Naçizane Öneriler

Naçizane Öneriler

22 Ocak 2007

Hrant Dink’in katli, Türk gericiliğinin insanlıkdışı ve iğrenç tutumuna karşı uzun yıllardır birikmiş olan öfkenin dev bir dalga biçiminde ortaya çıkmasına vesile oldu. Kendilerinin ve/ ya da ortaklarının gerçekleştirdiği bu cinayete karşı oluşan meşru nefret selinin Türkiye toplumunun geniş kesimlerinde yankı bulması, egemen sınıfları –şimdilik- savunma pozisyonuna itmiş bulunuyor. Başbakan R. T. Erdoğan’ın, Hrant Dink cinayetinin ABD Kongresi’nde Ermeni jenosidi karar tasarısının tartışılmasına öngelen bir zaman diliminde gerçekleşmiş olmasını “manidar” bulduğunu belirten sözlerinin hemen hemen hiçbir destek bulamaması bundandır. Bir dizi devlet yetkilisinin, gerici burjuva parti yöneticisi ve sözcüsünün ve köşe yazarının Dink’in ölümünü kınaması ve O’nun için timsah gözyaşları dökmesi de bundandır.

Türkiye devrimci hareketinin ya da yeni filizlenmeye başlayan devrimci güçlerin, Hrant Dink’in katlinin ardından ortaya çıkan devrimci potansiyelin bir süre sonra dağılıp gitmesine fırsat verip vermeyeceklerini, bu potansiyeli şu ya da bu biçimde bir anti-faşist cephe örgütlenmesinin kanalına akıtabilme becerisini gösterip gösteremeyeceklerini göreceğiz. Bu, üzerinde –olanaklıysa eğer kollektif olarak- kafa yormaya değer bir konu bence. Ülkemiz, Osmanlı İmparatorluğu döneminden bu yana bir halklar mezbahası olagelmiş, Osmanlı ve Türk gericileri farklı etnik, dinsel vb. kökenden halklar arasında çitler ve duvarlar örmeye, onlar arasındaki önyargı ve düşmanlıkları beslemeye ve çatışmaları kışkırtmaya her zaman özen göstermişlerdir. Bu husus dikkate alındığında, Dink cinayetinin yarattığı devrimci enerjinin, içinde Kürt, Türk, Ermeni, Arap, Laz, Rum, Çingene, Yahudi vb. halklarının temsilcilerinin yeralacağı bir “Halkların Kardeşliği Platformu” oluşturmak için değerlendirilip değerlendirilemeyeceğinin ciddi bir biçimde düşünülmesinde yarar olduğu kanısındayım. Tabii, oluşturulması halinde böylesi bir yapının, Türkiye devrimci hareketinin en köklü hastalıklarından birisi olan sekterlik ve örgütsel bencillikten olabildiğince uzak tutulması, büyük çoğunluğu, ayakta kalabilen devrimci örgütlerin çatısı altında bulunmayan geniş devrimci ve anti-faşist potansiyeli kucaklamaya çalışması ve vitrinine kamuoyunda tanınan dürüst ve ilerici aydınları koymaya özen göstermesi gerekecektir. Ancak bugün, şimdi özellikle önemli olan, sol ve devrimci güçlerin uzun bir aradan sonra yakalamış oldukları ve kolay kolay yakalayamayacakları devrimci meşruiyet zeminini yitirmemeye olabildiğince özen göstermeleri gerektiğidir. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz koşullarda içine düşülebilecek en önemli hata, kendilerinin ne denli devrimci olduğunu göstermek için birilerinin birtakım faşist hedeflere karşı zor ve şiddet içeren misilleme eylemleri gerçekleştirmesi olacaktır. Bu, taktiksel bakımdan son derece hatalı olacak ve askeri kliğin ve AKP hükümetinin inisiyatifi yeniden ele geçirmesine yardım edecektir. Böylesi bir uyarının gerekli olduğunu düşünmemin birden fazla nedeni var: Herşeyden önce, herkesin de bildiği gibi, kitle bağları ve desteği geçmiş yıllara ve onyıllara göre büyük ölçüde daralmış olan devrimci örgütlerimizin bazılarında, kendi adlarını bu yolla duyurma eğilimi oldukça güçlüdür. İkincisi, devrimci hareketin yaşadığı dağılma ve tükenme sürecinin bir çaresizlik-güçsüzlük ruh hali yaratması ve bu arada Leninist strateji ve taktiğe ilişkin önermelerin unutulmasının yer yer küçük-burjuva maceracı eğilimleri körüklemekte olmasıdır. Bu iki hususa ek olarak, egemen sınıfın istihbarat örgütlerinin bazı burjuva partilerinin binalarına ya da benzer hedeflere yönelik saldırılar yapması ve bu eylemleri Hrant Dink’in katlini protesto eden filan ya da falan devrimci örgütün eylemi olarak sunmasının pekala olanaklı olduğunun altı çizilmelidir. İçerden ya da dışardan gerçekleştirilmesi halinde böylesi eylemler, gericiliğin işini kolaylaştıracak ve onun, varolan devrimci kitle potanselini bölmesini ve dağıtmasını kolaylaştıracaktır. Devrimci bir ruh halinden uzak olan Türk halkının geniş kesimleri üzerindeki şovenist etkinin son yıllarda daha da büyümüş olduğu ve kökeni eskilere dayanan Ermeni düşmanlığının da bu ruh halini pekiştirmek için kullanıldığı dikkate alındığında, bu uyarının yerinde olduğu herhalde anlaşılır. Tabii bunları söylerken, polisin ya da sivil faşistlerin kitle gösterilerine yaptıkları ve yapacakları saldırıların, ya da onların semtlerde, işyerlerinde, okullarda gerçekleştirdikleri ve gerçekleştirecekleri şiddet ve taciz eylemlerinin kitlesel devrimci şiddetle püskürtülmesi gibi meşru savunma eylemlerini kastetmediğim bellidir.

Bu arada, 21 Ocak’ta İstanbul Indymedia’da Spartacus kod adıyla yazan arkadaşın dile getirdiği bazı kaygılara katıldığımı da belirtmek isterim. AGOS gazetesinin girişine, -eğer doğruysa- Hrant Dink’in Bakırköy’deki evinin girişine Türk bayrağı asılması olguları ve Başbakan R. T. Erdoğan’ın danışmanı ve AKP milletvekili Ömer Çelik’in, Dink’in cenazesinin Türk bayrağına sarılması önerisi Türk gericilerinin siyasal inisiyatifi ele geçirme çabalarının anlatımıdır; bu kabul edilemez tutum ve dayatmalara karşı çıkılmalıdır. Devletin baskısı altında böyle davranmak zorunda kaldıklarını tahmin edebileceğimiz AGOS yöneticilerinin ve Dink ailesinin doğru bir tutum almaları için yüreklendirilmeleri ve desteklenmeleri gerekiyor. Ancak, sonal kararın gene de kendilerine bırakılması en doğrusu olacaktır.

Öte yandan Spartacus’un, Salı günü yapılacak törenin bir sessiz yürüyüş biçiminde gerçekleştirilmesinin yanlış olacağı yolundaki değerlendirmesine de katılıyorum. Yürüyüşte, önceden belirlenecek ve olayın ruhuna uygun ORTAK devrimci ve anti-faşist sloganların atılmasına, ama kesinlikle bir slogan yarışına girilmemesine, sloganların seçiminde yürüyüşe İslami duyarlılığı olan insanların yanısıra daha farklı görüş ve eğilimlere sahip insanların da gelebileceği olgusunun dikkate alınmasına ve özellikle ortamın, devrimci örgütlerin kendi güçlerini sergileme arenasına dönüştürülmemesine özen gösterilmesinin herkesin yararına olacağı kanısındayım. Sözlerime son verirken bu sürecin, sol ve devrimci güçlerin birbirlerini dinleme ve ortak iş yapma kültürüne ve kitlelerin siyasal bakımdan ileri kesimleriyle yeniden ve daha güçlü bağlar kurma yetisine katkıda bulunmasını ve yeni bir başlangıç olmasını diliyorum.

27 Ocak’ta yapılan EK: Bilindiği gibi Hrant Dink’in 23 Ocak günü yapılan cenaze töreninde –bazı istisnalar bir yana bırakılacak olursa- slogan atılmadı ve pankart taşınmadı. Hrant Dink’in eşi Rakel cenaze törenindeki konuşmasında şöyle diyordu:
Sevgili dostlar, bugün bedenimin yarısını, sevgilimi, çocuklarımın babasını, ailemizin büyüğünü, sizin kardeşinizi uğurluyoruz. Sağdakine, soldakine, öndekine, arkadakine rahatsızlık vermeden, saygısızlık yapmadan, sloganlar atmadan ve pankartlar açmadan sessiz bir saygı yürüyüşü gerçekleştiriyoruz. Bugün sessizlik ile büyük bir ses yükselteceğiz.” Gerçekten de pratik, bu yürüyüşün slogan atılmaksızın ve sessizlik içinde gerçekleştirilmesinin aslında “büyük bir ses yükselt”mek anlamına geldiğini gösterdi. Bu tarzda gerçekleştirilen bir yürüyüş ve eylemin Türk halkının, Ermeni halkının çekmiş olduğu ve hala çekmekte acıları hissedebilmesi açısından çok daha elverişli olduğunu, Türk şovenizminden önemli ölçüde etkilenmiş olan ve siyasal olarak daha geri bir noktaya itilmiş olan Türk işçi sınıfı ve halkına hitabetmenin, onların yüreğine ulaşmanın belki de –şimdilik ve bugünkü koşullarda- en iyi yolu olmuş olduğunu söyleyebiliriz. Kuşkusuz bazıları çıkıp, böylesi bir sessizliğin “ajitasyon ve propaganda özgürlüğü”nün çiğnenmesi ve “devrimci sloganların kitlelere ulaştırılmasının engellenmesi” anlamına geldiğini söyleyebilirler ya da söyleceklerdir. Böyle bir eleştiri, biçimsel olarak doğru gözükebilir; ancak yaşanan pratik bu türden saptamaları çürütmüştür. Herhalde az-çok objektif düşünme ve gözlem yapma yetilerini yitirmemiş olan herkes, “geleneksel devrimci” tarzda yapılacak bir cenaze töreni ve yürüyüşünün, amaca çok daha az hizmet edeceğini göstermiş olduğunu kabul edecektir. Böylelikle –asla teoriyi küçümsemeksizin- bir kez daha yaşamın canlı pratiğinin gri teoriye yol göstermiş olduğunu söyleyebiliriz. Zaten işçi sınıfının devrimci öncülerine düşen görev de sürekli olarak kitlelerin ilerici-devrimci pratiğinden öğrenmek ve bu pratiği sistemleştirmek olmamış mıdır? Lenin’in “Gerilla Savaşı” adlı makalesinde belirttiği gibi,“Bu açıdan Marksizm, deyim yerindeyse kitle pratiğinden öğrenir ve kesinlikle, ‘sistem yapıcıların’ çalışma odalarının sessizliğinde icat ettikleri savaşım biçimlerini kitlelere öğretme savında bulunmaz.” (Lenin, Marx, Engels, Marxism, Peking, Foreign Languages Press, 1978, s. 186) Yukarda “şimdilik ve bugünkü koşullarda” dedim; çünkü hayli istisnai ve özgün sayılması gereken bu tarz bir eylem, ilerde ve daha farklı sınıfsal ve siyasal güçlerin karşı karşıya geldiği koşullarda tümden geçersiz olabilir ve olacaktır da. Geçtiğimiz yıllarda Türk gericiliğinin, “esas tehlike” saydığı Kürt halkının en barışçı eylemlerine karşı takınmış olduğu tutum bunu gösteriyor. Ancak gene de Türkiye devrimci hareketinin 23 Ocak eyleminden; taktiksel esneklik, kitlelerin ruh halini hesaba katma ve yaratıcılık bakımından öğrenmesi gerekenler olduğunu, bu hareketin geniş işçi ve emekçi kitleleriyle ve ülkenin ilerici potansiyeliyle bağ kurmak ya da hemen hemen tümüyle kopmuş olan bağlarını yenilemek için –kitle hareketinin ortaya koyduğu- daha farklı eylem türlerinden öğrenmeyi öğrenmesi gerektiğini bir yere kaydedebiliriz ve kaydetmeliyiz.

19 Şubat’ta yapılan EK: AGOS’un 9 Şubat 2007 tarihli 567. sayısında “Hrant Dink Vakfına Doğru” başlıklı bir yazı yayımlandı. “Merkezi İstanbul’da olacak uluslararası bir vakfın kurulması için yasal işlemlere başlandı”ğının belirtildiği bu yazıda, kurulması tasarlanan vakfın amaçları konusunda şunlar söyleniyordu:

“• Kimsesiz, yardıma muhtaç, engelli, yoksul, öksüz, yetim çocuk ve gençlerin eğitimi.
• Bölge halkları ve devletleri arasında karşılıklı diyaloğu ve komşuluk ilişkilerini geliştirici etkinlikler düzenlenmesi.
• Bölge halklarının ortak kültür mirasının korunması ve canlandırılması.
“Vakıf bunların yanısıra yayıncılık ve eğitim alanlarında da faaliyet gösterecek; yetimhane, yurt, yaz kampı, okul öncesi eğitim ve mesleki eğitim kursları düzenleyecek; eğitim bursları ve kültürel faaliyetlere destek verecek. Vakıf ayrıca Hrant Dink Uluslararası Barış Ödülü oluşturmayı da hedefliyor. Hrant Dink Vakfı, etkinliklerini yürütürken benzeri amaçlarla çalışan uluslararası kurum ve vakıflarla işbirliği yapmayı da amaçlıyor.”
Dink ailesinin ve AGOS’un, Hrant Dink’in anısını yaşatma doğrultusundaki iyi niyet ve çabalarını takdirle karşılamakla birlikte, kurulması tasarlanan Vakfa yüklenen amaçlar hakkında bazı ciddi kuşku ve eleştirilerimin olduğunu belirtmek isterim. Bunları birkaç başlık altında açıkyüreklilikle dile getirmeyi görev sayıyorum.

Her şeyden önce Vakfa yüklenen görevler fazlasıyla geniş ve ağır. Bunu anlamak için yukardaki listeyi dikkatle okumak yeter de artar bile. Bu çapta bir yükü açıkçası, ancak en azından orta boy devletler ve/ ya da çok büyük mali olanaklara ve –hemen hemen hepsi azçok benzer bir bakış açısını benimsemiş ve belli bir uyum içinde çalışabilecek- bir dizi alanda uzman onlarca kadroya ve teknisyen düzeyinde çok sayıda diğer elemana sahip kuruluşlar kaldırabilir. Hatta, belki onlar bile bunu beceremeyebilir. Bilmiyorum, acaba bugün dünyada bu sayılan işlerin tümünü ya da büyük çoğunluğunu yapan/ yapabilen başka vakıf örnekleri var mı? Hrant’ın katlinden sonra dünyanın bir çok yöresinden çok sayıda kişi ve kuruluşun, O’nun düşün ve ideallerinin yaşama geçirilmesi için katkı sunmayı yükümlendiğini ve bunların önemli bir kısmının gerçekten de belli katkılar sunacağını tahmin ediyorum. Ancak bunun böyle olması, Hrant Dink Vakfının böylesi fazlasıyla geniş ve ağır bir yükü taşıyabileceği anlamına gelmez. Tabii, bu arada bu trajik olayın etkisiyle katkı sunacaklarını bildirmekle birlikte, olayın sıcaklığı geçtikten sonra yükümlülüklerini yerine getirmekten cayabileceklerin olabileceğini ve destek sözü veren bu kişi ve kuruluşların vakfın amaçlarını gerçekten azçok tutarlı bir tarzda benimseyip benimsemediklerini de hesaba katmak gerekir. Sağlam ve istikrarlı bir mali temel olmaksızın, yukarda anılan faaliyetlerin küçük bir bölümünün bile gerçekleştirilemeyeceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu bağlamda “Hrant Dink Vakfı”nın, “etkinliklerini yürütürken benzeri amaçlarla çalışan uluslararası kurum ve vakıflarla işbirliği yapmayı da amaç”ladığının söylendiğini anımsayalım. Peki, kendisini büyük bir mali yük altına sokacak faaliyetlere girişmesi Vakfı, ister istemez bu tür “uluslararası kurum ve vakıflar”ın yardımına başvurmak, hatta giderek bu yardıma mahkum olmak zorunda bırakmayacak mıdır? Ne yazık ki, adıgeçen “uluslararası kurum ve vakıflar”, büyük çoğunluğu itibariyle emperyalist devletler de içinde olmak üzere çeşitli devletlerin uzantısı konumundadır. Ve bu “uluslararası kurum ve vakıflar”a mali vb. açılardan bağımlı hale gelecek olan bir Hrant Dink Vakfı, bağımsızlığını yitirecek, böylelikle Türk gericilerinin ve şovenistlerinin demagojik propagandalarının hedefi haline gelmek suretiyle –bence- en önemli amacına, “Türk ve Ermeni halkları arasında diyalogu gerçekleştirme” amacına katkı yapma olanağını kendi eliyle ortadan kaldıracaktır.

İkinci olarak, “Bölge halkları ve devletleri arasında karşılıklı diyaloğu ve komşuluk ilişkilerini geliştirici etkinlikler düzenlenmesi” biçiminde dile getirilen amaca değinmek istiyorum. Önce “bölge halkları arasında diyalog” sorununu ele alalım. Burada kastedilen, objektif olarak ya da ister istemez siyasal içerikli bir misyonun üstlenilmesidir. Yanlış anlamaya meydan vermemek için, Hrant Dink Vakfı’nın siyasal bir misyon üstlenmesine karşı olmadığımı belirteyim. (Zaten kamusal alanda faaliyet gösteren her örgüt, kuruluş, vakıf açık bir siyasal hedefe, programa sahip olmasa da şu ya da bu biçimde, şu ya da bu doğrultuda siyaset yapmaktan kendini alamaz. En apolitik görünenler de içinde olmak üzere hiç kimse, hiçbir kuruluş siyasal bakımdan nötr değildir ve olamaz.) Önemli olan ne tür bir siyaset, ne tür bir siyasal misyon ve dolayısıyla ne tür bir diyalog sorularında düğümlenmektedir. Sanırım, Türkiye ile Ermenistan halkları arasında karşılıklı diyalogu geliştirme anlamında kullanılan “bölge halkları arasında diyalog”un geliştirilmesi, sınırları ve içeriği doğru tanımlanmak kaydıyla elbette olumlu olacaktır. Ancak, eğer Vakıf Hrant Dink’in mirasına layık olmak istiyorsa bunu, bölge nüfusunun ve dolayısıyla Türkiye ile Ermenistan’ın sömürülen ve ezilen sınıf ve katmanları arasında bir diyalog olarak anlamalıdır. Aksi takdirde Vakıf, mali bağımsızlığını muhafaza ediyor dahi olsa, niyetlerden bağımsız olarak şu ya da bu bölge devletinin, hatta bölgeye “ilgi duymakta olan” şu ya da bu emperyalist devletin ve/ ya da onların uzantısı durumundaki örgüt ve kuruluşların etki alanına girebilecek, onların manipülasyon çabalarının hedefi haline gelebilecektir.

Tam da burada, üzerinde konuştuğumuz amacın, “bölge devletleri arasında karşılıklı diyaloğu ve komşuluk ilişkilerini geliştirici etkinlikler düzenlenmesi”ni de kapsadığını anımsamak gerekiyor. Acaba Vakıf, “bölge devletleri”, yani Türkiye ve Ermenistan devletleri, bu iki ülkenin burjuvazileri ve diğer sömürücü sınıfları arasında diyalog ve komşuluk ilişkilerini geliştirmek gibi bir görev üstlenebilir mi, dahası üstlenmeli midir? Bence bu sorunun yanıtı kategorik bir “hayır” olmalıdır. Böyle bir misyon üstlenmek Hrant’ın düşün ve ideallerine ters düşeceği gibi pratikte de Vakfı, Türkiye ve Ermenistan hükümetlerinin ve devletlerinin olduğu gibi bölge-dışı gerici ve emperyalist ülkelerin hükümetlerinin ve devletlerinin ve gerici ve demagojik siyasal ve diplomatik manevralarının aleti haline getirir. Saygınlığını korumak ve Türk-Ermeni halkları arasındaki dostluk duygularının gelişmesine katkıda bulunmak istiyorsa Vakıf, bu türden siyasal angajmanların bütünüyle dışında kalmalıdır. Elbette tutarlı demokratlar ve enternasyonalistler Türkiye ile Ermenistan devletleri arasında bir gerginlik ya da çatışmadan yana değildirler ve olamazlar. Dahası onlar, Ermeni diyasporasının önemli bir bölümünün yaptığının tersine jenosid konusuna bir kan davası zihniyetiyle yaklaşmaz, bu konuyu Türk halkını ve Türkiye’yi aşağılama zihniyetiyle ele almaz, Hrant’ın da vurguladığı gibi bu konunun –Türk gericilerinden yeni ödünler koparmak isteyen- emperyalist burjuvazinin politikaların bir nesnesi haline getirilmesine karşı çıkar ve jenosidin asıl sorumlusunun Türk halkı değil, Osmanlı-Türk gericileri olduğunu asla unutmazlar.

Fakat bunun böyle olması, jenosidin ve onu yadsımanın sadece Türk-Ermeni ilişkilerini zehirlemekle kalmadığını, Vakfın da amaçladığı (ya da amaçlaması gereken) Türk ve Ermeni halkları arasındaki diyalogu ve kardeşleşmeyi de engellediği gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Dahası, Ermeni halkının büyük bir bölümünün yokedildiği ya da yurtlarından sürüldüğü 1915-16 olaylarının üzerinden 92 yıl geçtiği halde egemen sınıfların sürdürmekten vazgeçmediği Ermeni düşmanlığı söylemi, Türk işçi ve emekçilerinin geniş kesimlerini hala etkisi altında bulundurmakta ve onların Türk egemen sınıflarının sömürü ve zulmünden kurtuluşu savaşımını da güçleştirmekte ve frenlemektedir. Dolayısıyla, Vakfın bu alanda vereceği ve vermesi gereken Ermeni-karşıtı önyargıları kırma savaşımı, dolaylı yoldan da olsa Türk işçi ve emekçilerinin egemen sınıfların ideolojik-siyasal boyunduruğundan kurtarılması eylemi bakımından büyük bir önem taşıyacaktır. Ve bu boyunduruk kırılmadan Türk ve Ermeni işçileri ve diğer emekçileri arasında gerçek bir diyalogun gerçekleştirilemeyeceği açıktır. Buraya kadar ben, tasarlanan Vakfın ne olmaması, neyi yapmaması gerektiği konusundaki düşüncelerimi söyledim. Konunun pozitif yanı için şu kadarını söylemekle yetineceğim. Bence Vakıf, adıgeçen yazıda belirtilen diğer bir dizi alanda oldukça yararlı işler yapabilir. O, Türk işçi ve emekçileri saflarındaki Ermeni, Rum, Kürt düşmanlığının yaygın olduğu ve yukardan aşağıya daha da yaygınlaştırılmaya çalışıldığı bugünkü koşullarda, sözü edilen alanlarda farklı etnik kökenlerden emekçiler arasında köprüler kurmaya, önyargıları ve çitleri ortadan kaldırmaya hizmet edecek bir dizi faaliyet sürdürebilir. Bunlar, sözkonusu yazıda belirtilen türden faaliyetleri (“kimsesiz yardıma muhtaç, engelli, yoksul, öksüz, yetim çocuk ve gençlerin eğitimi”ni, “yetimhane, yurt, yaz kampı, okul öncesi eğitim ve mesleki eğitim kursları”nı, “yayıncılık ve eğitim alanlarında”ki çalışmaları ve onların yanısıra, kökü binlerce yıl gerilere giden Ermeni halk kültürü ve sanatının Türk kamuoyuna tanıtımını amaçlayan çalışmaları) kapsayabilir. Güncel siyasal iklim ve yerleşik siyasal ve ideolojik önyargıların gücü ve köklülüğü bu çalışmaların görece kısa bir süre içinde ürün vermesini engelleyecek, hatta bu kapsamdaki çalışmalar bile bir dizi yasaklama ve saldırının hedefi olabilecektir. Ancak, AGOS’un halihazırdaki çizgisinde anlatımını bulan, Türk işçi sınıfı ve halkının en ileri ve duyarlı öğelerinin ve tutarlı demokrat aydınların desteğini de alacak olan ve Hrant’ın direngenliği örnek alınarak sürdürülecek bu türden bir faaliyetin orta ve uzun erimde, iki halkın kardeşleşmesi doğrultusunda önemli ve hatta paha biçilmez katkılar yapacağından da kuşku duyulamaz.

Selam, sevgi ve başarı dileklerimle….

Garbis Altınoğlu

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: