Türkiye’nin İkinci Lübnan Seferi

                          Türkiye’nin İkinci Lübnan Seferi
                                 Garbis Altınoğlu, 1-3 Eylül 2006
Giriş
Lübnan’a ABD-İsrail güdümlü 1701 sayılı BM “Güvenlik” Konseyi kararı uyarınca asker yollamaya hazırlanan Türkiye, bir anlamda bu ülkeye ikinci seferini yapıyor. Tabii bunu söylerken, Türk gericilerinin, mirasını devralmış olmakla övündükleri Osmanlı İmparatorluğu’nun, bugünkü Lübnan topraklarını 400 yıldan fazla bir süre (1516-1918) kendi işgali altında tuttuğu ve bu ülkeyi kılıç, kırbaç ve darağacı ile yönettiği olgusunu bir yana bırakıyorum.

Lübnan’da Mayıs 1958’ından itibaren ABD-yanlısı başkan Camille Chamoun’un taraftarlarıyla, onun Arap milliyetçisi karşıtları arasındaki ilişkiler gerginleşmiş, meydana gelen çatışmalarda yaklaşık 2,000 kişi yaşamını yitirmiş ve bu ülkenin ABD/Britanya-karşıtı ve Arap milliyetçisi bir çizgiye yönelmesi “tehlikesi” baş göstermişti. Irak’taki ABD-Britanya yanlısı monarşik rejimin Temmuz 1958’de ilerici bir askeri darbe sonucu devrilmesi ve başını Mısır ile Suriye’nin çektiği ABD/Britanya-karşıtı Arap milliyetçiliği kampına katılması ve bölgedeki güç dengesinin Sovyetler Birliği’nden yana değişmesine yol açması, Washington ve Londra’yı telaşlandırmıştı. Bu koşullarda ABD ve Britanya, kendilerine bağımlı rejimlerin bulunduğu Lübnan ve Ürdün’deki mevzilerini ve İsrail’in “güvenliği”ni korumak amacıyla bu iki ülkeye askeri müdahalede bulunmaya hazırlanmışlardı. Onlar bu amaçla bir yandan ABD Altıncı Filosunu Doğu Akdenize göndermiş, bir yandan da 1955 yılında kurulan İncirlik üssünü ve Kıbrıs’taki İngiliz üslerini kullanarak Lübnan ve Ürdün’e asker çıkarmışlardı. Bu arada, başını Bayar-Menderes kliğinin çektiği Demokrat Parti hükümeti ve Türk genelkurmayı 17 Temmuz’da 1,600 dolayında ABD askerinin Batı Avrupa’daki üslerinden İncirlik üssüne gelmelerine ve oradan da Lübnan’a gitmesine aracılık ve suçortaklığı etmişlerdi. Dahası, Mark Curtis, The Great Deception: Anglo-American Power and World Order adlı kitabında, bu kriz sırasında ABD Başkanı Eisenhower’ın İsrail ile Türkiye’yi Mısır’ın üzerine salmayı düşündüğünü ve ABD Genelkurmay Başkanı General Nathan Twining’in, Britanya’nın Irak’a ve Türkiye’nin Suriye’ye karşı saldırıya geçmesini ve bu arada İsrail’in Batı Şeria’yı ele geçirmesini önerdiğini yazmaktadır. (www.isreview.org/issues/15/blood_for_oil.shtml) Bu dönemde ABD-Britanya emperyalistlerinin Ortadoğu stratejisinde kilit bir rol üstlenmiş olan Türk gericilerinin, gerektiğinde kendilerinin Ürdün’e asker gönderebileceklerini açıklamaları da bunu doğruluyor. Türk Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu 21 Temmuz’da şöyle diyordu:

“Artık korkacak zaman değil, İngiltere’nin Ürdün harekatını tamamen destekliyoruz… Rusya’nın Ortadoğu’ya hatırı sayılır miktarda gönüllü göndereceği bir gerçekse, Türkiye ve diğer memleketler de hayli kabarık bir gönüllü ordusu çıkarabilir.” (Aktaran Oral Sander, Türk-Amerikan İlişkileri, 1947-1964, Ankara, Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1979, s. 168)

Şimdilerde tarih bir anlamda ve bir ölçüde farklı koşullar altında kendisini yineliyor gibidir. 1960’ların ikinci yarısından 1980’lerin başlarına kadar uzanan dönemde Türkiye’de sol akımlar bir hayli güç kazanmış, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ekonomik vb. ilişkiler göreli olarak yoğunlaşmış ve ABD ile Sovyetler Birliği arasında iyi-kötü bir stratejik denge oluşmuştu. Dolayısıyla, bu dönemde Ankara, “Batı”-yanlısı konumunu genelde korumakla birlikte, 1950’lerde ve 1960’ların başlarında izlediği ve ABD-Britanya ikilisine kölece bağımlılık biçiminde tanımlanabilecek dış politika çizgisinden belirli ölçülerde uzaklaşmıştı. Ancak, 1980’lerin başlarından bugüne kadar uzanan dönemde sarkaç bir kez daha ters doğrultuda yol almaya başlamıştır.

Günümüz Bağlamı
İsrail’in Lübnan halkına karşı giriştiği vahşi ve barbarca saldırının ardından 14 Ağustos’ta bir ateşkesin sağlanmasını, Lübnan’ın güneyine, esas itibariyle Siyonist saldırganları korumak ve Hizbullah’ı silahsızlandırmak amacıyla bir BM “barış gücü” gönderilmesi girişimleri izledi. Daha çatışmalar sürmekteyken başbakanının ağzından, bu ülkeye gönderilebilecek bir BM gücü içinde yer alabileceğini ve alması gerektiğini ilan eden Türkiye, doğal olarak Telaviv ve Washington’daki katillerin ve savaş suçlularının ilk ve en gözde adayları arasında yer alıyordu. ABD’nin stratejik uşağı ve İsrail’in stratejik ortağı Türkiye’nin Lübnan’a asker gönderip göndermemesi, yoğun bir tartışmanın konusu bugünlerde. Tahmin edilebileceği üzere Türk gericiliğinin baskın eğilimi, ABD ile İsrail’in isteğine uygun olarak bu ülkeye asker göndermek ve böylelikle Ortadoğu halklarına karşı işlemiş ve işlemekte oldukları suçlara bir yenisini eklemek doğrultusunda. Onlar bunu, bir yandan “dinamik” ve “aktif” bir politika izlemek, “Türkiye’nin liderlik misyonu”, “bölgede olup bitenlere seyirci kalmamak” gibi sözcüklerle (1), bir yandan da sözümona Türk ordusunun oraya Hizbullah’ı silahsızlandırmak ve İsrail’i korumak için değil Lübnan halkının yaralarını sarmak, Lübnan’ın yeniden inşasına katkıda bulunmak ve barışı korumak amacıyla gideceği savlarıyla pazarlamaya çalışıyorlar. Lübnan’a 1978’de, 1982’de, 1996’da ve en son 12 Temmuz 2006’da saldırmış, onbinlerce Lübnanlı ve Filistinli emekçinin kanına girmiş, bu ülkenin güneyini 1978’den 2000’e kadar işgal altında tutmuş olan İsrail’in suçortağı ve temel bağlaşığı olan ve bu ülkedeki pratiğine BM “Güvenlik” Konseyi’nin Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını öngören kararları ışık tutacak olan Türkiye’nin oraya ne için gittiği ya da gitmesinin buyurulduğu ortadadır. Zaten Türk gericiliğinin yakın ve uzak tarihi konusunda bir parça fikri olan herkes, bütün bunların Ankara’daki iktidar sahiplerinin, emperyalist-Siyonist saldırganlarla suç ortaklığı çizgi ve pratiklerini beceriksizce kamufle etme çabasından öte bir değer taşımadığının bilincindedir. AKP hükümetinin ve onun arkasına saklanmayı/ onu maşa olarak kullanmayı yeğleyen ve belirleyici konuma sahip bulunan askeri kliğin ana gövdesinin politikasının, ABD-İsrail-Britanya şer ekseninin paralelinde davranmak, yani Ortadoğu’da savaş kışkırtıcılığı yapmak ve bu arada Türkiye içinde bir Kürt-Türk çatışması çıkarmak olduğunun, bu satırların okurları tarafından yeterince bilindiğini varsayıyorum.

Bununla birlikte; Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in yanısıra, SP, CHP, MHP, DSP, BBP, İP gibi gerici burjuva partilerinin, burjuva basınının -ve büyük olasılıkla ordunun ve sivil bürokrasinin bir bölümünün- Lübnan seferine karşı çıkmakta olmaları; bu konuda egemen sınıfların saflarında ciddi bir çatlağın bulunduğuna ve dahası bunun büyümekte olduğuna işaret ediyor. Ancak, bu “savaş karşıtları”nın gerekçelerine şöyle bir göz atmak, ortada asla ilkesel bir duruşun olmadığını, onların –sınıfsal doğaları gereği- olaya sadece kar-zarar hesabı açısından yaklaştıklarını gösteriyor. Bu bay ve bayanlar haklı olarak, Lübnan’a asker göndermenin Türkiye’nin “PKK terörüne” karşı sürdürdüğü savaşımı engelleyeceğini, onu Hizbullah’la çatışmak ve İran ve Suriye ile karşı karşıya gelmek zorunda bırakılabileceğini vb. ileri sürüyorlar/ düşünüyorlar; sözkonusu kaygılarında hiç de haksız olmayan bu egemen sınıf kanadı, Türkiye’nin iç siyasal dengelerini değiştirerek askeri kliğin gücünü daha da arttıracak olan böylesi bir askeri maceraya sürüklenmenin, TSK’ni Lübnan’da bir batağa sürükleyebileceğini ve 1984-1999 yılları arasında PKK’ya karşı sürdürdükleri “kirli savaş”ta güçlülük ve kahramanlık balonu patlatılmış olan ordularının itibar ve otoritesine yeni darbeler indireceğini, bununsa “Kürt sorunu”nu içinden çıkılamaz hale getirebileceğini ve Kürt halkıyla Türkiye Cumhuriyeti devleti arasındaki zayıflamış olan bağları kopma noktasına yaklaştırabileceğini, Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerini iyice gereceğini, Türk gericiliğinin Ortadoğu ve dünya ölçeğinde izolasyonunu daha da arttıracağını, onun Kuzey Kıbrıs’taki ilhakçı konumunu zayıflatabileceğini, turizm sektörü de içinde olmak üzere diken üzerindeki Türkiye ekonomisinin gerçek bir krize yuvarlanmasına yol açabileceğini vb. görmekte ya da hiç olmazsa sezmektedirler.

Egemen sınıfların saflarındaki tüm çelişmelerde olduğu gibi, burjuvazinin ve askeri kliğin/ sivil bürokrasinin gericilikte birbirleriyle yarışan iki “farklı” kanadı arasındaki bu nüans ve çekişmenin de, objektif olarak Türkiye ve Ortadoğu’daki emperyalist savaş karşıtı cepheyi güçlendirdiği söylenebilir. Ancak tutarlı demokratik ve enternasyonalist güçlerin, emperyalist savaşa muhalefetinin, sözünü ettiğim bu sahte savaş-karşıtlarının ve onların medyadaki uzantılarının muhalefetiyle hiçbir ortak yanı olmadığı açıktır. Bu “savaş karşıtları”, Türkiye’nin Lübnan’a asker göndermesine sadece ve sadece taktiksel nedenlerle karşıdırlar; onlar da sınıf kardeşleri gibi Türk ordusunun Kuzey Kürdistan’ı ve Kuzey Kıbrıs’ı işgal altında tutmasından, Güney Kürdistan’a ve Azeri-Ermeni anlaşmazlığına müdahale etmesinden, Balkan ülkelerine, Afganistan’a, hatta bazı Afrika ülkelerine asker göndermesinden, nüfuzlarını çevre ülkelere ve bölgelere yaymaktan vb. yanadırlar.

Tutarlı demokratlar ve enternasyonalistler ise, Türkiye’nin Lübnan’a asker göndermesine ilkesel bakımdan karşıdırlar. Ama onlar sadece bu askeri maceraya karşı olmakla kalmazlar; onlar, emperyalist ve gerici devletlerin küçük ve zayıf ülkelerin içişlerine şu ya da bu yolla müdahale etmelerini, onları sömürgeleştirmelerini ve ilhak etmelerini çıplak bir haksızlık ve zorbalık, ulusların kendi yazgılarını belirlemesi ilkesinin kabaca çiğnenmesi olarak görürler. Onlar, “dış” politikanın “iç” politikanın bir uzantısı ve devamı olduğunu, Türkiye gibi ülke içinde gerici, terörist ve şovenist bir çizgi izleyen bir devletin, doğal olarak ülke dışında da gerici, ilhakçı, emperyalist-uşağı ve yayılmacı bir çizgi izleyeceğini bilirler. Dolayısıyla, “kendi” işçi sınıfı ve halkını ezen, Kürt halkı üzerinde onyıllardır vahşi bir baskı ve terör rejimi uygulayan, ABD emperyalistlerinin Ortadoğu halklarına doğrultulmuş bir tabancası konumunda bulunan ve İkinci Dünya Savaşından 1990’ların başlarına kadar geçen sürede başını ABD’nin çektiği “Soğuk Savaş” mekanizmasının bir parçası olmuş olan Türkiye’nin Lübnan’a, BM “Güvenlik” Konseyi denen emperyalist kuruluşun Siyonist saldırganları korumak ve Lübnan halkını ve direnişini silahsızlandırmak/ tasfiye etmek amacıyla hazırlanmış bulunan gerici 1701 sayılı kararı uyarınca asker gönderme girişiminde bulunması asla kabul edilemez.

Konuya biraz daha geniş bir perspektiften baktığımızda, bu uğursuz girişimin, ABD ve ortaklarının genelde Arap ve İslam ülkeleri halklarına ve özelde İran ve Suriye’ye karşı uygulamakta olduğu diplomatik izolasyon, istikrarsızlaştırma, ekonomik yaptırım ve koşulları oluştuğunda emperyalist askeri müdahale politikasının bir parçası olduğunu görebiliriz. BM “Güvenlik” Konseyi İran’a uranyum zenginleştirme çalışmalarını durdurması için 31 Ağustos’a kadar süre tanımış, bu haksız ve yasadışı dayatmayı kabul etmeyen İran nükleer alandaki çalışmalarını sürdürmeye devam edeceğini bir kez daha açıklamış ve “Güvenlik” Konseyi de İran’a çeşitli yaptırımlar uygulanması için düğmeye basmıştır. “Güvenlik” Konseyi’nin Rusya ve Çin gibi sürekli üyesi emperyalist devletlerin muhalefeti nedeniyle böylesi yaptırımların gündeme gelemeyebileceğini, gelse dahi bunların etkisiz ve önemsiz yaptırımlar olacağını söyleyebiliriz. Ancak, ABD-İsrail-Britanya neo-faşist şer ekseninin, Afganistan ve Irak’tan sonra İran’ı ve Suriye’yi hedef tahtasına oturttukları ve kendileri açısından koşulların elverişli olduğunu düşündükleri bir momentte, BM’i ve/ ya da uluslararası burjuva hukukunu bir yana bırakarak bu ülkelere karşı askeri saldırıya geçebilecekleri, bununsa bölge ve dünya çapında emperyalistler arası çelişmelerin daha da keskinleşmesine yol açacağı tartışma götürmez. Türkiye’nin olası bir çatışmada yer alacağı saf ise çoktan belli olmuştur. (2)
Üçüncü Bir Kamp mı?
Öte yandan ülkemizde, geçmişte Irak savaşı öncesinde olduğu gibi Lübnan’a asker gönderilmesinin gündemde olduğu bugün de; egemen sınıfların “savaş karşıtı” fraksiyonunun -ve onların borazanlarının- VE tutarlı demokrat ve enternasyonalistlerin dışında görece geniş bir başka “savaş-karşıtı” kamp bulunuyor. Heterojen bir nitelik taşıyan bu kampta; sol milliyetçiler ve özellikle 11 Eylül-sonrası dönemde radikalleşmekte olan İslami grup ve çevrelerin yanısıra Kürt ulusal hareketi ve burjuva demokratları ya da onların bir bölümü yer alıyor. Bu kampta yer alan güçlerin özelde Lübnan’a asker gönderilmesine ve genelde ABD-İsrail-Britanya blokuna ve Türk egemen sınıfları ve askeri kliğinin bu şer ekseninin kuyruğunda sürüklenmesine değişen ölçülerde ve tutarlı ve ilkeli olmayan bir tarzda karşı çıkmaları, son çözümlemede olumlu bir nitelik taşımaktadır. Proletaryanın sınıf bilinçli öncüsünün bu güçleri, dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanı olan ABD-İsrail-Britanya neo-faşist blokunu ve onun uşak ve uzantılarını en üst düzeyde izole etmek ve yenilgiye uğratmak için teşvik etmesi ve onlarla taktiksel düzeyde eylem birliklerine girmenin yollarını araması nesnelerin doğası gereğidir. Ancak; Türkiye’nin somut tarihsel ve özgül koşullarında burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişmenin keskinlik düzeyi, İslami akımların anti-emperyalizm geleneğinin çok zayıf oluşu, işçi sınıfının siyasal öncüsünden yoksun bulunuşu, Kürt ulusal hareketinin yıllardır bir kendi kendini tasfiye süreci yaşamakta oluşu vb. dikkate alındığında, bu alandaki olanakların pek de fazla olmadığı görülecektir.

Her halükarda, “kendi” burjuvazisinin, “kendi” devletinin/ askeri kliğinin geçmişten bu yana Türk-olmayan halklara uygulamış ve uygulamakta olduğu zulmün bütün belirtilerine ve özellikle Kürt halkı üzerindeki ulusal zulüm ve boyunduruğa karşı çıkmayan, Türk gericiliğinin yayılmacı ve saldırgan dış politikasını bir bütün olarak reddetmeyen bu kamp mensuplarının, az-çok tutarlı demokratik ve anti-emperyalist bir rota izlemeleri olanaksızdır.
Türkiye’nin Dış Müdahale Sicili
Bitirirken geçmişe kısa bir yolculuk yapacak ve Türk gericilerinin yakın geçmişteki dış askeri müdahalelerinin tarihine bir göz atacağız. Tasarlanan Lübnan seferinin Türk egemen sınıflarının saldırgan ve emperyalist-uşağı dış politikasının genel karakteriyle tam bir uyum içinde olduğunu gösteren ve tam olmayan bu liste, Lübnan’a gidecek olan Türk askerinin kime ve hangi amaçlara hizmet edeceği konusunda bir fikir vermeye yardımcı olacaktır.

1939- Fransa ile birkaç yıldır sürdürülen görüşmeler sonucunda Türkiye, yöre halkının çoğunluğunun muhalefetine rağmen 23 Temmuz’da Antakya’yı ilhak etti.
1940- İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın açıkladığı belgeler, Türk genelkurmayının, Britanya ve Fransa’yla birlikte Sovyetler Birliği’nin Kafkasya’daki petrol tesislerine karşı ortak bir askeri harekat planladığını ortaya çıkardı.
1941- Türk gericileri 18 Haziran’da, yani Nazi sürülerinin Sovyetler Birliği’ne saldırmasından dört gün önce Nazi Almanyası’yla bir Dostluk Anlaşması imzaladılar ve 1941-44 döneminde bu ülkeyle flört etmeyi sürdürdüler.
1947- ABD ile Türkiye arasında 12 Temmuz’da imzalanan Yardım Anlaşması uyarınca Ankara, sosyalist Sovyetler Birliği’ne karşı bu ülkenin yanında yer aldı ve onun koruması altına girdi.
1949- İsrail’in 15 Mayıs 1948’de ayrı bir devlet olarak kuruluşunu ilan etmesinden sonra Türkiye 28 Mart 1949’da Siyonist işgalcileri tanıyan ilk Müslüman ülke oldu.
1950- Demokrat Parti hükümeti 1 Temmuz’da, ABD ve bağlaşıklarının yanında Kore halkına karşı savaşmak için bu ülkeye 4,500 kişilik bir askeri birlik göndermeyi kararlaştırdı.
1952- Türkiye, bir kaç yıldır sürdürdüğü ısrarlı çabalardan sonra 18 Şubat 1952’de Yunanistan’la birlikte NATO üyeliğine kabul edildi.
1952- Türkiye 13 Aralık’ta Fransa’nın, sömürgesi Cezayir’de halka karşı uyguladığı terörü kınayan BM Genel Kurulu kararının aleyhine oy kullandı.
1953- Türkiye, 28 Şubat 1953’te ABD’nin teşvikiyle, Sovyetler Birliği’nden kopan anti-komünist Tito kliği tarafından yönetilen Yugoslav revizyonistleri ve birkaç yıl önce sona eren iç savaşta devrimci güçleri yenilgiye uğratan Yunan gericileri ile birlikte Balkan Paktı’nı oluşturdu.
1954- Türkiye, ABD ile “Askeri Kolaylıklar Anlaşması”nı imzaladı.
1955- Bloksuzlar hareketinin Endonezya’nın Bandung kentinde gerçekleştirilen ilk toplantısına ABD’nin teşviki ile katılan Türk Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, 29 Nisan’da burada yaptığı konuşmada Batılı emperyalistlerin görüşlerini savunduğu için sert tepkilere hedef oldu. (3)
1955- Britanya’nın denetimi altındaki Irak ile Türkiye 24 Şubat’ta “Sovyet yayılmacılığı”na karşı Bağdat Paktı’nı oluşturduklarını açıkladılar. Daha sonra Britanya, Pakistan ve İran da bu pakta katıldılar.
1956- Mısır’ın Süveyş Kanalını ulusallaştırmasının ardından, 29 Ekim’de Britanya, Fransa ve İsrail’in bu ülkeye saldırmasıyla patlak veren bunalımda Türkiye saldırgan devletlerin yanında yer aldı.
1957- Türkiye’nin –ABD ve Britanya’nın kışkırtmaları sonucu- Suriye’yi tehdit etmesi ve Mart ayında sınıra birlik kaydırması üzerine Şam Ankara’yı BM’e şikayet etti. Suriye ile ilişkileri gelişmekte olan Sovyetle Birliği’nin Türkiye’yi uyarması üzerine Ankara geri adım atmak ve yıl sonuna doğru sınıra yığdığı birlikleri geri çekmek zorunda kaldı.
1958- Türk yöneticileri, Irak’ta İngiliz işbirlikçisi monarşik rejimin, 14 Temmuz’da, Bağdat Paktı üyelerinin İstanbul’da yaptıkları bir toplantı sırasında kitlelerin de desteğini alan ilerici bir askeri darbeyle devrilmesini “şekavet” (=terörizm) olarak nitelendirdiler. Onların Irak’a asker gönderme girişimi ise ABD’nin baskısıyla durduruldu.
1958- Lübnan’da ABD-yanlısı gerici Maruni Camille Shamoun kliğinin talebi üzerine 16 Temmuz’da İncirlik üssünden yola çıkan ABD birlikleri bu ülkeye müdahale ettiler.
1959- ABD ile Türkiye arasında varılan anlaşma uyarınca, İzmir Çiğli’ye, gerektiğinde revizyonist Sovyetler Birliği’ne karşı kullanılmak üzere 15 adet Jüpiter nükleer füzesi yerleştirildi.
1959- Türkiye, Irak’ın ayrılması nedeniyle Bağdat Paktı’nın ortadan kalkmasından sonra 18 Ağustos’ta onun yerine oluşturulan CENTO’nun (=Merkezi Anlaşma Örgütü) kurucu üyeleri arasında yer aldı.
1960- İncirlik üssünden kalkan ABD’ne ait bir U-2 casus uçağının 3 Mayıs’ta Sovyetler Birliği üzerinde düşürülmesi, Moskova’nın Ankara’yı sert bir biçimde uyarmasına yol açtı.
1961- BM “Güvenlik” Konseyi’nin geçici üyesi olan Türkiye, yapılan görüşmelerde sömürge ülkelere ilişkin oylamalarda sistemli olarak Batılı sömürgeci ülkeler lehine oy kullandı.
1962- Küba’ya yerleştirilen Sovyet füzeleri vesilesiyle ortaya çıkan ABD-Sovyetler Birliği gerginliği Ekim ayında dünyayı bir nükleer savaşın eşiğine getirdi. Bu arada Türkiye bir Rus nükleer saldırısının hedefi haline geldi. Kriz, Küba’daki Rus füzelerinin ve Türkiye’deki ABD Jüpiter füzelerinin karşılıklı olarak geri çekilmesi yoluyla aşıldı. (4)
1964- Kıbrıs’ta Rumlarla Türkler arasında 7-8 Ağustos’ta çatışmaların çıkması üzerine Türk savaş uçakları Rum mevzilerini bombaladı.
1970- Kral Hüseyin’in, ABD ve İsrail’in planları doğrultusunda Ürdün’deki Filistin kamplarına karşı giriştiği ve yaklaşık 5,000 Filistinli’nin ölümüne, 20,000’inin de yaralanmasına yol açan ve bu ülkedeki Filistinlileri Lübnan ve Suriye’ye çekilmek zorunda bırakan saldırısı sırasında İncirlik üssünden hareket eden ABD kargo uçakları Hüseyin’in Bedevi ordusuna silah ve cephane taşıdılar.
1974- 20 Temmuz’da Türk ordusu Kıbrıs’a çıkarma yaptı ve adanın kuzeyini işgal etti.
1980- 29 Mart’ta Türkiye ile ABD arasında Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması imzalandı.
1982- 29 Kasım’da Türkiye ile ABD arasında, Muş ve Batman’da iki askeri havaalanının kurulmasını öngören bir anlaşma imzalandı. Sözkonusu havaalanları Ortadoğu ve Körfez bölgesine yapılacak ABD müdahaleleri için kullanılacaktı.
1984- Türkiye ile ABD arasında “Evsahibi Ülke Destek Anlaşması” imzalandı. Buna göre Türkiye, ABD’nin Ortadoğu ve Körfez bölgesine olabilecek müdahaleleri için lojistik destek ve çeşitli hizmetler sunmayı üstleniyordu.
1989- BM Genel Kurulu 29 Aralık tarihli toplantısında ezici bir çoğunlukla ABD’nin Panama’yı işgalini kınarken Türkiye Washington’un yanında saf tuttu.
1991- ABD ve bağlaşıklarının Irak’a karşı 17 Ocak’ta başlattıkları saldırıya İncirlik üssünden kalkan ABD savaş uçakları da katıldı.
1991-2002- Irak’a karşı girişilen savaşın ardından oluşturulan Çekiç Güç’e (1996’dan sonra Keşif Güç) bağlı ABD ve Britanya savaş uçakları İncirlik’ten kalkarak Irak topraklarındaki “uçuşa yasak bölgede”ki askeri ve sivil hedefleri bombaladılar.
1992- “Adriyatik’ten Çin Seddine kadar Türk dünyası” sloganıyla hareket eden Türk gericileri Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetlerinde ABD’nin nüfuzunu arttırmak ve kendi Pantürkist hayallerini gerçekleştirmek amacıyla TİKA’nı (Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı) oluşturdular.
1992-1994- Azerbaycan ile Ermenistan arasında Dağlık Karabağ bölgesi bağlamında patlak veren çatışmalarda Türkiye Azerbaycan’ın yanında yer aldı ve ona askeri ve lojistik destek verdi.
1993-1994- General Çevik Bir’in komutasındaki 300 kişilik bir Türk birliği ABD’nin önderlik ettiği ve sözümona Somali’deki açlık sorununu çözmek amacıyla gerçekleştirilen ve yüzlerce Somalili’nin yanısıra onlarca saldırgan askerin yaşamını yitirdiği operasyona katıldı.
1993-1995- Türkiye, Bosna-Hersek’te UNPROFOR (=BM Koruma Kuvveti) adı altında kurulan çokuluslu güce 1,400 kişilik bir askeri birlikle katıldı.
1995- Eski başkanlardan Ebülfeyz Elçibey’i destekleyen Türk gericileri Mart 1995’de Azerbaycan’da devlet başkanı Haydar Aliyev’e karşı başarısız bir darbe girişiminde bulundular.
1996- 23 Şubat’ta Türkiye ile İsrail arasında Askeri Eğitim ve İşbirliği Anlaşması imzalandı.
1997- Türkiye, Birleşmiş Milletler “Güvenlik” Konseyi’nin 28 Mart 1997 tarihinde 1101 sayılı kararı uyarınca İtalya’nın önderliğindeki oluşturulan ve Arnavutluk’a gönderilen çokuluslu güce katıldı. 
1998- Ekim ayında Suriye sınırına 10,000’den fazla asker yığan ve zırhlı birliklerini konuşlandıran Türkiye, bu ülkeyi Kürt ulusal hareketine verdiği destek nedeniyle tehdit etti.
2002- Türkiye, TBMM’nin 10 Ekim 2001 tarih ve 722 sayılı kararının ardından, 7 Ekim’de Afganistan’ı işgal etmiş olan ABD ve ortaklarının oluşturduğu ve ISAF (=Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti) olarak anılan işgal gücü içinde yer aldı.
2003- Türkiye ile İsrail arasında 25 Aralık’ta istihbarat paylaşımı ve polis eğitimi amaçlı yeni bir “güvenlik” anlaşması imzalandı.
2005- Türkiye, ABD ve ortaklarının 20 Mart’ta Irak’a saldırı sırasında ve sonrasında  sürdürdüğü operasyonlar sırasında saldırgan güçlere geniş ölçekli lojistik destek sundu. Org. İlker Başbuğ, ABD’ni ziyareti sırasında genelkurmay ikinci başkanı sıfatıyla 7 Haziran’da yaptığı bir konuşmada Türkiye’nin Irak’ta sağladığı katkılar konusuna değinirken “Türkiye’den 5 bin sorti yapıldığını, 39 savaş uçağına acil durum inişi imkanı sağlandığını, Batman ve İncirlik’in kullanıldığını, havada yakıt ikmali için 2200 sorti daha yapıldığını” söylemiş, Türkiye-İsrail işbirliğinin önemine değinmiş ve bu işbirliğinin “İsrail’in pozisyonuna katkı sağladığını” belirtmişti. 
2006- 13 Temmuz’da Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının açılış töreni yapıldı. Rus Komerzant gazetesinin anlatımıyla “yeni bir Batı yanlısı ittifakın çimentosunu oluştur”an bu boru hattı, ABD, İsrail, Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan arasında ilişkileri daha da güçlendirmeyi amaçlıyordu. (5)

Bu listeye Türk ordusunun 1984-1999 yılları arasında ve daha sonraki yıllarda Türkiye Kürdistanı’nda PKK gerillalarına karşı gerçekleştirdiği ve –çoğu sivil- 30,000’den fazla insanın ölümüne yol açan çok sayıda operasyonu ve gene aynı dönemde Güney Kürdistan’daki PKK mevzilerine karşı gerçekleştirdiği çok sayıda sınırötesi harekatı eklemek gerekir.

Herhalde hiç kimse, böyle kirli ve kanlı bir sicile sahip olan Türk gericilerinin, Lübnan’a asker göndermek istemesinin ardında hangi motiflerin yattığı hakkında herhangi bir kuşku besleyemez ve besleyemeyecektir.
DİPNOTLAR

(1) “Lider ülke” doğrusu! Asker göndermiş oldukları Kosova’daki Türk azınlığının dilinin resmi diller arasından çıkarılmasını engelleyememiş olan, Güney Kürdistan’daki PKK varlığının tasfiye edilmesi için önüne gelene yalvaran, yıllardır manipüle etmeye ve üzerinden politika yapmaya çalıştıkları Irak Türkmen halkının çıkarlarını korumaktan aciz olan Türk egemen sınıflarının dayanılmaz hafifliğini görmeyen kalmadığını söylemek çok daha gerçekçi bir saptama olurdu.

(2) Askeri kliğin ana gövdesinin bölgemizdeki –ve bir anlamda- dünyadaki saflaşmada ABD-İsrail-Britanya blokunun yanında saf tuttuğu, geçtiğimiz günlerde bir kez daha doğrulandı. Genelkurmay başkanlığı görevini Org. Yaşar Büyükanıt’a devretmesi vesilesiyle yaptığı konuşmada Org. Hilmi Özkök, İran’ın nükleer güç haline gelmesinin engellenmesi gerektiğini savundu. O konuşmasında,
“Kuzey Kore’den başlayıp Ortadoğu’ya uzanan eksen üzerindeki kitle imha silahlarına sahip veya sahip olduğu yönünde şüpheler yaratan ülkelerin varlığı, ülkemizin güvenliği için ciddi ve yön verici bir tehdit oluşturmaktadır. Bu sorun çözülemezse, ülke olarak yakın gelecekte önemli karar noktalarıyla karşılaşmamızın kuvvetle muhtemel olduğunu düşünüyorum. Aksi takdirde bölgedeki stratejik üstünlüğümüzü kaybetmek durumuyla karşılaşırız” (Milliyet, 29 Ağustos 2006) dedi.

(3) Zamanın Başbakan Yardımcısı Fatin Rüştü Zorlu bütçe görüşmeleri sırasında bunu şöyle itiraf ediyordu:
“Biz oraya son dakikada gittik. Bu iştiraki müttefiklerimiz çok arzu ettiler, ‘aman gidin’ dediler, ‘siz gitmediğiniz takdirde fena olacak’ dediler…” (Aktaran Ali Halil, Atatürkçü Dış Politika ve NATO ve Türkiye, İstanbul, Gerçek Yayınevi, 1968, s. 148)

(4) Ancak, Türkiye’de halen ABD denetiminde nükleer silahlar olduğu biliniyor. Bianet’te Tolga Korkut imzasıyla 10 Şubat 2005’te yayımlanan bir haberde şöyle deniyordu:
“Resmi kaynaklara göre ABD Avrupa’da 480 dolayında nükleer bomba bulunduruyor. Türkiye’de de İncirlik üssünde 90 nükleer bomba var. Merkezi ABD’de bulunan Doğal Kaynaklar Savunma Konseyi (Natural Resources Defense Council/ NRDC) adlı sivil toplum örgütünün ABD resmi belgelerine dayanarak oluşturduğu son rapora göre, gerek ABD, gerek nükleer bombaların topraklarında bulunmasına izin veren ülkeler, Uluslararası Nükleer Silahsızlanma Anlaşması’nı ihlal ediyor…”

(5) Genelkurmay İkinci Başkanı Org. İlker Başbuğ, 7 Haziran 2005’de ABD’ni ziyareti sırasında yaptığı konuşmada, bundan 13 ay sonra Kommerzant gazetesinin yapacağı saptamayı doğrulayacaktı. O, Kafkaslar’da demokrasinin yayılmasının, önemli ölçüde “Türk-Amerikan işbirliğine” dayandığını ve Azerbaycan ve Gürcistan’ın, bölgede Türkiye ve ABD’nin izlediği “ortak yaklaşımdan” büyük ölçüde faydalandığını kaydettikten sonra Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının, ABD liderliği ve desteğinde geliştirildiğini belirtmiş ve “Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı, bölgede siyasi, ekonomik ve güvenlik alanlarında daha büyük fırsatlar yaratacaktır” demişti.
www.turkishmarxist.wordpress.com

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: