Yaklaşan İran Savaşı ve Türkiye: Olanaklar, Sorumluluklar ve Görevler

Garbis Altınoğlu, 5-6 Ocak 2006

1) ABD’nin, bağlaşıkları ve uşaklarıyla birlikte Irak’a saldırmasının (Mart 2003) ardından, İsrail başta gelmek üzere, en gerici ve saldırgan odakların İran’a karşı “önleyici bir savaş” çağrısında bulundukları ve bu çağrıların özellikle 2004 sonlarından bu yana daha tiz bir sesle ve artan bir sıklıkla yinelendiği biliniyor. Gelinen noktadaysa, 2005 yılı içinde askeri hazırlıklarını tamamlayan İsrail’in, ABD’nin desteğiyle, İran’a karşı küçük-ölçekli nükleer silahların da kullanılacağı bir hava-kara saldırısına girişmesinin öngününde olduğunu gösteren veriler ortaya çıkmış durumda. Berlin’de yayımlanan Der Tagesspiegel gazetesi, Aralık sonlarında yayımladığı bir haberinde, “NATO istihbarat kaynakları”nın ABD’nin molla rejimini devirmek için askeri seçeneği gündeme koyduğunu yazdı. Bir başka Alman haber ajansı DDP, “Batılı güvenlik kaynakları”na dayandırdığı haberinde CIA Direktörü Porter Goss’un 12 Aralık’ta Başbakan R. Tayyip Erdoğan ile yaptığı görüşmede, Türkiye’nin İran’ın nükleer ve diğer askeri hedeflerine yapacağı saldırılar için lojistik destek ve bu operasyon için istihbarat alanında işbirliği talep ettiğini belirtti. (1) Jerusalem Post’un Ankara muhabiri Metehan Demir’in 22 Aralık’ta Ankara’dan geçtiği habere göre, Türk tarafı İsrail Genelkurmay Başkanı Korg. Halutz’a sunduğu brifingde –sanki İsrail bunlardan haberdar değilmiş gibi- İran’ın nükleer silah edinme çabası ve geliştirmekte olduğu Şahap-4 ve Şahap-5 füzeleri konusunda muhataplarına bilgi verdi ve “İran’ın, hem Türkiye ve hem de bölge için bir belirsizlik ve risk kaynağı” oluşturduğunu söyledi. Gene aynı habere göre, üst düzey bir Türk askeri yetkilisi, “Tahran’ın, bizim de tehdit edici bulduğumuz kuşkulu nükleer faaliyetlerinin bölgede gerginliği arttırabileceğini” (“Halutz discusses Iran in Turkey visit”) belirtti. Alman haber ajansı DDP’nin 23 Aralık’ta yayımladığı ve Alman güvenlik kaynaklarına dayandırdığı habere göre, saldırıdan kısa bir süre önce bilgilendirilecek olan Türkiye’nin, İran’daki PKK üslerine saldırı gerekçesiyle operasyona doğrudan katılmasının sağlanacağı anlaşılıyor. Bir başka Alman yayım organı Der Spiegel ise, 29 Aralık’ta, ABD ziyaretinden sonra Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin artık kusursuz olduğunu söylediğini yazdı. Öte yandan, Korg. Dan Halutz, 3 Ocak’ta Telaviv Üniversitesinde yaptığı bir konuşmada İran’ın nükleer programını yokedebileceklerini söyledi.

2) Ne yazık ki, Irak’ta ABD işgalcilerini ve ortaklarına ağır darbeler indiren, Afganistan’da yükselmekte olan ve Filistin’de boyun eğmeyen direnişe rağmen, gerek bölge ve gerekse dünya çapında yaklaşan İran saldırısı konusunda önemli bir sessizlik ve kayıtsızlık yaşanıyor. Mart 2003 öncesinde, Irak’a karşı girişilecek ABD saldırısına ikiyüzlü bir biçimde karşı çıkmış bulunan Fransa ve Almanya’nın bu kez Washington’un peşinden sürüklenmekte olması, İran’la enerji alanında ve askeri alanda ilişkilerini sürdüren Rusya ile Çin’in –belki de ABD’nin Ortadoğu batağına iyice batarak yıpranması hesabına dayanan- göreli bir sessizlik sergilemesi, yönetici klikleri satın ve teslim alınmış olan Arap ve İslam ülkelerinin İran’ın burnunun sürtülmesini ister bir tutum içinde olması; Mart 2003 saldırısı öncesinde savaşa karşı sokakları dolduran yüzbinlerin ortalıkta gözükmemesi, emperyalist ve Siyonist saldırganları yüreklendiriyor gibidir.

3) ABD ve ortaklarının Irak’a saldırısına, 1 Mart tezkeresi kazası sonucu bulaşmamış, daha sonra (7 Ekim 2003) bu “hata”sını giderme ve Irak’a asker gönderme çabası da Irak’taki, değişik siyasal ve etnik gruplar tarafından reddedildiği için ABD tarafından da kabul edilmeyen Türk egemen sınıfları, daha sonra bu “hata”larının bağışlanmasını sağlamak için az ter dökmediler. Ama bu kadarı yeterli olmadı ya da sayılmadı. Bu yüzden onlar, Irak halkını bombalayan ABD uçaklarının İncirlik üssünü tepe tepe kullanmalarına izin vererek, Afganistan’ın işgaline yaptıkları katkıyı sürdürerek, İsrail’le ilişkilerinde yaşanan “pürüzler”i gidererek ve Suriye’nin köşeye sıkıştırılması kampanyasında yer alarak kendilerini bir ölçüde bağışlattılar. Şimdi ise İran’a karşı girişilecek bir emperyalist savaşa daha başından katılarak Washington ve Telaviv katında “saygınlık ve güvenilirlik”lerini arttırmayı ve bu arada emperyalist yağma sofrasından kendilerine atılacak kemik parçalarını kapmayı hesaplıyorlar. Bunun belirtileri, özellikle 2005 yılı içinde daha da net bir biçimde ortaya çıktı. (2)

4) 2005 yılı Aralık ayındaki diplomatik trafik; İran’ı vurmaya hazırlanan ABD ve İsrail’in, Türk hava sahasını ve Türkiye’deki üsleri böyle bir saldırı için kullanmak, hatta Türk ordusunu İran’a karşı girişilecek operasyonlara sokmak için Ankara’yı sıkıştırdıklarını ve büyük olasılıkla Türk gericileriyle bu konuda gizli bir anlaşma yaptıklarını gösteriyor. Anımsanacağı üzere Aralık ayı içinde FBI ve CIA direktörleri, Fransa “Savunma” Bakanı, NATO Genel Sekreteri ve İsrail Genelkurmay Başkanı Türkiye’yi ziyaret ederken, Türk Kara Kuvvetleri Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt ABD’ni ve Türk Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Faruk Cömert İsrail’i ziyaret etti. Ocak 2006’da ise Türk Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Yener Karahanoğlu’nun İsrail’i ve İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw ile ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın Türkiye’yi ziyaret etmeleri bekleniyor.

Ekim 2005’de kabul edilen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde İran’ın Türkiye’deki “irticai faaliyetler” bağlamında bir tehdit öğesi olarak gösterilmesi, (3) Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 17 Aralık’ta Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürülmesi gibi olayları kapsayan Umut Davası’nın gerekçeli kararında İran’ı Türkiye için bir tehdit olarak göstermesi vb. (4) kamuoyunu böyle bir ABD-İsrail operasyonuna katılmaya hazırlamanın araçlarından başka bir şey değildi. İsrail komandolarının, Bolu ve Hakkari’de –herhalde Türk askeri birlikleriyle birlikte- eğitim yaptıkları, İsrail savaş uçaklarının, fiziksel yapısı İran’ınkini andıran Doğu Anadolu’da hava tatbikatı yaptıkları, İran’ın nükleer tesislerini vurması planlanan İsrail savaş uçaklarının Türkiye üzerinden geçmesinin öngörüldüğü yolunda iç ve/ ya da dış basında çıkan haberler bu gelişmeleri doğruluyor. (Bu konuda daha geniş bilgi için bakınız: “Bir Kürt-Türk Çatışmasına Doğru ya da A. Öcalan’ın Dönüşü” http://www.subatyildizi.net/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=36)

5) Türkiye ve Kuzey Kürdistan işçi sınıfı ve halkları, Türk gericiliğinin; dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanı konumundaki ABD-İsrail ikilisinin Britanya başta gelmek üzere AB emperyalistlerinin de desteğiyle İran’a karşı girişeceği bir saldırı savaşına aktif ya da pasif bir biçimde katılmasını asla kabul edemezler ve etmemelidirler; onlar 1945’ten bu yana ilk kez nükleer silahların kullanılacağı bir savaşa seyirci de kalamazlar ve kalmamalıdırlar. Afganistan’da doğrudan, Irak ve Filistin’de dolaylı olarak emperyalist ve Siyonist saldırganların yanında yer alan Türkiye’nin, nükleer silahların kullanılacağı ve yüzbinlerce ve hatta milyonlarca insanın ölümüne yol açabilecek olası bir İran savaşına katılmasını sineye çekmeleri, bir ölçüde onları da, tüm dünya halklarının nefretini üzerine çekecek olan Türk militaristlerinin suç ortağı haline getirecektir.

6) Ankara’nın; İran’ın misillemelerine, bölgedeki İslami direniş örgütlerinin ve başka devletlerin de katılımına bağlı genişleme ve Ortadoğu’yu savaş alevlerinin uzun süre yanmaya devam edeceği bir felaket bölgesine dönüştürme olasılığı yüksek olan böylesi bir saldırıya katılması, Türk ve Kürt işçi ve emekçilerini doğrudan etkileyecektir; böyle bir savaşa katılma, egemen sınıflara; siyasal gericiliği daha da güçlendirme, yeni bir sıkıyönetim, belki de bir askeri diktatörlük dönemine girme, varolan son derece kısıtlı demokratik mevzileri gasbetme, işçi sınıfına yönelik ekonomik saldırıları yoğunlaştırma, Kürt halkını ve tüm ilerici güçleri hedef alan saldırıları ve kirli savaşı daha da tırmandırma olanağı verecektir. Dahası, ne kadar süreceği kestirilemeyecek olan böylesi bir savaşın yol açacağı ekonomik yıkımın acısını da gene en fazla Kürt ve Türk işçi ve emekçileri çekecektir.

7) Öte yandan Türk egemen sınıflarının ana gövdesi, emperyalist-Siyonist saldırganlar karşısındaki utanç verici teslimiyetini ve onlara verdiği desteği gözlerden saklamak için bir yandan Enver Paşacılık oynar, şovenist ve Pantürkist propagandayı yoğunlaştırır, Kürt halkına dönük provokatif saldırılara girişirken, bir yandan da Türkiye’nin parçalanacağına ilişkin yaygara yapmakta, Kıbrıs sorunu, Ermeni jenosidi, Sevr’in yeniden canlandırılması vb. konular üzerinden kitlelerin en geri yanlarına seslenmektedir. Oysa, gerek tarihsel deneyim ve gerekse halihazırdaki güç ilişkileri –önünde sonunda Ortadoğu halklarına karşı giriştikleri savaşı yitirecek olan- ABD ve ortaklarının savaş arabasına bağlanmalarının, AB, Rusya, Çin gibi diğer emperyalist güçlerle ve İslam dünyasıyla ilişkilerinin daha da zayıflamasından/ kötüleşmesinden ve böylelikle bir kez daha kendi bindikleri dalı kesmelerinden başka bir sonuç vermeyeceğini göstermektedir.

8) Onyıllardır, Türk, Arap ve Fars gericilerinin ökçeleri altında ezilmekte olan Kürt halkının ve/ ya da onun siyasal temsilcilerinin bölgemizde yaşanmakta olan siyasal altüst oluşu, kendi ulusal kurtuluşları için bir fırsat olarak değerlendirmeyi düşünmeleri anlaşılabilir; ancak bunun tehlikeli bir yanıllsamadan başka bir şey olmadığının altı çizilmelidir. Kendi ulusal kurtuluşunu, başka halkların köleleştirilmesine dayandıran bir halk, bundan ne onur duyabilir; ne de bu yolla gerçek bir ulusal kurtuluşa kavuşabilir. Nasıl İsrail devletinin, Yahudi halkının Alman Nazizmi altında yaşadığı felaketi Filistin halkını ezmek için kullanması kabul edilemezse; Kürt siyasal partilerinin, Kürt halkının Türk, Arap ve Fars gericilerinin ökçeleri altında yaşadıkları felaketleri, Irak’ın Arap ve Türkmen halklarına karşı ABD ve İsrail’in yanında savaşmak için kullanmaları, ya da aynı senaryoyu İran’da, Suriye’de, Türkiye’de uygulamak isteyenlere figüranlık yapma tasarlaması da kabul edilemez. Ortadoğu’nun hangi ülkesinde yaşıyor olursa olsun, Kürt halkı ulusal kurtuluş umutlarını, kendisini ne zaman arkadan hançerleyeceği belli olmayan Amerikan neo-faşistlerinin ve Siyonistlerin devlet terörüne bağlayamaz ve bağlamamalıdır.

9) Tutarlı demokrasi ya da anti-emperyalizm açısından, “kendi” işçileri ve emekçilerinin yanısıra Fars-olmayan halkları ezen İran rejiminin savunulacak bir yanı yoktur. Dahası, olanak bulduğu takdirde İslami rejimin, ABD ve İsrail de içinde olmak üzere en gerici ve saldırgan güçlerle uzlaşma ve anlaşma yolunu tutabileceği de pekala söylenebilir. Ne var ki, koşullar buna olanak vermemektedir ve görünür gelecekte de olanak vermeyecektir. Başta ABD ve İsrail, ama aynı zamanda AB emperyalistleri; kendilerine bağımlı olmayan, önemli enerji kaynaklarına sahip, petrol trafiğinin büyük bölümünün geçtiği Hürmüz Boğazını ve Ortadoğu ile Orta Asya arasındaki enerji koridorlarını denetleyen bir jeostratejik konuma sahip, Ortadoğu’nun bir dizi ülkesindeki İslami direniş hareketleriyle bağları bulunan 70 milyon nüfuslu İran’ın nükleer silahlarla donanarak bir çeşit dokunulmazlık kazanmasını asla ve kesinlikle kabul etmeyeceklerdir. Demek oluyor ki konjonktür İran’a adeta, -hiç de kısa olmayan bir süre için de olsa- kendi iradesinden bağımsız olarak, dünya halklarının baş düşmanlarına meydan okuma misyonu yüklemiş, İran’ı onlarla çatışmaya mahkum etmiş gibidir. Böyle bir çatışmada, bütün tutarlı demokrat ve enternasyonalist güçler, İran rejimine ilişkin eleştirilerini saklı tutmak kaydıyla, Tahran’ın yanında yer almak ve onun zaferini dilemek ve onu savunmakla yükümlüdürlar. Yükümlüdürler; çünkü İran’ı hedef alan emperyalist-Siyonist komplo ve saldırganlığın yenilgiye uğratılması ya da hiç olmazsa püskürtülmesi, bu tarihsel momentte dünya işçi sınıfı ve halklarının demokratik ve anti-emperyalist savaşımlarının gerekleriyle örtüşmektedir.

10) Bu koşullar altında ülkemizde; emperyalist-Siyonist saldırı savaşına, Türkiye’nin bir Kürt-Türk çatışmasına sürüklenmesi çabalarına ve bu amaçla şovenizmin, Pantürkizmin ve militarizmin pompalanmasına karşı toplumun geniş kesimlerini kucaklayacak bir eylem birliği, hatta bir birleşik cephe kurulmasının objektif koşulları vardır. Dahası, Washington ve Telaviv’in kuyruğuna takılarak bir İran savaşına hazırlanmakla, zaten büyük ölçüde yıpranmış olan saygınlıklarını tümüyle yitirmekte olan Türk gericileri, bir meşruiyet bunalımının eşiğine gelmiş bulunuyorlar. Bu emperyalist haçlı seferi sürecinde, maskeleri tümüyle inecek olan Türk egemen sınıfları, ülke içinde Kürt halkının yanısıra, Türk halkının İslami ya da yurtsever duyarlılığı olan geniş kesimlerini de karşılarına alacaklardır ve almaktadırlar da. Bunun, ilerici ve anti-emperyalist güçlere kitleler katında devrimci bir meşruiyet kazanma yolunda önemli bir fırsat sunduğu görülmelidir.

Öte yandan, Türkiye’de farklı sınıfsal ve siyasal güçler arasında eylem birliği geleneğinin son derece zayıf olduğu ve emperyalist-Siyonist saldırganlığa karşı varolan yaygın tepkinin, önemli ölçüde anti-Semitizmle ve Türk milliyetçiliğiyle bulaşık olduğu da bir gerçektir. Daha da önemlisi, bugün ülkemizde sözkonusu anti-emperyalist gücü ve birikimi biraraya getirecek ve örgütleyecek bir çekim odağı da bulunmuyor. Ancak olağanüstü koşullar, olağanüstü çareleri ve çıkış girişimlerini gerektirir. Olağanüstü koşulların dayattığı meydan okumalara uygun ve doğru çözümleri bulabilecek olan öncü güçler, bu koşullarda arkalarına ummadıkları bir kitle desteğini alabilirler. Yeter ki onlar, basmakalıp düşüncelerini, alışılagelmiş siyaset yapma tarzlarını bir yana koyma cüretini gösterebilsinler ve gerçekten de kitlelere dönük siyaset yapmaya koyulabilsinler; yeter ki onlar, ABD-İsrail-Britanya şer eksenine ve dünya halklarının bu baş düşmanlarının kuyruğuna takılmış bulunan askeri kliğe, burjuva partilerine ve AKP hükümetine, yani bir bütün olarak Türk gericiliğine karşı, değişik ulus ve milliyetlere mensup yurtsever burjuvalardan komünistlere, anti-emperyalist Müslümanlardan reformistlere kadar herkesi kucaklayabilecek geniş bir birleşik cephe siyasetini gündemlerinin başına alabilsinler.
Kurulabilmesi halinde böylesi bir anti-emperyalist demokratik eylem birliği ya da birleşik cephe; öncelikle Türkiye’nin Ortadoğu’da askeri maceralara katılması, bir Kürt-Türk çatışmasının tezgahlanması, şovenizm, Pantürkizm ve militarizm dalgasının yükseltilmesi yolundaki çabaların engellenmesini, Kürt halkının ulusal haklarının sağlanması başta gelmek üzere ülkenin rejiminin köklü bir biçimde demokratikleştirilmesini ve emperyalist-Siyonist saldırının odağında yer alan Afganistan, Irak, Filistin, İran, Suriye ve Lübnan halklarıyla enternasyonalist dayanışmanın yükseltilmesini hedeflemelidir. GÜNÜN İVEDİ MERKEZİ GÖREVİ BUDUR.

DİPNOTLAR:

(1) Ntvmsnbc, 1 Ocak 2006’da yayımladığı “ ‘ABD İran’ı Vuracak’ İddiası” başlıklı haberinde bunu doğrulayacaktı. Adıgeçen haber kanalının Jerusalem Posta’a dayandırdığı haberinde, CIA Direktörü Goss’un 12 Aralık Ankara ziyaretinde Başbakan R. T. Erdoğan’dan, ABD’nin İran’a saldırması için askeri üs desteği istediği belirtiliyordu.

(2) Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, 20 Nisan 2005’de Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı uzun konuşmada şöyle diyecekti:

“Ayrıca İran’ın nükleer çalışmalarını diğer ülkeler gibi biz de kaygıyla izlemekteyiz. İran’ın, 2003 yılı ortalarına kadar Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan gizli olarak nükleer tesisler inşa etmiş olduğu ve uranyum zenginleştirme çalışmaları yaptığı saptanmıştır. Fakat İran, daha sonra bu ajansla bir ek protokol imzalayarak, bu ajansın habersiz denetlemeler yapmasını kabul etmiş, ancak bu protokolü anayasal süreçten geçirmemiştir. Kuzey Kore’den başlayıp, Hindistan, Pakistan ve İran üzerinden geçen ve bölgemizdeki diğer muhtemel nükleer güçlere uzanan nükleer eksen, Türkiye açısından büyük bir hassasiyet teşkil etmektedir.” AKP hükümetinin tutumu da askeri kliğinkinden farklı değildi. Haaretz’in 1 Mayıs tarihli sayısında yayımlanan haberinde İsrailli gazeteci Aluf Benn, o günlerde İsrail’i ziyaret eden Türk Başbakanı R. T. Erdoğan’ın, “ülkesinin İsrail’in, nükleer bir İran’a ilişkin kaygılarını paylaştığını söylediği”ni aktarıyordu. Benn’e göre R. T. Erdoğan, İsrail Devlet Başkanı Moşe Katsav’la yaptığı görüşmede İran’ın nükleer ihtirasları konusundaki görüşlerini anlatırken, “Tehdit altında olan sadece siz değilsiniz; biz ve tüm dünya tehdit altında” demişti.

(3) Ekim 2005’de kabul edilen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde Türkiye’deki dinsel gericilik faaliyetleri bir biçimde İran’la ilişkilendirilirken şöyle deniyordu:
“-Günümüzde büyük bir darbe alan ve dağılma sürecine girdikleri gözlenen ülkemizdeki dini motifli terör örgütlerinin, mevcudu muhafaza ve toparlanma eksenli faaliyetlerini devam ettireceği,
-Tehdit boyutu itibariyle öne çıkan Hizbullah Terör Örgütünün intikam amaçlı olarak üst düzey devlet görevlileri, güvenlik güçleri, itirafçılar ile örgütün önünde engel olarak gördüğü diğer kesimlere yönelik eylem arayışlarını sürdüreceği,
-Hizbullah İlim grubunun etkinliğinin azalmasıyla birlikte özellikle Güneydoğu Anadolu bölgesindeki bazı illerde oluşan boşluğu İran’a daha yakın olarak bilinen Hizbullah Menzil grubunun doldurma gayretlerini artıracağı,
-Hizbullahi örgütlenmelerin, toparlanma arayışları kapsamında dini nitelikli propagandanın yanı sıra etnik içerikli propaganda faaliyetlerine de ağırlık verebilecekleri, ayrıca genişleme ve halkın itimadını tekrar kazanma amacıyla Hizbullah ismi dışında yeni kimlikler üzerinden de faaliyetlerin sürdürülmeye çalışılabileceği,
-İran’daki yönetimin durumuna (ılımlı-radikal) paralel olarak ülkemizdeki radikal dini görüşlere sahip şahıs ve örgütlenmelere yönelik siyasi, askeri eğitimin yanı sıra silah ve para yardımlarının gelecekte de söz konusu olabileceği,…”

(4) Mahkemenin gerekçeli kararında şöyle deniyordu:
“İran’ın dış politikasında bir araç olan terörizm, mevcut potansiyelden yararlanılarak, bu ülke tarafından bölgede kendine karşı en büyük rakip olarak gördüğü Türkiye’ye karşı da sık sık kullanılmıştır. Küçük ve kitlesiz örgütler, İslam adına İran’ın stratejik hedef olarak gördüğü hedeflere saldırırken, bölücü terör çetesinden de azami ölçüde yararlanılmıştır.” (“Mahkeme, Umut Davası’nın gerekçesinde İran’ı suçladı”, Zaman, 18 Aralık 2005)

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: