“Fransa Şaşırma…!”: Ermeni Jenosidi Tartışması

Garbis Altınoğlu, 13-14 Ekim 2006

12 Ekim’de Fransa Parlamentosunun alt kanadı, yani Ulusal Meclis Ermeni jenosidini yadsımayı suç sayan bir yasa tasarısını 19’a karşı 106 oyla kabul etti. Yasa tasarısı, Ermenilere karşı bir jenosid yapıldığını yadsıyanlara, beş yıla kadar hapis ve 45 bin avro para cezası verilmesini öngörüyor. Yasa tasarısı, hükümet tarafından Senato’ya götürülür ve orada da kabul edilirse kesinleşmiş olacak.
Bir süredir Türk siyaseti ve yazılı ve görsel medyası, kendilerinden beklendiği gibi bir kez daha kendilerine dayatılmış olan son gündeme kilitlenmiş ve bu konu etrafında yeni bir ilkel ve zavallıca bir şovenizm ve gericilik kampanyası başlatmış bulunuyor. Toplumun bir çok kesimini etkisi altına almış olan ve bu gericilik ve şovenizm yarışı ve “jenosid nöbeti” ortamında Fransa’ya tehditler yağdırılıyor ve olayın asıl muhatabı Cezayir’in henüz böyle bir yasa çıkarmamış olduğu gözardı edilerek, “Cezayir jenosidi”nin yadsınmasını suç haline getirecek bir yasa tasarısı üzerinde çalışılıyor. Üstelik, korkak, ikiyüzlü ve özgüvenden yoksun Türk büyük burjuvazisi ve askeri kliğinin özelde 1950’lerde BM’de yapılan görüşmelerde Cezayir halkına karşı Fransız emperyalizmini desteklediği ve genelde Ortadoğu halklarına karşı emperyalist Batı’nın stratejik uşağı konumunda olduğu biliniyorken.

Ama bütün bu gördüklerimizde şaşılacak bir yan yok. Çöküş dönemine girdiği 19. yüzyılın özellikle ikinci yarısında, ulusal taleplerle ayaklanan Balkan halklarına ve 1895 ve 1909’da Ermeni halkına karşı gerçekleştirdiği korkunç katliamlarla ünlenen Osmanlı İmparatorluğu, bir “uluslar hapishanesi” olan Çarlık Rusyası’nı da geçmiş ve adeta bir “uluslar mezbahası” haline gelmişti. Birinci Dünya Savaşının hengamesi içinde İttihat ve Terakki’nin, Türkiye’nin bağlaşığı Alman emperyalistlerinin üstü örtülü onay ve desteğiyle yaşama geçirdiği Ermeni jenosidi ise bu halklar kırımının son noktası ve doruğuydu. Bu ağır insanlık suçunu kabul etmek ve en azından Ermeni halkından, İttihat ve Terakki çetesinin yaptıklarından ötürü özür dilemek yerine, Ermeni jenosidinin birinci dereceden sorumluları olan Enver, Talat ve Cemal paşalara sahip çıkan Türk gericileri, bu alanda gerçekten de “nevi şahsına münhasır” (=kendine özgü) bir garabet örneği oluşturmaktadırlar. Acaba dünyada Türk gericileri gibi, jenosidle suçlanan öncellerini anmaya, onların naşlarını bulundukları yabancı ülkelerden getirmeye ve onlar için anıt-mezarlar dikmeye cüret eden başka egemen sınıf ya da klikler var mıdır? Doğrusu bu sorunun yanıtını bilmiyorum.

Özellikle Türkiye dışındaki Ermeni burjuva ve küçük-burjuva milliyetçileri ise, Türk gericiliğini, Ermeni halkına karşı 1915-16’da gerçekleştirilen jenosidi kabule zorlayacak bir önlem olarak gördükleri için bu yasa önerisi girişiminden ötürü Fransa’yı onaylıyor ve alkışlıyorlar. Aynı şey, Ermeni halkının acısını paylaşan, Ermeni jenosidini kınayan ve Türk gericiliğine karşı meşru bir nefret besleyen ya da tepki duyan pek çok Kürt ve Türk demokratı ve liberali için de geçerli. 

Bu konuyu tartışmaya, Ermeni jenosidini yadsımanın suç olarak ilan edilmesini öngören ya da bu konunun tartışılmasını yasaklayan bir yasaya yaklaşımın nasıl olması gerektiği sorusunu yanıtlayarak başlamalıyız. Tutarlı demokratlar ve enternasyonalistler, tüm insanlık suçlarına, katliam ve soykırımlara karşı olmanın yanısıra, bu konuların hiçbir sınır konmaksızın tartışılmasından da yana olmalıdırlar. Düşünce ve tartışma özgürlüğünün savunulmasıyla işçi sınıfı ve halklara karşı uygulanmış ve uygulanmakta olan katliam ve jenosidlerin sergilenmesi arasında asla bir çelişme yoktur ve olamaz. Haklı bir davanın savunucuları yasaların ve ceza yaptırımlarının arkasına saklanmazlar. Bu bana, iktidara gelmelerinden sonra Nazilerin tüm devrimci, demokrat ve hatta liberal düşünceye yasak koymasını ve pek çok yazar ve düşünürün kitaplarını meydanlarda yakmasını anımsatıyor. Böylesi konuların tartışılmasını yasaklamak ya da yasaklamaktan yana olmak; İttihat ve Terakki mukalliti Türk gericilerine, Nazi Almanyası’na, faşist İtalya’ya, Japon militaristlerine ve onların izinden gidenlere  yaraşır; ilerici ve demokrat güçlere değil. Nitekim Türk burjuva devleti, Atatürk’ün anısını 25 Temmuz 1951’de kabul edilen “5816 Sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun”la korumakta, bu yasayı çiğneyenleri 10 yıla kadar varan hapis cezalarına çarptırmakla tehdit etmektedir. 1915-16 jenosidi Ermeni halkı ve aydınlarının kollektif belleğine kazınmış, sayısız tanıklık, mülakat, makale, kitap vb. aracılığıyla tarihin siciline silinmez harflerle kazınmıştır. Ermeni halkının, jenosidin anısının yasa zoruyla yaşatılmasına gereksinimi olmadığı gibi, böyle bir yolun bu halka ve onun en iyi geleneklerine bir hakaret olduğunu belirtmem gerekiyor. Dolayısıyla; bir çoklarının yaptığı gibi demokratizm, anti-şovenizm vb. adına Fransa Ulusal Meclisini alkışlamadan önce, yaşanan sürecin serinkanlı ve bilimsel bir analizini yapmaya çalışmak, neden bu anda böylesi bir yasanın gündeme taşındığı sorusunu yanıtlamak gerekiyor.

Bir çok burjuva yorumcu, sözkonusu yasanın şimdi gündeme getirilmesini 2007 yılında Fransa’da yapılacak olan devlet başkanlığı seçimlerinde bu ülkede yaşayan 400,000 dolayında Ermeni seçmenin oylarını alma çabasıyla açıklıyor. Bunun, çok yüzeysel bir yaklaşım olduğu, bu faktörün sözkonusu yasanın gündeme getirilmesinde son derece tali bir rol oynadığı açıktır. Sormamız gereken soru, ABD emperyalistlerinin ve İsrail Siyonistlerinin suçortağı olan Fransız tekelci burjuvazisinin iki ana partisinin de –François Hollande önderliğindeki “Sosyalist” Parti ile Nicolas Sarkozy önderliğindeki Halk Hareketi Partisi- desteklediği bu yasanın içinde bulunduğumuz Türkiye, Avrupa, Ortadoğu ve dünya koşullarında ne anlama geldiği, ne tür sonuçlar verdiği/ vereceği ve kimin ya da kimlerin işine yarayacağıdır.

Bu sorun etrafında koparılan fırtına, herşeyden önce, bir yere kadar Türk gericilerinin işine yarıyor; onların Türk işçi sınıfını ve diğer emekçilerini azgın ve saldırgan Türk milliyetçiliği ve şovenizmiyle “eğitmelerine”, yığınların dikkatlerini işsizlik, yoksulluk, evsizlik, Kürt sorunu, demokratikleşme, gerici ve emperyalist-uşağı iç ve dış politikalar gibi gerçek sorunlardan uzaklaştırmalarına hizmet ediyor. Gerici milliyetçilik ve şovenizm dalgasının yükseltilmesi, bir ölçüde Ermeni ve diğer gayrimüslim azınlıklara zarar verme potansiyelini de içinde taşımaktadır; ancak, bu hava, esas olarak ve öncelikle egemen sınıfların ve askeri kliğin birkaç yıldan beri izlemekte olduğu aptalca politikanın derinleştirilmesine, yani “Sevr sendromunu” pekiştirerek şu kötü ünlü Kürt-Türk gerginliğinin daha da tırmandırılmasına yarayacaktır. Buna bağlı olarak bu şovenist dalga, Fransa ve Avrupa Birliği-karşıtlığını pompalamakta olan Türk gericiliğinin ucuz ve sahte bir “ulusal onur” ve hatta anti-emperyalizm demagojisi perdesi altında ABD-İsrail-Britanya eksenine daha da yakınlaşmasına, hatta bu eksene mahkum olmasına hizmet edecektir. Türkiye’yle üyelik görüşmelerini başlattığına pişman olmuş gözüken AB emperyalistlerinin, bazı istisnalar bir yana bırakılacak olursa bu doğrultudaki gelişmelerden çok da fazla rahatsız olduklarını ya da olacaklarını söyleyemeyiz. Brüksel sakinleri, kopardıkları kof yaygaraya rağmen Türk gericilerinin Avrupa’ya bütünüyle sırtlarını dönemeyeceklerini, Fransa’ya dönük ekonomik yaptırım tehdit ve uygulamalarının da bir süre sonra tavsıyacağını biliyorlar. ABD-İsrail-Britanya şer ekseni ise bu hengamede Türkiye’yi yönlendirmek bakımından –en azından görünür gelecekte- daha elverişli bir konuma gelmiş olacaktır. Böylece bu eksen; Irak işgalini dolaylı bir biçimde destekleyen, Lübnan’a asker göndermekte olan, Afganistan’daki askeri varlığını aktifleştirmesi ve büyütmesi istenen ve Suriye ve İran’a yönelik kuşatmanın içinde yer alan Türk egemen sınıflarını, kendi emperyalist savaş arabasına daha sıkı bağlarla bağlayacaktır.
 
Bence bu yasanın bugün gündeme getirilmesinin ikinci bir nedeni daha var. Sözkonusu yasa, İsrail’in Filistin halkına karşı uyguladığı çok-yönlü ve uzun süreli etnik temizlik, terör ve zulmün ve Telaviv’in yakın ortakları ABD ile Britanya’nın ve onların kuyruğuna takılmış gözüken AB emperyalistlerinin Arap ve İslam dünyası işçi sınıfı ve halklarına karşı sürdürdükleri yeni-sömürgeci saldırı politikasının, özellikle 11 Eylül 2001’den bu yana daha da yoğunlaşmasıyla da ilintili. Genel olarak –ne yazık ki anti-Semitizmle karışık bir biçimde- anti-Siyonist bilincin dünya ölçeğinde artışına da yol açan bu süreç, İsrail devletinin temel varoluş nedeni olan Holokost olayı üzerinde yapılan araştırmaların kapsamının genişlemesine, bu konunun daha objektif bir biçimde tartışılmasına (Holokost revizyonizmi denen disiplin) ve sorumluluğunu esas olarak Nazi Almanyası’nın taşıdığı bu trajik olaya ilişkin tarihsel gerçek etrafında tartışmaların hızla büyümesine yardımcı olmuştur. 1970’li yıllarda, esas itibariyle Fransa’da başlayan, ama özellikle 11 Eylül 2001-sonrası dönemde internetin de yardımıyla çok daha geniş bir okur kitlesine ulaşan bu disiplin, diğer şeylerin yanısıra,
a) Aralarında İsrail’in kurucu önderlerinin de bulunduğu- çok sayıda Siyonistin Holokost’un gerçekleştirilmesinde Nazi Almanyası ile işbirliği yaptığı ve
b) Holokost’ta yaşamını yitiren Yahudilerin sayısının, genel kabul gören 6 milyon rakamının çok altında olduğu gerçeklerinin kavranmasını yaygınlaştırmıştır.

İsrail, Holokost’u kendi varoluş nedeni olarak görmekle kalmamakta, bu trajik olayı Filistin halkına karşı uyguladığı zulmü meşrulaştırmak, komşu Arap ülkelerine karşı sürdürdüğü saldırı ve yayılma politikalarının onanmasını sağlamak, Batılı ülkeleri ve onların kamuoylarını rehin almak, bu ülkelerin Siyonist saldırganlık ve terörü her bakımdan ve sistemli olarak desteklemelerini güvence altına almak için onyıllardır kullanmakta, hatta bazı anti-Siyonist yazarların deyişiyle bu işi bir “sanayi dalı”, kendine özgü bir sektör haline getirmiş bulunmaktadır. Siyonistler, Holokost’un benzersiz bir olay olduğu, 19., 20. ve 21. yüzyılda yaşanan hiçbir katliam ve jenosidle karşılaştırılamayacağı ve asla karşılaştırılmaması gerektiği kanısındadırlar. Bu söylencenin sürdürülmesi için emperyalist-Siyonist görsel ve yazılı medya ve Siyonist lobiler onyıllardır yoğun bir faaliyet sürdürmekte, Holokosta ilişkin tarihsel gerçeklerin üzerinin örtülmesi, bu konu etrafındaki tartışmaların yasa zoruyla engellenmesini sağlamak için ellerinden gelen herşeyi yapmaktadırlar. Bu faaliyetin en önemli araçlarından biri Holokost’un sorgulanmasını, tartışılmasını bir suç haline getirmek olmuştur. Nitekim, aralarında İsrail’in yanısıra Almanya, Avusturya, Belçika, Fransa, Hollanda, Çek Cumhuriyeti, Litvanya, Polonya, Romanya, Slovakya ve İsviçre’nin de bulunduğu bir dizi ülkede Holokost’un olmadığını ileri sürmek ya da bu olayı yadsımak, hapis, hatta ağır hapis cezalarını gerektirmektedir.
Şimdi gelelim Ermeni jenosidi tartışmalarının bu konuyla olan bağlantısına. Özelde Ermeni diyasporasının ve aydınlarının ve genelde dünya ölçeğinde demokratik ve ilerici güçlerin onyıllardır süren savaşımının yanısıra, Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak ve ondan yeni ödünler koparmak isteyen emperyalist çevrelerin çabaları sonucunda Ermeni jenosidi giderek daha büyük ölçüde tanınmaktadır. Bazı çok önemli rezervlerle bunun, esas itibariyle olumlu bir gelişme olduğu söylenebilir. Bu gelişme, uzun süredir, bir yandan Holokost’un eşsizliği/ biricikliği söylencesini sürdürmek, bir yandan da stratejik bağlaşığı Türk gericiliğini korumak amacıyla Ermeni jenosidini unutturmaya, onun üzerini örtmeye çalışan İsrail’i ve Siyonist lobileri bir ölçüde tavır ya da taktik değiştirmeye zorlamış gibidir. Onlar ve bağlaşıkları şimdi, Holokost’un yanısıra Ermeni jenosidini da tartışılamaz ve tabu konular haline getirmeye, bu arada Ermeni burjuva ve küçük-burjuva milliyetçi çevrelerini kendi yedekleri haline getirmeye ve böylelikle Siyonist kalede oluşan gedikleri kapatmaya çalışmaktadırlar. Siyonistlerin denetimi altındaki Fransa Yahudi Öğrencileri Birliği’nin Mayıs 2006’da bir bildiri yayımlayarak, aynı dönemde Ulusal Meclise sunulan yasa tasarısının “siyasal ve ekonomik kaygılarla” engellenmesinin, “1915 Ermeni Jenosidinin 1.5 milyon kurbanının anısına ve onların torunlarına hakaret” anlamına geleceğini açıklaması, bu yaklaşımın göstergelerinden biri sayılabilir.
Sözkonusu yasa tasarısını, başkanı François Hollande’ın bir süre önce Fransa Dışişleri Bakanlığının “Arap-yanlısı” öğelerden arındırılması gerektiğini ileri süren ve İsrail’e ve Siyonist lobilere yakınlığıyla tanınan “Sosyalist” Parti tarafından gündeme taşınmış olması asla rastlantı değildir. Dahası, elikanlı Fransız emperyalizminin bu temsilcilerinin Ermeni jenosidi için döktükleri timsah gözyaşlarına inanmamız için hiçbir neden yok. Bu yazının konusu olan yasa tasarısını Fransız Ulusal Meclisi’ne sunan iki “Sosyalist” Parti milletvekilinden biri olan Christophe Masse, Mayıs 2006’da Mecliste yaptığı ve Ermeni jenosidinin yadsınmasını suç haline getirmek suretiyle Osmanlı dönemindeki katliamların kurbanlarıyla Holokost kurbanlarının yasa önünde eşit hale getirileceğini ileri sürdüğü konuşmasında şunları söylemişti:
“Ulusal Meclis, bu yasa tasarısını kabul etmek suretiyle adalet ve demokrasiye bağlılığını doğrulamış olacaktır. O, bu güçlü jesti yaparak, yasa önündeki eşitsizliğin körüklediği farklı jenosidler arasındaki sağlıksız rekabeti ortadan kaldırmaya hizmet edecektir.” Fransız tekelci burjuvazisinin, “farklı jenosidler arasındaki sağlıksız rekabeti ortadan kaldırma” iddiasında olan temsilcilerine şunu sormak gerekir: Ermeni jenosidi ve onunla Holokost arasındaki “sağlıksız rekabeti ortadan kaldırma” konusunda gerçekten duyarlı idiyseniz, çok daha önceden Holokost’u kabul etmenin yanısıra, 1972 gibi görece erken bir tarihte Holokost’un yadsınmasını suç haline getiren sizler, neden Ermeni jenosidinin –suç haline getirilmesi için değil- sadece kabul edilmesi için 18 Ocak 2001’e kadar beklediniz? Ermeni jenosidi konusunda gerçekten duyarlı idiyseniz, neden 1915-16 jenosidinde yakınlarını ve topraklarını yitiren Ermeni halkını eski yurtlarına geri dönmeye, Anadolu halkı ve Kemalist güçlerle savaşmaya teşvik ettikten sonra 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşmasının ardından onları terkettiniz? Ve neden Çukurova, Maraş, Urfa ve Antep yöresine geri dönmüş olan onbinlerce Ermeni emekçisinin yeni bir katliama uğramasına ve her şeyini yitirmiş 150,000’e yakın Ermeni’nin Suriye, Lübnan, Kıbrıs, Mısır gibi ülkelere kaçmak zorunda kalmasına zemin hazırladınız?
Fransa Ulusal Meclisinin Ermeni jenosidini yadsımayı suç haline getiren yasa tasarısını demokrasi ve ezilen ulusların hakları adına onaylayan ve alkışlayanlara da bir çift söz. Eğer Fransa’da eskisinin bir karikatürü haline gelmekte olan bir burjuva demokrasisi değil, özelde işçi sınıfının, onun Komünist Partisinin ve genelde ilerici ve demokratik güçlerin ağırlıklarını hissettirdikleri bir burjuva demokrasisi olmuş olsaydı, böyle bir yasa tasarısının gündeme getirilmesinin ardında başka amaç ve niyetler aranmayabilirdi. Ama, 1950’li, 1960’lı ve hatta 1970’li yıllardan farklı olarak bugün, işçi sınıfının devrimci öncüsünün çoktandır tasfiye edilmiş ve devrimci/ ilerici güçlerin pek çok mevziyi yitirmiş olduğu daha gerici bir Fransa’yla karşı karşıyayız.
Fransa, ABD’nin Ekim 2001’de başlayan Afganistan’ı işgaline katılmış, bazı farklılıklara rağmen ABD’nin Mart 2003’de Irak’a saldırısını desteklemiş, 2003’de eski sömürgesi Fildişi Sahili’ne askeri müdahalede bulunmuş, gene 2003’de Britanya ve Almanya ile birlikte AB Üçlüsünü oluşturarak İran’ın nükleer çalışmalarını engellemede ABD’ne yardımcı olmuş, 2004’de –ABD ile birlikte- seçimle işbaşına gelmiş olan Haiti hükümetini devirmiş, BM Güvenlik Konseyi ’nin Hizbullah’ı silahsızlandırmayı hedefleyen 1559 Sayılı Kararını Eylül 2004’te ABD ile birlikte hazırlamış, Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin -büyük olasılıkla MOSSAD tarafından- 14 Şubat 2005’te öldürülmesinin ardından ABD ve Batı-yanlısı gerici Lübnan burjuvazisinin “Sedir Devrimi”ni desteklemiş, HAMAS’ın zaferle çıktığı Ocak 2006 seçimlerinden sonra Filistin halkına uygulanan ambargoya katılmış, 16 Temmuz 2006’da St. Petersburg’da yapılan G8 toplantısında diğer katılımcı ülkelerle birlikte saldırgan İsrail’i değil, Lübnan halkının direnişine önderlik eden Hizbullah’ı kınamış, Ağustos 2006’da gene saldırgan İsrail’i kayıran 1701 Sayılı BM Güvenlik Konseyi kararının hazırlanmasına katkıda bulunmuş, Siyonist devleti koruma amacıyla Lübnan’a asker yollamıştır.
Dışarda ABD-İsrail çizgisine daha yakın ve içerde neo-liberal, anti-demokratik ve İslamofobik bir politika izleyen, “teröre karşı savaş” konusunda Avrupa’nın en anti-demokratik yasalarına sahip olmakla övünen, onyıllardır Ermeni toplumunun jenoside ilişkin taleplerini duymazdan gelen ve hatta kendi sömürgeci geçmişini yüceltmeye girişmiş bulunan Fransız tekelci burjuvazisinin, bugün Ermeni jenosidinin yadsınmasını suç haline getirme girişimine kuşkuyla bakılmasını herhalde kimse yadırgamamalıdır. (1)
Ermeni jenosidinin ve işçi sınıfı ve halklara karşı dünyanın hemen hemen her yerinde işlenmiş ve işlenmekte olan ağır suçların hesabını, dünyada siyasal gericiliğin esas kaynağı ve bu suçların hemen hemen her zaman sorumlusu ya da sorumlularından biri olan emperyalist burjuvazi ya da onun partileri ve temsilcileri soramaz. Bu, dogmatik bir tez değil, gerçek yaşam ve toplumsal pratik tarafından neredeyse her gün doğrulanan bir Marksist aksiyomdur. Varsın burjuva liberalleri, reformistler, sosyal-şovenler ve sosyal-demokratlar umutlarını emperyalist burjuvazinin şu ya da bu fraksiyonuna bağlayarak ya da İttihat ve Terakki mukalliti Türk gericileri ve benzerleriyle onların kurbanları/ kurbanlarının torunları arasında bir “uzlaşma ve barış” sağlama hayalleriyle kendi kendilerini kandırsınlar. Marksist-Leninistler, işçi sınıfını ve diğer emekçileri her zaman bu tür burjuva yanılsamalara karşı kararlı bir dille uyaracaklardır. Onlar; ulusal zulmün ve ulus ve milliyetlerin aşağılanmasının ve bunun en üst biçimi olan jenosidlerin engellenmesinin, tarihsel haksızlıkların hesabının sorulmasının, ancak proletaryanın önderliğinde gerçekleşecek ve kapitalizmi yıkarak onun yerine işçi sınıfının devrimci iktidarını geçirecek bir proleter devrimiyle olanaklı olacağını savunuyorlar ve savunmaya da devam edeceklerdir.

DİPNOTLAR
(1) 23 Nisan 2005’de Fransa’da sömürgeciliğin oynadığı ‘pozitif rol’e ilişkin bir yasa yayımlandı. Özellikle Kuzey Afrika’da Fransız sömürgeciliğinin yollar, okullar, hastaneler yapmak ve altyapıyı inşa etmek suretiyle bu ülkelerin kalkınmasına yardımcı olduğunun altını çizen yasa; sömürgeciliğin kölelik, ırksal ayrım ve terör, ekonomik sömürü ve yağma gibi belirleyici negatif özelliklerini gözardı ediyor. Çok sayıda Fransız tarihçisi ve aydınının yanısıra, 133 yıl Fransa’nın sömürge boyunduruğu altında kalan Cezayir yönetiminin de tepkisini çeken sözkonusu yasayı çıkaran Nicolas Sarkozy önderliğindeki Halk Hareketi Partisinin bugün Ermeni jenosidinin yadsınmasını suç haline getiren yasa tasarısını “demokratik motiflerle” desteklediğini düşünmek, herhalde saflıktan da öte bir şey olurdu.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: