Siyasal Bunalım Derinleşirken

                   Siyasal Bunalim Derinlesirken
                                20-21 Mayis 2006
17 Mayis’ta Danistay 2. Dairesine düzenlenen saldirida bir yargicin yasamini yitirmesi ve dört yargicin yaralanmasiyla daha da agirlasan siyasal bunalim ve buna bagli olarak yasanan gelismeler, hakli olarak askeri darbe kaygilarini bir kez daha gündeme getirdi. Alpaslan Aslan adli ülkücü katilin gerçeklestirdigi eylemin ardindan, Cumhurbaskani Ahmet N. Sezer’in, Danistay Baskani Sumru Çörtoglu’nun, Genelkurmay Baskani Org. Hilmi Özkök’ün, CHP Genel Baskani Deniz Baykal’in açiklamalarinin yanisira Anayasa Mahkemesi, Yargitay ve Danistay’in ortak açiklamasinda saldirgan ve provokatif içerikli ve hatta neredeyse açikça AKP hükümetini olanlardan sorumlu tutan bir dil kullanilmasi ve yaratilan siyasal linç havasi ve Genelkurmay baskani Org. H. Özkök ile kuvvet komutanlarinin Danistay Baskani Çörtoglu’nun makamina çikarak, taziyelerini iletmeleri, her ne hikmetse 19 Mayis’in öngününe rastlayan bu saldiridan sonra Anitkabir’e gösterisli ziyaretlerin düzenlenmesi vb., bu silahli saldirinin askeri kligin bir psikolojik savas operasyonu oldugu konusunda hiçbir kuskuya yer birakmiyor. Askeri kligin ve ona bagli Kontrgerilla’nin Muammer Aksoy, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Ugur Mumcu, Ahmet Taner Kislali, Nebit Hablemitoglu cinayetlerinde oldugu gibi, Kemalist ya da ilerici aydinlari katletme ve failleri hiçbir zaman “bulunamayan” bu cinayetleri dinsel gericiligi ve/ ya da Iran’i suçlamada kullanmayi bir çizgi haline getirdigi biliniyor.

Ölen yargiç Mustafa Yücel Özbilgin’in 19 Mayis günü yapilan cenaze töreni, Türkiye tarihinde ender rastlanan sahnelere de tanik oldu; Basbakan Recep T. Erdogan cenaze törenine gelmeye cesaret edemezken, törene katilan bakanlar –tipki devrimci güçlere, Kürt halkinin temsilcilerine, ilerici aydinlara vb. aylardir yapilmakta oldugu gibi- manipüle edildikleri belli olan güruhlar tarafindan yuhalandi, itilip kakildi ve tartaklandi. Görünen o ki, bir bardak suda firtina koparilmakta ve toplumun askeri klik tarafindan yönlendirilen bir kesimi adeta bir cinnet nöbetine tutulmus gibi davranmaktadir. Basini Hürriyet gazetesinin çektigi tekelci burjuva medyasi ise, kendisinden beklendigi üzere “dinsel gericilik” korkulugunu sallayarak bu cinnet nöbetinin körüklenmesi ve yapay bir “laik-seriatçi” çatismasi havasinin yayilmasi amaciyla askeri kligin terör eylemi temelinde bir dezenformasyon çalismasi sürdürmek için elinden geleni yapmayi ihmal etmedi. Bu bay ve bayanlarin savi, AKP’nin -o da son derece ürkek bir biçimde- türban konusunu gündemde tutmaya, laikligi kendine göre yorumlamaya ve askeri klikle isbirligi içindeki yargi erkini elestirmeye çalismasinin ya da daha dogrusu öyle görünmesinin, “laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti”ni bir tehditle karsi karsiya getirdigi yönündedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bir dinsel gericilik tehdidiyle karsi karsiya oldugu yolundaki bu zeka yasi düsük kisilere özgü gevezelikler, sözkonusu çatismanin gerçek içeriginin üstünü beceriksizce örtme yönündeki bos çabalardan öte hiçbir anlam ifade etmiyor. Ne Türkiye Cumhuriyeti sözcügün gerçek anlamiyla laik ya da demokratiktir; ne de AKP seriati yasama geçirmek isteyen bir parti. Ve ne de elleri degisik ulus ve milliyetlerden isçi ve emekçilerin kanlariyla lekeli askeri klik ve ortaklarinin laisizmi ve demokrasiyi kurmak ya da korumak gibi bir dertleri var. Hiçbir zaman da olmadi. Türkiye, bütçesi ve personel sayisi bakimindan pek çok bakanligi geride birakan Diyanet Isleri Baskanligi araciligiyla dinsel gericiligi canli tutmanin, burjuvazinin bütün fraksiyonlarinin temel ortak politikalarindan biri oldugu ve Türk-Islam Sentezi’nin 1980 askeri darbesi sonrasinda gene burjuvazinin bütün fraksiyonlarinin onay ve alkislari arasinda askeri cunta tarafindan yasama geçirildigi bir ülke. O halde sözkonusu olan, askeri klik ve onunla baglasma halindeki geleneksel büyük burjuvazinin, 3 Kasim 2002 seçimlerinin ardindan isbasina gelmesinden bu yana izledigi halk-düsmani ve emperyalist usagi ekonomik ve siyasal uygulamalari nedeniyle önemli ölçüde yipranmis bulunan Islamci büyük ve orta burjuvazinin temsilcisi AKP hükümetini devirmek için yaptigi yeni bir ataktan baska bir sey degil. Askeri klik-geleneksel büyük sermaye bloku, “dinsel gericilik”le savasim bahanesiyle bir yandan Islamci burjuvaziyi geriletmeyi, bir yandan da Avrupa Birligi’yle uyum süreci içinde gerçeklestirilmis güdük reformlari budamayi ve ülkeyi bir askeri ya da yari-askeri diktatörlüge götürmeyi hedefliyor. Peki, ya diger tehdit ögeleri? Türkiye isçi sinifi ve hemen hemen tükenmis olan Türkiye devrimci hareketi, Türk gericiligi için halihazirda bir tehdit olusturmuyorlar. Tasfiyeci yönelimine ve buna bagli olarak savasim kapasitesinin düsmesine ragmen, Kürt halkinin hala sönmemis dinamizmine dayanan PKK’nin Ankara için ciddi bir tehdit potansiyeline sahip oldugu kabul edilebilir; ama burada da, bu sorunu inat ve israrla derinlestiren ve karsi tarafin tüm çözüm önerilerini reddederek kangrenlestiren askeri kligin ta kendisi.

Korkak, yagmaci ve karsi-devrimci Türkiye burjuvazisinin farkli fraksiyonlarinin karsi karsiya gelmesini körükleyen ve hizlandiran son derece önemli bir faktör ise bölgedeki gelismeler. Yasanan siyasal bunalimi degerlendiren degisik siyasal egilimlere mensup yazarlarin büyük çogunlugu adigeçen “dis” faktörü ya hiç hesaba katmiyorlar; ya da onu analizlerinin son derece önemsiz bir ögesi olarak ele aliyorlar.  Hatta çok sayida yazar olayi bir erken seçime ya da cumhurbaskanligi seçimine iliskin bir siyasal manevra olarak görüyor. Ülkemizde cumhurbaskanligi makaminin belirli bir simgesel ya da sosyo-psikolojik önemi oldugu, simdiye degin siyasal kökeni siyasal Islama dayanan herhangi bir kisinin bu makama oturmadigi, “Müslüman” bir cumhurbaskaninin askeri kligin bir baska kirmizi çizgisinin asilmasi anlamina gelecegi  dogrudur. Ancak, gene de bu siyasal manevralarin çok fazla bir önem tasimadiginin alti çizilmelidir.

ABD’nin –ya da daha dogrusu ABD-Israil-Britanya ser ekseninin- bölge halklari ve ülkelerine karsi giristigi saldiriyi ve bunun sonuçlarini ve Türkiye’nin “iç” siyaseti üzerindeki etkilerini hesaba katmayan, yani ülke içinde basta bir Kürt-Türk çatismasi gelmek üzere devrimci-olmayan çatismalari kiskirtmak için çaba gösteren ABD-Israil yanlisi egemen sinif kliginin manevralarini görmezden gelen analizlerin bes paralik bir degeri bile yoktur. Ekim 2001’de Afganistan’a ve Mart 2003’de Irak’a saldiran ABD, aylardir Suriye ve özellikle de Iran’a karsi bir istikrarsizlastirma harekati yürütmekte ve savas hazirliklarini tamamlamaya ve bu arada TSK’ni de bu savasa katmaya çalismaktadir. Askeri klik ve ortaklari, Türkiye’nin böylesi bir emperyalist savas macerasina katilmasina karsi ülkede yaygin bir muhalefet oldugunu, bu muhalefetin burjuvazinin ve devlet bürokrasisinin bir bölümü tarafindan da paylasildigini biliyorlar. Bu yüzden onlar karsiliginda ABD’nden; PKK’nin tasfiyesi, Musul-Kerkük petrollerinden pay gibi ödünler alinacagini ve Türkiye Kürdistani’nda “huzur ve sükunet”in saglanacagini ileri sürecek ve akillarinca, Türkiye’nin Iran’a karsi bir savasa dolayli ya da dogrudan katilimina sicak bakmayan kamuoyunu bu sekilde ikna etmeye çalisacaklardir. Bunun için de, Danistay saldirisinda oldugu gibi provokatif terör eylemlerine gereksinimleri var.

Çikarlari ABD-Israil-Britanya blokunun çikarlariyla bütünüyle çakismasa, Avrasya’daki gelismelere ilgisiz kalmasa ve bu devasa bölgedeki yükselmekte olan Rusya ve Çin gibi emperyalist güçlerle belirli ölçülerde ortak çikarlara sahip olsa da Türk egemen siniflarinin hemen hemen bütün fraksiyonlari, esas olarak ser ekseninin savas arabasinin pesinden sürüklenmeye hazirdirlar; bir baska anlatimla onlar daha farkli ve görece bagimsiz bir rota izleyecek irade, uzakgörüslülük ve cesaretten yoksundurlar. Buna, Büyük Ortadogu Projesini göklere çikaran, “medeniyetler ittifaki” gevezelikleriyle, ezilen Islam dünyasi halklarini ABD ve AB emperyalistlerine peskes çekmek için elinden geleni yapmaya hazir oldugunu duyurmus ve duyurmakta bulunan ve Amerikan neo-fasistlerinin isgaline karsi savasan Irak’in parçalanmasindan pay koparmaya çalisan açgözlü Islamci burjuvazinin temsilcisi AKP de dahildir. Geçerken, kendisi adeta bir varolus bunalimi yasamakta olan ve yakin gelecekte emperyalistlerarasi yarismada önemli ve güçlü ciddi bir odak olarak ortaya çikamayacagi son yillarda daha iyi görülen Avrupa Birligi’nin, degisik nedenlerle Türkiye ile arasina belli bir mesafe koymasinin ve “Islam dünyasi”na karsi ABD ile taktiksel bir baglasma olusturmus olmasinin da, Ankara’nin ABD-Israil-Britanya eksenine daha fazla yakinlasmasina katkida bulundugunun altini çizmeliyim.

Tam da burada, halihazirdaki durumun özgün niteliklerinin kavranmasi için geçmiste yasanan askeri darbeler ve bu darbelerin gerçeklesmesinde “iç” ve “dis” faktörlerin rolü üzerinde kisaca durmak gerekiyor. 

12 Mart askeri 1971 darbesi; Istanbul ve Izmit isçi sinifinin 15-16 Haziran 1970’de gerçeklestirdigi görkemli direnisin yarattigi korku ortaminda, esas olarak ordu içinde örgütlenmis bulunan güçlü “sol” cuntaya ve tali olarak da devrimci gençlik hareketine –ve onun bagrindan dogan radikal devrimci örgütlere- ve Necmettin Erbakan’in Milli Nizam Partisi önderliginde bir çesit bagimsiz örgütlenme yolunu tutan Anadolu burjuvazisine karsi gerçeklestirilmisti. Öte yandan 1960’li yillarin ikinci yarisinda gelisen isçi ve gençlik hareketinin ve anti-emperyalist ruh halinin baskisiyla Süleyman Demirel’in Adalet Partisi hükümetinin ABD’nin yörüngesinden ve Israil’den belli ölçüde uzaklasmasi ve Sovyetler Birligi’ne ve Arap dünyasina yaklasmasi, Washington destekli 12 Mart’ta “dis” faktörün de görece önemli bir yer tuttugunu gösterir.

12 Eylül 1980 askeri darbesi; içerde esas olarak, güç yitirmeye baslamis olmakla birlikte hala oldukça yaygin olan Türkiye devrimci hareketine, güç toplamaya baslamis olan Kürt ulusal hareketine ve tali olarak basini Necmettin Erbakan’in çektigi Milli Selamet Partisi’nin temsil ettigi orta burjuva fraksiyonuna karsi ve disarda ABD ile SSCB arasinda Ortadogu üzerindeki nüfuz savasiminin keskinlesmekte oldugu, Subat 1979’da gerçeklesen “Islam devrimi”yle Iran’in ve Aralik 1979’daki Rus isgaliyle Afganistan’in Bati emperyalist blokunun nüfuz alani disina çiktigi ve ABD’nin Körfez’deki petrol kaynaklarinin “güvenligi”  konusunda ciddi kaygilar beslemeye basladigi kosullarda gerçeklestirilmisti. Diger emperyalist devletlerle birlikte hareket ederek Saddam Hüseyin kligini Iran’a saldirmaya tesvik eden ve Türkiye’yi bölgede emperyalist Bati’nin çikarlarini savunmak için hazirlayan 12 Eylül darbesinde “dis” faktörün rolü, en az “iç” faktör kadar, hatta belki daha da önemliydi.

28 Subat 1997 örtülü darbesi; içerde esas olarak, belli ölçülerde geriletilmis olmakla birlikte egemen siniflar açisindan hala önemli bir tehdit olusturan –ve bir ölçüde Avrupa burjuvazisinin ikiyüzlü destegini de arkasina almis bulunan- Kürt ulusal hareketine, hükümete ortak olmus ve önemli bir oy potansiyeli yakalamis ve kitle destegini genisletmis olan Necmettin Erbakan’in Refah Partisi’ne, Kürt halkina karsi yürütülmekte olan “kirli savas” sürecinde alabildigine büyümüs ve güçlenmis olan Özel Tim-polis merkezli potansiyel güç odagina ve tali olarak da Türkiye devrimci hareketine karsi gerçeklestirilmisti. (1) “Dis” faktöre gelince, bu darbe disarda, Israil’le –birkaç yildir zaten gelismekte olan- iliskilerin açik bir askeri baglasmayla taçlandirilmasini hedefliyordu. Bu Türkiye’nin, Arap ülkeleri ve Iran’la iliskilerinin gerginlesmesine yol açmakla birlikte, Suriye üzerindeki ABD-Israil-Türkiye basincinin arttirilmasina ve Abdullah Öcalan’in bu ülkeden çikartilmasina katkida bulunacakti. 28 Subat’ta, “iç” faktörün “dis” faktörden biraz daha önemli oldugu söylenebilir. Bir yanlis anlamaya meydan vermemek için, bütün bu örneklerde adi geçen “iç” faktör ile “dis” faktör arasinda kesin bir sinir çizgisi bulunmadigini ve her iki faktör arasinda güçlü bir etkilesim ve hatta içiçe geçme oldugunu animsatmak isterim.

Simdi yasamakta oldugumuz ve iktidarin iplerini –en azindan bir süre için- bütünüyle askeri kligin eline verecegi anlasilan agir çekim askeri darbe bakimindan ise, “dis” faktörün daha büyük önem ve agirlik tasidigi söylenebilir. Öte yandan bugün, ilerici muhalefet güçlerinin 1970’li 1980’li ve 1990’li yillara göre çok daha perisan bir durumda oldugu da ortada. Özellikle 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin devrimci hareketi, isçi hareketini ve ulusal hareketi geriye atmasina ve onlara agir kayiplar verdirmesine ragmen, adigeçen muhalif güçler çok geçmeden kendilerini toparlayacak ve farkli tempolarda ve daha geri konumlardan da olsa kavgalarini sürdüreceklerdi. Hatta 12 Eylül darbesi, Diyarbakir zindaninda sergilenen vahsetin de katkisiyla Agustos 1984’ten itibaren Kürt ulusal hareketinin daha görkemli bir yükselisine ebelik edecekti. Ne yazik ki, bugünkü durum gerek öncü güçler açisindan ve gerekse -onlarin kitlelerde güvensizlik ve moral bozukluguna yol açan “önderlik” pratikleri nedeniyle- isçiler ve diger emekçiler açisindan, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Subat’tan daha vahim ve en azindan kisa erimde pek de umut verici degil.

Dolayisiyla, su anda yasamakta oldugumuz agir çekim askeri darbeyi durduracak herhangi bir güç yok. Türkiye isçi sinifi, burjuva ideolojisi ve siyasetinin güdümünde. Kendi kendisini fiilen tasfiye etmis bulunan Türkiye devrimci haraketinin kalintilari, bu gelismelere denk düsen bir siyasal taktik saptama, bir siyasal-örgütsel plan olusturma, olabildigi kadariyla güçlerini biraraya getirme ve isçi sinifina, diger emekçilere ve toplumdaki diger diri ve duyarli güçlere önderlik etme, hatta ortak bir direnis cephesi olusturmak için inisiyatif alma dogrultusunda herhangi bir çaba göstermekten uzak gözüküyorlar. Çok daha kitlesel bir karakter tasiyan ve dinamizmini yitirmemis bulunan Türkiye Kürt halkina ve ona önderlik eden güçlere gelince, onlar da esas olarak –tutsak durumda bulunan- Abdullah Öcalan’in ve kismen de Güney Kürdistan’daki Kürt örgütlerinin devrimci-olmayan ve tasfiyeci ve gerici çizgilerinin etkisi altinda olduklarindan, bu gidisi durdurmaya ciddi bir katki sunacak durumda degiller.

Ama, bir yandan da objektif kosullarin, daha güçlü ve daha devrimci bir çikis için giderek daha elverisli hale geldigini ortaya koyan göstergeler var. ABD emperyalizminin ve baglasiklarinin, bu evrede öncelikle, sayisi 1 milyari asan Islam ülkeleri isçi sinifi ve halklarini hedef alan bir dünya savasi tehlikesini de gündeme getiren askeri-siyasal atagi, basta Ortadogu olmak üzere tüm dünyada güçlü ve militan bir anti-emperyalizmin zeminini güçlendiriyor ve devrimci proletaryaya yeni baglasiklar kazandiriyor. Afganistan’da, Irak’ta, Lübnan’da, Filistin’de, Pakistan’da genellikle Islami siyasal egilime sahip direnis hareketleri ayakta kalmakla kalmiyor; ayni zamanda gelisiyor ve güçleniyor. Tekelci sermayenin neo-liberalizm saldirisiyla elele giden siyasal gericilesme ve militarist saldirganlik, metropol ülkeler de içinde olmak üzere tüm dünyada isçi sinifinin ve gençligin giderek artan direnisiyle karsilasiyor. Dolayisiyla, umutsuz olmaya hakkimiz yok.

Bu konjonktürde, kisa erimde “Ne Yapmali?” sorusuna kismi ve yetersiz de olsa bir yanit olmasi bakimindan sözlerime, Ocak 2006 ‘da kaleme aldigim bir baska yazimdan aktaracagim bir alintiyla son veriyorum:
“Bu kosullar altinda ülkemizde; emperyalist-Siyonist saldiri savasina, Türkiye’nin bir Kürt-Türk çatismasina sürüklenmesi çabalarina ve bu amaçla sovenizmin, Pantürkizmin ve militarizmin pompalanmasina karsi toplumun genis kesimlerini kucaklayacak bir eylem birligi, hatta bir birlesik cephe kurulmasinin objektif kosullari vardir. Dahasi, Washington ve Telaviv’in kuyruguna takilarak bir Iran savasina hazirlanmakla, zaten büyük ölçüde yipranmis olan sayginliklarini tümüyle yitirmekte olan Türk gericileri, bir mesruiyet bunaliminin esigine gelmis bulunuyorlar. Bu emperyalist haçli seferi sürecinde, maskeleri tümüyle inecek olan Türk egemen siniflari, ülke içinde Kürt halkinin yanisira, Türk halkinin Islami ya da yurtsever duyarliligi olan genis kesimlerini de karsilarina alacaklardir ve almaktadirlar da. Bunun, ilerici ve anti-emperyalist güçlere kitleler katinda devrimci bir mesruiyet kazanma yolunda önemli bir firsat sundugu görülmelidir.

“Öte yandan, Türkiye’de farkli sinifsal ve siyasal güçler arasinda eylem birligi geleneginin son derece zayif oldugu ve emperyalist-Siyonist saldirganliga karsi varolan yaygin tepkinin, önemli ölçüde anti-Semitizmle ve Türk milliyetçiligiyle bulasik oldugu da bir gerçektir. Daha da önemlisi, bugün ülkemizde sözkonusu anti-emperyalist gücü ve birikimi biraraya getirecek ve örgütleyecek bir çekim odagi da bulunmuyor. Ancak olaganüstü kosullar, olaganüstü çareleri ve çikis girisimlerini gerektirir. Olaganüstü kosullarin dayattigi meydan okumalara uygun ve dogru çözümleri bulabilecek olan öncü güçler, bu kosullarda arkalarina ummadiklari bir kitle destegini alabilirler. Yeter ki onlar, basmakalip düsüncelerini, alisilagelmis siyaset yapma tarzlarini bir yana koyma cüretini gösterebilsinler ve gerçekten de kitlelere dönük siyaset yapmaya koyulabilsinler; yeter ki onlar, ABD-Israil-Britanya ser eksenine ve dünya halklarinin bu bas düsmanlarinin kuyruguna takilmis bulunan askeri klige, burjuva partilerine ve AKP hükümetine, yani bir bütün olarak Türk gericiligine karsi, degisik ulus ve milliyetlere mensup yurtsever burjuvalardan komünistlere, anti-emperyalist Müslümanlardan reformistlere kadar herkesi kucaklayabilecek genis bir birlesik cephe siyasetini gündemlerinin basina alabilsinler.
Kurulabilmesi halinde böylesi bir anti-emperyalist demokratik eylem birligi ya da birlesik cephe; öncelikle Türkiye’nin Ortadogu’da askeri maceralara katilmasi, bir Kürt-Türk çatismasinin tezgahlanmasi, sovenizm, Pantürkizm ve militarizm dalgasinin yükseltilmesi yolundaki çabalarin engellenmesini, Kürt halkinin ulusal haklarinin saglanmasi basta gelmek üzere ülkenin rejiminin köklü bir biçimde demokratiklestirilmesini ve emperyalist-Siyonist saldirinin odaginda yer alan Afganistan, Irak, Filistin, Iran, Suriye ve Lübnan halklariyla enternasyonalist dayanismanin yükseltilmesini hedeflemelidir. GÜNÜN IVEDI MERKEZI GÖREVI BUDUR.” (“Yaklasan Iran Savasi ve Türkiye: Olanaklar, Sorumluluklar ve Görevler”)
DIPNOTLAR
(1) Hürriyet gazetesinin köse yazarlarindan Enis Berberoglu 14 Temmuz’da sunlari yazmisti:
“28 Subat tarihli kritik MGK toplantisi günü gazetecilere isminin sakli kalmasi kosuluyla demeç veren üst düzey bir emniyet yetkilisinin yaklasimi çok çarpiciydi. Askeri darbe olmayacagi inancini dile getiren bu polis sefi sunlari söyledi: ‘Üstelik darbe için 167 bin kisilik polis gücünün desteginin de alinmasi gerekli. Çok özel egitim gören, gerilla taktigiyle savasan 7 bine yakin özel tim görevlisi var. Polisin destegi alinmazsa iç savasa bile neden olabilirler.’ ”

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: