Böyle Buyurdu MİT: Emre Taner’in Açıklaması Üzerine

 Garbis Altınoğlu, 12-13 Ocak 2007

Giriş

MİT Müsteşarı Emre Taner’in 5 Ocak’ta, bu örgütün 80. kuruluş yıldönümü vesilesiyle yaptığı açıklama, bir tür soğuk duş etkisi yaptı ve önemli bir bölümü yüzeysellik ve siyasal miyoplukta birbiriyle yarışan ve gerici ve korkak bir dizi Türk burjuva siyasetçi ve yazarının çok sayıda değerlendirme, yorum ve analizine konu oldu. MİT’nın çağdaş bir burjuva istihbarat örgütü haline getirilmesine yönelik görüşler içeren bu açıklamanın esasının, Türkiye’nin iç ve dış politikasına ve Kürt sorununa ilişkin görece farklı bir rota önerisi olduğu bellidir. Ben burada bu açıklamanın ardından gelen değerlendirme, yorum ve analizlerin eleştirisine girmeyecek ve dikkatimi esas itibariyle sözkonusu açıklamanın siyasal mesajı üzerinde yoğunlaştıracağım.

Manzara-i Umumi ve Emre Taner’in Analizi
Gelişmelerin ana doğrultusu dikkate alındığında hiç de sürpriz niteliği taşımadığını söyleyebileceğimiz bu açıklama, Türk gericiliğinin ve onun devletinin 1991’den bu yana yaşamakta olduğu ve özellikle de 11 Eylül 2001’den itibaren derinleşmeye başlayan jeostratejik konum bunalımına gene gerici temelde, ama kısmen farklı bir yanıt arama yolundaki girişimlerin yeni bir görüngüsünden başka bir şey değil. Yaklaşık bir yıl önce, 5 Ocak 2006’da kaleme aldığım “Bir Kürt-Türk Çatışmasına Doğru ya da Abdullah Öcalan’ın Dönüşü” başlıklı makalemde şöyle demiştim:
“2005 yılı içinde Türkiye’de ve bölgede yaşanan bir dizi gelişme Türk egemen sınıflarının, önümüzdeki aylarda ‘Kürt sorunu’nun çözümü konusunda şu ya da bu doğrultuda daha radikal adımlar atmak zorunda kalacaklarını, hatta bunu yapmaya başladıklarını gösteriyor. ABD’nin Irak’a müdahalesinin sonuçları; onların, Güney Kürdistan’da oluşan Kürt devletini tanımama, hatta savaş nedeni sayma politikalarında diretmelerini olanaksız hale getirmiş bulunuyor. Bu gelişme, onların Türkiye Kürdistanı’nda uygulayageldikleri geleneksel inkar, devlet terörü ve zorla assimilasyon politikalarının sürdürülmesini de neredeyse olanaksız hale getirmektedir. Bu yolda yürümekte devam etmeleri halinde korktuklarını ileri sürdükleri başlarına gelecek ve Türkiye Kürdistanı’nın Türkiye’den kopuş süreci başlayacaktır; hatta belki de başlamıştır bile.”
Evet, Türk egemen sınıfları ve askeri kliği açısından bu bunalımın en önemli öğesinin, yıllardır, hatta onyıllardır çözümü konusunda dişe dokunur hiçbir adım atmadıkları/ atamadıkları Kürt sorunu ya da daha doğru bir anlatımla Kürt-Türk sorunu olduğunun altı bir kez daha çizilmeli. ABD’nin Mart 2003’de Irak’a saldırması, bu ülkeyi işgal etmesi ve buna bağlı olarak Irak Kürtlerinin Barzani ve Talabani kliklerinin önderliğinde bir devlet çatısı altında örgütlenmiş olmaları, ABD-İsrail-Britanya blokunun Ortadoğu’yu ve ona komşu bölgeleri yeniden biçimlendirme doğrultusunda yaptıkları ataklar; Türk gericiliğini “Soğuk” Savaşta, ABD ile Avrupalı bağlaşıklarının ileri karakolu olarak görevlendirildiği dönemde sahip olduğu “güvenlik şemsiyesi”nden ve parametreleri oldukça net bir biçimde belirlenmiş bir uluslararası rolden belirli ölçülerde yoksun bıraktı. Dahası bu ataklar, bölgedeki hemen hemen tüm ülkeleri olduğu gibi Türkiye’yi de –“Soğuk Savaş dönemine kıyasla- çok daha büyük belirsizlik ve istikrarsızlığın karakterize ettiği uluslararası ortamda “yeni” bir rota çizmeye ve daha esnek politikalar oluşturmaya zorladı. Korkak, özgüvenden ve siyasal öngörüden yoksun Türk egemen sınıflarıysa 1991’den bu yana geçen 15 yılı aşkın süreyi, kendi sınıf çıkarlarını az-çok rasyonel bir çerçevede korumanın yollarını aramak yerine bir yandan ABD-İsrail-Britanya şer ekseninin eteklerine tutunmaya çalışmakla, bir yandan da Kürt, Ermeni ve Rum düşmanlığını, bölünme korkusunu, dinsel gericiliği, Pantürkizmi ve zenofobiyi körüklemekle, yani yerlerinde saymakla geçirdiler. MİT şefi açıklamasında bunu şu sözlerle doğruluyordu:
“20. yüzyılın ikinci yarısında kurulan iki kutuplu dünya düzeninin uzun süre devam etmeyeceği önceden öngörülebilir bir olgu olmakla birlikte 1990 ve sonrasındaki sürece hazırlıksız yakalanılmıştır. Elbette bunun en önemli nedeni, sistem içindeki yapılanmaların ve analizlerin statükocu yaklaşıma koyu bir muhafazakarlıkla sahip çıkmalarıdır.”

Ama artık yumurta küfesi kapıya dayanmıştır; ciddi ve kritik kararlar vermenin zamanı gelmiştir, hatta geçmektedir. Ankara’daki kalın kafalılar bile şunu anlamaya başlamışlardır: Türkiye’nin ABD’nin stratejik uşağı konumu sarsılmış, görünür gelecekte biricik süper devlet konumunu muhafaza edecek olan ABD’nin bölgedeki –ve dünyadaki- egemenlik ve nüfuzu çöküş evresine girmiş, dünya birden fazla büyük emperyalist devletin rekabet edeceği çok kutuplu bir yapıya doğru evrilmeye başlamıştır. Bu arada, Irak Kürtlerinin bu tarihsel fırsattan yararlanarak kurmuş oldukları devletin uluslararası ölçekte tanınması hemen hemen kesinleşmiştir; bu sonuncu olgu Türk egemen sınıflarının hiçbir açılım getirmediği Türkiye Kürdistanı’nda önemli dalgalanmalara yol açma potansiyeli taşımaktadır. Bütün bunlara Irak’ta ve Afganistan’da süregelen işgal ve direniş, ABD-İsrail-Britanya blokunun Filistin ve Lübnan’da gerici bir iç savaş kışkırtma çabaları ve Suriye ve İran’a vb. yönelik tehditleri, ABD ve Etyopyalı uşaklarının Somali halkını hedef alan son saldırıları eklenmelidir. Son haftalarda ve hatta aylarda Türk gericilerinin, yaklaşmakta olan Kerkük referandumu konusunda giderek daha fazla yaygara koparmaları ve Güney Kürdistan’a askeri operasyon yapma yollu içi boş tehditleri, bu büyük tablonun bir detayından başka bir şey değildir. Sembolik önemi büyük olan Kerkük referandumu, ana gövdesi ABD-İsrail politikasıyla uyumlu olarak bir Kürt-Türk çatışmasını kışkırtmakte olan Türk egemen sınıflarının bölünme paranoyasına sadece ek bir ivme vermiştir, o kadar. Anlaşılabileceği üzre MİT şefi, özellikle bu koşullarda Türk egemen sınıflarının, Türk “ulus-devlet”ini tehlikeyle yüzyüze getirdiğini ileri sürdüğü geleneksel gerici çizgisini “kabul edilemez” bulmakta ve Türkiye’nin daha atak bir dış politika rotası tutturmak için çaba harcaması gerektiğini savunmaktadır. Taner’in anlatımıyla,
“Bulunduğumuz dönem, gelecekte birçok ulus-devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır. Bu devletler sadece gelişememekle ve dünya yönetiminde söz sahibi olanlar arasına dahil olamamakla kalmayacak; aynı zamanda birçoğu günümüz teknolojik devriminin ve küresel ekonominin rekabetine dayanamayıp ulusal egemenliklerini de büyük ölçüde yitireceklerdir…
“Ulusal ve uluslararası düzeyde gerçekten sağlam politikalar üretebilmek ve uygulayabilmek için ulusal güvenlik ve ulus-devlet yapısına yönelen tehdit ve kaynakları iyi algılayabilmek, ulusun karşı karşıya olduğu fırsatları ve tehditleri öngörmek, doğru analiz edebilmek ve uygun vasıtalar ile karşı koymak zorunluluğu/ihtiyacı her zamankinden daha fazla hissedilir hale gelmiştir…
“Bu süreç içinde Türkiye, gerek stratejik gerekse jeopolitik önemi nedeniyle kendisini hiçbir zaman olayların akışına bırakma ya da “bekle-gör-tavır al” taktiği ile sınırlama lüksüne sahip değildir. Uluslararası sistemi ayrıntılı ve isabetli bir tanımlamayla (kendi konumu ile ilgili) taktik, stratejik ve yüksek stratejik tutumlara sahip olmak zorundadır. Yalnız savunma pozisyonunda olmak Türkiye’ye haiz şartlar nedeniyle kabul edilemez bir davranış olacaktır. Bu nedenle de Türkiye tüm kartlarını/avantajlarını maksimum düzeyde bir verimlilikle değerlendirmek durumundadır.”

Anımsanacağı üzre Türk gericileri, en azından 2005 yılı sonlarından itibaren , Güney Kürdistan’daki Kürt devletini tanıma doğrultusunda adımlar atmaya başlamışlardı. Kuşkusuz bu onların, bir yandan Türkiye Kürdistanı’nda geleneksel baskı ve terör metodlarını ve askeri operasyonlarını sürdürmelerini, PKK’nın ateşkes önerilerini ve son derece alçakgönüllü “reform” taleplerini bile reddetmelerini, Kürt-Türk sorununun çözümü için hemen hemen hiçbir esneklik göstermemelerini, örneğin kapsamlı bir af konusunu bile gündeme getirmekten kaçınmalarını ve “teröristbaşı”, “30,000 kişinin katili” gibi demagojik ve saldırgan bir üslupla konuşmaya devam etmelerini hiç de engellemiyordu. Son tartışmaların odağında bulunan Emre Taner, Irak’ta 15 Ekim 2005’de yapılan anayasa referandumundan sonra Güney Kürdistan’a gitmiş, MİT Müsteşarı sıfatıyla 20 Ekim’de Irak’ta KDP lideri Mesut Barzani ile görüşmüş ve PKK’nın yalıtılması ve silahsızlandırılması için Güney Kürdistan devletinin desteğini istemişti. 24 Ekim’de yapılan MGK toplantısında Kuzey Irak politikası ele alınmış ve büyük olasılıkla bu toplantıda Güney Kürdistan’daki devletle ilişkilerin adım adım normalleştirilmesi karara bağlanmıştı. Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ün 29 Ekim resepsiyonunda gazetecilere, “Barzani bir aşiret lideriydi. Biz öyle diyorduk. Şimdi durum değişti. Talabani’yi de öyle görüyorduk, şimdi Irak Cumhurbaşkanı. Yarın Türkiye’yi ziyaret etmek isteyecek. O gün nasıl davranacağız? Irak’ı tanıyorsak, değişen koşullara göre hareket edeceğiz” demesi, bir anlamda bunu gösteriyordu.

Cevat Öneş’in Unut(tur)ulan Açıklaması
Aslında MİT, daha Aralık 2005’de kıdemli kadrolarının birinin ağzından Taner’inkine benzer –ve bu son tartışmalar sırasında kimsenin aklına gelmediği anlaşılan- ve hem de daha net ve detaylı bir nitelik taşıyan bir açıklama yapmıştı. MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş 7 Aralık 2005’de Radikal’de yayımlanan yazısında aynen şöyle diyordu:
“PKK terörüne endeksli politika üretiminin ve uygulamalarının, 20 seneyi aşan süreçte, ülkemize-insanımıza verdirdiği çok ağır bedelleri görerek, yaşamakta olduğumuz dönemin gelişen ve değişken koşullarıyla uyumlu yeni politikalar üretilebilmesi ve yeni uygulamalara yönelinmesi hayati önemi haizdir…
“A. Öcalan tarafından formüle edilen ve geliştirilmek istenilen demokratik cumhuriyet tezinin içinde hiçbir zaman kabul edilemeyecek taleplerin bulunduğunun bilinmesi ve bu konunun tartışılmazlığı, bahse konu düşüncenin ve detaylarının değerlendirilmesinin çözüm arayışlarında yararlı olamayacağı sonucunu çıkarmamalıdır. Örneğin, Kürt siyasi hareketlerinin ayrılıkçı söylemlerine, yabancı ülkeler bağlantılarına, ülke bütünlüğü üzerinde alınmasına çalışılan yeni tavır arayışlarının muhtemel sonuçlarının değerlendirilebilmesi yararlı olabilirdi…
“Türkiye’nin, içerisinde bulunduğu bölgede sürdürülmekte olan yeniden şekillendirme çalışmalarına, Irak-Suriye-İran üçgeninin yaratabileceği muhtemel risklere karşı, kendi Kürt sorununu ve diğer temel sorunlarını, AB kriterleri çerçevesinde, gelişen demokratik-laik yapısını güçlendirerek, kurumsallaştırarak çözebilme potansiyeline sahip oluşu en önemli avantajlarındandır. Böylesi bir gelişme, Türkiye’ye bölgesinde ve global güç dengeleri içerisinde yeni ufuklar açabilecek ve yeni fırsatlar yaratabilecektir…
“Sovyetler Birliği’nin dağılması ve küreselleşme, tüm ülkelerde kimlik arayışlarına yeni bir muhteva kazandırmıştır. Çok etnikli toplumsal yapımızda, söz konusu etkilerin yanı sıra, silahlı ve siyasi Kürt hareketleriyle farklı dini cemaatlerin, mezheplerin, kültürel grupların siyasi-ideolojik muhteva da kazanabilen örgütlü çalışmalarının ortaya çıkardığı kimlik ve hak talepleri, güvenlik sorunları içinde önemle yer almıştır. Aydınlar arasında ve siyasi platformlarda yapılmakta olan sert tartışmalara rağmen, toplumumuz Türkiye vatandaşlığı üstkimliği altında, farklılıklarını zengin bütünlüğe çevirebilecek tarihi birikime ve olgunluğa sahiptir.” (“Tabular Yıkılıyor”, abç)

Özetleyecek olursak Öneş,
a) Şimdiye kadar Kürt sorununu sadece PKK’ya karşı savaşım çerçevesinde ele almanın Türk gericiliğinin çıkarları açısından ağır zararlara yol açtığını,
b) “dönemin gelişen ve değişken koşullarıyla uyumlu yeni politikalar üretilebilmesi ve yeni uygulamalara yönelinmesin”nin yaşamsal bir önem kazandığını,
c) A. Öcalan’ın formüle ettiği “demokratik cumhuriyet” tezinin çözüm arayışlarında ve ülke bütünlüğünün korunmasında yararlı olabileceğini,
d) “Türkiye’nin, içerisinde bulunduğu bölgede sürdürülmekte olan yeniden şekillendirme çalışmalarına, Irak-Suriye-İran üçgeninin yaratabileceği muhtemel risklere karşı”, Kürt sorununu bir takım demokratik reformlar yaparak çözmesi gerektiğini,
e) Bunun Türkiye için “yeni ufuklar açabilece”ğini ve “yeni fırsatlar yaratabilece”ğini,
f) “Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ve küreselleşme”nin her yerde kimlik arayışlarını hızlandırdığını, dolayısıyla geleneksel terör ve assimilasyon metodlarıyla ezilemeyen Kürt ulusal direnişinin “Türkiye vatandaşlığı üstkimliği”nin kabulü, yani feodal-bürokratik sopaya burjuva havucunun eşlik etmesi yoluyla etkisizleştirilmesini ve bu yolla gerici rejimin rahatlatılmasını ve ömrünün uzatılmasını önermekteydi. Rahatlıkla görülebileceği gibi, Türk gerici egemen sınıflarının çıkarları açısından daha rasyonel bir seçenek anlamına gelmekle birlikte Aralık 2005’den Ocak 2007’ye kadar geçen sürede yaşananlar, Öneş-Taner çizgisinin Türk egemen sınıflarının ana gövdesi tarafından kabul görmediğini ve -görünür gelecekte kabul edilme şansının da zayıf olduğunu- göstermektedir. Burada, bunun nedenleri üzerinde bir tartışma yürütmeyeceğim. Ancak geçerken,
a) Türk egemen sınıflarının ana gövdesinin, bir Kürt-Türk çatışması senaryosundan yana olan ABD ve İsrail’in güdümünde olmasının ve
b) kökeninde etnik arındırma yatan ve dolayısıyla “demografik bilinci” yüksek olan Türk gericiliğinin, Kürt nüfusunun Türk nüfusundan daha/ çok daha hızla artıyor olmasını giderek artan bir kaygıyla izlemekte olmasının onun, daha rasyonel ve uzakgörüşlü bir politika izlemesini engellediğini söyleyebilirim.

Cevat Öneş ve Emre Taner’in önerilerinin Abdullah Öcalan’ın önerileriyle bütünüyle değilse de büyük ölçüde çakıştığını söylemek, ilk başta pek çok insana şaşırtıcı gelebilir. Ama gelmemeli. Deyim uygunsa Öneş-Taner çizgisiyle A. Öcalan’ın görüşlerinin örtüşmesi hiç de rastlansal olmayıp, Türk egemen sınıflarının ABD-İsrail-Britanya blokuna daha mesafeli durmaktan yana olan ve “Avrasyacı” olarak da nitelenebilecek fraksiyonunun görüşlerini yansıtmaktadır. (1) Zaten, PKK önderinin, özellikle Şubat 1999’da yakalanarak Türkiye’ye getirilmesinden bu yana sistemli ve tutarlı bir tarzda savunduğu çizgiye şöyle bir göz atmak, bu çakışmayı hemen gözler önüne serecektir. O halde şimdi Öcalan’ın Kürt-Türk sorununun çözümüne ilişkin önerilerine göz atabiliriz.

Abdullah Öcalan Ne Diyordu?
Abdullah Öcalan, MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’in bu önemli açıklamasından bir hafta önce, yani 30 Kasım 2005’de avukatlarıyla yaptığı -ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Ağustos 2005’de “Kürt sorunu”ndan sözetmesine ve “demokratik cumhuriyet” terimini kullanmasına da göndermede bulunduğu- görüşmede şunları söylemişti:
“Basından da öğrendiğim kadarıyla PKK eski gücünü korumaya devam ediyor ve gerekirse on kat daha arttırabilecek bir durumda. PKK bağımsız bir güçtür, benim burada onları yönlendirme gibi bir durumum söz konusu olamaz. Eğer çözümsüzlük ve imha dayatılırsa, beraberinde büyük sorunlar doğurur. Örneğin basında bazı yazarlarca ABD’nin PKK ile işbirliği yapabileceğinden söz ediliyor. Eğer Türkiye çözüm için adım atmaz tasfiyeyi dayatmaya devam ederse bu tür şeyler gelişebilir. PKK, kendini koruma refleksiyle ileride başka isimler de alabilir, YNK ve KDP gibi bir güce de dönüşebilir. Oysa benim çözüm önerim demokratik cumhuriyet projesidir. Bizim bu temelde demokratik çözüm ve barışı istediğimiz yeterince açık değil mi? Hükümet neden bu yönlü adım atmamıza olanak tanımıyor? Olanak tanınırsa söz konusu gelişmelerin önü alınabilir…
“Üniter devlet yapısı çerçevesinde demokratik bir çözümden yanayım. Çözüm isteniyorsa önümüz neden açılmıyor? Başbakan’ın açıklamalarını olumlu buluyorum. Başbakan’ın kullandığı kavramları daha önce ben kullanmıştım, bu kavramlar bana aittir. Başbakan bu kavramları aslında biliyor, ancak AKP ne kadro olarak, ne de zihniyet yapısı olarak buna hazır değil… Benim çözüm tarzım 21. yüzyıl çözümüdür. Bunu tarihe not düşüyorum. Demokratik Cumhuriyet tezini savunuyorum. Biz burada T.C. Anayasası, Meclisi ve ordusunu tartışmıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığını anayasal üst kimlik olarak kabul ediyoruz. Alt kültürel kimliklerinin önündeki engellerin kaldırılmasını istiyoruz….”
A. Öcalan’ın bu açıklamaları, o günlerde Türkiye kamuoyunda önce önemli bir yankı yaratmış ve pek çok burjuva köşe yazarının olumlu-olumsuz yorum ve değerlendirmesine konu olmuş, ancak bu görüşler Türk gericiliğinin ABD-İsrail-Britanya blokunun kuyruğunda sürüklenen ana gövdesinin siyasal çizgisine uygun düşmediği için sümenaltı edilmiş ve unutturulmuştu. Burada şunu da belirtmekte yarar var: PKK önderi, bu görüşlerini, yakalanmasının ardından savcılığa sunduğu belgelerde, hatta daha öncesinden başlayarak yıllar boyu ileri süregelmişti. Örneğin o, Mayıs-Haziran 1999’da Devlet Güvenlik Mahkemesinnde yapılan yargılaması öncesinde hazırladığı “Savunma” ve “Esasa İlişkin Savunma” başlıklı metinlerde şunları söylüyordu:
“PKK’nin askeri sorun olmaktan çıkması, Kürt sorununun siyasi çözümünün yolunu açacak ve beraberinde siyasi sorun olmaktan çıkması anlamına da gelecektir. Devletin bütünlüğünü birliğini zorlamaktan, ona güç verme sürecine girilecektir. Devletle demokratik bütünleşme yolu açıldıkça devlete karşıt konum aşılacaktır…
“Türkiye burada büyük tehlikelerden korunma kadar, tersine yani güç kaynağına dönüştürme şansına sahip olacaktır. İçte ve dışta PKK’nin askeri savaş olanakları çözümle birlikte Türkiye’nin hizmetine girecektir… Kürtlerin Demokratik Cumhuriyet’le bütünleşmesi geliştikçe bu askeri anlamda da karşı tehditten stratejik bir güç kaynağına dönüşecektir. Çözüm bu büyük fırsatı sunuyor. Geleceğe en büyük stratejik yatırım oluyor.” (A. Öcalan, Esasa İlişkin Savunma)
“Cumhuriyet tarihinin bu en zor sorunu çözümlendiğinde Türkiye’nin iç barışından aldığı güçle bölgede lider bir ülke olarak hamle gücüne kavuşacağı kesindir. Ortadoğu’da liderlik dönemi Orta Asya’dan Balkanlar ve Kafkaslara kadar etkili olma anlamına gelecektir. Demokratik sistemin çözüm gücü, başta barış olmak üzere, birçok çelişki ve sorun olan bu bölgelere haklı bir müdahale ve desteğin verilmesi ve istenmesine de yol açacaktır.” (A. Öcalan, Savunma)
“Türkiye burada büyük tehlikelerden korunma kadar, tersine yani güç kaynağına dönüştürme şansına sahip olacaktır. İçte ve dışta PKK’nin askeri savaş olanakları çözümle birlikte Türkiye’nin hizmetine girecektir… Kürtlerin Demokratik Cumhuriyet’le bütünleşmesi geliştikçe bu askeri anlamda da karşı tehditten stratejik bir güç kaynağına dönüşecektir. Çözüm bu büyük fırsatı sunuyor. Geleceğe en büyük stratejik yatırım oluyor.” (A. Öcalan, Esasa İlişkin Savunma)

A. Öcalan, ABD’nin Irak’a saldırısından yaklaşık iki ay sonra yayımlanan bir açıklamasında bu görüşlerini daha da açacak, Barzani-Talabani çizgisini mahkum ederken “ABD-Kürt ittifakına” karşı “Türk-Kürt ittifakını” şöyle savunacaktı:
“En önemlisi de Türkiye için iki yol var. Kürtlerin arkasında büyük bir stratejik güç yerleşti. Tanklar toplar verildi. ABD bunu bilerek yapıyor. Daha da verilecek. İstediğin kadar silahlanıp tezlerini silahla savunabilirsin de diyebilir, Kürt ayrılıkçılığını Irak’ta olduğu gibi geliştirebilirsin diyebilir, bu tehlikeli bir yoldur. Halkları tüketen bir çizgidir. İsrail-Filistin gibi tehlikeli bir yoldur….
“Kürtleri 3 Müslüman güce karşı, Arap, İran, Türklere karşı kullanmaktır. Wolfowitz, Türkiye’ye ‘sen İran’la, Suriye ile ilişkiye geçersen seni vururum’ diyor. Türkiye zor durumdadır. Genelkurmay Başkanı o yüzden kuşatılmışız diyor. Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal misali…
“Kürtlerle Irak’ı çözdüler, yarın İran’ı da Kürtlerle çözecekler, Türkiye’yi de öyle çözecekler…
“Demokratik cumhuriyet temelinde birlik bütünlük istiyoruz… Biz ABD’den yana tavır almayız. Türkiye halkından yana tavır alırız.” (“Diyalog Olmazsa Kayıplar Olur”, Özgür Politika , 11 Mayıs 2003, abç)

A. Öcalan, 23 ve 24 Ağustos 2003 tarihlerinde Özgür Politika‘da yayımlanan değerlendirme ve mesajlarında ise şunları söyleyecekti:
“Nasıl ki, Irak Cumhuriyeti kaldırıldı şimdi de TC kaldırılacak. Belki şimdi değil bir iki yıl ya da beş yıl sonra olacak bu. Bunları Genelkurmay’a da, MİT’e de söylüyorum. Ben bir Kürt olarak Kürtlerin güçlenmesini isterim, devlet kurmalarına da bir şey demem, ama bu şekilde kurulan bir devlet yeni sorunlara yol açar. Acemlerle, Araplarla ve Türklerle çatışır bu devlet. Bu nedenle Türkiye, Kürt sorununu demokratik yoldan çözerek Ortadoğu’da Kürt sorununun demokratik çözümüne öncülük etmeli, Kürtler de hem Ortadoğu için hem de kendileri için hayırlı sonuçlar getirmeyecek devlet peşinde koşma yerine, halklarla özgür demokratik birlik çizgisi izlemeli, demokratik gücüyle tüm Ortadoğu’nun demokratikleşmesinin öncüsü olmalıdır…
“Ben kendi modelime ‘Büyük Demokratik Çözüm’ diyorum. ABD ve AB’yi aşarak yükselme modeli diyorum. Türkiye aydınlarına şu çağrıyı yapmak istiyorum: 1071’de Alparslan Silvan’da Kürtlerle ilişkiyi nasıl düzenlediyse, 1516’da Yavuz -egemen temelde de olsa- nasıl Kürtlerle ilişki düzenlemişse, 1920’lerde Mustafa Kemal Kürtlerle nasıl ilişki düzenlemişse; günümüz için de Türk aydınları, Kürtlerle ilişkiyi bunlar gibi düşünmelidir. Başbakana da bir çağrı yapıyorum. Cem Uzan gibi Allah’sız demiyorum, Allah’ına ve peygamberine bağlıysan Kürt kardeşlerine doğru yaklaş diyorum. Genelkurmay’a da çağrı yapıyorum. Soruşturmada bir temsilcileri “sorunun çözümünü ABD, Avrupa’ya bırakmayalım, kendi aramızda halledelim” demişti. Doğrudur. Ben de diyorum ki kendi aramızda halledelim. Genelkurmay’ı da buna çağırıyorum.” (abç)
Kürt halkının ulusal kimliğinin kabul edilmesi, Türk devlet terörünün sona erdirilmesi gibi bazı güdük “demokratik” reformların yapıldığı koşullarda PKK’nın yardımıyla Kürt halkı ile Türk halkı arasında gerici ve teslimiyetçi bir barışın sağlanması ve Kürt halkının enerji, olanak ve potansiyelinin Türk egemen sınıflarının bölgesel liderlik, daha atak ve saldırgan bir dış politika vb. hedefleri için seferber edilmesi. İşte Öneş, Taner, Öcalan’i birleştiren çizgi.

Türk Gericiliği Nereye?
Türk egemen sınıflarının ana gövdesi bakımından Güney Kürdistan’daki “realite”yi tanıma eğilimine şimdiye değin, Türkiye Kürdistanı’ndaki “realite”ye tanıma eğilimi eşlik etmedi. (2) Egemen sınıfların MİT’nın açıklamasında anlatımını bulan fraksiyonunun yaklaşımına rağmen durum bugün de, esas itibariyle değişmiş değildir. Kaldı ki, tanınan Güney Kürdistan “realitesi” de, koşullar ve güç dengeleri elverdiğinde pekala rahatlıkla Türk gericilerinin yayılmacı emellerinin hedefi haline gelebilecektir. Zaten böylesi bir değişiklik, Türk egemen sınıfları ve devleti içindeki güç ilişkilerinde köklü bir altüst oluşun yaşanmasını öngerektirir ki, bu da ancak onların, değişik ulus ve milliyetlerden işçi sınıfının, diğer emekçilerin devrimci hareketinin baskısı altında kitleleri aldatmak için başvurmak zorunda kalacağı son savunma önlemlerinden biri olarak gündeme gelebilir.

Türkiye’nin, Kürt halkıyla Türk halkını karşı karşıya getirebilecek ve gerçekleşmesi halinde işçi sınıfının ve diğer sömürülen emekçilerin demokrasi ve sosyalizm savaşımı açısından son derece olumsuz sonuçlar doğurabilecek gerici bir iç savaşa sürüklenmesini ancak gene bu ezilen ve sömürülen sınıf ve katmanların siyasal bakımdan ileri kesimleri ve özellikle onların komünist, devrimci ve anti-emperyalist öncü güçleri engelleyebilirler. Emperyalist burjuvazinin ve onun yerel uzantılarının, kökeni antik çağa dek uzanan kötü ünlü “böl ve egemen ol!” formülünü giderek daha fazla gündeme sokmalarının ve farklı ulus, milliyet, din ve mezhepten proleterlerin ve diğer sömürülen emekçilerini kendi iğrenç çıkarları alet etme plan ve girişimlerinin önüne ancak onlar geçebilirler. Günümüzde, gerek dünyada ve gerekse Ortadoğu’da  güçlü devrimci önderliklerin yokluğu koşullarında böylesi bir saptama ilk bakışta basmakalıp bir devrimci iman tazeleme girişimi olarak algılanabilir. Ancak –Irak ve Filistin halklarının kurtuluş savaşımlarının yüzyüze geldiği sıkıntıların da gösterdiği gibi- gerçek yaşamın kendisi ve somut olgular, işçi sınıfı ve halkların karşı karşıya bulunduğu çapraşık sorunların ve devasa görevlerin başka yoldan bir çözümü olanaklı değildir. Ne genelde Ortadoğu işçi sınıfı, sömürülen emekçileri ve ezilen halklarının, ne de Türkiye işçi sınıfı ve halklarının yazgısı, asla şu ya da bu emperyalist ülkenin burjuvazisine ya da bağımlı ülkelerin şu ya da bu gerici egemen sınıf fraksiyonuna bırakılamaz ve bırakılmamalıdır. Gerçek çözüm, Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu işçi sınıfı ve halklarının komünist ve devrimci öncülerinin rehberliğinde emperyalizme, Siyonizme ve her türden gericiliğe ve şovenizme karşı direniş bayrağını yükseltmelerinden, bunun için de günümüzde mızrağın sivri ucunu neo-faşist ABD-İsrail-Britanya şer eksenine ve onların bölge devletleri içindeki uşaklarına yöneltilmesinden ve giderek kapitalist-emperyalist sistemin yıkılmasından geçiyor.

DİPNOTLAR

1. Bir yanlış anlamaya meydan vermemek için, Türk egemen sınıflarının saflarındaki bu ayrışmanın keskin ve kalın çizgilerle karakterize olmadığını ve olamayacağını, ABD emperyalizmine ve yakın/ stratejik bağlaşıklarına daha mesafeli bir tutum takınmaktan yana olan fraksiyonun çizgisinin herhangi bir ilkesel temele sahip olmadığını, dahası ABD’nin stratejik zayıflığının ortaya çıkmasıyla birlikte Türk gericiliğinin ve askeri kliğinin ana gövdesinin de “kişilikli politika” ve “bağımsızlık” şovlarına girişebileceğini ve hatta giriştiğini belirtmek gerekir. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ve Türk generallerinin PKK’ya karşı harekete geçmediği, hatta onu himaye ettiği gerekçesiyle ve Kerkük Türkmenlerine karşı yapılan haksızlıklardan ötürü “PKK Koordinatörü” emekli Org. Joseph Ralston da içinde olmak üzere ABD yetkililerini yer yer yüksek sesle eleştirmelerini bu çerçevede ele alabiliriz.

2. MİT Müsteşarı Emre Taner’in 12 Aralık 2006’da, geçmişte PKK savaşçıları ve Kürt halkına karşı kullanılan Hizbullah adlı devlet güdümlü milis örgütünün yeniden hareketlenmeye başladığına ilişkin yaptığı açıklama, Türk gericiliğinin bu bilinen yöneliminin önemli göstergelerinden biridir. gündemimiz.com’un Star gazetesi yazarlarından Şamil Tayyar’a dayanarak verdiği “MİT İtiraf Etti Gözler Orduda” başlıklı ve 13 Aralık 2006 tarihli haberde bu konuda şöyle deniyordu:
“Star gazetesi köşe yazarı Şamil Tayyar, dün köşesinde MİT Müsteşarı Taner’in tarihi itirafları ve uyarılarına yer verdi. Avrupa Karma Parlamentosu (AKP) üyelerine brifing veren MİT Müsteşarı Taner’in, üyelere devletin geçmişte Hizbullah’ı kullandığı yönünde bilgi verdiğini, AKP üyesi iki milletvekilinin bu bilgiyi kendisine aktardığını yazan Tayyar, şunları yazdı: ‘MİT Müsteşarı, Hizbullah terör örgütünün bir dönem devlet tarafından kullanıldığını doğrulamış. Yıllardır bu iddia konuşulurdu, ama devletin en mahrem kuruluşunun başındaki görevlinin bu iddiayı doğrulaması çok önemlidir.’ ”

Siyasal gelişmelerden haberdar olma olanaklarına sahip olduğu bilinen A. Öcalan’ın 4 Ocak 2007’de avukatlarının kendisiyle yaptığı görüşmede söyledikleri de aynı doğrultuya işaret ediyor. Öcalan burada, Türkiye’deki etnik sorunun “demokratik konfederalizm”in uygulanmasıyla çözüleceğini, ancak bu seçeneğin önünde bir dizi engel bulunduğunu belirttikten sonra şöyle diyordu:
“Dördüncü ve son seçenek bağımsızlıktır. Benim arzu etmediğim bir seçenektir, çünkü çözüm olamayacağını, felaket getireceğini biliyorum. Ama demokratik özerklik seçeneği devre dışı bırakılır ve Kürtlere imha dayatılırsa, Kürtlere başka yol kalmayacaktır…
“Kürtler bugün tarihi ve kritik bir süreçten geçmektedirler. Büyük tehlikeyle karşı karşıyadırlar. Kürtlere imha amaçlı yönelmeyi planlayan güçler var. Kürtler tüm bunlara karşı tedbirli olmak zorunda. Kürdistan’daki bütün güçler, özellikle gençlik bu konuda hassas olmalıdır. KDP ve YNK gibi güçler de kendi aşiretsel-parti menfaatlerini bir tarafa bırakıp savunma amaçlı ortak bir duruş sergilemeli, ortak bir siyasal irade oluşturabilmelidirler.” (“Öcalan: İmhaya Karşı Ortak Duruş Sergilenmeli”, DİHA, 7 Ocak 2007, abç)

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: