlerini anlatırken, “Tehdit altında olan sadece siz değilsiniz; biz ve tüm dünya tehdit altında” demişti. Recep T. Erdoğan, İsrailli yetkililerle yaptığı görüşmeler sırasında, sözümona İsrail-Filistin barışının sağlanabilmesi için gerici Mahmut Abbas yönetiminin elinin güçlendirilmesini, “militanların” yani silahlı Filistin direnişinin ancak böylelikle etkisiz hale getirilebileceğini ileri sürmüştü.
(6) Tanınmış Amerikalı araştırmacı yazar Seymour Hersh’in, 28 Haziran 2004’te The New Yorker’da “30 Haziran Yaklaşırken İsrail Bakışını Kürtlere Çeviriyor” başlıklı bir yazısı yayımlandı. O bu yazısında, bir dönem Bush yönetiminde görev yapmış bulunan bir Amerikalı’nın, 2003 sonbaharında İsrail’i ziyareti sırasında üst düzey Siyonist yöneticilerle yaptığı görüşmelerde edindiği izlenimleri aktarıyor. Hersh’in sözkonusu yöneticiye dayanarak aktardığı bilgileri şöyle özetleyebiliriz: İsrailliler, daha 2003 sonunda uyarılarının dikkate alınmamasından ötürü ABD’nin ayaklanmaya karşı savaşımının başarısızlığa uğradığı ve İran’ın konumunu güçlendirdiği sonucuna varmış ve kendi deyişleriyle, en kötü olasılığı dikkate alan bir planlama yapmışlardı. Bu plana göre Şaron hükümeti, Irak savaşının İsrail’in stratejik çıkarları açısından yol açacağı zararı en aza indirmek için Telaviv’in Irak Kürtleriyle eskiye dayanan ilişkisini daha da geliştirmeye ve yarı-özerk Kürdistan’da önemli bir İsrail varlığı oluşturmaya girişmişti. Buna göre, Kürdistan’da gizlice çalışan İsrail istihbarat ve ordu görevlileri Kürt komando birimlerini eğitiyor ve İran ve Suriye Kürdistanı’nda örtülü operasyonlar gerçekleştiriyorlardı.

Hersh, Ankara’da konuştuğu bir üst düzey Türk yetkilinin de kendisine şunu söylediğini aktarıyor: “İsrail savaştan önce Kürdistan’da faaliyet gösteriyordu; şimdi yeniden gösteriyor. Bu bizim için çok tehlikeli olduğu gibi, onlar için de tehlikeli.”
(7) A. Öcalan, “Cumhuriyet Kendisini Sorguluyor” adlı yazısında şöyle diyordu:
“İşte bugün MGK tıpkı Sivas, Erzurum kongre süreçlerinde olduğu gibi, yeni kurucu bir meclis gibi işlev görüyor. Türkiye çok ciddi bir durumla karşı karşıya. Şimdi bu krizi aşabilir mi? Mustafa Kemal tarzını uygulayabilir mi? Yine 1921 ile 1997 arasında ne gibi benzerlik ve farklılıklar var. Farklılıklar var, ama özünde benzerlikler de var…
“Aslında bu, cumhuriyetin 1920’ler gerçeğinin tartışılmasıdır. Bu bizim görüşü doğruluyor. Yine Kürt gerçekliği yoğunca tartışılıyor. 75 yıl aradan geçse de bu, 1920’lerdeki başlangıç dönemine dönmesi ve cumhuriyetin kendisini sorgulaması demektir. Son dört-beş yıldır PKK en büyük ‘tehlike’ olarak öndeydi, şimdi de İslam, yani Refah Partisi birinci tehlike olarak öne çıktı. Ve Kürt olayı adeta kılpayı ardından geliyor. Bunun yanında ilk kez aşırı milliyetçilik tehlikesinden de bahsediliyor…
“Devlet önemli bir konuma geldi. Bu belge (Milli Güvenlik Siyaset Belgesi kastediliyor – G. A.) şunu kanıtlıyor. Artık mahalli özelliklere göre bazı kültürel çalışmalar yapılabilir. Şimdi bu küçük bir olay, dolayısıyla anlamadan tümüyle bu belgeye karşı çıkmak pek akıllıca bir iş değil. Hiçbir anayasa maddesinde, hiçbir yasa maddesinde olmayan bir belge ve bu bir devrimci özellik! Uygulayıp uygulayamayacakları, bunu uygulama gücünde olup olmayacakları ayrı mesele. Bu kendi başına bir mücadele ister. Ama Türkiye’de olsam, Türkiye şartlarında politika yapsam, bu maddeye dayanarak, çok ciddi adımlar atabilirim.
“Türkiye anayasa sistemini aştı. 12 Eylül anayasası da aşıldı. Dikkat edilirse, şu andaki general kadrosu ‘Refah olayı 12 Eylül döneminde gelişti’ diyor. Yani dinin tırmanışı 12 Eylül’e bağlanıyor ve burada 12 Eylül’e tavır konuluyor.
“HADEP’e yasallık, HADEP’e meşruiyet konusu, işte bugünkü MGK Belgesi’nde ancak anlaşılabilir. MGK’na, hatta sekreterliğine gidip danışmak lazım. Neyi danışacaksınız? Bu belgede benim yasallığım var mı yok mu? Akıllı bir kişi bence gidip bunu yapabilir.
“HADEP’lilere söyleyebileceğim şudur: Gidin, MGK Sekretaryasına söyleyin; siz bize yasal çerçevede politika yapma şansı tanıyor musunuz, tanımıyor musunuz?
“Mustafa Kemal’e karşı hepsi savunmasızdı. Mustafa Kemal gaddar davrandı. Davranmamalıydı, Şeyh Sait’i asmamalıydı. Bunlar çok zorunlu idamlar değildi. Hata yapılmıştır, yanlış yapılmıştır ve sonuçları bugüne kadar da olumsuz olmuştur. Ama yine de olabilir; nitekim bu kadar fail-i meçhul cinayet, bu kadar baskı doğru mudur?… Ben hiç HADEP kurulmasın, HADEP’le faaliyet yürütülmesin demiyorum. Tam tersine HADEP bir Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti gibi çalışabilir. Batı Çalışma Grubu nedir? Batı Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetidir.
“Adını koymasa da cumhuriyet kendini yeniden bir kuruluşa tabi tutma gereğini duyuyor. İtalya, Almanya, Sovyetler Birliği örneğini boşuna vermedim. Kendini devletten sorumlu tutanlara söylüyorum. Devleti yıkmanın kimseye yararı olmayacağına eminseniz, o zaman yeniden düzenlenmesine hazır ve açık olmalısınız…” (Serxwebun, Sayı: 191, Kasım 1997)
(8) Avrasyacı olarak nitelenebilecek olan bu eğilimin temsilcilerinden zamanın Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç Mart 2002’de Harp Akademileri Komutanlığı’nca düzenlenen ‘Türkiye’nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl Oluşturulur?’ konulu sempozyumda yaptığı konuşmada, “Türkiye’nin, Rusya Federasyonu ve İran’ı da içine alacak şekilde bir arayışın içinde olmasında fayda buluyorum” demişti. Kılınç emekliye ayrılmasından sonra Temmuz 2005’de Yeni Aktüel dergisinin kendisiyle yaptığı röportajda da şunları söyleyecekti:
“ABD veya batı emperyalizmi Uzakdoğu’yu da kapsayacak şekilde Ortadoğu ve Afrika’yı daha iyi sömürebilme telaşında. Dünya Asya’yı ve Ortadoğu’nun tamamını kaptırdığı zaman karşısına çıkacak hiçbir şey kalmaz. Dolayısıyla bu bölgede potansiyeli olan ülkelerin; Rusya’nın, Çin’in, Hindistan’ın, İran’ın, Türkiye’nin hem kendi ekonomileri hem de dünyanın paylaşılmasında meydanı boş bırakmama açısından birleşmeleri lazım.”

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: