Yatıştırmacılıktan Suçortaklığına: Avrupa Burjuvazisinin Lanetli Geleneği

Yatistirmaciliktan Suçortakligina: Avrupa Burjuvazisinin Lanetli Gelenegi
                             
                                    14-16 Agustos 2006

Giris
Lenin, Mayis-Haziran 1915’de kaleme aldigi “Ikinci Enternasyonal’in Çöküsü” adli makalesinde söyle diyordu:
“Tarihteki tüm bunalimlar, her büyük felaket ve insan yasamindaki her altüst olus gibi savas deneyimi de bazi insanlari soke eder ve çökertir, ama bazilarini da aydinlatir ve çeliklestirir.  Genel olarak ve dünya tarihinin bütününü göz önüne aldigimizda, ikinci türden insanlarin sayisinin ve kuvvetinin… birinci türden insanlarinkinden daha fazla oldugunu görürüz.” (Collected Works, Cilt 21, Moskova, Progress Publishers, 1964, s. 216)

Dünya halklarinin bas düsmani ABD ve yakin baglasiklarinin 11 Eylül 2001’den bu yana daha da tirmandirdiklari askeri saldirganlik ve özellikle de Israil’in ABD’nin kiskirtmasiyla Lübnan’i tüm dünyanin gözleri önünde ve hiçbir insani, ahlaki ve hukuksal norma uymaksizin canli canli katletmesi,  simdi tam da bunu yapiyor.
Israil ordusunun Lübnan’a karsi 12 Temmuz’da baslattigi ve bilinmeyen sayida savasçinin yanisira, önemli bir bölümü çocuk olmak üzere binden fazla insanin ölümüne, binlercesinin yaralanmasina ve sakatlanmasina, tüm ülkenin yerle bir olmasina yol açan saldirinin bu küçük ülkenin insanlari için bir çesit felaket anlamina geldigi söylenebilir. Ama Lenin’in de söyledigi gibi, bu felaket, tüm halklarin oldugu gibi Lübnan halkinin da ruhu ve kisiliginde sakli olan en iyi ögeleri, paylasma, dayanisma, gözüpeklik, zulme baskaldirma, kendini adama gibi en insani degerleri ortaya çikariyor ve büyütüyor. Bunda Lübnan’da, daha önce uzun bir gerilla savas sonunda Mayis 2000’de Siyonist isgalcileri ülkeden kaçmak zorunda birakmis olan kararli bir ulusal direnis örgütünün bulunmasinin son derece önemli bir rolü oldugu tartisma götürmez.

Bunalim; uluslararasi hukuk ve uluslararasi diplomasi denen anlasmalar, konvansiyonlar, görüsmeler, kararlar vb. yigininin bes paralik bir degeri olmadigini, demokrasi, insan haklari, uygarlik gibi kavramlarin ardinda tekelci kapitalizmin sinirsiz kar hirsi, yirticiligi ve vahsetinin yattigini, yalan, zorbalik ve bencillik üzerine kurulmus olan kapitalist uygarligin iligine degin çürümüs oldugunu, kapitalizm kosullarinda orman yasalarinin, yani kaba gücün geçerli oldugunu, emperyalizmin sürekli ve kaçinilmaz olarak militarizm, savas ve terör ürettigini ve insanligin kapitalizmi yikmak ya da nükleer bir holokostla yokolmak disinda üçüncü bir alternatife sahip olmadigini bir kez daha gözler önüne serdi.

Kuskusuz, eskilerin deyisiyle tarih tekerrürden ibaret degildir: Ikinci Dünya Savasi öncesi yillarla su yasadigimiz günler arasinda pek çok farklilik var; ama her iki dönem arasinda önemli benzerliklerin oldugu da gözardi edilemez.
1930’lu yillarda, kapitalist-emperyalist sistemin karsisinda canli bir alternatif, isçilerin ve diger emekçilerin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birligi’nin yanisira güçlü bir dünya komünist ve isçi sinifi hareketi bulunuyordu. Dolayisiyla, 1917 Ekim Devrimini izleyen dönemin tümü boyunca oldugu gibi, 1930’lu yillarda da öndegelen emperyalist devletlerin birinci ve ivedi hedefi, SSCB’ni ve dünya komünist hareketini ezmekti. “Demokratik”, daha dogrusu fasist-olmayan emperyalist devletlerin bu yillarda “tarafsizlik”, “karismazlik” ve “barisi koruma” görüntüsü altinda, yükselmekte olan Nazi Almanyasi’ni, fasist Italya’yi ve militarist Japonya’yi desteklemelerinin, onlari SSCB’ne saldirmasi için yüreklendirmelerinin ve bu amaçla bu ülkelerin savas ve saldiri politikalarini kiskirtmalarinin bas nedeni buydu.

1930’lardan farkli olarak kapitalist-emperyalist sistem bugün kendisini ivedi ve yakin bir devrim tehdidi altinda görmüyor; ancak bu, 1930’larda oldugu gibi bugün de iç çelismeleri keskinlesmis olan sistemin giderek büyüyen ölçülerde savas, terör, militarizm ve gericilik dogurmasina ve yaymasina hiç de engel degil. Basini Amerikan neo-fasistlerinin çektigi emperyalist saldirganlik, bu evrede esas olarak Arap ve Islam halklarini ve Ortadogu’dan Orta Asya’ya kadar uzanan genis bölgedeki Islami direnis hareketlerini ve belirli ölçülerde emperyalist egemenlik alaninin disinda bulunan Suriye, Iran, Kuzey Kore gibi rejimleri hedef almaktadir. Ama, ABD basta gelmek üzere metropol ülkelerde neo-liberal saldirinin yogunlasmasinin ve fasist egilimlerin güçlenmesinin de gösterdigi gibi, isçi sinifi da hedef tahtasina oturtulmustur. Bu da nesnelerin dogasi geregidir. Emperyalist burjuvazinin, baska ve “geri” ülkelerin halklari üzerinde artan terörü, ister istemez, “kendi” proletaryasi ve halklarina daha fazla gericilik, daha fazla militarizm, daha fazla kemer sikma, daha fazla yoksullasma olarak yansiyacaktir.

Halihazirda yasanan emperyalistler arasi çekismenin odaginda, asil saldirgan ABD ve –Britanya, Israil, Japonya, Avustralya gibi- yakin baglasiklariyla, yükselmekte olan Çin ve Rusya gibi emperyalist devletler arasinda pazarlar, hammadde kaynaklari ve stratejik bölgelerin denetimi ugruna yürütülen tipik bir nüfuz kavgasi bulunuyor. Kendi aralarinda gerçek bir birlik olusturamamis bulunan AB emperyalistlerinin bu konjonktürdeki politikasini; kendi ayricaliklarini korumak, yari-sömürge ülkeler halklarinin yagmalanmasindan “payina düseni” güvence altina almak ve özellikle de enerji ve diger hammadde kaynaklarina erisim olanaklarini muhafaza etmek için ABD emperyalizminin etegine tutunmak ve onun kuyrugunda sürüklenmek olarak özetleyebiliriz. Bu, basta Britanya gelmek üzere bazilarinin ABD’ne çok daha yakin durmalarina, ya da Fransa gibi ülkelerin zaman zaman “daha bagimsiz” bir tutum almalarina ragmen böyledir.

Marksist-Leninist teori ve tarihsel deneyimin de göstermis oldugu gibi, henüz “barisçi” metotlarla sürdürülen bu çatisma, “ileri” ülkelerin proletaryasinin anti-kapitalist savasimi ve ezilen halklarin ulusal ve demokratik direnisleri tarafindan durdurulamadigi takdirde, önümüzdeki yillarda bellibasli emperyalist devletler ve bloklar arasinda yeni bir dünya savasi kaçinilmaz olacaktir. ABD emperyalistlerinin kendi konumlarini güçlendirmek için giristikleri atak, basta ABD, Rusya, Çin ve Japonya gelmek üzere bütün emperyalist ülkelerin ve Israil, Hindistan gibi bölgesel aktörlerin hummali bir biçimde silahlanmakta, siyasal gerilimin sürekli olarak artmakta olmasi ve BM’in ve “uluslararasi hukuk”un giderek daha fazla devredisi birakilmasi, bunun en önemli kanitlarini olusturuyor. Emperyalist saldirganlarin yolu, proleter ve halk devrimleriyle kesilmedigi takdirde, bugün Lübnan’da, Filistin’de, Irak’ta, Çeçenistan’da ve Afganistan’da yasanmakta olanlar yarin dünyanin çok genis bölgelerinde yasanacaktir.
Yatistirma Politikasinin Güncel Görünümü
Bugün Avrupa’nin bellibasli emperyalist ülkeleri, Ikinci Dünya Savasi öncesinde güttükleri o lanetli yatistirma politikasini andiran bir yol izliyor; yani öndegelen saldirgan güçlere (ABD-Israil-Britanya ekseni) bazan üstü örtülü ve bazan da açik bir biçimde yardim ederek yeni bir dünya savasini kiskirtiyorlar. (1) Genel kaninin aksine bu politika, “eski Avrupa’nin, yani Fransa ve Almanya’nin, ABD ve ortaklarinin Irak’a saldirisina sözümona karsi durduklari 2003 baslarinda da yürürlükteydi. Örnegin, Avrupa Birligi adina 17 Subat 2003’de yayimlanan bildiri, savas kiskirticisi konumunda bulunan ABD ve Britanya’yi degil, Irak’i hedef aliyor, bu ülkeye, varolmadigi artik bugün kesinlesmis bulunan sözde kitle imha silahlarini yoketme çagrisinda bulunuyor ve bu yalan ve iftira kampanyasinin mimari olan Amerikan neo-fasistlerinin savas ve isgal planlarina moral destek sunuyordu. Bunalimin sorumlulugunu, Irak’in sirtina yikan AB bildirisinde söyle deniyordu:
“Bagdat hiçbir yanilsamaya kapilmamalidir: O, silahsizlanmali ve hemen ve tam bir isbirligi yapmalidir… Uluslararasi toplulugun iradesine karsi çikmaya devam ettigi ve bu son sansi degerlendirmedigi takdirde ortaya çikan sonuçlarin sorumlulugunu sadece Irak rejimi tasiyacaktir.”
2003’ten bu yana geçen süre içinde AB emperyalistlerinin yatistirma politikasi derinleserek devam etti ve giderek hemen hemen açik bir suçortakligi noktasina geldi. Afganistan’daki isgalin yükünün ABD’nden yavas yavas NATO’ya aktarilmasi, eski Sovyet cumhuriyetlerinde gerçeklestirilmesine çalisilan “turuncu devrim”ler, Iran’a ve Suriye’ye karsi güdülen ABD ve AB politikalarinin birbirinden ayirdedilemez hale gelmesi, Ocak 2006’da yapilan Filistin seçimlerinin ardindan kurulan HAMAS önderligindeki Filistin hükümetinin ABD ile AB’nin ortak kusatmasi altina alinmasi ve yasanan son Lübnan bunalimi hemen akla gelen örnekler.
Telaviv’in gayriresmi sözcüsü konumuna sürüklenmis bulunan AB emperyalistlerinin, Siyonist çetenin 28 Haziran’da Gazze’ye ve 12 Temmuz’da Lübnan’a saldirmasini izleyen dönemdeki tutumu, bu yatistirmaci-isbirlikçi politikanin aynen sürdügünü, onlarin esas saldirganlari korumak ve çesitli yollarla desteklemek suretiyle savas rüzgarlarini körüklediklerini gösteriyor. Bir kaç örnek üzerinde duralim.

13 Temmuz’da Bush’un Almanya’yi ziyareti vesilesiyle yapilan ortak basin toplantisinda, Israil’in Gazze ve Lübnan’a saldirisindan HAMAS ve Hizbullah’in sorumlu tutan Alman Sansölyesi Angela Merkel, esas sorunun Filistinli ve Lübnanli militanlarin tutsak aldiklari Israilli askerleri serbest birakmalari ve Israil’e yaptiklari roket saldirilarini durdurmalari oldugunu söyledi. Herhalde, Israil’i yillardir mali, diplomatik ve askeri açilardan destekleyen ve bu terörist çeteyi, Iran’a ve baska ülkelere saldirmasi için en modern nükleer denizaltilarla donatan Alman tekelci burjuvazisinin bu temsilcisine böyle konusmak yarasirdi.
Halihazirdaki Hristyan Demokrat-Sosyal Demokrat koalisyon hükümetinin Alman-Amerikan iliskileri koordinatörü olan sosyal-demokrat Karsten Voigt ise, Israil savas uçaklarinin Beyrut Refik Hariri Uluslararasi Havaalanini bombaladigi 13 Temmuz günü bir Alman radyo istasyonuna yaptigi açiklamada söyle diyordu:
“Her seyden önce bir noktanin altini çizeyim; biz Ortadogu’da daha az degil, daha fazla ABD varligindan yanayiz. ABD olmaksizin orayi sakinlestirmek olanakli olmadigi için bu, ABD’nin normal elestirmenlerinin de kabul ettigi bir husus.” Hitler’in ve ABD emperyalistlerinin izinden giden Alman tekelci burjuvazisinin bu temsilcisinin ya da usaginin, bölgeyi “sakinlestirme”nin ya da daha yaygin terimle pasifikasyon’un orayi cehenneme çevirmek, onbinlerce insanin kanini dökmek anlamina geldigini çok iyi bildiginden kusku duyulamaz.
G8 ülkelerinin –ABD, Kanada, Japonya, Rusya, Fransa, Italya, Almanya, Britanya- Rusya’nin St. Petersburg kentinde yapilan yaptiklari toplantidan çikan 16 Temmuz tarihli açiklamada, saldirgan Israil degil, Israil saldirisinin kurbani olan Filistin ve Lübnan halklari suçlanmakta ve HAMAS ve Hizbullah’in yanisira Suriye ile Iran kastedilerek söyle denmekteydi: “Bu asiri güçlerin ve onlari destekleyenlerin Ortadogu’yu kaosa sürüklemelerine izin verilemez.”
26 Temmuz’da Roma’da yapilan ve Lübnan Basbakani Fuat Sinyora, BM Genel Sekreteri Kofi Annan, AB’nin Disisleri ve Güvenlik Bakani  Javier Solana ile ABD Disisleri Bakani Condoleezza Rice’in yanisira Britanya, Fransa, Ispanya, Almanya, Kanada, Italya, Rusya, Türkiye, Suudi Arabistan, Misir ve Ürdün’den üst düzey diplomatlarin katildigi konferansta Javier Solana, Arap ülkelerinin temsilcileri ve Kofi Annan’in –ikiyüzlü ve göstermelik- ivedi ateskes çagrisi ABD Disisleri Bakani Rice tarafindan reddedildi. Kendi içlerinde tam bir birlik saglamaktan uzak olan AB emperyalistlerinin temsilcileri, ABD’nin ve onun çizgisini savunan Almanya ve Ingiltere’nin, Lübnan halkina karsi yürütülmekte olan savasin genisleyerek sürmesini destekleme anlamina gelen uzlasmaz tutumlari karsisinda boyun egmekten öte gidemediler.
Fransa, Italya ve Ispanya’nin ivedi ateskes çagrisi yapmalarina ragmen AB’nin 1 Agustos’ta yaptigi toplantidan, ABD’ne daha yakin duran Britanya, Almanya, Danimarka, Polonya gibi ülkelerin baskisi sonucunda, suya sabuna dokunmayan ve “iki tarafa da”, yani hem saldirgana, hem de onun kurbanina “sivil nüfusu korumak ve uluslararasi insani yasalari çigneyen eylemlerden kaçinmak için ellerinden gelen her seyi yapma” çagrisi çikti. Üstelik AB emperyalistleri bu açiklamayi, Siyonistlerin 12 Temmuz’dan bu yana Lübnan’da yollari, okullari, hastaneleri, köprüleri, yiyecek depolarini, elektrik santrallerini, fabrikalari, sivil araç konvoylarini, yakit depolarini ve yerlesim yerlerini sistemli ve ayrimsiz bir biçimde bombaladigi, 25 Temmuz’da –Kofi Annan’in ve bölgedeki BM yetkililerinin kendi açiklamalarina göre bilerek ve kasitli bir biçimde- UNIFIL’e (=BM Geçici Lübnan Kuvveti) ait bir gözlem noktasini bombalayarak 4 BM gözlemcisinin ölümüne yol açtigi ve 30 Temmuz’da Kana kasabasinda, yarisindan çogu çocuk 55 sivili katlettigi kosullarda yapiyorlardi.
Tam da burada, son Lübnan bunaliminin basindan bu yana “ivedi ateskes” çagrisi yapmakta olan Fransiz emperyalistlerinin ikiyüzlü politikasina deginmek gerekiyor. Birinci Dünya Savasinda Osmanli Imparatorlugu’nun dagilmasinin ardindan sömürgeci (ya da mandater) güç olarak yerlestigi Suriye ve Lübnan halklarinin kanini fazlasiyla akitmis olan Paris’in ABD ile olan anlasmazliklari, sadece ve sadece bölgedeki nüfuzunun kalintilarini koruma kaygisindan ve süper devleti öfkelendirmeme kaynaklanmaktadir. Animsanacagi üzere 1960’li yillarda Israil’in nükleer silah edinme çalismalarina birinci derecede katki yapmis olan Fransa; Suriye birliklerinin Lübnan’dan çekilmesini ve Hizbullah’in (ve Lübnan’daki Filistinli gruplarin) silahsizlandirilmasini öngören Eylül 2004 tarih ve 1559 sayili “Güvenlik” Konseyi kararinin metnini ABD ile birlikte hazirlamis, Lübnan Basbakani Refik Hariri’nin -büyük olasilikla MOSSAD tarafindan- 14 Subat 2005’te öldürülmesinin ardindan ABD ve Bati-yanlisi gerici Lübnan burjuvazisinin “Sedir Devrimi”ni desteklemis, kötü ünlü 1559 sayili “Güvenlik” Konseyi kararinin uygulanmasi için çaba harcamis ve dolayisiyla Washington ile Telaviv’in Hizbullah’i silahsizlandirmayi ve Suriye ve Iran’i yipratmayi, izole etmeyi ve kötülemeyi amaçlayan kampanyasina katilmisti.
Esas olarak ABD emperyalistlerinin itirazlari nedeniyle, ne BM gözlemcilerinin ölümü, ne de Kana katliamindan ötürü Israil’e karsi göstermelik bir kinama karari bile alamayan BM “Güvenlik” Konseyi, ABD ile Fransa’nin hazirladigi Israil-yanlisi ateskes tasarisini 11 Agustos’ta kabul etmekte pek önemli bir zorlukla karsilasmadi. Bu utanç verici belge, sözünü ettigim emperyalist saldirganlik ve terörizm politikasinin en çiplak göstergelerinden biridir. Simdi tarihe, BM’in manevi iflasinin en önemli verilerinden biri olarak geçeceginden kusku duyulamayacak olan bu ibret belgesine, BM “Güvenlik” Konseyi’nin 1701 sayili kararina göz atalim.
1701 Sayili BM “Güvenlik” Konseyi Karari
Herseyden önce bu karar, daha ilk paragrafinda Lübnan’daki çatismalarin, Hizbullah’in iki Israil askerini rehin aldigi 12 Temmuz’dan itibaren basladigini (2) ve bu çatismalarda iki taraftan yüzlerce kisinin öldügünü ve yaralandigini, sivil altyapinin büyük ölçüde yikima ugradigini ve yüzbinlerce insanin yerlerinden edildigini söylemektedir. Dolayisiyla o, saldirganla onun kurbanini ayni kategoriye yerlestirmekte, hatta gerek bu giris bölümünde ve gerekse diger maddelerinde saldirgani pek de üstü örtülü sayilmayacak bir biçimde korumakta ve ödüllendirmektedir.   
Israil’in,
a) geçmiste Lübnan’i bir çok kez isgal etmis, bombalamis ve özellikle Beyrut’ta ve ülkenin güneyinde çok agir insan kayiplarina ve genis ölçekli maddi kayiplara yol açmis oldugu,
b) Lübnan’in karasularini ve hava sahasini sürekli olarak çignemis ve çignemekte oldugu,
c) 1978-2000 yillari arasindaki isgali sirasinda Güney Lübnan’a yerlestirmis oldugu ve haritasini Lübnanli yetkililere vermemekte israr ettigi mayinlardan ötürü yillardir çok sayida insanin ölmekte ve sakatlanmakta oldugu,
d) Lübnan’a ait olan Sebaa Çiftlikleri bölgesini isgal altinda tutmaya devam ettigi dikkate alinmadan Hizbullah’in çatismalari baslatmakla suçlanmasi, her türlü adalet ölçüsüne aykiridir.

Dahasi, bu kararda 12 Temmuz’dan bu yana yasanan çatismalarda, ayrim gözetmeksizin çok sayida sivil hedefi bombalamis, çogu çocuk, kadin ve yasli insanlar olmak üzere 1000’den fazla insani katletmis, yüzbinlerce Lübnanli sivili yerlerinden yurtlarindan etmis olanin Siyonist çete oldugunun gözardi edilmesi, asla kabul edilemez.

Sözkonusu karar, “rehin alinan Israilli askerlerin kosulsuz olarak serbest birakilmasi”ni talep etmekte, ancak “Israil’de tutuklu bulunan Lübnanli mahpuslar sorununun ivedi olarak çözüme kavusturulmasi amaciyla yürütülecek çalismalari tesvik etmek”le yetinmektedir. Adi üzerinde Siyonist orduda asker olan iki kisinin rehin alinmasinin BM “Güvenlik” Konseyi’ni fazlasiyla üzdügü anlasiliyor; ama en kaba türden bir irkçi ve sömürgeci bir zihniyetle hazirlanan bu karara göre, yillardir yasadisi bir biçimde Israil’de tutuklu bulunan binlerce Lübnanli sivilin Israil zindanlarinda çürümesi ise ayni ölçüde ivedi ve önemli bir sorun olarak görülmemektedir.

Daha asagida, Lübnan basbakaninin, Lübnan hükümetinin “mesru silahli kuvvetleri araciligiyla otoritesini Lübnan’in her yanina yaymasi, Lübnan hükümetinin onayi olmadan hiç kimsenin silah tasimamasi ve Lübnan hükümeti disinda baska bir otoritenin olmamasi” yolundaki yükümlülügüne gönderme yapilmaktadir. Aslinda, BM “Güvenlik” Konseyi kararinin özü tam da burada yatmaktadir. Basini ABD’nin çektigi emperyalist burjuvazi, Israil saldirganligina karsi ülkeyi basari ve cesaretle savunan Hizbullah’i ne pahasina ve hangi yolla olursa olsun silahsizlandirmak istemektedir. (Ve önümüzdeki haftalar ve aylarda da dikkatlerini esas olarak bu nokta üzerinde yogunlastirmaya devam edecektir.) Eger onlarin Lübnan’in egemenligi ya da bagimsizligi gibi bir kaygilari olmus olsaydi, bu ülkeye karsi bir dizi saldirinin sorumlusu olan Telaviv’deki eskiya çetesini mahkum ederlerdi. Bu karar, “Güvenlik” Konseyi’nin 2 Eylül 2004 tarih ve 1559 sayili illegal kararinin bir ikinci basimi gibidir. Aslinda, BM Kurulus Sözlesmesi ya da uluslararasi burjuva hukuku açisindan da BM’in ya da onun “Güvenlik” Konseyi’nin asla bu tür kararlar alma haklari yoktur. Lübnan’in ya da herhangi bir ülkenin kendi iç islerini nasil düzenleyecegi yolunda karar verme hakki tümüyle o ülkenin halkina aitttir. BM’in Kurulus Sözlesmesi’nin 1. bölümünün ikinci maddesinde,
“Uluslar arasinda, halklarin hak esitligi ve kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesi ilkesine saygi üzerine kurulmus dostça iliskiler gelistirmek, ve dünya barisini güçlendirmek için diger uygun önlemleri almak”tan (abç) sözedildigi bu bay ve bayanlarin umurunda bile degildir.

Kararda, “çatismalarin yeniden baslamasini önlemek” için çesitli düzenlemeler yapilmasi ve bu baglamda Mavi Hat (Lübnan-Israil siniri) ile Litani irmagi arasindaki bölgede Lübnan ordusu ve UNIFIL personeli disinda “hiçbir silahli varligin olmamasi” yani Lübnan halkinin ayrilmaz bir parçasi olan Hizbullah’in bu bölgede bulunmamasi gerektiginden söz ediliyor. Burada da, “uluslararasi toplum” ve onun adina hareket eden “Güvenlik” Konseyi, saldiri ve savasin esas kaynaginin bu bölgede konuslanan Hizbullah savasçilari oldugunu söylemis oluyor ve Lübnan ordusu ile UNIFIL’e, Siyonistlerin 1978’den sonra olusturmus olduklari kukla Güney Lübnan Ordusu’nun misyonunu -sözümona saldirinin kurbani olan Israil’i koruma misyonunu- yüklüyor.

Aslinda, Filistin ya da Lübnan direnisinin degil, tarihi Filistin ve Lübnan halklari basta gelmek üzere Ortadogu halklarina saldirmak, onlarin kanini dökmek ve komsu ülkeler aleyhine topraklarini genisletmekle lekeli olan Israil’in silahsizlandirilmasi ve eger bölgeye ille de bir “baris gücü” gönderilecekse, bu gücün, bölge halklarini Israil’in saldirilarindan korumak misyonuyla yükümlendirilmesi çok daha mantikli olurdu. Ortadogu ve dünyadaki siyasal güç dengeleri köklü bir biçimde degismeden bunun olanaksiz oldugu açiktir. Ama, baska yere degil de Güney Lübnan’a bir “baris gücü”nün yerlestirilmesinin, bir kez daha Hizbullah’i ve Lübnan halkini saldirgan ve Israil’i ise saldirinin kurbani gösteren emperyalist mantigi yansitmakta oldugunun alti çizilmelidir.

Lübnan hükümetinin sundugu 7 maddelik planda yer alan bir baska hususu geçistiren, yani Israil isgali altinda bulunan Sebaa Çiftlikleri bölgesinin Lübnan’a geri verilmesini talep etmeyen, ama bu istegi “not etmek”le yetinen karara göre, “Lübnan’daki durum uluslararasi baris ve güvenlik için bir tehdit” olusturmaktadir. Burada, emperyalist diplomasinin, gerçek saldirganlari –yani Israil’i ve onun ABD, Britanya gibi destekçi ve usaklarini- bir kez daha gözlerden saklama girisimiyle ve hatta “baris ve güvenlik”e yönelik tehdidin Lübnan’dan, daha dogrusu Hizbullah’tan kaynaklandigi (!!) saviyla yüzyüze bulunuyoruz.

Saldirganla onun kurbani arasindaki iliskiyi tümüyle tersyüz eden kararda yer alan utanç verici bir baska paragrafta ise söyle deniyor.
“1. (BM “Güvenlik” Konseyi- G. A.) özellikle Hizbullah’in bütün saldirilarini derhal durdurmasi ve Israil’in bütün saldiri operasyonlarini derhal durdurmasi temelinde bütün çatismalara tamamen son verilmesi çagrisinda bulunur.” Ikiyüzlülügün bu kadari da fazla! Ülkesini Israil isgaline karsi savunan Hizbullah’in eylemleri “saldiri” olarak niteleniyor ve ondan bu savunma eylemlerini durdurmasi isteniyor. Lübnan’i isgal edip bir dizi savas suçu islemis bulunan Israil’in ise sadece “saldiri operasyonlari”na son vermesi talep ediliyor. Zaten Siyonist seflere sorarsaniz, ordusunun adi da Israil Savunma Kuvvetleri olan Israil kuruldugu günden bu yana sürekli olarak “savunma” halindedir ve “savunma operasyonlari” yapmaktadir. Dolayisiyla bu paragraf, Israil’in gerekli gördügü anda üzerine “savunma” yaftasi yapistirarak sivil hedeflere ve Hizbullah savasçilarina saldirma hakkinin taninmasi, Hizbullah’in ise kendisini ve Lübnan halkini savunma hakkinin reddi anlamina gelmektedir.

Kararda yer alan bir baska tuhaflik, insani yardimlarla ve yerlerinden edilen kisilerle  ilgili bölüm. Burada BM “Güvenlik” Konseyi, “bütün taraflara” insani yardim konvoylarinin güvenli geçisi de içinde olmak üzere sivil nüfusun insani yardima erismesini, yerlerinden edilen insanlarin gönüllü ve güvenli bir biçimde evlerine dönmelerini olumsuz yönde etkileyecek eylemlerden kaçinmalari çagrisinda bulunuyor. Ama, bunlari yapan kim? Bütün dünyanin gözleri önünde, ambülanslari ve hastaneleri vurmaktan çekinmeyen Israil’in insani yardim konvoylarinin geçislerini, yardim kuruluslarinin çalismalarini engelleyen, sivillerden olusan konvoylara ates ederek insanlarin çatisma bölgelerinden uzaklasmalarina ve evlerine dönmelerine olanak vermeyen taraf oldugu ortadayken, “bütün taraflara” çagrida bulunmak tam da emperyalist burjuvaziye ve onlarin Siyonist ortaklarina yarasir bir ikiyüzlülük oluyor dogrusu.

George W. Bush ve Siyonist ortaklari, bu karari “Israil için diplomatik bir zafer” olarak nitelemekte haklilar. Onlar bu diplomatik zaferleriyle övünebilirler; ancak,  gerçek zaferler uluslararasi diplomasi masalarinda degil, meydanlarda, savas alanlarinda, fabrikalarda, gecekondu semtlerinde, daglarda vb. kazanilir. Bu bakimdan, ölü bir belge olarak dogmus olan 1701 sayili “Güvenlik” Konseyi kararinin fazla bir kiymet-i harbiyesi olmadigini söylemek yanlis olmaz. 12 Temmuz’dan bu yana yasanan çatismanin, sadece siyasal ve stratejik düzeyde degil, bir ölçüde taktiksel/ operasyonel düzeyde de Hizbullah’in zaferiyle sonuçlandigi, Lübnan direnisinin son derece önemli bir siyasal ve taktiksel zafer kazandigi su götürmez bir gerçekliktir. Tekelci burjuvazinin seflerinin ve onlarin borazanlarinin yaygaralari bunu gizlemeye yetmiyor ve yetmeyecektir. Bu savas, Ortadogu halklariyla ABD-Israil-Britanya ser ekseni arasindaki çok cepheli ve kapsamli savasin, basariyla kapanan bir bölümünden baska bir sey degildir. Simdi, “uluslararasi toplum”, yani ABD ve ortaklari direnisin savas alaninda kazandigi zaferi, çesitli dalavere ve ayak oyunlariyla etkisizlestirmeye, Lübnan’daki ve –Türkiye de içinde olmak üzere- Ortadogu’daki usaklarini devreye sokmaya ve Hizbullah’i “yumusatmaya” çalisacak, olmazsa Lübnan’da yeni bir iç savasin alevlerini yeniden tutusturmaya koyulacak ve uygun bir firsatta Siyonist çeteyi yeniden Lübnan’in üzerine salacak ya da onun hava bombardimanlari yoluyla Lübnan halkina yasami zehir etmesini saglayacaktir.

Savasin, Suriye ve Iran’i da hedef alacak bir biçimde genisletilmesini öngören planlar yillardir vardi. Taktiksel nükleer silahlarin da kullanilacagi savas olasiligi gündemde olmaya devam ediyor ve edecektir. Ancak, Hizbullah önderligindeki Lübnan halkinin kahramanca direnisinin Israil ordusuna agir kayiplar verdirmis olmasi, bu planlarin en azindan bir süre için rafa kaldirilmasina yol açabilir. Önümüzdeki dönemde, gerek Hizbullah ve gerekse bölge ülkeleri proletaryasi ve halklari, ABD ve uzantilarinin, direnis örgütlerini silahsizlandirma, emekçi yiginlari “böl ve egemen ol” taktigi uyarinca -Irak’ta kismen basardiklari- gibi birbirine düsürme, geçmiste Filistin direnisine yapildigi gibi Suudi ve diger Arap usaklarini devreye sokarak satin alma ya da tutarli direnis yolundan saptirma girisimlerine tanik olacaktir.
1930’larin deneyimi
Birinci Dünya Savasinin; Britanya, Fransa, Italya, ABD gibi devletlerden olusan Itilaf emperyalistlerinin zaferiyle sonuçlanmasinin ardindan bu devletlerin inisiyatifiyle 1919’da, eskiden Cemiyet-i Akvam (ya da Milletler Cemiyeti) diye anilan Uluslar Ligasi (=League of Nations) adli bir uluslararasi örgüt kurulmustu. Bu örgüt, devletler arasindaki anlasmazliklarin sözümona savasa basvurulmaksizin çözümünü saglayacak ve dünya barisinin sürdürülmesini güvence altina alacakti. Emperyalist karakteri nedeniyle kurulusu sirasinda Sovyetler Birligi’nin girmek istemedigi (3) ve Kongre’nin karsi çikmasi nedeniyle ABD’nin üye olmadigi Uluslar Ligasi yaklasik 30 üyeye sahipti. Ancak, Uluslar Ligasi’nin ve onun yönetici çekirdegi olan Liga Konseyi’nin kararlari da, tipki BM ve onun “Güvenlik” Konseyi’nin kararlari gibi “büyük” devletler arasindaki siyasal ve askeri güç dengesini yansitiyordu. 1929-33 dünya ekonomik bunalimina ve buna bagli olarak kapitalist-emperyalist sistemin tüm çelismelerinin keskinlesmesine bagli olarak savas bulutlarinin toplanmasi, bir yandan “demokratik” emperyalist devletlerin karsi-devrimci yatistirma politikasinin olusmasina zemin yaratacak, bir yandan da Uluslar Ligasi’nin giderek belirginlesen iflasini sergileyecekti. Simdi bu sürece daha yakindan bir göz atalim.

Japon emperyalistleri 18 Eylül 1931’de kendilerinin düzenledigi bir provokasyonun ardindan, Çin’in –Mançurya olarak bilinen- Kuzeydogusunu ele geçirdiler ve burada Mart 1932’de ‘Mançuko’ adini verdikleri kukla bir devlet kurdular. Japonya’nin atagi, Britanya, Fransa, ABD gibi ülkelerin Çin ve Güneydogu Asya’daki çikarlarini tehdit ettigi için Uluslar Ligasi, bu ülkenin Mançurya’dan çekilmesi yönünde bir karar alabildi. Ancak ‘büyük’ devletlerin hiçbiri Japonya’ya karsi kararli bir tutum alma ya da Uluslar Ligasi araciligiyla yaptirim uygulamaktan yana degildi. Oysa, hammaddeler, besin maddeleri, petrol vb. bakimindan hemen hemen tümüyle disa bagimli olan Japonya, ekonomik yaptirimlar yoluyla geri adim atmaya rahatlikla zorlanabilirdi. Bu devletler, kismen Uzakdogu’da Japonya ile basa çikacak askeri güce sahip olmadiklari, ama esas olarak da Japonya’yi güçlendirmek ve Sovyetler Birligi’ne karsi bir saldiri üssü haline getirmek istedikleri için Tokyo’nun bu ataklari karsisinda sessiz kalmayi yeglediler. Nitekim, Sovyetler Birligi’nin Britanya’daki elçisi 10 Mart 1933 tarihli bir raporunda, Muhafazakar Parti çevrelerinde,
“Mançurya’nin Japonya tarafindan isgalinin Sovyetler Birligi’yle Japonya arasinda bir savasa yol açabileceginin umuldugunu, bunun ‘tarihin en hayirli islerinden biri’ olacaginin söylendigini belirtiyor”du. (Aktaran V. Sipols-M. Haalamof, Ikinci Dünya Savasinin Nedenleri, Istanbul, Agaoglu Yayinevi, 1975, s. 15) Zaten Japonya da 24 Subat 1933’te de Uluslar Ligasi’ndan çekilecek ve daha sonra Çin’e karsi saldirisini genisletecekti. Ama, Britanya, Fransa ve ABD’nin hesaplari tutmayacak, Japon militaristleri Çin’den sonra dikkatlerini Güneydogu Asya’daki Hollanda, Fransa, Britanya, ABD sömürgeleri üzerinde yogunlastiracaklardi.

Emperyalist yagma sofrasina geç gelen ve dolayisiyla kayda deger bir sömürge varligi bulunmayan Italyan emperyalistleri, Eritre ve Somali sinirlarinda gerçeklestirdikleri provokasyonlardan sonra 6 Aralik 1934’de Etyopya’ya (o zamanki adiyla Habesistan) saldirdilar. Etyopya 3 Ocak 1935’de Uluslar Ligasi’na basvurarak bu örgütün Italya’ya karsi harekete geçmesini istedi. Uluslar Ligasi yapilmasi gereken toplantiyi çesitli bahanelere basvurmak suretiyle aylarca erteledi. Nihayet Agustos 1935’te toplanabilen Liga Konseyi, bu konunun kendi yetki alanina girmedigini açikladi. Bu arada Britanya ve Fransa tekelci burjuvazisi her zamanki “tarafsizlik” ve “karismazlik” oyununu sahnelemeye basladilar ve Etyopya hükümeti’ne silah satmayi reddettiler.
“Onun (Etyopya hükümetinin- G. A.) silah ithal etme yolundaki çabalari, Britanya hükümetinin ve ardindan Fransiz hükümetinin 25 Temmuz’dan itibaren Italya ve Etyopya’ya silah satma lisanslarini vermeyi reddetmesi üzerine engellenmis oldu. Britanya’dan silah satin alan Italya degil, Etyopya’ydi.. Üstelik, Cibuti’deki Fransiz yetkilileri, anlasmanin buyurdugu ayrintilarin gereklerinin yerine getirilmedigini ileri sürerek (Etyopya’nin daha önce satin almis oldugu- G. A.) silahlarin gönderilmesini aylarca aksattilar ve bu ayrintilarin gereklerinin yerine getirilmesi üzerine, demiryolu sirketi savasin patlak vermis oldugu ve Italyanlarin demiryolu köprülerini bombalama tehdidinde bulundugu gerekçesiyle silahlari tasimayi reddetti.” (Christine Sandford, Ethiopia Under Haile Selassie, Londra, J. M. Dent and Sons Ltd, 1946, s. 90)

Londra ve Paris, savas hazirliklarini hummali bir biçimde sürdüren Italyan emperyalistlerine bu paha biçilmez bir yardimi sunmakla yetinmediler. 10 Eylül’de Britanya Disisleri Bakani Samuel Hoare ile Fransa Basbakani Pierre Laval gizli bir görüsme yaptilar ve Italya’nin Etyopya’ya saldirmasi durumunda bu ülkeye karsi askeri nitelikte yaptirimlar ya da Italya ile savas riski dogurabilecek herhangi bir yaptirim uygulanmamasini kararlastirdilar. Bu ihanet anlasmasinin duyulmasi üzerine Samel Hoare görevinden ayrilmak zorunda kaldi. Ancak, Londra ve Paris’in Etyopya’yi kurban etme politikasinda herhangi bir degisiklik olmadi. Uluslar Ligasi’nin hiçbir sey yapmayacaginin açiga çikmasi ve Britanya ve Fransa’dan aldigi sinyaller üzerine üzerine 3 Ekim 1935’de Italyan saldirganlari yigdiklari üstün kuvvetlerle Etyopya sinirlarini geçtiler; onlar, hava kuvvetlerinin, diger modern savas araçlarinin yardimiyla ve zehirli gaz kullanmak suretiyle yaklasik 7 ay süren çatismalardan sonra Etyopya ordusunun direncini kirdilar ve Mayis 1936’da baskent Adis Ababa’yi ele geçirdiler. Uluslar Ligasi’nin fasist Italya’ya konan ve son derece gevsek bir biçimde uygulanan yaptirimlari yürürlükten kaldirdigi ve bir anlamda Italyan isgalini mesrulastirdigi 30 Haziran 1936 tarihli toplantisinda konusan sürgündeki Etyopya Imparatoru Haile Selassie sunlari söyleyecekti:
“Bugün Kurul’un önünde bulunan sorunun çok daha kapsamli oldugunu ileri sürüyorum. Bu, Italyan saldirganligi sorununun çözümünden ibaret degildir. Bu, kollektif güvenlik sorunu, Uluslar Ligasi’nin var olup olamayacagi sorunu, devletlerin uluslararasi anlasmalara güveni sorunu…dur…
“Tanri ve tarih verdiginiz yargiyi unutmayacaktir.” (Aktaran Kathleen Freeman, What They Said At the Time, Londra, Frederick Müller Ltd., 1945, s. 193)

Ispanya’da 1936 Subatinda yapilan seçimlerden sonra isbasina gelen ve burjuva-demokratik bir programa sahip bulunan Halk Cephesi hükümeti de Britanya, Fransa ve ABD’nin, saldirganlari ödüllendiren ve destekleyen “tarafsizlik”, yatistirma ve “karismazlik” politikalarinin kurbani olacakti. Seçimlerden birkaç ay sonra, basini General Franko’nun çektigi ve esas olarak Ispanyol Fasi’nda konuslanmis bulunan ordu birlikleri, mesru hükümete karsi Temmuz 1936’da bir isyan baslattilar. Fasist Italya ve Nazi Almanyasi; Ispanyol gerici burjuvazisi ve toprak agalarinin çikarlarini temsil eden ve kisa sürede Ispanya’nin bir çok kösesine yayilan Frankistlarin isyanini aktif ve sistemli bir biçimde desteklediler. Zirhli araçlar, uçaklar ve toplarla desteklenen onbinlerce Italyan askeri çatismalarda basindan beri fasistlerin yaninda yer alirken Nazi Almanyasi da fasist asilere, içinde savas uçaklari da olmak üzere çok genis ölçekte askeri malzeme yardiminda bulundu. Britanya hükümeti, daha iç savasin baslangicinda “iki tarafa” da silah ambargosu uygulamaya basladi. Britanya hükümetinin yüreklendirmesi ve hatta zorlamasiyla, Fransa’da isbasinda bulunan Halk Cephesi hükümeti de bir süre sonra bu uygulamaya katildi. Ispanya halkinin ve hükümetinin yardimina kosan tek ülke Sovyetler Birligi olacakti.

Stalin, 15 Ekim 1936’da Ispanya Komünist Partisi Genel Sekreteri Jose Diaz’a gönderdigi telgrafta söyle diyordu:
“Sovyetler Birligi isçileri, Ispanya’nin devrimci yiginlarina ellerinden geldigi ölçüde yardim vermekle, sadece görevlerini yerine getiriyorlar. Onlar, Ispanya’nin fasist gericilerin boyundurugundan kurtulusu davasinin Ispanyol halkinin özel isi olmadigini, bütün ileri ve ilerici insanligin ortak davasi oldugunun bilincindedirler.” (J. V. Stalin, Works, Cilt 14, Londra, 1978, s. 149) Gerçekten de iç savasin baslamasindan itibaren Cumhuriyet hükümetine genis ölçekli bir yiyecek, giysi, ilaç vb. yardimi baslatan Sovyetler Birligi, Ekim 1936’dan itibaren bu ülkeye askeri malzeme, silah ve askeri uzman ve danismanlar da göndermeye basladi. Bir kaynaga göre,
“Sovyetler Birligi Ispanyol hükümetine büyük çogunlugu avci uçagi olmak üzere 806 askeri uçak, 362 tank, 120 zirhli araba, 1,555 top, 500,000 tüfek, 340 bombaatar, 15,113 makinali tüfek, 110,000’den fazla uçak bombasi, 3.4 milyon dolayinda cephane, 500,000 el bombasi, 862 milyon fisek, 1,500 ton barut, torpido gemileri, hava savunmasi amaçli projektörler, motorlu araçlar, radyo istasyonlari, torpidolar ve yakit gönderdi.” (International Solidarity with the Spanish Republic: 1936-1939, Moskova, 1976, s. 329-30) Ayni kaynak, Sovyetler Birligi’nden gelen 2,000’den fazla gönüllünün de anti-fasist saflarda yer aldigini ve savastigini yaziyordu. Bunlarin arasinda, 772 havaci, 351 tankçi, 222 ordu danismani ve egitmeni, 77 donanma uzmani, 100 topçu uzmani, 52 baska uzman, 130 uçak fabrikasi isçisi ve mühendisi, 156 radyo operatörü ve 204 çevirmen bulunuyordu.

Ancak, Britanya, Fransa ve ABD gibi devletlerin “karismazlik” ya da “tarafsizlik” görüntüsü altinda mesru Ispanya Cumhuriyeti’ne silah ve donanim satmayi yasaklarken, fasist Italya ile Nazi Almanyasi’nin basindan beri savasin içinde dogrudan yer almalarinin, iç savasin fasist güçlerin zaferiyle sonuçlanmasina katkisi büyük oldu. Almanya, Italya ve Portekiz, çok sayida Avrupa ülkesiyle birlikte “karismazlik” anlasmasini imzalamislardi; ama bunun gereklerine hiçbir biçimde uymuyorlardi. Dolayisiyla mimarligini Ingiliz tekelci burjuvazisinin yaptigi bu anlasma, tipki Etyopya örneginde oldugu gibi, Ispanya Cumhuriyeti’ne tek yanli bir ambargo uygulanmasi anlamina geliyordu.

Britanya ve Fransa hükümetlerinin üstü örtülü ve açik destek ve yüreklendirmesiyle hizla silahlanan Nazi Almanyasi, Ispanya Iç Savasinin sürmekte oldugu 1938 yilinda Avusturya’yi da yutmaya hazirlanmaktaydi. Avrupa ve dünya isçi sinifina ihanet anlamina gelen bu karsi-devrimci yatistirma politikasi uyarinca Fransiz Disisleri Bakani Yvon Delbos, 1938 yilinin Subatinda ülkesinin, Almanya ile Avusturya’nin “birlesme”sine (Anschluss) bir itirazi olmadigini açikladi. Ikinci Dünya Savasinin sonlarina dogru Sovyet Kizilordusunun eline geçen ve Sovyet hükümeti tarafindan yayimlanan Alman diplomatik arsiv belgelerine göre, Berlin’deki Ingiliz elçisi Neville Henderson ise –kuskusuz hükümetinin direktifleri dogrultusunda- 3 Mart’ta Hitler’le yaptigi görüsmede, Avusturya’nin Almanya’ya katilmasindan yana oldugunu söylemis ve Hitler’in, Avrupa’nin “Rusya olmaksizin” birlestirilmesi yolundaki görüsüne hiçbir itirazinin olmadigini belirtmisti. Bu konusmadan birkaç gün sonra, yani 11 Mart 1938 gecesi Alman birlikleri hiçbir direnisle karsilasmaksizin Avusturya’ya girdiler. Sovyet hükümeti 17 Mart’ta yaptigi bir açiklamada saldirganlarin önünün kesilmesi amaciyla yapilacak ortak eylemlere katilmaya hazir oldugunu açikladi ve Uluslar Ligasi’nda yer alan ve almayan devletlerle birlikte askeri önlemler de içinde olmak üzere alinmasi gereken pratiksel önlemleri ivedi olarak kararlastirmaya hazir oldugunu bildirdi. Ama fasist saldirganlarin yollarini düzleyen ve bu yatistirma ve teslimiyet politikalarini kendi kamuoylarina “savastan kaçinma” ve “dünya barisini koruma” çabasi olarak pazarlayan Britanya, Fransa ve ABD hükümetlerinin Avusturya’yi kurtarmak için killarini kipirdatmaya niyetleri yoktu.

Avusturya’dan sonra sira Çekoslovakya’ya gelecekti. Zaten Nazi Almanyasi bir süredir, bu ülkenin Almanlarin yasadigi Südetler bölgesinin ilhaki için yogun bir propaganda kampanyasi sürdürmekteydi. Anschluss’ un Çekoslovakya’nin basina gelecekleri göstermesine ragmen, ne Fransa, ne Britanya ve ne de ABD, Sovyet hükümetinin 17 Mart 1938 tarihli açiklamasina herhangi bir yanit verdiler. Oysa, bu görece geç tarihte bile, adigeçen devletlerin Sovyetler Birligi’yle ortak bir tavir gelistirmeleri, Hitler Almanyasi’ni durdurmaya ve belki de -50 milyondan fazla insanin canina mal olacak olan- Ikinci Dünya Savasinin önlemeye rahatlikla yetebilirdi. Çünkü Almanya askeri olarak büyük ölçekli bir savasa hala hazir degildi; Hitler’in maceraci rotasi, Almanya’nin potansiyel rakipleri karsisindaki göreli zayifliginin farkinda olan Alman ordusunun üst kademesi içinde ciddi kaygilar yaratiyordu. Ama sorun da tam burada yatmaktadir. Aslinda, sözümona demokratik emperyalist devletler, yani Britanya, Fransa, ABD vb., saldirganlarin önüne yeni kurbanlar atmak ve onlari istahlandirmak için savasi kiskirtiyorlardi. Basta Almanya gelmek üzere fasist emperyalist devletlerin kendi ülkelerindeki “komünizm tehlikesi”ni ortadan kaldirmasindan övgüyle söz eden Britanya ve Fransa tekelci burjuvazisi, böyle bir savasin Sovyetler Birligi’nin çökertilmesine, hiç olmazsa büyük ölçüde zayiflatilmasina ve kendi konumlarinin güçlenmesine yardimci olacagini kuruyorlardi.

Dolayisiyla, Britanya ve Fransa’nin Çekoslovakya’yi da göz göre göre Nazi Almanyasi’na armagan etmesinde sasilacak bir yan yoktu. Nitekim,
“9 Mayis’ta Ingiliz elçiligi, Alman Disisleri Bakanligina, Almanya kendilerine hangi çözümü istedigini gizli olarak bildirirse, ‘Ingiliz hükümetinin Almanya’nin isteklerini kabul ettirmek için Prag’a baski yapabilecegini’ haber verdi.” (V. Sipols-M. Haalamof, Ikinci Dünya Savasinin Nedenleri, s. 116) Bu tarihten sonra, Britanya’nin, yatistirma politikasinin bas mimarlarindan ve azili anti-komünist basbakani Joseph Chamberlain Çekoslovakya yöneticilerini “barisçi” bir teslimiyete zorlamak için kollari sivadi. Fransa, beklendigi üzere Britanya’nin tutumunu destekledi. Sovyetler Birligi ise, 1938 Agustosundan itibaren Çekoslovakya’nin da Etyopya’nin ve Avusturya’nin akibetine ugramamasi için diplomatik girisimlerini yeniden yogunlastirdi. Fakat yasanan konjonktürde bu çabalar herhangi bir sonuç vermedi ve veremezdi de. Almanya ve Italya ile elele Etyopya’yi Italya’ya peskes çekmis ve Ispanya Cumhuriyeti’ni bogmakta olan Londra ve Paris yöneticileri yollarina devam ettiler. 18 Eylül’de Londra’da biraraya gelen Britanya ve Fransa basbakanlari, Hitler’in Südetler bölgesini Almanya’ya katma ve Çekoslovakya’yi parçalama önerisini olumlu karsilama karari aldilar ve ardindan Çekoslovak hükümetini Hitler’in taleplerini karsilamasi için sikistirmaya basladilar. 29-30 Eylül’de Hitler, Mussolini, Chamberlain ve (Fransa Basbakani Edouard- G. A.) Daladier’in katildigi utanç verici Münih toplantisinda Britanya ve Fransa basbakanlari, hem de Çekoslovakya halkinin ve hükümetinin düsüncesi alinmaksizin, bu ülkeyi Nazi Almanyasi’na kurban ettiler.

Bu arada, Etyopya, Çin ve Ispanya’dan farkli olarak Avusturya ve Çekoslovakya’da fasist saldirgana karsi herhangi bir karsi koyma ve direnmenin gösterilmemis olmasinin, Londra, Paris ve Washington’daki emperyalist savas kiskirticilarinin islerini hayli kolaylastirdiginin alti çizilmelidir. Oysa her iki ülke de görece küçük, ama modern silahlarla donanmis ordulara sahiptiler. Ve henüz yeteri kadar savas deneyimine ve özgüven duygusuna sahip olmayan Nazi saldirganlarinin islerini epey güçlestirebilirlerdi. Ne var ki, -tipki Britanya ve Fransa’da oldugu gibi, “kendi” isçi siniflarindan ve “Bolsevizm tehlikesi”nden korkan- iktidardaki gerici burjuvazinin böyle bir direnisi örgütlemesi olanaksizdi.

Stalin, SBKP (B)’nin Mart 1939’da yapilan XVIII. Kongresi’ne sundugu raporda bu sözde karismazlik ve yatistirma politikasinin özünü söyle anlatiyordu:
“Fakat isin gerçegini söyleyecek olursak, karismazlik siyaseti, saldirganliga gözyumma, savasi zincirlerinden bosandirma ve sonunda onu bir dünya savasina dönüstürme anlamina gelir. Karismazlik siyaseti, saldirganlarin ugursuz eylemlerine engel olmama, örnegin Japonya’nin Çin’le ya da daha iyisi Sovyetler Birligi’yle savasa tutusmasina, örnegin Almanya’nin Avrupa sorunlari içine batmasina, Sovyetler Birligi’yle savasa tutusmasina engel olmama, savasan taraflarin savas batakligina derinlemesine batmalarina izin verme, onlari el altindan böyle davranmaya tesvik etme, onlarin karsilikli olarak birbirlerini güçten düsürüp tüketmelerine olanak saglama ve sonra yeteri kadar zayif düstüklerinde taze güçlerle sahneye çikarak, tabii sözde ‘barisin yararina’ savastan yorgun düsmüs taraflara kendi kosullarini dayatma heves ve istegini ele verir.” (Problems of Leninism, Moskova, Foreign Languages Publishing House, 1940, s. 626)
Sonuç
Günümüzde hakli olarak bir Üçüncü Dünya Savasi tehlikesinden sikça söz ediliyor. Insanligin benzer bir yikimi çok degil, Ikinci Dünya Savasinin resmi baslangiç tarihi sayilan 1939’u esas alacak olursak, 60 küsur yil önce yasamaya basladigini unutmayalim. Insanlik tarihi bakimindan 60-70 yil çok kisa sayilir; ancak, iligine degin çürümüs olan tekelci burjuvazi, özellikle –ezilen ve sömürülen siniflarin kollektif bellegi islevi gören- gerçek devrimci öncülerinin yoklugunda ya da tasfiye edildigi kosullarda isçi sinifinin ve diger emekçilerin bu görece yakin tarihte yasananlari ve kendi öz tarihlerini unutmalarini bile saglamada basarili olabilmistir. Insan belleginin unutkanlikla sakatlanmis olmasindan da yararlanan tekelci burjuvazinin yol açtigi çokyönlü dezenformasyon ve dejenerasyonun bedelini ne yazik ki emekçi yiginlar su ya da bu biçimde ve bir kez daha ödeyeceklerdir ve daha simdiden ödemektedirler. Onlar ya 1930’lu ve özellikle 1940’li yillarda basta Sovyetler Birligi halklari gelmek üzere dünya isçi sinifi ve halklarinin çok agir bedeller ödeyerek kazandigi zaferi ve edindigi mevzileri bu kez daha çok kan, gözyasi ve ter karsiliginda bir kez daha ele geçirmek zorunda kalacak ya da kapitalist-emperyalist sistemin her türlü demokratik haktan yoksun köleleri haline dönüsecek, dünyanin yeni bir Ortaçaga sürüklenmesine tanik olacaklardir.

Lübnan’da yasananlarin, dünyanin her yanindaki isçiler ve diger emekçiler için bir çok açidan önemli bir ders olmasini umalim. Isçi sinifi ve ezilen halklar ve onlarin devrimci öncüleri, özellikle 11 Eylül 2001’den bu yana olup bitenlerden gereken sonuçlari mutlaka çikarmali ve burjuva-demokratik ve pasifist yanilsamalarini bir yana atmalidirlar. Savaslara son verilmesi, gerçek, kalici ve adil bir barisa ulasilmasi, hatta bir bütün olarak Homo sapiens’in, insan türünün varligini sürdürmesi; savasin kaynagi olan kapitalizmin yikilmasindan ve yerine insanin insani sömürmedigi ve ezmedigi sosyalist bir toplum düzeninin kurulmasindan geçmektedir. Devrim ve sosyalizm kavgasinin bu denli güncel ve yakici bir anlam tasidigi momentlerin pek az olmus oldugunu söylemek, herhalde bir abartma olmayacaktir.
DIPNOTLAR
(1) Yakin gelecekte, yani önümüzdeki 15-20 yil içinde ABD emperyalizminin tahtina oturmaya aday gözüken Çin ile son yillarda kendisini hizla toparlamakta olan Rusya, Washington-Londra-Telaviv ekseni için Bati Avrupa emperyalistlerine kiyasla çok daha ciddi bir tehdit ya da potansiyel tehdit olusturuyorlar. Iran, Kuzey Kore, Irak, Afganistan, Suriye, Filistin ve Lübnan gibi sorunlarda Amerikan neo-fasistleriyle yer yer çatismalarina ragmen, onlara karsi açik bir tutum almadiklari dikkate alindiginda, bu iki Avrasya devinin de bir yatistirma politikasinin bir varyantini izledikleri düsünülebilir. Gerek Pekin ve gerekse de Moskova’nin, ABD ile er geç karsi karsiya gelmek ve çatismak zorunda olduklarini gördüklerini, ancak gerek belirli ölçülerde ABD’ninkilerle örtüsen çikarlari, gerekse de özellikle henüz ABD’ne kafa tutabilecek durumda olmaktan uzak olduklari için Washington’a karsi, içinde yatistirmaciligin ögelerini de barindiran bir politika izlediklerini söyleyebiliriz. Bu ilkesiz ve savas kiskirticisi politikanin özünün, Stalin’in deyisiyle “… saldirganlarin (yani bu durumda ABD’nin- G. A.) ugursuz eylemlerine engel olmama,… savasan taraflarin (Irak, Afganistan ve belki de Suriye ve Iran’da- G. A.) savas batakligina derinlemesine batmalarina izin verme, onlari el altindan böyle davranmaya tesvik etme, onlarin karsilikli olarak birbirlerini güçten düsürüp tüketmelerine olanak saglama ve sonra yeteri kadar zayif düstüklerinde taze güçlerle sahneye çikarak, tabii sözde ‘barisin yararina’ savastan yorgun düsmüs taraflara (yani ABD ve Islam dünyasina- G. A.) kendi kosullarini dayatma heves ve istegini ele ver”digi düsünülebilir. Bu saptamadan çikarilabilecek ve çikarilmasi gereken bir ders te, emperyalist saldirganlari durdurabilecek ve emperyalist savaslari önleyebilecek esas gücün proletarya ve halklarin direnisi ve demokrasi ve sosyalizm savasimi oldugudur.

(2) Emperyalist burjuvazinin, Siyonistlerin ve “Güvenlik” Konseyi’nin, son Lübnan bunaliminin Hizbullah’in iki Israil askerini rehin almasiyla basladigi yolundaki savinin gerçeklerle taban tabana karsit oldugu, Siyonist çetenin Lübnan’a saldirmak için yillardir hazirlik yaptigi ve iki askerin rehin alinmasini bir bahane olarak kullahdigi Israil kaynaklari tarafindan bile kabul ediliyor. San Fransisco Chronicle adli gazetenin 21 Temmuz tarihli sayisinda yer alan “Israil Savas Planini Bir Yildan Fazla Bir Süre Önce Hazirladi” baslikli ve Matthew Kalman imzali haberde sunlar söyleniyordu:

“Israil’in, Hizbullah militanlarinin geçen hafta gerçeklestirdigi provokasyon dedigi seye karsi hava, kara ve deniz yoluyla verdigi karsilik, bir yildan fazla bir süre önce kesin hale getirilen bir plan uyarinca gelisiyor.
“Israil, Güney Lübnan’daki isgalini sona erdirdigi tarihten bu yana geçen yillar içinde Hizbullah’in bölgedeki askeri varligini güçlendirmesini dikkatle izlemekteydi. Geçen hafta Hizbullah militanlari iki Israil askerini kaçirdiklarinda, Israil ordusu aninda reaksiyon göstermeye hemen hemen hazirdi.
“Bar-Ilan Üniversitesinde siyasal bilimler profesörü olan Gerald Steinberg, ‘Bu, Israil’in 1948’den bu yana en hazirlikli olarak giristigi savas. Bir anlamda bu savasa hazirlik, Mayis 2000’de, yani Israil’in (Güney Lübnan’dan- G. A.) çekilmesinden hemen sonra, uluslararasi toplulugun Hizbullah’in füze stogu yapmasini ve Israil’e saldirmasini engellemeyecegi anlasildiktan sonra basladi’ dedi.” 

(3) Sovyetler Birligi, emperyalist burjuvazinin bir araci olan Uluslar Ligasi’na baslangiçta katilmamisti. Ancak 1930’larin baslarinda fasist dalganin yükseldigi ve yeni bir emperyalist savas tehlikesinin büyüdügü kosullarda kosullarda, Almanya ve Japonya’nin 1933’de bu örgütten ayrilmasindan sonra Moskova bu politikasini degistirdi. Agir basan emperyalist karakterine ragmen Liga’nin yaklasan savas tehlikesini önlemede zayif da olsa bir mevzi olacagi kanisina varan Sovyetler Birligi, 30 üye devletin çagrisi üzerine 1934 Eylülünde Uluslar Ligasi’na katilmayi kabul etti.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: