Bir Kürt-Türk Çatışmasına Doğru Mu?

Bayrak Krizi Üzerine Düşünceler

13-15 Nisan 2005

Giriş

21 Mart’ta Mersin’de yapılan Newroz gösterileri sırasında iki çocuğun Türk bayrağını yere attıkları ya da yaktıklarının ileri sürülmesinin ardından tezgahlanan şovenist reaksiyonun yankıları sona ermeden 7 Nisan’da Trabzon’da cezaevlerindeki tutsakların durumuna dikkat çekmek isteyen TAYAD’lılara yönelik bir saldırı gerçekleşti. Sözümona “halk”, PKK bayrağı açıldığı söylentisi üzerine harekete geçmiş ve siyasal tutsakların durumuna ilişkin bir bildiri dağıtan TAYAD’lıları linç etmeye kalkışmıştı.

Aslında, egemen sınıflar ya da onların bir bölümü ve şoven burjuva medyası, Türkiye’de son aylarda bir dizi objektif ve subjektif faktöre bağlı olarak yükselişe geçtiği görülen milliyetçi dalgayı pek de üstü örtülü olmayan bir tarzda kışkırtmaktaydılar. Esas olarak Kıbrıs, Ermeni soykırımı ve Kuzey Irak’taki PKK varlığı çevresinde odaklanan tartışmalar, egemen sınıfların geleneksel ve tarihsel duyarlılık ve korkularının bir kez daha depreşmekte olduğunu gösteriyordu. Ancak 21 Mart’ta yapılan ve esas itibariyle barışçı bir karakter taşıyan Newroz kutlamalarının hemen ardından, Genelkurmay Başkanlığının 22 Mart’ta yaptığı ve eskisinden farklı olarak Kürt halkını da hedef alan sert açıklamanın* adeta bir kilometretaşı oluşturduğu söylenebilir. Bu açıklama, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın bir hafta öncesine denk gelen aşağıdaki panik kokan açıklamasıyla bir bütünlük oluşturmaktaydı:

“Terör örgütünün silahlı unsurlarının sayısı örgütün başı Öcalan’ın yakalandığı 1999 yılındaki sayıya ulaştı. Bu rakam bir kaç aydır böyle. Ben bu tehlikeye dikkat çekmek istedim. Bunun yanında terörle mücadelede elimizdeki çeşitli güç unsurları 1999’dan geride. Zira, terörün düşük seviyeye indirgenilmesi sonucunda olağanüstü hal uygulamasının kalkmasından, kimi yasaların değişmesine kadar bir dizi yeni durum ortaya çıktı. Yani terör örgütü üyelerinin sayısı 1999’daki rakama ulaşırken, biz 1999’daki mücadele gücünün gerisindeyiz. Bu çok tehlikeli bir durum.” (Cumhuriyet, 15 Mart 2005) **

Peki, egemen sınıflar ya da onların bir kesimi tarafından kışkırtıldığı ortada olan bu son bayrak krizinin gerçek nedenleri, onun ardında yatan gerçek amaç neydi? Önce, bu soruya Türkiye devrimci hareketi cephesinden verilen yanıtların bazılarına göz atalım:

Türkiye Devrimci Hareketinin Konuya Yaklaşımı

“Bu yönüyle bugün gündeme getirilen ırkçı ve şoven histeri kampanyası, Kürt halkının Newroz’da alanlara taşıdığı meşru taleplerine verilmiş bir yanıt niteliği taşımaktadır… Genelkurmay’ın işaretiyle başlatılan kampanya asıl olarak Kürt halkının meşru taleplere dayalı mücadelesini ezmeyi hedeflemektedir.” (‘İşçilerin Birliği Halkların Kardeşliği, Kızıl Bayrak, 26 Mart 2005)

“Her ne kadar bu kampanyaya start veren ordu ve hükümet sonrasında durumu yatıştırmaya çalışsa da, özellikle bu dalgaya dayanarak siyasal rant sağlamayı uman çevreler olayı kullanmaya devam ediyorlar. Bu çevreler Kürt düşmanlığı ekseninde geliştirdikleri kampanya ile bayrak severlikte birbirleriyle yarışıyor, bayrak mitingleri vb. etkinliklerle emekçi halk içerisinde kin ve nefret tohumları ekmeye çalışıyorlar. Göründüğü kadarıyla egemenlerin kontrolü dışına taşan bir şoven-milliyetçi dalga ile yüzyüzeyiz. Açık ki, bu durumunun ortaya çıkmasında bayrak sadece bir vesile olmuştur…
“Diğer taraftan, Kürt hareketini teslim almak için kırıntı düzeyindeki açılımlar gündeme getirilirken, bunlar AB dayatmaları olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Ayrıca Güney Kürdistan’da ortaya çıkan duruma müdahale etmek ve ABD hesabına savaşa girmek amacıyla şovenizm özel olarak kullanılmış, bu da ayrıca gerilimi yükselten bir neden olmuştur.” (‘Burjuva Şoven Milliyetçiliğin Karşısına İşçi Sınıfının Enternasyonal Kızıl Bayrağıyla Karşı Çıkalım !’, Kızıl Bayrak, 2 Nisan 2005)

“Öyle ki, özel ve tek amacı bu olmasa bile, SEKA başta olmak üzere özelleştirme karşıtı direniş ve eylemlerin emekçi sınıflar arasında yarattığı sempati ve kısmen de eylemli dayanışma, 6 Mart gösterilerine yönelik polis saldırısının politik olarak sahibini vurması gibi en yakın olgu ve gelişmelerin etkileri, bir otomobil sileceğinin yağmur damlalarını silmesi gibi süpürülmeye girişildi.” (‘Tuzakları Parçala’, Alınteri, 1 Nisan 2005)

“Sınıf kutuplaşmasının basıncıyla aşağıdan, emperyalist ABD ve AB tarafından yukarıdan bastırılan işbirlikçi tekelci burjuvazi, faşist devleti ve AKP hükümeti, kendi aralarındaki ve içlerindeki çelişkilerin bu temelde yoğunlaşmasıyla, can haliyle bayrağa sarıldılar…
“Bayrak provokasyonunun temel işlevlerinden biri, Ortadoğu halkları üzerindeki temel tehdit ve bastırma araçlarından biri olan İncirlik Üssü üzerindeki pazarlıkların üzerini örtmekti…” (‘Salla Bayrağı Düşman Üstüne’, Alınteri, 4 Nisan 2005)

“Neydi Genelkurmay’ın şu ‘milli hedefleri’;
“Birincisi; Kürt halkının sindirilmesi ve bu konuda arkalarında ne kadar şovenist desteğin olduğunu görmek. Bir anlamda, halka karşı savaşta yeniden bir prova yapıldı… Buna paralel olarak DEHAP’ın sindirilmesi, ‘PKK’nin siyasallaşmasının engellenmesi’ gibi politikalara hizmet eden bir psikolojik hareket olduğunu da ekleyelim.” (‘Başına Çuval Geçirenler Önünde Diz Çöken’, Ekmek ve Adalet, 3 Nisan 2005)

“Newroz’da Kürt halkının ortaya koyduğu kitlesel demokratik irade, generaller cephesi tarafından, Türk-Kürt çelişkisi zemininde yükselen bir reaksiyon hareketi kışkırtılarak yanıtlandı…
“Trabzon, bir yanıyla faşist rejimin, Batı’da içten içe birikmekte ve yer yer açığa vurmakta olan toplumsal öfke ve mücadele isteğine yanıtıdır. Batı’da sermayenin saldırılarına karşı gelişen toplumsal öfke ile, Kürdistan’da imha ve inkar politikalarına karşı gelişen ulusal öfkenin buluşması olanağına yönelik bir saldırıdır. Trabzon’daki saldırının, bu buluşmanın somut olanağı olan 1 Mayıs’ın öncesinde örgütlenmiş olması da kuşkusuz, rastlantı değildir. Batı’da toplumsal uyanışın ilerlemesi ile, Trabzon türü ırkçı kışkırtmalara daha fazla tanık olacağız.” (‘Irkçı Saldırganlık Yanıtsız Kalmamalı’, Atılım, 7 Nisan 2005)

“Bu sadece ve sadece Türk faşizminin, milliyetçiliğinin ve şovenizminin histerisinden başka bir şey değildir. Genelkurmay, hükümet, muhalefet ve medyadaki uşakları ile topyekun gerçekleştirilen bu histerik gösteri şovenizmin kararttığı zihinleri meşgul ederken bu mesele Kürt siyasal akımlarını teşhir etme amacının yanı sıra aynı zamanda AKP hükümetine yönelik yıpratma amacını taşımakta.” (‘Bayrak Krizi mi, Bayraktan Kriz mi?’, Devrimci Demokrasi, 1-16 Nisan 2005)

Görülebileceği gibi, adıgeçen dergiler bayrak krizinin, esas olarak Kürt halkının ilerici-devrimci dinamizmini etkisizleştirmek ve ezmek ve kısmi olarak da Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerine gözdağı vermek amacıyla tezgahlandığını düşünmektedirler. Bazıları buna, ABD’nin Ortadoğu’da girişeceği yeni maceralarda İncirlik üssünü kullanmak için Türk gericiliği üzerinde basınç uygulama çabasını ve/ ya da AKP-Genelkurmay gerilimini ekliyorlar.

Türkiye devrimci hareketinin analizlerine damgasını vuran bu yüzeysel ve basmakalıp yaklaşım, bayrak krizinin gerçek amacına ışık tutmaktan uzaktır. Daha da tuhaf ve anlaşılmaz olansa, İncirlik üssü bağlamı bir yana bırakılırsa bu analizlerde, ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesi, bunun yansıma ve sonuçları hemen hemen hiç mesabesinde yer almaktadır. (Sadece Kızıl Bayrak’ın 2 Nisan 2005 tarihli sayısındaki yazıda, o da ‘‘Güney Kürdistan’da ortaya çıkan duruma müdahale etmek ve ABD hesabına savaşa girmek amacıyla şovenizm’’ in kullanılmasından sözedilmektedir.) Bu ilkellik, dargörüşlülük ve zihinsel tembellikle Türkiye toplumundaki gelişmeleri kavramak, işçi sınıfı ve emekçilerin ileri kesimlerini aydınlatmak, “somut koşulların somut analizi” temelinde politika oluşturmak, doğru taktikler saptamak ve güç toplamak olanaksızdır.

Herşeyden önce, Alınteri’nin iddiasının aksine, sendikalar ve işçi sınıfı hareketi bugün, egemen sınıfların o cenahtan gelebilecek bir saldırı tehlikesi karşısında olduklarını düşünmeye sevkedecek bir konumda asla değildir. Bu, egemen sınıfların işçi sınıfı içindeki gelişmeleri yakından izlemeyi asla ihmal etmemelerine ve sınıfın ani patlamalar gerçekleştirme potansiyeline rağmen böyledir. Şu anda ne işçi sınıfı ve ne de Kürt ulusal direnişi Türk egemen sınıfları için bir tehdit oluşturmaktadırlar. Bu yüzden, işçi ve Kürt ulusal hareketinin bugünkü geri konumunu abartarak kumdan şatolar inşa etmeye girişmek, kaçınılmaz olarak kolaycı, kendiliğindenci ve dolayısıyla tasfiyeci bir ruh hali üretecek ve kendisine devrimci önderlik rolü atfeden güçleri tümden kötürümleştirecektir.

Türkiye’deki Kürt halkının hala –ulusal kurtuluşçulukla sınırlı olmak kaydıyla- önemli bir devrimci potansiyel taşıdığı doğrudur. Ancak, halihazırda bu potansiyel yaşama geçme ve Türk egemen sınıflarına ve emperyalizme zarar verme noktasından çok uzaktır. Uzaktır; çünkü, a) Kürt halkı kendisine ihanet etmiş bulunan ya da en iyi olasılıkla umudunu AB ve hatta ABD emperyalistlerine bağlamış reformist grup ve kişiler tarafından yönetilmektedir, b) Türkiye işçi sınıfı ve Türkiye devrimci hareketi, Kürt halkını etkilemek açısından neredeyse tarihlerinin en elverişsiz momentinde bulunmaktadır ve c) hepsinden önemlisi, KDP ve KYB’nin ABD ile bir bağlaşma içine girmiş ve ona yaslanarak Güney Kürdistan’da fiilen bir Kürt devleti kurmuş olmaları, Türkiye’den ayrılma yönünde eğilimleri hala zayıf olmasına rağmen Kürt emekçilerinin çoğunun gözünü -en azından şimdilik- kamaştırmış durumdadır.

Türk Gericiliği/ Egemen Sınıfları Gerçekten Bir “Kürt Tehlikesi”yle mi Yüzyüze?

Başta Genelkurmay gelmek üzere Türk şovenleri kamuoyunu Türk gericiliği/ egemen sınıflarının bir “Kürt tehlikesi”yle yüzyüze olduğuna inandırmak istiyorlar. Org. Büyükanıt’ın ve ardından Org. Özkök’ün açıklamalarını AKP de içinde olmak üzere bazı burjuva partilerinin ve şoven köşe yazarlarının benzer yorumları izledi. Türk burjuvazisinin ve askeri kliğinin ödlekliğini, kendine güvensizliğini ve milliyetçi retorikle kamufle edilmeye çalışılan sahte yurtseverliğini eleveren bu açıklama ve yorumların büyük çoğunluğunun, Kürt halkıyla Türk halkı arasında bir gerilim ve düşmanlık ve hatta bir çatışma yaratmaya dönük olduğu açıktır. (Egemen sınıfların bu sahte yurtseverlik ve milliyetçi retoriğinin, önünde saygı ile eğildikleri ve elpençe divan durdukları emperyalizme ve onun askeri ve ekonomik kurumlarına değil, Kürt, Ermeni ve Rum halklarına yönelik olduğu biliniyor.) Newroz gösterileri, öldürülen gerillaların cenaze törenleri, bu törenlerde A. Öcalan lehine slogan atılması, çatışmaları önlemek için Kürdistan’a canlı kalkanların gitmesi, DEHAP’lı belediye başkanlarının öldürülen gerillaların ailelerine başsağlığı dilemesi, yabancı diplomatların Diyarbakır’ı ziyaret etmesi, hatta Kürtlerin fidan dikerek barış ormanı oluşturması, A. Öcalan’ın doğum gününü kutlaması, Leyla Zana’nın A. Öcalan’ın ablasının elini öpmesi gibi olaylar üzerine fırtına koparan Türk şovenleri ve gericileri sadece ve sadece kendi siyasal miyopluklarını, korkaklıklarını ve aptallıklarını ve/ ya da ABD emperyalizminin oyununu oynadıklarını sergiliyorlar.

Bu zavallıların üzerinde durdukları konular arasında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, A. Öcalan’ın yeniden yargılanması talebi, bir süredir Kürdistan’da yer yer silahlı çatışmaların yeniden başlaması, A. Öcalan’ın son Newroz öncesinde ortaya attığı Demokratik Konfederalizm kavramı bulunuyor ; dahası onlar kendi generallerinin elinde tutsak olan A. Öcalan’ın askeri klik ya da onun bir kesimi aracılığıyla yayımladığı açıklamalardan duydukları rahatsızlığı dile getirirken acaba kimden ve neden yakındıklarını biliyorlar mı? Her halükarda, olaylara hakbilir bir tarzda yaklaşan herkes, PKK ve ardıllarının barışçı, hatta neredeyse teslimiyetçi bir yol izlemekte diretmiş olduğunu kabul edecektir. Daha öncekileri saymazsak, en son 1998 Eylülünde, yani A. Öcalan’ın yakalandığı Şubat 1999 tarihinden önce tek yanlı bir ateşkes ilan etmiş ve bunu bugüne değin sürdürmüş, Öcalan’ın yakalanmasından sonra gerillalarının büyük bölümünü Türkiye sınırları dışına çekmiş, daha 1998 yılında gerillanın tasfiyesinden ve barışçı savaşımdan yana olduğunu dile getirmiş, Türkiye’nin bölünmesinden yana olmadığını 1990’ların ortalarından bu yana pek çok kez açıklamış olan bir PKK/ KADEK/ Kongra Gel ile talep ettiği son derece sınırlı bazı demokratik hak taleplerini karşılayarak Kürt halkıyla anlaşmaya varmayı başaramamış olan Türk egemen sınıflarının tutumu, ancak ve ancak siyasal kabızlık olarak nitelenebilir. Onlar bugün Kürt halkını yeniden sopa, dipçik, kurşun ve bombalarla tehdit ediyorlar.

Ama bunu geçmişte fazlasıyla denediler. 1984-99 yılları arasında onbinlerce Kürt emekçi ve gencini katletmek, yaralamak ve gözaltında kaybetmek, onbinlercesini işkencehanelere dönüştürdükleri zindanlara tıkmak, yüzbinlercesini gözaltına almak ve binlerce köyü boşaltmak ve yakmak, kasabaları topa tutmak suretiyle Kürt halkının ulusal kurtuluş özlemlerini boğmaya çalıştılar. Ama sonuç ne oldu? Ağır silahlarla donatılmış yüzbinlerce asker, Özel Tim elemanı, polis ve korucu, sayısı ancak onbinlerle ifade edilebilecek ve sadece hafif silahlarla donatılmış gerilla ordusunu yenmeyi başaramadı. Herhalde Türk gericileri, Kürt halkına karşı giriştikleri kirli savaşta, ABD emperyalizminin desteğine sahip oldukları 1984-99 döneminde başaramadıklarını, bölgede güç dengelerinin ve siyasal güçlerin dizilişinin önemli değişiklikler geçirdiği, Kürtlerin Irak başta gelmek üzere tüm Ortadoğu’da ABD ve İsrail’in potansiyel ya da fiili bağlaşıkları durumuna geldikleri, Türkiye-ABD ve Türkiye-İsrail ilişkilerinin belli ölçüde kötüleştiği bugün başarabileceklerine inanacak kadar da aptal olamazlar. Egemen sınıfların geçmişte Kürt halkına uyguladıkları zulüm ve katliamlara, bugün bile bu halkın en temel haklarını tanımamak için görülmemiş bir inat ve direnç sergilemelerine ve Irak’ta fiilen bir Kürt devletinin kurulmuş olmasına rağmen Türkiye’deki Kürt halkının, ayrılma ve ayrı bir devlet kurma yönünde güçlü bir talebi bulunmuyor. Bunda, hem ekonomik ve sosyal faktörlerin, hem de PKK/ KADEK/ Kongra Gel’in başını A. Öcalan’ın çektiği “Türkiyeci” kanadının tutumunun rolü olmuştur. Lenin’in dediği gibi,
“Halk her günkü deneyiminden, coğrafi ve iktisadi bağların değerini ve büyük bir pazarla büyük bir devletin üstünlüklerini bilir. Onun için halk, ancak ulusal zulüm ve ulusal sürtüşme, yaşamı dayanılmaz hale getirdiği zaman, ayrılmaya bir çare olarak başvurur.” (Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s. 90)

Ancak, şoven Türk burjuvazisinin Kürt halkının son derece alçakgönüllü taleplerini reddetmekte diretmesi ve daha da kötüsü bayrak provokasyonunun simgelediği ruh hali ve yaklaşım sürdürmesi, yani Kürt halkını bir bütün olarak hedef almaya ve adeta düşman göstermeye devam etmesi (‘sözde vatandaşlar’ söylemi) ; ayrılıkçı eğilimleri tetikleyebilir ve Türk gericiliğinin en büyük korkularının gerçek haline gelmesinin, Türkiye’nin bölünmesinin yolunu açabilir.

Bayrak Krizinin Gerçek Nedeni

O halde bu krizi nasıl açıklamalı? Her şeyden önce bu kriz, egemen sınıfların ve özellikle de askeri kliğin paranoya düzeyine varan kollektif belleğiyle ilişkilidir; Osmanlı İmparatorluğu’nun, “büyük” devletlerin sürekli müdahaleleriyle karakterize edilen çöküş ve yıkılış ve Türkiye Cumhuriyetinin sancılı kuruluş sürecinin deneyimi, kollektif belleği bölünme ve parçalanma korkusuyla içiçe geçmiş milliyetçi saplantılarla bezenmiş olan Türk egemen sınıfların siyasal reflekslerine damgasını vurmuştur. Emperyalist küreselleşme sürecinin ulus devleti aşındırmaya başlaması, AB’ne üyelik sürecinde Batı Avrupa emperyalistlerinin ülkenin içişlerine giderek daha fazla müdahale eder hale gelmesi ve bu çerçevede askeri kliğin imtiyazlı konumunu çok sınırlı ölçülerde de olsa zayıflatan güdük burjuva reform denemelerinin yanısıra özellikle de Ortadoğu’ya fiilen yerleşen ABD’nin emperyal ihtirasları ve İsrail’in yayılmacı stratejisi ; ‘Soğuk Savaş’ dönemine özgü geleneksel bağlaşmaları artık geçerli olmaktan çıkmış olan egemen sınıfların ‘güvenlik’ kaygılarını arttırmış, Kıbrıs, Ermeni, Kürt vb. sorunları üzerinden bayrak krizini tetiklemeye katkıda bulunmuşlardır. Ne var ki, bütün bu tarihsel, sosyal ve siyasal faktörler ve Türk egemen sınıflarının ve özellikle de askeri kliğin paranoyak bakış açısı, açık bir provokasyondan başka bir şey olmayan bayrak krizininde önemli roller oynamış olsalar da, onu açıklamaya yetmezler. Bu soruya verilecek yanıtın ipucu, ABD’nin Ortadoğu/ Kafkasya/ Orta Asya bölgesine yönelik stratejik müdahalesinin görece taktiksel olarak nitelenebilecek bir cephesinde yatmaktadır.

Savaş gemisi özellikle Irak’ta kayalara vurmuş olan ve Afganistan’da giderek güçlenen bir direnişle karşı karşıya bulunan ABD’nin, Lübnan’da iç savaşın alevlerini yeniden tutuşturmaya giriştiği, Suriye için rejim değişikliği senaryolarını devreye sokarken, -İsrail’le birlikte- İran’a karşı bir “önleyici vuruş” yapmaya hazırlandığı ve özellikle İran’ın nükleer tesislerine karşı bir ABD-İsrail saldırısının gerçekleştirilmesi için uzunca bir süredir askeri hazırlıkların yoğun bir biçimde sürdürüldüğü biliniyor. Bu gelişmeler, Ortadoğu’yu daha da büyük ölçüde kana bulayabilecek ve hatta belki bölge dışı devletlerin de çatışmaların içine çekilmesi sonucunu verebilecek ve daha geniş çapta bir savaşın patlak vermesine yol açabilecektir. Böyle bir çılgınlığa girişmeleri halinde, ABD’ne ve yakın bağlaşıkları İsrail ve Britanya’ya karşı -şimdilik- İslami bayrak altında da olsa gelişen halk direnişi daha da büyüyecek ve daha da radikal bir nitelik kazanacaktır. Irak halkının direnişi, askeri ve teknolojik alandaki gözkamaştırıcı güç üstünlüğüne rağmen iliğine değin çürümüş ve dolayısıyla savaşma iradesi büyük ölçüde zayıflamış olan ABD’nin görünüşteki gücünün ardında yatan zayıflığı açığa çıkarmıştır.*** (Tam da burada; Gürcistan’da, Ukrayna’da, Kırgızistan’da yapıldığı ileri sürülen medyatik ‘devrimlerin’ güç dengelerinde sanıldığı kadar ciddi bir değişikliğe yol açmadığını, ancak ABD psikolojik savaş aygıtının bu ‘devrimleri’ kullanarak, kendi stratejik zayıflığını örtmeye çalıştığını anımsatmam gerekir.) Bu koşullarda, askerlerinin moral gücü büyük ölçüde çökmüş, ordusundaki firarlar artmış, elindeki savaş araç ve gereçleri önemli ölçüde yıpranmış olan ve savaşın finansmanında gittikçe daha fazla zorlanan ABD’nin ivedi olarak devreye sokabileceği yedek güçlere gereksinimi vardır.

Uzun lafın kısası, dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanı konumunda bulunan ABD-İsrail-Britanya bloku; enerji kaynakları üzerindeki denetimini güçlendirme, Rusya, Çin ve hatta AB gibi rakip emperyalist devlet ve bloklar karşısında yeni mevziler elde etme, İsrail’in ‘güvenliği’ni sağlama alma ve anti-emperyalist direniş odaklarını ezme amacıyla giriştiği bu emperyalist savaşta, Türk gericilerinin desteğine de gereksinim duymaktadır. Konu, kamuoyu önünde tartışılmadığı ve tartışılmayacağı için detayları bilinmiyor. Ancak, bu destek talebinin, İncirlik üssünün ABD kuvvetlerinin kullanımına açılmasının kesinlikle çok daha ötesine geçtiği; örneğin Türkiye’nin İran ve Suriye ile gelişmekte olan ilişkilerini askıya almasını, direnişçi güçlere karşı savaşmak üzere Irak’a asker yollamasını, Türkiye’deki üslerden kalkacak ABD savaş uçaklarının İran’ı bombalamasına olanak sağlanmasını, Afganistan’a daha fazla Türk askeri yollanmasını, İsrail ile Türkiye arasındaki askeri işbirliğinin yeniden canlandırılmasını ve hatta İran’a karşı ortak askeri operasyon seçeneğini vb. kapsadığı tahmin edilebilir.

Aslında ABD son aylarda Türk gericilerine karşı neredeyse tam saha pres yapmakta. Şubat başında Ankara’yı ziyaret eden ABD ‘Savunma’ Bakanlığı Müsteşarı Douglas Feith’in Türk muhataplarına “Kıbrıs için bizden destek beklemeyin. Kerkük, Iraklıların sorunu. İncirlik’in yeni statüsünde ısrarlıyız” dediğini, gene Şubat’ta Ankara’ya gelen ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın Türk gericilerine, PKK ve Kıbrıs’a ilişkin taleplerini sık sık gündeme getirmemeleri gerektiğini söylemesini, aynı günlerde ABD ‘Savunma’ Bakanı Donald Rumsfeld’in “Türkiye, bizim Irak’a kuzeyden girmemizi önledi. Bu yüzden Irak’taki kargaşadan Türkiye sorumludur” biçimindeki sözlerini, 16 Şubat’ta Wall Street Journal gazetesinin yazarı Robert Pollock’ın, Türkiye’yi ‘Hasta adam’ olarak değerlendiren ve Türkiye’de büyük tartışmalara yol açan “Türkiye Nereye Gidiyor?” başlıklı yazısını****, 8 Mart’ta Washington’da Project For a New American Century (=Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi) adlı neo-faşist düşünce kuruluşunun ABD Senatosu Dışişleri Komisyonuna sunduğu raporda, Türkiye’nin İsrail ve Ermenistan’a yönelik politikalarını eleştirmesini ve Türkiye’nin ABD savaş gemilerini Karadenize sokmadığını ileri sürmesini, 14 Mart’ta ABD’nin Ankara elçisi Eric Edelman’ın Türkiye Cumhurbaşkanı A. N. Sezer’in Suriye’yi ziyaret etmemesi gerektiğini ileri sürmesini vb. anımsayalım. Ancak, Türk egemen sınıflarının geleneksel-tarihsel korkularını ve siyasal manipülasyona ne denli açık olduklarını iyi bilen ABD ve ortakları ve onların Türkiye içindeki uzantıları, bu hedeflerine ulaşmak için özellikle Türklerle Kürtler arasında bir etnik çatışma olasılığını arttırmaya, Kuzey Irak’tan Türkiye’ye geçen Kürt gerillalarının bazı önemsiz eylemlerini kullanarak panik havası oluşturmaya, Irak’ta KDP ve KYB’nin konjonktürel olarak artan nüfuzunu pazarlamaya, “Kürt tehlikesi” korkuluğunu sallayarak ve Türkiye Kürtlerinin son derece alçakgönüllü demokratik talepleri etrafında fırtına kopartarak bir kriz yaratmaya ve böylelikle Ankara’yı köşeye sıkıştırmaya çalışmaktadırlar. Kuzey Irak’ta adı konmamış bir Kürt devletinin kurulmuş***** ve Türk gericilerinin yıllardır ilkel ve kaba yöntemlerle manipüle etmeye çalıştıkları Irak Türkmenleri üzerinde ciddiye alınır hiçbir etkilerinin olmadığının 30 Ocak’ta yapılan Irak seçimlerinde açığa çıkmış olması, Türk egemen sınıflarının korkularına bir parça inandırıcılık ve gerçekçilik katmaktadır.

ABD emperyalistlerinin “Kürt tehlikesi” korkuluğunu sallamasının bir başka hedefi daha var. Washington ve ortaklarının Afganistan ve özellikle Irak’a saldırması ve Suriye, Lübnan ve İran’ı hedef tahtasına oturtması, Siyonist İsrail’i her zamankinden daha gözükara bir biçimde desteklemesi ve tüm Ortadoğu’yu kendi emperyal çıkarları ve İsrail’in ‘güvenlik’ gereksinimleri doğrultusunda yeniden düzenlemeye girişmesi, Türkiye işçi sınıfı ve halkının saflarında, şimdilik milliyetçilikle bulaşık da olsa, giderek artan bir anti-emperyalist ruh halinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Ancak ABD ve onun ortak ve uşakları, yeterince berrak olmayan ve devrimci bir önderlik tarafından aydınlatılmayan bu tür bir anti-emperyalizmin, şoven milliyetçiliğe dönüşebileceğinin ve Kürt, Ermeni ve Rum düşmanlığı kanalına akıtılarak etkisizleştirilebileceğinin bilincindedirler. Kitleleri aydınlatan güçlü ve tutarlı bir devrimci önderliğin yokluğu koşullarında, egemen sınıfların ve özellikle de askeri kliğin paranoya düzeyine varan kollektif belleği, fiilen kitlelerin kollektif belleği haline gelmektedir. Marks’ın dediği gibi,
“Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda egemen düşüncelerdir de, başka bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, egemen manevi güçtür de. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretim araçlarını da emrinde bulundurur… ” (Marks/Engels, Alman İdeolojisi, s. 79)

Tabii ABD, Türk gericilerine kayıtsız koşulsuz bir tarzda kendi çizgisine çekebilmek için PKK/ KADEK/ Kongra-Gel’in esas olarak Güney Kürdistan’da mevzilenmiş olan ve ABD-İsrail-Britanya blokuyla ve onların hizmetindeki KDP ve KYB ile işbirliği yapmaktan yana olan kanadının önderliğini de kullanmaktadır. Ama, bunun böyle olacağını, herhalde ancak siyasal miyopluğu ve darkafalılığıyla ünlenmiş Türk egemen sınıfları ve özellikle de askeri kliği öngöremezdi. Objektif olarak, Türk egemen sınıflarının ABD emperyalizmine daha mesafeli durmaktan yana olan kanadının görüşlerini yansıtan A. Öcalan kendilerini bu konuda yıllar önce şöyle uyarmıştı :

“Umut ve beklentim mahkemeden sonra devletin -illa beni veya PKK’yi resmen muhatap kabul etsin demiyorum- uygun bir yöntemle gerçekten tüm sorunların kilidi haline gelmiş bu silahlı çatışmayı kalıcı olarak sona erdirmek için, duyarlı, bilimsel ve durumumuzu bütün boyutlarıyla gözönüne alan bir planlamayla gündemleştirmesi ve payıma düşen görevleri belirlemesidir. Şu anda etkileme gücümüz sona erdirmeye uygundur. Uzun sürmesi kontrolü kaybettirebilir. Çünkü çok çıkar ve güç üzerinde oynuyor… Irak, Kuzey Irak herşeyden önce Türkiye’nin zayıf karın bölgesidir. Darbe er veya geç oradan vurulmaya çalışılacaktır… İşbirlikçi Kürt oluşumu ne kadar Türkiye’nin denetiminde de olsa bu haliyle er veya geç Türkiye’nin aleyhinde en önemli rolü oynayacaktır. Çünkü kullanılmaya çok müsaittir. Bu oluşumun bu biçimiyle doksanlar sonrasında oluşumu; dünya dengeleri içinde Sovyetlerin çözülüşünden sonra Türkiye’nin kaçınılmaz olarak yükselecek konumunu, bölgedeki etkinliğini frenlemek, hatta kendine bağlamak için çok yönlü geliştirildiğinden kuşku duymamak gerekir… Bana göre özellikle son 10 yıldır takip edilen ve giderek adeta bir strateji haline getirilen nokta Türkiye’yi PKK ile, daha sonra benimle yoğun uğraştırıp alttan alta daha kalıcı alt yapıyı başta bir işbirlikçi Kürt oluşumu sağlayıp, böylece birinci aşamaya ulaştıktan sonra ikinci aşamaya açık oynamak olacaktır… Bu aşamada Türkiye’nin çok aleyhine gelişmesi kaçınılmaz olan olaylara, bu oluşumun kendisine Türkiye müdahale ettikçe bu sefer Irak’ın, Yugoslavya’nın ve benzer birçok yerin başına gelen Türkiye’nin başına gelecektir. Yine bana göre birinci tamamlanmak üzere. Bunda şüphesiz PKK ve beni görünür hedef olarak kullanmak ve Türkiye’nin özellikle 1993’lerden beri kilitlenmesi önemli bir rol oynadı. Olan da şimdiden bu demin söylediğim tüm stratejik güçler daha şimdiden kendi Kürdünü, oluşumunu yaratmış, hatta benim dışımda temel güç olarak PKK’yi de parselleme planlarını hazırlamışlardır…” (Özgür Politika, 7 Temmuz 1999)

Bütün bunlardan, bayrak provokasyonunun ardındaki güçlerin, Türk egemen sınıflarının dünya halklarının baş düşmanı ABD-İsrail-Britanya ile daha sıkı bir bağlaşmadan yana olan ve bu şer ekseninin ‘teröre karşı savaş’ stratejisine boylu boyunca katılmasından yana olan fraksiyonu olduğu sonucu çıkarılabilir. Ne var ki, yukarda da değinmiş olduğum gibi, ana gövdesi ödleklik, kendine güvensizlik ve siyasal manipülasyona açıklıkla karakterize edilen ve Kürt, Ermeni ve Rum korkusuyla yoğrulmuş olan Türk gericiliğinin hiçbir fraksiyonu, genelde emperyalizme ve özelde neo-faşist şer eksenine tutum alma, Kürt sorununun demokratik çözümünü gerçekleştirme ve Osmanlı-Türk egemen sınıflarının Ermeni, Rum ve Kürt halklarına karşı işlemiş oldukları suçların hesabını açıkyüreklilikle verme güç ve yeteneğinden yoksundur. Ve onlar, bunu yapamadıkları ve kendi korkularının ve güvenlik kaygılarının tutsağı olarak kaldıkları sürece de, yer yer yalpalamak ve yoldan sapmakla birlikte, esas olarak sadece Washington’un değil, Londra’nın, Tel Aviv’in, Paris’in, Berlin’in, Brüksel’in tehdit ve şantajlarına boyun eğecek, bu merkezlerin kendilerine çizdiği rotayı izleyeceklerdir.

Peki ama, biz bu filmi daha önce de görmemiş miydik? Türk gericileri, ABD ve bağlaşıklarının 1991’de Irak’a karşı giriştikleri savaşın ardından BM Güvenlik Konseyi’nin Washington’un dayatmasıyla bu ülkeye ambargo uygulamasına en ön saflarda katılmamış ve böylelikle Türkiye Kürdistanı’nın ekonomisinin olumsuz yönde etkilenmesine katkıda bulunarak PKK’nın güçlenmesine de zemin sağlamamışlar mıydı ? Daha da önemlisi onlar, BM Güvenlik Konseyi’nin Güney Kürdistan’ı “koruma” altına alması ve Temmuz 1991’de Çekiç Güç’ü oluşturmasına tam destek vermemiş ve böylelikle Güney Kürdistan’da, Çekiç Güç’ün koruması altında bir Kürt devletinin oluşumuna katkıda bulunmamışlar mıydı? Böyle davranmak suretiyle, sözümona karşı çıktıkları, hatta bir ara kurulmasını savaş nedeni ilan ettikleri bu Kürt devletinin sütnineliğini yapan aptal ve ödlek Türk gericileri, üstelik Türkiye topraklarında savaşan PKK’ya yardım ettiğini bile söyleyip durmalarına rağmen Çekiç Güç’ün süresini TBMM’de şaşmaz bir sadakatle, hem de Aralık 2002’ye kadar her altı ayda bir uzatmamışlar mıydı? Evet, atasözünde söylendiği gibi, “Kendi düşen ağlamaz.”

Sonsöz

Tarihsel deneyimin de yeniden ve yeniden göstermiş olduğu gibi, bölgemizi ve tüm dünyayı sarmaya başlamış olan emperyalist savaş, faşizm ve gericilik salgınına, ancak işçi sınıfının ve diğer sömürülen yığınların kendi devrimci öncülerinin rehberliğinde yürütülecek bir kavgayla karşı durulabilir. Bu işin altından ne -emperyalizme ve Siyonizme karşı savaşımda objektif olarak ilerici bir rol oynayabilecek olan- İslami direniş güçleri, ne de burjuvazinin herhangi bir fraksiyonu kalkabilir. Günümüzün trajedisi; ülkemizde, bölgemizde ve dünyanın genelinde işçi sınıfı ve emekçilerin böylesi devrimci öncü güçlerden yoksun bulunmalarıdır. Kendine güvenini yitirmiş, büyük bir bölümü Kürt halkına ve ulusal hareketine ihanet eden PKK önderliğinin etkisi altına girmiş, çok kullanılan bir deyişle marjinalleşmiş ve adeta can çekişmekte olan Türkiye devrimci hareketinin, gerek kendisinin ve gerekse bölge ve dünyamızın içine sürüklenmiş olduğu krizi aşmak için bu tarihsel fırsatı değerlendirip değerlendiremeyeceğini zaman gösterecek. Ben sözlerimi, Mart 2002’de kaleme almış olduğum bir yazımdan (“Bunalımdan Devrimci Çıkış Önerisi”) sunacağım bir parçayla noktalayacağım.

“Tam da burada, dönemin bazı görece özgül niteliklerine değinmekte yarar var. Onyıllardır Türk egemen sınıfları, bütün sol hareketleri bir yandan kökü dışarda ve başta Sovyetler Birliği gelmek üzere dış güçlerin maşası ve bir yandan da İslam’a karşı olmakla suçlamış ve Türkiye işçi ve emekçilerini devrim ve sosyalizm düşün ve eyleminin etkilerinden uzak tutmak için bu motifleri gerici ajitasyon ve propaganda etkinliklerinin temel bir öğesi yapmışlardı. Ama bu dönem, Türk faşizminin bu ‘kozlarının’ etkisinin önemli ölçüde azaldığı bir dönem olma özelliğini de taşıyor. Birincisi, büyük ölçüde ABD emperyalizminin savaş arabasına bağlanmış ve ülke ekonomisinin yönetimini Osmanlı İmparatorluğu’nun son onyıllarındaki Düyun-u Umumiye dönemini anımsatırcasına IMF ve Dünya Bankası’na teslim etmiş olan egemen sınıflar ‘yurtseverlik’ ve ‘ulusalcılık’ silahını Türkiye devrimci hareketine karşı kullanabilecek konumda değillerdir. İkincisi, hem 28 Şubat-sonrası konumları, hem de ABD emperyalizminin ‘İslami terörizme karşı savaş’ adı altında Ortadoğu ve Orta Asya halklarına karşı giriştiği savaşta üstlenmeye soyundukları jandarmalık rolü nedeniyle Türk egemen sınıfları, din silahını da Türkiye devrimci hareketine karşı kullanabilecek konumda değillerdir.
“Nisan 2001 eylemlerinde tepkilerini açığa vuran küçük esnaf ve zanaatkarların durumunun da gösterdiği gibi, derin ekonomik bunalım ve onun da katkısıyla yaşanmakta olan toplumsal deprem koşullarında Türkiye devrimci hareketi, yalnızca geleneksel olarak beslendiği işçi ve emekçi katmanlar arasındaki desteğini genişletme olanağına sahip olmakla kalmamaktadır; o, bu ortamda, dinsel inançları güçlü emekçiler arasında ve hatta burjuva ordusunun tabanında destek ve yedek güçler edinme olanağına da sahiptir. Ancak, bir kez daha yinelenmesi gerekiyor ki, böylesi el değmemiş kaynakları harekete geçirebilmesinin vazgeçilmez önkoşulu, Türkiye devrimci hareketinin stratejik ve taktiksel bakışını ve siyaset yapma tarzını devrimci bir özeleştiriye tabi tutması ve köklü bir biçimde geliştirmesidir. Kuşku yok ki o, Türk ulusalcılığına ödün vermeksizin işçi ve emekçi kitlelerinin yurtsever ve anti-emperyalist tepkilerini ve dinsel gericiliğe ödün vermeksizin onların, ABD neo-faşistlerinin Arap ve İslam halklarına açtığı haçlı seferine karşı anti-emperyalist tepkilerini yedeklemeye çalışabilir ve çalışmalıdır da. Birleşik ve ciddiye alınabilecek bir güç olarak siyaset sahnesine çıkması ve ülkenin sömürge statüsüne indirilmesine ve Arap ve İslam halklarına karşı yürütülen emperyalist teröre cepheden karşı tutum alması, Türkiye devrimci hareketine, kitlelerle olan bağlarını güçlendirme, etki ve devrimci meşruiyet alanını genişletme ve böylelikle Türk faşizminin ve ABD emperyalizminin çok yönlü saldırısını püskürtme olanağını verecektir.”

NOTLAR

* Genelkurmay’ın açıklamasında şöyle deniyordu:
“Hiçbir değerden nasip almamış bir grup tarafından, insanlığın ortak değeri olan Baharın gelişini kutlama adına düzenlenen masum etkinlikler, yüce Türk Ulusunun sembolü, her zerresi şehit kanıyla bezenmiş şanlı Türk Bayrağına saldırı densizliğinde bulunulacak kadar ileri götürülmüştür.
“Türk Milleti engin tarihinde iyi ve kötü günler görmüş, sayısız zaferler yanında ihanetler de yaşamıştır. Ancak hiçbir zaman kendi vatanında kendi sözde vatandaşları tarafından yapılan böyle bir alçaklıkla karşılaşmamıştır.
“Bu haince bir davranıştır…
“Dost ve düşman herkes şunu çok iyi bilmelidir ki; Ne bu Ülkenin Bölünmez Bütünlüğü ne de bu birlik ve bütünlüğün sembolü olan şanlı Türk Bayrağı asla sahipsiz değildir. Başta yüce Türk Milleti olmak üzere onun bağrından çıkmış Türk Silahlı Kuvvetleri, tıpkı atalarının yaptığı gibi, Ülkesini ve Bayrağını koruma ve kollamaya, bunun için gerekirse kanının son damlasını akıtmaya hazırdır. Yeminlidir.”

** Genelkurmayın ve MHP’nin izlediği provokatif çizgiyi üstü örtülü bir biçimde eleştiren burjuva politikacıları arasında, geçmişte eli Kürt ve Türk devrimcileri ve emekçilerinin kanıyla lekelenmiş olan Mehmet Ağar da bulunuyor. Ahmet Tulgar’ın kendisiyle yaptığı röportajda DYP genel başkanı şöyle diyordu:

“Herkes bayrağını seviyor bu ülkede. Bayrağa İzmir, Muğla ne kadar saygılıysa Batman, Diyarbakır, Muş da aynı derecede saygılıdır. Siyaset yapmak amacıyla bayrağı kullanmak bu ülkeye yapılacak en büyük kötülüktür…

“Ben bu meselenin bir daha ortaya çıkmayacak şekilde çözülmesinin yolunun demokrasi olduğuna, daha fazla demokrasi olduğuna, daha fazla özgürlük, yönetime ortaklık, sorunları müşterek olarak ele almak olduğuna inanıyorum. Tabii herkesin bu konuda adım atması gerekiyor…

“Bayrak istismarı gibi bir anlayış marjinal grupları birbirini besler hale getirir. Ve bu çok tehlikeli ve yanlıştır Türkiye için. Herkesi anasının karnından doğduğu gibi kabul etmeliyiz bu ülkede, kimseye şekil, nizam vermeye kalkışmamalıyız. ” (Akşam, 3 Nisan 2005)

*** Bu güçlüklerle boğuşmak zorunda kalan ABD emperyalistlerinin, Suriye ve İran’da yeni askeri maceralara atılmasının “mantıklı” olmayacağı ve dolayısıyla böylesi bir olasılığın çok zayıf olduğu ileri sürülebilir. Ne var ki, genel olarak emperyalistler ve burjuvazi “mantıklı” bir tarzda hareket etmek zorunda değildir. Bugün ABD’nin “mantıklı” olanı yapması ve Irak’tan çekilmesi, onun süper devlet imajına ve dünya kapitalist sisteminin efendisi ünvanına onulmaz bir darbe indirilmesi, Asya’yı denetim altına alma stratejisinin iflasını açıkça kabul etmesi anlamına gelecektir. 1960’lı yıllarda Vietnam halkına karşı giriştiği saldırıda batağa batan ve yenilmekte olan ABD’nin 1960’ların sonları ve 1970’lerin başlarında saldırı savaşını Laos ve Kamboçya’yı da kapsayacak tarzda genişletmesi, buna bir örnek oluşturabilir.

**** Pollock makalesini, ‘Aksi takdirde, Türkiye kendini, Amerika’da dostsuz, Avrupa’da dışlanmış, ikinci sınıf, dar görüşlü, paronayak ve marjinal bir ülke olarak bulabilir’ sözleriyle noktalıyordu

***** Aaron Glantz, 29 Mart 2005 tarihli ve “Kürdistan’a Dikkat” adlı yazısında şöyle diyordu:
“Kuzey Irak daha şimdiden ülkenin geri kalanından ayrı gibidir. Geçici başkent Erbil’in her yanında kırmızı, yeşil, beyaz Kürt bayrağı dalgalanırken, Irak bayrağından eser yok. Binaların üzerinde ‘Kürdistan Sağlık Bakanlığı’ ve ‘Kürdistan Eğitim Bakanlığı’ gibi yazılar bulunuyor…
“Seçimlerden bir gün sonra, zengin petrol kaynaklarına sahip Kerkük’teki mülteci kamplarını ziyaret eden Kürdistan’ın iki ana partisinden örgütçüler, onlara Irak’ta etnik federalizmden mi yoksa Kürdistan’ın bağımsızlığından mı yana olduklarını sormaktaydılar. Birkaç gün içinde 1.9 milyon Kürt, yani yetişkin Kürtlerin hemen hemen yarısı bağımsızlıktan yana eğilim belirtti…
“Kürtlerin bağımsızlık atağının odağında, toprağının altında (değeri bugünkü fiyatlarla 450 milyar dolar olan) 8.5 milyar varil petrol bulunduğu tahmin edilen çokuluslu Kerkük bulunuyor… Kent şimdi Kürtlerin denetiminde…”

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: