Bebek ve Çocuk Katilleri

3 Mayıs Saldırısı ve Düşündürdükleri

Garbis Altınoğlu, 10-13 Mayıs 2006

3 Mayıs Saldırısı

3 Mayıs’ta “PKK’lı teröristler”in Hakkâri’de asker çocuklarının servis midibüsü ve koruma aracına saldırı düzenledi”ği, bu saldırıda 8 askerin, 11 çocuğun ve 2 vatandaşın yaralandığı yolundaki haberler, görece küçük ölçekli de olsa yeni bir şovenist ve militarist kampanyanın işaret fişeği oldu. Habere göre, “teröristlerin önceden trafoya yerleştirip, askeri araç geçerken infilak ettirdiği bomba”yla yapılan “saldırı, kent merkezine iki kilometre uzaklıktaki Fatih Kışlası yakınlarında meydana gel”mişti.

Olayın hemen arkasından Hakkari’de geniş çaplı bir operasyon başlatılır, 20 kişi alelacele gözaltına alınırken Türk ordusu da tanklarını kent içinden geçirerek Kürt halkına gözdağı verdi. Çeşitli burjuva partilerinin, öndegelen devlet yetkililerinin ve şoven burjuva basınının kin ve tehdit dolu yorum ve lanetlemeleri, PKK’nın nasıl yolagelmez bir “terör örgütü” olduğuna ilişkin açıklamalarıyla süregiden kampanya, 5 Mayıs’ta Hakkari’de, başında Vali Ayhan Nasuhbeyoğlu, Dağ Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Erdal Öztürk, AKP Hakkari Milletvekili Fehmi Öztunç’un ağabeyi olan korucubaşı Hasan Öztunç, Cumhuriyet Başsavcısı Hasan Aydın, İl Jandarma Komutanı Albay Erhan Kubat gibi kişilerin yeraldığı ve 10,000’e yakın kişinin katıldığı ileri sürülen bir ‘teröre lanet mitingi’yle taçlandı.

Bu saldırı, Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonunun Türkiye’de toplandığı ve heyetteki Avrupalı parlamenterlerin, özellikle Kürdistan’daki durum –Şemdinli davasının seyri, Savcı Ferhat Sarıkaya’nın görevden alınması, Türkiye’nin genelde Kürt sorununun burjuva çözümü ve özelde Kürtçe radyo-TV yayını konusunda ayak sürümesi vb.- konusunda Ankara’yı ikiyüzlü ve göstermelik bir tarzda eleştirdiği bir döneme denk geldi ya da getirildi. Gene bu saldırı, daha da gerici bir “Terörle Mücadele Kanunu” tasarısının kamuoyunda tartışıldığı, Ankara 11. Ağır Ceza mahkemesinin Abdullah Öcalan’ın yeniden yargılanma talebini reddettiği ve ona verilen ömürboyu hapis cezasını onayladığı ve Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk’in Demokratik Toplum Partisi’ni (DTP) ve ardından Diyarbakır’ı ziyaret edeceği bir döneme denk geldi ya da getirildi. Türk parlamenterler bu saldırıyı, Avrupalı meslekdaşlarını köşeye sıkıştırmak ve hatta onları “PKK terörü”nü yüreklendirdikleri (!) için kullanmakta kusur etmediler: “PKK budur işte!” Tam da bu yüzdendir ki, bu saldırının zamanlaması insanın hatırına ister istemez, Türk Kontrgerillasının klasik sahte bayrak operasyonlarından biriyle karşı karşıya olup olmadığımız sorusunu getiriyor. Ama, aşağıda değineceğim gibi bu saldırının PKK kaynaklı olması olasılığı da hesaba katılmalıdır. Her halükarda, görmüş-geçirmiş AB emperyalistlerinin ve onların temsilcilerinin gözünde Türk gericilerinin bu türden bu Şark kurnazlıklarının fazla bir kıymet-i harbiyesi olduğu söylenemez.

İyice gemi azıya almış olan Türk gericiliğinin neden böyle bir kampanyaya gereksinim duyduğu anlaşılabilir. Egemen sınıfların ABD-Britanya-İsrail bloğuna yakın duran ana gövdesinin ve özellikle askeri kliğin gerek “iç” ve gerekse “dış” faktörlere bağlı olarak, kendi bindiği dalı kesme pahasına Kürt halkını bir bütün olarak hedef alan bir politika izlemekte olduğu biliniyor. Bu şovenist kampanya, korkak ve dargörüşlü işbirlikçi Türk burjuvazisi ve askeri kliğinin Washington-Telaviv-Londra ekseninin Ortadoğu politikasıyla büyük ölçüde örtüşmekte ve özellikle AB emperyalistlerine yönelik milliyetçi ve “yurtsever” sitem ve suçlamalar eşliğinde ABD-İsrail yanlısı askeri ya da yarı-askeri bir diktatörlüğün yolunu düzlemeye ve AKP hükümetinin ve İslami renkli orta ve büyük burjuvazinin konumunu zayıflatmaya hizmet etmektedir. Efendilerinin görüşlerini yansıtan korucubaşı ve tertip komitesi başkanı Hasan Öztunç’un, yaptığı konuşmada,

“Bütün dünya gelsin buradaki coşkuyu görsün. İşte Hakkari, işte Türkiye, Avrupa ülkelerinden gelen misafirler var. Onlara sesleniyorum. Ne bir gavur, ne bir Kürt, ne bir Türk, ne bir Hıristiyan asla ve asla bu tür olaylar yapmaz. Bunu yapan vatan hainidir, insan değildir. Biz Hakkari halkı bunu kabul etmiyoruz. Bütün dünya bunu bilsin. Avrupa’dan gelen misafirler şunu bilsinler ki; Doğu Anadolu halkı, Hakkari halkı Cumhuriyetiyle, bayrağıyla ve Atatürk’ü ile bir bütündür” demesi de bu çerçevede yorumlanabilir.

PKK’nın tutumu

DTP saldırıyı kınarken HPG (=Halk Savunma Kuvvetleri) bu eylemi kendilerinin yapmadıklarını belirten kuru bir açıklamayla yetindi. ANF’nın 5 Mayıs’ta Behdinan’dan geçtiği haberde aynen şöyle deniyordu:

“Hakkari’de önceki gün meydana gelen patlamada 8’i asker, 11’i öğrenci olmak üzere toplam 21 kişinin yaralandığı olayla ilgili açıklama yapan HPG, ‘bu patlama ile hiçbir ilgimizin olmadığı ve kamuoyu tarafından Halk Savunma Güçleri’nin eylem tarz ve yöntemleri biliniyor’ denildi.”

Türk egemen sınıfları ve askeri kliği yıllardır PKK’yı “kör terör” yapmakla, hatta masum sivilleri, kadın ve çocukları öldürmekle suçlamakta ve Abdullah Öcalan için “terörist başı” sıfatının yanısıra “bebek katili” sıfatını kullanmakta ve böylelikle bir yandan Kürt halkının meşru ulusal taleplerini gölgelemeye ve gözden düşürmeye, bir yandan da kendi bebek ve çocuk katili karakterlerini gözlerden saklamaya çalışmaktadırlar. Dolayısıyla tüm ilerici güçlerin, sistemli olarak ve somut olgulardan yola çıkarak bu sıfatlara asıl layık olanın, elleri bir dizi halkın kanıyla lekelenmiş olan Türk gericiliğini sergilemeye ve Türk burjuva devletinin dünyanın en vahşi terör örgütlerinden biri olduğunu göstermeye çalışması gerekmektedir.

Ne yazık ki PKK en iyi dönemlerinde bile bu konuda tutarlı ve ilkeli bir yaklaşıma sahip olmadı; o Türk generallerinin ve Kontrgerillasının terörizmini sistemli ve etkili bir biçimde sergilemekten uzak durduğu gibi, onların PKK’yı ve Kürt ulusal hareketinin lekelemek için başvurduğu provokatif saldırıları deşifre etmek için de yeterince çaba harcamadı. Bunun nedeninin, PKK’nın objektif olarak Türk gericiliğinin değirmenine su taşıyan karşı-devrimci nitelikte eylemler yapmaya yatkın olması ve yer yer bu tür eylemler yapmasıdır. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, 2 Temmuz 1993 Sivas Madımak oteli katliamının hemen ardından gerçekleşen ve Kürt ulusal direnişinin saygınlığına büyük zarar veren Başbağlar katliamıdır. (1) PKK başından beri, Türk işçi sınıfı ve halkını Türk gericiliğinin yanına itmeye hizmet edecek hatalı ve provokatif eylemleri ya yaptı ya da yer yer böylesi provokatif ve saldırgan bir söyleme başvurdu. Korucu köylerine yapılan saldırılar sırasında çocuk ve kadınların da öldürülmesini haklı göstermek için ileri sürülen “kurşuna adres sorulmaz” sloganı, Kuzey Kürdistan’da görev yapan öğretmen, hemşire gibi kamu personelinin de askeri eylemin hedefi olabileceği yolundaki görüşler, Abdullah Öcalan’ın Türk ordusunun Kürdistan’da ormanları yakması türünden eylemlerine benzer biçimde misillemede bulunabilecekleri yolundaki sözleri (2), 25 Aralık 1991’de Çetinkaya mağazasına, 5 Temmuz 1993’de Erzincan’ın Başbağlar köyüne ve 13 Mart 1999’da Mavi Çarşı’ya karşı düzenlenen saldırılar hemen akla gelen örnekler. Özellikle ilk oluşum döneminde, Türkiye devrimci hareketinin Kuzey Kürdistan’daki örgütleriyle ve diğer Kürt hareketleriyle yoğun çatışmalara girenve bu arada yüzlerce insanın ölümüne yol açan ve onları Kuzey Kürdistan’dan kovan ve kendi içindeki çelişmeleri esas itibariyle şiddet ve infaz metoduyla “çözen” bir örgütün bu tür eylemlere girişmesi pek de şaşırtıcı sayılmamalı. Kuşkusuz bunun temel nedeni, PKK’nin, özellikle 1984-1999 döneminde, haklı bir ulusal davanın sözcüsü olmakla birlikte, küçük-burjuva milliyetçi bir örgüt olması, doğru ve yanlış eylemler konusunda net ve ilkeli bir tutumu değil pragmatik bir yaklaşımı benimsemesi, şiddetin rolü ve yerine ilişkin çarpık kavrayışı (3) ve hemen hemen her zaman emperyalist devletlerle ve/ ya da Türk gericiliğiyle uzlaşma arayışı içinde bulunmasıydı. Fakat eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, binlerce köyü boşaltan, Kürt halkını terörize eden ve Kürdistan’ın doğal yapısını tahrip eden Türk ordusunun olanca vahşetine rağmen PKK’nın 1984-1999 döneminde sivil hedeflere saldırı yoluna yaygın bir biçimde başvurmadığı da kabul edilmelidir.

Özellikle ABD’nin Irak’ı işgali sonrasında genel olarak bölgedeki siyasal güç ilişkilerinde köklü değişiklikler meydana gelirken PKK içinde de adı konmamış, ama fiilen var olan bir çatlama oluştu. Böyle bir gelişmenin olabileceğini öngören Abdullah Öcalan daha 1999’da cezaevi yönetimi aracılığıyla gönderdiği bir yazıda Türk egemen sınıflarını şöyle uyarıyordu:

“Yapabileceğim, gücüm oranında özellikle PKK’den kaynaklanan amacı çoktan aşan ve çok büyük dış güce, kişiye çıkar aracı haline gelen bu gidişe dur demektir… Devlet seviyesinde dış güçlerin bunu kullanmaları daha tehlikeli ve iş hızla o kulvara doğru da yuvarlanıyor…

“Umut ve beklentim mahkemeden sonra devletin -illa beni veya PKK’yi resmen muhatap kabul etsin demiyorum- uygun bir yöntemle gerçekten tüm sorunların kilidi haline gelmiş bu silahlı çatışmayı kalıcı olarak sona erdirmek için, duyarlı, bilimsel ve durumumuzu bütün boyutlarıyla gözönüne alan bir planlamayla gündemleştirmesi ve payıma düşen görevleri belirlemesidir. Şu anda etkileme gücümüz sona erdirmeye uygundur. Uzun sürmesi kontrolü kaybettirebilir. Çünkü çok çıkar ve güç üzerinde oynuyor… Irak, Kuzey Irak herşeyden önce Türkiye’nin zayıf karın bölgesidir. Darbe er veya geç oradan vurulmaya çalışılacaktır… İşbirlikçi Kürt oluşumu ne kadar Türkiye’nin denetiminde de olsa bu haliyle er veya geç Türkiye’nin aleyhinde en önemli rolü oynayacaktır. Çünkü kullanılmaya çok müsaittir. Bu oluşumun bu biçimiyle doksanlar sonrasında oluşumu; dünya dengeleri içinde Sovyetlerin çözülüşünden sonra Türkiye’nin kaçınılmaz olarak yükselecek konumunu, bölgedeki etkinliğini frenlemek, hatta kendine bağlamak için çok yönlü geliştirildiğinden kuşku duymamak gerekir… Olan da şimdiden bu demin söylediğim tüm stratejik güçler daha şimdiden kendi Kürdünü, oluşumunu yaratmış, hatta benim dışımda temel güç olarak PKK’yi de parselleme planlarını hazırlamışlardır…” (Özgür Politika, 7 Temmuz 1999, abç)

Bu bölünmeyi Abdullah Öcalan’ın “Türkiyeci”, yani Türk egemen sınıflarıyla uzlaşmadan ve onlara hizmetten yana çizgisi ile Güney Kürdistan’da mevzilenmiş olan PKK yönetiminin “ABD-İsrail yanlısı”, yani bölgedeki yeni durumdan ABD ve İsrail’i yaslanarak ve onların yönlendirmesi altında politika yapma çizgisi arasında bir ayrışma olarak nitelendirmek yanlış olmaz. Bu güçlerin, Türk gericilerinin yakınmalarına ve yalvarışlarına zerrece aldırmaksızın PKK’yla belli bir ilişki sürdürdükleri, hatta onu korkak ve özgüvenden yoksun Türk burjuvazisini ve askeri kliğini yola getirmelerine ve kendi güdümlerinde tutmalarına yardımcı olabilecek bir koz olarak algıladıkları bellidir. Burjuva liberalleri ve insan hakları savunucularınden, küçük burjuva pasifistlerinden ve reformistlerinden farklı olarak sınıf bilinçli proletarya, genelde ulusal –ve toplumsal- kurtuluş hareketlerinin ve özelde PKK’nın zulme –ve sömürüye- karşı silahlı direniş hakkının ilkesel meşruiyetini asla tartışma konusu yapmaz. Ancak bu silahlı direnişin hangi siyasal perspektifle yürütüldüğü, ezilen Kürt halkının ulusal kurtuluş kavgasının VE bölge işçi sınıfı ve halklarının emperyalizme, gericiliğe ve burjuvaziye karşı kurtuluş savaşımının gereklerine hizmet edip etmediği son derece büyük önem taşır. Dolayısıyla PKK’nın, içinde bulunduğumuz konjonktürde girişebileceği ve giderek daha sık başvurduğu hatalı ve provokatif eylemlerin eleştirilmesi, hiç bir biçimde ezilen Kürt halkının silahlı direniş hakkının yadsınması olarak anlaşılamaz.

Aslına bakılırsa, üzerindeki ABD-İsrail etkisinin artmasına bağlı olarak artık daha saf bir milliyetçi çizgi izlemekte olan PKK’nın bu tür hatalı ve provokatif eylemlere, 1984-1999 dönemine kıyasla daha fazla başvurduğunu söyleyebiliriz. Çoğu kez, içlerinde çocuklar da olmak üzere sivillerin ölümüne ya da sakatlanmasına yol açan mayınların kullanımını yaygınlaştırması ve PKK çizgisindeki YÖGEH’nin (=Yurtsever Özgür Gençlik Hareketi) gerek Kürdistan’da ve gerekse Batı’da Türkiye devrimci hareketiyle sık sık çatışmaya girmesi, bunun belirtileri arasında sayılabilir. Tam da bu noktada, Türkiye’nin değişik kentlerinde tutarlı demokratizm ve ulusal kurtuluşçuluk açısından genellikle sivil hedeflere saldıran ve savunulamaz eylemler yapan TAK (=Kürdistan Özgürlük Şahinleri) adlı örgüte değinmek gerekiyor. Bu ne idüğü belirsiz örgütün provokatif eylemlerini asla kınamaması, hatta sitelerinde TAK’nin açıklamalarına yer vermesi, PKK’nın bu tür eylemlere ilişkin görece ölçülü eski çizgisinden uzaklaştığının göstergesi ya da göstergelerinden biridir. Her ne kadar PKK, TAK ile organik bir ilişkisi olmadığını ileri sürse de, TAK’nin, PKK’nın kamuoyu önünde açıkça savunmayı göze alamayacağı eylemleri gerçekleştirmek üzere oluşturulmuş özel bir örgüt olduğunu kestirmek zor değil. (4) Dolayısıyla, Hakkari saldırısının pekala, bu eylemi adeta yarım ağızla kınamış olan PKK-HPG tarafından gerçekleştirilmiş olabileceği ciddi bir olasılık olarak hesaba katılmalıdır.

Gerçek Bebek-Çocuk Katilleri

Şimdi dikkatimizi gerçek bebek ve çocuk katillerine çevirebiliriz. Osmanlı sultanlarının ve İttihat ve Terakki kliğinin barbarlık ve despotizm geleneklerini büyük ölçüde devralmış bulunan Türk egemen sınıfları her yıl 23 Nisan’da bir “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” düzenliyorlar. Oysa, vahşi ve işbirlikçi Türkiye kapitalizmi her türlü sosyal güvenceden yoksun yüzbinlerce çocuk işçinin, yani çırağın emek gücünü vahşice sömürmekte, Türk burjuva devlet aygıtı çocuklara işkence yapmakla, onbinlerce çocuğu zindanlara tıkmakla (5), çeşitli yurtlarda sözümona koruma altına alınan onbinlerce çocuğun aşağılanmasına ve kötü muameleye tabi tutulmasına çanak tutmakta ve destek vermektedir. Kapitalist-emperyalist sistemin dünya ölçeğinde artan çürümesine paralel olarak geri ve barbar Türkiye kapitalizmi, 1990’lardan itibaren bir sokak çocukları ordusu yaratmış, çocuklar arasında uyuşturucu madde kullanımını ve çocuk fuhşu ve pornografisini yaygınlaştırmıştır. Aradan yıllar geçmesine rağmen boşaltılan köylerine dönmelerine izin verilmeyen ve Diyarbakır başta gelmek üzere Kürdistan’ın ve İstanbul, Mersin, İzmir gibi Batı’nın kentlerinin varoşlarına sığınmak ve buralarda sefil bir yaşam sürdürmek zorunda bırakılan Kürt yoksullarının çocukları ise, bu maddi ve manevi dejenerasyondan paylarını daha da fazlasıyla almaktadırlar.

Çocuk Vakfı’nın Kasım 2000’de hazırladığı “Hakları Çalınmış Çocuklar Raporu”nda şunları okuyoruz:

“Türkiye nüfusunun yüzde 36’sı yoksuldur ve bu oranın yüzde 17.5’i yoksulluk sınırının altındadır. Kimsesiz çocuk sayısı 800 bin civarındadır. Sokak çocuklarının en kötümser tahminlere göre sayısı 6 bindir. Türkiye’de çocuk istismarı giderek yaygınlaşıyor. Çocuk istismarının en yüksek oranını psikolojik ve fiziksel istismar türleri oluşturuyor. Çocuğa karşı işlenen suçlarda son 5 yılda artış gözleniyor. Örselenen, cinsel tacize ve şiddete maruz kalan çocuklara yönelik hak ihlâllerinin izlenmesi yapılamadığı gibi çocuk istismarına yönelik projelerin uygulanmasına başlanamıyor. Çocuklar reklâm, müzik ve gösteri dünyasında yoğun bir şekilde örseleniyor ve tecimsel yaklaşımların aracı durumuna getiriliyor.

“Türkiye’de çocuğa karşı işlenen suçlar her geçen yıl artıyor. Sanık sandalyesine çıkan ve ıslahevlerinde yaşayan çocuk sayısında da artış gözleniyor. 15-24 yaş arasındaki intihar oranı yükseliyor. Türkiye’de işkence görenlerin yüzde 10’u çocuk.

“Türkiye’de 0-18 yaş grubunda 9 milyon özürlü ya da özel ihtiyaçları olan çocuk yaşamaktadır. Özürlü çocukların okullaşma oranı yüzde 2 civarındadır.

“Türkiye’de her 5 çocuktan 1’i çalışıyor. 6-14 yaş grubunda çalışan çocuk sayısı 1.07; 15-19 yaş grubu çocuk sayısı ise 2.4 milyondur. 12-19 yaş grubundaki 3.639.050 kişinin toplam işgücü içindeki oranı yüzde 17.2’dir. Sağlığa zararlı işlerde çalışan çocukların oranı yüzde 60’dır. Çocukların yüzde 50’den fazlası stresli ortamda çalışıyor, yüzde 60’dan fazlası eve yorgun geliyor ve yüzde 80’den fazlasının boş zamanı yok. Çalışan çocukların yüzde 57’si güvenliksiz ve sağlıksız koşullarda çalışmaktadır.”

Öte yandan, Türk gericilerinin tarihsel geçmişi ve bugünü, başta Ermeni, Yezidi, Rum ve Kürt milliyetinden çocuklar olmak üzere değişik ulus ve milliyetlerden yüzbinlerce çocuğun kanıyla lekelenmiştir. Bütün bu insanlık-dışı yaklaşım ve uygulamaların mimarı olan ve annelerinin karnındaki bebeklere bile kıyabilen bu katiller ve cellatlar güruhunun bir çocuk bayramı düzenlemesi ve dahası bu bayrama değişik ülkelerden çocuk delegasyonları çağırması, çağırabilmesi herhalde çağımızın en grotesk olaylarından, öndegelen skandallarından biri olmalı. Onların çocuklara yaklaşımının gerçek içeriğini göstermek için önce Verjine Svazlian’ın Ermeni jenosidinden

kurtulanlarla yaptığı röportajlardan oluşan Ermeni Soykırımı. Hayatta Kalan Görgü Tanıklarının Anlattıkları adlı kitabının bir özeti olan Ermeni Soykırımı ve Tarihsel Hafıza başlıklı kitaptan bazı bölümler sunacağım.

Ermeni Çocuklarının Yaşadıkları

Bu trajik olaylara tanık olmuş görgü tanığı Yozgatlı Arşakuhi Petrosyan (1903 doğumlu) bize yürek parçalayan bir sahneyi anlattı: “…Sonra başladılar kızları kaçırmaya, kadınları götürüp boğazlamaya, çocukların kafalarını kesmeye ve başlarını top gibi oraya buraya atmaya. …Filor’un annesini de götürüp boğazladılar. Bir tanesinin de çocuğu kucağındayken kafasını kesmişlerdi, çocuk ölen annesinin memesini emerek hayatta kalmıştı; ama o çocuğun kafasını da futbol topu yaptılar” [Sv. 2000. Gth. 212, sayfa 347].

Iğdırlı Evelina Kanayan (1909 doğumlu) da buna benzer zulümlerden bahsetti: “…Türkler gelip Ermeni kadınların karnını bıçakla deşerek karnındaki bebeği dışarı çıkarıyor ve kafasını kazık üstünde havaya kaldırıyorlardı” [Sv. 2000. Gth. 54, sayfa 136-137].

Aynı tür bir olayın cereyan etmiş olduğunu Erzurumlu Loris Papikyan (1903 doğumlu) da doğruladı: “…Yolda Türklerin Ermeni kızlar ve kadınlarla nasıl alay ettiklerini gördüm. Ben öyle korkunç bir sahneye tanık oldum ki, dünya tarihinde eskiçağlardan bugüne kadar hiçbir barbar kavim kadınlara karşı buna benzer bir vahşet sergilememiştir. Dört rütbeli şahıs, insani görünümlerini yitirmiş, vahşi sırtlanlar gibi azmış aşağılık yaratıklar, bir masanın etrafına oturmuştu ve bir grup Ermeni kadın da yanlarında ayakta duruyordu; o kadınlar muhtemelen birkaç gün sonra doğum yapacaklardı. O rütbeliler hamile kadınların rahimlerindeki çocukların cinsiyeti üzerine bahse giriyor ve emirlerindeki askerlere hamile kadının karnını bıçakla deşerek bebeği dışarı çıkarmalarını emrediyorlardı. İnsan görünümlü vahşi hayvanlar neler yapmıyorlardı ki. Eğer ben bahsi geçen sahneyi şahsen görmüş olmasaydım ve bugün onu bana anlatsalardı ya da bir kitapta okusaydım, benzer bir vahşetin gerçekten de sergilenmiş olduğuna asla inanmazdım. [Sv. 2000. Gth. 90, sayfa 193-194].

Aynı şekilde Sıvaslı Hambardzum Sahakyan (1898 doğumlu) kendi gözleriyle gördüklerini anlattı. “Hatırlıyorum, üvey annem hamileydi; onu öldürdüler; kılıcı karnına sokup bebeğini dışarı çıkardılar; çocuk erkek olduğu için başladılar gülmeye ve onu yere attılar. Ben o sahneyi asla unutamam…” [Sv. 2000. Gth. 79, sayfa 162].

Buna benzer olayların cereyan ettiğini Eskişehirli görgü tanığı Samvel Patıryan (1900 doğumlu) da teyit etti: “…Kızların kadınların çarmıha gerildiklerini hatırlıyorum; kadınlar jandarmaların eline geçmemek için kendilerini nehre atıyorlardı. O dönemde namus denilen bir şey vardı…

Soykırımdan kurtulan ve yüzü aynı şekilde dövmeli olan Nikomedyalı (İzmit) Baruhi Silyan (1900 doğumlu) da şöyle anlattı: “12 ay çölde kaldık. Ne ekmek, ne su, ne barınak, ne de başka bir şey vardı. Dokuz kişilik ailemizden sadece ben hayatta kaldım; annemi gözümün önünde öldürdüler; ablamı kaçırdılar; diğer kız kardeşim küçüktü, hastalanıp öldü; ortanca ise kayboldu ve bir daha birbirimizi bulamadık. Gelinimin karnını yırttılar. ‘Gâvurun karnındaki kız mı yoksa oğlan mı?’ dedi askerin biri; bir diğeri ise ‘gâvur erkek doğurmaz, bak da gör’ dedi ve gözümüzün önünde kılıçla gelinimin karnını yırttı. Ben dört başka kızla beraber zar zor ormanlara kaçabildim; orada bir nehir vardı; yüzerek o nehri geçtik. Bir Arap beni evine götürdü ve dedi ki: ‘Kızım, doğrudur, sizin kurallarınızda böyle birşey yok, ama gel yüzüne dövme yapayım ki seni Ermeni zannetmesinler.’ Ben de ağladım. Ne yatağım var ne de elbisem. Yüzüme dövme yaptılar; kalın örgülerimi kestiler. Orada ev işlerini yapıyordum…” [Sv. 2000. Gth. 230, sayfa 369]…

Harputlu Rober Kalınyan (1912 doğumlu) da anlattığı anıda Jön Türklerin güttüğü Türkleştirme ve zorla İslamlaştırma politikasından bahsetti: “…Türkler küçük çocukları din değiştirmeye zorluyorlardı; ‘Muhammed Resulullah’ dedirterek sünnet ediyor, isimlerini değiştiriyor ve Türkçe konuşmaya zorluyorlardı…” [Sv. 2000. Gth. 118, sayfa 231].

Şebinkarahisarlı Hakob Terziyan (1910 doğumlu) anlattığı anıda bahsi geçen Türkleştirme politikasının uygulanması sırasında Türk askerlerin ve dini liderlerin, yani mollaların, işbirliği yaptığını anlattı: “Ben zaten 79 yaşındayım. Şebinkarahisar’danım ben. Ermeniler Türklere direndiğinde Türkler onlardan bazılarını katlettiler; benim gibi çocuk olanlarını ise Türklerin öksüzler yurduna götürdüler. Bizi çırılçıplak soydular; kılıcı boyunlarımıza dayadılar. Zabit kılıcı çekince, molla şöyle diyordu: ‘Hıristiyanlığı bırakıp, İslamı kabul ediyorum.’ Bu sözleri bize tekrarlatıyorlardı…” [Sv. 2000. Gth. 78, sayfa 161].

Kürt Çocuklarının Payına Düşen

Türk gericileri; Ermeni, Yezidi ve Rum halklarına karşı gerçekleştirdikleri vahşet sırasında edindikleri “deneyimi” Kürt halkına karşı giriştikleri saldırılarda değerlendirdiler. Cumhuriyet öncesinde olduğu gibi özellikle Cumhuriyet sonrasında meydana gelen Kürt ayaklanmalarında, bu Osmanlı ve İttihat ve Terakki artıkları, yetişkinlerin yanısıra onbinlerce Kürt bebek ve çocuğunu da katlettiler. Türk ordusu ve Kontrgerillasının, PKK’nın 1984’te başlattığı gerilla savaşını ezmek için giriştikleri kirli savaş sırasında binlerce Kürt çocuğu yaşamını yitirdi ve yaralandı, onbinlerce Kürt çocuğu gözaltına alındı, işkencelerden geçirildi ve bunların bir bölümü zindanlara tıkıldı. Türk ordusunun gerillayı yenilgiye uğratmak için binlerce köyü boşaltmasının, milyonlarca Kürt köylüsünü yerlerinden yurtlarından etmesinin acı ve yıkıcı sonuçlarını, herhalde en fazla bebekler ve çocuklar çekmiştir ve çekmektedir.

Okuyucuya bir fikir vermek için aşağıda, 1989-2000 yılları arasında Türk ordusunun, Özel Timlerinin, Kontrgerillasının, polisinin ve Köy Korucularının saldırı ve eylemleri sonucunda yaşamını yitiren Kürt çocukları hakkında son derece yetersiz olduğu tahmin edilebilecek bir tablo sunuyorum. Bu tablodaki veriler, esas olarak Serdar Çelik’in Türk Kontr-gerillası (Ülkem Presse yayınları, Köln, Eylül 1995) adlı kitabından alınmış ve İHD yayınları ve Özgür Ülke ve Özgür Politika gazeteleri taranmak suretiyle tarafımdan bir ölçüde zenginleştirilmiştir.

Tabloda sırasıyla, katledilen bebek ya da çocuğun adı-soyadı, yaşı, katledildiği yer ve tarih verilmiştir.

Mahmut Yaşar (10) Şırnak, 19 Temmuz 1989Fahrettin Ertaş (10) Şırnak, 20 Eylül 1989Abidin Tuncer (10) Cizre, 20 Mart 1990

Berivan Kara (1) Uludere, 1 Nisan 1990

Behecan Kara (9) Uludere, 1 Nisan 1990

Canan Özen (8) Derik, 31 Mayıs 1990

Rahime Kayran (10) Basa, 10 Haziran 1990

Meryem Kayran (10) Basa, 10 Haziran 1990

Taibet Öner (3) Basa, 10 Haziran 1990

Vasfiye Öner (10) Basa, 10 Haziran 1990

Sait Kahraman (4) Basa, 10 Haziran 1990

Hayrettin Öner (5) Basa, 10 Haziran 1990

Fatma Kayran (15) Basa, 10 Haziran 1990

Mehmet Kayran (5) Basa, 10 Haziran 1990

Hüseyin Kayran (3) Basa, 10 Haziran 1990

Haniye Özdemir (10) Basa, 10 Haziran 1990

Takviye Öner (15) Basa, 10 Haziran 1990

Ömer Bestaş (16) Basa, 10 Haziran 1990

Cevdet Güler (14) Hakkari, 14 Haziran 1990

Fehime Güler (9) Hakkari, 14 Haziran 1990

Faruk Aktuğ (13) Silopi, 6 Ağustos 1990

Ş. Pınar (11) ?, 30 Ekim 1990

Hadi Dalan (11) Lice, 12 Aralık 1990

Salih Talayhan (17) Şırnak, 28 Şubat 1991

Murat Ardıç (13) Bingöl, 4 Mayıs 1991

Emine Latifeci (11) Hazro, 8 Haziran 1991

Rinde Latifeci (13) Hazro, 25 Haziran 1991

Behzat Özkan (14) Amed, 10 Temmuz 1991

Hediye Dilçe (18) Cizre, 3 Ağustos 1991

Ferzan Ceylan (12) Dargeçit, 12 Ağustos 1991

Abdullah Ceylan (12) Dargeçit, 12 Ağustos 1991

Ömer Eriş (11) Kurtalan, 6 Eylül 1991

Nezahat Kızıl (6) Siirt, 20 Ekim 1991

İsmet Mirzaoğlu (15) Ahlat, 20 Kasım 1991

Veysi Aktaş (13) Lice, 24 Aralık 1991

Emine Turan (?) Nusaybin, 6 Ocak 1992

Seyfettin Kapkaçin (18) Mardin, 14 Şubat 1992

Abdülselam Özbey (15) Mardin, 14 Şubat 1992

Mehmet Evren (12) Cizre, 15 Mart 1992

Vesile Say (9) Dargeçit, 18 Mart 1992

Bedia Say (15) Dargeçit, 18 Mart 1992

Yasin Say (17) Dargeçit, 18 Mart 1992

Sami Say (10) Dargeçit, 18 Mart 1992

Hıdır Acet (?) Nusaybin, 19 Mart 1992

Muhrise Altay (18) Cizre, 21 Mart 1992

Hüseyin Altan (14) Cizre, 21 Mart 1992

İsmet Arvas (16) Van, 21 Mart 1992

Çetin Bayram (16) Van, 21 Mart 1992

Davut Soyvural (15) Gercüş, 21 Mart 1992

Mehmet Emin Acar (10) Şırnak, 21 Mart 1992

Nebat Kakuç (17) Şırnak, 21 Mart 1992

Bülent Zeyrek (16) Şırnak, 21 Mart 1992

Emin Tetik (15) Şırnak, 21 Mart 1992

Mehdi Günen (9) Şırnak, 21 Mart 1992

Halil Bebek (2) Nusaybin, 21 Mart 1992

Ahmet Kaya (1) Nusaybin, 21 Mart 1992

Fatma Kaçmaz (4) Yüksekova, 21 Mart 1992

Hatice Acar (5) Şırnak, 22 Mart 1992

Kadriye Kakın (17 Şırnak, 22 Mart 1992

Mehmet Nezir (13) Şırnak, 22 Mart 1992

Medeni Aydın (18) Batman, 24 Mart 1992

Bahri Çınar (12) Ömerli, 24 Mart 1992

Nihat Celasun (14) Cizre, 25 Mart 1992

Fatma Kaçmaz (14) Yüksekova, 25 Mart 1992

Medeni Tunç (14) Siirt, 25 Mart 1992

Medine Sevgi (18) Siirt, 25 Mart 1992

Süleyman Ayal (14) Urfa, 27 Mart 1992

Bişeng Anık (16) Şırnak, 29 Mart 1992

Mehmet Ekinci (7) Mazıdağı, 29 Mart 1992

Şeyhmus Aktürk (16) Dargeçit, 29 Mart 1992

Yasin Çetin (16) Mevzitepe, 11 Nisan 1992

Hasan Ayar (11) Mevzitepe, 11 Nisan 1992

Cazım Kortak (17) Savur, 17 Nisan 1992

Mustafa Ok (18) Savur, 17 Nisan 1992

Metin Kıratlı (10) Yüksekova, 18 Nisan 1992

Yusuf Bodur (1) Midyat, 21 Nisan 1992

Abdurrahman Yeşilmen (12) Midyat, 21 Nisan 1992

Hamza Bulut (8) Midyat, 21 Nisan 1992

Ayşe Balım (18) Silopi, 22 Nisan 1992

Bişar Bilen (10) Uludere, 4 Mayıs 1992

Hanım Tunç (12) Uludere, 4 Mayıs 1992

Sıraç Nergis (17) Nusaybin, 9 Mayıs 1992

Selim Ata (17) Nusaybin, 9 Mayıs 1992

Sait Sağlam (17) Nusaybin, 9 Mayıs 1992

Mehmet Naif Çevik (9) Nusaybin, 3 Haziran 1992

Kemal Şili (18) Tatvan, 10 Haziran 1992

Mahmut Güreş (12) Tatvan, 10 Haziran 1992

Emir Eyvani (7) Muş, 12 Haziran 1992

Gülbahar Tunç (8) Gercüş, 22 Haziran 1992

Behçet Tunç (17) Gercüş, 22 Haziran 1992

Abdurrahman Gök (14) Gercüş, 22 Haziran 1992

Şükrü Gök (10) Gercüş, 22 Haziran 1992

Sultan Gök (12) Gercüş, 22 Haziran 1992

Emrullah Gök (4) Gercüş, 22 Haziran 1992

Haşim Gök (3) Gercüş, 22 Haziran 1992

Yeni doğmuş bebek Gercüş, 22 Haziran 1992

Medine Kartal (18) İdil, 26 Haziran 1992

Yılmaz Tatar (12) Şırnak, 27 Haziran 1992

Abdülcelil Toy (14) Siirt, Haziran 1992

Sadık Turlu (15) Siirt, Haziran 1992

Gülistan Evin (6) Şemdinli, 11 Temmuz 1992

Rehan Evin (8) Şemdinli, 11 Temmuz 1992

Abdurrahman Akbalık (17) Nusaybin, 22 Temmuz 1992

Kadir Balık (13) Dicle, 25 Temmuz 1992

Nurcan Özatak (2) Hakkari, 28 Temmuz 1992

Zuhal Avcı (9) Kulp, Temmuz 1992

Çiğdem Esmer (10) Kulp, Temmuz 1992

Hüseyin Bayılmaz (10) Nusaybin, 6 Ağustos 1992

Mehmet Erbek (12) Mardin, 10 Ağustos 1992

Zeliha Nasanlı (10) Siverek, 22 Ağustos 1992

Murat Dağkeser (10) Siverek, 23 Ağustos 1992

Orhan Dağkeser (4) Siverek, 23 Ağustos 1992

İbrahim Artunç (7) Şırnak, 23-24 Ağustos 1992

Remziye Artunç (10) Şırnak, 23-24 Ağustos 1992

Güler Sökmen (3) Şırnak, 23-24 Ağustos 1992

Veysi Sökmen (6) Şırnak, 23-24 Ağustos 1992

Sema Sökmen (9) Şırnak, 23-24 Ağustos 1992

Gülüm Güngen (6) Şırnak, 23-24 Ağustos 1992

Medine Güngen (14) Şırnak, 23-24 Ağustos 1992

Fuat Keskin (14) Doğubeyazıt, 5 Eylül 1992

Mesut Dündar (15) Cizre, 7 Eylül 1992

Cumali Çetrez (9) Hamur, 10 Eylül 1992

Şefika Çetrez (7) Hamur, 10 Eylül 1992

Ahmet Alan (10) Solhan, 18 Eylül 1992

Hüseyin Esrai (16) Kars, 1 Ekim 1992

Aziz Bal (17) Dargeçit, 3 Ekim 1992

Sinan Demirtaş (18) Nusaybin, 20 Ekim 1992

Zeyni Dağ (17) Nusaybin, 24 Ekim 1992

Devrim Eleftoz (1) Silvan, 1 Kasım 1992

Şurzan Demirkapı (16) Kovancılar, 5 Kasım 1992

Milet Samur (14) Şemdinli, 6 Kasım 1992

İkmal Samur (18) Şemdinli, 6 Kasım 1992

Gülsüme Samur (4) Şemdinli, 6 Kasım 1992

Reber Samur (1) Şemdinli, 6 Kasım 1992

Şivan Çığırga (3) Cizre, 7 Kasım 1992

Nadire Çığırga (10) Cizre, 7 Kasım 1992

Sinem Çığırga (13) Cizre, 7 Kasım 1992

Fatma Çığırga (9) Cizre, 7 Kasım 1992

Bahar Çığırga (7) Cizre, 7 Kasım 1992

Coşkun Benzer (12) Kilis, 22 Kasım 1992

Fırat Geçmez (18) Silvan, 22 Kasım 1992

Mehmet İşler (18) Midyat, 3 Aralık 1992

Melek Bora (10) Dargeçit, 6 Aralık 1992

Garibe Karasakal (18) Nusaybin, 16 Aralık 1992

Veysi Başar (8) Amed, 17 Aralık 1992

Fatma Can (17) Amed, 17 Aralık 1992

Nafi Kalemli (14) Viranşehir, 24 Aralık 1992

Hüseyin Ensari (16) Kars, Aralık 1992

Mehmet Yusufi (15) Başkale, Aralık 1992

Kasım Oval (14) Yüksekova, Aralık 1992

Gülistan İşiyok (12) Kulp, 11 Ocak 1993

Nezir Ergün (8) Cizre, 12 Ocak 1993

Hacer Ergün (6) Cizre, 12 Ocak 1993

Hıdır Ergün (17) Cizre, 12 Ocak 1993

Naze Ekici (12) Şırnak, 31 Ocak 1993

Şemsi Ekici (4) Şırnak, 31 Ocak 1993

Hamza Ekici (6) Şırnak, 31 Ocak 1993

Esra Saçaklı (8) Silvan, 17 Şubat 1993

Abide Ekin (3) Basa, 20 Şubat 1993

Gürgiz Bayındır (5) İdil, 7 Mayıs 1993

Naim Aslan (?) Yüksekova, 23 Mayıs 1993

Semra Bayram (?) Silvan, 25 Mayıs 1993

İrfan Fidan (17) Savur, 18 Haziran 1993

Mahmut Aydemir (?) Silopi, 7 Temmuz 1993

Fadile Aydemir (6) Silopi, 7 Temmuz 1993

Ayşe Yıldız (?) Silopi, 7 Temmuz 1993

Dinçer Levent (16) Hamur, 11 Temmuz 1993

Feride Levent (15) Hamur, 11 Temmuz 1993

Canan Çiftçi (?) Diyadin, 13 Temmuz 1993

Dilşah Çiftçi (?) Diyadin, 13 Temmuz 1993

Ender Çiftçi (?) Diyadin, 13 Temmuz 1993

Ruken Çiftçi (6) Diyadin, 13 Temmuz 1993

Azad Sabırlı (7) Bahçesaray, 20 Temmuz 1993

Yunus Sabırlı (2) Bahçesaray, 20 Temmuz 1993

Bahar Turan (3) Bahçesaray, 20 Temmuz 1993

Sevil Ağaç (7) Bahçesaray, 20 Temmuz 1993

Suzan Turan (10) Bahçesaray, 20 Temmuz 1993

Yıldız Güzel (13) Bahçesaray, 20 Temmuz 1993

Nezahat Elmalı (12) Bahçesaray, 20 Temmuz 1993

Eylem Elmalı (4) Bahçesaray, 20 Temmuz 1993

Azime Elmalı (14) Bahçesaray, 20 Temmuz 1993

Muhammet Yaşar (8) Bahçesaray, 20 Temmuz 1993

Hanım Yaşar (4) Bahçesaray, 20 Temmuz 1993

Hürriyet Sevgili (12) Bahçesaray, 20 Temmuz 1993

C. M. (12) Silvan, 24 Temmuz 1993

Elif Rani (7) Pazarcık, 30 Temmuz 1993

Gözde Rani (4) Pazarcık, 30 Temmuz 1993

Zeynep Çağdavul (18) Digor, 14 Ağustos 1993

Selvi Çağdavul (16) Digor, 14 Ağustos 1993

Gülistan Çağdavul (18) Digor, 14 Ağustos 1993

Yeter Keremciler (14) Digor, 14 Ağustos 1993

Zarife Boylu (16) Digor, 14 Ağustos 1993

Necla Geçener (14) Digor, 14 Ağustos 1993

Seyhan Doğan (12) Dargeçit, Ağustos 1993

Abdurrahman Coşkun (18) Dargeçit, Ağustos 1993

M. Emin Aslan (18) Dargeçit, Ağustos 1993

Seyithan Balçık (?) Cizre, 11 Eylül 1993

Mesut Balçık (?) Cizre, 11 Eylül 1993

Yusuf Bozkurt (14) Şırnak, 13 Eylül 1993

Halit Akıl (12) Şırnak, 13 Eylül 1993

Ahmet Arcagök (11) Amed, 21 Eylül 1993

İdris Ülüş (12) Yüksekova, 28 Eylül 1993

Sercan Ülüş (7) Yüksekova, 30 Eylül 1993

Şakir Öğüt (7) Altınova, Muş, 2 Ekim 1993

Cihan Öğüt (4) Altınova, Muş, 2 Ekim 1993

M. Şirin Öğüt (1) Altınova, Muş, 2 Ekim 1993

Aycan Öğüt (6) Altınova, Muş, 2 Ekim 1993

Çınar Öğüt (3) Altınova, Muş, 2 Ekim 1993

Zana Zoğurlu (16) Lice, 9 Ekim 1993

Lokman Zoğurlu (17) Lice, 9 Ekim 1993

Yalçın Yaşa (13) Amed, 10 Ekim 1993

Dilbirin Canpolat (3.5) Lice, 22 Ekim 1993

Suna Canpolat (2) Lice, 22 Ekim 1993

Hüseyin Canpolat (15) Lice, 22 Ekim 1993

Halil Leco (13) Ovacık, 17 Aralık 1993

Mahmut Erol (15) Dargeçit, Aralık 1993

B. A. (12) Hani, 3 Ocak 1994

Keko Gül (12) Adana, 5 Ocak 1994

Ali Katmış (1) Cizre, 6 Ocak 1994

A. Halim Rüzgar (12) Batman, 6 Ocak 1994

Muhammet Bilgiç (5) Cizre, 10 Ocak 1994

Ahmet Bilgiç (6) Cizre, 10 Ocak 1994

Azad Önen (16) Amed, 14 Ocak 1994

Süleyman Gün (15) Amed, 18 Ocak 1994

Ahmet Efe (8) Amed, 24 Ocak 1994

İbrahim Şeflik (5) Silopi, 13 Şubat 1994

Hakan Yalçın (14) Amed, 16 Şubat 1994

Bilavşan Asper (17) Tatvan, 23 Şubat 1994

Sevgi Asma (7) Kurtalan, 26 Şubat 1994

Sohbet Öngün (3) Sason, 26 Şubat 1994

Hanifi Yıldız (13) Sason, 26 Şubat 1994

Hüseyin Tekin (16) Sason, 26 Şubat 1994

R. A. (3) Kızıltepe, 1 Mart 1994

Ferman Cingöz (16) Lice, 19 Mart 1994

Mirza Yıldırım (3) Şırnak, 27 Mart 1994

Mehmet Yıldırım (15) Şırnak, 27 Mart 1994

Abdülkerim Yıldırım (2) Şırnak, 27 Mart 1994

İrfan Yıldırım (5) Şırnak, 27 Mart 1994

Xunaf Yıldırım (3) Şırnak, 27 Mart 1994

Çiçek Benzer (2) Şırnak, 27 Mart 1994

Ali Benzer (7) Şırnak, 27 Mart 1994

Ayşe Benzer (1) Şırnak, 27 Mart 1994

Ömer Benzer (12) Şırnak, 27 Mart 1994

Abdurrahman Benzer (4) Şırnak, 27 Mart 1994

İlhami Menteş (12) Lice, 10 Nisan 1994

Raif Menteş (13) Lice, 10 Nisan 1994

Keziban Kalkan (15) Genç, 27 Nisan 1994

Tuncer Güler (11) Ağrı, 28 Mayıs 1994

Şerif Ekin (13) Basa, 30 Mayıs 1994

Ahmet Kaya (13) Yüksekova, 2 Haziran 1994

Hasan Demir (14) Yüksekova, 2 Haziran 1994

Didar Elmas (7) Ovacık, 5 Haziran 1994

Barzan…. (2) Silvan, 8 Haziran 1994

Hüsnü Turan (10) Nusaybin, 25 Haziran 1994

Eylem Tur (13) Nusaybin, 25 Haziran 1994

Süleyman Erik (9) Nusaybin, 25 Haziran 1994

Emrullah Zeybek (10) Bitlis, 25 Haziran 1994

Hikmet Argün (13) Bitlis, 25 Haziran 1994

Xanime Sincar (17) Ömerli, 27 Haziran 1994

Hayri Yüksel (15) Ömerli, 28 Haziran 1994

Atilla Kılıç (14) Kozluk, 4 Temmuz 1994

Nurullah Solhan (16) Kızıltepe, 8 Temmuz 1994

Emrullah Solhan (14) Kızıltepe, 8 Temmuz 1994

Selma Solhan (7) Kızıltepe, 8 Temmuz 1994

A. Menaf Tunç (14) Siirt, 11 Temmuz 1994

Kenan Dartan (12) Kozluk, 16 Temmuz 1994

Gültekin Acet (10) Bismil, 31 Temmuz 1994

Abdullah Kamçı (16) Yüksekova, 5 Ağustos 1994

Sedat Barış (18) Batman, 8 Ağustos 1994

Netice Coşkun (14) Kulp, 12 Ağustos 1994

Mümine Zümrüt (18) Kulp, 12 Ağustos 1994

Çelebi Özgüç (15) Savur, 15 Ağustos 1994

İshak Özgüç (13) Savur, 15 Ağustos 1994

Savaş Ateş (11) Dicle, 22 Ağustos 1994

Halit Güneş (13) Dicle, 22 Ağustos 1994

Bayram Güneş (13) Dicle, 22 Ağustos 1994

Vedat Balta (12) Dicle, 22 Ağustos 1994

İbrahim Balta (13) Dicle, 22 Ağustos 1994

İsa Can (15) Dicle, 22 Ağustos 1994

Nurettin Doruk (18) Amed, 1 Eylül 1994

Sadettin Doğan (10) Lice, 13 Eylül 1994

Sedat Öner (7) Eruh, 15 Eylül 1994

Mehmet Sercan (9) Eruh, 15 Eylül 1994

Cemşit Adıgüzel (13) Eruh, 15 Eylül 1994

Şükran Yıldız (11) Çukurca, 20 Eylül 1994

Dilek Serin (3) Dersim, 25 Eylül 1994

Yeter Işık (16) Dersim, 25 Eylül 1994

Elif Işık (18) Dersim, 25 Eylül 1994

Recep Tartar (8) Genç, 25 Eylül 1994

Kürdiye Savaş (8) Genç, 25 Eylül 1994

Emrah Tartar (8) Genç, 25 Eylül 1994

Faruk Savaş (11) Genç, 25 Eylül 1994

Filiz Kayış (?) Ceylanpınar, 2 Ekim 1994

İlyas Yiğit (6) Çat, 3 Ekim 1994

Adil Boztaş (10) Kağızman, 3 Ekim 1994

Nurşan Bulut (13) Palu, 9 Ekim 1994

Mehmet Üste (12) Pazarcık, 10 Ekim 1994

Hamdi Dündar (18) Yüksekova, 31 Ekim 1994

Fikri Yılmaz (15) Yüksekova, 31 Ekim 1994

Cüneyt Tarhan (11) Tatvan, 18 Kasım 1994

Yunus Turgut (13) Silopi, 1 Aralık 1994

Hasip Kaya (9) Doğubeyazıt, Aralık 1994

Yılmaz Kaya (10) Doğubeyazıt, Aralık 1994

Erol Öztunç (2) Uludere, Nisan 1995

Ahmet Bulut (10) Ömerli, 17 Mayıs 1995

Rahim Kumru (10) Ömerli, 17 Mayıs 1995

Dinar Aras (12) Iğdır, 25 Mayıs 1995

Cüneyt Aras (6) Iğdır, 25 Mayıs 1995

Ergün Aras (3) Iğdır, 25 Mayıs 1995

Ferdi Aras (2) Iğdır, 25 Mayıs 1995

Hazal Sevim (17) Baykan, 2 Mayıs 1996

Dilan Bayram (2) Adana, 8 Ağustos 1996

Berivan Bayram (4) Adana, 8 Ağustos 1996

Hatice Bozaslan (17) Derik, 13 Kasım 1996

Oktan Çaçan (14) Amed, 2 Aralık 1996

Mehmet Banan (15) Midyat, 11 Aralık 1996

Musa Adsız (12) Akçakale, 6 Mart 1997

M. Şerif Öztürk (11) Kızıltepe, 23 Nisan 1997

Muhammet Kulçur (12) Dumlu, Erzurum, 25 Nisan 1997

Gökhan Kulçur (10) Dumlu, Erzurum, 25 Nisan 1997

Fedai Öğürce (4) Pasinler, 8 Mayıs 1997

M. Özdemir (17) Ceylanpınar, 10 Kasım 1997

Bilal Alanca (5) Nusaybin, 11 Kasım 1997

Fatih Kaya (18) Batman, Ocak 1998

Engin Ceylan (14) Lice, 15 Mart 1998

Tugay Ergin (10) Hani, 14 Mart 1999

Abdurrahman Gezer (18) Osmaniye, 26 Mart 1999

Yılmaz Elüstü (17) Genç, 17 Nisan 1999

Kenan Oğuz (?) Erzurum, 15 Mayıs 1999

Deniz Oğuz (?) Erzurum, 15 Mayıs 1999

Cansu Oğuz (?) Erzurum, 15 Mayıs 1999

Mehmet Algan (11) İdil, 20 Haziran 1999

Fırat Çiçek (9) Elazığ, 1 Ağustos 1999

Onur Şahin (11) Elazığ, 1 Ağustos 1999

Sedat Karakoç (14) Elağız, 1 Ağustos 1999

Şaban Çadıroğlu (15) Van, 17 Ağustos 1999

İnan Cila (11) Ovacık, 25 Eylül 1999

Serdar Günerci (17) Amed, 25 Ocak 2000

Welat Şedal (10) Yüksekova, 26 Nisan 2000

İsmail Şedal (8) Yüksekova, 26 Nisan 2000

Sonuç

TSK’nin, 26 Mart’ta Muş Merkez, Kulp, Genç ve Solhan arasında bulunan alana yönelik düzenlediği operasyonda yaşamını yitiren 14 HPG gerillasının cenaze törenlerinin geniş bir kitlenin katılımıyla yapılması, Türk egemen sınıflarının çocuk katili suratının bir kez daha gözler önüne serilmesine vesile oldu. Türk “güvenlik” güçlerinin cenaze törenlerine katılan kitleye saldırması ve 28 Mart’ta Diyarbakır’da başlayan ve ardından Siirt, Batman, İstanbul ve Kızıltepe’ye yayılan gösterilere ateş açarak bir bölümü çocuk olmak üzere 18 kişiyi katletmesi, yüzlerce kişiyi yaralaması ve aralarında çok sayıda çocuğun da bulunduğu binlerce kişiyi gözaltına alması; Türk gericiliği bakımından çok fazla bir şeyin değişmediğini göstermektedir. Ama, herhalde onlar da artık bunca yıldır ektikleri rüzgarın kendilerine fırtına olarak dönmesini görmek için çok uzun süre beklemek zorunda kalmayacaklarını sezmektedirler.

DİPNOTLAR

1) Türk Kontrgerillasının en iğrenç eylemlerinden biri olan Sivas Madımak oteli katliamının hemen ardından, PKK tarafından gerçekleştirildiği ileri sürülen Başbağlar katliamını şimdi çok fazla kimse hatırlayamıyor. Ancak Türk egemen sınıflarının ve onların medyasının uzun süre Kürt ulusal direnişini ve PKK’yı karalamak için kullandığı bu olay, hala çok sayıda şoven ve faşist haber-yorum sitesinin gözde demagoji konularından biri olmaya devam ediyor. Olay şöyle gelişmişti: Erzincan’ın Kemaliye ilçesi’ne bağlı Başbağlar köyü, 5 Temmuz 1993 günü akşam saatlerinde basılmış, köyün giriş ve çıkışlarını tutan ve köyün telefon bağlantısını kesen yaklaşık 100 kişilik baskın ekibi savunmasız köylüleri köy meydanına toplamıştı. Daha sonra saldırganlar 33 köylüyü kurşuna dizmiş, çok sayıda ev ve aracın yanısıra okul ve camiyi de ateşe vermiş ve çok sayıda hayvanı öldürmüş, olay yerine “Yaşasın Başkan Apo, Yaşasın PKK!” sloganlarının yer aldığı ve bu katliamın 2 Temmuz’da Sivas’ta meydana gelen katliama misilleme olduğunu belirten bir bildiri bıraktıktan sonra köyden ayrılmışlardı. 5 Temmuz 2002’de Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan “Başbağlar Hala Mahzun” başlıklı yazıda bu konuda şunlar söyleniyordu:

“Başbağlar Köyü Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Mehmet Ali Dikkaya, katliamın üzerinden 10 yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen hâlâ neden Başbağlar’ın seçildiğini anlayamadıklarını söyledi. Dikkaya, ‘Başbağlar hiçbir zaman herhangi bir terörist grupla bir ilişki içerisinde olmadı. Katliama kadar herhangi bir grubun yardım ve yataklık talebiyle karşılaşmadık. Bir terörist saldırıya uğrumamız için hiç bir sebep yoktu’ dedi.

“Katliamın üzerindeki karanlığın hâlâ aydınlatılamadığını ifade eden Dikkaya, ‘Bugüne kadar adli mercilerin olayı gün yüzüne çıkarmak için gereken her şeyi yaptığına inanamıyoruz’ şeklinde konuştu…
”Bağbağlar katliamı davasının müdahil avukatlarından Kamil Uğur Yaralı, saldırı sonrasında başlatılan tahkikatın olayın aydınlatılmasına değil, örtbas edilip kapatılmasına yönelik bir seyir izlediğini söyledi. Yaralı, ‘Bu yorumumuz basit bir tahmine değil, somut olaylara ve tahkikat sonrasında açılan davada en basit araştırmaların dahi yapılmamış olmasına dayanmaktadır’ dedi. Olayın hemen ardından yakalanan 20 kişinin ifadelerinde suçlarını kabul ettiklerini belirten Yaralı, “Mağdurlar tarafından sanıkların bir kısmı teşhis de edilmelerine rağmen, bu sanıklar Erzincan DGM’de serbest bırakıldı. Siyasi baskıların kararda etkili olduğuna ilişkin duyumlar alındı” diye konuştu. Davanın garip bir şekilde İzmir DGM’ye nakledildiğini kaydeden Yaralı, ‘Buradaki yargılama, içlerinde bir itirafçının da bulunduğu 8 sanıkla devam etmiş, tahkikatın genişletilmesine yönelik taleplerimiz reddedilerek adil bir yargılanmanın gerekleri ortadan kaldırılmıştır. Fotoğraflı teşhis dahi yapılmamıştır’ dedi.
“Avukat Kamil Uğur Yaralı, tahminen 100 kişinin gerçekleştirdiği belirlenen Başbağlar Katliamı davasının sadece iki sanığa verilen 14 ve 3,5 yıllık mahkumiyet cezalarıyla kapatıldığını ve olayla ilgili hiçbir sorunun cevabının bulunamadığını kaydetti. Yaralı, ‘Eğer bu davaya bakan mahkeme bağımsız ve tarafsız olsaydı, olayın tamamen ortaya çıkarılması, faillerinin tümümün yakalanması mümkündü’ şeklinde konuştu.”

Abdullah Öcalan 1997 sonunda yaptığı bir değerlendirmede Başbağlar türü karşı-devrimci eylemlerin sorumluluğunu dolaylı bir biçimde kabul ederken şunları söylüyordu:

“… Çoluk-çocuk demeden hiç de partimizin geleneğinde olmayan, hiçbir kararının olmadığı suçsuz bir yığın insanın öldürülmesi. Biz kaygılanmıştık önce, olmaz, kontrgerilla yapıyor dedik. Sonra bir baktık ki, bizim birlikler tarafından yapılmış, bunun manevi sorumluluğunun altından kalkmak için büyük bir acı içindeydik. Düzeltmek için büyük bir çabaya girişmiştik, ama bu yöntem bırakılmadı. Kendilerine ekmek, su verenleri bile katletmişler. Hatta oldukça hizmete yatkın Jirki aşiretinden tutalım -ki, en olumsuz aşiret- diğerlerine kadar sırf böyle ‘beyim’ demiş ‘sana şunu getirmedim, ama şunu getirdim, sana şöyle yararlı olmadım ama böyle yararlı oldum.’ Yani yararlılıkta bile insanların yarıştığı bir dönemi cezalandırmak için yeterli görüyorlar ve vuruyorlar. 12 yaşındaki çocukları kaçırıyorlar, hiçbir askerlik yasasında bu yoktur. Onları kaçırırken dalga dalga gelen üniversite gençliği başta olmak üzere birçok kişiyi ‘metropol çocuğu’ adı altında cezalandırıyorlar.

(…) Bu konuda sonuna kadar bir muğlaklık, at izinin it izine karıştığı bir durum var.” (Ali Fırat, Özgür Halk, Aralık 1997, 20. Yıl…)

2) Abdullah Öcalan, Serxwebun dergisinin Ağustos 1994 tarihli 152. sayısında yayımlanan ve dar milliyetçi bakış açısını yansıtan “Zafere Kadar Savaş” başlıklı konuşmasında şöyle diyordu:

“Halkımızın büyük bir kesimi metropoldedir, Antalya’da, İzmir’de veya İstanbul’dadır; fakat ‘gelsin, parti burada da büyük eylem yapsın’ diyorlar. Peki, sizler orada yüzbinler varsınız, bir kibrit kıvılcımı çakıp orman yakmak zor mudur? Bir küçük patlayıcıyı fabrikaya atmak zor mudur? Bir faşistin dükkanını, bir faşistin derneğini bir gece yakmak zor mudur?.. Üç genç birleşse, kesin bir faşist vurabilir, kesin bir dükkanı veya fabrikayı yakabilir, yüz yerde orman yangını çıkarabilir. Onlar Kürdistan’ı yakarsa siz de böyle cevap verebilirsiniz…

“Bu tür şeyleri yapamamak ne demektir? Biz aslında imkanları seferber edemiyoruz demektir, savaşmasını bilmiyoruz demektir… Eğitin kendinizi bu konularda. Yakma işi zor değildir. Bir bıçakla, bir tabancayla faşist vurmak, hain vurmak zor değildir… Düşünün, tartışın ve kendi öz örgüt, öz savunma birliklerinizi kurun. Ben, bunu sadece metropolde, Avrupa’da yapın demiyorum, ülkemizin kentlerinde de yapabilirsiniz. O kadar çok hedef var ki, herkes bir kaç tanesini vurabilir. Her cephede savaşı geliştirebilirsiniz derken bunu kastediyorum.”

3) Abdullah Öcalan, Ertuğrul Kürkçü ve Ragıp Duran’ın 1995’de kendisiyle yaptığı bir röportajda yönetim felsefesini şöyle özetliyordu:

“Kürtlerde her şey tokatla idare edilir, temel eğitim yöntemi tokattır, küfürdür, sert bakmaktır. Şimdi tümden böyle düşünülmeseydi, bu işi buraya kadar getiremezdim.” (Diriliş Tamamlandı Sıra Kurtuluşta, Weşanen Serxwebun, Aralık 1995, s. 216)

4) PKK-TAK ilişkisinin, 1970’li yıllarda El Fatah’ın Kara Eylül adlı sözde bağımsız örgütle ilişkisine benzediği söylenebilir. Başını Arafat’ın çektiği El Fatah, kamuoyu önünde savunamadığı ve savunamayacağı eylemleri, aslında kendisine bağlı olan Kara Eylül’e yaptırıyordu. Tıpkı TAK’nin eylemlerinde olduğu gibi, Kara Eylül’ün uçak kaçırma, rehin alma, sivilleri öldürme türünden eylemleri aslında Filistin ulusal davasına bir şey kazandırmak şöyle dursun, onun dünya ilerici kamuoyu katında saygınlığını yitirmesine katkıda bulundu ve İsrail Siyonistlerinin ekmeğine yağ sürdü.

5) Milliyet gazetesinin 16 Mart 2000 tarihli sayısında yayımlanan bir habere gore, o tarihte cezaevinde yaşları 11-20 arasında olan mahpusların sayısı 10,532’yi buluyordu. Gene aynı yazıda anlatıldığına göre, 1993-2000 yılları arasında yargıç karşısına çıkarılan çocukların sayısı 1 milyondu ve bunların 60,000’i çeşitli hapis cezalarına çarptırılmıştı.

Bebek ve Çocuk Katilleri için 1 cevap

  1. AKP, CHP VE MHP GİBİ ERMENİ DÜŞMANLIĞINI DEVAM ETTİRİYOR!

    TC yönetimi, Ermenileri tabu-düşman görmeye devam ediyor, Erdoğan: “Biz, ‘affedersiniz Ermeniler’, veya ”24 Nisan’da Ermeni Diasporasının önüne geçin, karşı eylemler yapın”, deyince tüm TC yönetimi onu desteklemeye devam ediyor!!
    AKP ırkçılığı devletin geleneksel resmi ırkçılığının devamıdır…

    Erdoğan’ın Ermeniler hakkındaki açıklamaları, 24 Nisan’da ”Ermeni eylemlerini provoke edin, karşı eylemler yapın” şeklindeki direktifleri Ermeni düşmanlığının Türkiye’nin resmi devlet doktirini haline getirildiğini ispatlıyor.

    AKP’lilerin TC adına yaptıkları açıklamalar, ulusal plânda da, devlet ırkçılığının ve Ermeni düşmanlığının tam anlamıyla bir yansıması durumunda. Bilinen, tarihi olaylarca, Ermeni ve Kürt Soykırımı ile açığa çıkan bir gerçek var ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yapısal özelliklerinden biri ırkçılıktır. Bu ırkçı damardan dolayı, Devletin kuruluşuna öncülük eden İttihat Terakkiciler Ermenileri soykırıma tabi tuttu. Kürtlerin varlığını bir ulus ve halk olarak inkâr etti. Kürtleri Türkleştirmek için sistemli ve istikrarlı bir devlet politikası izledi.

    TC başı Erdoğan’ın tavrının ve açıklamasının, ırkçı TSK, MHP ve CHP tarafından desteklenmesi de, bunun, devletin ırkçılığının bir yansıması olduğunu ortaya koyuyor!!

    İttihat Terakki cemiyetinin 1915’te başlattığı Ermeni soykırımının yapma nedenlerinin başında Batı Anadolu’da ki Ermenilerin maliye ve ticaretteki zenginliklerine el koymaktır…İşid veya El-Nusra gibi yağma ve talan hedeflenmiş ve başarı sağlamışlardır.
    Ermeni soykırımı için Jihad ilan edilmiş ve ölüm şebekeleri seferber edilmiştir.

    Ermeni soykırımına ilk önce Batı’dan başlandığına göre, yalan dolanla uydurulan Rus cephesi ve ihanet teorileri çürümektedir.
    En önce toplanılıp yokedilen Bursa, Muğla, uşak, Afyon, Manisa, Tarsus, Ankara, Eskişehir veya İzmir Ermenilerinin, Rus cephesinin devamı diye yansıtılması tamamıyla bir deli saçmasıdır!

    Türkler, Ermenilerin ayak bağı olduğunu bilerek ve 1.Paylaşım savaşında kendisine karşı gelecekleri savını öne sürerek, yüzyıllardır süre gelen bir kin’i burada pratiğe geçirdiler ve Anadolu topraklarında Hıristiyanları yokedip etnik temizlik yaptılar.

    Soykırım ve tehcir’de geçerli olan nedenlerin başında, Ermeni mal ve mülklerini el koymaktır…
    Savaşı bahane eden Türk Müslümanlar, aynen şimdi İşid ve El-Nusra’nın taktiklerini uygulayarak, masum insanları kesip onların ev, altın ve tarlalarına el koydular…
    Ermeniler Devletini kuracaktı, Ruslarla birlik olarak Osmanlı’yı bitirecekti gibi iddiaları Batı Anadolu ‘da başlatılan Ermeni soykırımı için asla geçerli değildir.

    Osmanlı İmparatorluğu İktidarı ve İttihat Terakki iktidarı Ermeni Soykırımında Müslüman Jihatçıları de kullanarak, bir taşla iki kuş vurmuş. Ermeni Soykırımı, Ermeni halkının mal ve mülklerine el koymak için yapılmıştır..

    Bu sonuca varılırken, aynı zamanda Ermeni halkının kendi kaderini kendisinin belirlemesinin meşru zemini, gayrı meşru bir uygulama ile, kendi öz topraklarında çoğunluk sağlamaları da dinamitlemiştir.

    TC, 24 Nisan 2015 de, Ermeni soykırımının 100. yıldönümünde karşı atak yaparak, soykırım suçuna bir suç daha ekleme yolunda ilerliyor. Erdoğan’ın emri ile karşı eylemler ve kışkırtmalar yapılması, engelemme için provoke kararlarının alınması, düşmanlığın derecesini gösteriyor!

    AKP ŞÖVENİZM KAMPANYASI BAŞLATIYOR!

    Şovenizm kampanyasının yeni seviyesi Ermeni sorununu Kürt sorunuyla harmanlama taktiğini amaçlıyor…
    24 NİSAN BAYRAMI adın altında bütün okulların da resmî kararla zorunlu katılmalarının sağlanması “Çanakkale şehitlerinee saygı, Ermeni ve Kürt terörüne lanet” eylemlerinin düzenlenmesi ve bunların AKP,CHP ve MHP’nin seçim kampanyalarının birer parçası olarak yürütülmesi, her şehir, her kasaba ve köyde bütün devlet organlarının seferberliği ve bizzat AKP hükümetinin de katkısıyla İttihat terakki ruhunun adeta yeniden canlandırılması, soykırımcıların ruh halinin daha da kötüleştiğini yansıtıyor!

    Ciwan Kurken A.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: