5. Yılında 5. Afgan Savaşı

Garbis Altınoğlu, 29-31 Ekim 2006

“Afgan savaşlarının diğer savaşlardan farkı bu savaşların, sona ermelerinin ardından başlamalarıdır.”
Sir Olaf Caroe, Kuzeybatı Sınır İlinin son Britanyalı Valisi

Giriş
Irak’ta süregelen emperyalist saldırı, ulusal direniş ve iç çatışmaların, ABD ve İsrail’in İran’a ilişkin yaygara ve savaş hazırlıklarının, Lübnan bunalımının ve Filistin’de süregelen Siyonist kuşatma ve katliamın gölgesinde kalan ve 5 yıldır işgal altında bulunan Afganistan’daki gelişmeler son haftalarda belki de ilk kez gündemin üst sıralarına tırmanmaya başladı. Bu, ilk bakışta birbiriyle pek de bağlantılı gözükmeyen dört gelişme vesilesiyle oldu.
1) 22 Ekim’de yaptığı bir açıklamada BM, Afganistan’da yaklaşık 2 milyon kişinin açlık tehlikesiyle yüzyüze olduğunu bildirdi ve bu ülkeye yardım yapma sözü vermiş bulunan ülkelerin sözlerini yerine getirmelerini istedi.
2) 24 Ekim’de NATO’nun Amerikalı başkomutanı General James Jones, Türk askeri birliğinin Kabil dışında ve özellikle de çatışmaların yoğunlaştığı Güney ve Doğu Afganistan’da konuşlandırılması yolunda yeni bir çağrı yaptı.
3) 24 Ekim günü geç saatlerde Güney Afganistan’ın Pancvay bölgesinde, Taliban savaşçılarına karşı operasyon yapma gerekçesiyle sivil halkı bombalayan NATO uçakları bazı görgü tanıklarına göre 60, bazılarına göre ise 85 sivilin ölümüne, çok sayıda evin de yıkılmasına yol açtı
4) Almanya’da yayımlanan Bild dergisi, 25 Ekim’de Alman askerlerinin ellerinde –Afgan savaşçılarına ait olduğu sanılan- kafataslarıyla birlikte poz verdiklerini gösteren fotoğraflar yayımladı. 2003’de çekildiği söylenen fotoğraflardan birinde, Afganistan’a “demokrasi” götürmeye giden Alman emperyalizminin paralı uşaklarından birinin penisini kafatasının ağzına sokmuş olduğu görülüyordu.
                                        *        *        *        *        *

11 Eylül 2001’de New York’taki Dünya Ticaret Merkezinin İkiz Kulelerinin iki yolcu uçağının çarpması sonucu yıkılmasının ve bu trajik olayda 3,000 dolayında insanın yaşamını yitirmesinin ve neo-faşist Bush kliğinin “önleyici savaş” stratejisini ilan etmesinin ardından Afganistan, ABD emperyalistlerinin saldırdığı ilk ülke olmuştu. ABD ve yardakçıları, ABD devlet aygıtı tarafından gerçekleştirildiğini gösteren çok miktarda veri bulunan bu eylemin Usame bin Ladin ve çevresi tarafından gerçekleştirildiğini ileri sürmüş ve Ladin’in o sıralar Afganistan’da kalmakta olmasını gerekçe göstererek 7 Ekim 2001’de bu ülkeye saldırmıştı. 11 Eylül eylemini kullanarak, ABD halkını kandırmayı ve onu kendi arkasında saf tutmaya bir süre için ikna etmeyi başaran ABD tekelci burjuvazisi ve Bush kliği, hemen hemen herkesin “Amerikalı olduğu” bu dönemde, uluslararası burjuva hukukunu da ayaklar altına alarak işgal ettiği Afganistan’da Taliban rejimini devirmiş ve yerine kukla Karzai yönetimini geçirmişti. Bunu Irak macerası, Suriye ve İran’a dönük tehdit ve provokasyonlar, İsrail’in Filistin halkına saldırısını ölçüsüz bir biçimde tırmandırmasına destek, Kuzey Kore, Venezuella, Küba gibi ülkelere tehditler, Lübnan’a yönelik ABD-İsrail saldırısı vb. izleyecekti.

Peki 11 Eylül eyleminin ve Afganistan’ın işgalinin 5. yıldönümünü yaşadığımız bugünlerde, ABD emperyalizminin “önleyici savaş” stratejisi hangi sonuçları vermiş gözükmektedir? Bu yazının esas konusu bu olmamakla birlikte, şu kadarını söyleyebilirim: ABD, Başkan G. W. Bush’un 2002 yılı başında yaptığı “Birliğin Durumu” konuşmasında “şer üçgeni” olarak tanımladığı üç ülke –Kuzey Kore, Irak ve İran- konusunda da amaçlarına ulaşamamakla kalmamış, tersine daha da geri bir konuma sürüklenmiştir: Kuzey Kore ilk nükleer bomba denemesini yapmış, Irak, ABD kuvvetlerini bağlayan ve yutan bir bataklığa/ karadeliğe dönüşmüş ve uranyum zenginleştirme çalışmalarını sürdüren ve ilerleten İran’ın bölgedeki siyasal ağırlığı ve nüfuzu artmıştır. Dahası, Filistin halkı kendisine karşı ABD-İsrail-AB ekseni tarafından uygulanan çok-yönlü ve dayanılmaz baskıya teslim olmamış, Hizbullah önderliğindeki Lübnan halkı ABD’nin planladığı İsrail saldırısını 33 gün süren görkemli bir direnişten sonra geri püskürtmüş, aşağıda da göreceğimiz gibi yıllardır ABD ve NATO güçlerine karşı savaşmakta olan Afgan halkı işgalcileri pes etme noktasına getirmiştir. 2001 yılında, kimsenin karşı koyamayacağı bir süper devlet, hatta bazılarının anlatımına göre bir hiper-devlet görünümünde olan ABD, bugün Kuzey Kore, İran, Suriye gibi ülkelerin kafa tutması karşısında pek fazla bir şey yapamayan, bir ara hiçe saydığı AB içindeki bağlaşıklarına ve Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan gibi kendisine bağımlı rejimlere muhtaç bir ülke haline gelmiştir. Eğer Beyaz Saray ve Pentagon’daki savaş suçluları emperyalist saldırı savaşını başka ülkeleri kapsayacak biçimde genişletmede kararsızlık geçiriyor, daha alt perdeden konuşmak zorunda kalıyorlarsa, bunu özelde, Irak, Lübnan, Afganistan, Filistin halklarının çok büyük bedeller ödeyerek sürdürdükleri kahramanca direnişe ve genelde dünya işçi sınıfı ve halklarının demokrasi ve sosyalizm savaşımına borçluyuz. ABD’nin askeri gücüne ağır darbeler indiren, onun ekonomisinin iflasa sürüklenmesini hızlandıran bu direniş, Çin ve Rusya gibi yükselmekte olan emperyalist ülkelerin korkak, ikiyüzlü, vahşi ve gerici burjuvazilerini de cesaretlendirmekte, onların dünyanın tek süper devletine karşı tutum almalarına yardımcı olmaktadır. Bu, tarihi kitlelerin yaptığı yolundaki Marksist önermenin bir kez daha doğrulanması anlamına geliyor aynı zamanda.
Şimdi ABD’nin, 11 Eylül eyleminden sonra başlattığı “teröre karşı savaş”ın ilk kurbanı olan Afganistan’daki duruma biraz daha yakından bakalım.
Afganistan, Nisan 1978’de gerçekleştirilen askeri darbeden (“Saur devrimi”) sonra, Taliban rejiminin iktidara gelmesine kadar hemen hemen 18 yıl kesintisiz bir biçimde süren bir silahlı çatışma ortamı yaşayacaktı. 1978 darbesinden bir süre sonra Moskova-yanlısı hükümet kuvvetleriyle İslami örgütler arasında, 1979-89 yılları arasında süregelen Rus işgali sırasında Rus kuvvetleri ve Moskova-yanlısı hükümet kuvvetleriyle –ABD, Çin, Pakistan, Suudi Arabistan gibi devletlerin desteklediği- İslami renkli mücahit örgütleri arasında, Rus kuvvetlerinin 1989’da çekilmesinden sonra Moskova-yanlısı Necibullah hükümetiyle İslami örgütler arasında, Necibullah hükümetinin Nisan 1992’de devrilmesinden sonra, Eylül 1996’da Taliban’ın iktidara gelmesine kadar geçen süre içinde –Cemaat-i İslami, Cemiyet-ül-Ulemai İslam, Hizb-i İslami gibi- farklı mücahit örgütleri arasında. Bütün bu savaşlar milyonlarca insanın yaşamını yitirmesi, yaralanması ve sakatlanmasının ötesinde, ülkenin zaten geri olan ekonomisi ve altyapısının hemen hemen tümüyle yıkılmasına yol açmıştı. 1996’da, Asya’da en yüksek çocuk ve anne ölümlerine sahip olan Afganistan’ın topraklarında 10 milyon kadar mayının bulunduğu tahmin ediliyor ve 4 milyona yakın Afganlı, Pakistan ve İran’daki kamplarda zor koşullar altında yaşamlarını sürdürüyorlardı.

Son derece geri sosyo-ekonomik yapısına, henüz tam olarak uluslaşmamış olmasına, farklı etnik gruplar ve aşiretler arasında bölünmüş bulunmmasına rağmen, tarih boyunca yabancı istilalara karşı koymasıyla ve hiçbir zaman sömürgeleştirilememiş olmasıyla tanınan bu ülke halkının ABD boyunduruğunu da kabul etmeyeceği belliydi. (1) 2001 yılı sonlarında Türkiye devrimci hareketinden bazı arkadaşlara bu ülkenin en geç 10 yıl içinde Amerikan boyunduruğunu da atacağını söylediğimde bana inanmaz gözlerle ve “Afganistan nasıl olur da ABD’nin devasa gücüne karşı koyabilir?” dercesine baktıklarını anımsıyorum. 20-22 Haziran 2003’de kaleme aldığım “Öbür Savaş: Afganistan Direniyor” başlıklı yazımda bu görüşümü şu sözlerle doğrulamıştım:
“Ama, gerek dünya halklarının ve gerekse özellikle Afgan halkının tarihsel deneyimi, ABD emperyalistlerinin bu asi ve boyuneğmez ülkeye asla uzun süre egemen olamayacaklarını gösteriyordu. Gerçekten de Afgan halkı, ABD emperyalistlerinin Orta Asya’ya yerleşmek, bölgenin petrol ve doğalgaz başta gelmek üzere doğal kaynaklarının denetimini ellerine geçirmek, Rusya ile Çin arasında oluşmakta olan emperyalist bağlaşmayı etkisizleştirmek, diğer emperyalist devletlere ve Arap ve İslam halkları başta gelmek üzere dünya işçi sınıfı ve halklarına gözdağı vermek için giriştikleri terörist haçlı seferine karşı direnişin en ön safında yer aldı ve yer almaya da devam ediyor.”
İşte, şimdi yaşanan tam da bu.
Gelinen nokta
İlk başlarda Amerikan neo-faşistleri Afganistan’ı, 11 Eylül sonrası emperyalist müdahale ve saldırganlığın “pozitif” sonuçları bakımından örnek vaka olarak sunuyorlardı. 7 Ekim’den itibaren başlayan yoğun Amerikan hava bombardımanının ardından Taliban yönetimi yıkılmış, Aralık 2001’de Afganistan’da hiç tanınmayan, kolay kolay sarayından dışarı çıkamayan ve burada bile ABD askerleri tarafından korunan UNOCAL şirketinin eski danışmanı Hamit Karzai devlet başkanlığına getirilmişti. Ağustos 2002’de ABD “Savunma” Bakanı Donald Rumsfeld, Afganistan’daki gelişmeleri “soluk kesici bir başarı” olarak nitelemiş ve “bireylerin özgürlüklerine kavuşturulmaları, özgürce oy vermelerine ve çalışmalarına izin verilmesi halinde” Irak’ın da Afganistan gibi olacağına işaret etmişti. (2)
Ancak, ABD ve ortaklarının işgali, onyıllardır savaşlarda ölen, yaralanan, sakatlanan Afgan emekçilerine hiçbir şey getirmediği, ekonomik-toplumsal göstergeler bakımından dünyanın en kötü durumdaki ülkeleri arasında yer alan Afganistan’ın durumunu asla iyileştirmediği gibi, bu talihsiz ülkeyi ve onun halkını daha da kötüye götürdü. Afgan halkının ivedi ve yakıcı gereksinimlerini karşılamak için parmaklarını bile kıpırdatmayan işgalci güçler ve onların kukla hükümeti, bırakalım başka bölgeleri ve kırsal alanları, başkent halkına temiz su, elektrik, temel sağlık hizmetleri sağlamaktan aciz durumdalar. Dahası, sıradan Afgan emekçileri, işsizlikle, açlıkla yoksullukla, işgalcilerin ve onların işbirlikçilerinin terörüyle boğuşurken, afyon ve eroin üretimi, Afganstan’a aktarılan sınırlı uluslararası fonların çalınması ve bu ülkede iş yapan uluslararası tekellerden aldıkları rüşvetler sayesinde daha da palazlanan ve hükümeti, parlamentoyu ve Afgan kukla ordusu ve polisini kontrol eden bir avuç işbirlikçi, savaş ağası vb. büyük servetler edindiler.
Afganistan’ı gezen Christina Lamb, 9 Temmuz 2006’da yayımlanan “Death Trap” (=Ölüm Kapanı) adlı yazısında şöyle diyor:
“Taliban’ın devrilmesinden bu yana tek bir yeni baraj, elektrik istasyonu ya da sulama tesisi inşa edilmemiştir. Sadece bir tek önemli karayolu yapılmıştır. Kabil’de hala bir kanalizasyon sistemi yok. Başkentin sokakları tepeleme olarak, üzerleri yeşil otların boy verdiği çöp yığınlarıyla dolu. Nüfusun sadece yüzde 6’sı elektrikten yararlanabiliyor. Afganistan bütün sosyal göstergelere göre tüm ülkelerin en altında yer alıyor.” Geçerken, burada yazarın sözünü ettiği karayolunun da, askeri amaçlarla yapılmış olan Kabil-Kandahar yolu olduğunu anımsatayım.
The Independent gazetesinin muhabirlerinden David Loyn, 26 Ekim 2006’da kaleme aldığı “Devrilen yöneticiler Afganistan’da geniş bir bölgeye egemen” başlıklı haber-yorumunda, kukla Afgan ordusunun bulaştığı rüşvet ve yolsuzluk olaylarının kurumsal nitelik kazanmış olduğunu, kukla ordu subay ve erlerinin güney yönüne giden bütün araçlardan silah tehdidiyle haraç aldıklarını belirttikten sonra, bu durumun 1994’te Taliban’ın ilk oluştuğu dönemi akla getirdiğini yazıyor. Ona göre, o günden bu yana ilk kez, yolsuzluk ve rüşvetten bıkan nakliye şirketleri bu sorunu çözmesi için Taliban’a başvuruyor ve ona mali destek sunuyorlardı.

Senlis Council adlı Batı Avrupalı siyasal düşünce üretim kuruluşunun Eylül 2006’da yayımladığı “Beş Yıl Sonra Afganistan: Taliban’ın Geri Dönüşü” adlı raporda da altını çizdiği gibi, “Afgan halkı açlıktan ölmekte”, “Afganistan yoksulluk göstergelerinin çoğunda basamağın en altında yer almakta”dır. Afgan halkının kendilerini köleleştiren ve katleden, ülkelerini yerle bir eden ve yağmalayan işgalci güçlere duyduğu derin nefretin bir kesiti de rapora yansımış. Rapora göre, daha önce işgalci güçlerle birlikte hareket etmiş olan Kandahar’lı bir milis şöyle diyordu:
“Amerikalılar, İngilizler ve Kanadalıların hepsi de bizim gözümüzde aynı. Onlar bize yalan söylüyorlar, birbirlerine yalan söylüyorlar ve kendi halklarına yalan söylüyorlar. Burada insanlar açlıktan ölüyor. Siz, yoksul halkın ailelerinin karnını doyurmak için yetiştirdiği ürünü tahrip ediyorsunuz. Siz zalim insanlarsınız ve biz sizin, ülkemizi terketmenizi istiyoruz. Buraya geldiklerinde Taliban’la omuz omuza savaşacağım. Onlar, yoksul insanlara yardım eden Afganlılar.”
Bu durum, artık yitirecek bir şeyi kalmamış olan Afgan halkının işgale karşı Taliban’ın ve diğer bazı İslami örgütlerin önderliğinde yürütülmekte olan direnişe yığınlar halinde katılmalarını sağlamaktadtır. Senlis Council’ın Yürütme Direktörü Emmanuel Reinert’ın da teslim etmek zorunda kaldığı gibi,
“Afganistan’ın yarısının denetimini fiilen ele geçirmiş olan Taliban, aynı zamanda ülke üzerinde güçlü bir psikolojik denetim sağlamıştır… Taliban sıradan halka yardım ettiği için halkın da onlara verdiği destek artıyor.” Britanya’nın ünlü düşünce üretim kuruluşu Chatham House’un Afganistan uzmanı Ayeşa Han, Senlis Council’ın görüşünü paylaşıyor. Han, son haftalarda gündeme gelen daha fazla asker talebinin karşılanması halinde bile NATO’nun hedefine ulaşmayacağını savunuyor. Ona göre,
“Aslında bu (NATO politikası- G. A.), bölgeyi istikrarsızlaştırıyor. Devlet kurma, yeniden inşa ve aşiretlerin silahsızlandırılması gündeminden sapıldı. Bu ayrıca afyon ticaretini durdurma çabalarının altını oydu. ABD güneyi terörle savaşın ön cephesi yaptı. Ama NATO buraya barış gücü olarak geldi çatışma için değil. Bu strateji yürümüyor.” (Radikal, 19 Eylül 2006) Emperyalist işgalin çıkmaza girdiğini gören bu ve benzer “muhalif” burjuva kaynakların analiz ve eleştirilerinin yüzeyselliği hemen sırıtıyor; onlar başarısızlığın nedenlerini işgalin kendisinde, onun yol açtığı terör, aşağılama ve yoksullaşmada değil, bütünüyle ikincil ya da taktiksel nedenlerde, uygulamadaki “hatalar”da arıyorlar. Ama bu, onların itiraflarının değerini ortadan kaldırmıyor.
Öte yandan, işgale karşı direnişin sadece Güney ve Doğu Afganistan’la ve sadece Taliban’la sınırlı olduğu sanılmamalı. Özellikle 2006 yılı, direnişin batıda İran sınırındaki Herat iline, merkezdeki Vardak iline ve ülkenin kuzeydoğusuna yayılmasına tanık oldu. Kabil-Herat ana karayolunda güçlü askeri eskortlarla birlikte yolculuk yapabilen konvoylar sürekli olarak gerillaların saldırısına uğruyorlar. Tacikistan sınırında görev yapan Alman birlikleri, denetimleri altındaki bölgelerde gerilla eylemlerinin son bir yıl içinde büyük bir artış gösterdiğini söylüyorlar. Gerçekleşen çeşitli intihar eylemlerinin ve yol kenarına yerleştirilen bomba patlamalarının da gösterdiği gibi, artık Kabil de işgalci güçler için o kadar güvenli değil. Pakistan’ın Afganistan’la olan uzun ve dağlık sınırının öte yakasındaki Kuzey ve Güney Veziristan bölgelerinin Taliban için güçlü bir destek üssü oluşturması ve ABD ve Pakistan kuvvetlerinin bu bölgede yerleşik Paştun aşiretlerine karşı giriştikleri saldırıların geri püskürtülmüş olması, Afgan direnişine önemli bir avantaj sağlıyor. Aslına bakılacak olursa, hava üstünlüğü olmadığı takdirde NATO katillerinin yakın gelecekte Afganistan’dan utanç içinde ve arkalarına bakmadan kaçmak zorunda kalacaklarını söylemek hiç de abartı olmayacaktır. Bu bakımdan, Afgan direnişinin yavaş yavaş helikopter ve uçakları düşürecek karadan havaya füzeler elde etmeye ve bunun sonuçlarının da ortaya çıkmaya başlaması, olağanüstü ve beklenmedik bir gelişme olmazsa işgalin 1-2 yıl içinde sona erebileceğini gösteriyor.
Evet, Senlis Council’ın ve benzerlerinin değerlendirmeleri Afgan direnişini ezdiklerini, Afgan savaşçılarına hemen hemen her gün ağır darbeler indirdiklerini ileri süren ABD, NATO ve ISAF (=Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti) yetkililerinin ve onların hazırladıkları basın açıklamalarını kamuoyuna sunmaktan öte bir iş yapmayan tekelci medyanın yalanlarını açığa çıkarıyor. Karada hemen hemen hiçbir istihbarat kaynağı ya da dayanağı bulunmayan işgal kuvvetleri yaptıkları hava bombardımanlarında genellikle sıradan köylüleri öldürmekte, daha sonra da bu bombardımanlar sırasında öldürdükleri insanların sayısı hakkında yaptıkları kaba ve abartılı tahminleri “Taliban savaşçılarının kayıpları” olarak açıklamaktadırlar. Tıpkı Vietnam’da yapmış oldukları gibi. Bu açıklamalara kulak verecek olan okur, Afganistan’ı işgal edenlerin ve onların borazanlarının dilinin bize hiç de yabancı olmadığını görecektir; Türk gericileri de 1984-99 yılları arasında süregelen Kürt ulusal direnişiyle ilgili olarak aynı –şimdi adı psikolojik harekat olan- yalan metoduna başvurmadılar, neredeyse her hafta PKK’nın belini kırdıklarını açıklamadılar mı? Hatta hala aynı metodu kullanmaya devam etmiyorlar mı? İşin gerçeği şu ki ABD ve ortakları Afganistan’da “El-Kaide ve Taliban kalıntılarına” karşı değil, Paştun halkı başta gelmek üzere 31 milyonluk Afgan halkına karşı asla kazanamayacakları bir savaş sürdürüyorlar.
Ama artık mızrak çuvala sığmıyor. Canlanmakta olan Afgan direnişi, bu ülkeye daha fazla silah, askeri helikopter ve askeri birlik gönderilmesi yolunda canhıraş feryatlara yol açıyor. Afganistan’ın güney bölgelerinin Taliban’ın eline geçmesi ve direnişin ülkenin batısına ve kuzeyine de yayılma belirtileri göstermesi, işgalci güçleri 2006 Haziranında, Taliban rejiminin devrilmesinden bu yana giriştikleri en büyük askeri operasyonu (Operation Mountain Thrust) gerçekleştirmeye zorladı. O tarihte Afganistan’daki işgal kuvvetlerinin başında bulunan Amerikalı Korgeneral Karl W. Eikenberry “durumun kötüleştiğini” Temmuz 2006’da şöyle itiraf edecekti:
“Kentlerde durum fena sayılmaz; ama kentlerin dışına çıktığınızda her yerde onları (direnişçiler- G. A.) görüyorsunuz ve halk onları desteklemek zorunda. Başka seçenekleri yok.”
ISAF’nin görevi NATO’ya bırakmasının ardından bu ülkedeki sayısı 31,000’i bulan ve ABD kuvvetleri de içinde olmak üzere tüm işgal kuvvetlerinin başına getirilen İngiliz korgenerali David Richards 4 Eylül’de, bu savaşın “inatçı, düşük-yoğunluklu ve kirli bir savaş” olduğunu, son yarım yüzyılda yüzyüze geldikleri “en yoğun ve uzun süreli” çatışma olduğunu belirttikten sonra şunları söyledi:
“Burada başarısızlığa uğramamızın pekala olanaklı olduğunu anlamamız gerekiyor.”
Aynı kaygıları dile getiren NATO komutanı Gen. James Jones 7 Eylül’de, NATO’nun savaş alanında “güç bir dönemden” geçmekte olduğunu, işgalci güçlere karşı görece büyük birliklerle savaşmaya başlamış olan (3) Taliban’ı yenebilmek için askeri birlik takviyesi ve daha nitelikli askeri donanıma gerek duyulduğunu belirttikten sonra şunları söyleyecekti:
“Çatışmaların yoğunluk düzeyi ve muhalefetin bazı bölgelerde artık geleneksel vur-kaç taktiklerine başvurmaması olgusu bizi bir parça şaşırtıyor.”
NATO komutanının yumuşatarak anlattıklarını aynı günlerde Helmand ilinde görev yapan bir askerin ağzından dinlemek daha gerçekçi olacak. Bu asker, 2006 Eylülünde Britanya’da yayımlanan The Independent gazetesine yaptığı bir açıklamada şöyle diyordu:
“Her tarafı yerle bir ettik ama saldırılar durmadı. Düzinelerce adam (Taliban savaşçısı- G. A.) öldürdük, ama daha fazlası geldi. B1, Harrier, F-16 ve Mirage 2000’leri kullanıyor, üzerlerine 250, 500 hatta 1000 kiloluk bombalar atıyoruz. Karada her yer tuzaklarla dolu.”
12 Eylül’de NATO’nun Hollandalı Genel Sekereteri Jaap de Hoop Scheffer, işte bu koşullarda Güney ve Doğu Afganistan’da direniş güçlerine karşı savunmada kalan Britanya, Kanada, Avustralya ve Hollanda birliklerine destek sağlamak için NATO ülkelerine 2,500 asker göndermeleri için çağrı yaptı. Ancak, Taliban direnişinin kendilerini şaşırttığını itiraf eden NATO’nun askeri ve siyasal şeflerinin 9 Eylül’de Varşova’da ve 13 Eylül’de Brüksel’de yaptıkları toplantılarında, hiçbir ülkenin Afganistan’a ek asker göndermeye istekli olmadığı ortaya çıkacaktı.
ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice 13 Eylül’de, NATO üyesi ülkelerin Kabil yönetimini desteklemek için daha fazla çaba harcamaması halinde Afganistan’ın “çökeceği” uyarısında bulunur ve Taliban savaşçılarının yoğunlaşan saldırılarının Afganistan’da işleri zorlaştırdığını belirtirken, Britanya “Savunma” Bakanı Des Browne 19 Eylül’de yaptığı bir konuşmada “Bunu hiç beklemiyorduk. Afganistan beklediğimizden daha çetin çıktı” diyecekti.
Afgan direnişinin yükselmesi, BM’in başında bulunan kuklayı da telaşlandırmıştı. Kofi Annan, 21 Eylül’de yaptığı açıklamada geçtiğimiz ayların bir dönüm noktası oluşturduğunu ve ülkenin, Taliban rejiminin 2001 yılında devrilmesinden bu yana en büyük “tehdit”le karşı karşıya geldiğini, ayaklanmayı bastırmak için daha fazla askeri ve diplomatik çaba harcanması gerektiğini belirtiyordu. 
Son olarak Tony Blair’in askeri danışmanı Lord Guthrie’nin söylediklerine değineceğim. Bu bay 29 Ekim’de The Observer gazetesine verdiği demeçte şu çarpıcı sözleri söyledi:
“Tarih okumuş olmalarına, Afganları bilmelerine ya da araziyi tanımalarına, Taliban’ın yeniden dirilişi üzerinde kafa yormalarına, sınırın öte yakasındaki Belucistan ve Veziristan’da neler olup bittiğini anlamalarına rağmen bunun bir Afganistan pikniği olacağını sananlar, hala Irak’ta asker bulundurduğumuz koşullarda bu sayıdaki bir İngiliz ordusuyla oraya gitmenin aptallık olacağını bilmeliydiler.”
Bütün bunlar, Afgan halkının direnişinin, komutası altında değişik uluslardan 31,000 asker bulunan ve kukla Afgan ordusunun yanısıra değişik bölgelerdeki savaş ağalarının desteğini de alan NATO kuvvetlerine tarihinde ilk kez bir yenilgi tattıracağını ve onları bu talihsiz ülkeden çekilmek zorunda bırakacağını müjdelemektedir.

Kentlerde durum
Tam da burada, “Kentlerde durum fena sayılmaz” biçiminde bir değerlendirme yapan Amerikalı Korgeneral Karl W. Eikenberry’nin bu saptamasının aksine durumun kentlerde de işgalciler açısından kötüye gitmekte olduğunun belirtilerinin çoktan ortaya çıkmış olduğunu anımsatmam gerekir.
Daha 2005 Mayısında Newsweek dergisinde, Guantanamo konsantrasyon kampında Kuran’ın tuvalete atıldığını anlatan bir haberin yayımlanması üzerine 10-13 Mayıs arasında Celalabad kentinde başlayıp içlerinde Nangarhar, Vardak, Kabil, Badakşan, Paktiya’nın da bulunduğu bir dizi ile yayılan ve onbinlerce kişinin katıldığı gösteriler ABD ve kukla yönetim aleyhine eylemlere dönüşmüştü. ABD ve kukla başkan Karzai aleyhine sloganlar atan, Bush’un kuklasını yakan, Hamit Karzai’nin Afganistan’da ABD askeri üslerinin kurulmasına izin vermesini protesto eden eylemciler tüm ABD üslerinin kapatılmasını, evlerin ABD askerleri tarafından keyfi bir biçimde aranmasına son verilmesini, Guantanamo’daki mahpusların serbest bırakılmasını vb. talep ettiler. Dört gün süren gösterilerde ABD ve kukla Afgan ordusu askerlerinin ateş açması sonucu en az 14 kişi öldü ve 120’den fazla insan yaralandı.
Danimarka’da Jyllands-Posten adlı gerici ve neo-faşist gazetenin yayımladığı Muhammet karikatürlerine karşı Şubat 2006’da Afganistan’ın çeşitli kent ve kasabalarında yapılan gösteriler de, işgali ve yabancı askerlerin bu ülkede varlığını protesto eylemlerine dönüşmüştü.
6 Şubat’ta 2,000 gösterici, ABD’nin Afganistan’daki en büyük üssüne (Bagram üssü) saldırmış, çıkan çatışmada 2 gösterici ölürken, 5 gösterici ve 8 polis yaralanmış, aynı gün Kandahar, Kabil ve Mezar-ı Şerif’in yanısıra kuzeydoğudaki Tahar ilinde işgal karşıtı gösteriler yapılmıştı. 7 Şubat’ta Afganistan’ın kuzeyindeki Meymene kentinde, Norveçli NATO “barış” gözlemcilerinin bulunduğu bir üssün önünde protesto eylemi yapan kitleye kukla Afgan polisinin ateş açması sonucu 4 kişi yaşamını yitirmiş, NATO halka gözdağı vermek amacıyla kent üzerinde F-16 uçakları uçurmuştu. Mihtarlam kentinde göstericilerle polis arasında çıkan çatışmada 2 gösterici yaşamını yitirmiş, Kabil’deki Danimarka elçiliği önünde gösteri yapan kitle ABD’ni ve kukla başkan Hamit Karzai’yi lanetlemişti. 8 Şubat’ta ise Afganistan’ın güneyindeki Kelat kentindeki ABD üssüne doğru yürüyüşe geçen yüzlerce kişiye ateş açan polis 2 kişiyi öldürmüş ve çıkan çatışmada 10 gösterici ile 4 polis de yaralanmıştı.
29 Mayıs 2006’da Kabil’de hızla yol alan bir ABD askeri konvoyunun yol açtığı kazada bazı sivillerin ölmesinin ardından patlak veren gösteriler ise Taliban rejiminin devrilmesinden bu yana gerçekleştirilen en büyük ve en militan gösteriler oldu. Kazanın ardından toplanan ve ABD-karşıtı sloganlar atan kitleye ateş açan Amerikalı katiller, yerel TV kanallarına göre 30’a yakın insanı öldürdü. Ama bu terör eylemi, Afgan halkının birikmiş öfkesinin daha da büyümesine yol açtı. Toplanan ve “Amerika’ya Ölüm!” sloganları atan binlerce kişi, önce asker ve polislerin kontrol noktalarına saldırdı ve onları ateşe verdi. Ardından sıra, hükümete ve “insani yardım” kuruluşlarına ait binalara, TV istasyonlarına ve emperyalist Batı’yı simgeleyen diğer binalara geldi. Gün boyu süren gösteriler sırasında ne işgalci güçler boy göstermeye cesaret edebildi, ne de kukla Afgan ordusu ve polisi. Bu sonuncular, ancak gösteriler bittikten sonra evlere rastgele yaptıkları baskınlarda 140 genci göz altına alabildiler.
29 Mayıs gösterisinin bir başka önemli yanı da, Afganistan nüfusunun yaklaşık yüzde 30’unu oluşturan, Kasım 2001’de Taliban yönetiminin devrilmesine destek vermiş olan ve Kabil nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan Tacik halkının ABD ve onun kuklası Karzai rejimine karşı tavır almaya başladıklarını ortaya koyması. Eylemcilerin bir bölümünün, 9 Eylül 2001’de emperyalist Batı tarafından Taliban’ın üstüne yıkılan kuşkulu bir suikaste kurban giden Tacik komutan Ahmat Şah Mesud’un fotoğraflarını taşıması tam da bunu gösteriyordu.

Uyuşturucuya karşı savaşım
ABD ve yardakçılarının Afganistan’ı işgallerinin gerekçelerinden biri de, sözümona afyon ve ondan çıkarılan eroin üretimini engellemek ve böylelikle ABD ve Batı Avrupa gençliğini vb. uyuşturucu iptilasından korumaktır. Bu savın sahteliğini sergilemeden önce, öndegelen emperyalist devletlerin bu alanda sadece uyuşturucu maddelerin hammaddelerinin üretildiği ülkeleri hedef alan propaganda ve eyleminin ikiyüzlü niteliğine kısaca değinmek gerekir. ABD ve Batı Avrupa’da eroin ve kokain gibi sert uyuşturucular da içinde olmak üzere değişik uyuşturucu maddelerin tüketiminin giderek artması ve hatta büyük bir toplumsal sorun haline gelmesinin –kapitalist sistemin çok yönlü çürümesi, burjuva devlet aygıtının ve istihbarat örgütlerinin çeşitli nedenlerle uyuşturucu madde tüketimini teşvik etmesi gibi- nedenleri geniş ve bu yazının çerçevesini aşan bir tartışmanın konusudur. Ancak adıgeçen ülkelerin hükümetlerinin, “kendi” toplumlarının bir bölümünden kaynaklanan uyuşturucu maddeye olan talebi herhangi bir biçimde tartışma konusu yapmamaları, uyuşturucu sorununun “çözümü” yolundaki çabalarını asla bu maddelere olan talebin azaltılması üzerinde yoğunlaştırmamaları, tersine sorunun tek kaynağının koka ya da haşhaş üreten Afganistan, Kolombiya, Bolivya gibi ülkeler olduğu yolundaki varsayımdan yola çıkmaları ikiyüzlülüğün doruğunu oluşturur. Buram buram sömürgecilik kokan ve sorunun gerçek kaynağına inmeyi yadsıyan bu yaklaşım, ABD başta gelmek üzere emperyalist ülkelere, Kolombiya, Afganistan gibi ülkelere askeri ve siyasal müdahalelerde bulunmak için “meşru” bir gerekçe de sunmaktadır. Ann Jones, 30 Ekim 2006 tarihli ve “What Are They Smoking: The Bush War on Afghan Drugs” (=Ne İçiyorlar: Bush’un Afgan Kaynaklı Uyuşturuculara Karşı Savaşı) başlıklı yazısında haklı olarak şöyle diyordu:
“Güneydoğu Asya’nın Altın Üçgeninden Orta Asya’nın Altın Hilaline ve Meksika’ya kadar uzanan geniş bölgede haşhaş üretimine son vermek için yüzyıldır alınan sert önlemler, tarım ekonomisinin temel bir gerçeğini doğrulamaktan öte bir işe yaramamıştır. Bir bölgede arz kesildiğinde, hemen bir başka haşhaş üretilen bölge talebi karşılamak için öne çıkar… Amerikalı uyuşturucu tutkunları Pakistan’dan, Tayland’dan ya da hatta aydan eroin sağlamak için ortalığı altüst edeceklerdir.”
Washington ve onun Avrupalı ortaklarının Afganistan’daki gayrımeşru işgallerini, uyuşturucuya karşı savaşımla ilişkilendirerek meşrulaştırma girişimlerinin, gerçeklerle taban tabana karşıt olduğu ve bütünüyle yalan üzerine inşa edildiği tartışma götürmez. Bunun için ABD’nin, 1979-89 yılları arasında Rus işgaline karşı savaşan Afgan mücahitlerine destek vermek amacıyla haşhaş üretimini ve uyuşturucu ticaretini aktif bir biçimde teşvik, hatta organize ettiğini anımsamak yeter. O sıralar Afganistan’da üretilen afyon ve eroin, ISI (=Pakistan askeri istihbarat örgütü) ve CIA aracılığıyla Batı Avrupa ve ABD’nde pazarlanıyor, elde edilen gelirin bir bölümü mücahitlerin silah ve diğer gereksinimleri için kullanılıyor, bir kısmı da CIA ve ISI’nin kasalarına akıyordu. Rus işgalinin başladığı 1979 yılında Afganistan’da eroin üretilmiyordu ve üretilen çok az miktardaki afyon da bölgede tüketiliyordu. Rus işgalinin sona erdiği 1989’da Afganistan hem afyon ve hem de eroin üretiminde dünyada başı çeken ülke haline gelmişti. Afganistan’a demokrasi ve refah getireceklerini ve bu ülkede afyon ve eroin üretimini durduracaklarını ileri süren ABD emperyalistleri ve onların kuklası Karzai kliği bugün de uyuşturucu kaçakçıları da içinde olmak üzere Afgan halkının bütün yerel düşmanlarıyla işbirliği içindedirler. Bir kaynağa göre, 249 üyeli Wolesi Jirga’da (=alt meclis), en azından bilinen 17 uyuşturucu kaçakçısı, 40 milis komutanı, 24 suç çetesi şefi ve hepsi de haşhaş ekimiyle ilişkileri bulunan ve haklarında savaş suçları ve insan hakları ihlalleri suçlamaları olan 19 kişi yer almaktadır.
Dahası, BM kaynaklarının da kabul ettiği gibi, Taliban rejimi 2000-2001 yıllarında haşhaş ekimine karşı son derece başarılı bir savaşım yürütmüş ve bunun sonucunda –BM rakamlarına göre- afyon üretimi yüzde 94 oranında azalarak 2001’de 185 tona kadar düşmüştü. Merkezi Viyana’da bulunan BM Uyuşturucu ve Suç Bürosu’nun rakamlarına göre Taliban rejiminin yıkıldığı 2001’den 2006’ya kadar geçen süre içinde ise bu trend tersine dönmüş, Afganistan’da haşhaş ekimi yapılan arazi miktarı 2001’de 7,606 hektardan 2006’da 165,000 hektara çıkmış ve aynı zaman aralığında afyon üretimi tam 33 katına çıkarak 6,100 ton gibi çok yüksek bir düzeye ulaşmıştır. Gene BM rakamlarına göre, 2006 yılı itibariyle uyuşturucu ticaretinden Afganistan’a giren para 2.7 milyar dolar dolayındadır; ki bu paranın hemen hemen tümü bazıları hükümette bulunan ve bazıları da çeşitli yörelerde etkili olan savaş ağalarının ceplerini doldurmaktadır. Ama dahası var: ABD Dışişleri Bakanlığının 27 Şubat 2004’de Voice of America (=Amerika’nın Sesi) radyosunda yayımlanan kendi açıklamasına göre Afgan eroininin uluslararası narkotik pazarındaki değeri Afganistan’daki afyon üreticisinin tarlasından satış fiyatının 100 katını bulmaktadır. 1 kg afyondan –yüzde 50 saflıkta- 200 gram eroin üretildiği ve 1 gram eroinin Batı Avrupa ve ABD “pazarında” satış fiyatının 102 dolar dolaylarında olduğu gözönüne alındığında, Afganistan’ın 2006 yılı afyon üretiminden 1,220 ton eroin üretimi yapılabileceği ve bunun bedelinin 125 milyar doları bulacağı anlaşılır. Bu paranın sadece 2.7 milyar doları Afganistan’a girdiğine göre, sözümona Afganistan’da afyon üretimine karşı savaşım veren ABD ve ortaklarının, onların istihbarat servislerinin ve onlarla içli-dışlı olan uyuşturucu mafyasının bu “sektör”den son derece büyük karlar sağladığı ortaya çıkar. Bu da uyuşturucu mafyasının ve mafyavari bir karakter kazanmakta olan tekelci burjuvazinin, ağırlığını Afganistan’ın işgalinin sürmesinden yana koyması için ek bir neden oluşturur. Asıl konumuz bu olmamakla birlikte, yeri gelmişken burada, en azından İkinci Dünya Savaşının bitiminden bu yana ABD –ve diğer emperyalist ülke- istihbarat servislerinin uyuşturucu işinin içinde olduğunun bir çok araştırmacının çalışmaları ile belgelenmiş olduğunu belirtmekle ve 2003 yılı rakamlarına göre, para değeri bakımından uyuşturucu ticaretinin, petrol ve silah ticaretinden hemen sonra geldiğini (The Independent, 29 Şubat 2004) anımsatmakla yetineceğim.

Halihazırda haşhaş üretimi, esas itibariyle, kendi özel milis örgütleri bulunan ve  ülkenin çeşitli yörelerine dağılmış bulunan ve çoğu kukla hükümetle doğrudan ya da dolaylı ilişki içinde olan savaş ağalarının denetiminde yapılıyor. Ancak, Taliban’ın denetimi altında bulunan bölgelerde de onyıllardır süregelen savaşlar ve iç savaşların ardından gelen ABD-NATO işgali ve siyasal istikrarsızlık nedeniyle iyice yoksullaşan emekçi köylülerin, başka ürün üretmeye pek de elverişli olmayan topraklarında haşhaş üretimiyle uğraştıkları ve bu uğraşlarında Taliban güçleri tarafından korundukları anlaşılıyor.

Türkiye’nin rolü
28 Eylül 2001’de yapılan MGK toplantısında Amerikan neo-faşistlerinin global terörizmine desteklerini bir kez daha doğrulayan Türk egemen sınıfları, 7 Ekim 2001’de Afganistan’ın bombalanmaya başlanmasının  hemen ardından öndegelen generallerin ve bakanların katıldığı bir toplantı daha yapmış ve yoksul Afgan halkına karşı girişilen saldırı savaşını desteklediklerini açıklamışlardı. Ardından TBMM, 10 Ekim’de yaptığı bir toplantıda Afganistan’a asker gönderme kararı aldı. Amerikan saldırganlığını aklayan ve yücelten 722 sayılı Kararda şöyle deniyordu:
“Dostumuz ve müttefikimiz ABD’ne 11 Eylül günü yöneltilen ve büyük can ve mal kaybına neden olan terörist saldırısı, dünyanın en güçlü devletinin bile terörizm tehdidi altında bulunduğunu göstermiştir.
“Yıllardır terörizmin acısını duyan Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu tehdidi azımsayan, hatta görmezden gelen ülkeleri terörizmin tehlikeleri konusunda öteden beri uyarmakta idi.
“ABD’nin uğradığı ağır saldırı karşısında, şimdi, birçok ülke, terörizm afeti karşısında uluslararası dayanışmanın gerekliliğini kavramaya başlamıştır.
“Bu bağlamda NATO Anlaşması’nın 5’inci maddesine işlerlik kazandırılmıştır.
“BM Güvenlik Konseyi’nce alınan 1368 ve 1373 sayılı kararlar da dünyada terörizme karşı yaygın bir bilinçlenme sürecinin başladığını göstermiştir.
“Terörizm karşısında Türkiye’yi her zaman desteklemiş olan ABD’nin çağdışı terörist Taleban yönetimine karşı açtığı savaşta, Türkiye’yi yanında bulması doğaldır.
“ABD’nin terörizme karşı başlattığı “Sürekli Özgürlük Harekâtı”nın başarıya ulaşması tüm insanlığın yararınadır.
“Bu harekâtı İslâma karşı bir eylem gibi göstermeye kalkışanlar, barış dini olan İslâmın yüce değerleriyle çelişmektedirler.
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti, başlatılan mücadelenin kısa sürede ve yaygınlaşmadan başarıya ulaşması için, kendi olanaklarının elverdiği ölçü ve biçimde, her katkıyı yapmalıdır.
“Bu nedenle ve bu bağlamda, Hükümet, Anayasanın 92 nci ve 117 nci maddeleri uyarınca, gereği, kapsamı, sınırı, zamanı ve süresi Hükümetçe belirlenmek üzere, terörizme karşı başlatılan sürekli özgürlük harekâtı ve devamının icrası kapsamında TSK’nin yabancı ülkelere gönderilmesi, yabancı silahlı kuvvetler unsurlarının Türkiye’de bulunması ve Hükümetçe verilecek izin ve belirlenecek esaslar çerçevesinde bu kuvvetlerin kullanılması için Hükümete izin verilmesi, Genel Kurulun 10/10/2001 tarihli 5 inci Birleşiminde kararlaştırılmıştır.” 
Başbakan ve DSP Genel Başkanı Ecevit 1 Kasım 2001’de basın temsilcilerine yaptığı açıklamada şunları söylüyordu:
“Terörizmin yaygınlaştığı ve ileri boyutlar edindiği açıkça görülüyor. Bu konuda en tehlikeli bir odak da Afganistan’daki Taliban rejimi. Taliban rejimi çağdışı uygulamalarıyla ve terörizme kucak açmasıyla öncelikle Orta Asya ülkelerine, bütün bölgeye, dolayısıyla Türkiye’ye ve bütün dünyaya ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Buna karşı alınacak tedbirlere bizim ön safta katılmamız da doğaldır. O nedenle 11 Eylül’den sonra dostumuz ve müttefikimiz Amerika Birleşik Devletleri’nin terörizme karşı açtığı uluslararası mücadeleye bizim ön safta katılmamız kanımızca doğaldı ve gerekliydi.”
Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer ise 31 Aralık 2001’de yayımladığı yeni yıl mesajında Afganistan’a değinmeden ve ABD saldırganlığını alkışlamadan edemeyecekti. Türk egemen sınıflarının ana gövdesinin görüşlerini yansıtan Sezer açıklamasında şöyle diyordu:
“11 Eylül saldırılarının uluslararası düzeyde geniş çaplı yansımaları olmuştur. Bu çerçevede, Afganistan’daki çağdışı Taliban yönetiminin devrilmesi ve yıllardır büyük sıkıntılar içinde yaşayan dost ve kardeş Afgan halkının özlediği uygarca yaşam koşullarına kavuşturulması amacıyla başlatılan askeri harekat başarıya ulaşmış ve bu ülkede Afgan toplumunun beklentileri doğrultusunda geçici bir yönetim kurulmuştur. 
“Afganistan’da oluşturulan geçici yönetimin göreve başlaması Türkiye’de sevinçle karşılanmıştır. ”
Bir kaç ay sonra, Hürriyet gazetesinin 1 Mart 2002 tarihli sayısında “Bölgeyi İrticadan Kurtarırız” başlıklı bir yazı yayımlandı. Burada Türk egemen sınıflarının yıllanmış uşağı Başbakan Bülent Ecevit’in, Türkiye’nin Haziran 2002’den itibaren Afganistan’daki ISAF’nin başkanlığını üstlenmesi konusunda yaptığı bir konuşmaya değiniliyordu. Yazının bir yerinde aynen şöyle deniyordu:
“Ecevit, koşulların kabul edilmesi ile Türkiye’nin görevi üstlenmesi durumunda yalnız Afganistan’da değil, Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinde de huzur sağlanacağını, tüm bölgenin terörizm belasından da irtica tehlikesinden de kurtulabileceğini bildirdi.”
Afganistan’daki sayısı bazı dönemlerde 1,400’e kadar çıkmakla birlikte, şimdiye kadar askeri operasyonlara katılmayan ve işgalci güçlere lojistik destek sunma, kukla Afgan  ordusunu eğitme, Kabil’in “güvenliği”ni sağlama gibi görevler üstlenen Türk askeri birliği iki kez de ISAF’nin komutanlığını yaptı. Ancak, Afgan direnişinin büyümesi, NATO ve ABD yetkililerinin Türk kuvvetlerinin çatışmaların yer aldığı bölgelere sevki yönünde çağrılarını gündeme getirdi. Geçtiğimiz Eylül ayında NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer ile ABD’nin Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı Org. James Jones’un Afganistan’ı ziyaret etmelerinin ve alarm zillerini çalmalarının ardından, Daily Telegraph gazetesine demeç veren Kâbil’deki ABD Elçisi, “Mesajımız, artık önceliğin güneye asker göndermek olduğu. En azından bunun kâfirlerin İslam’a karşı savaşı olmadığını göstermek için Türklere ihtiyacımız var” demişti. Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt ise, bu konuya ilişkin haber ve söylentilerin yaygınlaşması üzerine 8 Eylül’de yaptığı bir açıklamada şöyle diyecekti:
“Asla Türk Silahlı Kuvvetleri’nden terörle mücadele amacıyla bir tek insan bile Afganistan’a gidemez. Türkiye daha önce iki kez Afganistan’da görev yapan ISAF’nin komutasını üstlendi. Halen de Kâbil Bölge Komutanlığı’nda görev yapıyor. Şimdiye kadar NATO’nun Afganistan’da yürüttüğü faaliyetlerde TSK elinden gelen yardımı yaptı, katkıyı sağladı. Ancak, tekrar ediyorum, Terörle mücadele için bir tek asker bile gidemez. Böyle bir şey olmaz. Buna gerek de yok.” 11 Eylül olaylarının arkasından, Afganistan’a asker göndermeye pek hevesli olan, hatta Ecevit’in deyişiyle “Türkiye’nin görevi üstlenmesi durumunda yalnız Afganistan’da değil, Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinde de huzur sağlanacağını, tüm bölgenin terörizm belasından da irtica tehlikesinden de kurtulabileceğini” ileri süren Türk gericilerinin iştahının kapandığı anlaşılıyor. Bunu sağlayanın, Afgan halkının ABD ve yardakçılarına karşı dişediş savaşımı olduğu bellidir.
Gene de, özelde İsrail’in güvenliğine katkıda bulunmak amacıyla Güney Lübnan’a asker gönderen ve genelde ABD ve ortaklarının Arap ve İslam ülkeleri halklarına karşı giriştiği stratejik saldırıda yer alan Türk egemen sınıflarının, emperyalist efendilerinin baskısıyla Afgan direnişine karşı doğrudan silahlı çatışma ortamına çekilmesinin hiç de uzak bir olasılık olmadığı söylenmelidir. Bu bakımdan, Türkiyeli devrimci ve enternasyonalist güçlerin, Afganistan’a asker göndermekle Afgan halkına karşı yürütülen savaşta ABD saldırganlarının yanında zaten yer almış olan Ankara’nın tutumunu en sert bir biçimde mahkum etmeleri ve Afganistan’da bulunan Türk birliklerinin bu ülkeden derhal ve kayıtsız koşulsuz geri çekilmelerini talep etmeleri gerekmektedir.

Sonuç
Afganistan halkına karşı emperyalist bir savaş sürdüren ABD ve ortaklarının Afganistan’ı işgal etmelerinin hiçbir haklı ve meşru yanı yoktur. Böyle bir savaşta tüm tutarlı demokrat ve enternasyonalistlerin, dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanı olan ABD emperyalizmine karşı çıkmaları ve başını Taliban’ın çektiği ulusal direnişten yana olmaları, onun zaferini dilemeleri gerekmektedir. Afgan halkının ABD önderliğindeki neo-faşist saldırganlara karşı yürüttüğü meşru direniş, sadece Afganistan’ın işgal boyunduruğundan kurtuluşuna hizmet etmiyor; bu direniş aynı zamanda dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanlarını zayıflatmak, onlara darbe indirmek suretiyle tüm emekçilerin kurtuluş davasına katkıda bulunuyor. Taliban’ın ve diğer Afganlı direniş örgütlerinin burjuva-feodal karakterleri ve İslami söylem ve programları, bu durumu zerrece değiştirmemektedir. Bazılarının ileri sürdüğü ve 1991’de gene birilerinin ortaya attığı “Ne ABD, ne Saddam” formülasyonuyla benzerlik taşıyan “hem ABD’ne, hem de Taliban’a karşı savaşım” formülasyonu bütünüyle yanlıştır; çünkü hedef şaşırtmakta, bir söylem radikalizminin arkasına sığınarak baş düşmanı gözden kaçırmaya ve ona karşı savaşımı zayıflatmaya, hatta engellemeye hizmet etmektedir. Afganistan’da oluşabilecek komünist ya da tutarlı devrimci bir hareket “hem ABD’ne, hem de Taliban’a karşı savaşım” formülasyonuna uygun bir rota izlemeyecek, dikkatini öncelikle ABD emperyalizmi, ortakları ve işbirlikçilerinin yenilgiye uğratılması üzerinde yoğunlaştıracaktır. Kuşkusuz böylesi bir oluşum, kendi ideolojik, siyasal ve örgütsel bağımsızlığını titizlikle koruyacak, anti-emperyalist demokratik devrimin zaferini güvence altına almak için sadece Taliban ve benzeri burjuva-feodal örgütlere değil, varsa eğer, onların solunda yer alan küçük-burjuva devrimci-demokratik gruplara karşı da belli bir savaşım verecek ve devrimde proletaryanın hegemonyasını sağlamak için uğraşacak, anti-emperyalist demokratik devrimin daha ileri bir evresinde bu gruplarla da hesaplaşmak ve savaşmak zorunda kalacak ya da kalabilecektir. Ancak bütün bunlar, halihazırda Afganistan işçi ve köylülerinin merkezi görevinin ABD emperyalizmi, ortakları ve işbirlikçilerinin yenilgiye uğratılması ve ülkeden kovulması olduğu gerçeğini değiştirmez.
Türkiye’nin bu ülkede 2002’den bu yana asker bulundurmasına ve Hikmet Çetin’in Ocak 2004-Ağustos 2006 döneminde NATO’nun Afganistan Kıdemli Sivil Temsilciliği sıfatıyla Kabil’de görev yapmasına rağmen, Türkiye devrimci hareketi ya da onun kalıntılarının, Afganistan’da süregelen direnişe fazlasıyla ilgisiz kaldıklarını söylemek bir abartma olmayacaktır. Bunun, Afgan direnişine önderlik eden örgütlerin İslami rengi ve eğiliminin tetiklediği Kemalist-laisist önyargılardan mı, Osmanlı İmparatorluğu’ndan devralınan “geri” ve özellikle Arap ve İslam ülkeleri halklarını küçüksemeye götüren emperyal bir ruh halinden mi yoksa Afgan halkının büyük çoğunluğunun 1978 sonlarından itibaren Moskova-yanlısı kukla rejimlere ve Rus sosyal-emperyalizminin işgaline karşı savaştığı dönemde takınılan hatalı ve oportünist tutumla hesaplaşmaktan kaçınma güdüsünden mi kaynaklandığı tartışılabilir. (4) Ancak, onyıllardır yabancı işgalcilere ve onların işbirlikçilerine karşı yürütülen savaşlarda ve farklı burjuva-feodal önderlikli mücahit grupları arasında meydana gelen çatışmalarda milyonlarca insanını yitiren bu yoksul, ama gururlu ve boyuneğmez halkın 5 yıldır ABD emperyalizmine ve onun ortak ve uşaklarına karşı verdiği kurtuluş savaşına kayıtsız gözlerle bakmanın mazur görülebilecek hiçbir yanı yoktur ve olamaz.
“Öbür Savaş: Afganistan Direniyor” başlıklı yazımda bu konuda şöyle demiştim:
“Afgan halkının direnişi, halihazırda devrimci bir önderliğin olmamasına, hatta önderliğinin gerici karakterine rağmen objektif olarak devrimci bir rol oynamaktadır. Özellikle, ABD emperyalistlerinin tüm dünya işçi sınıfı ve halklarını teslim almak ve tüm gerçek ve potansiyel rakiplerine gözdağı vermek ve dünyanın biricik efendisi olduklarını kabul ettirmek için kendi deyişleriyle bir ‘dördüncü dünya savaşı’ başlattıkları, sadece rakip burjuva ve emperyalist devletlerin değil, emekçi yığınları temsil ettiğini ileri süren pek çok parti ve grubun da ABD’nin gücü karşısında utanç verici bir teslimiyeti yaşadığı bugünkü koşullarda Afgan halkının direnişi çok daha büyük bir önem ve değer taşımaktadır. Afgan savaşçılarının işgalci güçlere karşı sıktığı her kurşun, attığı her bomba, fırlattığı her füze, dünya işçi sınıfı ve halklarının, Hitler faşizminden daha tehlikeli baş düşmanı olan IV. Reich’a, yani ABD imparatorluğuna karşı kavgalarına yapılmış bir önemli katkıdır.

“Dolayısıyla, gelişmiş kapitalist ülkelerin işçi sınıfı başta gelmek üzere dünya işçi sınıfı ve halklarının, Afgan halkının direnişine her bakımdan omuz verme ve bir yere kadar ondan öğrenmekle yükümlü olduklarının altı çizilmelidir. Zaten Lenin ve Stalin’in de pek çok kez belirtmiş oldukları gibi, kapitalist-emperyalist sistem ve halihazırda onun başını çeken ABD emperyalizmi, ancak ileri kapitalist ülkelerin işçi sınıfı ile yarı-sömürge ülkelerin işçi sınıfı ve halklarının ortak cephesinin kurulabilmesiyle kesin ve sonal bir yenilgiye uğratılabileceklerdir.

“Bunları söylerken Afgan direnişinin önemini fazlasıyla abarttığım ya da onu idealize ettiğim sanılmasın. Afganistan gibi, üretici güçlerin gelişim düzeyi bakımından son derece geri, işçi sınıfının hemen hemen olmadığı ve ekonomisi uzun iç savaşlar ve emperyalist saldırılar nedeniyle çökmüş bir ülkedeki direnişin -hele de devrimci ve/ ya da komünist bir önderliğin olmadığı ve farklı etnik gruplar ve aşiretler arasındaki çekişmelerin hala önemli bir rol oynadığı koşullarda- kazanacağı başarıların bu kavgada tek başına asla çok önemli bir rol oynayamayacağı açıktır… Dahası, bugün Afgan direnişinin başını çeken Molla Muhammet Ömer, Gülbettin Hikmetyar gibi kişilerin ve onların Taliban ve Hizb-i İslami Afganistan gibi örgütlerinin gerici sınıfsal karakterleri nedeniyle bu ülkede demokratik devrimi zafere götüremeyecekleri gibi, emperyalizme karşı tutarlı ve istikrarlı bir savaşım çizgisinde de kalamayacakları açıktır. Bugün, taktiksel nedenlerle de olsa, ABD’nin Orta Asya’daki pozisyonunu zayıflatmak isteyen  Rusya, Çin, İran ve hatta Pakistan gibi ülkelerin üstü örtülü desteğinden yararlanmakta olan Taliban ve Hizb-i İslami Afganistan’ın, gelecekte ABD emperyalizmi ile pekala yeniden pazarlık masasına oturmaları bile tümüyle olanaksız değildir. Ama, bu gerekçelerden hareketle, Afgan halkının direnişini küçümsemek, görmezden gelmek ve desteklememek ve Afgan halkının derin tarihsel kökleri bulunan bağımsızlık tutkusunu hesaba katmamak, en koyu türünden bir teslimiyetçiliğe, İkinci Enternasyonal oportünizminden de beter bir sosyal-şovenizme ve emperyalizm uşaklığına denk düşecektir.”
DİPNOTLAR
(1) Gururlu ve savaşçı Afganistan halkı, çoğu zaman dönemin en büyük devletleriyle savaşmak zorunda kalmış, ancak ağır kayıplar vermesine ve yıllar, bazan onyıllar boyunca saldırganların boyunduruğu altında kalmasına rağmen sonunda yabancı işgaline son vermeyi hep başarmıştır. O, 19. yüzyılın ve 20. yüzyılın ilk onyıllarının süper devleti sömürgeci/ emperyalist Britanya’ya karşı üç kez savaşmak zorunda kalmıştı: 1838-42, 1878-80 ve 1919’da. 20. yüzyılın son çeyreğinde Rus sosyal-emperyalistleri 1979’da Afganistan’ı işgal etmiş, ancak 10 yıl süren ve 25,000 dolayında Rus askerinin ve 1 milyona yakın Afganlının yaşamını yitirdiği Dördüncü Afgan Savaşını yitirmiş ve 1989’da bu ülkeyi terketmişlerdi. Şimdi sıranın, NATO tarafından desteklenen ABD’ne geldiği anlaşılıyor.

(2) Kuşkusuz Pentagon’un şefinin bu açıklaması o zaman bile gerçeği yansıtmıyordu. İşgalci güçlere karşı direniş, Taliban yönetiminin devrilmesi ve Taliban güçlerinin önemli bir bölümünün Pakistan’a çekilmelerinin hemen ardından başlamış, ancak uzun süre düşük yoğunluklu bir savaş olarak kalmıştı.
(3) Afganistan’daki durum üzerine bir rapor hazırlamakla görevlendirilen emekli Amerikan generali Barry R. McCaffrey, Temmuz ayı başlarında sunduğu raporunda, 2005’e kadar küçük gruplar halinde savaşan Taliban’ın o yıl 100 ve daha fazla kişilik birlikler ve bu yaz ise 400 kişilik taburlar halinde savaşmaya başladıklarını belirtiyordu.
(4) 1970’li yılların sonlarında ve 1980’li yıllarda Türkiye devrimci hareketinin büyük çoğunluğu, yani “Moskova-yanlısı” ve orta-yolcu diye nitelenen gruplar, -ABD, Çin, Pakistan, Suudi Arabistan gibi devletlerin kendi gerici emelleri uyarınca ikiyüzlü bir biçimde desteklemelerinden yola çıkarak- Afganistan halkının Rus işgaline karşı direnişini karşı-devrimcilerin, haydutların, çapulcuların, emperyalist-ajanlarının devrimci güçlere karşı başkaldırısı olarak nitelendiriyorlardı.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: