Bunalım

Garbis Altınoğlu, 28-30 Eylül 2006
Giriş
Geçtiğimiz haftalar, Türk egemen sınıflarının öncü ve yönetici gücü olan askeri kliğin, 2005 Martında gerçekleştirdiği bayrak provokasyonundan bu yana izlemekte olduğu saldırgan politikanın yeni görünümlerine ve Genelkurmayın siyasal iktidarın iplerini tümüyle kendi ellerine almak için yaptığı yeni hamlelere tanık oldu. Kürt sorunu, Kıbrıs, Lübnan örneğinde olduğu gibi bölge ülkelerine ABD-İsrail hesabına müdahale, AB ile ilişkiler vb. konularında askeri klikle gericilik ve şovenizm yarışına girmiş bulunan ve içi boş bir İslami duyarlılık ve Pantürkizm söylemi tutturduğu gözlenen AKP hükümeti ise çoktandır umudunu Washington’a bağlamış gözüküyor. Ne yazık ki, Türk gericiliğinin ve devlet aygıtının çapsızlığının, stratejik bakıştan yoksunluğunun ve işbirlikçi ve uşak karakterinin iyice sırıttığı bu ortamda burjuvazinin bu farklı fraksiyonları arasındaki sürtüşmeden ve çatışmadan yararlanabilecek ve işçi ve emekçi yığınlarını demokrasi ve sosyalizm savaşımına çekecek devrimci bir muhalefet bulunmuyor.

Siyasal iktidarın bütünüyle askeri kliğin ABD-İsrail yanlısı fraksiyonunun eline geçmesiyle sonuçlanacağı anlaşılan bu sürecin başlangıç noktasını, Türk “güvenlik” kuvvetlerinin PKK’ya ve Kürt halkına yönelik saldırılarını yeniden yoğunlaştırmaya başladıkları 2004 yılı olarak saptayabiliriz. Bilindiği gibi, 2004 yılı içinde TSK’nin PKK gerillalarına karşı saldırıları yoğunlaşmış, buna karşılık PKK da altı yıldır sürdürmekte olduğu tekyanlı ateşkese 1 Haziran 2004’te son vermek zorunda kalmıştı. O günden bu yana Türkiye’de siyasal yaşamın tansiyonunun hızla yükselmekte olduğunu söylemek bir abartma sayılmamalıdır. Bu bakımdan konuya 2004-2005 dönemecinde olup bitenlere göz atmakla girmekte yarar var.
“Dış faktör”
Kuşkusuz, hele de 11 Eylül sonrası ortamında Türkiye gibi bir ülkede meydana gelen hiçbir önemli siyasal gelişme ve dalgalanmanın uluslararası ölçekteki ve özellikle Ortadoğu ölçeğindeki gelişmelerden bağımsız ele alınamayacağı bir gerçektir. Bu bağlamda 2004’ün ikinci yarısı ile 2005’in başlarının ABD emperyalizminin Afganistan ile Irak’ın ardından Suriye ile İran’a saldırı ve Lübnan’ı istikrarsızlaştırma yolundaki hazırlıklarını hızlandırdığı bir dönem olduğu anımsanmalı. ABD -ve İsrail- yetkilileri 2004’ün ortalarından itibaren İran’ın nükleer programının durdurulması konusundaki açıklamalarının sertlik dozajını yükseltmeye, hatta bu ülkeye ve Suriye’ye tehditler savurmaya ve yeni bir saldırı savaşı hazırlıklarını hızlandırmaya başladılar. 2 Eylül 2004’te BM “Güvenlik” Konseyi aldığı 1559 Sayılı Kararla, Suriye birliklerinin Lübnan’dan çekilmelerini ve bu ülkedeki milis örgütlerinin (yani Hizbullah’ın ve Filistinli örgütlerin) silahsızlanmasını istedi. 14 Şubat 2005’te Lübnan Başbakanı Refik Hariri bir suikast sonucu öldürüldü. Ve arkasından olayın sorumlusu ilan edilen Suriye’nin, Lübnan’daki kuvvetlerini bu ülkeden geri çekmesi için yoğun bir kampanya başlatıldı. Mart 2005 sonunda İsrail basınına sızan haberler, Başbakan Şaron’un, “diplomasinin İran’ın nükleer programını durdurmayı başaramaması halinde” (The Hindu, 28 Mart 2005), İran’ın Natanz uranyum zenginleştirme tesisine yapılacak bir İsrail saldırısı için “ön onay” verdiğini ortaya koydu. 13 Nisan 2005’de ABD Temsilciler Meclisi Uluslararası İlişkiler Komitesi, “İran’ın Özgürlüğüne Destek Yasası”nı ezici bir çoğunlukla kabul etti. 15 Mayıs 2005’de Washington Post’a yazdığı “Not Just A Last Resort? A Global Strike Plan, With a Nuclear Option” adlı yazıda William Arkin, “Savunma” Bakanı Donald Rumsfeld’in geçen yazın başlarında onayladığı ‘Geçici Küresel Vuruş Alarm Buyruğu’ adlı çok gizli raporla silahlı kuvvetlere, İran ve Kuzey Kore başta gelmek üzere kitle imha silahları geliştirmekte olan düşman ülkelere saldırmak için hazır olmaları direktifini verdiğini yazdı. 

Buna bağlı olarak 2005 yılı, ABD emperyalizminin başını çeken ve neo-con (=yeni muhafazakar) olarak adlandırılan neo-faşist kliğe yakın kalemlerin ve ideologların, AKP hükümetine ve Türkiye’deki “ılımlı” siyasal İslama karşı daha net bir tavır almaya ve dolayısıyla askeri kliğe iktidarın iplerini bütünüyle kendi ellerine alması için yeşil ışık yakmaya başladığı bir yıl olacaktı.
ABD tekelci burjuvazisinin en önemli yayım organlarından biri olan Wall Street Journal’da 16 Şubat 2005’te yayımlanan “Yeniden Avrupa’nın Hasta Adamı mı?” başlıklı yazısında bu gazetenin baş editörü Robert L. Pollock, “ince ve sinsi İslamcı” olarak nitelediği AKP hükümetinin, kamuoyundaki güçlü Amerikan karşıtı eğilimin önünü almak için ciddi bir çaba harcamadığını ve bunun böyle sürmesi halinde, birkaç yıl içinde “Atatürk’ün mirasından ve Osmanlı görkeminden geriye bir şey kalmayaca”ğını, Türkiye’nin “ikinci sınıf, küçük düşünen, paranoya saplantılı, marjinal… ABD’de dostu olmayan, Avrupa’da istenmeyen bir ülke” haline geleceğini ileri sürdü.
AEI (=American Enterprise Institute) adlı neo-faşist düşünce kuruluşunda çalışan ve Bush kliğinin ideologları arasında sayılan Michael Rubin, Middle East Quarterly adlı derginin Kış 2005 tarihli sayısında yayımlanan “Yeşil Sermaye ve Türkiye’de İslamcı Politika” başlıklı yazısında, AKP’nin mali yapısının “karanlık ve kaygı verici” olduğunu öne sürdü ve Suudi kaynaklı “yeşil sermaye”nin Türkiye’nin iç ve dış politikalarını etkilediğini öne sürdü.
Bush kliğine yakın ve neo-faşist eğilimli The Washington Times gazetesinin, 8 Mart 2005 tarihli sayısında Arnaud de Borchgrave imzasıyla yayımlanan haberde ise şöyle deniyordu:
“Eski bağlaşık Türkiye küresel anti-Amerikanizm yarışında altın madalyayı kazandı.” Yazar, Türkiye’de ABD karşıtlığının yaygınlaşmasından –pek de haklı sayılamayacak bir biçimde- Başbakan Erdoğan’ı ve onun partisini sorumlu tutuyordu.
Öte yandan, Başbakan Erdoğan’ın Danışmanı Cüneyd Zapsu ve AKP’nin Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin, Nisan 2005’in ilk haftasında “yanlış anlamaları gidermek ve partilerinin politikalarını anlatmak” üzere Washington’a yaptıkları ziyaret, Bush kliğinin AKP’ne karşı daha mesafeli bir tutum takınmakta olduğunu göstermenin yanısıra İslamcı burjuvazinin korkak ve uşak karakterini bir kez daha gözler önüne serecekti. Zapsu ve Dişli AEI’da yaptıkları görüşmelerde ağır eleştirilerle karşılaşınca Amerikalılara “Size ihtiyacımız var. Siz de AKP ile bir dönem daha yaşamak zorundasınız. Başbakan Erdoğan’ı devirmeye çalışmak ve lağım deliğinden aşağıya süpürmek yerine, onu kullanın” diyeceklerdi.
ABD’nin 11 Eylül sonrasında izlediği daha saldırgan politikanın mimarlarından ve neo-con ekibin, yakın zamana kadar Türkiye’nin, İslam dünyasını etkileyebilecek bir “ılımlı İslam” ülkesi haline gelmesi gerektiğini savunan ve bu alanda AKP’ne önemli bir kredi açmış gözüken önderlerinden Paul Wolfowitz, Mayıs 2005’de Dünya Bankası Başkanı sıfatıyla Sabancı Üniversitesi’nde verdiği konferansta AKP’ni değil, Kemalizmi övecek ve onun bütün bölge için izlenmesi gereken bir model olduğunu söyleyecekti.
Türk gericilerinin Amerikalı efendilerinin tutumunu izlemesi nesnelerin doğası gereğiydi. Örneğin, zamanın Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, 20 Nisan 2005’de Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı konuşmada şunları söylüyordu:
“Ayrıca İran’ın nükleer çalışmalarını diğer ülkeler gibi biz de kaygıyla izlemekteyiz. İran’ın, 2003 yılı ortalarına kadar Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan gizli olarak nükleer tesisler inşa etmiş olduğu ve uranyum zenginleştirme çalışmaları yaptığı saptanmıştır. Fakat İran, daha sonra bu ajansla bir ek protokol imzalayarak, bu ajansın habersiz denetlemeler yapmasını kabul etmiş, ancak bu protokolü anayasal süreçten geçirmemiştir. Kuzey Kore’den başlayıp, Hindistan, Pakistan ve İran üzerinden geçen ve bölgemizdeki diğer muhtemel nükleer güçlere uzanan nükleer eksen, Türkiye açısından büyük bir hassasiyet teşkil etmektedir. Türkiye’nin politikası, Orta Doğu’nun nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge haline gelmesidir.”
O sırada Genelkurmay İkinci Başkanı sıfatını taşıyan Org. İlker Başbuğ ise, 6 Haziran 2005’de Amerikan-Türk Konseyi’nde yaptığı konuşmasında şöyle diyecekti:
“Başta ABD olmak üzere diğer ülkeler gibi İran’ın nükleer çalışmalarını biz de kaygıyla izlemekteyiz. Kuzey Kore’den başlayan ve İran üzerinden geçen, bölgemizdeki diğer muhtemel nükleer güçlere uzanan nükleer eksen, Türkiye açısından büyük bir hassasiyet teşkil etmektedir.”
AKP hükümeti, bu konuda askeri klikle tamamen aynı düşüncedeydi. Haaretz yazarı Aluf Benn’in 1 Mayıs tarihli haberine göre, Başbakan Recep T. Erdoğan, Mayıs 2005’te İsrail’e yaptığı ziyarette, “ülkesinin İsrail’in, nükleer bir İran’a ilişkin kaygılarını paylaştığını söylediği”ni aktarıyordu. Benn’e göre Erdoğan, İsrail Devlet Başkanı Moşe Katsav’la yaptığı görüşmede İran’ın nükleer ihtirasları konusundaki görüşlerini  anlatırken, “Tehdit altında olan sadece siz değilsiniz; biz ve tüm dünya tehdit altında” demişti. Dahası o, İsrailli yetkililerle yaptığı görüşmeler sırasında, sözümona İsrail-Filistin barışının sağlanabilmesi için gerici Mahmut Abbas yönetiminin elinin güçlendirilmesini, “militanların” yani silahlı Filistin direnişinin ancak böylelikle etkisiz hale getirilebileceğini ileri sürmüştü.
İç gelişmeler
Anımsanacağı üzere, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt 15 Mart 2005’de yaptığı bir açıklamada PKK’nın, “Öcalan’ın yakalandığı 1999 yılındaki sayıya ulaştı”ğını söyleyerek alarm zillerini çalmış ve askeri klik 2005 Newrozunda tezgahladığı “bayrak krizi”nin ardından Kürt halkını “sözde vatandaşlar” olarak nitelemişti. Bu açıklamalar, Türk askeri kliği ve gericiliğinin ana gövdesinin tüm Kürt halkını hedef tahtasına oturtan daha saldırgan taktiğe yönelişinin, bir anlamda 1990’ların ortalarında izlediği “kirli savaş” yoluna dönüşünün göstergeleriydi.
Bu süreçte, Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın, 9 Kasım 2005’de meydana gelen Şemdinli saldırısıyla ilgili olarak hazırladığı iddianamede Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt’ı da suçlaması, Genelkurmay Başkanlığının 20 Mart 2006 tarihinde bu suçlamaya verdiği sert yanıt ve hükümetin bu momentte takındığı teslimiyetçi ve korkakça tutum önemli bir dönemeç noktası oldu. Askeri klik 20 Mart tarihli açıklamasında sadece savcıyı kınamakla kalmıyor, bu arada hükümeti de uyarıyor, hatta üstü örtülü bir biçimde tehdit ediyor ve bir Kürt-Türk çatışmasını kışkırtmaya dönük politikalarını sürdürmekte kararlı olduğunu dile getiriyordu. Genelkurmay Başkanlığı’nın 20 Mart 2006 tarihli açıklamasında, diğer şeylerin yanısıra şunlar söyleniyordu:
“Bu iddianamenin söz konusu bölümlerinin maksadını aşan, hukuki olmaktan çok siyasi içerikli, bazı mensuplarını hedef alarak TSK’yı yıpratmaya ve terörle mücadeledeki azim ve iradesini zayıflatmaya yönelik olduğu kanaatine varılmıştır… “TSK’ya yapılan bu haksız ve maksatlı suçlamalar karşısında öncelikle anayasal sorumluluğu olanların tavır almaları, bu saldırıyı bütün yönleriyle ortaya çıkarmaları ve arkasındaki çarpık zihniyetin temsilcilerini makam, statü ve konumları ne olursa olsun açıklamaları ve haklarında işlem yapmaları gerekmektedir. Savcı hakkında gerekli girişim tarafımızdan yapılmıştır. TSK bu girişimlerin farkındadır ve sonuna kadar da takipçisi olacaktır.” Burada, 20 Mart’ın aynı zamanda –iddianamesinde, 24 Ocak 2001’de Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’a yapılan suikastın arkasında askeri kliğin bulunduğunu ima eden- Van Savcısı F. Sarıkaya’nın, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kararıyla görevden ihraç edildiği tarih olduğunu anımsamak gerek. Şemdinli olaylarının ardında askeri kliğin kirli ellerinin olduğunun açığa çıkmaya başlamasından sonra Başbakan R. T. Erdoğan’ın “Ucu kime dokunursa dokunsun, olaylar mutlaka aydınlatılmalı” biçimindeki sözlerinin arkasında durmaması/ duramaması, ortaya çıkmış olan elverişli koşulları kendi konumunu güçlendirecek tarzda kullanmaktan çekinmesi, AKP hükümetini Amerikalıların deyişiyle “topal ördek” durumuna düşürmüştü. CHP Hakkari Milletvekili Esat Canan Genelkurmayın adıgeçen açıklamasını “muhtıra” olarak nitelerken tamamen haklıydı. Daha önceki bir yazımda da söylemiş olduğum gibi, “Bu açıklama aynı zamanda, İslamcı büyük ve orta burjuvazinin temsilcisi AKP hükümetine verilmiş bir ültimatom ve ülkenin yönetiminin yeniden ve daha büyük ölçüde askeri kliğin eline geçişinin başlangıcı sayılabilir.” (“Bir Kez Daha Türkiye ve Kürdistan Nereye?”, 8-9 Nisan 2006)
AKP hükümetiyle askeri klik arasında Kürt sorunu vesilesiyle, hükümetin geri adım atmasıyla sonuçlanan bir başka güç gösterisi Ağustos 2005’te yaşandı. Başbakan Recep T. Erdoğan, 10 Ağustos 2005’de, PKK’ya silah bırakma çağrısı yapan aydınlarla Başbakanlıkta yaptığı görüşmede ve 12 Ağustos’ta Diyarbakır’da yaptığı konuşmada “Kürt sorunu” ibaresini kullanmış, bu sorunun “demokratikleşme sorunu” olduğunu belirtmiş, “Sorunları kabul ediyoruz ve yüzleşmeye hazırız” demişti. Ne var ki, korkak ve gerici İslamcı burjuvazinin bu temsilcisi bir kez daha sözlerinin arkasında duramadı ve sınıfsal karakteri nedeniyle duramazdı da. Başbakanın sözlerinin oluşturduğu sınırlı umut ve beklentilerin boşa çıkması için fazla beklemek gerekmedi. MGK’nun 23 Ağustos 2005’te yaptığı toplantısının ardından yayımlanan bildiride Erdoğan’ın kısa süre önce kullanmış olduğu “Kürt sorunu” ibaresi kullanılmamış ve devletin bu yaklaşımı benimsemediği pek de üstü örtülü sayılamayacak bir tarzda kamuoyuna hissettirilmişti. MGK açıklamasında, “yurttaşlarımızın güvenliğine, yaşama hakkına, esenliğine ve gönencine kasteden terör ile etkin savaşım kararlılığı”nin yinelendiği belirtilmiş, yani Kürt halkına sopa, dipçik ve kurşunun layık görüldüğünün altı bir kez daha çizilmişti.

Bu açıklamayı yorumlayan 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, haklı olarak MGK’nun 23 Ağustos 2005 bildirisini “28 Şubat’ın zarifi” olarak nitemiş, “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az. Anlaşılıyor ki MGK hâlâ diri. Kim çıkardı bu Kürt sorununu? Siz yüzyıllarca bir ve beraber yaşamış insanları ayırır, Kürt sorunu diye tanımlama yaparsanız, o zaman birileri de çıkar ‘Biz de varız’ der” demişti. (Milliyet, 26 Ağustos 2005)

24 Ekim 2005’de Milli Güvenlik Kurulu’nda kabul edilen ve “Türkiye’nin iç güvenliğini tehdit eden temel unsurlar”ın “irtica, bölücülük ve aşırı sol akımlar” olmaya devam ettiğini belirten, “aşırı sağ”ı tehdit olmaktan çıkaran ve “Gizli Anayasa” olarak da adlandırılan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi ya da İç Güvenlik Siyaset Belgesi, MGK’nun 23 Ağustos tarihli açıklamasında ortaya konan yaklaşımı bir kez daha pekiştirdi. Sözkonusu belgede,
“Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu etnik temele dayanmaz. Kuruluş esası, tek devlet, tek ulus, tek bayrak ve tek dildir. Atatürk’ün ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti’ denir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vatandaşlık bağı bulunan herkes Türk’tür” tümcelerine yer verilmişti. Bu, Ortadoğu ve Türkiye koşullarında meydana gelen değişikliklere ve Ankara’nın ABD ve yakın bağlaşıklarının desteğiyle Güney Kürdistan’da kurulan Kürt devletini sineye çekmeye hazır olduğunu göstermesine rağmen Türk gericiliğinin Türkiye sınırları içinde yaşayan Kürt halkına karşı izlediği geleneksel çizgisini değiştirme eğiliminde olmadığını bir kez daha doğruluyordu. (1) Bu belgede, bir biçimde İran’la da ilişkilendirilen dinsel gericilik faaliyetleri hakkında da şöyle deniyordu:
“-Günümüzde büyük bir darbe alan ve dağılma sürecine girdikleri gözlenen ülkemizdeki dini motifli terör örgütlerinin, mevcudu muhafaza ve toparlanma eksenli faaliyetlerini devam ettireceği,
-Tehdit boyutu itibariyle öne çıkan Hizbullah Terör Örgütünün intikam amaçlı olarak üst düzey devlet görevlileri, güvenlik güçleri, itirafçılar ile örgütün önünde engel olarak gördüğü diğer kesimlere yönelik eylem arayışlarını sürdüreceği,
-Hizbullah İlim grubunun etkinliğinin azalmasıyla birlikte özellikle Güneydoğu Anadolu bölgesindeki bazı illerde oluşan boşluğu İran’a daha yakın olarak bilinen Hizbullah Menzil grubunun doldurma gayretlerini arttıracağı,
-Hizbullahi örgütlenmelerin, toparlanma arayışları kapsamında dini nitelikli propagandanın yanı sıra etnik içerikli propaganda faaliyetlerine de ağırlık verebilecekleri, ayrıca genişleme ve halkın itimadını tekrar kazanma amacıyla Hizbullah ismi dışında yeni kimlikler üzerinden de faaliyetlerin sürdürülmeye çalışılabileceği,
-İran’daki yönetimin durumuna (ılımlı-radikal) paralel olarak ülkemizdeki radikal dini görüşlere sahip şahıs ve örgütlenmelere yönelik siyasi, askeri eğitimin yanı sıra
silah ve para yardımlarının gelecekte de söz konusu olabileceği,…”

2005’in son ayları ve 2006’nın ilk aylarında polisin, çetelere –Yüksekova, Tekstil, Sauna, Atabeyler vb.- karşı kapsamlı bir operasyona girişmesi ve bu arada bir çok TSK mensubu subayın da çete faaliyetleriyle ilgili olarak gözaltına alınması ve haklarında davalar açılmasını, AKP’nin askeri kliğe karşı taktiksel bir saldırısı olduğunu belirtmek gerekir. (Bu dönem, 9 Kasım 2005’te patlak veren Şemdinli olayları nedeniyle askeri kliğin ipliğinin bir ölçüde pazara çıktığı ve savunma konumuna itildiği bir dönemdi aynı zamanda.) Ancak, çok geçmeden bu saldırının hızı kesilecek ve Türkiye’nin modern anlamda bir burjuva devleti olmaktan ne denli uzak olduğu bir kez daha ortaya çıkacaktı. Yasalara göre hükümete ve TBMM’ne tabi olan Genelkurmay’ın müdahalesi sonucunda çetelere yönelik operasyon yavaşlayacak ve askeri personelin polis tarafından suçüstü yakalanması hallerinde bile gözaltına alınması uygulamasına son verilmesini buyuran askeri kliğin bu dayatması karşısında hükümet sesini çıkaramayacaktı. (2)

17 Mayıs 2006’da Alpaslan Aslan adlı faşist avukat-katilin, sözümona türban aleyhine bir karar verdiği gerekçesiyle Danıştay 2. Dairesine yaptığı saldırıda Mustafa Yücel Özbilgin adlı bir yargıcı öldürmesi, dört yargıcı yaralaması ve bunun ardından gerçekleştirilen psikolojik operasyon, askeri kliğin hükümetin altını boşaltma çabalarında önemli bir halka oluşturacaktı. Daha saldırıyla ilgili ilk soruşturma tamamlanmadan çarklar dönmeye başlamıştı bile: Cumhurbaşkanı Ahmet N. Sezer’in, Danıştay Başkanı Sumru Çörtoğlu’nun, Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ün, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın eylemi laikliğe bir saldırı olarak nitelemek suretiyle mahkum etmeleri, Cumhurbaşkanı’nın “Danıştay’a yapılan saldırının aslında laik cumhuriyet’e yapıldığını, saldırıya neden olanların tutum ve davranışlarını yeniden gözden geçirmesi gerektiğini” ileri sürmesi, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay’ın ortak açıklamasında benzer bir saldırgan ve provokatif bir dil kullanılması ve neredeyse açıkça AKP hükümetinin olanlardan sorumlu tutulması ve bir siyasal linç havası yaratılması, CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol’un Danıştay saldırısından hükümeti sorumlu tutarak olayı “İkinci Kubilay olayı” olarak nitelemesi, ölen yargıcın cenaze töreninde “Katil Hükümet”, “Tayyip İran’a”, “Hükümet İstifa” gibi AKP’ni ve siyasal İslamı hedef alan sloganların atılması, törene katılan bakanların tartaklanması, gösterişli törenler eşliğinde “halkın” Anıtkabiri ziyaretinin örgütlenmesi vb., her ne hikmetse 19 Mayıs’ın öngününe rastlayan bu saldırının askeri kliğin bir tezgahı olduğunu gösteriyordu. Ne var ki, adıgeçen kişinin eylem anında yakalanması, siyasal karakteri, -Cumhuriyet gazetesinin bombalanması gibi- karıştığı eylemlerin ve bağlantılarının açığa çıkması ve olay sırasında “Tekbir getirdiği ve Allah’ın askeriyim dedi”ği yolundaki savların doğru olmadığının anlaşılması, bu provokasyondan istenen sonucun alınmasını güçleştirdi.
Askeri kliğin son hamleleri
Türk gericiliğinin, Kürt halkına karşı saldırgan tutumunu sürdürmekte, gerilimi daha da tırmandırmakta ve devlet aygıtı içindeki yerini korumakta kararlı olduğunu muhataplarına anımsatmasının göstergeleri genelkurmay başkanlığı koltuğuna oturmaya hazırlanan Org. Yaşar Büyükanıt’ın, 26 Ağustos 2006’ta kara kuvvetleri komutanlığının Org. İlker Başbuğ’a devir teslim töreni sırasında yaptığı konuşmada yeniden ortaya çıktı. Büyükanıt bu konuşmasında şöyle demişti:
“Türkiye’de ‘askerin rolü’ genel ifadesinden hareketle, TSK’nın özellikle Anayasa’nın 3 ve 4’üncü maddelerinde belirtilen sorumluluklarında etkisiz hale getirilme çabaları ön plana çıkmış bulunmaktadır. Bu çevreler, ya Türkiye’nin üniter yapısından rahatsızdırlar ya da cumhuriyeti başka bir tür cumhuriyete dönüştürme hayalini düşlemektedirler veya her iki düşünceyi de hayata geçirmeye çalışmaktadırlar. TSK var olduğu sürece, gördükleri bu rüya gerçek olmayacaktır. Terörle mücadelemiz artan bir kararlılıkla ve taviz vermeksizin devam edecektir. Bazı çevreleri rahatsız eden de bu kararlılığımızı anlamış bulunmalarıdır. Türkiye Cumhuriyeti, üniter, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir. Böyle kalmaya ve tüm gelişimini bu yönde sağlamaya devam edecektir…
“Yaşadığımız günlerde, üzülerek ifade ediyorum, canlarını bu güzel yurdumuz için feda etmeye yemin etmiş askerlerimize ve onların komutanlarına karşı inanılmaz iğrençlikte saldırılar yapılmaktadır. Bu yasadışı, ahlakdışı, akıldışı saldırıları yapanlar, yarattıkları iğrenç bataklıkta boğulacaklardır… Zamanı geldiğinde yasalar çerçevesinde bu kişiler ve gruplar gereken hesabı verirler, vereceklerdir.”
Org. Büyükanıt, ülkenin gerçek efendilerinin kimler olduğuna ilişkin burjuva-liberal yanılsamalara ağır bir darbe indiren ve yıllardır devam edegelen “reform, sivilleşme ve demokratikleşme” sürecinin pek az şeyi değiştirdiğini açığa vuran konuşmasını şöyle sürdürmüştü:
“Hiç kimse, hiçbir grup, insan hakları, özgürlük ve demokrasi gibi insanlığın yüksek değerlerini teşkil eden kavramların arkasına saklanarak bu ülkeye ve insanlarına zarar veremez. Bu yüksek değerleri, sahip oldukları bölücü ve irticai düşüncelere alet ederek ülkenin rejimi aleyhine kullanamazlar ve kullanamayacaklardır. ”

Org. İlker Başbuğ ise aynı toplantıda yaptığı konuşmada, Kürt sorununda göstermelik de olsa hiçbir ileri adım atılmayacağını vurgularken şunları söyleyecekti:
“Türkiye Cumhuriyeti kültürel alanda / bireysel kalmak ve ulus devlet yapısına zarar vermemek şartıyla kültürel zenginliklerin yaşaması için gerekli düzenlemeleri gerçekleştirmiştir.
“Bunun ötesinde, kimse Türkiye’den belirli bir etnik gruba kültürel alanın dışında ulus devlet ve üniter devlet yapısını tehlikeye sokacak, siyasal alanda düzenlemeler yapmasını beklemesin.
“Kültürel alandaki düzenlemeler daha fazla demokrasi başlığı altında, siyasal alana doğru götürülmeye çalışılırsa ülke kutuplaşmaya ve ayrışmaya sürüklenebilir.
“Güvenlik güçleri, terör örgütünün bulunduğu bütün bölgelerde terör örgütü etkisiz hale getirilinceye kadar operasyonlara devam edecektir. Bunun dışında öne sürülebilecek ve düşünülebileceklerin anlamı teröre taviz vermektir.
“PKK’ya katılımlar, devletin yürüttüğü psikolojik harekâtın yetersizliğini göstermektedir. Terörle mücadele eden ülkelerde bu konu önceliklidir, hayatidir.”

Her iki generalin konuşmalarının içerik ve üslubundan, askeri kliğin bu temsilcilerinin, ülkenin gerçek yöneticileri gibi davrandıkları görülüyor. Dahası, ABD ve İsrail’in yakın bağlaşığı/ uşağı Türk gericiliğinin tüm siyasal yaşamının, Başbuğ’un deyişiyle “psikolojik harekat” adı da verilen provokasyon ve gerici terör eylemleriyle karakterize olduğu bir gerçek. Nitekim, bunların bazılarına geçtiğimiz haftalarda tanık olduk.

3 Eylül’de Fatih’teki İsmailağa Camii’nde sabah namazından sonra cemaate vaaz veren emekli imam Bayram Ali Öztürk uğradığı bıçaklı saldırıda yaşamını yitirdi. Mustafa Erdal adlı 26 yaşındaki saldırganın ise çıkan arbedede öldürüldüğü bildirildi. Görgü tanıkları katilin, linç edildiğini ileri sürerken Emniyet kayıtlarında, “Bıçaklayan kişi, daha sonra başını mihraba vurmaya başlamış, ölü olarak bulunmuştur” denilmişti. Ancak adli tıp incelemesi sonucu Mustafa Erdal’ın darp edilerek öldürülmüş olduğunun kesinleşmesi, cemaatten bazı kişilerin Bayram Ali Öztürk’ün bıçaklanmasının hemen ardından bir kaç kişinin Erdal’a saldırdıklarını ve onun linç edilmesini sağladıklarını söylemeleri, olayın Kontrgerillanın/ devletin istihbarat örgütlerinin bir tertibi olması olasılığını güçlendiriyor. Zaten generallerin ve tekelci ve militarist medyanın, bu olayı bahane ederek Fatih’teki adıgeçen cemaati mercek altına almaları ve Türkiye’de bir dinsel gericilik tehlikesinin varolduğu yolunda sistemli bir propagandaya girişmeleri, gerçek katillerin adreslerini göstermeye yetiyor.

12 Eylül’de Diyarbakır Bağlar semtinde bir bombanın patlaması sonucundaysa 7’si çocuk 10 kişi öldü ve 14 kişi yaralandı. Bu alçakça eylemin hemen ardından burjuva politikacılarının ve yazılı ve görsel Türk burjuva medyasının hemen hemen tümü, patlamanın PKK tarafından gerçekleştirildiği ve “PKK terörü” tehlikesinin ortadan kalkmadığı yolunda bilinen şoven içerikli bir yaygara kampanyası başlattılar. Eylemi TİT (=Türk İntikam Tugayı) adlı –büyük olasılıkla devlet içinde yuvalanmış ve onun adına hareket eden- bir faşist terör örgütünün üstlenmesine, PKK’nın bu tür eylemlere başvurmadığının bilinmesine ve PKK adına yapılan açıklamada bu eylemin kendileri tarafından yapılmadığının açıklanmasına rağmen Türk gericiliğinin ve onun medyadaki borazanlarının tutumu değişmedi.
Kürt sorununa ilişkin politikanın hükümet değil ordu tarafından belirleneceğini ima eden Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, 17 Eylül’de yaptığı açıklamada, 26 Ağustos tarihli konuşmasında değindiği hususların altını bir kez daha çizdi:
“Güvenlik güçlerinin mücadelesi silahlı mücadeledir ve bu kanlı terör örgütü yok edilinceye, kırsalda ve şehirlerde terörist kalmayıncaya kadar devam edecektir. Bundan kimsenin en ufak şüphesi olmasın. Bunun dışında düşünülebilecek diğer bütün hareket tarzları, sadece bu terör örgütüne taviz vermek demektir.”
Başbuğ’un açıklamalarını, 28 Eylül’de Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Faruk Cömert’in Hava Harp Okulunun açılışında ve 29 Eylül’de Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Yener Karahanoğlu’nun da Deniz Harp Okulunun açılışında yaptıkları konuşmalarda aynı ölçüde sert ve açık tehditlerle yüklü mesajları vermeleri izleyecekti. Cumhurbaşkanı Ahmet N. Sezer’in 1 Ekim’de TBMM’nin açılış töreninde ve özellikle Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın 2 Ekim’de Kara Harp Okulu’nda yapacağı konuşmalara benzer bir içerik ve üslubun damgasını vuracağı biliniyor.
Bütün bu tehditlerin asıl hedefi burjuvazinin rakip fraksiyonlarından ziyade Kürt halkı, değişik ulus ve milliyetlerden işçi sınıfı, diğer emekçiler ve devrimci ve demokratik güçlerdir. Yolları devrimci bir kitlesel seferberlikle ve savaşa ve faşizme karşı bir birleşik cephe kurma doğrultusunda atılacak anlamlı adımlarla kesilemediği takdirde, önümüzdeki dönemde yeni provokasyon ve gerici terör eylemleri tezgahlayacak olan askeri kliğin ve onun emperyalist ve Siyonist efendilerinin hedeflerine varabileceklerini söylemek kehanet sayılmaz. Anlaşılan o ki Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfı ve sömürülen emekçileri ve özellikle onların ileri kesimi, bir ateş çemberinden geçerek öğrenmeye ve bu süreçte bağırlarından gerçek ve adına layık devrimci öncü güçler çıkarmaya zorlanacaklardır. Bu güçlerin ortaya çıkamaması ve onların demokratik ve sosyalist özlemlerine yanıt verememesi halinde ise, kitleler –en azından bir süre için- bazı Ortadoğu ülkelerinde ortaya çıkmış olan İslami renkli radikal siyasal muhalefet hareketlerinin karikatürlerine ve ulusal reformizmden de geri bir noktaya savrulmuş olan PKK’ya ve onun türevlerine mahkum olacaklardır.
Sonuç
Daha önceki bir yazımda da belirtmiş olduğum gibi,
“Türkiye Cumhuriyeti’nin bir dinsel gericilik tehdidiyle karşı karşıya olduğu yolundaki bu zeka yaşı düşük kişilere özgü gevezelikler, sözkonusu çatışmanın gerçek içeriğinin üstünü beceriksizce örtme yönündeki boş çabalardan öte hiçbir anlam ifade etmiyor. Ne Türkiye Cumhuriyeti sözcüğün gerçek anlamıyla laik ya da demokratiktir; ne de AKP şeriatı yaşama geçirmek isteyen bir parti. Ve ne de elleri değişik ulus ve milliyetlerden işçi ve emekçilerin kanlarıyla lekeli askeri klik ve ortaklarının laisizmi ve demokrasiyi kurmak ya da korumak gibi bir dertleri var. Hiçbir zaman da olmadı… O halde sözkonusu olan, askeri klik ve onunla bağlaşma halindeki geleneksel büyük burjuvazinin, 3 Kasım 2002 seçimlerinin ardından işbaşına gelmesinden bu yana izlediği halk-düşmanı ve emperyalist uşağı ekonomik ve siyasal uygulamaları nedeniyle önemli ölçüde yıpranmış bulunan İslamcı büyük ve orta burjuvazinin temsilcisi AKP hükümetini devirmek için yaptığı yeni bir ataktan başka bir şey değil. Askeri klik-geleneksel büyük sermaye bloku, ‘dinsel gericilik’le savaşım bahanesiyle bir yandan İslamcı burjuvaziyi geriletmeyi, bir yandan da Avrupa Birliği’yle uyum süreci içinde gerçekleştirilmiş güdük reformları budamayı ve ülkeyi bir askeri ya da yarı-askeri diktatörlüğe götürmeyi hedefliyor. Peki, ya diğer tehdit öğeleri? Türkiye işçi sınıfı ve hemen hemen tükenmiş olan Türkiye devrimci hareketi, Türk gericiliği için halihazırda bir tehdit oluşturmuyorlar. Tasfiyeci yönelimine ve buna bağlı olarak savaşım kapasitesinin düşmesine rağmen, Kürt halkının hala sönmemiş dinamizmine dayanan PKK’nın Ankara için ciddi bir tehdit potansiyeline sahip olduğu kabul edilebilir; ama burada da, bu sorunu inat ve ısrarla derinleştiren ve karşı tarafın tüm çözüm önerilerini reddederek kangrenleştiren askeri kliğin ta kendisi.” (“Siyasal Bunalım Derinleşirken”, 20-21 Mayıs 2006)
Evet, gerçekten de başta askeri klik gelmek üzere Türk gericiliği PKK’nın son dönemde yinelediği ve neredeyse teslimiyete varan barış ve uzlaşma önerilerini akıl almaz bir inat ve uzlaşmazlıkla reddetmeye devam ediyor. Bunun en son örnekleri PKK’nın 23 Ağustos’ta, Koma Komalen Kürdistan’ın 29 Ağustos’ta, Demokratik Toplum Partisi’nin 11 Eylül’de ve Abdullah Öcalan’ın 28 Eylül’de yaptığı barış çağrılarıdır. Bu çağrıların, Türk egemen sınıflarının –azınlık konumunda bulunduğu belli olan ve- özelde ABD’ne ve genelde Batı emperyalist bağlaşmasına/ NATO’ya daha mesafeli durmaktan yana olan y da “daha akıllı” fraksiyonunun siyasal duruşunu sergilediğini söyleyebiliriz. Avrasyacı olarak da niteleyebileceğimiz ve siyasal yaklaşımları PKK’nın, Abdullah Öcalan’ın önderlik ettiği “Türkiyeci” kanadınınkilerle büyük ölçüde uyuşan bu fraksiyon, Türkiye’nin daha çok yanlı bir politika izlemesinden, Rusya, Çin gibi yükselmekte olan emperyalist ülkelere yakınlaşmasından, İran ve Suriye gibi bölge ülkeleriyle daha sıkı bir işbirliğinden ve bazı sınırlı ödünler vermek koşuluyla Kürt halkını kendi yedeğine almasından yanadır.

Ancak, son çözümlemede Türkiye’nin siyasetine damgasını vuran, halihazırda orduya egemen olan ve iktidarın ipini elinde tutan, egemen sınıfların en gerici ve en saldırgan fraksiyonu, ABD-İsrail-Britanya neo-faşist blokuna en yakın, onlara en bağımlı fraksiyonudur. Bu fraksiyon, Türk egemen sınıflarının orta ve uzun erimli çıkarlarıyla pek de uyum içinde olduğu söylenemeyecek, Türkiye’nin zayıflamasına, hatta belki de bir bölünme tehlikesiyle yüzyüze gelmesine yol açacak bir rota izlemekten yanadır; o, adıgeçen blokun stratejik ve taktiksel çıkarlarıyla uyum halinde Irak, Lübnan, Filistin ve Afganistan halklarına ve İran, Suriye gibi devletlere karşı saldırgan bir tutum alınmasını savunmaktadır. Gerek “iç” ve gerekse “dış” politikada güttüğü gerici, şovenist ve emperyalist uşağı çizgisini meşrulaştırmak için “PKK terörü”ne ve “İslami fundamentalizme” karşı bir ölüm-kalım savaşımı yürüttüğünü ileri süren ve Vatansever Kuvvetler Güçbirliği gibi sivil, yarı-sivil milliyetçi-faşist grupları örgütlemek suretiyle bir Kürt-Türk çatışması, hatta bir “laik-şeriatçı” çatışmasını dayatmakta olan bu fraksiyon, Türkiye’nin AB emperyalistleriyle ilişkilerini en alt düzeye indirmeyi, onu ABD-İsrail-Britanya blokunun basit bir aracı haline getirmeyi hedeflemektedir. AB ile ekonomik ilişkilerin sürdürülmesinden yana, hatta buna mahkum olan geleneksel büyük burjuvazinin, yakın bağlaşığı ve silahlı muhafızı olan askeri kliğe bir ölçüde mesafeli durmasının, demokratik atraksiyonlar yapmasının ve denetimi altındaki görsel ve yazılı medya aracılığıyla yer yer onu eleştirmesinin nedeni de burada aranmalı.

Askeri klik ve onun emperyalist-Siyonist akıl hocaları, Türkiye’deki yaygın, ama Türk milliyetçiliğiyle sakatlanmış ABD ve İsrail karşıtlığını dezenformasyon ve provokasyonlar yoluyla Kürt, Arap, İran, Ermeni, Rum vb. halklarını hedef alacak gözü dönmüş ve saldırgan ve Pantürkist bir Türk milliyetçiliğine dönüştürmeye çalışmaktadırlar ve çalışmayı sürdüreceklerdir; devrimci ve enternasyonalist güçlerin zayıflığı ve Ermeni, Rum ve Kürt düşmanlığıyla biçimlenmiş Türk toplumunun özel tarihsel mirasının da yardımıyla onların bu alanda küçümsenmeyecek bir mesafe katetmiş, özellikle küçük-burjuva katmanlar arasında önemli bir gerici kitle dayanağı yaratmış olduklarını kabul etmek gerekir.

ABD-İsrail-Britanya blokunun Arap ve İslam halkları başta gelmek üzere dünya işçi sınıfı ve halklarına karşı genişleterek yürüttüğü saldırı savaşının –şimdilik ikinci plandaki- bir parçası olan Türk gericiliğinin, son bir kaç yıldır kendisini bu savaşın gereksinimlerine göre biçimlendirmekte olduğu, bu yeniden biçimlenmenin Türkiye’de bir çeşit askeri ya da yarı-askeri bir diktatörlüğe geçişi gerektirdiği ve askeri klik-geleneksel büyük burjuvazi bloku ile İslamcı büyük ve orta burjuvazi arasındaki çekişmenin sözkonusu eğilimi daha da güçlendirdiği biliniyor. ABD emperyalizminin Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya kadar uzanan ve Büyük ya da Genişletilmiş Ortadoğu olarak da anılan bölgeye egemen olma planları ve Türkiye’de gerici iç çatışmaların kışkırtılması politikası Türk işbirlikçi-tekelci burjuvazisinin ve askeri kliğinin çıkarlarıyla bütünüyle örtüşmüyor; ne var ki bu, Ankara’daki iktidarsız, korkak ve siyasal miyoplukla sakatlanmış iktidar sahiplerinin yer yer sızlanarak da olsa Beyaz Saray ve Pentagon’un kuyruğunda sürüklenmelerine engel değil.

ABD ve ortakları; Afganistan, Irak, Filistin ve Lübnan’da, – önderliğinin burjuva karakterine rağmen- dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de ezilen sınıfların anti-emperyalist ve anti-Siyonist ruh halini kamçılayan ve pekiştiren güçlü bir direnişle karşı karşıyalar. Washington ve Telaviv’in, kendi uğursuz amaçları bakımınden başında, ülke içindeki savaş-karşıtı ve anti-emperyalist muhalefeti boğabilecek bir askeri dikta rejimi bulunan bir Türkiye’yi tercih edecekleri, böylesi bir rejimi Ortadoğu’da emperyalist maceralara çekmekte, Kafkasya’da ve Orta Asya’da güç ve nüfuzunu arttırmakta olan Rusya’ya karşı daha net bir duruşa sürüklemekte daha az zorlanacakları bellidir. Bu bakımdan, Türk gericiliğinin emperyalist-Siyonist savaş arabasına koşulmakta olmasının, en azından görünür gelecekte, içerde siyasal gericiliğin daha da yoğunlaşmasıyla, varolan sınırlı demokratik hakların daha da kısıtlanmasıyla, Kürt halkına, işçi sınıfına, devrimci ve demokratik güçlere karşı daha kapsamlı saldırılarla elele gideceği ortadadır.
DİPNOTLAR

(1) Aralık 2005’de kaleme aldığım “Bir Kürt-Türk Çatışmasına Doğru ya da Öcalan’ın Dönüşü” adlı yazımda şunları yazmıştım:
“Daha da ilginci, bu gerilimi tırmandırma stratejisinin, Güney Kürdistan’daki Kürt devletini tanıma doğrultusunda atılan adımlarla elele gitmesiydi. Irak’ta 15 Ekim’de yapılan anayasa referandumundan sonra Güney Kürdistan’a giden MİT Müsteşarı Emre Taner, 20 Ekim’de Irak’ta KDP lideri Mesut Barzani ile görüşmüş, bunu, artık resmi sıfatı ‘Kürdistan Bölgesel Hükümeti Başkanı’ olan Mesut Barzani’nin, ABD Başkanı George Bush ve ardından Avrupa liderleri ile görüşmeye giderken 23 Ekim’de İncirlik üssünde mola vermesi izlemişti. 24 Ekim’de yapılan MGK toplantısında Kuzey Irak politikası ele alınmış ve büyük olasılıkla bu toplantıda Güney Kürdistan’daki devletle ilişkilerin adım adım normalleştirilmesi kesin karara bağlanmıştı. Nitekim, 29 Ekim resepsiyonunda Genelkurmay Başkanı Org. H. Özkök gazetecilere, ‘Barzani bir aşiret lideriydi. Biz öyle diyorduk. Şimdi durum değişti. Talabani’yi de öyle görüyorduk, şimdi Irak Cumhurbaşkanı. Yarın Türkiye’yi ziyaret etmek isteyecek. O gün nasıl davranacağız? Irak’ı tanıyorsak, değişen koşullara göre hareket edeceğiz’ diyecek, 10 Aralık’ta Fly Air adlı özel Türk havayolu şirketi İstanbul’dan Erbil’e ilk uçuşunu gerçekleştirecek, Türkiye Musul ya da Erbil’e konsolosluk açmaya hazırlanacak ve Türkiye Güney Kürdistan’daki ekonomik canlanma ve yatırım hummasından pay almak için girişimlerde bulunacaktı.”

(2) “Suçlu da Olsa Askere Dokunma Genelgesi” başlıklı haberde şöyle deniyordu:
“Emniyet Genel Müdürlüğü ‘askere gözaltı’ uygulamasına son verdi. Genel Müdürlük, Genelkurmay’ın, Atabeyler Operasyonu’nun ardından yaptığı, ‘basından öğrendik’ açıklamasıyla ortaya çıkan asker-polis gerginliğinin bir kez daha yaşanmaması için duruma el koydu. Emniyet Genel Müdürü Gökhan Aydıner, operasyon birimlere ‘gizli’ bir genelge gönderdi. ‘Asker Kişiler’ başlığını taşıyan 6 Temmuz 2006 tarihli genelgede, terör, uyuşturucu kaçakçılığı, organize suçlar ve cinayet gibi ağır ceza mahkemelerinin görev alanına giren suçlarda suçüstü hali olsa dahi polisin, bir askeri ya da TSK’da görevli bir sivili gözaltına almaması gerektiği belirtildi. Genelgede şahsi bir suç işlediğinden şüphe edilen askerin bile, polis karakoluna ya da herhangi bir şubeye alınmamısı istendi ve ‘Suçüstü halinde dahi asker olay yerinde bekletilip inzibata yine olay yerinde teslim edilecek’ denildi.” (Yeni Şafak, 21 Temmuz 2006, abç)

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: