ABD-İsrail-Britanya Şer Ekseninin Son Hamlesi

     
Garbis Altınoğlu, 25-26 Aralık 2006  

BM “Güvenlik” Konseyi’nin 1737 Sayılı Kararı
Britanya, Fransa ve Almanya tarafından hazırlanan ve İran’a yönelik kısıtlı ve askeri-olmayan yaptırımlar alınmasını öngören bir karar tasarısının ABD ve yandaşları ile Rusya ve Çin arasında süregelen uzun görüşmelerin ve diplomatik manevraların ardından 23 Aralık’ta BM “Güvenlik” Konseyinde oybirliğiyle kabul edilmesi, Ortadoğu’da süregelen savaşın genişlemesi tehlikesini arttırmış bulunuyor. Basına göre, “Kararda İran’ın UAEK (=Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu) ile işbirliği yaparak nükleer faaliyetlerini gecikmeksizin askıya alması isteniyor. İran’ın karara uyup uymadığını belirlemek için de UAEK Başkanı’ndan 60 gün içinde bir rapor talep ediliyor. Kararda, tüm ülkelerden, İran’ın uranyum zenginleştirme, yeniden işleme, ağır su reaktörleri, nükleer silah sevkiyat sistemlerinin geliştirilmesi ve bu konularla ilgili araştırma-geliştirme faaliyetlerine katkıda bulunacak malzemelerin, teknolojinin ve finansmanın İran’a sağlanması ve satışlarının yasaklanması isteniyor.”

Her ne kadar Moskova ile Pekin, “İran krizi”nin güç kullanmadan ve diplomatik yoldan çözümünü savunmaya ve Tahran’la çok yönlü ilişkilerini sürdürmeye devam edeceklerini söyleseler de Britanya, Fransa ve Almanya üçlüsünün hazırladığı orijinal karar taslağının önemli ölçüde sulandırılmış bir versiyonu olan son kararın, ABD, İsrail ve uzantıları için taktiksel bir zafer olduğu ve onların İran’a yönelik savaş hazırlıklarına sınırlı ve göstermelik de olsa bir çeşit meşruiyet görüntüsü sağladığı tartışma götürmez. Nitekim daha şimdiden ABD (ve İsrail) yetkilileri, bu yaptırımların yetersiz olduğunu söylüyor ve diğer ülkelere, İran’a karşı daha kapsamlı yaptırımlar uygulamaları için çağrı yapıyorlar. (1) Bu bakımdan, sözkonusu kararın alınmasına aracılık eden AB ülkelerinin değilse de özellikle ABD-İsrail-Britanya eksenine yeterli düzeyde bir muhalefet göstermeyen korkak ve gerici Rusya ve Çin tekelci burjuvazilerinin tutumlarının bir yanıyla “yatıştırmacılık” olarak nitelendirilmesi yanlış olmayacaktır. Anımsanacağı üzere, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Britanya ve Fransa, dönemin esas saldırgan güçleri olan Hitler Almanyası’na ve ortaklarına karşı güttükleri “yatıştırmacılık” politikasıyla onları Sovyetler Birliği’yle savaşmaya teşvik etmiş ve böylelikle her iki tarafı da yorup tüketmeyi hedeflemişlerdi. Günümüzde de Rusya ile Çin’in, esas saldırgan güçler olan Washington, Londra ve Telaviv’deki emperyalist-Siyonist savaş ağalarına karşı güttükleri politikanın bu “yatıştırmacılık” politikasını anımsattığını, yani onları Irak, Afganistan, Lübnan ve Filistin’in yanısıra İran ve Suriye’ye karşı savaşa girişmeye yüreklendirerek yorup tüketme anlamına geldiği söylenebilir. (2) Ama ABD’nin, İran kalesini düşürmesinin ve  bir biçimde bu önemli mevziyi kendi denetimi altına almayı başarmasının Rusya ile Çin’in stratejik konumunu büyük ölçüde zayıflatacağı gözönüne alındığında bu hesabın pekala ters tepebileceği ve “yeni büyük oyun”un bu perdesinin Washington yararına kapanacağı söylenebilir ve söylenmelidir. Tabii, işin bu yanını hesaba katmadıkları asla söylenemeyecek olan Moskova ve Pekin’deki yönetici ve stratejistlerin “yatıştırma” politikalarının belli bir takım sınırları olduğu ve İran’a halihazırda vermekte oldukları askeri ve siyasal desteklerini zamanla daha da boyutlandırabilecekleri de unutulmamalıdır. İran ordusunun –kendi mini denizaltıları olan- modern Rus denizaltılarına, radara gözükmediği sanılan ve büyük bir hızla seyreden Çin yapımı Silkworm (=İpekböceği) ve Rus yapımı Sunburn (=Güneşyanığı) füzelerine ve gene Rusya, Çin ve Kuzey Kore’nin desteğiyle geliştirilmiş uzun menzilli Şahap füzelerine, elektronik engelleme sistemlerinden kaçınma yetisine sahip karadan denize Kowsar füzelerine ve bombardıman uçaklarına ve füzelere karşı Rus yapımı Tor ve S-300 hava savunma sistemlerine vb. sahip olması, bunu göstermeye yeter.
Devam edelim. Beklendiği üzere İran bu kararı reddetti ve barışçı amaçlarla yürüttüğünü ileri sürdüğü nükleer çalışmalarını durdurmak bir yana daha yüksek bir tempoyla sürdüreceğini açıkladı. Kararı “yırtık bir kağıt parçası” olarak niteleyen İran Devlet Başkanı Mahmut Ahmedinejad, “kukla gösterisi” yaptığını söylediği BM “Güvenlik” Konseyi için şu haklı saptamayı yaptı:
“Artık BM Güvenlik Konseyi’nin, ABD, İngiltere ve Siyonist rejimin uşağı olarak hiçbir itibarı kalmadı.”

Uluslararası Hukuk mu?
Gerçekten de 1950’lerin ikinci yarısından bu yana, öndegelen emperyalist devletlerin karşı-devrimci manevra ve pazarlıklarının bayağı bir sahnesine dönüşen BM “Güvenlik” Konseyi ve dolayısıyla BM, revizyonist Sovyet imparatorluğunun çökmesinden bu yana da üç aşağı beş yukarı ABD emperyalizminin saldırı ve terör politikalarını onaylayan bir kurum haline gelmiş ve itibarını hemen hemen tümüyle yitirmiştir. BM “Güvenlik” Konseyi’nin İran’a ilişkin aldığı son karar özellikle 11 Eylül 2001’den bu yana, Amerikan neo-faşistlerinin emperyalist müdahale ve saldırganlıklarına bir meşruiyet/ yasallık kılıfı giydirme çabasını bile bir yana bıraktıklarını ve varolan uluslararası burjuva hukukunu ve BM Sözleşmesi’ni tümden hiçe saydıklarını bir kez daha ortaya koydu. Afganistan ve Irak saldırıları, Suriye, İran, Kuzey Kore gibi ülkelerdeki rejimlerin yıkılması için yapılan çağrılar, oluşturulan güdümlü örgütler, yürütülen terör faaliyetleri, hatta çıkarılan rejim değiştirme yasaları, bunun ilk akla gelen örnekleri. Bunun son aylardaki bir örneği de, İsrail’in Lübnan’a karşı giriştiği 33 gün savaşı sırasında yaşanmıştı. Anımsanacağı üzere o sırada Rusya’nın St. Petersburg kentinde toplantı halinde bulunan G8 ülkeleri, 16 Temmuz’da yaptıkları açıklamada, saldırgan İsrail’i değil, kurban Filistin ve Lübnan’ı hedef almış ve HAMAS ile Hizbullah’ı kastederek,
“Bu aşırı güçlerin ve onları destekleyenlerin Ortadoğu’yu kaosa sürüklemelerine izin verilemez” demişlerdi. Kısa bir süre sonra ise, bellibaşlı emperyalist devletlerin önemli bir bölümünün içinde yer aldığı BM “Güvenlik” Konseyi, tarafsız gözükmeye çalışmakla birlikte aslında, saldırgan İsrail’i koruyan, Lübnan direnişini suçlayan, Hizbullah’ı silahsızlanmaya çağıran ve BM Barış Koruma Gücü’nü saldırgan İsrail’in değil, saldırıya uğrayan Lübnan’ın sınırları içine yerleştirmeyi öngören, Hizbullah’ın elini kolunu bağlamaya çalışırken İsrail’e daha yıkıcı ve daha modern silahlarla donanma, Lübnan’ın hava ve deniz sahasını çiğneme ve Lübnan topraklarında terörist saldırılar düzenleme “özgürlüğü” tanıyan 11 Ağustos tarih ve 1701 sayılı yüz kızartıcı kararı almıştı. Bu çerçevede BM “Güvenlik” Konseyi’nin, ABD ve İsrail sivil ve askeri liderlerinin yıllardır İran’a (ve Suriye’ye ve başka ülkelere ve halklara) karşı saldırı, müdahale, işgal ve hatta nükleer bombardıman tehdidinde bulunmaları, fiili saldırılar gerçekleştirmeleri ve böylelikle BM Sözleşmesi’ni açıkça çiğnemeleri karşısında kılını bile kıpırdatmadığını anımsamak gerek.

Aslına bakılırsa, gerek İsrail Siyonistleri ve Amerikan neo-faşistleri, gerekse de BM ve UAEK yetkilileri, Tahran’ın yürüttüğü nükleer çalışmaların, özelde Nükleer Silahların Yaygınlaşmasını Önleme Anlaşmasının (=NPT) maddelerine uygun ve genelde uluslararası burjuva hukukunun çerçevesi içinde olduğunu ve tümüyle yasal nitelik taşıdığını yadsımıyor, daha doğrusu yadsıyamıyorlar. Bu husus, UAEK uzmanlarının yıllar boyu sürdürdükleri denetimlerle de doğrulanmıştı. Örneğin UAEK Kasım 2004’de, İran’ın değişik bölgelerinde bulunan nükleer tesislerde yaptığı son derece kapsamlı araştırma ve denetimlerin ardından, ABD ve İsrail’in savlarının tersine İran’ın bir nükleer silah programı olduğuna ilişkin hiçbir kanıt bulunmadığını belirten bir rapor yayımlamıştı. Dahası, ünlü Amerikalı araştırmacı gazeteci Seymour Hersh’in, The New Yorker’ın Kasım 2006 tarihli sayısında yazdığına gore CIA’in İran’a ilişkin son Ulusal İstihbarat Tahmini’nde de, bu ülkenin gizli bir silah programı olduğuna ilişkin hiçbir kanıt olmadığı söylenmektedir. (4) Faşist “önleyici savaş” doktrinine dayanan ABD ve İsrail’in savı; İran’ın nükleer çalışmalarının nükleer silah edinmeyi amaçladığı, nükleer silahlarla donanmış bir İran’ın İsrail için yaşamsal bir güvenlik tehdidi oluşturacağı ve dolayısıyla Tahran’ın yolunun şimdiden kesilmesi gerektiği biçimindedir. Dünya kamuoyunun, ABD’nin Mart 2003’de Irak’a saldırısından önce, aylar boyunca bu ülkede “kitle imha silahları” bulunduğu, hatta Irak’ın nükleer silah üretme çalışmaları yaptığı yolundaki dezenformasyon çalışmasının bir benzeriyle karşı karşıya bulunduğu bellidir.

Dolayısıyla, ABD ve İsrail’in basıncı altında bu kararı alan Konsey, görülmemiş bir davranış sergilemiş, BM üyesi bir devletin uluslararası burjuva hukukuna, BM Sözleşmesi’ne ya da NPT’na aykırı herhangi bir tutumu ya da uygulamasını saptamaksızın İran’a karşı yaptırım uygulama kararı almış, yani bir suç göstermeksizin ceza veren bir mahkeme durumuna düşmüştür! Bu bakımdan, İran’ın, BM “Güvenlik” Konseyinin son kararını “illegal” olarak nitelemesi ve bazı kısıtlı yaptırımlar içeren bu kararın BM Sözleşmesi’nin çiğnenmesi anlamına geldiğini belirtmesi tamamen doğru ve yerindedir. Bu kararın;
a) 7,000’den fazla nükleer başlığa sahip bulunan ve NPT uyarınca bu silahların sayısını azaltmakla yükümlü bulunan ABD’nin –ve Rusya gibi diğer bazı ülkelerin- bu yönde hiçbir adım atmadığı,
b) ABD’nin NPT’na aykırı olarak taktiksel nükleer silahlar geliştirdiği ve nükleer silahlara sahip olmayan ülkelere karşı bu silahlarla saldırı yapmayı öngören bir nükleer savaş doktrinini benimsediği,
c) UAEK üyesi olmayan ve NPT’nı imzalamamış bulunan ve elinde 200 ila 500 civarında nükleer başlık bulunduğu tahmin edilen İsrail’in gizli nükleer cephaneliğinin varlığının Başbakan Ehud Olmert tarafından bir dil sürçmesi sonucu açıklandığı (3),
d) Washington’un, gerek NPT’na ve gerekse ABD yasalarına aykırı olarak –UAEK üyesi olan, ancak NPT’nı imzalamamış bulunan- Hindistan’la nükleer alanda işbirliği yapma kararı almış olduğu bir siyasal ortamda yapılması, İran’a ilişkin Konsey kararını daha da çarpıcı, kabul edilemez ve ikiyüzlü kılmaktadır.
Emperyalist Savaşı Yayma Planları
Görünen o ki, Irak Etüt Grubu’nun (Baker-Hamilton Komisyonu) 6 Aralık’ta sunduğu raporda anlatımını bulan ve ABD tekelci burjuvazisinin “gerçekçi” kanadının görüşleri, azınlıkta kalmaya devam etmektedir. Bu Komisyonun yaklaşımını reddeden neo-faşist klik, eski “Savunma” Bakanı Donald Rumsfeld’i feda etmek ve yerine Irak Etüt Grubu’nun bir üyesi olan eski CIA şefi Robert Gates’in geçmesine rıza göstermekle birlikte, emperyalist savaşı daha da yaygınlaştırma eğilimindedir. Tam da bu nedenle bu klik, Irak Etüt Grubu’nun ve/ ya da onun çizgisindeki çok sayıda üst düzey sivil ve askeri yöneticinin,
a) Irak’ta bir bozgundan kurtulmak ve bu ülkede “istikrar”ı sağlamak için İran ve Suriye ile görüşmelere girişmek,
b) İnşa ettiği devasa üsleri korumak ve güçlerini Güney Kürdistan’da vb. mevzilendirmek kaydıyla Irak’tan belli bir süre içinde çekilmeye hazırlanmak,
c) Filistin-İsrail “barış” görüşmelerini yeniden canlandırmak ve Filistinlilere sopayı havuçla birlikte sunmak gibi önerilerini reddetmiş ve bilinen, ancak iflas etmiş olan eski rotasını izlemekte kararlı olduğunun işaretlerini vermeye başlamıştır. İsrail ve Siyonist lobiler tarafından desteklenen Amerikan neo-faşistlerinin reçetesinin özü; Irak’a 30,000 dolayında ek asker gönderme ve emperyalist terörü arttırma ve gerek bu ülkede  ve gerekse Filistin’de ve Lübnan’da işbirlikçi güçleri kullanarak gerici iç savaşları körükleme ve kışkırtma politikalarının sürdürülmesidir. Irak’ta, büyük çoğunluğu ABD Özel Kuvvetleri, İsrail istihbaratı ve onların hizmetindeki bazı milis örgütleri ve kriminal çeteler aracılığıyla gerçekleştirilen kan dökümü, Filistin’de çeşitli suikast eylemleri ve bombalamalar gerçekleştiren İsrail ajanlarının Abbas kliğinin de yardımıyla HAMAS ile Fatah arasında çatışmaları kışkırtması (5), Lübnan’ın siyasal suikastlar ve Hizbullah’ı yalıtma manevralarıyla bir kez daha 1991 öncesine döndürülmesi yolundaki çabalar, bu gerici terör ve savaş politikasının göstergeleridir.
Bilindiği gibi İran’ın denetim altına alınması ya da çökertilmesi yıllardır şer ekseninin gündemindeydi. Aslında Bush kliği İran saldırısını 2006 ortalarına doğru gerçekleştirmeyi planlamıştı. Bu saldırı; ABD, Britanya ve İsrail savaş uçaklarının günlerce sürecek olan bir bombardımanıyla başlayacak, Irak ve Afganistan yönlerinden kara saldırıları ve Basra Körfezi yönünden deniz saldırılarıyla desteklenecekti. Ancak, Irak, Filistin, Lübnan ve Afganistan halklarının direnişinin yanısıra, İran’ın kara, hava ve deniz kuvvetlerinin gelişmiş silah ve donanımlarını sergilediği gövde gösterileri ABD ve ortaklarını planlarını ertelemeye zorladı. İran’ın Nisan 2006’de tek başına ve Ağustos 2006’da Rusya ve Çin ile koordinasyon halinde gerçekleştirdiği savaş tatbikatlarından sonra saldırganlar savaş planlarını yeniden gözden geçirmeye, İran’ı olabildiğince yalıtmaya, Rusya ile Çin’i tarafsızlaştırmaya ve kendilerine Batı Avrupa emperyalistleri ve Türk ve Arap gerici rejimlerinin kişiliklerinde yeni suçortakları bulmaya yöneldiler. 30 Ekim’de ABD, İran sahillerinin hemen karşısında, bazı Körfez ülkelerinin de katıldığı “Leading Edge” adlı savaş bir oyunu, ya da daha doğru bir anlatımla bir askeri provokasyon gerçekleştirdi. İran bu provokasyona Basra Körfezini, Umman Denizini ve ülkenin bir dizi eyaletini kapsayan ve İsrail’i ve Körfez devletlerindeki ABD üslerini vurma kapasitesine sahip füzelerini denediği 10 gün süreli “Great Prophet” (=“Yüce Peygamber”) kod adlı askeri manevrayla yanıt verdi.
İsrail Başbakanı E. Olmert’in Kasım ayında yaptığı son ABD ziyareti, asla rafa kaldırılmamış olan İran savaşı planının yeniden ısıtılması için bir vesile oldu. Olmert 13 Kasım’da ABD’nin Ortadoğu politikasında adeta belirleyici konumda bulunan Siyonist lobilerin ortak toplantısında bir konuşma yapmış ve bu konuşmada, ABD Başkanı G. W. Bush ile yaptığı görüşmeye göndermede bulunarak Bush kliğinin İran’a karşı saldırı planını desteklediğini açıkça dile getirmişti. Haaretz’in 14 Kasım tarihli sayısında bu konuda şöyle deniyordu:

“Olmert, İsrail ve bölgedeki diğer ülkelerin ABD ile Bush’a minnettar olmaları gerektiğini söyledi. O, Irak savaşının İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin perspektifinden bakıldığında, Ortadoğu’nun güvenlik ve istikrarına dramatik düzeyde olumlu bir etki yaptığını söyledi. Olmert, Bush’un İran’a ilişkin tutumunun, Mayıs ayında yapılan bir önceki toplantılarında olduğundan daha ileri olduğunu ve bunun da kendisini memnun ettiğini söyledi. O, ‘Konuşmamızda, İran’ın yeri çok net, çok ciddi ve çok önemliydi ve ben toplantıdan harika duygularla ayrıldım’ dedi.” (abç)

Olmert’le görüşmesinin hemen ardından Bush, dünyaya “nükleer ihtiraslarından vazgeçene kadar İran’ı yalıtma” çağrısı yaptıktan sonra sözlerini şöyle sürdürdü:
”Eğer bu programlarını sürdürürlerse, bunun bir bedeli olmalı… İran’ın nükleer ihtirasları dünyanın çıkarına değil. İran’ın nükleer silahlara sahip olması, korkunç boyutlarda bir istikrarsızlığa yol açacaktır.”

Bu tarihten beş hafta sonra, yani 20 Aralık’ta yaptığı basın toplantısında ise G. W. Bush, Irak ve Afganistan’da yenilgiye doğru gitmekte olan ABD’nin Ortadoğu’da bir kez daha atağa geçeceğinin sinyalini veriyordu. Irak’ta zafer kazanmakla yükümlü olduklarını, kimsenin kendilerini “Ortadoğu’dan kovamayacağını ve Amerika’yı korkutamayacağını” ve 2007’de can acıtacak bazı kararlar alabileceklerini söyleyen Bush, “İslami radikallere ve aşırı öğelere” karşı uzun süreli bir savaş yürütmenin gereğini vurguluyor ve sözlerini şöyle sürdürüyordu:
“Düşmanın acımasız ve azgın olduğu gözönüne alındığında, bunun zor tercihleri ve ek özverileri gerektirdiğini söylemek dışında 2007’de Irak’ın görünümünün nasıl olacağı konusunda bir kehanette bulunmaya kalkmayacağım…
“Rakip ideolojiler arasındaki çatışmanın daha başındayız; bu çatışma çocuklarımızın barış içinde yaşayabilip yaşayamayacağını belirleyecektir. Ortadoğu’da bir başarısızlık, örneğin Irak’ta bir başarısızlık ya da izolasyonizm genç Amerikalı kuşakları yurtdışından gelmeye devam edecek tehditlere mahkum edecektir.”

Britanya Başbakanı Tony Blair, Olmert ve Bush’un değerlendirmelerine katılmakta hiç gecikmeyecekti. Ortadoğu ve Körfez turunu tamamlamasının ardından 20 Aralık’ta Dubai’de bir basın toplantısı düzenleyen Blair, İran’ın “ılımlı Arap dünyası”yla ve bölgeye barış ve istikrar getirmeye çalışan Batılı güçlerle savaş halinde olduğunu söyledi.

Bütün bu veriler Amerikan neo-faşistlerinin, -Irak ve Afganistan halklarından yedikleri köteğin yanısıra ABD askerleri arasında giderek yaygınlaşan demoralizasyondan, hatta isyan ruhundan ve yedek asker stoklarının ve askeri donanımın tükenmesinin yanısıra İran’a karşı girişilebilecek bir savaşın askeri, siyasal ve ekonomik maliyetinden kaygılanan komuta kademesinin önemli ya da küçümsenmeyecek bir bölümünün muhalefeti nedeniyle- bir süredir askıya almak zorunda kaldıkları ya da almış gözüktükleri bu projeyi yeniden devreye sokmaya başladıklarını gösteriyor. Daha Ekim ayında Basra Körfezindeki ABD donanması komutanlığının, mayın tarama ve avlama gemilerinin limanlarından hareket etmelerini buyurduğu ve İran’a karşı yapılacak bir saldırı için çok önceden hazırlanmış bulunan planların gözden geçirilmesi ve yenilenmesini bildirdiği duyulmuştu. Öte yandan Dave Lindorff, 24 Aralık tarihli ve “Are Bush and Cheney Planning an Early Attack on Iran?” (=Bush ile Cheney İran’a Erken Bir Saldırı mı Planlıyorlar?) başlıklı makalesinde şöyle diyordu:

“1.5 aydır Umman Denizinde bulunan ve 800 Tomahawk seyir füzesi taşıyan Eisenhower saldırı kuvvetinin yanısıra bir saldırı uçağı filosu Basra Körfezine hareket etti. USS Stennis gemisinin önderlik ettiği ikinci bir uçak gemisi grubu da Basra Körfezine gidiyor. Hepsi de deniz piyadelerinin İran sahillerine çıkarma yapmasını sağlayabilecek yetiye sahip üç sefer savaş grubu ve bir amfibik gemi daha şimdiden mevzi almış durumdalar.”

Bu arada, 33 gün savaşının ardından Doğu Akdeniz’e yığınak yapan ve sözümona Lübnan direnişine deniz yolundan silah sevkiyatını önlemek için toplandığı söylenen ve onlarca savaş gemisinden oluşan devasa NATO deniz kuvvetinin ve Güney Lübnan’a yerleşmiş bulunan çokuluslu BM “Barış” Gücünün de, İran’a ve onun Suriye ve Hizbullah gibi bağlaşıklarına karşı gerçekleştirilmesi tasarlanan müdahale ve saldırının bir parçası olarak bölgede bulunduğu unutulmamalı.

Bütün bu hazırlıkların İran’ın nükleer tesislerine yönelik bir hava-deniz saldırısıyla sonuçlanıp sonuçlanmayacağı, bunu dar kapsamlı da olsa bir kara harekatının izleyip izlemeyeceği bilinmiyor. Ancak zamanın, gerilemekte olan ABD emperyalizminin ve bağlaşıklarının aleyhine işlediği de bir gerçek. Bu koşullarda, İran’ın sürekli olarak ilerlemekte olan nükleer çalışmalarını çok geç olmadan durdurmak, Tahran’ın Irak, Lübnan, Filistin ve –belki de- Afganistan’daki ABD-karşıtı güçlere maddi ve siyasal desteğini kesmek, İsrail’in “güvenliğini” sağlamak ve hepsinden önemlisi İran topraklarındaki dev doğal gaz ve petrol kaynaklarını ele geçirmek suretiyle Rusya-Çin eksenini geriletmek, şer ekseninin öncelikli ve ivedi bir hedefi olmaya devam ediyor. Esas olarak, ülkenin her yanına dağıtılmış olan binlerce İran nükleer ve askeri hedefinin yoğun bir hava bombardımanıyla yokedilmesini amaçlayacak olan böylesi bir saldırının sonuçlarını kimsenin ayrıntılarıyla kestiremeyeceği açıktır. Ancak, gerçekleştirilmesi halinde yüzbinlerce sivilin ölümüne ve yaralanmasına yol açacağı kesin olan böylesi bir saldırının ardından gelecek İran askeri misillemesiyle, sürmekte olan savaşın Lübnan’dan Afganistan’a kadar uzanan geniş bir bölgeye, hatta daha da ötesine yayılabileceğini ve süreç içinde Rusya ve Çin’i de içine çekebileceğini söyleyebiliriz. Tabii, böyle bir savaşın her halükarda, İsrail’in güvenliğini pekiştirmek bir yana onu daha ya da çok daha güç bir konuma sokacağını ve böylesi bir savaşın hem Siyonist devlet, hem de Amerikan süper devleti için sonun başlangıcı olacağını da.
                                            *        *        *        *        *

İşçi sınıfı ve ezilen halkların direnişi karşısında yenilmeye ve çökmeye mahkum olmakla birlikte emperyalist-Siyonist saldırganların önünün kesilmesi ve yaptıkları ve yapacakları korkunç yıkımların hiç olmazsa azaltılması için çaba harcamak, ilerici insanlığın en ivedi ve yakıcı görevidir. Bu bakımdan gerek Türkiye ve Kürdistan, gerek Ortadoğu ve gerekse ABD işçi sınıfı ve halklarının, büyük bedeller ödeyerek direnmekte olan Irak, Filistin, Afganistan, Lübnan vb. halklarının aslında sadece kendi ülkelerinin kurtuluşu için savaşmadıklarını, onların emperyalist ve Siyonist saldırganlara karşı kazandıkları her muharebenin kapitalist-emperyalist sisteme ve bütün ülkelerdeki yerli gerici egemen sınıflara indirilmiş bir darbe anlamına da geldiğini açık-seçik bir biçimde kavramaları gerekiyor. Bu bakımdan, tüm tutarlı devrimci ve enternasyonalist güçler, AB emperyalistlerinin de desteklediği ABD-İsrail-Britanya neo-faşist blokunun Ortadoğu’yu ve dünyayı nükleer silahların da kullanılabileceği yeni bir emperyalist savaşa sürüklemesine kayıtsız koşulsuz karşı durmakla yükümlüdürler. Ama onların görevi sadece bununla sınırlanamaz; onların görevleri arasında, “kendi” hükümetleri ve ordularının şer ekseninin emperyalist terörüne destek vermesini önlemek ve geniş işçi ve emekçi yığınlarını Irak, Afganistan, Filistin, Lübnan, İran vb. işçi sınıfı ve halklarıyla dayanışma amacıyla seferber etmeye girişmek ve gerçekleşmesi halinde böylesi bir savaşın ve ona eşlik edecek olan bunalımın sunacağı siyasal olanakları “kendi” gerici hükümetlerini devirmek için değerlendirmek de bulunmaktadır.
DİPNOTLAR
(1) Örneğin, ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Nicholas Burns, ülkesinin, uluslararası toplumun, İran’a daha fazla yaptırım uygulamasını istediğini belirtti. Burns, “Bu kararın tek başına yeterli olduğunu düşünmüyoruz. Uluslararası toplumun daha da ileri adımlar atmasını istiyoruz. Başta AB üyesi ülkeler ve Japonya olmak üzere bir dizi ülkeyi bizim aldığımız türden bazı ekonomik önlemler almaya ikna etmeye çalışacağız” dedi. Aynı doğrultuda bir açıklama yapan İsrail Dışişleri Bakanlığı ise, “İran’ın nükleer planının engellenmesi amacına ulaşmak için uluslararası toplumun kararlılığını göstermeyi sürdürmesi gerekeceği”ni belirtti.
(2) ABD ile aralarındaki anlaşmazlıklara rağmen yazgılarını çökmekte olan süper devlete bağlamış olan Almanya ve Fransa’nın değil ama Rusya, Çin gibi emperyalist devletlerin Washington karşısında izlediği yatıştırma politikasının bazı yönleriyle, Britanya ve Fransa’nın 1930’larda izlediği siyasetle benzerlikler taşıdığı söylenebilir. ABD emperyalistlerinin, Afganistan ve Irak’ta sonu gözükmeyen ve kendilerini ekonomik, siyasal ve askeri bakımdan yoran, yıpratan ve giderek tüketen bir savaşla meşgul olmaları, Moskova ile Pekin’in dünyanın başka yerlerinde kendi nüfuzlarını arttırma yolundaki çabalarını kolaylaştırmaktadır. Washington’un Afganistan ve Irak’ta gerçek bir batağa saplanmış olması; Rusya’nın Kafkasya ve Orta Asya’daki eski nüfuz alanlarını yeniden ellerine geçirme ve Ortadoğu’ya açılmasına ve Çin’in Güneydoğu Asya’daki mevzilerini pekiştirme ve Afrika ve Latin Amerika’da yeni nüfuz alanları edinmesine olanak vermektedir. Dolayısıyla, ABD’nin İran’a dönük saldırgan politikaları karşısında beklenenden daha az direnç göstermelerinin altında Moskova ve Pekin’in emperyalist hesaplarının yattığı saptaması savı hiç de yabana atılamaz.
(3) Almanya’yı ziyareti sırasında 11 Aralık’ta SAT1 TV kanalının kendisiyle yaptığı söyleşide Olmert’e İran’ın nükleer programına ilişkin bir soru yöneltilmişti. Bunun  üzerine Siyonist şef, İranlıların “Amerika, Fransa, İsrail ve Rusya gibi nükleer silah sahibi olmaya heveslendiklerini”, ancak demokratik bir ülke olan İsrail’in kimseyi yoketmekle tehdit etmediğini, buna karşılık İran’ın İsrail’i haritadan silmekle tehdit ettiğini söylemişti. Tam da burada Başkan Ahmedinejad’ın söylediği ileri sürülerek aylardır sürdürülegelen karaçalma kampanyasına kısaca değinmek ve bunun bir demagojiden öte bir anlam taşımadığını söylemek gerekir. Michigan Üniversitesinden Ortadoğu uzmanı Juan Cole’un The New York Times’in 11 Haziran 2006 tarihli sayısındaki yazısında, İsrail’i haritadan sileceklerini söylememiş olan ve Kudüs’ün Siyonist işgalden kurtarılması çağrısında bulunmuş olan Ahmedinejad’ın, “İsrail’in rejiminin, yani Yahudi-Siyonist devletin çökmesini umduğunu söyledi”ğini belirtmişti. 
(4) Kuşkusuz, bunu söylerken ABD, Rusya, Çin, Fransa, Britanya gibi ülkelerin nükleer tekelini onayan ve başka ülkelerin nükleer silahlara sahip olmasını yasaklayan NPT’nın ayrımcı niteliğini gözardı ediyor değilim. Her şeyden önce tutarlı demokrat ve enternasyonalistler ilke olarak ve uzun erimde nükleer silahlanmaya ve her türlü silahlanmaya karşı ve silahsız, savaşsız, devletsiz ve sınıfsız bir dünyadan yanadırlar; ancak böylesi bir stratejik hedefe sahip olmaları onların kısa-orta erimde İran gibi “küçük” ve zayıf ülkelerin nükleer silah sahibi olma hakkını reddettikleri ve dolayısıyla öndegelen emperyalist devletlerin nükleer silah tekelinden yana oldukları anlamına asla gelmez ve gelemez.
(5) Chronicle Foreign Service’den Matthew Kalman’ın 14 Aralık’ta Batı Yakası’nın Eriha kentinden geçtiği bir haberde şöyle deniyordu:
“Filistinli analistlere ve eğitime katılan subaylara göre, Başkan Mahmut Abbas’a bağlı Filistinli güvenlik kuvvetlerini eğiten ABD görevlileri, Abbas ve onun Fatah içindeki yandaşlarının HAMAS’ın siyasal başarılarına karşı koyabilme kapasitesini arttırma yolundaki sistemli çabasına bağlı olarak, kentsel anti-terörizm teknikleri konusu üzerinde duruyorlar.” Bu bilginin Aralık ayında ABD’nin, Fatah’ın seçkin gücü F 17’ye 6,000 otomatik tüfek armağan ettiği ve Tony Blair’in Aralık 2006’daki Ortadoğu ve Körfez turu sırasında ziyaret ettiği Filistin’de HAMAS önderliğindeki meşru hükümeti devirmek için çalışan Fatah’a AB ve İsrail kanalıyla büyük ölçekli mali yardım aktarmayı planladığı bilgisiyle tamamlanması gerekir.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: