Talat Paşa Harekatı: Bir Doğu Perinçek Klasiği

Garbis Altınoğlu, 15-16 Mart 2006

“İşçi” Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, geçtiğimiz günlerde yeniden manşetlere çıkmayı başardı. Bilindiği gibi, bir süre önce Doğu Perinçek ve onun “İşçi” Partisi, az sayıda şoven ve faşist eğilimli grupçukla birlikte “Talat Paşa Harekatı” adlı bir etkinlikler dizisi düzenlemeye girişeceğini açıklamıştı. Bu çerçevede, 15 Mart’ta Şişli Abide-i Hürriyet Tepesinde bulunan Hürriyet Şehitliği’nde ve Berlin’de Talat Paşa’nın vurularak öldürüldüğü yerde bir saygı duruşu, 18 Mart’ta bir “Ermeni Katliamı Yalanına Son” Yürüyüş ve Mitingi ve 19 Mart’ta bir “Talat Paşa Kurultayı” gerçekleştirilmesi planlanıyor. Kampanyanın, “Emperyalist merkezlerde imal edilen ‘Ermeni Soykırımı’ yalanını püskürtmek” ve “Batı’ya Türkiye’nin büyük gücünü göster”mek amacıyla düzenlendiği ileri sürülüyor. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in desteğiyle örgütlendiği söylenen bu kampanyaya, KKTC eski başkanı Rauf Denktaş, eski başsavcı Vural Savaş, dışişleri eski bakanı Şükrü Sina Gürel, İstanbul Üniversitesi eski rektörü Kemal Alemdaroğlu, DYP Genel Başkan Yardımcısı ve emekli büyükelçi Nüzhet Kandemir, Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Ertuğrul Kazancı, Aydınlar Ocağı Başkanı Mustafa Erkal, AKP İstanbul milletvekili Nevzat Yalçıntaş, Türk-İş Sendikası Başkanı Salih Kılıç gibi kişilerin de katıldığı belirtiliyordu.

“İşçi” Partisi’nin 14 Mart 2006 tarihli ve “Talat Paşa’yı Mezarı Başında Anıyoruz” başlıklı bildirisinde adıgeçen kişi için şöyle deniyordu:

“Namık Kemallerden, Mustafa Kemal Atatürk’e devrim tarihimizin ve vatan savunmamızın seçkin önderlerinden, devlet adamı Talat Paşa’yı, mezarı başında, Genel Başkanımız Sayın Doğu Perinçek’in katılımıyla anıyoruz. Tüm yurttaşlarımızı anma törenine katılmaya çağırıyoruz. İP İstanbul İl Örgütü tarafından düzenlenen anma töreni 15 Mart 2006 Çarşamba günü saat 13: 00’de, Şişli Abide-i Hürriyet Tepesinde bulunan Hürriyet Şehitliği’nde yapılacak.

“Türk devleti, 1914-23 arasındaki emperyalizme karşı yürütülen büyük mücadele ile kurulmuştur. Talat Paşa da, bu savaşın devrimci önder kadrosu içindedir. ”

Aslında Doğu Perinçek, Talat Paşa’ya ilişkin orijinal (! ) görüşlerini 2 Şubat 2006 tarihli “Cihan Savaşı ve Talat Paşa” başlıklı yazısında dile getirmişti. İttihat ve Terakki katillerinin ve savaş suçlularının şefi Talat Paşa’yı “devrimci” ilan eden ve onun “emperyalizme karşı yürütülen büyük bir savaşın devrimci önder kadrosunun başında” olduğunu ileri süren bu bay, Ermenilere karşı gerçekleştirilen tehcir ve jenosidi “emperyalizme karşı mücadele meselesinin bir parçası” ilan ediyordu. Kararsız ve güdük Türk Kurtuluş Savaşını, olması gerektiği gibi 1919’da değil 1914’te, yani Osmanlı ordusunun Prusya militaristlerinin hizmetinde Birinci Dünya Savaşına katıldığı yıl başladığını savunan Perinçek sözlerini şöyle sürdürüyordu:

“Türkiye, batıda da doğuda da vatan savunması yapmıştır. Bu iki cephe vatan savunması açısından aslında tek cephedir. Nitekim o zaman İttihat ve Terakki hükümetinin aldığı tehcir (zorla göç ettirme) kararı, cepheler arasındaki bağlantıyı korumak için zorunluydu. . . ” Ermeni jenosidini açıkça savunan, hatta bunu devrimci bir önlem (! ) gibi sunan İttihatçı bayımız şunları söylüyordu:

“Bu koşullarda Talat Paşa hükümetinin emperyalizme karşı savaş cephesinin geri hatlarının güvenliği için Tehcir kararı alması, zorunlu bir savaş önlemidir. Denebilir ki, bu karar olmasaydı, Kurtuluş Savaşımız o yıllarda zafere ulaşamazdı. Tehcir, Atatürk’ün 1919 yılında Erzurum ve Sivas Kongreleri’ni örgütlemesi ve doğuda yaratılan dayanakla İzmir’i kurtarması için önkoşulları hazırlamıştır. . .

“Tehcir, emperyalizme karşı vatan savunmasının gereğiydi ve haklıydı. Kurtuluş Savaşımızın daha 1914 yılı sonunda başladığı bu olguyla da doğrulanır. . . Yalnız Doğu Cephesi açısından değil, Çanakkale Savaşı olmasaydı, ne Sovyet Devrimi olurdu, ne de Türk Devrimi. . .

“Bu nedenle bugün Talat Paşa’ların vatan savunması mevzilerinde sağlam durmak, aslında Kurtuluş Savaşı zaferimizi ve Cumhuriyeti savunmak için şarttır. . . ” Yani ona göre, İttihat ve Terakki devrimci bir parti ve Talat Paşa (ve herhalde kafadarları da) devrimci önder konumunda kişilerdir. İttihat ve Terakki şeflerinin bile kendilerini böyle nitelemeyi akıl edemediklerini ya da uygun görmediklerini unutmuş gözüken Perinçek sözlerini şöyle sürdürüyordu:

“Aydınlarımız, gençlerimiz, bütün milletimiz, devrimci tarihimizi olumlu olumsuz dersleriyle incelemek durumundadır. Namık Kemal ile Mustafa Kemal arasındaki devrimci halka kimdir derseniz, Talat Paşa’dır. Öncelikle büyük bir devrimcidir.

“Büyük teşkilatçıdır. İttihat Terakki, Türk devrim tarihinin kökündeki teşkilattır; hatta dünya devrim tarihinde yeri olan bir partidir. Talat Paşa, işte o partinin önderidir. ”

Zemzem kuyusuna işeyerek adını duyuran kişinin yolundan gittiği anlaşılan Doğu Perinçek sık sık yaptığı gibi burada da gerçekleri pervasızca çarpıtmakta, kendisinin ve çevresinin geçmişte savunduğu görüşleri yadsımakta ve sahte bir anti-emperyalizm vaaz etmektedir. Onun, Türk egemen sınıflarıyla ortaklaşa giriştiği Ermeni-karşıtı kampanyayı onamasak ta anlayabiliriz. Ancak Doğu Perinçek’in, gerici ve şoven bir Batı karşıtlığıyla birleştirdiği militan Ermeni düşmanlığı her türlü ahlak, insaf ve mantık ölçüsünü aşıyor. Bu kadarını Türk gericiliğinin değme temsilcilerinin bile açıkça dile getirme cüretini gösteremeyeceklerini söylemek bir abartma sayılmamalıdır. Aslına bakılacak olursa bu bayın bir numaralı savunucusu olduğunu ilan ettiği Mustafa Kemal, ikiyüzlü ve tutarsız bir biçimde de olsa, Ermeni halkına karşı bir insanlık suçu işlendiğini kabul ediyor, ama bunun sorumluluğunun İttihat ve Terakki çetesine ait olduğunu belirtiyordu. Mustafa Kemal, cılız bir anti-emperyalist karakter taşıyan, ama aynı zamanda Ermeni, Rum vb. halklarına karşı bir yağma savaşıyla ve Anadolu’daki devrimci ve halkçı güçlere saldırılarla elele giden Kurtuluş Savaşını İttihatçı kadrolara dayanarak yürütüyordu. O, 24 Nisan 1920’de, henüz yeni açılmış bulunan TBMM’nin ilk oturumlarından birinde, İngilizlerin, Türkiye’nin Ermenilere karşı katliam uygulamasından vazgeçmesi yolundaki koşulunu değerlendirirken şunları söylemişti:

“İkinci teklif ki memleket dahilinde katliam yapılmaması. Ermenilere karşı bu gayri varid idi. Memleketimiz cümlemizce malumdur. Hangi kıtasında Ermenilere karşı katliam yapılmıştır? Veya yapılmaktadır. Harb-i Umuminin (Birinci Dünya Savaşı- G. A. ) başlangıç safahatından bahsetmek istemem ve zaten İtilaf devletlerinin de bahsettikleri bittabii maziye aid fazahat (geçmişe ait rezillik/ ayıp) değildir. Bugün memleketimizde bu gibi fecaiin (faciaların) icra edildiğini iddia ederek, bundan sarfınazar etmemizi talep ediyorlar. ” (Aktaran Salih Ural, “ ‘Duvardaki Kan’, Kemalistler ve Ermeni Sorunu”, Saçak, Sayı: 36, Ocak 1987)

Tabii, “Enverland” haline getirdikleri Osmanlı İmparatorluğu’nu, hükümet üyelerinin çoğunun haberi bile olmaksızın bir oldu-bittiyle Birinci Dünya Savaşına sokan Talat Paşa, Enver Paşa ve kafadarlarının suçları, Ermeni halkına karşı bir jenosid gerçekleştirmekten ibaret değildi. Onlar, zaten çöküşün eşiğine gelmiş bulunan Osmanlı İmparatorluğunu, başında Kayzer Wilhelm’in bulunduğu Alman emperyalizminin hizmetine sokarak yokoluşunu hızlandırmış ve bu arada Ermenilerin yanısıra Anadolu, Ortadoğu ve Balkanlar’ın Türk ve Türk-olmayan bir dizi halkının da büyük acılar yaşamasına neden olmuşlardı. Mustafa Kemal, 20 Eylül 1917’de hazırladığı ve Talat ve Enver Paşalara ayrı ayrı gönderdiği bir raporda içinde bulunulan ve büyük ölçüde, Doğu Perinçek’in “devrimci” kahramanlarının sayesinde yaratılmış olan durumu şöyle değerlendiriyordu:

“Türkiye’nin askeri durumu şudur: Ordu, savaşın başlangıç günlerine oranla çok zayıftır. Birçok orduların mevcudu, olması gereken miktarın beşte biri kadardır. Memleketin insan kaynakları, eksileni tamamlamaya yeterli değildir. . .

“Askeri politikamız, bir savunma politikası ve elimizde bulunan kuvvetleri ve bir tek askeri son ana kadar saklamak politikası olmalıdır. Bu politika, memleketimizin dışında bir tek Osmanlı askeri kalmasına tahammül edemez. . .

“İçinde bulunduğumuz bataklıktan Almanlarla birlikte bulunarak kurtulmak zorunlu ise de, Almanların bu zorunluluktan ve savaş yardımından yararlanarak bizi sömürge biçimine sokmak ve memleketimizin bütün kaynaklarını kendi ellerine almak politikasına karşıyım ve devlet ileri gelenlerinin bu hususta hiç olmazsa Bulgarlar kadar bağımsız ve kıskanç olmalarını gerekli görürüm. . . Bugün (Alman komutanı General Erich von- G. A. ) Falkenhayn her fırsatta herkese karşı Alman olduğunu ve elbette Alman çıkarlarını en çok düşüneceğini söyleyecek kadar küstahtır. Halep’te ve Fırat’ta ve Suriye’de Alman politikası ve Alman çıkarının ne demek olduğunu ve özellikle bu sözü söyleyen bir Alman konsolosu olmayıp, yüzbinlerce Türk kanı için karar vermek durumunda bulunan bir komutan olursa, işin tamamen vatanımızın çıkarlarına uygunsuz olacağını anlamamak mümkün değildir. . . Gerçekte ülküsü, bütün Arabistan’ı Alman yönetimine almak idi. . . Memleket, tümüyle bizim elimizden çıkarak bir Alman sömürgesi durumuna girmiş olacaktır. Ve General Falkenhayn, bu amaç için bizim borcumuz olan altınları ve Anadolu’dan getirdiğimiz son Türk kanlarını kullanmış bulunacaktır. ” Mustafa Kemal sözlerini şöyle sürdürüyordu:

“Savaş, müslüman, hıristyan bütün halkımızı bitkin hale getirmiştir. Halk ile hükümet arasındaki bağlar çözülmüştür. . . Öte yandan idare, tam bir acz içinde olduğundan, genel yaşantının tam anarşiye sürüklenmesini önleyememekte, adalet ve hukuka aykırı davranışlar, hükümetten nefreti arttırmaktadır. . .

“Bu nedenle savaş devam ederse, karşısında bulunduğumuz en büyük tehlike, her taraftan çürüyen ulu Saltanat binasının bir gün içeriden ve hep birden çökme olasılığıdır. ” (Aktaran Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Üçüncü Kitap, İstanbul, Tekin Yayınevi, s. 952-56)

Mustafa Kemal 1 Aralık 1921’de yaptığı bir konuşmada da İttihat ve Terakki kliğinin maceracı politikasını şöyle eleştiriyordu:

“Büyük hayaller peşinde koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar gibi görünen sahtekar insanlardan değiliz. Büyük ve hayali şeyleri yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın düşmanlığını, kinini memleketin ve bu milletin üstüne çektik. Biz Panislamizm yapmadık. Belki ‘yapıyoruz, yapacağız’ dedik. Düşmanlar da ‘yaptırmamak için bir an önce öldürelim’ dediler. Panturanizm yapmadık. Yaparız, yapıyoruz dedik, yapacağız dedik ve yine ‘öldürelim’ dediler. Bütün dava bundan ibarettir. . . Haddimizi bilelim. . . ” (Aktaran Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Dördüncü Kitap, İstanbul, Tekin Yayınevi, 1991, s. 1428) Ermeni ve Rum burjuvazisinin ve halklarının mülksüzleştirilmeleri sonucu zenginleşen Türk burjuvazisinin sözcüsü Mustafa Kemal’in, burada da İttihat ve Terakki çetesine karşı, ikiyüzlü ve sahte bir eleştiri yönelttiğini görüyoruz. İttihatçılarla aynı sınıfın temsilcisi olan bu bay, Panislamizm ve Panturanizme ilkesel planda karşı çıkmamakta, ancak son dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bunu yapacak gücü olmadığını belirtmektedir. Mustafa Kemal’e bu sözleri söyleten ve onun demagojik “Yurtta Barış, Dünyada Barış” sloganını savunmasının altında, İttihat ve Terakki kliğinin, sırtını Alman emperyalizmine dayayarak giriştiği siyasal ve askeri maceranın Türkiye’yi gerçek bir yokoluşun eşiğine getirmiş olması yatar. Ancak, aralarında ilkesel planda bir karşıtlık olmamakla birlikte İttihat ve Terakki kliğinin maceracı ve Panturanist yaklaşımıyla Kemalistlerin daha muhafazakar ve ihtiyatlı dış politikası arasında önemli bir ayrım olduğunun altı çizilmelidir. Dolayısıyla Doğu Perinçek’in, bir yandan Kemalizmin şampiyonluğunu yaparken, bir yandan da Alman emperyalizminin uşağı Talat Paşa’yı “vatan savunmamızın seçkin önderlerinden” biri olarak nitelemesinin, bu bayın sınırsız demagojisini ve siyasal sahtekarlığını ve onun pro-emperyalist karakterini bir kez daha ele verdiğini belirtmem gerekir.

Oysa Doğu Perinçek ve şürekası, TİİKP (=Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) davasından yargılandıkları sırada, Haziran-Temmuz 1974’de Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 3 No’lu Askeri Mahkemesine sundukları savunmalarında Enver, Talat ve Cemal Paşaların başını çektiği İttihat ve Terakki kliğini şu sözlerle mahkum etmişlerdi:

“İttihat ve Terakki, daha baştan feodal-komprador iktidarla uzlaştı. . .

“Komprador burjuvazinin yönetimi altına giren İttihat ve Terakki, işçileri, köylüleri ve çeşitli azınlık milliyetlerini ezdiği gibi, içinden yükseldiği milli burjuvaziyi de baskı altına alan bir diktatörlük kurdu. Turancılık ideolojisiyle, Alman emperyalistlerinin Asya’daki yayılma siyasetine hizmet etti. ” (TİİKP Davası Savunma, İstanbul, Kaynak Yayınları, 1992, s. 153) Daha sonra, bu kliğin işçilere ve köylülere karşı uyguladığı baskı ve sömürü politikasını anlatan Savunma, İttihat ve Terakki’ye ilişkin değerlendirmesini şu sözlerle bitiriyordu:

“1911 yılına kadar İngiliz ve Fransız emperyalistlerine dayanan feodal-komprador iktidar, 1911’den sonra hızla Alman emperyalistleriyle işbirliğini geliştirdi. . .

“Halkın ve milli burjuvazinin muhalefetini ezen Talat, Enver ve Cemal Paşalar yönetimindeki feodal-komprador İttihat ve Terakki diktatörlüğü, Alman emperyalistleriyle birlikte ülkemizi Birinci Dünya Savaşı’na soktu. . .

“Emperyalistler ve işbirlikçileri kendi emelleri uğruna, Galiçya’dan Arabistan çöllerine kadar çeşitli cephelerde yüzbinlerce Anadolu köylüsünü kırdırdı. Alman emperyalistlerinin Baku petrollerini ele geçirmesine hizmet eden Enver Paşa’nın ‘Turancı’ siyaseti uğruna yalnızca Sarıkamış seferinde 90 bin asker soğuktan donarak öldü. ” (Aynı yerde, s. 155-56)

Doğu Perinçek, 1974’ten bu yana köprülerin altından çok sular aktığını ileri sürebilir; ya da ‘Hafıza-i beşer nisyan ile maluldur’ (=‘İnsan belleği unutma özürlüdür’) deyişinin gölgesine sığınmayı yeğleyebilir. O takdirde kendisine Aralık 1985’de yayımlanan bir yazısını hatırlatmam gerekecektir. Perinçek, “Kemalizm ve Devlet” başlıklı bu yazıda, Mustafa Kemal’in, İttihat ve Terakki kliğinin elinde son nefesini veren Osmanlı İmparatorluğu için söylediklerini aktarırken şöyle diyordu:

“Atatürk’e göre Osmanlı devleti ‘milletin esareti’ üzerine kurulmuştur, ‘mutlakiyetçi’, ‘müstebit’ ve ‘zalim’dir; yönetim ‘keyfi’ ve ‘serseri’dir. ‘O saraylar ve sarayların etrafını çeviren hainler’ asırlarca, ‘milleti’ gaflette bırakmışlar, ‘memleketi soymuşlar’dır. ‘Debdebeleri için’ gereken parayı ‘milletten sopa ile’ almışlardır. ‘Bütün Anadolu’yu baştanbaşa harabe halinde’ bırakmışlardır. . . Osmanlı sarayı ve etrafı, ‘bir baştan memleketi soyarlar, diğer yandan milletten aldıkları askerle Viyana’yı, Mısır’ı, İran’ı zabt için fetihlere kalkarlardı. Oysa milletin o fetihlerde hiçbir milli amacı, vicdani arzusu ve menfaati yoktu. ’ Fetihler zararlı maceralardı ve ‘milletimiz de böyle Fatihlerin (‘fatihlerin’ olacak-Perinçek’in notu) arkasından serserilik etmiş’ti. ” (“Kemalizm ve Devlet”, Saçak, Sayı: 23, Aralık 1985)

Şimdilerde Doğu Perinçek bol bol “Ermeni sorunu” korkuluğunu sallamakta olduğunu görüyoruz. Yukarda da belirttiğim gibi, ona göre Ermeni sorunu, “Emperyalist merkezlerde imal edilen” hayali bir sorundu; hatta “Tehcir, emperyalizme karşı vatan savunmasının gereğiydi ve haklıydı. ” Ama aynı Doğu Perinçek daha önceleri bu konuya da farklı yaklaşıyordu. O, 2000’e Doğru dergisinin 12-18 Nisan 1987 tarihli 15. sayısında yer alan “Tarihten Korkmak” başlıklı başyazıda,

“Tarihte yaşanan olaylar ne olursa olsun, Türkiye’nin hiçbir bölgesinde bir devlet kurmaya veya yetecek kadar geniş bir bölgede bir Ermeni çoğunluğu yaşamıyor. Uluslararası hukuk alanında, bir toprak talebinin ciddiye alınmaması için bu kadarı bile yeter” dedikten sonra “resmi politika”yı suçladığı yazısında şunları söylüyordu:

“Türkiye’de bu anlamda bir Ermeni sorunu yoktur, ama dünya arenasında böyle bir sorun yaratılmıştır. Bu sorunu yaratan, (Ermeni küçük-burjuva milliyetçi örgütü ASALA’nın yaptığı- G. A. ) terör eylemlerinden çok, resmi politikadır. . . (abç)

“Günümüzün resmi görüşü, bugün Türkiye’de yaşayan halkın Anadolu’daki tarihini 1071 Malazgirt Savaşı’yla başlatıyor. Anadolu’nun 1071 öncesinde ıssız olmadığı da biliniyor. . . Bu toprakların yalnız fatihi olmakla övünenler, fetih öncesi tarihe bir barbarın yabancıya duyduğu düşmanlıkla bakıyorlar. Kendilerinin saymadıkları bir tarihten korkuyorlar. . . ”

Kendisine “Dün dündür, bugün de bugün” yaklaşımını rehber edinmiş olduğu anlaşılan şoven bayımızın yazılarında, başka konularda da birbirini çürüten pek çok teze rastlamak olanaklıdır. Ama, konumuz bakımından bu kadarı yeter.

* * * * *

Bugün, Türk gerici egemen sınıfları bir “Ermeni tehdidi”yle karşı karşıya bulunmadıklarına ve Türkiye’nin bir köşesinde bir Ermenistan kurulması olasılığı asla sözkonusu olmadığına göre, Doğu Perinçek ve efendilerinin neden sistemli olarak Ermeni korkuluğunu salladıklarını sormalıyız. Onların neden, adları “etnik temizlik”le, yani Türk-olmayan halkların katliyle ve esinini emperyalist merkezlerden alan Panturanist/ Panislamist dış politikalarla özdeşleşmiş olan Talat ve Enver Paşa’ların ruhunu hortlatma kampanyaları açtıklarını sormalıyız. Sormalıyız; çünkü görünürde geçmişte kalmış olaylar üzerine yürütülen bu tartışma, aslında son derece güncel ve yakıcı sorunlar çevresinde yürütülen siyasal savaşımın üzerini örten ideolojik bir perdeden başka bir şey değildir. Herhalde siyasal gelişmeleri ortalama bir ilgiyle izleyen herkes, “Ermeni tehdidi” masalı üzerinden sürdürülen bu devlet-destekli kampanyanın asıl hedefinin bir yandan Türkiye sınırları içinde yaşayan Kürt halkı ve onun demokratik hakları için verdiği savaşımın bastırılması, bir yandan da Türkiye’nin ABD-Britanya-İsrail blokunun bölgesel planları doğrultusunda yeni askeri maceralara çekilmesinin sağlanması olduğunu görebilecektir. Doğu Perinçek ve çevresinin Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın hazırladığı iddianameye ateş püskürmesi, bir Kürt-Türk çatışmasını körükleyen isimlerin başında gelen Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt’a hararetle sahip çıkması ve –sanki Türkiye’de askeri klikten bağımsız hareket edebilen bir hükümet varmış ya da olabilirmiş gibi- ülkenin AKP-Barzani ittifakı tarafından yönetildiğini sayıklaması, PKK’nın “Türkiyeci” kanadının ve Abdullah Öcalan’ın, Kürt halkının bazı alçakgönüllü taleplerinin yerine getirilmesi karşılığında Türk gericiliğiyle uzlaşmaya yıllardır hazır olduğunu görmezden gelmesi vb. bunu doğrulamaktadır. Anlaşılan, yıllardır bindikleri dalı kesmekten başka bir şey yapmayan Türk gericileri, “geçmişi anımsamayanların onu yeniden yaşamaya mahkum oldukları”nı anlatan deyiş uyarınca hareket etmekte ve bir kez daha bindikleri dalı kesmekte kararlılar.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: