Ortadoğu’da Kıyamet Senaryoları

                  Ortadogu’da Kiyamet Senaryolari
                                     19-21 Temmuz 2006

Israil’in Yeni Ataginin Siyasal-Tarihsel Arkaplani
Israil’in 26 Haziran’da Gazze’ye ve 12 Temmuz’dan itibaren Lübnan’a karsi giristigi yeni saldirilar, bir yandan Siyonist gericiligin yakin ve uzun erimli politikalari, bir yandan da ABD emperyalizminin Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya kadar uzanan genis bölgeye iliskin politikalari isiginda ele alinmak zorundadir. Kapitalist-emperyalist Bati “uygarligi”nin gerçek yüzünü ortaya koyan bu son saldirinin zamanlamasi ve ölçegi, ayni zamanda bu jeografideki ve dahasi dünya genelindeki konjonktürel gelismeler ele alinmadan anlasilamaz. Ben bu yazida dikkatimi, iste bu konjonktürel gelismeler, yani Israil’in son operasyonlari (“Yaz Yagmurlari” Operasyonu ve “Adil Karsilik” Operasyonu) üzerinde yogunlastiracagim.
Ancak buna geçmeden önce, bu son gelismelerin gerek Israil’in ve gerekse ABD’nin yillar önce olusturulan ve Filistin halkinin yanisira, Lübnan, Irak ve Iran’i da hedef alan stratejileriyle uyumlu oldugunu ve bir anlamda bu stratejilerin  yasama geçirilmesi anlamina geldigine isaret etmek isterim.
Ünlü anti-Siyonist yazar Israil Sahak’a göre Israil daha 1990’lerin baslarinda böyle bir savasi tasarlamaya baslamisti bile. Sahak, 1993’de yayimlanan Open Secrets: Israeli Nuclear and Foreign Policies (=Açik Sirlar: Israil’in Nükleer ve Dis Politikalari) adli kitabinda,
“1992 ilkbaharindan bu yana Israil’de kamuoyu, bir Iran savasi olasiligi, Iran’in topyekun askeri ve siyasal yenilgisiyle sonuçlanmasini saglamak amaciyla yapilacak bir savas olasiligi için hazirlanmaktadir” diyordu. Bunu ABD’nin, Irak ve Iran’a karsi “dual containment” (=ikili kusatma) stratejisi izledi. Baskan Clinton’in Ortadogu isleri danismani Siyonist Martin Indyk tarafindan 1994’de kamuoyuna açiklanan ikili kusatma  stratejisi, Körfezin, yani petrolün ve Israil’in “güvenligi”nin yanisira Filistin-Israil “baris süreci”nin selameti açisindan tehlike sayilan Iran ve Irak’in sözümona askeri ihtiraslarinin denetim altina alinmasini hedefliyordu. 8 Temmuz 1996’ya geldigimizde ise, neo-con ya da yeni muhafazakar adi verilen neo-fasist kligin en öndegelen isimlerinden bazilarinin dönemin Israil Basbakani Binyamin Netanyahu’ya sunulmak üzere bir rapor yayimladigini görürüz. “A Clean Break: A New Strategy for Securing the Realm” (“Net Bir Kopus: Ülkeyi Güvence Altina Almak Için Yeni Bir Strateji”) adli rapor, Siyonist burjuvazinin “toprak karsiligi baris” geleneksel formülünü bir yana birakmasi ve daha saldirgan bir politika izlemesi gerektigini ileri sürüyordu. Bu rapor, Güney Lübnan’in, BM kararlariyla da mahkum edilmis olan Israil tarafindan isgaline karsi Hizbullah’in önderlik ettigi Lübnan halkinin direnisini “Lübnan’daki saldirganlik” olarak niteliyor ve Bush kliginin isbasina gelmesinden yillar önce Suriye’nin zayif düsürülmesini ve Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesini su sözlerle ögütlüyordu:
“… Suriye Israil’e Lübnan topraklarinda meydan okumaktadir. Amerika’nin da sempati duyacagi etkili bir yaklasim, Israil’in, Lübnan’daki saldirganligin asil sorumlulari olan Hizbullah, Suriye ve Iran’la hesaplasarak kuzey sinirlari boyunca stratejik inisiyatifi ele geçirmesi olacaktir. Bu,
“…Suriye’nin davranisina aynen yanit vererek Suriye topraklarinin Lübnan’dan hareket eden Israil güdümündeki kuvvetlerin saldirilarindan bagisik olmadigini göstermeyi,
“Lübnan’daki Suriye askeri hedeflerine vuruslar yapmayi ve bunun yeterli olmadigi durumda Suriye’nin kendi içindeki seçilmis hedeflere vuruslar yapmayi içermelidir…
“Israil; Türkiye ve Ürdün’le isbirligi içinde Suriye’yi zayiflatmak, kusatmak ve geri püskürtmek suretiyle içinde bulundugu stratejik ortami biçimlendirebilir. Bu çaba, Suriye’nin bölgesel ihtiraslarini bosa çikarmanin bir araci olarak Irak’ta –baslibasina önemli bir Israil hedefi olan- Saddam Hüseyin’i iktidardan düsürme üzerinde yogunlasmalidir.”
Aslina bakilacak olursa, Siyonistlerin daha fazla Filistin topragi çalma, komsu Arap ülkelerini istikrarsizlastirma ve onlar aleyhine genisleme yolundaki planlari, ABD emperyalistlerinin “Soguk Savas” sonrasi döneme iliskin stratejileriyle esas itibariyle uyusuyordu. Kuskusuz ABD’nin bu döneme iliskin stratejisi de, onun ötedenberi ve özellikle Ikinci Dünya Savasindan bu yana izledigi dünya egemenligi stratejisinin, revizyonist Sovyet imparatorlugunun çöküsünden sonraki kosullara uyarlanmis bir versiyonundan baska bir sey degildi. Bu stratejinin temel taslari, basinda Savunma Bakan Yardimcisi Paul Wolfowitz’in bulundugu bir ekip tarafindan 1992 yili baslarinda hazirlanan “Savunma Planlama Rehberi” adli belgede ortaya konmustu. Zamaninda da kabul görmesine ragmen esas olarak 11 Eylül 2001 sonrasinda daha tutarli bir biçimde yasama geçirilen ve ABD’nin gerektiginde diger büyük devletlerin onayini almadan kendi çikarlarini korumak için tekyanli ve atak bir politika gütmesini, Kuzey Kore, Irak ve Iran gibi ülkelerin kitle imha silahlari ve nükleer silahlar elde etmelerini önlemek için askeri güç kullanmasini öngören bu belgede ABD’nin hedefleri anlatilirken söyle deniyordu :
“ABD, tek süper devlet olma konumunu garanti altina almali, bunun için de kendine rakip olabilecek kuvvette tek bir devletin ortaya çikmasina ya da birkaç ülkeden olusan bir baglasmanin kurulmasina izin vermemelidir. Bu amaçla ABD, potansiyel rakiplerini dünyada önemli roller üstlenmekten vazgeçirmeli ve ileri sanayi ülkelerinin çikarlarini yeterince gözeterek, onlari Washington’un süper güç konumuna karsi çikma girisimlerinden caydirmalidir… ABD, hiç bir devletin veya baglasmanin karsi koyamayacagi düzey ve yetenekte bir askeri gücü muhafaza etmelidir…”
Kötü ünlü Amerikali stratejist Zbigniev Brzezinski’nin 1997’de kaleme aldigi “Bir Avrasya Jeostratejisi” adli belgede dile getirdigi görüsler Paul Wolfowitz’inkinden pek de farkli degildi. Bu yazida su satirlari okuruz:
“Avrasya, dünya nüfusunun yüzde 75’ine, dünya brüt ulusal gelirinin yüzde 60’ina ve dünya enerji kaynaklarinin yüzde 75’ine sahip. Toplu olarak ele alindiginda Avrasya’nin potansiyel gücü, ABD’nin gücünü bile gölgede birakacak düzeydedir… Avrasya dünyanin eksenini olusturan bir süper kitadir. Avrasya’ya egemen olacak olan bir güç, dünyanin ekonomik olarak en üretken iki bölgesi olan Bati Avrupa ve Dogu Asya üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olacaktir. Haritaya bir göz atmak, Avrasya’ya egemen olan bir ülkenin Ortadogu ile Afrika’yi kontrolü altina alacaginin asagi yukari kesin oldugunu göstermeye yeter… Avrasya kara parçasindaki güç dagiliminin durumu, ABD’nin küresel üstünlügü ve tarihsel mirasi bakimindan belirleyici bir önem tasiyacaktir…
“Istikrarsiz bir Avrasya’da ivedi görevimiz, hiçbir devlet ya da devletler baglasmasinin ABD’ni oradan söküp atma ya da hatta onun belirleyici rolünü azaltma yetenegi kazanmamasini güvence altina almaktir.” (A Geostrategy for Eurasia, Foreign Affairs, 76:5, Eylül/Ekim 1997)
Tabii bu arada, 1997’de kurulan ve üyeleri arasinda Dick Cheney, Donald Rumsfeld, Paul Wolfowitz, Richard Perle, Elliot Abrams, Lewis Libby, John Bolton ve William Kristol gibi taninmis ve G. W. Bush yönetimi döneminde önemli yerlere gelmis olan kisilerin bulundugu PNAC (=Yeni Amerikan Yüzyili Projesi) adli düsünce üretim merkezini ve onun Eylül 2000’de yayimladigi “Amerika’nin Savunmasini Yeniden Insa Etme” adli rapordan söz etmemek olmaz. Bazilarinin hakli olarak Hitler’in Mein Kampf adli yapitina benzettigi bu rapor ve onun yazarlari, Wolfowitz ve ekibinin ve Brzezinski’nin görüslerini paylasiyor, yani Sovyetler Birligi’nin çöküsünün ardindan tek süper devlet olarak kalan ABD’nin su anki üstünlügünden yararlanarak kara, deniz, hava, uzay ve siber uzayda tam bir egemenlik kurmasi, askeri harcamalarini hizla arttirmasi, silahli kuvvetlerini ayni anda birden fazla büyük-ölçekli savas sürdürecek biçimde hazirlamasi, uluslararasi hukuk ve anlasmalari önemsememesi, Irak, Iran ve Kuzey Kore gibi rejimleri etkisizlestirmesi, Saddam Hüseyin rejimini devirerek Ortadogu petrolleri üzerindeki denetimini güçlendirmesi, Ortadogu ve Dogu Asya’da bir dizi yeni askeri üs kurmasi vb. gerektigini savunuyorlardi.
11 Eylül sonrasi olusan, daha dogrusu bu eylemle olusturulan siyasal atmosfer, ABD ve Israil’in saldirgan ve yayilmaci planlarini daha pervasiz bir biçimde yasama geçirmelerine yardimci olacak ve onlarin istahlarini daha da kabartacakti. Örnegin, ABD’nin Afganistan’i isgal etmesinden kisa bir süre sonra, 4 Ocak 2002’de The Jerusalem Post‘ta yayimlanan bir yazisinda, Israil eski basbakani Binyamin Netanyahu söyle diyordu:
“Amerikan gücünün Afganistan’da Taliban rejimini devirmesi üzerine El Kaide sebekesi çöktü. Simdi ABD diger terör rejimlerine –Iran, Irak, Arafat diktatörlügü, Suriye ve diger bazilari- karsi da ayni biçimde harekete geçmelidir.”
Bundan yaklasik bir ay sonra, yani 5 Subat 2002’de Londra’da yayimlanan The Times, Israil Basbakani Ariel Saron’un “Iran’in dünya terörünün merkezi” oldugunu ve “Irak’taki çatisma sona erer ermez onun, (yani Saron’un- G. A.) Iran’in ‘isi bitirilmesi gerekenler’ listesinin basina konmasi için çaba harcayacagini… onun, Iran’in ‘dünyadaki bütün terörün ardindaki güç’ oldugunu ve Israil için dogrudan bir tehdit olusturdugunu” belirttigini yazacakti.
 
Israil’in Yeni Ataginin Uluslararasi Baglami
25 Haziran’da Filistin direnisinin gerçeklestirdigi gözüpek bir baskinla iki Israil askerini öldürmesi ve birini kaçirmasi, 12 Temmuz’da Hizbullah’in Lübnan sinirini geçen Israil ordusunun bir devriyesine karsi giristigi eylemde sekiz askeri öldürmesi, yirmibirini yaralamasi ve ikisini kaçirmasi, sadece küstah Siyonist isgalcinin sahte gururuna bir darbe indirmekle ve varolan olaganüstü güç dengesizligine meydan okuyan Filistin ve Lübnan halklarinin boyunegmezliginin altini çizmekle kalmadi; rehin alinan bir kaç askerini kurtarma gerekçesiyle Gazze’yi ve Lübnan’i yerle bir eden Israil’in katil ve saldirgan yüzünün bir kez daha gözler önüne serilmesine vesile oldu. Dikkatlerinin önemli bir bölümünü Filistin ve Lübnan halklarini teslim alma yolundaki beyhude planlari üzerinde yogunlastirmis bulunan ve aylardir Filistin ve Lübnan direnisine saldirmak için hazirlandiklari bilinen Siyonistler, bu mesru askeri eylemleri bahane ederek, Gazze basta gelmek üzere Filistin’e ve Güney Lübnan basta gelmek üzere Lübnan’a karsi Nazi Almanyasi’nin ve Japon militaristlerinin kollektif misilleme ve cezalandirma metotlarini animsatan vahsi ve barbarca bir saldiri baslattilar. Burada Israil’in -güdümlü tekelci burjuva medyasinin uyguladigi dolayli sansür ve dezenformasyona ragmen vermek zorunda kaldigi ve- uluslararasi hukuk ve anlasmalar çerçevesinde savas suçu kategorisine giren igrenç eylemlerinin ve Telaviv’in bu savas suçlarini islemesine suç ortakligi eden ABD ve Bati Avrupa emperyalistlerinin mide bulandirici çifte standartlarinin sergilenmesine girmeyecegim. Bu yazi çerçevesinde asil, Siyonist saldirganlarin ve onlarin Amerikali ve Bati Avrupali destekçilerinin, savasi Suriye ve Iran’i da içine alacak biçimde genisletme ve tüm bölgeye yayma yolundaki çabalarinin tasidigi son derece büyük potansiyel tehlike üzerinde duracagim.
ABD tekelci burjuvazisinin, basta “yeni-muhafazakarlar” tarafindan temsil edilen kanadinin ve Israil’in özellikle son birkaç yildir “terörü destekledigi”, “Israil’in varolma hakkini kabul etmedigi” ve “nükleer silahlar edinmek istedigi” gerekçesiyle öncelikle Iran’daki gerici rejimi degistirmek, bu olanakli olmazsa onu parçalayarak Iran’in özellikle petrol ve dogal gaz kaynaklarinin bulundugu güney bölgesi üzerinde egemenlik kurmak için açikça faaliyet yürüttügü ve bu amaçla Tahran’i, taktiksel nükleer silahlarin da kullanilacagi bir savasla tehdit ettigi ve böylesi bir savas için çok ciddi bir hazirlik yaptigi biliniyor. Örnegin, Ocak 2005’de MSNBC’ye verdigi bir mülakatta Tahran’a aba altindan sopa gösteren ABD Baskan Yardimcisi Dick Cheney, Israil’in Iran’in nükleer tesislerini bombalayacagina iliskin söylentiler konusunda sunlari söylüyordu:
“Kaygilardan biri Israil’in bu isi kimseye danismadan yapmasi… Iran’in, Israil’i yoketmeyi amaçladigina iliskin deklare edilmis bir politikasi oldugu dikkate alindiginda, Israilli’ler daha önce eyleme geçmeye karar verebilir ve ortaya çikacak diplomatik karisikligin temizlenmesini de diger ülkelere birakabilirler.”
ABD Devlet Baskani G. W. Bush ise, 6 Ekim 2005’de yaptigi “Teröre Karsi savas” baslikli konusmasinda söyle diyordu:
“Üçüncüsü, biz yasadisi rejimlerin radikal gruplara destek ve siginma olanagi saglamalarina izin vermemekte kararliyiz. Suriye ve Iran gibi sponsor devletlerin teröristlerle isbirligi tarihi uzundur ve onlarin, terör kurbanlarindan sabir bekleme haklari yoktur. ABD, her ikisi de cinayettten ayni ölçüde suçlu olduklari için, terör eylemlerini yapanlarla onlari destekleyen ve koruyanlar arasinda hiçbir ayrim yapmaz.”
Öte yandan Siyonist sefler, nükleer programinin düzeyini ve potansiyel tehdidini ölçüsüzce abarttiklari Iran’a karsi topyekun bir saldiri için zamanin daralmakta oldugu yolunda bir dizi uyarida bulunmus ve Afganistan ve Irak’ta sikisik durumda bulunan ve üçüncü bir savas cephesi açmakta duraksayan Amerikan neo-fasistlerinin harekete geçmemesi halinde, kendilerinin tekyanli olarak Iran’a saldiracaklarini yeniden ve yeniden dile getirmislerdi.
Örnegin, 30 Eylül 2005’de Washington Times’da yayimlanan bir habere göre, o günlerde ABD’ni ziyaret eden Knesset heyetinde yer alan üç Israilli kidemli milletvekili, ABD’ni gerekirse zor kullanarak, bir kaç yil içinde nükleer silah yapabilecegini ileri sürdükleri Iran’in nükleer programini durdurmaya çagirmis ve Iran’i yaptirim ve izolasyon önlem gibi önlemlerle durdurmanin olanakli olmadigini söyledikten sonra, gerekirse Israil’in bu ülkeye karsi tek yanli bir saldiriya girisebilecegi uyarisinda bulunmuslardi.
Israil devletinin gayriresmi sözcülerinden biri sayilabilecek olan Jonathan Ariel ise, 24 Haziran 2006’da Israel News Agency’de yayimlanan bir yazisinda benzer bir tehdit savuruyordu.
“Her ne kadar Israil, serseri Islami rejimi uluslararasi bir sorun olarak algilamaktan yana olsa da, dünyanin Iran konusunda yalpalamamasini güvence altina almanin en iyi yollarindan biri, bizim gerektiginde, önleyici bir nükleer vurus da içinde olmak üzere sag kalmamiz için gereken her seyi yapacagimizin anlasilmasini saglamaktir…” Geçmiste irkçi Güney Afrika rejimine danismanlik yapmis olan, halihazirda çok sayida öndegelen Israil gazetesinde yönetici, editör vb. görevlerinde bulunan ve makaleleri pek çok ABD ve Bati Avrupa gazetesinde yayimlanmakta olan Ariel, Rusya ve Çin’in Iran’a karsi Bati ile isbirligi yapacagi konusunda hüküm süren belirsizlige ve kuskuya ragmen, Israil’in geri planda kalmasi gerektigini ileri sürenleri elestiriyor ve sözlerini söyle sürdürüyordu:
“Dünya Israil’in, Holokostu yadsiyan ve kendisinin yokedilmesini isteyen bir rejimin nükleer bombaya sahip olmasina izin veremeyecegini çok net bir biçimde anlamalidir…
 
“Bu mesaji karsi tarafa iletmenin en iyi yolu Israil’in, nükleer bombaya sahip bir Iran’la yüzyüze gelme ya da bu olasiligin gerçeklesmesini önleyici bir nükleer vurus yaparak onu engelleme seçenekleriyle karsi karsiya kaldiginda, ikincisini tercih edeceginin kesin bir dille anlatilmasidir.”
Yukarda aktardigim siyasal-tarihsel arkaplan ve içinde bulundugumuz uluslararasi konjonktür gözönüne alindiginda, Israil’in “Yaz Yagmurlari” ve “Adil Karsilik” operasyonlarinin amaçlarinin, sadece Filistin ve Lübnan halklarini terörize etmek ve bu ülkelerdeki direnis örgütlerine darbe indirmek ve onlarin savasim iradesini kirmakla sinirli olmadigini söyleyebiliriz. Olgular, Filistin ve Lübnan halklarina saldirmanin ötesinde, Iran ve Suriye’deki rejimlerin savas ve iç karisikliklar çikarilmasi yoluyla devrilmesini kuran Siyonist burjuvazinin, ABD yönetimindeki ve Pentagon’daki ortaklariyla birlikte Ortadogu ve Orta Asya’daki jeopolitik dengeleri zorladigi ve bir dünya savasinin bas kiskirticisi konumunda oldugu tezini bir kez daha dogrulamaktadir.

Peki, Siyonist rejime karsi oldugunu ve onun için –abartildigi ölçüde olmasa da- bir tehdit olusturdugunu kabul edebilecegimiz Iran’a ve daha da zayif konumda bulunan Suriye’ye karsi yükseltilen ve Bush kligi ve –daha ihtiyatli bir biçimde de olsa- bir dizi Bati Avrupa ülkesi tarafindan desteklenen bu savas çagrilarinin içinde bulundugumuz momentte yeniden yogunlastirilmasinin bir anlami var mi? Sanirim evet.
Sözkonusu jeografideki konjonktürel gelismeler, kapitalizmin esitsiz gelisme yasasi uyarinca dünya emperyalizmi içindeki güç dengesinin, yavas yavas da olsa dünya isçi sinifi ve halklarinin bas düsmani konumundaki ABD-Israil-Britanya ekseninin aleyhine gelismekte oldugunu göstermektedir. Son bunalimda arkasinda ABD ve Bati Avrupa’nin asagi yukari kayitsiz kosulsuz destegini bulan Siyonist barbarligin yarattigi yikim ve emperyalist-Siyonist psikolojik savasin dayattigi aldatici görünüm bu dogrultudaki gelismeleri gözlerden gizlememelidir. Buna iliskin olgulari söyle siralayabiliriz:
1-Irak’taki direnis bastirilamamistir ve ABD ve ortaklari ve usaklarinin olanca cinayet ve katliamlarina, bir Sii-Sünni iç savasi baslatma yolundaki komplolari ve provokasyon eylemlerine ve burjuva sinifsal nitelikli Irak direnis örgütlerinin birlesik bir anti-emperyalist cephe olusturmalarini engelleyen sektarizmine, dargörüslülügüne ve önemli taktiksel hatalarina ragmen güçlenmeye devam etmektedir.
2-Canlanmakta olan Afgan direnisi, bu ülkeye daha fazla silah, askeri helikopter ve isgalci askeri birlik gönderilmesi yolunda canhiras çagrilara yol açiyor. Afganistan’in güney bölgelerinin Taliban’in eline geçmesi ve direnisin ülkenin batisina ve kuzeyine de yayilma belirtileri göstermesi, isgalci güçleri Haziran ayinda, Taliban rejiminin devrilmesinden bu yana giristikleri en büyük askeri operasyonu (Operation Mountain Thrust) gerçeklestirmeye zorladi. Afganistan’daki isgal kuvvetlerinin basinda bulunan Amerikali Korgeneral Karl W. Eikenberry “durumun kötülestigini” geçenlerde söyle itiraf edecekti:
“Kentlerde durum fena sayilmaz; ama kentlerin disina çiktiginizda her yerde onlari (direnisçiler- G. A.) görüyorsunuz ve halk onlari desteklemek zorunda. Baska seçenekleri yok.”
3-Somali’de, Seriat Mahkemeleri Birligi adli Islami renkli direnis hareketi Nisan-Haziran 2006 döneminde gerçeklestirdigi saldirida ABD’nin destekledigi savas agalari baglasmasina agir darbeler indirdi. Örgütün, ABD’ni ‘dünyanin en terörist devleti’ olarak nitelendiren lideri Seyh Serif Ahmet, “Somali’ye karismalari halinde Amerikali’lara unutamayacaklari bir ders veririz ve 1993’teki hezimetlerini tekrarlatiriz” dedi. Animsanacagi üzere ABD güçleri 1992 sonunda bu ülkeye girmis, ama Somali halkinin kahramanca direnisi nedeniyle ve özellikle 1993’de yasanan çatismalarin ardindan 1994 baslarinda oradan kaçmak zorunda kalmislardi. Geçtigimiz haftalarda meydana gelen siddetli çatismalarda, para ve silah vererek destekledikleri savas agalarinin, Seriat Mahkemeleri Birligi tarafindan büyük ölçüde etkisizlestirilmesi üzerine, bu taktiksel yenilgilerini basina yansitmamaya özen gösteren ABD emperyalistleri simdiden bir “Somali sendromu” yasamaya basladilar bile.
4- Filistin halki Ocak 2006’da yapilan seçimlerde oylarini, basini Mahmut Abbas’in çektigi kokusmus ve teslimiyetçi Fatah kligi yerine, Filistin halkinin direnis ruhunu belli ölçülerde yansitan HAMAS’a verdi. Siyonistler, onyillardir sürdürdükleri cinayetlere, katliamlara, ambargo ve kusatmaya ve her türden baski ve teröre boyun egmeyen bu halkin iradesini kiramadiklarini bir kez daha gördüler. Ve daha da görmeye devam edecekler.
5- Suriye askerlerinin Nisan 2005’de Lübnan’dan çekilmesinin ardindan Bati-yanlisi olarak nitelebilecek bir hükümetin kurulmasina ragmen, bu ülkedeki siyasal güç dengesinde köklü bir degisiklik meydana gelmedi. Aslinda örgüt üyesi ülkelerin içislerine karisma yetkisi bulunmayan BM “Güvenlik” Konseyi’nin 2 Eylül 2004’te aldigi ve “Tüm yabanci güçlerin” Lübnan’dan çekilmesini ve “tüm milis örgütlerinin dagitilmasini ve silahsizlandirilmasini” öngören 1559 sayili kararina karsi çikan Hizbullah, tutsak degisimi de içinde olmak üzere hakli talepleri karsilanmadigi sürece silahsizlanmayi kesin bir biçimde reddetti. (1) ABD ve Israil’in baskisiyla alinan bu kararin asil amaci Lübnan’da yeniden bir iç savas çikarmak ve bu ülkede Bati-yanlisi ve Israil-kuklasi bir devlet olusturmakti. (2) Bu senaryolarin gerçeklesmemis ve Siyonistlerin avuçlarini yalamis olmalarinin, Lübnan’a karsi giristikleri son vahsi saldirida önemli bir rolü oldugu tartisma götürmez.
6- ABD ile Ingiltere, Fransa ve Almanya’nin olusturdugu AB Üçlüsü’nün tehdit ve santajlarina ragmen Iran, uluslararasi anlasmalarca güvence altina alinmis olan nükleer arastirma ve uranyum zenginlestirme çalismalarini sürdürme hakkini kullanmaktan caymadigi gibi, ABD ve Israil’e karsi görece uzlasmaz tutumunu da sürdürmektedir. Molla rejiminin Amerikan neo-fasistleriyle bir uzlasmaya yanasmasi teorik olarak pekala olanaklidir; ancak gerek ABD’nin 1979 “Islam devrimi”nden bu yana izledigi politika ve gerekse özellikle Israil’in Iran-karsiti stratejisi görünür gelecekte böyle bir uzlasmanin yasama geçirilmesini hemen hemen olanaksiz kiliyor.
7- ABD-Rusya ve ABD-Çin iliskilerinin daha fazla gerilmesine bagli olarak, çekirdeginde Rusya ile Çin’in bulundugu ve Tacikistan, Kazakistan, Özbekistan ve Kirgizistan’in üye ve Iran, Pakistan, Hindistan ve Mogolistan’in da gözlemci üye statüsüne sahip oldugu SCO (=Sangay Isbirligi Örgütü) giderek daha aktif hale gelmekte ve Asya’da ABD ve baglasiklarina karsi olusturulmus bir alternatif blok görünümü vermeye baslamaktadir. SCO’nün, 8 Temmuz 2005’de yaptigi toplantida ABD’nin, Özbekistan ve Kirgizistan’da 11 Eylül 2001 olaylarinin ardindan yerlestigi üslerden çekilmek için bir tarih saptamasi gerektigini bildirmesi, olaylarin gelisme yönünü göstermesi bakimindan ilginçtir. ABD ve baglasiklarinin Afganistan ve Irak’ta yenilgiye dogru ilerlemeleri, SCO’nü daha da güçlendirebilir ve ilerde ona bir Asya NATO’su islevi kazandirabilir.  
8- Ekonomisi yilda ortalama yüzde 8-10 oraninda büyüyen ve dolayisiyla enerji talebi katlanarak büyüyen Çin’in; Angola, Sudan ve hatta Nijerya gibi petrol kaynaklarina sahip Afrika ülkeleriyle enerji alaninda bir dizi anlasma yapmasi, Latin Amerika ülkeleriyle ekonomik iliskilerini gelistirmesi, silahli kuvvetlerini hizla modernlestirmeye girismesi vb., zaten Taiwan, Japonya ve Kuzey Kore konularinda büyük ölçüde farkli konumlara sahip olan Çin ile ABD ile arasindaki çelismeleri daha da keskinlestiriyor. (4) Öte yandan Rusya’nin, petrol ve dogal gaz fiyatlarinda meydana gelen sürekli yükselisin de yardimiyla Yeltsin döneminin durgunluk ve çöküsünden önemli ölçüde siyrilmis olmasi, Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetlerinde, Ukrayna ve Kafkasya’da ABD ile giderek daha fazla sürtüsmesi ve Ortadogu’ya daha fazla “ilgi göstermeye” baslamasi, Avrasya’nin iki büyük ülkesiyle ABD arasindaki çelismelerin giderek keskinleseceginin az-çok kesin verileri olarak görülebilirler ve görülmelidirler.
9. Latin Amerika’da kitlelerin genel olarak sola kaymakta olmasi, Kolombiya’daki devrimci gerilla hareketlerinin ABD usagi rejimin tehdit, santaj ve satinalma girisimlerine karsi durmalari, Küba, Venezuella ve Bolivya gibi ülkelerdeki ulusal burjuva rejimlerin ABD’nin baskisina boyun egmemeleri ve bu kitada dogal kaynaklarin ulusallastirilmasi egiliminin yayginlasmasi, Çin ve Rusya ile bazi Latin Amerika ülkeleri arasinda ekonomik ve askeri iliskilerin gelismekte olmasi vb., Washington’un kendi arka bahçesi saydigi bu bölgedeki nüfuzunu yavas yavas da olsa yitirmeye basladigini göstermektedir.
10- Iran’a yönelik ABD baskisinin, Ortadogu ve Orta Asya enerji kaynaklarina egemen olma ve dolayisiyla kendi nüfuz alanlarina girme çabasi anlamina geldiginin bilincinde olan Rusya ile Çin ise, söylem düzeyindeki ödünlere ragmen Iran’in köseye sikistirilmasi politikasini desteklemiyorlar. “Hedef Ülke Iran” baslikli yazimda belirtmis oldugum gibi,
“Iran ile ABD/ Israil arasindaki çekisme, çok daha kapsamli bir anlam tasimaktadir. Irak’i isgal eden ve onun enerji kaynaklarini gasbeden ve arkasina AB emperyalistlerinin sallantili destegini almis olan ABD, Iran’i da bir biçimde teslim almak suretiyle tüm Hazar bölgesinin enerji kaynaklarini kendi tekeline almayi ve böylelikle yükselmekte olan Çin’e ve kendini toparlamakta olan Rusya’ya karsi büyük bir avantaj saglamayi hesaplamaktadir… Ama, ön cephesinde Iran’in bulundugu siyasal-askeri gerginligin gerisinde, ayni zamanda büyük devletler arasinda süregelen kiyasiya emperyalist egemenlik kavgasi, en büyük ödül olan Avrasya’ya kimin egemen olacagi tartismasi yatmaktadir. Iran’in ABD-Israil-Britanya saldirganligina karsi kendi bagimsizligini savunmasi kavgasi, bir yerde ABD-Britanya-Israil ser ekseninin, Rusya ve Çin’in yükselisini engelleme ve Avrasya üzerinde kendi egemenliklerini genisletme/ pekistirme kavgasiyla içiçe geçmektedir.” (5)
11- Dünya emperyalizminin basini çeken ABD, kapitalizmin esitsiz ekonomik ve siyasal gelismesi yasasi uyarinca güç yitirmeye devam ediyor. Bunun belirtileri arasinda; dolarin avro ve diger öndegelen paralar karsisinda deger yitirmeye devam etmesini, ABD’nin devsel boyutlardaki dis ticaret ve bütçe açiklarinin büyümekte olmasini, ABD isletmelerinin giderek hizlanan bir tempoyla baska ülkelerin kapitalistleri tarafindan satin alinmasini, istihdam rakamlarinin nüfus artisinin gerisinde kalmasini sayabiliriz. ABD askeri birliklerinin 2001’den bu yana dünyanin daha genis bölgelerine konuslanmasinin, Afganistan ve Irak savaslarinin ve toplumun ve ekonominin sirtina yapismis bir parazit olan askeri-endüstriyel kompleksin toplam maliyetinin korkunç boyutlara varmasi, bu gerileme ve çöküs sürecini hizlandirmaktadir ve daha da hizlandiracaktir.
12- ABD’nin, resmi rakamlarin çok üzerinde olan savas alani kayiplari ve görünür gelecekte ne Afganistan’daki ne de Irak’taki savasin sona erecegine iliskin herhangi bir verinin olmamasi, askeri bütçenin önüne geçilmez bir tempoyla genislemesinin ve Bush kliginin büyük patronlari kollayan ekonomi politikasinin dogrudan dogruya Amerikan isçilerine ve emekçilerine yansimasi, yoksullarla zenginler arasindaki gelir esitsizliginin Bush kliginin iktidari döneminde hizla artmakta olmasi; ABD isçi sinifi ve halkinin yeni askeri maceralara giderek daha soguk bakmasina yol açmakta ve Bush yönetiminin kamuoyu desteginin hizla düsmesine, egemen sinif içindeki güç dengelerinin degismesine ve neo-fasist kligin etkisinin azalmasina yol açmaktadir.
Bu kosullarda, Siyonist generaller ve politikacilar ellerini çabuk tutmalari gerektigini, ABD’nin askeri ve siyasal üstünlügü sona ermeden Filistin’e tamamen egemen olma, Lübnan ve Suriye’yi istikrarsizlastirma, bölme ya da iç savasa sürükleme ve Iran’i su ya da bu biçimde etkisiz hale getirme ya da en azindan büyük ölçüde zayiflatma gibi stratejik amaçlarina mutlaka varmak istiyorlar. Onlarin bu yaklasimi, basta “yeni-muhafazakar” olarak anilan neo-fasist fraksiyonu gelmek üzere ABD tekelci burjuvazisi tarafindan bütünüyle paylasiliyor. HAMAS’in ve özellikle Hizbullah’in direnisi ve eylemlerinden ötürü kismen Suriye’yi ve esas olarak Iran’i suçlama yöneliminin ve “uluslararasi toplum”un bu ülkeleri hedef almasi gerektigi konusundaki sonu gelmeyen çigliklarin arkasinda yatan iste budur.
Ama, yukarda sundugum sinirli verilerden de anlasilabilecegi gibi, basta Rusya ile Çin gelmek üzere bir dizi güç, ABD-Israil-Britanya blokunun Avrasya üzerindeki egemenligini kurmayi ve pekistirmeyi amaçlayan böylesi bir hamleye açikça olmasa da dolayli, ikiyüzlü bir biçimde ve yer yer yalpalayarak da olsa karsi çikmaktadirlar ve çikacaklardir; onlar, -hakli olarak- bu hamleyi kendilerine yönelik bir atak olarak algiladiklari için ve su ya da bu biçimde –kendi yedek güçleri konumunda bulunan- Iran’in yaninda yer alacaklardir ve almaktadirlar da. Daha da önemlisi, Iran’in kendisine yönelik bir Israil ve/ ya da ABD saldirisina Israil’e misilleme yapmak, Irak basta gelmek üzere Ortadogu’daki ABD hedeflerine saldirmak, Afgan direnisini desteklemek ya da Hürmüz Bogazindaki petrol trafigini engellemek vb. suretiyle yanit verme olasiliginin çok yüksek olmasidir. Demek oluyor ki ABD’nin, Siyonist burjuvazinin inisiyatifi dogrultusunda hareket ederek Iran’a karsi topyekun bir savasa girismesi durumunda, çatismalar denetimden çikarak hizla tirmanabilecek ve insanlik, nükleer silahlara ve diger kitle imha silahlarina sahip ABD, Britanya, Rusya, Çin ve hatta Hindistan, Pakistan ve Israil gibi ülkelerin taraf olabilecekleri bir Üçüncü Dünya Savasina sürüklenebilecektir. Olaylarin bu dogrultuda gelisip gelismeyecegini simdiden kestirmek zor. Ama bunun çok ciddi bir olasilik oldugu tartisma götürmez.

Siyonist Saldirinin Bazi Olasi Sonuçlari
Siyonistlerin, Filistin ve Lübnan direnisinin Israil askerlerini hedef alan mesru eylemlerine karsi tepkisi; Gazze ve Lübnan’in altyapisinin agir bir biçimde bombalanmasi, sivil yerlesim birimlerinin yerle bir edilmesi ve yüzlerce sivilin katledilmesi biçimini aldi. Baligi öldürmek için havuzu kurutma amaçli ve fasizme özgü böylesi kitlesel misillemeler her dönemde ve her yerde sivil halkin büyük acilar çekmesine ve büyük kayiplar vermesine yol açmistir. Ancak, böylesi saldirilarin sömürgeci ve isgalci güçlerin askeri/ siyasal zaferini güvence altina aldigi hemen hemen hiç görülmemistir. Tersine, tarihsel deneyim (Nazi Almanyasi’nin ve Japon militarizminin Ikinci Dünya Savasi sirasinda, ABD emperyalistlerinin ise Vietnam, Kamboçya ve Laos’ta uyguladiklari kitlesel cezalandirma ve katliam eylemleri vb.) bu metotlarin baski, terör ve isgale karsi savasmakta kararli halklarin iradesini kiramayacagini fazlasiyla göstermistir. Demografik trendlerin de kendi aleyhlerine islediginin ve bir Arap denizi tarafindan kusatilmis olduklarinin bilincinde olan Siyonist generallerin ve politikacilarin bu tarihsel deneyimden habersiz olduklari düsünülemez. Soruna böyle baktigimizda, aslinda Israil’in Filistin ve Lübnan halklarina büyük acilar tattiran vahsetinin, bir stratejik çaresizligin ürünü oldugu ve orta ve uzun erimde kendi yenilgisini hizlandirmaktan baska bir sonuç vermeyecegini rahatlikla söyleyebiliriz. Gazze’ye, Bati Seria’ya ve Lübnan’a atilan her bomba, füze ve top mermisi, sadece Siyonistlere degil, ayni zamanda ABD ve Bati Avrupa emperyalistlerine karsi duyulan mesru nefret ve öfkenin daha da büyümesine, onlarin Islam dünyasindaki usaklarinin tükenmekte olan prestij ve nüfuzlarinin son kirintilarinin da ortadan kalkmasina hizmet edecek, Filistin ve Lübnan halklarini direnis örgütlerine daha fazla yaklastiracak, özel olarak Islam dünyasinda ve genel olarak dünyada bu halklara ve onlarin basindaki direnis örgütlerine duyulan sempati ve destegi arttiracak ve yedeklerini arttirmak suretiyle onlari daha da güçlendirecektir.
Israil’in bu vahsi saldirisinin, -G8 ülkelerinin Rusya’da yaptiklari doruk toplantisinda 16 Temmuz’da yayimladiklari ortak bildirinin ve diger bir dizi açiklamanin da gösterdigi gibi- ABD ve AB emperyalistleri tarafindan açikça desteklenmesi ve neredeyse sahiplenilmesinin, genel olarak dünyada ve özel olarak Islam dünyasinda isçilerin ve diger emekçi kitlelerin, saldirganlara, savas kiskirticilarina karsi tepkisini arttirdiginin alti özenle çizilmelidir. (6) Arap ve dünya halklari, Filistinli ve Lübnanli çocuklarin, kadinlarin vb. Siyonistlerin füzeleri ve bombalari altinda can verirken 13 Temmuz’da BM “Güvenlik” Konseyi’nde Israil’in Gazze’yi isgalini kinayan bir karar tasarisinin ABD’nin BM Elçisi John Bolton tarafindan veto edilmesini, George W. Bush’un ayni gün Alman Basbakani Angela Merkel’le birlikte yaptigi basin toplantisinda “Israil’in kendini savunma hakki oldugunu” ileri sürmesini, ayni toplantida konusan Merkel’in bir yandan bütün taraflara “itidal” çagrisinda bulunurken, bir yandan da gerginligi yumusatmanin öncelikle Israil askerlerini kaçiran Hizbullah’a düstügünü söylemesini ve G. W. Bush’un 14 Temmuz’da Lübnan Basbakani Fuat Sinyora’nin, Lübnan’a yapmakta oldugu saldiriyi durdurmasi için –kendisini “terörist saldirganligin kurbani” olarak tanimlayan- Israil’e sikistirmasi yolundaki çagrisini reddettigini unutmayacaktir. Tabii, 13 ve 20 Temmuz günü yaptigi açiklamalarda, olaylarin esas sorumlusunun Hizbullah oldugunu söyleyen BM’in basindaki Kofi Annan adli kuklanin suçlarini da. (7)
Öte yandan yasananlarin, Arap ve dünya halklarinin; Siyonistler, emperyalist saldirganlar ve savas kiskirticilariyla isbirligi halindeki gerici Arap rejimlerine karsi yillardir birikmekte olan hakli tepkisini daha da arttirdiginin alti da özenle çizilmelidir. Filistin ve Lübnan halklarini hedef alan Nazi-tarzi asagilama, terör ve yikimin bu yogunluguyla bir süre daha devam etmesinin, özellikle Arap dünyasinda daha genis siyasal-toplumsal tepkilere, hatta önümüzdeki yillarda bazi isbirlikçi Arap rejimlerinin yikilmasina yol açmasi kimseyi sasirtmamalidir. Israil’in Filistin ve Lübnan’a karsi giristigi ölçüsüz saldiri, Islam dünyasinin her yerinde isbirlikçi ve Bati-yanlisi kliklerle kitleler arasindaki mesafeyi arttirmakta, Filistin ve Lübnan direnisine olan sempatiyi büyütmekte, ABD ve Bati Avrupa emperyalistlerinin maskelerini daha da indirmektedir. ABD emperyalizminin sadik usaklari Ürdün Krali Abdullah ile Misir Devlet Baskani Mübarek’in yanisira Suudi gericilerinin, ABD Baskani G. W. Bush’un 14 Temmuz’da kendileriyle yaptigi telefon görüsmesinin ardindan Hizbullah’i “Arap çikarlarina hizmet etmeyen bir maceracilikla” suçlamalari, Israil’in barbarca saldirisi karsisinda gerek Arap devletlerinin, gerekse de Arap Birligi’nin ve 57 üyeli Islam Konferansi Örgütü’nün tam bir sessizlik, acz ve ihanet içinde olusu, Arap ve Islam halklarinin gözünden kaçmamistir; (8) iligine degin çürümüs olan ve Israil’in dolayli yedegi konumunda bulunan isbirlikçi Arap burjuvazilerinin bu tarihsel momentte sergiledikleri performansin orta erimde Arap dünyasinda radikal devrimci ve anti-emperyalist hareketlerin gelismesi için zaten yeterince elverisli olan zemini daha da güçlendireceginden kusku duyulamaz. Ancak bu mesru devrimci öfkenin gerçek bir siyasal güce dönüsmesi, Arap dünyasi isçi sinifi ve emekçi yiginlarinin devrimci ve anti-emperyalist ya daha ileri önderlikler etrafinda örgütlenmesine baglidir. Burada, tarihsel deneyimin ve isçi sinifinin bilimsel ögretisi Marksizm-Leninizmin, kapitalist-emperyalist sistemin vurucu gücü fasizmi ve siyasal gericiligi durdurabilecek ve mezarina gömebilecek biricik gücün isçi sinifi ve onun Komünist Partileri oldugunu yeniden ve yeniden gösterdigini, bu deneyimin günümüz açisindan da tümüyle geçerli oldugunu ve geçerli olmaya devam edecegini bir kez daha belirtmem gerekiyor.

Sonuç
ABD’nin Büyük –ya da Genis- Ortadogu denen genis alanda kendi rakipsiz hegemonyasini kurma ve Israil’in “güvenligi”ni saglama amacini tasiyan ve Nazi Almanyasi’na özgü fasist demagoji metotlarinin eslik ettigi emperyalist ataginin kismi basarilar kazandigi söylenebilir. Bu atak; Israil’in, insa ettigi “Güvenlik Duvari” sayesinde daha çok Filistin topragina elkoymasi, Afganistan’daki Taliban ve Irak’taki BAAS rejimlerinin yikilmasi, Suriye askerlerinin Lübnan’dan çekilmesi, bu ülkede ve bu arada Gürcistan ve Ukrayna gibi ülkelerde Bati-yanlisi hükümetlerin isbasina gelmesinin saglanmasi, ABD’nin Afganistan’in yanisira diger bazi Orta Asya ülkelerinde birtakim siyasal ve askeri mevziler elde etmesi gibi sonuçlar verdi. Dünya isçi sinifi ve halklarinin bas düsmani olan ve hammadde kaynaklari, pazarlar ve stratejik bölgeleri yeniden paylasmak amaciyla yeni bir dünya savasini kiskirtmakta olan ABD ile yakin baglasiklari Israil ve Britanya’nin (ve belli ölçülerde Japonya ve Avustralya’nin) stratejik hedefleri, gerek nüfus ve yüzölçümü ve gerekse endüstriyel ve mineral zenginlikler bakimindan belirleyici konumda bulunan Avrasya’ya egemen olmaktir. Ne var ki, ihtiraslari gerçek güçlerinin çok ötesinde olan bu saldirgan emperyalist ülkeler, en azindan simdilik amaçlarina ulasmaktan uzaktirlar.
Herseyden önce, Filistin, Afganistan ve Irak halklarinin kahramanca direnisi ve ardindan yükselmekte olan Rusya ve Çin gibi emperyalist devletlerin ABD ve ortaklarinin inisiyatifini kirma yönünde attiklari adimlar, Latin Amerika’da ve Islam dünyasinda ABD emperyalizminin saldirgan politikalarina karsi gerek isçi sinifi ve emekçiler katinda ve gerekse ulusal burjuvazi katinda artan tepkiler ser eksenini giderek daha büyük ölçüde frenlemektedir. Ne var ki, dünyanin hala kudurgan bir gericilik döneminden geçmekte oldugu ve emperyalist ve Siyonist saldirganlarin önünü kesebilecek ve kapitalist-emperyalist zulüm ve sömürü düzenini yikabilecek biricik güç olan isçi sinifi ve diger sömürülen emekçilerin henüz büyük ölçüde örgütsüz ve tutarli devrimci öncü müfrezelerinden yoksun bulundugu gözardi edilemez. Bu vahim zaafin, çagdas iletisim olanaklarini kullanarak genis kitlelerin kafasini karistirmak ve onlarin anti-fasist, devrimci ve anti-kapitalist tepkilerini köreltmek/ yolundan saptirmak için sistemli bir dezenformasyon faaliyeti sürdüren emperyalist saldirganlarin islerini kolaylastirdigi tartisma götürmez.
Önlerine geçilmedigi takdirde dünyayi nükleer bir holokosta ve yeni tipte bir fasizmin karanligina sürükleyecek olan bu saldirgan emperyalist-Siyonist ser ekseninin ve onun baglasik ve usaklarinin sergilenmesi, yalitilmasi, durdurulmasi ve geri püskürtülmesi ve yenilgiye ugratilmasi, bütün emekçi insanligin önündeki ivedi ve yakici merkezi görevdir. Su ya da bu yolla ya da gerekçeyle bu merkezi görevi bir yana itenler, diger ikincil ya da yerel görevleri öne çikaranlar, daha da kötüsü kendi dar gündemlerini bu güçlerin destegini alarak gerçeklestirmeyi kuranlar, belki de siranin kendilerine gelecegini, saldirganlarin bir süre sonra da kendilerini hedef alacagini göreceklerdir. (9) Böyleleri, bilerek ya da bilmeyerek emperyalist-Siyonist ser ekseninin durdurulmasi ve püskürtülmesini güçlestirmekte ve bir anlamda kendi bindikleri dali kesmektedirler. Onlar, Siyonist ve emperyalist saldirganlarin islevlerini yerine getirdikten sonra ya da artik kendileri için bir yük olusturmaya basladiklarinda, sadece onlara bel baglayan güçleri degil, en sadik ve denenmis usaklarini bile kullanilmis bir kagit parçasi gibi satmakta ve bir yana atmakta zerrece duraksamayacagini anlamalidirlar. ABD ve Bati Avrupa emperyalistlerinin destegiyle isbasina gelen Lübnan’daki Fuat Sinyora hükümetinin durumu, böyleleri için ders olabilir ve olmalidir.
DIPNOTLAR

(1) Israil ile Hizbullah daha önce de tutsak degisimi yapmislardi. Örnegin Subat 2004’de, Almanya’nin arabulucu rolü oynadigi görüsmelerde, bir emekli Israilli albay ile –Israil’in isgal altinda bulundurdugu- Sebaa Çiftlikleri bölgesindeki çatismalarda ölen üç Israil askerinin cenazelerine karsilik 400 dolayinda Arap tutsagin serbest birakilmasi ve Güney Lübnan’daki çatismalarda yasamini yitiren Lübnanli savasçilarin cenazelerinin geri verilmesi saglanmisti.

(2) Bu karar, esas olarak Hizbullah’i hedef almasina ragmen Lübnan’daki Filistin mülteci kamplarini koruyan Filistinli örgütlerin de silahsizlandirilmasini öngörüyordu.
(3) Oysa Siyonistler Lübnan’i 1982’de isgal ettikleri dönemde de, bu ülkede Falanjist Besir Cemayel’i perde arkasindan çevirdikleri manevralarla “devlet baskani” atadiklari bir kukla rejim kurmayi denemisler, ama basarili olamamislardi. Onlar, Besir Cemayel’in 14 Eylül 1982’de bir suikast sonucu öldürülmesinin ardindan 16-17 Eylül 1982’da, Falanjist usaklarinin yardimiyla Sabra ve Satila kamplarindaki katliami tezgahlayacaklardi.
(4) Bu yilin basinda Bush kliginin 2007 mali yili bütçesini Kongre’ye sunmasindan kisa bir süre önce, Pentagon’un Kongre için hazirladigi Quadrennial Defense Review (Dört Yillik Savunma Raporu) açiklandi. Pentagon’un, ABD’nin ekonomik ve siyasal üstünlügünü sürdürebilmek için dünyanin bütün bölgelerinde “teröristlere” ve “asiri ögelere” karsi uzun bir savasa hazir olmasi gerektigini vurgulayan Dört Yillik Savunma Raporu’nda Çin ilk kez açikça, ABD çikarlarina meydan okuma kapasitesine sahip ve caydirilmasi gereken potansiyel bir askeri rakip olarak tanimlandi.

(5) Rus Disisleri Bakani Sergey Lavrov, 12 Temmuz’da Paris’te biraraya gelen ABD, Britanya, Almanya Rusya, Çin ve Fransa disisleri bakanlarinin, uranyum zenginlestirme çalismalarini durdurmayi reddeden Iran’in dosyasini diplomatik ve ekonomik yaptirimlar uygulamak amaciyla BM “Güvenlik” Konseyi’ne gönderme karari almalarinin ardindan Moskova’da bir açiklama yapti. 13 Temmuz’da Interfax haber ajansina yaptigi açiklamada, Rusya ile Iran arasindaki askeri ve nükleer iliskileri savunan ve Iran’a ekonomik yaptirimlar uygulanmasi konusunun sadece bir varsayim oldugunu belirten Lavrov sunlari söyledi:

“Rusya’nin Iran ile askeri-tekniksel isbirligi herhangi bir yaptirima konu olamaz ve bu türden faaliyetlere iliskin uluslararasi normlarla tam bir uyum içinde gerçeklestirilmektedir.”

(6) Agirligini ABD ve Bati Avrupa emperyalistlerinin olusturdugu G8 ülkeleri, Rusya’nin St. Petersburg kentinde gerçeklestirdikleri toplantida yaptiklari açiklamada, saldirinin kurbani olanlari suçlamis ve,
“Bu asiri güçlerin ve onlari destekleyenlerin Ortadogu’yu kaosa sürüklemelerine izin verilemez” demislerdi.

(7) BM Genel Sekreteri Kofi Annan 13 Temmuz’da yaptigi açiklamada, Hizbullah’in Mavi Hatti geçerek gerçeklestirdigi saldiriyi BM “Güvenlik” Konseyi kararlarinin çignenmesi olarak niteledi ve kinadi.

(8) ABD’nin bölgedeki sadik usagi Hüsnü Mübarek, 17 Temmuz günü yaptigi açiklamada söyle demek zorunda kalmisti:
“Israil bu savastan zaferle çikamayacaktir. Savas, Israil’e karsi Arap düsmanligini alevlendirmekten ve çok sayida Israil-karsiti asiri ögenin ortaya çikmasindan baska bir ise yaramayacaktir.”
(9) Haber ajanslari 20 Temmuz’da Siyonistlerin, bundan 60 yil once, o zamanlar Filistin’i kendi denetimleri altinda bulunduran ve kendilerinin Filistin’i kolonize etmelerine büyük ölçüde yardim etmis ve/ ya da göz yummus olan Britanya güçlerinin karargahina yapilan saldiriyi kutlamaya hazirlandiklarini bildirdiler. Aralarinda eski basbakanlardan Binyamin Netanyahu’nun da bulundugu kutlama komitesinin düzenledigi ve iki gün sürecek olan etkinlik sirasinda konusmalarin yapilacagi bir seminerle eyleme katilan bir Yahudi’nin esliginde bir otel turunun gerçeklestirilecegi yolundaki haberin Britanya’nin Israil’deki elçisi de içinde olmak Ingilizlerin tepkisine yol açtigi belirtiliyor. Daha sonra basbakanliga kadar yükselecek olan Menahem Begin’in önderligini yaptigi Irgun adli örgüt 22 Temmuz 1946’da King David Otelini bombalamis, patlamada büyük çogunlugu Ingiliz olmak üzere 92 kisi yasamini yitirmisti.
 

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: