“Yaz Yağmurları” Operasyonu: Gazze’de İsrail Devlet Terörünün Anımsattıkları ve Öğrettikleri

“Yaz Yagmurlari” Operasyonu: Gazze’de Israil Devlet Terörünün Animsattiklari ve Ögrettikleri
                               (Düzeltilmis ve genisletilmis metin)
                                          12-14 Temmuz 2006

“Filistin’in bölünmesi gayrimesrudur. Biz bu karari asla tanimayacagiz… Israil halki Eretz Israil’i yeniden ele geçirecektir. Tümünü. Ve sonsuzluga kadar.”
Menahem Begin, 1948

“Devlet kilici,… moralini yüksek tutmanin ve ahlaksal gerilimini muhafaza etmenin biricik degilse de, esas araci olarak görmelidir. Bu amaçla o, tehlikeler icat edebilir, hatta etmelidir ve bunu yapabilmek için de provokasyon ve intikam metodunu benimsemelidir.”
Israil’in 1948-1956 yillari arasindaki ilk disisleri bakani ve 1954-1956 yillari arasindaki basbakani Mose Saret’in Güncesinden. 

“Zamanla unutulmaya yüz tutan bazi gerçekleri net ve cesur bir biçimde kamuoyuna açiklamak, Israil liderlerinin görevidir. Bu gerçeklerin basinda, Araplar kovulmaksizin ve topraklarina elkonmaksizin Siyonizmin, kolonizasyonun ve Yahudi Devletinin olamayacagi gelir.”

Ariel Saron, Agence France Presse, 15 Kasim 1998
“Bu bir diyetisyenle yüzyüze gelmek gibi bir sey. Onlari (=Filistinli’leri- G. A.) iyice zayiflatmaliyiz; ama açliktan öldürmemeliyiz.”

Dov Weissglas, Israil hükümetinin bas siyasal danismani, Haaretz, 16 Subat 2006

Halk Direnis Komiteleri ve Izzeddin el-Kassam Tugaylari’na bagli Filistinli direnisçilerin 25 Haziran’da Kerem Salom kibbutzunun bitisigindeki tank üssüne karsi yaptiklari gözüpek eylemde iki Israil askerini öldürmeleri ve birini de kaçirmalarinin ardindan yasananlar ve onlarin yankilari, daha adil ve daha insani bir dünyayi özleyen ve bunun için çalisan herkes için bir kez daha gerçek bir rahle-i tedris islevi gördü ve görmeye devam ediyor. Filistinli’lerin eyleminin ardindan Israil isgal kuvvetleri 28 Haziran’da Gazze’ye karsi, halihazirda sürmekte olan “Yaz Yagmurlari” operasyonunu baslattilar. Bu yasananlarin yeni bir sey olmadigi, dünyanin bu acilarla yogrulmus kösesinde 1930’lardan bu yana, yani yaklasik olarak üç çeyrek yüzyildir Siyonist teröre karsi savasan ve yaklasik 60 yildir Siyonist isgal altinda yasayan Filistin halkinin hakli kavgasinin, kapitalist-emperyalist sistemin anti-demokratik, gerici, saldirgan karakterinin yanisira ve ikiyüzlülük ve sahteligini fazlasiyla sergiledigi hakli olarak söylenebilir. Ancak böyle bir itiraz yerinde olmayacaktir. Olmayacaktir; çünkü, özellikle dünya ölçeginde devrimci öncü güçlerin son derece zayif oldugu ve buna bagli olarak isçi sinifi ve ezilen halklarin savasim deneyimlerinin unutuldugu ve unutturuldugu ve burjuva-demokratik yanilsamalarin son derece yaygin oldugu günümüz kosullarinda, bu derslerin yeniden ve yeniden ögrenilmesi gerekiyor.

Animsanacagi üzere bu yilin Ocak ayinda yapilan ve dürüstlügü ve saydamligi konusunda hiç kimsenin aleyhinde tek sözcük söyleyemedigi Filistin genel seçimlerinden zaferle çikan HAMAS oldu. Bunun ardindan ise, Siyonist burjuvazi ve onun aletleri ve borazanlari, HAMAS’in olusturdugu Filistin hükümetini devirmek, Filistin halkini cezalandirmak ve Filistin’deki farkli gruplar (özellikle Fatah ile HAMAS) arasinda bir iç savas çikarmak için kollari sivadilar. Yillardir iktidari kimseyle paylasmayan ve büyük ölçüde yozlasmis ve bürokratlasmis olan ve daha Yaser Arafat döneminde Israil’in polisi rolünü oynamaya gönüllü oldugunu gösteren Fatah’in bir kanadi da gerilimi kiskirtmak suretiyle, bir kez daha Filistin halkinin düsmanlarinin yaninda saf tuttu.
Peki, Islam dünyasina “demokrasi” getirme askiyla bu ülkelere askeri saldirida bulunma ve halklarina terör uygulama hakkina sahip oldugunu ileri süren Amerikan neo-fasistlerinin ve onlarin kuyrugunda sürüklenen “çok uygar ve demokrat” Bati Avrupa emperyalistlerinin tepkisi ne oldu? Tek sözcükle, kendisi de bu sonuçlardan saskinliga düsmüs olan Siyonistlerin, zaten büyük çogunlugu sefalet kosullarinda yasayan Filistin halkini daha büyük ölçüde açliga mahkum etmelerine ve terörize etmelerine yardimci olmak. Halbuki, Ocak 2006 öncesinde, baska bir amaçla degil, Filistin halkini kötülemek, asagilamak ve teslim almak amaciyla, basini önce Yaser Arafat’in ve ardindan Mahmut Abbas’in çektigi kokusmus Fatah yönetimini ikiyüzlü bir biçimde yiyicilikle ve yolsuzlukla suçlayan da bu bay ve bayanlarin ta kendileriydi. Görünüse bakilirsa onlarin, yiyicilige ve yolsuzluga bulasmamis olan HAMAS’in seçimleri kazanmasina sevinmeleri ve Islam dünyasinin en demokratik seçimlerini gerçeklestirmis olan Filistin halkinin siyasal olgunlugunu alkislamalari gerekirdi. Ama çogu zaman Telaviv’den yükselen nagmelere uyarak danseden bu güçler onyillardir izledikleri pro-Siyonist, anti-demokratik ve sömürgeci rotadan sapmadilar. Israil, Ocak seçimlerinden hemen sonra, günlük cinayetlerinin yanisira, Isgal Altindaki Topraklarda yasayan Filistin halkina karsi bir yiyecek ve ilaç ambargosu baslatmisti bile.
Buna paralel olarak AB emperyalistleri, Ocak 2006 seçimlerinden kisa bir süre sonra Filistin yönetimine sunduklari sinirli mali destegi kestiler. Ama is bununla kalmadi. ABD tehdit ve yaptirimlari nedeniyle uluslararasi bankalar Arap devletlerinin, Mart ayindan itibaren -Washington’daki terörist elebaslariyla isbirliklerini gizlemek için- sözümona bu talihsiz halka yardim için topladiklari fonlari Filistin’e aktarmayi reddettiler. Israil, HAMAS’in seçimleri kazanmasindan bu yana Filistinli’lere ait ve ayda yaklasik olarak 55 milyon dolar tutarindaki vergi gelirine korsanca el koymaya basladi. Dahasi, 23 Mayis 2006’da ABD Temsilciler Meclisi 361’e karsi 37 oyla Filistin halkina ek yaptirimlar uygulanmasi yolunda bir karar aldi. Bütün bu önlemler, demokratik bir seçim yapmis ve kendi özgür iradesini ortaya koymaya cüret etmis oldugu için Filistin halkinin, “uluslararasi topluluk”, yani ABD ve AB emperyalistleri ve onlarin kuyrugunda sürüklenen devletler ve uluslararasi kuruluslar tarafindan Siyonist burjuvazi yararina bir kez daha kollektif bir biçimde cezalandirilmasindan baska bir sey degildi. Uzun sözün kisasi onlar, Ocak 2006’da yapilan demokratik seçimleri kazanan ve Mart ayi sonunda olusturulan Filistin hükümetini kusatmak ve devirmek ve Filistin halkinin yasamini yeniden cehenneme çevirmek için elinden geleni ardina koymayan Israil’i her yolla desteklediler. (1)
Dahasi, ABD ve Almanya basta gelmek üzere emperyalist devletler, zaten tepeden tirnaga silahli olan ve yüzlerce nükleer savas basligina sahip bulunan Siyonist devlete,  Filistinli çocuklari, kadinlari ve erkekleri katletmek için her yil yeni silah sistemleri armagan ediyor, onu mali, siyasal ve diplomatik bakimdan koruyor, Filistin halkinin hakli savasimini kötülüyor ve onun sesini kisiyor ve böylelikle Siyonist katillerle suçortakligi yapiyorlar. Filistin onyilardir, dünyanin her yaninda oldugu gibi, Ortadogu’da da en gerici ve anti-demokratik rejimleri isbasina getiren ve/ ya da destekleyen ABD ve AB emperyalistlerinin militarist ve gerici yüzlerini sergileyen en önemli savas alanlarindan biri olmustur ve görünür gelecekte öyle olmaya devam edecektir. Bu da nesnelerin dogasi geregidir. Lenin’in dedigi gibi,
“Emperyalizm, hem dis, hem de iç siyasette demokrasiyi yikmaya dogru, gericilige dogru mücadele eder. Bu anlamda emperyalizm söz götürmez bir biçimde genel olarak demokrasinin, bütün demokrasinin ‘inkari’dir, onun taleplerinden sadece bir tanesinin, ulusal kendi kaderini tayin etmenin degil.” (Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, Istanbul, Koral Yayinlari, 1991, s. 47-48)
25 Haziran-sonrasi dönem, uluslararasi hukuk denen seyin bos bir laftan, alçakça bir demagojiden baska bir anlam tasimadigini, uluslararasi anlasmalara ancak güçlülerin çikarlarina ters düsmedigi ölçüde uyuldugunu ve uyulacagini, BM türünden uluslararasi kurumlarin, öndegelen kapitalist devletlerin çogu zaman ezilen siniflari ve halklari oyalamak ve arkadan vurmak için kullanilan bir araç islevi gördügünü bir kez daha gösterdi. Siyonistlerin, onyillardir BM’in ve diger uluslararasi kurumlarin Filistin konusunda aldiklari, ama arkasinda durmadiklari pek çok karari ya da yaptiklari tavsiyeleri ellerinin tersiyle bir yana ittikleri bilinen bir olgu. Bunun en son örneklerinden biri, Lahey’deki Uluslararasi Adalet Mahkemesinin, Israil’in insaatini tamamlamak üzere oldugu ‘Apartheid Duvari’ ile ilgili 9 Temmuz 2004 tarihli karari. Israil, 670 kilometre uzunlugundaki bu yasadisi duvari insa etmek suretiyle, tüm dünyanin gözleri önünde yüzbinlerce Filistinli’nin yasadigi genis bir alana, Bati Yakasi’nin yüzde 40’ina el koyuyor. Duvar tamamlandiginda Bati Yakasi ve Gazze’de yasayan Filistinli’ler “tarihsel Filistin” topraklarinin sadece yüzde 12’lik bölümüne sikismis olacaklar.

Israil ordusu, Filistin direnisinin haftalardir Gazze’yi top ve tank atesiyle döven ve bu arada çok sayida sivili katleden Siyonistlere karsi gerçeklestirdigi basarili bir operasyonla Gilad Salit adli Israilli onbasiyi kaçirmalarina “Yaz Yagmurlari” operasyonunu baslatmakla yanit vermekle kalmadi; o 29 Haziran’da görülmemis bir küstahlikla Filistin hükümetinin 8 bakanini ve aralarinda milletvekillerinin de bulundugu 56 diger HAMAS üyesi yetkiliyi kaçirdi ve daha fazlasini yapma tehdidini savurdu. Nazi Almanyasi’nin tarzini animsatan ve Filistin halkini asagilamayi ve yönetimini devirmeyi hedefleyen bu korsanca eyleme karsi BM’in ya da sözümona demokrasi ve parlamentarizm savunucusu “büyük” kapitalist devletlerin agzindan bir tek göstermelik protesto sözcügü bile çikmadi. Tabii, su alisilagelmis ve mide bulandirici “iki tarafa da itidal tavsiye” eden sözümona açiklamalari saymazsak. Ayni husus, Siyonist haydutlarin Gazze’deki üç ana köprüyü havaya uçurmalari, bölgedeki tek elektrik santralini füzelerle vurarak tahrip etmeleri ve böylelikle Gazze halkini susuz ve elektriksiz birakmalari, Israil Savunma Kuvvetleri gibi tuhaf ve grotesk bir ad tasiyan Israil ordusunun Gazze’ye karsi giristigi bombardimanda su ana kadar birçogu çocuk 80 dolayinda Filistinli’yi öldürmesi ve yüzlercesini yaralamasi ve yüzlerce konutu oturulamaz hale getirmesi, Israil buldozerlerinin Han Yunus’un dogusundaki tarimsal alanlari yoketmesi, Siyonistlerin Gazze’nin giris ve çikislarini tutarak Filistin halkinin gereksinim duydugu yiyecek maddesi ve tibbi malzeme akisini engellemesi vb. için de geçerli. 25 Haziran’dan bu yana yasananlar, sadece ve sadece güce boyun egen ve egecek olan tekelci burjuvazinin ve gericiligin her siyasal bunalimda, güçsüz ve örgütsüz olan emekçi yiginlari hukuka, yasalara, insan haklarina, demokrasiye vb. iliskin gevezelikleri bir yana atarak nasil acimasizca ayaklari altina aldigini ve alacagini bir kez daha gösterdi. Bu, “uluslararasi hukuk”a iliskin liberal ve burjuva-demokratik yanilsamalardan kurtulmalari gereken ezilen sinif ve uluslarin önünde, tek, ama bir tek yol oldugunu bir kez daha ortaya koyuyor: Isçi sinifinin komünist öncüsünün rehberliginde örgütlenmek, genis emekçi yiginlari seferber etmek ve mutlaka ve mutlaka gerçek bir siyasal güç olmak.

Stalin’in Subat 1931’de sanayi yöneticilerine hitaben yaptigi bir konusmada dedigi gibi,
“Sömürücülerin yasasi, geri ve zayif olanlarin ezilmesini buyurur. Bu kapitalizmin orman yasasidir. Siz gerisiniz, zayifsiniz, demek oluyor ki siz hatalisiniz; o halde siz dövülebilir ve kölelestirilebilirsiniz. Siz güçlüsünüz, demek oluyor ki siz haklisiniz; o halde sizden çekinmeliyiz.” (“The Tasks of Business Executives”, Problems of Leninism, Moskova, Foreign Languages Publishing House, 1940, s. 365-66)
Öte yandan 25 Haziran sonrasinda yasanan gelismeler, ABD ve Bati Avrupa emperyalistlerinin, özellikle Filistin-Israil sorunu sözkonusu oldugunda irkçiliga varan bir ayrimci tutum sergilediklerini ve en bayagi türünden bir çifte standart uyguladiklarini bir kez daha ortaya koydu. Onbasi Gilad Salit’in kaçirilmasinin ardindan karsi-devrimci ve emperyalist burjuva medyasinin kopardigi Goebbelsvari yaygara bunun en çiplak göstergesidir. Bu bay ve bayanlar, onyillardir Filistin’i isgal altinda tutmakla kalmayip, 25 Haziran’dan önce de Filistin topraklarini sayisiz kez bombardiman eden, dahasi çok sayida Filistinli’yi katleden, yaralayan ve korsanca kaçiran bu sömürge ordusunun bir elemanina karsi askeri bir eylem yapilmasini, neredeyse kabul edilemez bir sey ve görülmemis bir “insan hakki ihlali” gibi göstermeye çalisiyorlar. Onlar, bu mesru askeri eylemi, “savas ilani”, “çatismanin tirmandirilmasi”, “terörist bir eylem” vb. biçiminde niteleyerek kendi anti-demokratik, gerici ve sömürgeci karakterlerini ve dahasi sahtekarlik ve yalanciliklarini bir kez daha ele veriyorlar. Kendilerine, çatismalari tirmandirmakla suçladiklari HAMAS’in askeri kanadinin, Israil iç istihbarat örgütü Sin Bet’in raporunun da dogruladigi gibi 18 aydir tek yanli olarak bir ateskes sürdürdügünü ve bunu ancak Israil’in 9 Haziran’daki plaj katliamindan sonra bozma karari aldigini animsatmam gerekecek. Ve tabii Siyonist saldirganlarin bütün bu süre boyunca Filistin halkina karsi cinayetler ve bombalamalar da içinde olmak üzere çesitli savas suçlari islemeye devam ettiklerini.
Salit’in kaçirilmasindan bir gün önce Israil komandolari Refah’tan Mustafa ve Usame Muammer adli iki kardesi silah zoruyla kaçirmislardi. Kendisinden beklendigi gibi tekelci burjuva medyasi bundan hiç söz etmedi.
Tabii tekelci burjuva medyasinin sözünü etmedigi daha bir dizi Siyonist saldiri eylemi vardi. Örnegin, 8 Haziran’da, bir Israil savas uçagindan atilan füze Halk Direnis Komiteleri’nin lideri olan ve HAMAS önderligindeki Filistin hükümeti tarafindan içisleri bakanligi genel denetmenligine getirilen Cemal Ebu Samadana ile üç arkadasinin ölümüne ve yedi kisinin de yaralanmasina yol açmisti.
Tekelci medya, 9 Haziran’da Beyt Lahiye açiklarinda konuslanmis Israil savas gemisinin plajda piknik yapan Filistinli’leri hedef aldigini, bu bombardiman sirasinda 7’si ayni aileden ve 3’ü çocuk olmak üzere 8 kisinin öldügünü, 35 kisinin yaralandigini ve onu izleyen katliamlari da el çabukluguyla geçistirdi. Beyt Lahiye katliamindan hemen sonra devreye giren Israil dezenformasyon mekanizmasi olayi kapatmaya, hatta ölüm ve yaralanmalarin sorumlulugunu Filistin direnisinin üzerine yikmaya çalismaya baslamisti bile. Onlara göre, patlamalar, Filistin direnisinin sahile yerlestirdigi mayinlardan kaynaklanmisti! Ne var ki, gerek görgü taniklari ve gerekse Human Rights Watch örgütünün patlayici madde uzmanlari bu yalani açiga çikardilar.
Bir kaç gün sonra, yani 13 Haziran’da bir Israil savas uçaginin firlattigi füzeler, 2’si ögrenci olmak üzere 10 Filistinli’nin ölümüne ve en az 30 Filistinli’nin yaralanmasina yol açti. Görgü taniklari, ilk füzenin bir kamyoneti vurdugunu, aralarinda çocuklarin da bulundugu bazi Filistinli’lerin ve yakindaki bir hastaneden gelen saglik görevlilerinin kamyonettekilere yardim etmek üzere toplandigi anda, Israil uçaginin kalabaliga ikinci bir füze firlattigini söylediler.
20 Haziran’da bir Filistinli’yi öldürmeye çalisan Israil ordusunun Gazze’de düzenledigi füze saldirisinda 3 Filistinli çocuk (6 yasindaki Muhammet Cemal Sükrü Ruka, 5 yasindaki Mahmut Ziyat el-Serif ve 16 yasindaki Bilal Caser el-Hissi) öldü ve 15 kisi yaralandi.
Israil’deki insan haklari örgütlerinden B’Tselem, 21 Haziran’da Israil uçaklarinin Gazze Seridine firlattigi füzenin Han Yunus’taki bir eve isabet etmesi üzerine Fatma Ahmet adli 35 yasindaki hamile bir kadinin ve onun 48 yasindaki kardesi Zekeriya Ahmet’in öldügünü ve 6’si çocuk olmak üzere 11 kisinin yaralandigini açikladi.
BU SAVAS SUÇLARININ TÜMÜ, ISRAILLI ONBASININ KAÇIRILMASINDAN ÖNCE GERÇEKLESTIRILDI.

Eski bir Israil askeri olan, ama simdi Courage to Refuse (=Reddetme Cüreti) adli burjuva-demokrat karakterli savas karsiti bir örgütün basinda bulunan Arik Diamant, “Look who’s been kidnapped!” (“Bak Kim Kaçirilmis!”) adli yazisinda kendisinin de katildigi ve 10 yil önce Nablus’da bir Filistinli’nin kaçirildigi eylemi anlattiktan sonra sözlerini söyle sürdürüyordu:
“Hiç bir gazete bu olaydan sözetmedi. Ona yardimci olmak için Avrupali diplomatlar da çagrilmadi. Ne de olsa, bu Filistinli gencin kaçirilmasi siradan bir olaydi. 40 yili askin isgal sirasinda biz, tipki Gilad Salit olayinda oldugu gibi binlerce kisi kaçirdik.
“Bu isi Filistinli’ler yaptiginda biz o eylemi ‘terör’ olarak niteliyoruz. Biz yaptigimizda ise, bu baski eylemini aklamak için fazla mesai yapiyoruz.”
Filistin direnisi, Israilli onbasinin serbest birakilmasi için Israil zindanlarinda tutuklu bulunan ve çürütülen 9,400 Filistinli tutsagin serbest birakilmasini istiyor. Gilad Salit için yaygara koparan emperyalist ve Siyonist Goebbels taslaklari ise bir bölümü çocuk ve kadin olan ve zorla ve yasadisi bir biçimde kaçirilmis ve hapse tikilmis olan bu tutsak ordusunun neredeyse adini bile anmiyorlar.
Öte yandan Basbakan Ehud Olmert 22 Haziran’da, Filistinli’lerin Kassam adli ilkel füzelerinin ulasabildigi Sderot kentinin (2) sakinleriyle ilgili olarak sunlari söylemisti:  
“Ben Gazze sakinlerinin durumuna yürekten üzülüyorum; ama Sderot sakinlerinin yasamlari ve refahlari Gazze sakinlerininkinden daha önemlidir.” (abç) Bu diplomatik sözlerin, Ehud Olmert’le Mahmut Abbas’in, Ürdün’ün Petra kentinde Krali Abdullah’in organize ettigi ve kendilerine Nobel ödülü dagitilmis bazi kisilerin -Siyonist yazar ve aktivist Elie Weisel ve kötü ünlü anti-komünist Dalay Lama vb.- katildigi bir toplanti sirasinda söylendigi de unutulmamalidir. (Siyonist gericiligin seflerinin, kendi aralarinda yaptiklari toplantilarda Filistinliler için çok daha asaglayici sifatlar kullandiklarini tahmin etmek hiç de zor degil.) Bu toplanti sirasinda yaptiklari ikili bir görüsmede Olmert ve Abbas, Filistin halkinin iradesini ve direnisini nasil kirabileceklerini tartismislardi. Yoksa, ister Gazze’den olsunlar isterse Bati Yakasi’ndan, Siyonist devletin seflerinin Filistinli’lerin durumuna gerçekten üzülecegine kim inanir ?
Dahasi, hirsindan kudurmus olan emperyalist ve Siyonist burjuvazi, isgale karsi silahli ve diger direnisin Cenevre Konvansiyonu ve BM tarafindan 10 Aralik 1948’de kabul edilen Insan Haklari Evrensel Bildirgesi’nde bile bir biçimde onaylanmis oldugunu, yani ezilen ve isgal altinda tutulan bir halkin silahli direnis hakkini savunmak için hiç de devrimci ya da komünist bir konumda olmanin gerekmedigini, bu hakkin pekala burjuva demokrasisi çerçevesinde de mesruiyet tasidigini unutmustur. (3) Onlara göre; ezilen siniflar ve halklar ve onlarin öncü güçleri silahsiz olmali ya da silahsizlanmali/ silahsizlandirilmali, ama isçi sinifi ve halklari ezen gerici ve emperyalist burjuvazi her gün daha da büyüttügü ve modernlestirdigi silahli güç tekelini elinden asla ve asla birakmamalidir. Oysa, gerçek ve kalici barisa giden yol, sömürücü egemen siniflarin ve emperyalistlerin silahsizlandirilmasindan, bir baska deyisle onlarin siyasal iktidarlarinin devrilmesinden geçmektedir. Ezilen siniflarin ve halklarin kapitalist-emperyalist teröre boyun egmemesi, gerici egemen siniflara karsi durmasi ve kendi kendini yönetme hakki da içinde olmak üzere haklarini savunmasi ve özellikle silahli direnis yolunu tutmasi; iligine kadar çürümüs olan ve bir fasistlesme süreci yasayan tekelci burjuvazi için hem kesinlikle dayanilamaz bir seydir, hem de onun ödünü koparmaktadir. Varsin koparsin!

Ilk bakista sasirtici gözükse de, 25 Haziran sonrasinda yasananlar, gerek tarih boyunca büyük acilar çekmis olan Yahudi halkinin ve gerekse Siyonist devleti yöneten savas suçlularinin ve teröristlerin kendi deneyimlerinden de pek bir sey ögrenmediklerini gösteriyor. Ne yazik ki, 1930’lardan ve özellikle 1948’den bu yana süren etnik arindirma, katliam, terör ve apartheid uygulamalarina ragmen –bir dizi stratejik ve tarihsel nedene bagli olarak- Yahudi halkinin büyük çogunlugu, Siyonist burjuvazinin ‘farkli’ fraksiyonlarinin Filistin halkina karsi uyguladigi baskilari desteklemektedir. (Geçerken bunda, dünya, Ortadogu ve Filistin/ Israil ölçeginde komünist ve radikal devrimci hareketlerin alabildigine zayif ya da neredeyse tümüyle etkisiz olusunun ve Filistin direnisine egemen olan gruplarin, sinifsal karakterlerinden ve ideolojik-siyasal konumlarindan kaynaklanan hatali stratejik ve taktiksel yaklasimlarinin da belli bir rolü oldugunu belirtmek gerekir.) “Kendi” devletinin Filistin halkina karsi onyillardir sürdürdügü etnik arindirma vb. uygulamalarina ve komsu Arap ülkelerine karsi yürüttügü militarizm ve yayilmacilik politikalarina karsi esas itibariyle sessiz kalmasi ya da pasif/ aktif destek sunmasi, zaten ötedenberi Avrupalilara özgü bir sömürgeci-irkçi toplumsal psikolojiyle donanmis bulunan Israil halkini daha da gericilestirmis, daha da dejenere etmistir. Yafa Stratejik Incelemeler Enstitüsü’nün Mart 2002’de yaptigi bir anket, Israilli’lerin yüzde 46 ila 60’inin Filistin sorununun “sonal çözümü”nün saglanmasi için Filistinli’lerin kitlesel olarak göçertilmesini desteklediklerini gösteriyordu. Ünlü anti-Siyonist yazar Israil Samir bu anketin sonuçlarini yorumlarken söyle diyordu:
“Bu tür düsünceler 1938 yilinda bile Nazi Almanyasi’nda, simdi Yahudi devletinde oldugu ölçüde yürekten destek bulmuyordu.”

Marks’in, baska uluslari ezen bir ulusun özgür olamayacagi yolundaki saptamasi, tüm yasami ve varligi savas, terör, etnik arindirma politikalariyla belirlenmis Siyonist devletin ve burjuvazinin ideolojik-siyasal önderligini ne yazik ki sorgulamamis ya da sorgulayamamis olan Israil halki için fazlasiyla geçerlidir. Kendisini emperyalist Bati uygarliginin, Ortadogu’nun “vahsi ve barbar” halklarina karsi ön cephede savasan stratejik üssünün askerleri olarak algilayan, önemli bir bölümü Filistin topraklarinin tümünün kendilerine Allah tarafindan vadedilmis olduguna inanan (4), refahini Filistin halkinin soyulmasina ve mülksüzlestirilmesine borçlu olan, silah zoruyla çalinan ve muhafaza edilen bu topraklarda kurulmus olan Apartheid devletinde ve adeta sürekli bir savas psikolojisi içinde yasayan Israil halki gerçekten özgür olabilir mi?

Öte yandan, Filistin halkina karsi sürdürdügü acimasiz savasim sürecinin derslerinden bir seyler ögrendigini varsayabilecegimiz Siyonist devletin ve onun dünya ölçeginde ünlü istihbarat örgütlerinin de –farkli bir düzeyde ve kategoride de olsa- ayni ögrenme yeteneksizligini paylastigini görüyoruz. Bunun en çarpici belirtilerinden birisi, Israil’in 25 Ocak 2006 seçimlerinden sonra HAMAS’a ve Filistin halkina karsi kokusmus ve isbirlikçilige yatkin Mahmut Abbas kligini açikça desteklemesi, bu klik araciligiyla farkli Filistinli gruplar arasinda bir iç savas çikarmak amaciyla sürtüsme ve çatismalari körüklemesi ve bu amaçla geçtigimiz Haziran ayinda tüm dünyanin gözleri önünde Abbas kligine çok miktarda silah vermesiydi. (5) Ehud Olmert 13 Haziran’da gazetecilere verdigi demeçte,
“Bunu zaman daraldigi ve Ebu Mazen’e (=Mahmut Abbas- G. A.) yardim etmemiz gerektigi için yaptim.” diyecekti. Nitekim, daha Ocak ayindan baslayarak Fatah ile HAMAS arasinda tirmanan gerilim, daha sonraki aylarda Israil ajanlarinin kiskirtmalarinin da etkisiyle silahli çatismaya dönüsecekti. Kismen Bati Yakasi’nda, ama esas olarak Gazze’de yasanan ve yer yer ölümlere de yol açan bu çatismalar, bir anlamda Filistin’de iktidarin kime ait oldugu ve olacagiyla ilgiliydi ve öyle olmaya devam edecektir. Ancak Filistin halkinin sagduyusu, bu çatismalarin büyümesine izin vermedi. Bunda, Israil zindanlarinda yatan degisik örgütlerden (Fatah, HAMAS, Islami Cihat, Filistin Halk Kurtulus Cephesi, Filistin Demokratik Kurtulus Cephesi) Filistinli’lerin hazirladiklari ve tarihe “Mahpuslar Belgesi” olarak geçen 11 Mayis tarihli belgenin yayimlanmasi da önemli bir rol oynadi. Uzun süre devam eden müzakerelerden sonra Fatah ile HAMAS, 27 Haziran’da sözkonusu belge üzerinde anlastilar. Bu belge, üstü örtülü bir biçimde de olsa Israil’in varligini taniyor ve HAMAS ile Fatah arasinda ortak bir komuta sistemi kurulmasini öngörüyordu. Böylece Siyonist saldirganin demagojik silahlarindan biri etkisiz kiliniyor ve onun bir HAMAS-Fatah çatismasina yol açma hevesi kursaginda kaliyordu. Israil iste bu kosullarda, yani bir Filistin iç savasi çikarma planlarinin suya düstügünün ortaya çiktigi anda Onbasi Gilad Salit’in kaçirilmasini bahane ederek Gazze’ye karsi saldiriya geçecekti.
Kaldi ki ortaya çikan–Gazze’ye giren ve Gazze sinirina konuslanan asker sayisinin 3,000’i ve tank sayisinin 100’ü bulmasi gibi- veriler Israil’in, Salit’in kaçirilmasindan haftalar önce Gazze basta gelmek üzere Filistin topraklarina karsi yeni bir saldirinin hazirliklarini yaptigini gösteriyor. Dahasi, Israil’de yayimlanan Haaretz gazetesinin 30 Haziran tarihli bir haberine göre, Israil Bassavcisi Menahem Mazuz, HAMAS üyesi bakan ve yetkililerin 29 Haziran Persembe günü tutuklanmasinin, haftalarca öncesinden planlandigini ve 28 Haziran Çarsamba günü kendisi tarafindan onandigini belirtmek suretiyle bunu bir baska açidan dogruluyor. Habere göre, Sin Bet sefi Yuval Diskin ayni gün gözaltina alinacak HAMAS yetkililerinin listesini Basbakan Ehud Olmert’e sunmustu.
Demek oluyor ki, Gazze’ye karsi gerçeklestirilen saldirinin boyutlari ve arkaplani, Siyonist sef Olmert’in “Bizim tek bir amacimiz var; o da Salit’i evine geri getirmek” yolundaki anlatiminin düpedüz bir yalan, hem de kuyruklu bir yalan oldugunu ortaya koyuyor.
Esas konumuza dönecek ve bir kez daha yineleyecek olursak Siyonist seflerin, Filistin halkinin onyillardir süren mesru direnisinin tarihsel deneyiminden bir parça da olsa bir seyler ögrendikleri, bu düsmanlarini az çok tanidiklari düsünülebilirdi; onlarin, siyasal bilinç ve olgunluk düzeyi yüksek olan Filistin halkinin bu kaba ve ilkel taktigin yasama geçirilmesine izin vermeyecegini, isgalci güçle isbirligi yapmaya yeltenen herhangi bir “Filistinli” gücün Filistin halkinin destegini kazanma sansinin asla olmadigini bilmeleri umulurdu. Ama, öyle olmadigi görülüyor. Evet, bu baylar ve bayanlar 60 yila yaklasan isgale, Siyonist devletin bütün bu süre boyunca Filistin halkina karsi uyguladigi vahset ve barbarliga, bu halkin gündelik yasamini cehenneme çeviren kisitlamalara, “uluslararasi toplum”un Filistin halkina karsi çevirdigi dolaplara (6) ve son yillarda dünya isçi sinifi ve halklarinin siyasal bakimdan ileri kesimlerinin göreli ilgisizligine  vb. ragmen, Filistin gettolarinda ve mülteci kamplarinda ulusal direnis ruhunun gücünden ve canliligindan hiçbir sey yitirmedigini de görememis ve anlayamamislardir. Basbakan Olmert’in 26 Haziran’da yaptigi bir açiklamada, Israilli onbasinin kaçirilmasindan ötürü sadece HAMAS’in yönettigi Filistin hükümetini degil, ayni zamanda Mahmut Abbas’i da suçlamasindan, onun yasamindan Abbas’i da sorumlu göstermesinden de görülebilecegi gibi sinirsiz ihtiraslari ve kudurmus gericilikleri, Siyonist seflerin beyinlerini kötürümlestirmekte, onlarin alabildigine subjektif degerlendirmeler yapmalarina yol açmaktadir. Her halükarda Filistin halki, bu son saldiridan çok daha beterlerini görmüs, bir yandan ölülerini gömer ve yaralarini sararken, bir yandan da hakli kavgasini sürdürmüstür. Bu kez de öyle olacaktir.
Ancak, Filistin halkinin ve devriminin kendine özgü kosullari dikkate alindiginda, bu halkin kurtulus davasinin, tüm Ortadogu isçi sinifi ve halklarinin demokrasi ve sosyalizm savasimiyla çok siki ve kopmaz baglara sahip oldugu görülecektir. Bu baglamda, arkasinda ABD ve Bati Avrupa emperyalistlerinin tümünün kayitsiz-kosulsuz sayilabilecek destegini bulan ve dünyanin en güçlü ordularindan birine ve “kendi” halkinin genis kesimlerinin destegine sahip olan Siyonist çete ile geçim kaynaklarina el konmak suretiyle ekonomisi felcedilmis, önemli bir bölümü topraklarindan kovularak mülteci konumuna mahkum edilmis, gerici Arap rejimleri tarafindan yalniz birakilmis ve hafif silahlarin ötesinde askeri donanim edinmesi engellenmis olan Filistin halki arasindaki kavganin son derece esitsiz kosullarda yürütüldügünün alti çizilmelidir. Bunun, Filistin halkinin Siyonist isgalden sadece kendi çabalariyla kurtulmasini son derece zorlastirdigi, adeta olanaksiz hale getirdigi gözardi edilemez.
Öte yandan, Siyonist devlet, tarihsel deneyimin de pek çok kez gösterdigi gibi, sadece Filistin halkini degil, tüm bölge isçi sinifi ve halklarini hedef almakta ve özellikle içinde bulundugumuz konjonktürde Irak, Iran ve Suriye basta gelmek üzere bir dizi Islam ülkesine karsi yürütülen ve planlanan emperyalist haçli seferinde çok önemli bir rol oynamaktadir. Bütün bu faktörler, Ortadogu isçi sinifi ve halklarinin demokrasi, ulusal bagimsizlik ve sosyalizm savasiminin, Filistin halkinin ulusal kurtulus savasimiyla etle tirnak gibi içiçe geçtigini, Filistin kurtulmadan Ortadogu’nun emperyalist boyunduruktan kurtulamayacagini ve ABD ve Israil ile dogrudan ya da dolayli bir isbirligi içinde bulunan “kendi” egemen siniflarini devirmekle yükümlü olan Ortadogu isçi sinifi ve halklarinin kapsamli, aktif ve güçlü destegi olmadan da Filistin halkinin Siyonist boyundurugu kiramayacagini göstermektedir. Bu, bölge ülkelerindeki komünist ve devrimci öncü güçlerin, belki de tarihin görmüs oldugu en enternasyonalist ve devrimci “ulusal kurtulus savasi” olan Filistin direnisini, bölge isçi sinifi ve halklarinin demokrasi ve sosyalizm kavgasinin organik bir parçasi olarak algilamasi ve kabul etmesi gerektigi anlamina gelir.

Sonsöz
Bitirirken Filistin direnisinin, 1960’li yillarin bitiminde dogmakta olan radikal Türkiye devrimci hareketinin üzerinde büyük bir etkisi olmus oldugunu animsatmak isterim. Siyonizme karsi Ocak 1965’te baslayan Filistin silahli direnisi, tüm Ortadogu’da oldugu gibi Türkiye’de de zamanla büyük yanki bulmustu. Dahasi, 1960’li yillarin sonunda olusan üç ana devrimci hareketin –THKO, TKP (M-L) ve THKP-C- lider ve kadrolarindan bir çogu Suriye ve Lübnan’daki Filistin kamplarinda askeri ve siyasal egitim görmüs, degisik ulus ve milliyetlerden bir dizi Türkiyeli devrimci o yillarda ve 1970’lerde Filistin halkiyla omuz omuza Siyonist saldirgana karsi çarpismis ve bunlardan bir bölümü de sehit düsmüstü. Türkiye devrimci hareketinin ufkunun daralmasina ve bir anlamda içe kapanmasina bagli olarak 1970’li yillarin ikinci yarisinda Filistin direnisine olan sempati ve yakinlik duygusu, bir ölçüde azalmakla birlikte hala sürmekteydi. Eylül 1982’de Israil’in yönlendirdigi Lübnanli Falanjistler Sabra ve Satila mülteci kamplarinda binlerce Filistinli’yi katlettiklerinde Metris basta gelmek üzere bir dizi askeri cezaevinde siyasal tutsaklar, Filistinli yaralilara kan bagisinda bulunmak için cezaevi yönetimlerine basvurmuslardi. Peki ya simdi? Eski halinin gölgesi bile sayilamayacak olan Türkiye devrimci hareketinin Filistin’de yasanan trajediye ilgisinin düzeyi dergi ve gazete sayfalarini asamiyor; yapilan sözde dayanisma eylemleri ise, hem sayi ve hem de katilim bakimindan çok sinirli ve “dostlar alisveriste görsün” misali eylemler. Bu durumu “utanç verici” olarak nitelemek, herhalde bir abartma sayilmaz. Ne yazik ki bu kara günlerde, yazgisi Türkiye ve Ortadogu isçi sinifi ve halklarinin yazgisiyla içiçe olan Filistin halkinin davasina sahip çikmak, önemli bir bölümü bu dayanisma gösterilerinden siyasal rant saglama ve oy potansiyelini arttirma pesinde olan Saadet Partisi gibi Islami renkli akimlara kalmistir.
Ortadogu ve özellikle Filistin-Israil sorunu sözkonusu oldugunda uluslararasi baglami hesaba katmadan yapilan tüm analiz ve degerlendirmeler eksik ve tek yanli kalmaya mahkum olacaktir. Zaten Israil’in Gilad Salit’in kaçirilmasindan sonra savas uçaklarini Suriye Devlet Baskani Besar Esad’in konutunun üzerinden uçurmasi ve bu yazinin kaleme alinmasi sirasinda Lübnan Hizbullahi’nin bir Israil devriyesine saldirarak 7 Israil askerini öldürüp 2’sini tutsak almasinin ardindan Suriye ve Iran’i suçlayan Siyonistlerin Güney Lübnan’a girdigi yolundaki haberler de bunu dogruluyor. Sorunun bu yanini, bu yazinin devami niteliginde olacak bir baska yazida ele alacagim.

DIPNOTLAR
(1) Siyonist sefler, ötedenberi Filistinli liderleri “baris için uygun bir partner olmamakla”, “terörist örgütlere karsi harekete geçmemekle”, “anlasmalardan dogan yükümlülüklerini yerine getirmemekle” suçlamislardir. Dolayisiyla, Siyonistlerin yeni Filistin hükümetini, HAMAS’in “Israil’in varligini kabul etmedigi” ve “terörist bir örgüt oldugu” gerekçesiyle reddetmesi hiç de inandirici degildir. Yakin geçmiste, Israil benzer gerekçelerle karargahini bombaladigi ve daha sonra öldürdügü Yaser Arafat’in yanisira Mahmut Abbas’i bile muhatap almayi reddetmis ve onlari da “terör eylemleri”nden sorumlu tutmustu. Filistinli’lerle herhangi bir anlasmaya varmayi asla düsünmeyen Israil’in stratejisi, hep Filistin önderligini felcetmek ve teslim almak, eger olanakliysa Filistinli gruplar arasinda bir iç savas kiskirtmak ve her halükarda kendi uzlasmaz tutumunun yarattigi ortamdan yararlanmak suretiyle daha ve daha çok Filistin topragi gasbetmek biçiminde özetlenebilir.
(2) Siyonistler, Agustos 2005’de Gazze’den çekilmelerinden bu yana Israil sivil hedeflerine 500’den fazla Kassam füzesi firlatildigini ileri sürüyorlar. Israil’in üzerinde kiyamet kopardigi, fakat ancak Gazze yakinlarindaki küçük bir yerlesim birimi olan Sderot’a ulasabilen bu ilkel füzeler son 5 yil içinde topu topu 8 Israilli’nin ölümüne yol açmis bulunuyor. Oysa BM yetkililerinin verdigi rakamlara göre Agustos 2005’den bu yana Israil, Filistinli sivil halkin yasadigi bölgelere 7,000 ila 9,000 top mermisi atmis ve sadece Onbasi Gilad Salit’in kaçirildigi tarihten önceki bir ay içinde -11’i çocuk olmak üzere- 49 Filistinli’yi öldürmüs ve 259’unu da yaralamisti.
(3) Insan Haklari Evrensel Bildirgesi’nin Giris bölümünde söyle denmektedir:
“Insanin istibdat ve baskiya karsi son çare olarak ayaklanmak zorunda kalmamasi için, insan haklarinin bir hukuk düzeni ile korunmasinin zorunlu oldugu,” (Mehmet Genç, Insan Haklari ve Temel Özgürlükleri, Bursa, Uludag Üniversitesi, 1987, s. 239)
(4) Israil Basbakani Olmert 24 Mayis’ta ABD Kongresi’ne hitap ederken söyle diyordu:
“Ben halkimizin bu topragin tümü üzerindeki ebedi ve tarihsel hakkina inandim ve hala da inaniyorum.” (abç) Bu sözleriyle öncellerini dogrulayan Siyonist sef böylelikle “baris süreci” diye bir sey tanimadiklarini, sonal amaçlarinin “bu topragin tümü”nü ele geçirmek, yani Filistinli’leri sikistirilmis olduklari gettolardan ve bantustanlardan da sürmek oldugunu, onlari anayurtlarindan tümüyle göçertmek oldugunu kendi agziyla itiraf etmis bulunuyor. 
(5) 15 Haziran’da Israil basini, hükümetin izniyle, Mahmut Abbas yanlisi “güvenlik” güçlerine, Ürdün üzerinden hafif silah ve mühimmat yardimi gönderildigini yazdi. Haberlere göre silah ve mühimmat Ürdün’den Israil ordusunun gözetimi altinda Bati Seria’daki Ramallah kentine götürülmüstü. Israil, Ürdün ve Misir arasinda yapilan görüsmelerden sonra ABD tarafindan Abbas kligine saglanan silah stogu, 3,000 M-16 tüfegi ile bunlara ait 1 milyon adet mermiden olusuyordu.
(6) ABD, AB, Rusya ve BM’den olusan Dörtlü 30 Ocak’ta yayimladigi bildiride, kan ve irin içinde dogmus ve tüm yasami siddet ve militarizmle özdeslesmis olan Siyonist devlete yönelik tek bir söz etmezken HAMAS’i ve Filistin halkini söyle uyariyordu:
“Gelecekte olusacak Filistin hükümetinin bütün üyeleri; siddeti dislayan bir tutumu, Israil’in taninmasini ve yol haritasi da içinde olmak üzere daha önceki anlasma ve yükümlülükleri kabul edeceklerini taahhüt etmelidirler.”
Reuters’in 11 Nisan tarihli haberine göre, -ABD ve Bati Avrupa emperyalistlerinin HAMAS’a oy verdikleri için Filistin halkini cezalandirma uygulamasina katilan- BM, HAMAS önderligindeki Filistin hükümetinin kurulmasindan kisa bir süre sonra, Filistinli bakanlarla ve HAMAS’in üst düzey yetkilileriyle görüsmeme, ancak “operasyonel amaçlarla”, yani insani yardimlarin koordinasyonu amaciyla alt-düzey Filistinli yetkililerle iliskileri sürdürme karari almisti.
ABD’nin zayiflamakta olmasindan yararlanarak Ortadogu’da eski nüfuzunu yeniden olusturmayi kuran emperyalist Rusya’nin Disisleri Bakani Sergey Lavrov ise Salit’in kaçirilmasini izleyen Israil bombardimani sirasinda su ikiyüzlü açiklamayi yapmakla yetinecekti:
“Israil hükümetinin, yurttaslarinin yasam ve güvenliklerini koruma hakki ve görevi tartisma götürmez. Fakat bu, çok sayida Filistinli’nin yasami pahasina ve sivil halk açisindan vahim sonuçlar doguracak devasa askeri vuruslara basvurma yoluyla yapilmamalidir.”

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: